Küçüğüm Popüler
"Anne ben doymadım."
“Boşan da semerini ye. Yarım ekmek yedin.”
“Yemeğin yarısını köpeğe verdi.”
“Bir köpek eksikti başımızda. Bak söylüyorum yarın atacaksın onu sokağa!..”

“Kalsın be anne köpek köpektir hırsıza karşı iyidir.”
“Ulan hangi hırsız girer bu eve be! Deli mi?”
“Anne n’olur kalsın…”
“Kalsın anne, valla yaramazlık yapmıycam.”
“Ben de ana valla hiç işten kaçmıycam.”
Sultan köpeğe bakıyor, köpek Sultan’a… Sultan gözlerini köpekten ayırmadan hafifçe başını kaldırıyor, köpek de aynını yapıyor. Köpek gözünü kırpıyor, Sultan da gözünü kırpıyor…
“Üff…Aman iyi peki kalsın kalsın.” Diyor çocuklarını memnun etmiş olmanın buruk sevinciyle.
Heyyy, oldu bu iş, yaşa anne, aslan annem nidaları alkışlarla birbirine karışıyor.
“İsim de koyalım.”
“Joe olsun.”
“Joe ne demek?” diyor Sultan.
“Televizyonda var ya, kaç Joe kaç.”
“Yoo yoo… En iyisi sen Fedai, sen Recai, sen Hüdayi; bu da olsa olsa bu eve geldiğine göre Enayi!”
Çocukların sevincine Adile Naşit’in “Sultaaaan! Sinemaya geç kaldık, hadi!..” diyen sesi eşlik ediyor.
Eskiden bu sahneyi izlemek beni güldürürken şu günlerde üzüyor. Küçüğüm geliyor aklıma, ailemizin bir parçası olduğu gün… O gün birkaç aile dostumuzla birlikte geç saatlere kadar açık havada oturup sivrisineklere ziyafet vermiştik. Uyumak için evlerimize çekildiğimizde bir süre yattığım yerden tavanı seyrettim. Pencereden içeri sızan ay ışığı odamı aydınlatıyordu. Camın önünde duran saksıların gölgesi devleşerek duvara yansıyor, duvarın zeminle birleştiği yerde karanlığa karışıyordu.
Kollarım ve bacaklarım sivrisinek ısırıklarıyla doluydu. Öyle tatlı kaşınıyorlardı ki! Çocukken bu ısırıkları kaşıya kaşıya kanatıp, yara eder; yara kabuk bağladığındaysa tekrar kaşırdım. O yara durduğu sürece sineklerin beni ısırmayacağına inanırdım. Ama yine ısırırlardı.
Kalkıp ışığı yaktım. Pencereden içeri sinekler doluşmasın diye tülü çekip, bir yandan da kaşınarak yatağımın yanı başında duran kitabı elime aldım. İçinde ilginç bilgiler vardı. Bu tür kitapları baştan sona okumayı sevmediğimden içindekileri açıp, başlıklara göz atmaya başladım. “Vızzzz!..” “Hay Allah! Nerden girdin içeri!” “Vızzzz!...”. Elimi şöyle bir savurdum sesi kesildi. Zaten sesi ısırmasından daha beterdi. Sessizce ısır git işte! Benek benek oldum zaten. Uyumamı beklese doya doya besleyebilirdim onu ama tepemde vızıldanması dayanılacak gibi değildi. Yeniden kitapla ilgilenmeye başladım. “Yiyecekler… Dünyamız… Hayvanlar Dünyası…” “Patttt!..” Belli ki karnı acıkmış yoksa böyle çabuk pes etmezdi… Sinek, kitabın yüz dördüncü sayfasına yapışmış, antenleri yüz beşinci sayfadaki başlığı işaret ediyordu: “Kedilerin Tarihi”. İlgimi çekti, okumaya başladım. Kediler, sekiz bin yıl önce evcilleştirilmiş, günümüzde olduğu gibi evde beslenmesineyse dört bin yıl önce Mısır’da başlanmış. Antik Mısır’da kediler tanrıça olarak anılıyormuş ve ana tanrıça olan “Bastet”, kedi başlı, insan vücutlu olarak tanımlanıyormuş. Bastet; annelik, doğurganlık, güzellik ve nezaket ile özdeşleştirilmiş. İnanışa göre, kedi miyavladıkça evin içi tanrıçanın insanlara hediyesi sayılan neşeyle dolarmış. Antik Mısır’da evin kedisi öldüğünde aile üyeleri matem amacıyla kaşlarını tıraş edermiş…
Kitabı elimden bıraktığımda saat dörde geliyordu. Mutfağa geçtim. Üşenmeyip Türk kahvesi yaptım, her zamanki gibi köpürtemedim. Rüzgarın perdeyi kıpırdatışı beni balkonun serinliğine çekti. Sürahideki sudan bir bardak alıp balkona götürdüm. Tozlanmış masayı silip, kahvemi masanın üstüne koydum.
