Mustan, Bir Deli Oğlan Popüler
İç Anadolu’da yaz ayları bir başka yaşanır . Aslında dünyanın her bir noktasına yeteri kadar olmasa da ulaşan güneş ışınları, sanki tüm gücünü bu topraklara verirmiş gibi sıcak olur yazları.
Çatlayan toprağın aralığından kimi zaman eğilip de dünyanın merkezini görecekmiş gibi umutlanır insan. Aynı şekilde insanların yüzleri de çatlaktır, kuru ciltleri, nasırlı elleri adeta toprakların vücutlarına nakşedilmiş haritasıdır.
Böyle bir yaz mevsiminin hüküm sürdüğü, sıradan ve durağan bir sıcak gün yaşanmaktadır İç Anadolu’nun bir köyünde şimdi. Köy halkı, öğle vaktinin kızgın sıcaklığının insana verdiği miskinlik ile yarı uyuklar bir şekilde, bir salyangoz kadar yavaş hareket etmektedir etmesine ama tek bir kişi muzipliğin verdiği enerji ile köyün öğle ataletinden sıyrılmaktadır. Mustan…
Mustan’ın ne coğrafyası ne de ülke sınırları vardır, aynı zamanda denizler aşırı ülkelerin davranış kalıplarını yada gezegenler ötesi gizemli canlılarını ruhunda hissedecek kadar ayrıcalıklı ve onları yansıtacak kadar da becerikli kurnaz özel bir çocuktur…
Mustan, önceki gece babasından yediği dayağın etkisinden ancak öğle vaktine kadar uyuyarak sıyrılmıştı o sabah. Köy kahvesinin o bilindik tozlu yoluna girdiği vakit uzaktan çaycı Remzi’nin masa üzerine kolları yastık yaparak uyuduğunu görmesi ile ne dün yediği dayak kaldı aklında, ne de babasına verdiği sözler. Şeytanın varlığını her daim ruhunda hissediyor, o alışılmış nöbete karşı konulamaz bir giriş yapıyordu.
Adımlarını hızlandırdı, sessizce kahvenin arka kapısından mutfağa girdi, sineklerin deyim yerindeyse üzerinde cirit attığı yemek artıklarının kokusu adeta bir siluet oluşturmuş, yakasından tutuyordu sanki. Burnunu tıkayarak mutfak dolabına yönelip, biraz sonra yaşayacağı zevki düşünerek sessiz kahkahalar atıyordu. Kahvedeki üç beş kişi varsa da uykunun o davetkar dünyasının kapılarından çoktan girmiş, rüyalara dalmıştı bile. Mustan’a sadece birkaç dakika yetecekti mekanizmayı kurması için. O kadar ustalaşmıştı ki artık hiçbir aksilik kendini hedeflerinden alıkoyamıyordu.
Birkaç dakika içerisinde mutfağın içerisine kurduğu mekanizmayı hayranlıkla izledikten sonra sıra eyleme geçmeye gelmişti. Yavaş adımlarla, usta bir oyuncu gibi mutfaktan çıkarak, yarı uyanık birkaç kişiye selam vererek çaycı Remzi’nin yanına sokuldu. Çaycı Remzi, gördüğü rüyanın büyüsüne kapılmış, sırıtıyor, arada irkilerek etrafına şöyle bir bakınıp patronun gelip gelmediğini kontrol ettikten sonra tekrar pozisyonu alarak tatlı uykusuna dalıyordu. Az sonra başına geleceklerden habersiz ne kadar da mutlu idi dar ve sınırlı dünyasında.
Mustan, şeytanın yüzüne akseden muzipliği ile arkadan yavaş yavaş sokuldu Remzi’ye. Kahvenin bahçesinde sadece muhtarın yarı akıllı oğlu Hüseyin vardı.
- Lan Mustan , yine ne işler peşindesin şerefsiz? demesi ile Mustan’ın keskin bir “sus” işareti yapması bir oldu. Hüseyin ise kıt aklını az önce çalıştırmış olmanın verdiği yorgunlukla anlamsızca bakakaldı.
Bir kaplan avına ne kadar sinsi yaklaşırsa o kadar sinsi idi şimdi Mustan. Bir iki adımdan sonra Remzinin parlak ensesinin birkaç santimetre gerisindeydi. Cebinden çıkardığı kuş tüyüne şöyle bir baktıktan sonra Hüseyin’e bir göz kırptı, Hüseyin’de ona.
Remzi’nin ensesi sanki olacakları bilirmişçesine Mustan’ı cezp etmeye yakışır bir pozisyon almıştı. Karşısında bir havaalanı kadar geniş duruyordu şimdi.
Mustan kuş tüyünün ucunu bir cerrah titizliği ile Remzi’nin ensesinde gezdirmeye başladı, o kadar usta idi ki, bir vücudun, bir tenin maksimum kaşınma kapasitesi ne kadar ise o kadar gıdıklayabiliyordu insanı. Önce bir mızmızlandı Remzi, yön değiştirdi şöyle keyifli keyifli. Gıdıklanmanın hazzı bir başka idi, tatlı rüyasında nazlı yarinin ensesine kondurduğu bir öpücük kadar huzur vermişti. Mustan, Remzi’nin yön değiştiren kafasının tam önüne geçerek bu sefer bir insanın en hassas gıdıklanma noktasına doğru hamlesini yapmaya hazırlanıyordu. Burnunun içinden çıkan davetkar küçük eller beliriyordu gözlerinin önünde. Burnunun içinden çıkan o hayali işaret parmakları yukarı doğru dönen yumulmuş ellerin üzerinde havaya dikilmiş “gel gel” yapıyorlardı sanki kendine.
