AVCI TAKIMYILDIZI Popüler
Karanlıkta el yordamıyla bulduğu düğmeye bastı. Gördükleri siyahın tonlarından ibaret olmaya devam etti. Çok sessizdi apartman, çok sessizdi sokak... Elini çantasına atıp aceleyle karıştırmaya başladı.
Çantasını kurcalarken çıkan gürültüden ve sokak lambasının cızırtısından başka bir ses yoktu etrafta. Suzan, kardeşinin ona aldığı çakmağı nihayet buldu. Zaman ne kadar da çabuk geçiyordu... Kardeşini kaybedeli tam sekiz sene olmuştu...Gözleri karanlığa iyice alışan Suzan, çakmağı çakıp sakin adımlarla yürümeye başladı. Ateşin kızlığı eşliğinde siyahın tonlarında ilerliyordu. Bir önce eve girmek, ikinci el olduğuna inanmak istediği, gıcırdayan kanepesine uzanıp uykuya dalmak istiyordu.
Suzan'ın hemen sağ tarafında asansör, asansörün hemen karşındaysa birbirini takip eden basamaklar vardı. Topu topu üç kat çıkacağım diye geçirdi içinden ve tıpkı çocukluğundaki gibi basamakları sayarak çıkmaya başladı. On iki basamak çıkıyor, sağa dönüyor, biraz ilerledikten sonra tekrar sağa dönüp bir o kadar daha basamak çıkıyordu. Üçüncü kata gelip “Otuz altı.” dediğinde nefes nefese kalmıştı. Dar kotunun kenarlarından fırlayan göbeğini ve 38 beden hiçbir kıyafete sığmayan koca poposunu fark ettiğinde içinden “Asansöre binmemeliyim artık.” deyip gülümsedi. Çakmağın iyice ısındığını ancak parmağını yaktığında fark edebildi. Elini ağzına götürüp acısını dindirmeye çalışması boşunaydı. Yalnızca elini yaktığını düşünmediğinde acısı canını yakmayacaktı. Fermuarını açık unuttuğu çantasının içine elini daldırıp anahtarı aldı ve ancak ikinci çevirişinde evinin kapısı ona açıldı.
İnsan sahiplendiği bir şehrin durağına sırtını yaslayabiliyor yalnızca. Bu kalabalık, şu koşuşturan insanlar beni delirtiyor. O yüzden kulaklığı hiç çıkarmıyorum kulağımdan. Şehrin gürültüsü, “vınnn vınnn” geçen arabalar, korna sesleri, satıcıların bağırtısı dayanılacak gibi değil. Herkes sussun, her şey dursun istiyorum. Ortalığı şarkılar inletsin ama insanlar sadece dinlesin, ritim tutsun, gözlerini kapatıp müziğin akışına bıraksınlar kendilerini. Evet evet, gözlerini hiç açmasınlar. Göz kapaklarını hiç üşenmeden japon yapıştırıcısıyla birbirine tutturacağım yoksa. Buna gücüm yetmezse, şehrin curcunasından biraz olsun uzaklaşmanın hayaliyle, kendi kulaklarıma dökeceğim yapıştırıcıyı. Oh ne güzel! Biri beni dürtmediği sürece sabahları hep kendiliğimden uyanacağım böylelikle. Ne alarm, ne kapı gıcırtısı ne de fısıltılar uyandıramayacak beni. Uyku benim sığınağım, rüyalar ise sığınaktaki boya kutularım... Günün birinde rüya görememe ihtimalini düşünmek beni çıldırtıyor. Gördüğüm rüyanın ardından kimi zaman dehşet, kimi zamansa huzur eşliğinde uyanıyorum. Yatağımın yanında duran, uyumadan önce hazır bulundurduğum sudan birkaç yudum alıp yeni bir rüya görmeyi dileyerek gözlerimi kapıyorum. Sonra sabah oluyor ve bu lanet koşuşturmanın içinde kendimi buluyorum. Kulaklık ve güneş gözlüğü olmadan dışarı çıktığımda kendimi parmaksız bir ele benzetiyorum. Bu durum kendimi savunma gücünden aciz gibi hissetmeme sebep oluyor. Patilerini tırnaklarını çıkarmadan göstermeye mecbur olmak gibi bir durum. Simsiyah camları olan gözlüğümle kendimi daha özgür hissediyor, kendi karanlığımda huzur buluyorum. Akşamları gözlüğümden ayrılmak beni başkalarının karanlığında soluk almaya mahkum ediyor. Buna mecburum. Ay dede ve torunları olan yıldızları