Sokak lambaları ay ışığının büyüklüğü karşısında boyunlarını büküp sıraya dizilmişlerdi. Evlerin önüne park edilmiş arabalar, arabaların arasında bir çöp konteyneri vardı. Konteynerin bitişiğinde tek gözü kör sokak lambası, lambanın dibindeyse bir kedi yavrusu… Çoğu parçalanmış olan büyük çöp torbalarının içinde yiyebileceği türden şeyler arıyordu besbelli. Üşüdüm, üstüme ince bir hırka almak için içeri geçtim. Gardırobun kapağını açtığımda bir gümbürtü; takır tukur sesler duydum. Dolabın askılarında göz gezdirirken çöp kamyonudur diye içimden geçirdim ve içim cız etti. Ya çöpçüler yavru kediciği görmediyse? Ya kedicik öğütülmek üzere yola çıkmak üzereyse? Dolabın kapağını dahi kapatmadan gecenin sessizliğine inat paldır küldür mutfağın balkonuna doğru koştum. Balkonun korunaklarına sıkıca tutunmuş meraklı gözlerle ve nefes nefese uzayıp giden yola bakıyordum. Kedicik hiçbir yerde gözükmüyordu. Arabaların altına saklanmıştır diye düşünerek rahatlamaya çalıştım. Az önceki üşümem yok olmuş yerini korku ve heyecanın verdiği bir titremeye bırakmıştı. “Bakar mısınız?” diye seslendim çöpçülere. Bana bakacaklarına birbirlerine baktılar. “Durun!”. Biri kısa boylu ve şişman, diğeri uzun boylu ve zayıftı. Şişman olan turuncu iş kıyafetleriyle portakala, arkadaşıysa havuca benziyordu. Kış meyvelerinin lezzetini hatırlatan gecenin bu vaktinde bir kez daha seslendim. Sonunda duydular. Elimle bir dakika bekleyin dercesine bir işaret yapıp, aceleyle şıpıdık terliklerimi ayağıma geçirdim. Şaşkın gözlerle bana bakıyorlardı. Sıkıcı geçen gecelerinin eğlencesi olmuştum. Onlarsa benim yüreğimi ağzıma indirmişti. “Burada bir kedi olacaktı.” dedim. “Her yer kedi kaynıyor abla.” dedi zayıf olan. “Çöplerin arasındaydı...”. Şoför başını camdan çıkarmış bize bakıyordu o sıra. Eliyle ne oluyor orda der gibi bir hareket yaptı. Delirmiş olduğumu düşündüklerine emindim ki o ses geldi: “Miiuuuv…”
O günün üstünden tam beş sene geçti. Bugün küçüğüm yok yanımda. “Sultan” filmi içimi sızlattı. Gözlerim doldu, ne yalan söyleyeyim. Küçükken kardeşimle sürekli kavga ederdik. Annem de kedi köpek gibi kavga etmeyin der dururdu. Bu kez de hayır ben kediyim, sen köpeksin diye kavga ederdik. İkimiz de kedi olmak isterdik. Hani karşınızdaki bir kelime söyler ve sizden aklınıza ilk geleni söylemenizi ister ya, o kişi ne zaman “köpek” dediyese “kedi” demişimdir; ne zaman “kedi” dediyse yine “kedi” demişimdir. Bugün kedi dendiğinde küçüğüm diyorum başka bir şey demiyorum…
Rengarenk tüylerim var; tekir olacakken sarman, sarman olacakken pamuk, pamuk olacakken alacalı olmuşum. Boynumda bembeyaz, tüylerimden bir fular var.
Beni evine aldığında küçücüktüm. Bedenim çelimsiz, adımlarım titrek, bakışlarım korku doluydu. Annemi kaybettikten sonra bir süre kardeşimle sokaklarda yaşamıştık. Bir yaz akşamı arabanın gölgesinde uyumuştum. Uyandığımda kardeşim yanımda yoktu. O günden sonra kendimi yollara vurdum. Yolumu kesip beni korkutan köpekleri hayvan sever bazı insanlar oradan uzaklaştırıyor ve benim ömrüme bir gün daha katıyorlardı.
Yorgun geçen koca bir günün ardından gecenin serinliğinde Cunda sokaklarında dolaşıyordum. Eski Rum evlerinin önü Arnavut kaldırımı taşlarla bezenmişti. Bu vakitte Cunda’nın dar sokaklarından tek tük insan geçiyordu. Ahşap kapılı evlerin, ahşap kapaklı pencereleri açıktı. İnsanlar evlerinin sıcaklığında, hafif esen rüzgarla serinliyor, uçuşan tüle aldırmadan uyuyorlardı. Duvarının boyası hafif dökülmüş, penceresinin önünde saksıların olan bir ev vardı… Kapısında masum bir kadın figürünün yer aldığı, zarif bir kapı tokmağı olan bir ev… Bu sokakta yalnızca o evin ışığı yanıyordu. Yalnızlığımı sona erdirmesi umuduyla gözümü penceresinden hiç ayırmadım. Eğer beni fark etmezse bugün sokakta rastladığım genç çiftin bahsettiği, sahildeki balık restoranlarını aramaya koyulacaktım. Oradaki kediler iri iri, köpeğe kafa tutabilecek cinstenmiş. Bunu fotoğraf çekinirken beni fark edip, “Ay, aman ne güzel şeysin sen!..” diyerek başımı okşayan, “Gel bakalım sen!” deyip kucağına alan ve benimle poz verdikten sonra aceleyle yere bırakıp eşinin yanına koşturarak “Bakiyim, nasıl çıkmış?” diye soran genç kadından öğrendim. Günün birinde bahsettikleri kediler gibi olmanın hayaliyle park halinde duran bir arabanın altında miskinlik yapmaya başladım.
Küçüğümü ararken ayaklarıma kara sular indi. Kendimi üzgün, yorgun ve de çaresiz hissediyordum. Yönetmenliğini Ertem Eğilmez’in yaptığı yetmişlerin filmi “Sultan” beni biraz olsun oyalamıştı. Ama o sahne bana yine küçüğümü hatırlattı: “Sen Fedai, Sen Recai, Sen Hüdayi…”. Antik Mısır’da olduğu gibi kaşlarımı tıraş etmeyi bile aklımdan geçirdim ama onun ölme ihtimalini düşünmek dahi istemediğimden bu düşünceyi zihnimden hemen kovdum.
Filmi izlerken içim geçmiş, uyuyakalmışım. Sivrisineğin vızıltısına uyandım. Ayağımın dibinde küçüğüm duruyordu. Patisini ayak bileğimin üstüne atmış suçlu gözlerle bana bakıyordu. Yattığım yerden nasıl aceleyle doğrulduysam kedicik irkildi. Yıllarıdır birbirini görmeyen anneyle evladı gibi kucaklaştık. İki aylıkken eve geldiği günkü gibi hafif tedirgindi. Kaçmadan önceki günlerde bir süre kendini sevdirir sonra pencere önünde güneş sefası yapmak, sokaktaki kedilerle oyun oynamak gibi bahanelerle parmaklarımın arasından süzülür giderdi. Başına buyruk tavırları ve zarif çalımlarıyla tam bir dişiydi benim küçüğüm. Ama uslu bir çocuk gibi her zaman eve geri dönerdi. Bu sefer gitmedi, kucağımda mırıldandı durdu. Sevgiye o kadar ihtiyacı vardı ki acıktığını bile bana belli etmek istemiyordu. Başını mama kabının olduğu tarafa çevirip miyavladığında gözleri gözlerimdeydi…
Küçüğümün her zaman yaptığı şeydi sokakta başka kedilerle oynamak. Ama artık diken üstündeydim. Gerçi o da bu kaçıştan pek memnun kalmışa benzemiyordu ama tekrar gitme ihtimalini düşünmek beni korkutuyordu. Sabah evden ne zaman çıktığını bilmiyordum. İçimdeki korkuyla birlikte kendimi sokağa attım. Bir kez daha ortadan kaybolmasını göze alamazdım. Tam köşeyi dönecekken, ben buradayım diyen, tanıdık bir ses geldi kulağıma: “Miyavvv!..”