Kuş tüyünün en uç noktasını burun deliklerinin içerisine gelecek şekilde sürtmeye başlar başlamaz Remzi bir aslan gibi kükreyerek kalktı masadan. Kalkması ile ceylanlar kadar çevik hareketlerle kaçan Mustan’ı fark edip peşi sıra vermesi bir oldu.
- Ulan itoğlu it, şimdi söndürdüm ocağını, bu sefer kurtulamazsın elimden…
Kahvede ki birkaç yarı uyanık adam neler oluyor dermişçesine kafalarını kendilerine çevirmiş, kafalarında beliren soru işaretlerine ufak akılları ile cevaplar arıyorlardı.
Mustan kahkahalar içinde arka mutfağa kaçarken peşi sıra onu takip eden Remzi’nin arkasında bıraktığı rüzgardan uçuşan peçeteler vardı şimdi fakat o da ne…
Gümbüüüürrr…
Remzi sebenini anlayamadığı bir şekilde yer ile burun buruna gelmişti, kolunda keskin bir sancı, baldırlarına saplanan bıçakları hissetti. Olan biteni anlamaya çalışırken ayaklarının ilerisindeki arap sabunu kalıntılarını fark etti. Mustan’ın kurduğu tuzağa düşmüştü yine. Öyle bir öfke vardı ki içerisinde, şu an bu öfkenin kendisine verdiği o inanılmaz enerjiyle dev bir kayayı kaldıracak kadar güçlü hissediyordu kendini. Yerden dayanılmaz sancılarla kalkarken Mustan’ın yan pencereye tırmanarak kaçmakta olduğunu fark etti, bir yandan kendisine doğru bakıyor, kahkahalara boğuluyordu, işin en kötü yanı ise kahvedekiler de kendisine eşlik ediyor, olağanüstü gürültüler çıkarak kendisine gülüyorlardı.
- Ulan yine mi düştün tuzağına?
- Yahu Remzi temiz bir sopa çek artık şu çocuğa yahu…
- Ne oldu Remmmziiiii? Gücüne mi gittiii? Ha ha ha ahaa haaa!
- Ha ha ha ha haa!
- Ha aha ha aha!
- Ha ha!
- Ha!
Söyleyecek tek bir sözü, kendini ifade edecek tek bir hareket bulamazken yan pencereden kaçmakta olan Mustan’ı arka kapıdan kıstırma planı geçti aklından ışık hızı ile. Birden bulunduğu yerden kalkarak sanki yan pencereden Mustan’ı takip edecekmiş gibi bir iki adım atması ile Mustan’ın kendini yan pencereden yere bırakması bir oldu. Arka kapıdan çıkarak kıstıracaktı onu çünkü yan pencerenin arka kapı yolundan başka bir gidiş yolu yoktu. Şimdi keyiflenmişti işte. Mustan’a yaptığı sözüm ona iki adımdan sonra geriye dönerek mutfağın kapısına yöneldi. Suratında bir Einstein zekasının parıltısı kapıyı açması ile kafasına geçen buzlu su dolu kova ile yerini bir Şaban salaklığına bıraktı. Kısa bir an hayatla bağlantısının koptuğunu hissetti. Buz gibi suyun bünyesinde yarattığı şok sancılarını bir süre unutturmuş, hafızasının kısa bir an kesilmesine, kim olduğunun, nerede olduğunun bilinememesine yol açmıştı.
Birkaç saniye içerisinde kendine geldiğinde kulaklarını tırmalayan kahkaha silsilesine köy meydanından toplaşan çoluk çocuk da karışmıştı şimdi. Birbirlerine heyecanlı heyecanlı olayları anlatan köy çocuklarının kimileri yerlere yatmış karnını tutarak kahkahalar atıyorlardı.
- Mustan Remzi’yi kuşa çevirmiş yine…
- Oğlum Mustan var ya…
- Sonra da kuş tüyü ile peşi sıra vermiş Mustan’ın…
- Yerlere sabun sürmüş ya bir de…
- Remzi uyuyormuş o sıra işte ne bileyim ben…
- İlahi Mustan ya, yine yaptın yapacağını..
- Kapıyı açınca sonra su dolu kova şar diye…
- Ya sahiden mi, ulan Mustan var ya sen tam sopalıksın..
Kova, kuş tüyü, yerde ki sabun kelimeleri canını yakıyordu Remzi’nin. Artık bu kahveye gelemezdi, hatta bir şans verilse kendine o köyden bile uzaklaşmak istiyordu o vakit.
İşte bu düşüncelerle, bedenindeki sancıların ufak iğneler şeklinde tenine saplanmasına aldırmadan içindeki nefretin ve öfkenin peşi sıra vermiş, evinin yolunu tutmuştu. Ne patron vardı şimdi aklında, ne de işi… Tek bir şey geçiyordu aklından, o da … İntikam!
Avlunun kapısını açarak eve girerken bahçede çamaşır kazanını kaynatan annesinin sesi ile irkildi.