kendime güldürmek istemem. Onlara saygım sonsuz. Kötü gün dostları gibiler adeta. Güneş kaypaklık edip dünyaya sırtını döndüğünde, kulağıma “Bak ben varım; büyük deden. Torunlarım da çok vefalı. Bütün yıldızlar ve ben senin dünyanı aydınlatma çabasındayız. Güneş’le de bir anlaşma yaptık. İyi niyetini hala yitirmemiş. Ona bu kadar kızmamalısın. Bak ben çok yaşlıyım, o olmasa senin yolunu aydınlatamam, gülen yüzümü göremez olursun.” diye fısıldayan Ay Dede’den başkası değildi. Bir keresinde avcı takımyıldızını bana armağan ettiğini söyledi ve o günden sonra geceleri ve yıldızların gölgesi(!) eşliğinde uyumayı daha çok sevdim. Yaşlandığını söylediğinde, ona yeryüzünden hiç de öyle görünmediğini söylemek istemiştim ama yüzündeki kırışıkların derinliğinden habersizdim. Bu yüzden sustum.
Soba sönük, oda havasız ve soğuktu. Akşam geldiğimde yorganı kaptığım gibi kanepeye uzandım ve hangi ara uykuya daldığımı hatırlamıyorum. Bunu hatırlamanın bana bir faydası olmadığını biliyorum ama uyurken neden bu kadar salya akıttığımı bir an önce öğrensem bana çok faydası dokunacak. Yastık kılıfı yetiştiremez oldum kendime. Bugün bu yüzü, yarın diğer yüzü, ertesi gün ne olacak? Yakında kılıfları ters yüz edip kullanmaya başlayacağım. Salya benim salyam, yastık benim yastığım, yalnızlık benim yalnızlığım. Sekiz sene önce ortadan kaybolan biricik kardeşim Aslı da böyleydi. Ben ondan erken uyandığım için o benim akıttığım salyaları göremezdi. O, rüya aleminde gezinirken, dudağının kenarından süzülen ıslaklık da yastığın üzerinde gezinirdi. Uykuyu çok severdi. Bir keresinde “Abla, sen neden kendi dünyana hıyanet ediyorsun?” diye sormuştu. Suratıma bir şeyden tiksinmiş gibi bir ifade takınıp “Nasıl yani?” diyebilmiştim yalnızca. “Boşver, siz büyükler anlamazsınız zaten.” demişti karşılığında. Cevap vermeyip, aman, seninle mi uğraşacağım edasında kahvaltıyı hazırlamak için mutfağa gitmiştim. Dolaptan iki yumurta çıkarıp tezgahın üzerine koydum. Buzdolabından bir yumurta daha almak için geri döndüğümde kapıya sırtını dayayıp, düşünceli gözlerini üzerime diken kardeşimi gördüm. “Suzan, rüya görüyorsun değil mi?”, “Görüyorum tabi… Ayrıca Suzan değil, abla.” dedim üçüncü yumurtayı tezgahın üzerine bırakırken. “Bugün gördün mü rüya?” dedi. Abla demek bu kadar zor olmamalıydı. Sustum. O sıra yumurtaları çırpmak için bir kase aramakla meşguldüm. “Abla ben çok ilginç bir rüya gördüm…” deyişi mırıldanan bir kediyi anımsatıyordu. “Hadi, iki ekmek al gel.” dedim. Dişlerini sıkıp elini yumruk yaptı. Fark etmemiş gibi yaptım. Ağzını açıp tek kelime etmeden arkasını dönüp gitti sonra da. Aslı, dış görünüşüyle bir kediye benzerdi. Kediyle arasındaki farklar uzun, beyaz bıyıklarının ve kuyruğunun olmayışından ibaretti. Küçük bir ağzı, yuvarlağa yakın, en az bir kedi kadar merakla bakan gözleri ve koca bir kafası vardı. Sırtı bir kedininki gibi kıvrımlı, başı en az onlarınki kadar dikti. Evde bir kedi kızla yaşamak sanıldığı kadar kolay değildi. Kediler bahar aylarında, bebek ağlamasına benzer o sinir bozucu sesleri çıkarırlar ve insana uyumayı haram kılarlar ya onun dinlediği o gümbürtülü müzikler de beni öyle çileden çıkarırdı. Ben onun her geçen gün insanlıktan uzaklaştığını ima ederken, o benim insan olmaktan çok uzakta olduğumu ima ederdi ve susardık. Onunla birlikteyken hep susardık, Yarım kalmış sohbetler, öyle sessizce içimizde kalırdı.