Yemyeşil yaprakların arasında iyice yeşeren gözlerini kısmış huzur içinde bana bakıyordu. Besbelli keyfi yerindeydi. Oyun oynamayı ne kadar çok sevdiğini aklımdan çıkarmamam gerektiğini bir kez daha öğrenmiştim. Yüzünün önünde duran yaprakları ellerime aralayıp beni bırakıp gitmediğine sevinerek fısıldadım:
“Sen orda kayıp bir kedi gibi dur, ben burada kedisiz bir kayıp insan olarak yaşayayım. Gel bakalım buraya…”
Üye eleştirileri
Toplam 3 üyeden ortalama puan:
Kedi edebiyatı ve "Küçüğüm"
Daha önce Salah Birsel’in ve Selim İleri’nin anlatılarından bilirdim kedinin edebiyatta çokça kullanıldığını ve kedici olarak tanımlanan yazarların sayısının hiç de az olmadığını. “Kedi şiirdir, köpekse nesir” diyen Edgar Allen Poe ve Fransız yazar Colette ile Türk edebiyatından Sait Faik, Memduh Şevket Esendal, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Onat Kutlar, Bilge Karasu, Refik Durbaş, Tomris Uyar ve Oya Baydar’ın kedi anlatılarını, bir de Nurullah Ataç’ın "hayvan sevmeyeni sevmem ama kedi sevmeyeni hiç sevmem" sözleriyle başlayan kedi üzerine tutkulu bir deneme yazısını okumuştum. Biraz araştırınca gördüm ki dünya edebiyatında da kedici yazarlar, bildiklerimin çok ötesindeymiş.
Montaigne, mesela, tam bir kedi tutkunuymuş; kedilerin konuştuklarına ve kendi aralarında tartıştıklarına inanırmış. Amerikan edebiyatının babası olarak tanımlanan ve kedi izlenimlerini öykülerinde aktaran Mark Twain, “Tüm hayvanlar içinde, yalnızca bir tanesi tasmanın kölesi haline getirilemez, o da kedidir” demiş. Kedisiz bir evi ise, ne kadar güzel olsa da evden saymazmış. Fransız gerçekçi romancılarından Champfleury kedilerin repertuarında 63 miyavlama notu saptamış. (Ben bu kadarını sayamadım ama yalnızca miyavlamayla değil, kuyruk işaretleriyle de iletişim kurdukları düşünülürse kendini ifade etmede pek başarılı canlılar oldukları söylenebilir.) Kedici diğer yazar Hemingway, evinde otuzdan fazla kediyle yaşamış. Şu an müze olan evinde halen 60 kedi yaşamaktaymış. Henry James, omzunda kedisi yokken yazı yazmak istemezmiş. Ve tabii kedi deyince akla ilk gelen yazarlardan biri, kedileriyle öpüştüğü bilinen Colette... Kedi isimli romanında, çocukluk dönemine özlemini, bu döneminin simgesi haline getirmiş bulunduğu kedisine olan düşkünlüğüyle açığa vuran erkeğin, saplantılı ruh halini ve karısının onu kendisinden uzaklaştırdığına inandığı bu simgeye hastalıklı nefretini anlatır. Colette’in romanda tasvirini yaptığı kendi kedisi Saha, bu çiftin aralarındaki uzaklığı, duygusal iletişimsizliği, aslında hiç kurulamamış sevgi bağını ifade eden iyi işlenmiş bir metafordur. Fanchette adlı kedisiyle ilişkileriyse diğer romanlarına da konu olmuştur. Rudyard Kipling, Theophile Gautier, Alexandre Dumas, Emile Zola yapıtlarında kedilere önemli yer veren diğer kedici yazarlar.
Kediyle edebiyat ve kitaplar arasında gerçekten ilgi çekici bir ilişki söz konusu. Kedi besleyenler ya da sahaflara uğrayan herkes, kedilerin kitap ve gazetelere ne kadar ilgili olduklarını gözlemlemiştir. Fransız yazar Jean Claude Suares, kedilerin bu ünlü merakını, Sokrates, Voltaire, Proust, Melville ve Shakespeare gibi ünlü düşünür ve yazarların kedilerin karşılaştırmalı edebiyat okumuş ve felsefe öğrenimi görmüş kültürlü yaratıklar olduklarına olan inançlarını referans alarak açıklamış. Apollinaire de bir şiirinde “İsterim evimde olsun/ Bir kadın 24 ayar/ Bir kedi kitaplarımın arasında” diyerek kediyi yakıştırdığı yeri, kitaplar ve kedi arasındaki anlamlı ilişkiyi söze dökmüş. Entelektüel düzeylerinin farkında değilim fakat kitap kokusunu sevdiklerinden midir, sık dizilişi olan nesneler arasında buldukları ufak, dar aralıklara girme merakından mıdır bilemiyorum ama evimizde yaşamış iki kediyi de önce kitap raflarının arasında aramak bir alışkanlık haline gelmiştir.
Resim, müzik gibi diğer sanat dallarına da konu olmuş kediler, belki kedi seven sanatçılara ilham verdiğinden, belki zarif devinimleri, iyi bir sanatçıya has o sanatsal duyuşu ve sezişi harekete geçirdiğinden, belki de Freud'un da "Bir kediyle geçirilmiş zaman, asla vakit kaybı değildir" diyerek açıkladığı zengin gözlem alanı sunmaları nedeniyle, kediler sanatla bu kadar içli dışlı olmuştur. Ama sanırım kedilerle sanat arasındaki doğal ilişki en iyi Leonardo da Vinci'nin “kediler doğanın başyapıtıdır” sözleriyle açıklanır.