- Remzi, gözü çıkmayasıca, ne işin var evde bu saatte, yine mi patron dövdü, Remziiiii cevap versene it oğlu it.. Kime diyorum…
Annesinin sözleri bir kulağından giriyor, bir kulağından çıkıyordu. Hiçbir şey ilgilendirmiyordu onu şimdi dünyada. Bir daha o kahveye nasıl gidecekti. Nasıl bakacaktı insanların yüzüne. Temiz bir sopa çekmeden Mustan’a içi rahat etmeyecekti anlaşılan ama nasıl? Defalarca denemiş ama bir sabunu elinden kaydırır gibi kaçırmıştı Mustan’ı elinden. Nasıl yapacaktı ama nasıl?
…
Yeni bir gün doğmakta idi şimdi İç Anadolu’nun suya hasret topraklarına. Bu sene ürün bolluğu vardı, köylünün yüzü gülüyordu. Ürün bolluğu ne kadar çok olursa o kadar çok düğün olurdu köylerde. Yüzü gülen köylüler daha önce hiç tasvip etmediği damatlara bile verir olurlardı kızlarını. Köylülerin yegane sevinç kaynağı idi hasat. Ürün bolluğu demek, nüfusun artması demekti. Daha çok doğuran olurdu bu vakitlerde köylerde, daha çok hamile kalan da. Tarlada başarıyı yakalayan erkekler aynı şeyi yataklarında denemeye kalkarlardı.
O akşam Köy Muhtar’ının oğlu Hüseyin’in düğünü vardı, tüm köylü davetli idi. Hazırlıklar birkaç gün önceden başlamış, adetler yerine getirilmiş, evin bahçesi süslenmiş, akşamki eğlence için şimdi her şey hazır görünüyordu. Muhtar, takım elbisesini kapının arkasına asmış, üzerine konan sinekleri elinin tersi ile kovalıyordu. Şu ahir ömründe salak oğlu Hüseyin’i kabul edecek bir kız bulmuştu ya, keyfine diyecek yoktu doğrusu. Bir an önce evlendirse bir rahat edecekti, şöyle bir yaslanacaktı makam koltuğuna, daha keyifli içecekti kahvesini.
Remzi ise o gün kahveye gitmemişti, patrona bir haber uçurmuş, karnının ağrıdığını söyletmişti köy çocukları ile, tabi dünkü olanlardan haberi olmayan çocukları seçmişti kendisine. Patron, okkalı bir küfür savurmuş, yarın işe geldiğinde Remzi’ye neler yapacağından bahseder olmuştu.
Gerçekten de ağrıları vardı Remzi’nin ama hiçbirşey akşam yarım akıl Hüseyin’in düğününü kaçırmasına mani olamazdı. Akşama kadar uyumalı, kendine gelmeli, düğüne gitmeliydi. Hem belki Sümbül de gelirdi düğüne. Çok şık giyinmeli idi. Güzel Sümbül’ü kesin gelecekti düğüne…Tek platonik aşkı…
İyi bir uyku çektikten, gün boyu istirahat ettikten sonra güneşin batmasını fırsat bilerek ve evde kimsenin bulunmamasının verdiği cesaret ile babasının dolabını karıştırmaya, giyebileceği en şık kıyafeti aramaya başladı. Bir yandan bacaklarındaki sancılar keyfini kaçırıyor, bir yandan akşamki yaşayacağı keyif ile gülümsüyordu. Babasının dolabından onun en sevdiği lacivert çizgili bir gömleği seçtikten sonra hep düğünlerde giydiği pahalı lacivert pantolonu geçirdi morluklarla dolu bacaklarına. Saçlarına limonla muntazam bir şekil verdikten sonra artık dışarı çıkma vaktinin gelmiş olduğuna kanaat getirdi.
Hava oldukça karanlıktı, sık sık kesilen elektrikler yine talihsiz bir ana denk getirmişti kesintiyi. Tüm köyü keskin bir karanlığa gömmüştü. Eve dönüp gaz lambasını aldı zar zor. Elinde gaz lambası ile koyuldu yola. Dün yaşadıklarını unutmamıştı, aklına geldikçe sanki ağrıları daha da artıyordu. Nefreti, damalarındaki kanı hareketlendiriyor, kalbinin hızlı hızlı atmasına neden oluyordu.
Gaz lambasının sönük ışığı ile yolunda ilerlerken Satı Anne’nin ahırında sönük bir ışık sezdi. Bu saatte ahırda ne işi olabilirdi ki yaşlı kadının. Senelerdir yalnız yaşayan ve geçimini ineklerinin sütünü şehre satarak sağlayan bir kadının bu karanlık vakitte ahırda ne işi olabilirdi ki?
İçinde uyanan meraka daha fazla karşı koyamaz olmuştu. Bela kendini çekiyor gibiydi adeta. Yolunu değiştirip ahıra doğru yöneldi. Ahırın ufak penceresinin altına bir merdiven koyup olan biteni anlamak için içeriye baktı. Bakması ile şoka uğraması bir oldu, Mustan elinde bir kürekle ahırın içinde bir şeyler yapıyordu. Gaz lambasını yerleştirdiği bir köşeye kürek ile bir şeyler yığmakta idi. Remzi olanları anlayamıyordu, daha iyi anlamak için bir süre daha bekledi. Mustan, büyük bir ciddiyetle elindeki kürek ile hayvanların dışkılarını bir köşeye yığdıktan sonra hepsini bir bidonun içine doldurmaya başladı. Remzi, Mustan’ı hiç bu kadar ciddi görmemişti. Mesleki bir görevini yerine getiriyormuşçasına ciddi idi. Bidonu iyice dolduran Mustan, sırtlayarak bidonu ağır ağır yürümeye başladı. Remzi karar vermişti, takip edecekti. İntikam vaktinin geldiğini yüreğinde bir yangın yanarmışçasına sıcak hissediyordu.