Bir rüya gördüm. Rüyamda Ay Dede ölmüş, yıldızlar bir bir yere düşmüştü,. Bir tanesi tam benim önüme düşmüştü. Güneş gözlüğümü çıkarıp, başımın üstüne taktım. Göz alıcı parlaklıkta, ihtişamlı bir yıldızdı… Gözlerimi olabildiğince kısıp, kirpiklerimi gözbebeğime siper ettim. Devasa bir boyuttaydı ve etrafta kimsecikler yoktu. Parka düştüğü için binalara hiçbir zarar gelmemişti. Usulca yanına yaklaştım. Tamamiyle toprağın içine gömülen iki ucu onu yere sabitlemişti. Yan yana dizilmiş büyük, aynı zamanda yayvan, alt kısımlarından bitişik üç ayrı üçgen şeklindeydi. Karşıdan bakınca şu haliyle, çocukken leğenin içindeki suda yüzdürdüğümüz kağıt gemilere benziyordu. Ama bu yüzmüyordu. Bıkıp usanmadan batıdan doğuya doğru dönen dünyaya uyum sağlıyordu yalnızca. Yıldızların köşeli olmadığını, bunun Eski Mısır inanışlarından kaynaklandığını ve yıldızların en az bir top kadar yuvarlak olduğunu öğrenmem için kısa bir yolculuk yapmam gerekti.
Odanın penceresini açıp bir güzel havalandırdım. Dışarıdan gelen soğuk hava, ısınmak için içeri akın ediyordu sanki. Pencereyi kapatıp, elektrikle çalışan küçük sobamın fişini prize taktım. Isı derecesini ikiye ayarlayıp mutfağa geçtim. Dolabı açtım. İki yumurta aldım. Onu son kez gördüğüm gün geldi aklıma. Ekmek almaya gitmişti. Aslında onu ben göndermiştim. Vicdan azabı damarlarımda dolaşan kanı her geçen gün biraz daha sömürüyordu. Yokluğuna akıl sır erdiremiyordum. Birlikteyken yaşadığımız yalnızlığı özler oldum. Onsuz geçen bunca senenin ardından, onu bulma ümitlerim artık tükenmek üzereydi…
Daha da yaklaştım. Gizli bir güç beni ona doğru çekiyordu. Karşı koyamaz bir hale gelmiştim. Direnmekten vazgeçtim. Gelen, avcı takım yıldızının kaptanıydı. Ağır hareketlerle yerden yükselmeye başladı. Ben de onunla birlikte yükseliyordum. İnanılacak gibi değildi! Hiç bu kadar mutlu olduğumu hatırlamıyorum. Uçmak, hem de en yükseğe doğru uçmak... Dünyadan uzaklaştıkça konuşmaya başladık onunla. Ay Dede’nin ölmediğini söyledi. Buna çok sevindim. Ama kafama takılan bir şey vardı. Bana onun öldüğü söylenmişti... Kaptan, Ay Dede’nin hayatının benim hayatıma, dünyanın hayatının da Ay Dede’nin hayatına bağlı olduğunu anlattı. Gördüğüm güzel rüyaların bedelini bu şekilde ödeyecektim. Düşen diğer yıldızları sordum. Onların kendi yansımaları olduğunu, amacının beni gökyüzünün büyüleyici güzelliğine hayran bırakmak olduğunu söyledi. Yolculuk umduğumdan kısa sürdü ve yol boyunca tek düşündüğüm dünyanın dışındaki hayata nasıl tutunacağımdı. Kim bilir belki beni de avcı takımyıldızına alırlardı...