***
“Küçüğüm”e gelince; bu sade ve içten öyküde ikili bir kurgu söz konusu. Kediyle kediyi evine almış kahramanın, o günü anımsayışları kendi ağızlarından aktarılmış. Her iki anlatımı da etkileyici buldum. Yalnız, kedisi kaybolmuş kahramanın onu evine aldığı günü anımsayışının anlatısında, sinek yan unsuru kısa olan öykü için biraz hacimli tutulmuş. Bir de, sözü edilen filmi hayal meyal anımsıyor, aktarılan sahneyiyse anımsamıyorum gerçi ama kullanılmamış olsaydı da öykü pek bir şey kaybetmezdi diye düşündüm.
“Dolabın askılarında göz gezdirirken çöp kamyonudur diye içimden geçirdim ve içim cız etti. Ya çöpçüler yavru kediciği görmediyse?” Burada dolabın askılarına bakmak gibi sıradan bir eylemi gerçekleştirirken, aklına gelen ve içini cız ettiren kötü düşüncenin onda yarattığı heyecanı sonraki cümlelerde güzelce ifade etmişsin ama burada da o heyecanı veren ani düşünceden etkilenişini belki “ve” bağlacını kullanmadan belirtmek daha yerinde olabilirdi. Çünkü “ve” bağlacı sıralı bir eylem görüntüsü veriyor. Oysa burada ani bir duygu değişikliği söz konusu. “Dolabın askılarında göz gezdirirken çöp kamyonudur diye içimden geçirmemle, birden içim cız etti” daha uygun olabilir gibime geldi.
“tekir olacakken sarman, sarman olacakken pamuk, pamuk olacakken alacalı olmuşum” Küçük, daha iyi tarif edilemezdi sanırım. Bizim Ukraynalı bir komşu, ona bu nedenle Dali’ye atfen “Salvadore” ismini takmıştı. Öykünün bu kısmı, kedinin anlatı kısmı, çok hoşuma gitti. Anlatım akıcı ve seslendirme abartısız, olabildiğince gerçekçi.
Öykünün son kısmıysa, üzerine yazılmış olduğu resmi çok iyi tanımlayan ve de tamamlayan bir anlatımla şekillenmiş. Tüm konu, görsel unsurun ustaca kurgulanmış bu anlatımıyla okura içten, sade bir tarzla hissettirilmiş.
“Sen orda kayıp bir kedi gibi dur, ben burada kedisiz bir kayıp insan olarak yaşayayım. Gel bakalım buraya…” Ben de “kedisiz kayıp insan”ın çağrıştırdıklarını çok etkileyici buldum. Öykü, diğer öykülerindeki arka planda başka anlamlar çağrıştıran, anlatıya derinlik veren ifade tarzının doğal bir uzantısı biçiminde, bu tür başka zengin ifadeler de içeriyor.
Bu arada “masum bir kadın figürü”, Büyük Sırrı açıklayan Kraliçe karıncanın Fetekos yorumundan esinle herhalde :)
Kedi edebiyatının bir örneği olan bu öyküyü burada okuduğuma çok sevindim. Ne mutlu ki, kedici yazarlar arasına bir yenisi daha katıldı diyebiliriz. Tebrik ederim Büşra.
Büşra,
Aslında Erdener öykünü didik didik etmiş. O'nun eleştirisi sayesinde benim de ilk defa düşündüğüm bize has, fazla bilgi konusunda aynı şeyi düşünüyorum, bence de fazlalık oluşturuyor.
Gardırop meselesinde ben de neyin gıcırdadığını anlayamamıştım.
Ben öykünü çok beğendim. Yazmaya devam et lütfen.
Sevgili Büşra,
Öncelikle benim için de anlamlı bir öykü konusu seçtiğin için teşekkür ederim. Sonunda kızımız Küçük kimmiş görebildik. Kaybolduğunda Fetekos`un ne kadar üzüldüğünü hatırlıyorum ve de kendisini şimdi daha iyi anlıyorum.
Öyküyü kurgusu ve de seçilen sözcükler açısından oldukça zengin buldum. Öykünün anlatımında ve de metin içi tutarlılığında gözüme çarpan eksiklikleri ve de çelişkileri seninle paylaşmak isterim. Üslubumda bir yanlış anlama olmaz umarım.
----Çocukların sevincine Adile Naşit’in “Sultaaaan! Sinemaya geç kaldık, hadi!..” diyen sesi eşlik ediyor.
Adile Naşit yerine Sultan`ın komşusu Tonton Teyze gibi benzetmeler bulunması daha anlamlı olurdu düşüncesindeyim. Yazarın “bu adamı herkes tanır zaten” yaklaşımıyla betimlemeden tasarruf yoluna gitmesi, kimi okuyucuya rahatsızlık verebilir ve hatta öykünün evrensel kariyerini dahi kolayca tehlikeye atabilir. Bir örnekle bunu açmak isterim:
Üniversiteli dönemlerimden hatırladığım bir televizyon dizisinde, beni çok rahatsız eden bir diyaloğa şahit olmuştum. Genç Kız, erkek kardeşine dönüp: “Insanı, Fatih Altaylı gibi soru yağmuruna tutma” demişti. Bu diyalogla, senaryo yazarının neyi hedeflediğini, bu diyaloğun kendine, diziye ve sözüm O`na sanatçı kimliğine ne kazandırabileceğini kendimce biraz irdelemiştim. Fatih Altaylı o dönemde “Teke Tek Takke” adında bir programın baş yapımcısıydı ve bahsettiğim diziyle beraber Kanal D`de ard arda yayınlanıyordu; yani cevap zaten ortadaydı. Konuyu, senaryonun evrenselliği temelinden hareketle irdeleme yoluna gidersek, sayıları gün geçtikçe artan ecnebi “dizidaş” larımızın “What is Fatih Altaylı? veya “La havle vela Fatih?” merakına, yapımcıların “El Takke” altyazısıyla bir şekilde açıklık getirmeleri kaçınılmaz görünmektedir.