- Senin sonun geldi Mustan, diye söylendi içinden.
Gaz lambasının ışığını söndürerek Mustan’ın birkaç adım ötesinde yarattığı ışığı takip ediyordu. Remzi, Mustan’ın biraz sonra canını yakacağı kurbanını kurtarmaya and içmişti. O kadar keyfi yerine gelmişti ki Remzi’nin şık kıyafeti ve kendine güveni ile yürürken tüm acılarını unutmuştu. Kendini çok sağlıklı hissediyordu şimdi.
Mustan köyün biraz dışına doğru çıkarak mezarlık yoluna doğru yürümeye başladı. Remzi kesin kafasına koymuştu, tüm planlarını bozacak, Mustan’ı, kurbanının gözünde rezil edecekti. Ertesi gün de kutsal görevine dönerek dün gece Mustan’a neler yaptığını ballandıra ballandıra anlatacaktı kahvede.
Mustan, birkaç kilometre mezarlık yolunda yürüdükten sonra durdu. Elindeki gaz lambasının ışığı gücünü oldukça yitirdiği için neler yaptığını kestirmekte çok güçlük çekiyordu. Biraz daha yaklaştığında, Mustan’ın daha önce oraya getirdiği başka bidonların da olduğunu fark etti. Bidonların hepsini usta bir kalfa gibi kaldırıyor, tek tek yere boşaltıyordu. Remzi’nin aklında fişekler patladı, tüm elektirkler yandı beyninde o vakit. Bu adi Mustan birini bok dolu çukura yuvarlayacaktı kesin. Buna engel olmalıydı Remzi. Köyün gözünde Mustan’ı madara eden bir kahraman olacaktı, Mustan’ı yenen tek insan, belki köy halkı kendisine bir ödül bile verebilirdi, kim bilir. Çok heyecanlıudı, bir o kadar da keyifli ve güçlü. Avının üstüne atlamak için uygun hamleyi bekliyordu şimdi, derken çok uzaklardan kendilerine doğru gelen birkaç karaltı gördü. “İşte”, dedi, “İşte Mustan’ın yeni kurbanları”. Ne şanslısınız ki benim gibi bir kahramana çattınız, diye düşünüyordu. Kendini Mustan’ın oyununa engel olan bir kahraman olarak düşlerken, Mustan’ı da köylüler onu taşlar ve döverken hayal ediyordu. Kısık sesle bir kahkaha atarken zavallı kurbanların karaltılarının kendilerine doğru geldiğini fark etti. Öyle bir zamanda ortaya çıkmalı ve onları uyarmalıydı ki Mustan o keskin zekası ile bu işten sıyrılmamalıydı. İyice yaklaşmalarını bekledi, bekledi, bekledi. Bir kayanın arkasında pozisyon olarak hülyalara daldı, Mustan’ı döve döve meydana götüren köy halkını düşlüyordu şimdi, kendini ise az ilerisinde, elektrik direğine şık kıyafetleri ile yaslanmış, bir ayağını diğerinin üzerinden geçirerek bükmüş, kollarını kavuşturmuş, Yeşilçam artistleri gibi dayağı izlerken hayal ediyordu, Sümbül de olsa idi ya o vakit…
Karaltılar Mustan’ın iyice yanına sokulmuştu Remzi bu hülyalara daldığı vakit. Mustan, elindeki küreği bir kenara bırakmış gelenlerin kim olduğunu seçmeye çalışıyordu, iyice yaklaştıkları vakit,
- Mustan, sen misin? Ne yapıyorsun oğlum burada? dedi bir ses…
- Sen misin Yavuz Abi, Satı Anne benden ahırdaki bokları bidonla buraya dökmemi rica ettiydi de, onu yapıyordum, gündüz sıcakta yapamıyorum, buraya bir şeyler ekecekmiş sonr…
Gümbür! Pat çat!
- Durun, orda durun, sakın bir adım daha atmayın, yaktım seni şimdi Mustan köpeği…demesi ile Remzi’nin uyuşmuş ayağının çengel şeklindeki bir diken silsilesine takılması ve hayvan pisliği dolu alana yüzüstü düşmesi bir oldu… Neler olduğunu anlamayacak kadar şaşırmış ve yarı baygın iken kendisini kollarından binbir zorlukla çekip çıkaran Yavuz Abi’nin tuttuğu gaz lambasının ışığı ile kendine geldi.
- Ulan Remzi sen ne yaptın?
- Nerde o it? Size tuzak kurmuştu Yavuz Abi, anlamadın mı? Düğüne giden insanları aha bu bok çukuruna düşürmeyi planlıyordu ama ne oldu, ben engel oldum işte, ha hayt… Benim sayemde kurtuldunuz Yavuz Abi.