Üye eleştirileri
Toplam 3 üyeden ortalama puan:
Son Güncelleme: Temmuz 10, 2009
İlk 10 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
Beğendim
Tebrikler Büşra, öykünü beğendim. Kullandığın simgeler, onların yarattığı imgelemler çok başarılı.
"Uyku benim sığınağım, rüyalar ise sığınaktaki boya kutularım..." Örneğin bu cümlen çok şey anlatabiliyor.
Anlatıcının değişmesi benim de dikkatimi çekti. Üçüncü tekil şahıs anlatıcıyla devamını tercih ederdim.
İlave olarak aşağıdaki iki kelime hatası da gözüme çarptı:
"Ateşin kızlığı eşliğinde " kızıllığı olacak sanırım,
"Bir önce eve girmek, " Bir an önce olmalı,
Tekrar tebrikler. Okumak bir zevkti.
Bağlantısızlık
Suzan'ın karanlıkta çakmak yardımıyla dairesine çıkışını çok beğendim. Yaşamımız boyunca benzer bir durumu defalarca yaşadığımız için belki de. O bölümden sonra anlatıcının üçüncü tekil'den, birinciye dönmesi doğru gelmedi bana. Ya birinci olarak başlayacaktı, ya da üçüncü olarak devam edecekti.
Esas güzel bölüm ise kaybolan kızkardeşin sorumluluğuyla kendini yiyip bitiren ablanın, yıldızla beraber göğe yükselmesi. Bu, bilinçsiz bir ölüm isteği gibi geldi bana. Sorumsuzluğun cezasını çekmek, vicdan azabının son bulması (belki de kardeşle yeniden buluşmak) için bu dünyadan ayrılıp gitme isteğinin güzel bir hayal olarak dillendirilmesi.
Öykünün ana gövdesini dairesine çıkan Suzan'ın, kızkardeşiyle ile ilgili anıları, onunla son yaşantısı ve vicdan azabının ana etkeni olduğu ay dede, yıldızlar, avcı takım yıldızının kaptanı ile ilgili olanlar oluşturuyor. Suzan'ın şehirden (ya da şehrin gürültüsünden) duyduğu bıkkınlığın gereksiz olduğunu düşünüyorum.
Son Güncelleme: Haziran 20, 2009
İlk 50 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
Parçalı Bir Anlatım İçinde Etkileyici İmgeler
Güzel bir konu çevresinde şekillenmiş, güçlü ifadelerle donatılmış ancak bütününe parçalı bir anlatım tarzının kararsızlığının yer ettiğini düşündüğüm bir anlatı. Öykünün içine serpiştirilmiş ve konuları çevreleyen etkileyici ifadeler var. Okur yakaladığına tutunmak istiyor, ışıklı betimlemeler, canlı ve samimi anlatımların etkisi altında sürmesini diliyor satırların. Ancak öykü tam da bir anlatımı tutturmuş, bir akış yolunda ivme kazanmışken, birden başka bir anlatıma geçiliyor. Okur da günlük bir yaşam izleniminden, kahramanın dramını yaşadığı başka düşsel alanlara birden geçmek zorunda kalıyor.