----Belli ki karnı acıkmış yoksa böyle çabuk pes etmezdi…
Burada, açlıktan halsiz düşmüş, dolayısıyla sersemlemiş ve refleksleri zayıflamış, veya “karnım acıktı ben pes edeyim” düşüncesindeki bir sinek türünden bahsedilmesi bana doğru gelmedi. Belki de gerçekten öyledir sinekler ve ben bundan habersizimdir, bilemiyorum.
----Sinek, kitabın yüz dördüncü sayfasına yapışmış, antenleri yüz beşinci sayfadaki başlığı işaret ediyordu: “Kedilerin Tarihi”. İlgimi çekti, okumaya başladım.
Bir öyküde, okuyucuyu daha sonra önemsizliğinin farkına varacağı veya zaten aklında tutmak istemeyeceği kadar önemsiz bulduğu rakamlarla („kitabın yüz dördüncü sayfası“, „yüz beşinci sayfa“ gibi) meşgul etmeyi doğru bulmuyorum. „Avcı Takımyıldızı“ adlı öykünde de benzer ve bolca rakamlı bir anlatım söz konusuydu yanılmıyorsam „her kat 12 basamaklı, 3 katlı olduğundan toplam 36 basamaklı ve 38 beden“ gibi. Avcı Takımyıldızı`nı okuduğumda eHayalET kullanıcı adın „m2312“ üzerine çok kısa da olsa biraz düşünmüş ve de rakamlarla olan bağlantısını kendimce çözmeye bile çalışmıştım.
Ayrıca öyküde sinek mi yoksa açık açık sivrisinek mi denmeli yoksa farketmez mi? çelişkisine düştüm; cok ta önemli bir çelişki olmayabilir ama yine de çelişki çelişiyor çelişkiyle.
Öyküde kahramanın, bir canlının (kedi) hayatına nasıl „aman, sakın ha!“ insanlığıyla yaklaştığı düşünüldüğünde, aynı kahramanın kitap arasında sineği ezip, akabinde yaptığı kanlı ve soğukkanlı otopsi sonrası ilgisini çeken „ana gövdeden kopuk antenler“ yardımıyla kedilerin bıyıklarına ulaşmasını da çok anlamsız bir zorlama olarak görüyorum.
----Gardırobun kapağını açtığımda bir gümbürtü; takır tukur sesler duydum.
„Dışarıda bir gürültü koptu“ sadeliği, okuyucuyu „gardırob mu gıcırdıyor yoksa aman yaradanım! Çatırdıyor mu?“ çelişkisinden uzaklaştırabilirdi.
----Ya kedicik öğütülmek üzere yola çıkmak üzereyse? Dolabın kapağını dahi kapatmadan gecenin sessizliğine inat paldır küldür mutfağın balkonuna doğru koştum.
„Dolabın kapağını dahi kapatmadan, düşün yani O kadar“ gibi bir yaklaşım, gardiroba hak etmediği bir tapınasılık kazandırmış düşüncesindeyim.
----Onlarsa benim yüreğimi ağzıma indirmişti.
„yüreğimi ağzıma getirmişti“ daha uygun olabilirdi.
----Delirmiş olduğumu düşündüklerine emindim ki o ses geldi: “Miiuuuv…”
Düşünceyi tam düşünülmek üzereyken veya düşünülmüş bir düşünceyi başka bir düşünceyle , düşünüldüğü düşünülürken ki zaman aralığında miyavlayan kedi, aslen Schrödinger`e ait olabilir.
----O günün üstünden tam beş sene geçti. Bugün küçüğüm yok yanımda.
Bu cümleyi okuduğumda kedinin ölmüş olabileceği aklıma gelmişti; ama kedinin halen yaşadığını anladığımda kendisi adına sevinmiş, okuyucu adına üzülmüştüm.
----Yönetmenliğini Ertem Eğilmez’in yaptığı yetmişlerin filmi “Sultan” ….
Film adına güzel bir bilgi ama öykü tadında olmamıs gibi. Bana TRT`yi hatırlattı.
----“Sen orda kayıp bir kedi gibi dur, ben burada kedisiz bir kayıp insan olarak yaşayayım. Gel bakalım buraya…”
Bu cümle üzerine çok düşündüm. „Kedisiz bir kayıp insan olarak yaşamak“ tabiri, kendisini düşünürken vardığım en son noktada, bana inanılmaz bir keyif verdi. Bana göre dahice bir cümle olmuş, ellerine ve kalemine sağlık.
Umarım faydalı ve de yapıcı eleştirilerde bulunabilmişimdir. Emeğin için tekrar teşekkür eder ve yeni öykülerini beklediğimi de belirtmek isterim. Kalemine sağlik.
-
2009-06-28 17:56:20 |Publisher| büşra
-
2009-06-28 16:58:14 |Publisher| fetekos

Haydar Ergülen’in bu etkileyici yazısını aktardığın için teşekkür ederim Büşra. Edebiyat tartışmalarında gerçekçi edebiyata karşı aldığı küçümseyici tavırdan ve sözlerinden hazzetmediğimden, (toplumcu gerçekçilere “komitacı” deyip saf “yazıneri” olmayı savunuyor(du) kendisi) yazılarını da pek okumak istemezdim doğrusu. Ama bu yazısı, okumamış olsam kayıp olurdu diyeceğim kadar güzel. Ayrıca kedi sever olduğunu da bilmezdim.
Kitaplarını belirttiğin yazarlar arasında ve kedi yazınında beni en çok etkileyen, Nurullah Ataç’tır. Çok içten, sade ve edebiyata saf bir inanca, ona dair tükenmez bir umuda sahip olmakla beraber edebi yazılarında, insan ilişkilerinde “huysuz”, çevresiyle uyumsuz ve çoğu zaman kavgalı birinin kedi konusunda bu kadar sevgi dolu yazısına diğer “beğenmez” yazılarının içinde birden rastlayınca şaşırmıştım. Tabii burada da diyalektiği hiç şaşmaz, karşıtla kavgası da sürer. Safını net bir biçimde belirtir. Kimsenin zevkine karışılmaz ama kedi sevmeyenle anlaşamam, der. Bu tezi aklımın bir köşesinde saklayıp doğruluğunu test etme fırsatım oldu. Pek de yanılmamış Ataç. Kedi sevmeyenlerle aram çok kötü olmadıysa da, benim de kültürel, sanatsal ve siyasal alanlarda iyi anlaştığım, yakınlık kurduğum insanlar hep kedi seven insanlardı.