- Ulan oğlum sen ne diyorsun, şu haline bir bak, her tarafın bok olmuş, sen kimi nerden kurtardın ?
- Aman tanrım, bu da nesi? Bana ne oldu Yavuz Abi. Ben… ben.. Mustan nerde? Ulan it…Seni elimden kim kurtaracak ha şimdi?
- Ulan Remzi, Mustan’ın kimseye tuzak kurduğu yoktu, çocuk Satı Anne’ye yardım ediyormuş, ama nedense seni görünce hayalet görmüş gibi kaçtı.
- Al abi, bu suyu ver ona, iyi gelir, dedi Sümbül karanlığın içinden şaşırmış ve tiksinmiş bir şekilde kendisine bakarak. Remzi’ye midesi bulanarak bakıyordu, o kör karanlık çekilmiş, sırf Sümbül’ün bu tiksinen suratını görmesi için ışıklar peydah olmuştu çevresinde.
Remzi gördükleri ve duydukları karşısında an be an şok yaşıyordu. Sümbül’ün o bilindik ilahi sesi, üzerinde babasına ait son derece kıymetli gömleğin acısını daha da perçinlemişti. Sümbül’ün karşısında eli yüzü öyle kahrevengi bir şekilde, etrafa keskin bir koku yayarken, Mustan’ın bu sefer planlanmamış(!) tuzağına bir aptal gibi düşmüş olmanın verdiği utanç aklına geldikçe ömrünün sonuna kadar bu köye dönmemek üzere köyden kaçma planları kuruyordu aklında.
Ertesi gün ve sonraki günler Remzi’den hiç haber alınamadı. Kimse bir şey söyleyemedi, bilemedi nereye gittiğini aylarca, havanın ağarması ile uykusundan uyanan birkaç ufak çocuğun, onu elinde ufak bir çanta ile kuşluk vakti arkadaki çitten atlayarak çok uzaklara doğru koşmasını ve ufukta kaybolmasını anlatması dışında.
Üye eleştirileri
Toplam 3 üyeden ortalama puan:
Uzun cümleler...
Tebrikler Serpil, öyküyü ekleyeli neredeyse iki ay olmuş ben ise yeni okuyorum ve keşke daha önce okusaydım diyorum kendi kendime.
Bazı dilbilgisi ve anlatım bozukluklarının altını çizmek isterim:
"Böyle bir yaz mevsiminin hüküm sürdüğü, sıradan ve durağan bir sıcak gün yaşanmaktadır İç Anadolu’nun bir köyünde şimdi. Köy halkı, öğle vaktinin kızgın sıcaklığının insana verdiği miskinlik ile yarı uyuklar bir şekilde, bir salyangoz kadar yavaş hareket etmektedir etmesine ama tek bir kişi muzipliğin verdiği enerji ile köyün öğle ataletinden sıyrılmaktadır." Arka arkaya gelen bu iki cümlede de üçer tane "bir" geçiyor. Bu kadar "bir olmasa ve ikinci cümle en az iki cümleye bölünse daha iyi olur.
"Mustan’ın ne coğrafyası ne de ülke sınırları vardır, aynı zamanda denizler aşırı ülkelerin davranış kalıplarını yada gezegenler ötesi gizemli canlılarını ruhunda hissedecek kadar ayrıcalıklı ve onları yansıtacak kadar da becerikli kurnaz özel bir çocuktur…" Cümlenin sonu "becerikli, kurnaz, özel bir çocuktur" şeklinde virgüllerle ayrılarak bitirilse daha iyi olur.
"Hüseyin ise kıt aklını az önce çalıştırmış olmanın verdiği yorgunlukla anlamsızca bakakaldı." Buna çok güldüm, herhangi bir hata yok :)
"Yeni bir gün doğmakta idi şimdi İç Anadolu’nun suya hasret topraklarına. Bu sene ürün bolluğu vardı, köylünün yüzü gülüyordu." Suya hasret topraklarda nasıl bir ürün bolluğu olur?
"Ürün bolluğu ne kadar çok olursa o kadar çok düğün olurdu köylerde." Ürün bolluğu çok olmaz, ürün çok olur.
"Güzel Sümbül’ü kesin gelecekti düğüne…Tek platonik aşkı…" Platonik aşk kaç tane olur ki? Tek'i kaldırsak olur herhalde.
Erkan'ın uyarıları da yerinde.
Son Güncelleme: Haziran 19, 2009
İlk 50 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
Kurgu ve Kahraman Dizgesi...
Erkan’ın son önerisine katılıyorum ama bence kurguyla da oynamak gerekebilir. Sağlam bir kurguyla başlamış ancak aynı şekilde devam edip sonuçlanamamış bir öykü olduğunu düşünüyorum. Mustan’ın muziplikleriyle başa çıkmaya çalışırken Remzi’nin başına gelen olaylar aktarılmış. Anlatım tarzını oldukça içten bulmama rağmen, nedenini tam olarak ifade edebilecek miyim bilemiyorum ama sanırım ben burada Mustan’ın yaramazlıkları nedeniyle sonunda Sümbül’e rezil olup Remzi’nin köyü terk etmesi dışında, etkileyici bir çatışma unsuru göremediğimden öykünün içerisine pek giremedim. Özellikle düğüne gitmeye hazırlanan Remzi ile Mustan’ın ikinci karşılaşmalarının, aralarındaki meseleyi daha çarpıcı boyutlarıyla ele alan bir kurgu içerisinde olmasını bekledim. Yani bir öykü içinde tekrarlanan birbirine benzer nitelikte iki olay ilgimi biraz dağıttı sanırım.