Kapıyı açıp eve giren Suzan, kanepenin üzerinde belki hala elini yakan çakmağı sımsıkı tutarak kız kardeşiyle olan anılarına dalıyor ve iç hesaplaşmasını yaşamaya başlıyor. Elini yakan çakmağın fiziki acısının bu acıyı düşünmediğinde ortadan kalkacağına olan inancından yola çıkarak kahramanın şimdiye dek anılarıyla yüzleşmekten çekindiğini, çakmakla özdeşleşen kardeşiyle anılarının yakıcı etkisini duyuran anımsama durumuna geçtiğini anlayabileceğimiz oldukça başarılı imgeler kullanılmış. Ama okur, apartman girişinde başlayan ilk devinimden ayrı bir parça halinde, ikinci olarak ele alınan bu tür düşsel hislere bu kadar emin bir şekilde geçiş yapamıyor. Bu bağlantı esnasında öyküde gizlenmiş soyutlama sezilebilir, hatta birden çok imge bu bağlantıyı kurmak için tamamlayıcı öğeler olarak kullanılmak istenmiş olabilir. Ama örtük de olsa bu soyutlamayı, yazarın sonraki anlatım tarzıyla da desteklemesi beklenir. Oysa sonraki anlatım tarzı, öyküye birden çok parçalı bir görüntü kazandırıyor.
Bu durumda öyküyü birkaç kısım halinde okumak mümkün. Suzan’ın apartman girişinde başlayıp kapıyı açıp evine girdiğini anlatan giriş kısımları, yani birinci kısım, günlük yaşantısı içinde yaşayacağı duygu salınımlarını izleyeceğimiz izlenimini veriyor. Ancak bu günlük gerçekle ilgili gözlem, Suzan’ın adımını evden içeri atmasıyla son buluyor. Yani yukarıda ifade ettiğim gibi elini yakan çakmak imgesiyle kanepeye uzanıp anılara dalmasını beklediğim Suzan’ın, ikinci kısımda, günlük koşuşturma ve toplumsal yaşamdan soyutlanma isteği ve gereksinimiyle şekillenmiş bir anlatıma geçiliyor. Bunu ifade eden pek başarılı imgeler kullanılmış, kahramanın, yalnızlığı içerisinde sığınma güdüsünü şekillendiren, ay dede gibi biraz çocukluk döneminin izlenimleriyle belirlenmiş hisleri aktarılmış. Ama ikinci kısım olarak adlandıracağım bu kısım, başlangıçla ve kanepeye uzandığını anlatan sonraki üçüncü kısımla bağlantıyı biraz zedelemiş. Birinci kısımla diğer kısımların birbirinden ayrılması biçime de yansımış ve ilk kısımda üçüncü şahıs anlatıcının aktardığı anlatı, diğer kısımlarda birinci tekil şahsa bırakılmış.
Bu anlatımdan, yani ikinci kısımdan sonra, üçüncü kısma geçiyor, sobanın sönmüş olması ve içinde bulunduğu odanın tarifinden yola çıkarak yeniden başlangıçtaki günlük yaşamın devamına gidiyoruz. Esasen çakmak gibi imgelerle geçişin sağlanabileceğini düşündüğüm üçüncü kısmı oluşturan anılara dalış, giriş kısmından hemen sonra ele alınsaydı, ikinci kısım atlansaydı, daha uygun olurdu diye düşünüyorum. Üçüncü kısım da kendi içerisinde tam bir bütünlük oluşturmamış. Burada yorganı üzerine çekip uykuya dalmış ya da uyanıkken kendisini rüya alemine daldıran bir geçmiş yolculuğuna çıkmış olduğunu tahmin ediyorum, zira birkaç cümle sonra Aslı’yla yaşadıklarına ve vicdan azabına neden olan asıl olaya tanık oluyoruz. Ama bu asıl olaydan hemen önce kahramanın uyku esnasındaki kendi sorunu bu akışın arasına giriyor. Aslında bu sorundan yola çıkarak Aslı’yı anlatmaya geçilmesi etkileyici, ancak “uyurken neden bu kadar salya akıttığımı bir an önce öğrensem bana çok faydası dokunacak” gerçekçi ifadesi, anıların içine rahatça dalmayı biraz zorlaştırıyor.