Umarım bu alanda da çalışmaya devam edersin...
-
2009-06-27 09:12:10 |Unregistered| erdener tiknaz
Yorumu begendigine sevindim. Öykülerinin devamini bekliyorum.
-
2009-06-28 11:09:28 |Publisher| büşra

Fetekos,
Kediler ve yazarlar arasındaki ilişkiyi bu kadar güzel bir şekilde bize özetlediğin için çok teşekkür ederim. Yazarların kedilerle bu derece içli dışlı olduklarını görmek onlarla benzer özellik taşımak bağlamında sevindirici. Her birinin kediler için kullandığı ifade ayrı bir güzellikte. Ben en çok Freud'un "Bir kediyle geçirilmiş zaman, asla vakit kaybı değildir." sözünü beğendim. Vakit, son derece önemliyken kedileri böylesine hassas bir noktaya taşımak olağanüstü. Kedilere bir şeyler öğretmekten çok onlardan bir şeyler öğreniyoruz sanırım. Sürekli bir arayış, bir merak içindeki yazarların kedilerdeki farklılığı görmemesi mümkün değil. Belki de bu yüzden bu kadar değerliler.
Haydar Ergülen'in kediler ve kedi sever yazarlar etrafında can bulan bir şiiri var paylaşmak istediğim.
Colette'nin kedisi
Bilge Bey'in kedisi
Tomris'in kedileri
Boşuna değilmiş bilhassa ikisine duyduğum sevgi
Meğer iyi kötü her yazar
Yazmalıymış bir kedi güzellemesi
Bu yüzden pek bahtiyarım
Yazıdan doğru değil elbet, söylemek bile fazla
Kedilerden doğru aramızda bir akrabalık hissi!
Ayrıca Haydar Erülgen'in "Üzgün Kediler Gazeli" isimli bir şiir kitabı var. Kitabını tanıttığı ve kedilerle ilşkisini kısaca dile getirdiği ilgili köşe yazısına şu adresten ulaşmak mümkün:
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=223295
Metinle ilgili yaptığın eleştirilere katılıyorum. Yalnızca Yeşilçam filmlerine olan merakımdan izlemeye doyamadığım "Sultan"ı öykünün içine karıştırmadan edemedim. Sen söyleyince fark ettim; gerçekten de filmle ilgili kısımlar çıkartılsa da öykünün bütünlüğü bozulmayacak gibi. Bir de kraliçe karınca bana sırf "masum bir kadın figürü" ifadesinde değil, öykünün genelinde bir ilham kaynağı oluşturdu. Kendisine teşekkür ediyorum:-)
"Champfleury kedilerin repertuarında 63 miyavlama notu saptamış." demişsin. Buna benzer bir bilgiyi kedilerle ilgili bir metinde okumuştum. Ancak bunun bir yazar tarafından ortaya konması ilgi çekici. Bilgiyi unutulmaz bir noktaya taşıyor.
Son olarak kedi kitaplarından birkaç tanesini paylaşmak istiyorum. Emeğin için çok teşekkürler Fetekos...
• Dişi Kedi, Colette, çeviren: Azra Erhat, Can Yayınları
• En Güzel Kedi Hikayeleri, derleme, Arıon Yayınevi
• Ne Kitapsız Ne Kedisiz, Bilge Karasu, Metis Yayınları
• Göçmüş Kediler Bahçesi, Bilge Karasu, Metis Yayınları
• Karalama Defteri (Ararken), Nurullah Ataç, YKY Yayınları
• Yaşamak Hatırlamaktır, Ülkü Tamer,YKY Yayınları
• Semaver, Sait Faik Abasıyanık, YKY Yayınları
-
2009-06-25 05:35:17 |Publisher| büşra

İlk olarak şunu söyleyeyim ki eleştirinizi okurken çok eğlendim. Eğlenerek öğrenmek dedikleri şey bu olsa gerek.Emeğiniz için teşekkür ederim...
Adile Naşit konusunda söylediklerinize katılıyorum. Ertem Eğilmez'in yer aldığı bölümü de yetmişlerin filmi olarak bırakmak daha yerinde olacaktı. Aslında amacım orda bilgi vermekti ama öyküde yeterince bilgi mevcut. Özel isim kullanmak öyküyü biraz daha kasmış görünüyor.
Gelelim sineğe... Sivrisinek daha doğru bir ifade olacaktı sanırım. Sadece kelimenin uzunluğu itibariyle çok fazla kullanmak istemedim. Sinek, cümlenin akışına daha iyi uyuyor gibi geldi.
Bir de sivrisinek ile kedi sevgisi çok ayrı:-)Sırt üstü durup, düzelmek için debelenen böcekleri -böcekten korktuğum halde- herhangi bir şeyle dürtükleyip, ayaklarının üstüne basmasının sağlamaya çalışırım. Kahramanın bu davranışını kendimden yola çıkarak yaptığım için bu açıklamayı gerekli gördüm. Herneyse, ona açık büfe, sabah-öğle-akşam günün her saatinde karnını doyurma fırsatı tanıyorum. Yaptığı tek şey vızıldanmak ve her ne kadar vızıltısı kesildiğinde etrafınızdan uzaklaştığını düşünsenizde sinsice gelip kanınızdan birkaç damlayı afiyetle mideye indirmek. Kitaplara ve filmlere konu olan vampirlerin nerden geldiğini bilmiyorum ama kökeni sivrisineklere dayandığını düşünmeye başlıyorum:-) Sisvrisineklerde bir çekiclik bir sevimlilik de yok. "Gel hadi, gel; doyur karnını." dediğimde "vızzz" diye gelip, hiç çaktırmadan olay mahalinden uzaklaşan sinsi bir hayvan. Antenlerini sallamak veya durduğu yerden alkışlarcasına kanatlarını çırpmak gibi bir sevgi gösterisinde de bulunmuyorlar. Her şey karşılıklı olsun demiyorum ama neticede kanımızı veriyoruz marketten aldığımız bir şey değil ki bu. Bir de kedilere nankör derler...