Öykünün kahraman dizgesinin parçalanmış bir yapısının olduğunu hissettim. Mustan’ın dünyasının güçlü anlatımıyla başlayan öykü, çatıştığı unsurun, yani karşı kutbunun anlatısına dönüşmüş sanki. Paralel kurgulu bir anlatı oluşturulmaya çalışılmadığına göre, kurguda amaçlanmayan bir parçalanma yaşanmış gibime geldi. Ana karakterin Mustan olması düşünülürken, Remzi haline dönüşmüş. Gerçi karakter hiyerarşisi içinde düşünmek doğru olmayabilir, belki de ana karakter Remzi ya da her ikisi olarak da düşünülmüş olabilir ama o zaman öykünün başlığından kaynaklanan bir uyumsuzluk söz konusu denebilir. Bu haliyle, öykünün başlığı da anlatıcının yerleştirdiği karakter dizgesine göre değil de Remzi’nin yaşamında önem kazanmış bir figür olarak Mustan hakkında yorumu gibi olmuş. Bu durumda öykünün başında yazarın Mustan’ı tanıttığı
“Mustan’ın ne coğrafyası ne de ülke sınırları vardır, aynı zamanda denizler aşırı ülkelerin davranış kalıplarını yada gezegenler ötesi gizemli canlılarını ruhunda hissedecek kadar ayrıcalıklı ve onları yansıtacak kadar da becerikli kurnaz özel bir çocuktur…”
sözlerinin altı, ilerleyen kurgu içinde yeterince doldurulamamış. Mustan’la ilgili bu büyük ve özendirici cümlelerin karşılığını öykü içinde ben göremedim. Sanırım Remzi’nin anlatısına geçilmesi, yoğun olarak onun gözüyle anlatının aktarılmaya devam edilmesi, Mustan’ın özel bir çocuk olduğunun sergilenememesine yol açtı. Yani yazar esasen, özel çocuk Mustan’ın mı yoksa Remzi’nin köyü terk edişinin hikayesini mi anlatmak istemiş, tam olarak ayırtına varamadım.
Diyaloglar gerçekçi ama yazarın yoğurduğu bir anlatım kazanamamış sanki. Oysa bence bir öyküde diyaloglar bunca fazla kullanılacaksa mutlaka anlatının önemli bir aktarma aracı olma görevini de üstlenmeli. Burada diyaloglar anlatımın arasına giren ama anlatıyı yönlendirmeyen bir niteliğe sahip gibime geldi. Ama bir kez daha üzerinden geçilerek bu sorun halledilebilir.
Erkan'ın sıraladığı hataların yanı sıra, “içinden çıkan”, “yan pencerenin” örneklerinde olduğu gibi ardı ardına yapılan tekrarlar göze batıyor. “peşi sıra vermek”, öyküde sanırım “peşi sıra gitmek” deyişi yerine kullanılmış. “yangın yanarmışçasına” da biraz sorunlu bir kullanım sanki. Bunun gibi “ürün bolluğu ne kadar çok olursa” bir yineleme içerdiğinden, doğru bir kullanım değil. Bir de özellikle öyküde kullanıldığında, “iken, ise, ile” bağlaçları mümkün olduğunca kelimeye bitiştirilse okuması daha kolay, kulağa daha hoş gelen bir anlatım yakalanır diye düşünüyorum.
Öyküde en hoşuma giden, ilk satırlar oldu. Toprak ve insan benzeştirmeleri, aralarında kurulan diyalektik ilişki müthişti. Öyküde ifadeleri oldukça zengin buldum. Anlatım, dil hataları düzeltildiğinde, etkileyici bir görünüm kazanacaktır.
Eski öykülerinin ve bu öykünün yazım tarihinden, yeniden yazı yazmaya başladığın anlaşılıyor. Ben, özel olarak, çok sevindiğimi belirteyim, Serpil. Umarım düzenli bir şekilde yazıp burada paylaşmaya devam edersin.
İyi kurgu - Dilbilgisi Hataları
Güzel bir öykü. Uzunlukla kurgunun açık verme olasılığı artar ama sizinkinde kurgu sağlam. Gelelim eleştiriye:)
1. Konuşma dili, yazı dilinin çok önünde. Bir denge sağlanması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca çokca dilbilgisi yanlışı var.
2. "Aslında dünyanın her bir noktasına yeteri kadar olmasa da ulaşan güneş ışınları, sanki tüm gücünü bu topraklara verirmiş gibi sıcak olur yazları. Çatlayan toprağın aralığından kimi zaman eğilip de dünyanın merkezini görecekmiş gibi umutlanır insan. Aynı şekilde insanların yüzleri de çatlaktır, kuru ciltleri, nasırlı elleri adeta toprakların vücutlarına nakşedilmiş haritasıdır."
İlk cümle, sonradan gelen iki güzel cümleye haksızlık gibi duruyor, üzerinde oynamak lazım derim.
3. "...tek bir kişi muzipliğin verdiği enerji ile ..."
Muziplik enerji mi verir yoksa enerji, şakacı bir karakterde muzipliğe mi dönüşür?