Bütün bunlardan, öykünün omurgasını oluşturan bir değil de birkaç bölümün varlığı seziliyor. Oysa kayıp kız kardeşin vicdan azabı haline dönüşmesi, Suzan’ın iç hesaplaşması, kız kardeşine özleminin yarattığı boşluk ve bir anlamda bilinçli ya da bilinçsiz olarak kendini gerçek olandan soyutlayarak bundan sıyrılmak, belki de cezalandırmak istemesi ve tüm bu çağrışımlar çevresinde gerçek ile düşsel olanın birbiriyle bağlantısı biraz daha sıkıca kurulsaydı ya da geçişleri sağlayan basamaklar biraz daha belirgince çizilseydi, bana kalırsa oldukça başarılı bir anlatı ortaya çıkardı. Başka bir deyişle, bu ana izlek olduğunu sezdiğim konu, hem biçim hem de içerik olarak daha az parçalı bir görüntü halinde, öykünün başlangıcının, geri kalanından farklı ve ayrı olduğunun hissettirilmediği bir tarzda ortaya konulup daha bütüncül bir yapıyla sunulabilirdi.
Diğer yandan, benim biraz parçalı bulduğum bu bölümlerin tümü, kendi içinde pek güzel anlatılmış, etkileyici bir tarzda ortaya konulmuş kahramana ait güncel ve içsel meseleler. Sanki her biri başka bir anlatının en güzel yerlerinden koparılmış ve bir öykü içerisinde bir araya getirilmiş parçalar gibi. Tüm bu parçalı yapı içerisinde hayret verici bir ifade tarzı yakalanmış. Güzel tarifler, benzetmelerle süslenmiş, adeta güpür gibi işlenerek öyküye doğallıkla yerleştirilmiş etkileyici ifadeler yer alıyor.
“Köfte Kokusu” isimli öyküsünde Büşra'nın çok beğendiğim bir tarifi vardı: Öykünün kahramanı olan sokak kedisinin, sevdiği ev kedisinin tüylerinde gördüğü siyah leke için “...bu siyahlık benden bir parça taşıdığını hissettiriyordu” ifadesi. Bunu okuduktan sonra kedileri izlerken, bu pek hoş, ince ifadeyi düşünmeden edemiyorum ve tabii Büşra'nın öyküsünü de. Hatta kedilerin doğasıyla alakalı bu betimlemenin insanlar için de geçerliliğini hayal etmek hiç de zor değil. Okurun aklına yazarın bu tür ifadelerinin yer etmesini sağlayan, yaşam içinde nesnel karşılıklarını görünce, hissedince yazarla spesifik bir bağlantı kurulmasına neden olan ifadeler ve çağrışımlar bu öyküde de yakalanmış. “İnsan sahiplendiği bir şehrin durağına sırtını yaslayabiliyor yalnızca.” “Uyku benim sığınağım, rüyalar ise sığınaktaki boya kutularım.” “başkalarının karanlığında soluk almaya mahkum olmak”... Günlük anlatım tarzının ötesinde ve yazar için tarz yaratıcı ifadeler bunlar.
Suzan’ın rüyasında gördüğü düşen yıldızla birlikte ayaklarının yerden kesilerek gökyüzüne doğru havalanmasıyla anlatılmak istendiğini sezdiğim, içinde madden varlığını sürdürdüğü toplumdan koparak yitirdiği kız kardeşiyle kalben bütünleşmesi, kaybedip bulamadığına sonsuz sessizlik ve temizlik içerisinde yaklaşma arzusu tek kelimeyle mükemmel ifade edilmiş.
Öykünün içinde sezdiklerim ve yakalamaya çalıştıklarım, güçlü imgeler ve örtük çağrışımlar bana büyük keyif verdi. Umarım uzun yazım için kusura bakmazsın, Büşra. Tebrik ederim.

Eleştiren Erkan Mayıs 30, 2009