Sayıları durumu somutlaştırmak için kullanıyorum ama burda biraz gereksiz kaçmış sanırım. Çünkü sineğin antenleri herhangi bir sayfada da "Kedilerin Tarihi"ne işaret edebilridi. Kullanıcı adımdaki sayılarsa bir yıldönümününü simgeliyor. Söylmeseniz sayılarla bu kadar haşır neşşir olduğumun farkına bile varmazdım.
"Dolabın kapağını dahi kapatmadan, düşün yani o kadar" şeklinde tanımlayışınıza hayran kaldım. Aslında o kısımda gerçekten de okuyucunun zihninde gardırobun üzerinden bir şeylerin düşüyor olması gibi bir durumu da anlık olarak hissettirmek istemiştim. Sonra "Hee, bu ses ordan gelmiyormuş." ışığı yansın ve okuyucu devam etsin istedim ama gardırobun üzerinde durabilecek kutuların vs. düşmesi dışında bir gümbürtü çeşidi gelmedi aklıma. Evet, gardırobun tapınılası bir dereceye gelmesi gülünç:-) Kendime gülüyorum. Dolabın bile kapağını kapatmadan!.. Asıl amaç çöp kamyonuna boşaltılacak olan konteynerin gümbürtüsüydü oysa. Ne kadar gereksiz...
"... açtığımda "dışarıdan gelen" bir gümbürtü; takır tukur sesler duydum" şeklinde anlatım açıklığa kavuşturulabilir sanırım.
Deyimin kullanışımdaki hatayı fark ettirmeniz iyi oldu. Yıllardır öyle kullanıyorum galiba. Şimdi düşünüyorum da yürek ağıza iner mi çıkar mı... Amuda kalamadığımız sürece elbette çıkar. Kedinin kayp olduğunu daha açık bir şekilde belirtmek gerekiyor sanırım. Evet, aynı cümleden ölmüş bir kedi manası da çıkarılabilir.
"Düşünceyi tam düşünülmek üzereyken veya düşünülmüş bir düşünceyi başka bir düşünceyle , düşünüldüğü düşünülürken ki zaman aralığında miyavlayan kedi, aslen Schrödinger`e ait olabilir." Kesinlikle bu kedi Schrödinger'in kedisinden başkası olamaz:-)
Bu kadar emek vererk yaptığınız eğlendirici, öğretici ve farkındalık kazandırıcı yorum için ben teşekkür ederim.
Yorumlar
Kitaplarını belirttiğin yazarlar arasında ve kedi yazınında beni en çok etkileyen, Nurullah Ataç’tır. Çok içten, sade ve edebiyata saf bir inanca, ona dair tükenmez bir umuda sahip olmakla beraber edebi yazılarında, insan ilişkilerinde “huysuz”, çevresiyle uyumsuz ve çoğu zaman kavgalı birinin kedi konusunda bu kadar sevgi dolu yazısına diğer “beğenmez” yazılarının içinde birden rastlayınca şaşırmıştım. Tabii burada da diyalektiği hiç şaşmaz, karşıtla kavgası da sürer. Safını net bir biçimde belirtir. Kimsenin zevkine karışılmaz ama kedi sevmeyenle anlaşamam, der. Bu tezi aklımın bir köşesinde saklayıp doğruluğunu test etme fırsatım oldu. Pek de yanılmamış Ataç. Kedi sevmeyenlerle aram çok kötü olmadıysa da, benim de kültürel, sanatsal ve siyasal alanlarda iyi anlaştığım, yakınlık kurduğum insanlar hep kedi seven insanlardı.
Umarım bu alanda da çalışmaya devam edersin...
Kediler ve yazarlar arasındaki ilişkiyi bu kadar güzel bir şekilde bize özetlediğin için çok teşekkür ederim. Yazarların kedilerle bu derece içli dışlı olduklarını görmek onlarla benzer özellik taşımak bağlamında sevindirici. Her birinin kediler için kullandığı ifade ayrı bir güzellikte. Ben en çok Freud'un "Bir kediyle geçirilmiş zaman, asla vakit kaybı değildir." sözünü beğendim. Vakit, son derece önemliyken kedileri böylesine hassas bir noktaya taşımak olağanüstü. Kedilere bir şeyler öğretmekten çok onlardan bir şeyler öğreniyoruz sanırım. Sürekli bir arayış, bir merak içindeki yazarların kedilerdeki farklılığı görmemesi mümkün değil. Belki de bu yüzden bu kadar değerliler.
Haydar Ergülen'in kediler ve kedi sever yazarlar etrafında can bulan bir şiiri var paylaşmak istediğim.
Colette'nin kedisi
Bilge Bey'in kedisi
Tomris'in kedileri
Boşuna değilmiş bilhassa ikisine duyduğum sevgi
Meğer iyi kötü her yazar
Yazmalıymış bir kedi güzellemesi
Bu yüzden pek bahtiyarım
Yazıdan doğru değil elbet, söylemek bile fazla
Kedilerden doğru aramızda bir akrabalık hissi!
Ayrıca Haydar Erülgen'in "Üzgün Kediler Gazeli" isimli bir şiir kitabı var. Kitabını tanıttığı ve kedilerle ilşkisini kısaca dile getirdiği ilgili köşe yazısına şu adresten ulaşmak mümkün:
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=223295
Metinle ilgili yaptığın eleştirilere katılıyorum. Yalnızca Yeşilçam filmlerine olan merakımdan izlemeye doyamadığım "Sultan"ı öykünün içine karıştırmadan edemedim. Sen söyleyince fark ettim; gerçekten de filmle ilgili kısımlar çıkartılsa da öykünün bütünlüğü bozulmayacak gibi. Bir de kraliçe karınca bana sırf "masum bir kadın figürü" ifadesinde değil, öykünün genelinde bir ilham kaynağı oluşturdu. Kendisine teşekkür ediyorum:-)
"Champfleury kedilerin repertuarında 63 miyavlama notu saptamış." demişsin. Buna benzer bir bilgiyi kedilerle ilgili bir metinde okumuştum. Ancak bunun bir yazar tarafından ortaya konması ilgi çekici. Bilgiyi unutulmaz bir noktaya taşıyor.