4. "Mustan’ın ne coğrafyası ne de ülke sınırları vardır, aynı zamanda denizler aşırı ülkelerin davranış kalıplarını yada gezegenler ötesi gizemli canlılarını ruhunda hissedecek kadar ayrıcalıklı ve onları yansıtacak kadar da becerikli kurnaz özel bir çocuktur… "
"Denizaşırı" ve "gizemli canlıları" olması doğru. Bunlar dışında da sorunlu bir cümle bence.
5. "Adımlarını hızlandırdı, sessizce kahvenin arka kapısından mutfağa girdi, sineklerin deyim yerindeyse üzerinde cirit attığı yemek artıklarının kokusu adeta bir siluet oluşturmuş, yakasından tutuyordu sanki."
"Deyim yerindeyse" sözüne gerek yok bence. Şu daha iyi değil mi?
"Adımlarını hızlandırdı, sessizce kahvenin arka kapısından mutfağa girdi, sineklerin üzerinde cirit attığı yemek artıklarının kokusu bir siluet oluşturmuş, yakasından tutuyordu sanki."
Bence daha iyi ama gene de problem var. Şunun gibi bir şey nasıl?
"Adımlarını hızlandırdı, sessizce kahvenin arka kapısından mutfağa girdi, sineklerin üzerinde cirit attığı yemek artıklarının kokusundan oluşmuş bir siluet yakasından tutuyordu sanki."
6. "Birkaç dakika içerisinde mutfağın içerisine kurduğu mekanizmayı hayranlıkla izledikten sonra sıra eyleme geçmeye gelmişti."
Bu cümlede bir özne-yüklem (ve "içerisinde") sorunu var. Bir alternatif:
"Mutfağa birkaç dakika içinde kurduğu mekanizmayı hayranlıkla izledikten sonra sıranın diğer eyleme geldiğini düşündü."
7. "Yavaş adımlarla, usta bir oyuncu gibi mutfaktan çıkarak, yarı uyanık birkaç kişiye selam vererek çaycı Remzi’nin yanına sokuldu."
Usta bir oyuncu gibi mutfaktan çıkmak'ı anlayamadım. İnsan, usta bir oyuncu gibi yalan söyleyebilir ya da rol yapabilir ama herkes, mutfaktan aynı şekilde çıkar.
Bu tek cümlede, Mustan üç eylem yapıyor. İlkönce mutfaktan çıkıyor, sonra selam veriyor ve son olarak Remzi'nin yanına sokuluyor. Zaman içinde bu eylemlerin sırasını daha iyi ifade etmek gerekirdi. Örneğin:
"Yavaş adımlarla mutfaktan çıktıktan sonra yarı uyanık birkaç kişiye selam vererek çaycı Remzi'nin yanına sokuldu." gibi.
8. "muhtarın yarı akıllı oğlu Hüseyin".
Yarım olacak.
9. "Bir kaplan avına ne kadar sinsi yaklaşırsa o kadar sinsi idi şimdi Mustan."
Dilbilgisi yanlışı var.
"Bir kaplan avına yaklaşırken ne kadar sinsiyse, o kadar sinsi idi şimdi Mustan" olacaktı ya da
"Bir kaplan avına ne kadar sinsi yaklaşırsa, o kadar sinsi yaklaşıyordu şimdi Mustan."
10. "Remzi’nin ensesi sanki olacakları bilirmişçesine Mustan’ı cezp etmeye yakışır bir pozisyon almıştı"
"Cezbedici bir pozisyon almıştı" daha iyi değil mi?
11. Öykünün iki ana karakterinden Mustan, Remzi'ya oranla daha iyi çizilmiş. Remzi'nin kim olduğu çok doğrudan anlatılmış, birkaç cümlede Remzi'nin kek biri olduğunu ve başına iyi bir şey gelmeyeceğini anlıyoruz zaten.
Daha doğrusu şu: Bir öykü-roman karakterini tanıtmanın iki yolu olduğuna inanıyorum. Doğrudan "Rıfat, çok sinirli biriydi" diyebiliriz, ya da Rıfat'ın bir icraatından bahsederek, okuyucunun Rıfat'ın sinirli biri olduğunu anlamasını sağlayabiliriz. Sinirli olduğunu beyan ediyorsak, amacımız bu bilgiyi başka bir olayda kullanmaktır. Örneğin; Rıfat'ın, kendisine ana avrat dümdüz giden birine, sakin sakin "git işine, kardeşim" deyişini anlatırız. Rıfat'ın sinirli olduğunu bildiğimiz için, bu olayın anlamı farklılaşır.
Herneyse, Remzi'nin andavallının teki ve "sınırlı" bir dünyaya sahip olduğu fazla vurgulanmış.
Pia, siz gelin bu öyküyü bir daha yazın, çünkü öykünün omurgası sağlam, diğer hatalar kolaylıkla düzeltilebilir. Dil-Anlam hataları düzeltildiği ve gereksiz sözcükler elendiği zaman bambaşka bir öyküye dönüşecek.
-
2009-06-13 18:11:51 |Publisher| pia
-
2009-06-14 03:22:49 |Publisher| fetekos

Bahsettiğin tarzda bir roman projesini anımsıyorum. Aralarında Murathan Mungan, Elif Şafak, Pınar Kür’ün bulunduğu beş yazar ortak roman yazmışlardı. O zaman bu projenin hedefi, amacı nedir acaba, nasıl bir şey çıkacak sonucunda diye düşünmüştüm ama ilgi gösterip takip etmedim. Başarılı oldu mu, bilemiyorum. Edebiyat forumlarında da denenmiş olduğuna göre demek ki ilgi çekmiş bir tarz. Kitabı okumak gerekir tabii ama kolay yoldan amacını anlayabilmek için az önce bu projeyle ilgili yazarların Milliyet’te yayınlanan röportajlarını okudum. (http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Interview/Interview.asp?ID=11326) Aradığım yanıtları bulamadım. “Murathan Mungan başlattı; Faruk Ulay, soğuttu; Elif Şafak, karıştırdı; Celil Oker, gerdi, Pınar Kür de bitirdi.” denilmiş. Röportajdan anladığım kadarıyla, Mungan projeyi ortaya atana güvendiği için projeye girmiş. Şafak, tasavvuftan gelen ve yürekten bağlı olduğunu söylediği kutsal kitap inancının yanında farklı bir şey denemiş olmak istemiş. Projeye oyun olarak yaklaştığını söyleyen Kür’den de ne yazık ki edebi amaçla ilgili bilgi edinemedim. “nesne-kitap”la ne denilmek istendiği hakkındaysa bir fikrim oluşmadı. Edebi açıdan planlanan neydi bilemiyorum ama eğer pazarlama vs. ile ilişkili değilse ve edebi bir açıklaması varsa öğrenmek isterdim. Bir ara okumaya girişeyim bari.
Yorumlar
Eleştirini büyük bir titizlikle okudum ve başlık ile asıl kahraman arasındaki ilişkiye getirdiğin eleştirine katıldım ancak bunun asıl sebebini anlatmak isterim.
Mustan daha önce 3 arkadaş olarak yarattığımız bir karakterdi, yine bir edebiyat sitesinde bölüm bölüm ve sıra sıra Mustan'ın başından geçen maceraları anlatır her bölümün sonunda bir sonraki yazara açıklanması gereken bir soru işareti bırakırdık. Ben yine Mustan'ın başından bir başka macera geçmesini istedim ancak sizler haklı olarak yarattığımız ve belkide romana döktüğümüz Mustan'ın hayatından bir kesit okuduğunuz için Remzi ile Mustan arasındaki asıl kahraman paradoksunu yaşamış olabilirsiniz, dışardan bilmeden okuduğumda ne demek istediğini daha iyi anladım. Aslında şöyle de olabilirdi, hikayenin ikinci bölümünde Remzi'yi kahraman yapmadan yani Remzi'nin gözünden olayları anlatmadan yine Mustan üzerine kurgulayarak geliştirseydim bu sorun olmazdı sanırım.
Bir de Mustan'ın olağanüstü özellikleri hikayede vurgulanmamış demişsin ancak ben her şakadan, köylülerin her linç girişiminden ustaca ve belki de ilahi ve mistik bir yardımla sıyrılışını vurgularken bunu anlattığımı düşünmüştüm ancak yine kendimin Mustan'ı iyi tanıyor olmamla alakalı olarak okuyucuyu düşünmememden kaynaklanmış olabilir.
Okuduğun değer verdiğin için teşekkürler.
Tüm eleştirileriniz i büyük bir titizlikle inceledim. Kendi öykü dosyamda güncelleyeceğim ancak burada ilk hali kalsın, çünkü tüm eleştiriler öğretici oluyor.
Teşekkürler.

Eleştiren Erkan Haziran 08, 2009
Sevgili Fetekos,
Eleştirini büyük bir titizlikle okudum ve başlık ile asıl kahraman arasındaki ilişkiye getirdiğin eleştirine katıldım ancak bunun asıl sebebini anlatmak isterim.
Mustan daha önce 3 arkadaş olarak yarattığımız bir karakterdi, yine bir edebiyat sitesinde bölüm bölüm ve sıra sıra Mustan'ın başından geçen maceraları anlatır her bölümün sonunda bir sonraki yazara açıklanması gereken bir soru işareti bırakırdık. Ben yine Mustan'ın başından bir başka macera geçmesini istedim ancak sizler haklı olarak yarattığımız ve belkide romana döktüğümüz Mustan'ın hayatından bir kesit okuduğunuz için Remzi ile Mustan arasındaki asıl kahraman paradoksunu yaşamış olabilirsiniz, dışardan bilmeden okuduğumda ne demek istediğini daha iyi anladım. Aslında şöyle de olabilirdi, hikayenin ikinci bölümünde Remzi'yi kahraman yapmadan yani Remzi'nin gözünden olayları anlatmadan yine Mustan üzerine kurgulayarak geliştirseydim bu sorun olmazdı sanırım.
Bir de Mustan'ın olağanüstü özellikleri hikayede vurgulanmamış demişsin ancak ben her şakadan, köylülerin her linç girişiminden ustaca ve belki de ilahi ve mistik bir yardımla sıyrılışını vurgularken bunu anlattığımı düşünmüştüm ancak yine kendimin Mustan'ı iyi tanıyor olmamla alakalı olarak okuyucuyu düşünmememden kaynaklanmış olabilir.
Okuduğun değer verdiğin için teşekkürler.