Son olarak kedi kitaplarından birkaç tanesini paylaşmak istiyorum. Emeğin için çok teşekkürler Fetekos...
• Dişi Kedi, Colette, çeviren: Azra Erhat, Can Yayınları
• En Güzel Kedi Hikayeleri, derleme, Arıon Yayınevi
• Ne Kitapsız Ne Kedisiz, Bilge Karasu, Metis Yayınları
• Göçmüş Kediler Bahçesi, Bilge Karasu, Metis Yayınları
• Karalama Defteri (Ararken), Nurullah Ataç, YKY Yayınları
• Yaşamak Hatırlamaktır, Ülkü Tamer,YKY Yayınları
• Semaver, Sait Faik Abasıyanık, YKY Yayınları
Adile Naşit konusunda söyledikleriniz e katılıyorum. Ertem Eğilmez'in yer aldığı bölümü de yetmişlerin filmi olarak bırakmak daha yerinde olacaktı. Aslında amacım orda bilgi vermekti ama öyküde yeterince bilgi mevcut. Özel isim kullanmak öyküyü biraz daha kasmış görünüyor.
Gelelim sineğe... Sivrisinek daha doğru bir ifade olacaktı sanırım. Sadece kelimenin uzunluğu itibariyle çok fazla kullanmak istemedim. Sinek, cümlenin akışına daha iyi uyuyor gibi geldi.
Bir de sivrisinek ile kedi sevgisi çok ayrı:-)Sırt üstü durup, düzelmek için debelenen böcekleri -böcekten korktuğum halde- herhangi bir şeyle dürtükleyip, ayaklarının üstüne basmasının sağlamaya çalışırım. Kahramanın bu davranışını kendimden yola çıkarak yaptığım için bu açıklamayı gerekli gördüm. Herneyse, ona açık büfe, sabah-öğle-akşa m günün her saatinde karnını doyurma fırsatı tanıyorum. Yaptığı tek şey vızıldanmak ve her ne kadar vızıltısı kesildiğinde etrafınızdan uzaklaştığını düşünsenizde sinsice gelip kanınızdan birkaç damlayı afiyetle mideye indirmek. Kitaplara ve filmlere konu olan vampirlerin nerden geldiğini bilmiyorum ama kökeni sivrisineklere dayandığını düşünmeye başlıyorum:-) Sisvrisineklerd e bir çekiclik bir sevimlilik de yok. "Gel hadi, gel; doyur karnını." dediğimde "vızzz" diye gelip, hiç çaktırmadan olay mahalinden uzaklaşan sinsi bir hayvan. Antenlerini sallamak veya durduğu yerden alkışlarcasına kanatlarını çırpmak gibi bir sevgi gösterisinde de bulunmuyorlar. Her şey karşılıklı olsun demiyorum ama neticede kanımızı veriyoruz marketten aldığımız bir şey değil ki bu. Bir de kedilere nankör derler...
Sayıları durumu somutlaştırmak için kullanıyorum ama burda biraz gereksiz kaçmış sanırım. Çünkü sineğin antenleri herhangi bir sayfada da "Kedilerin Tarihi"ne işaret edebilridi. Kullanıcı adımdaki sayılarsa bir yıldönümününü simgeliyor. Söylmeseniz sayılarla bu kadar haşır neşşir olduğumun farkına bile varmazdım.
"Dolabın kapağını dahi kapatmadan, düşün yani o kadar" şeklinde tanımlayışınıza hayran kaldım. Aslında o kısımda gerçekten de okuyucunun zihninde gardırobun üzerinden bir şeylerin düşüyor olması gibi bir durumu da anlık olarak hissettirmek istemiştim. Sonra "Hee, bu ses ordan gelmiyormuş." ışığı yansın ve okuyucu devam etsin istedim ama gardırobun üzerinde durabilecek kutuların vs. düşmesi dışında bir gümbürtü çeşidi gelmedi aklıma. Evet, gardırobun tapınılası bir dereceye gelmesi gülünç:-) Kendime gülüyorum. Dolabın bile kapağını kapatmadan!.. Asıl amaç çöp kamyonuna boşaltılacak olan konteynerin gümbürtüsüydü oysa. Ne kadar gereksiz...
"... açtığımda "dışarıdan gelen" bir gümbürtü; takır tukur sesler duydum" şeklinde anlatım açıklığa kavuşturulabili r sanırım.
Deyimin kullanışımdaki hatayı fark ettirmeniz iyi oldu. Yıllardır öyle kullanıyorum galiba. Şimdi düşünüyorum da yürek ağıza iner mi çıkar mı... Amuda kalamadığımız sürece elbette çıkar. Kedinin kayp olduğunu daha açık bir şekilde belirtmek gerekiyor sanırım. Evet, aynı cümleden ölmüş bir kedi manası da çıkarılabilir.
"Düşünceyi tam düşünülmek üzereyken veya düşünülmüş bir düşünceyi başka bir düşünceyle , düşünüldüğü düşünülürken ki zaman aralığında miyavlayan kedi, aslen Schrödinger`e ait olabilir." Kesinlikle bu kedi Schrödinger'in kedisinden başkası olamaz:-)
Bu kadar emek vererk yaptığınız eğlendirici, öğretici ve farkındalık kazandırıcı yorum için ben teşekkür ederim.

Eleştiren erdener tiknaz Haziran 24, 2009
Haydar Ergülen'le kediler aracılığyla bir tanışıklığım oldu. Ben de senin sayende bu tür görüşleri olduğunu öğrenmiş oldum. Nurullah Ataç'a olan ilgim her geçen biraz daha artıyor. Geçenlerde sipariş ettiğim kitaplar geldi ve hangi birini okuyacağımı şaşırdım. Mithiş bir açlık var. Okumak, öğrenmek kadar insanı tatmin eden, doyuran bir şey daha yok. Sana bu konuda hayran kalıyorum. Edebiyatla, sanatla, sanatçılarla ve eserleriyle bu kadar ilgili olman çok güzel. İlginse sonsuz teşekkür ediyorum...