TELEFON SAPIĞI Popüler
“Muhteşem bir filmdi.” dedi kadın. Adam, koluna giren karısına bakıp gülümsemekle yetindi. Romantik filmler ona göre olmasa da bu hafta film seçme sırası karısında olduğundan ses çıkarmadı.
Her cumartesi birlikte sinemaya gidip, film çıkışında karınlarından gelen gurultun.un şiddetine göre tatlıcıya ya da bir restorana gitmeyi kendilerine adet edinmişlerdi.
Dışarı çıktıklarında hava kararmış, rüzgar hafif hafif esmeye başlamıştı. Kadın kocasına iyice sokuldu. Adam bir kalkan gibi karısını koruyordu. Birlikte kalabalığa karıştılar. Kaldırımda birilerinin çarpmasına maruz kalmadan ilerlemek ustalık ister bir hal almıştı. Bir kalkanın olmalıydı ya da başkasına çarparak rahatlamanı sağlayacak kör cesaretin; dansöz gibi kıvrılma yeteneğin varsa o da iş görürdü.
-Bir yemek yesek mi?
-İki yemek yiyelim.
-Off... Hep böyle yapıyorsun.
-Ne yapıyorum?
-Söylediklerime düzeltme. İstediğim gibi konuşurum.
-Düzeltmedim ki!
-Evet, daha beterini yaptın.
-Büyütme istersen.
“Büyütme istersen.” diyen ses tonunda, suçunla otur diyen bir hal vardı. İyi de benim bir suçum yoktu ki! Bunu ona bir türlü anlatamadım. Olayı büyütmekte onunla yarışabilecek bir kimseyi daha tanımadım şimdiye kadar. Telefon sapığının biri dadanmıştı ne dediysem aklanamamıştım. Sapık da öyle arabesk bir sapıktı ki! Mesajla taciz ediyor, aradığımızdaysa cevap vermiyordu. Meşgule atmaya dahi tenezzül etmeyen bu insan, en baba arabesk şarkıları üşenmeden mesajla yolluyordu. Hem de en olur olmaz zamanlarda. Uykularımızın içine eder olmuştu. Bir mesaj, koca bir günümüzü mahvetmemize neden oluyordu. Tadımız kaçmasın diye geceleri telefonumu kapatmaya başladım. Uçan kuştan kıskanan kocam bunu fark ettiğinde kavga kıyamet koptu. Bir şeyler gizlediğimi düşünmeye başlamıştı. Düzeltmeye çalışırken bu kez kendim batırmıştım. Mesajlardaki şarkılar yerini “Neden cevap vermiyorsun?”, “Mutlu musun şimdi?”, “Mesaj yaz, müsait değilim, konuşamam.” gibi cümlelere bırakmıştı. Bizim kim olduğunu soran mesajlarımız da akla zarar cevaplarla geri dönüyordu. Müşteri hizmetlerini aradığımızda hattın Mehmet Ali Güneş isimli vatandaşa ait olduğunu öğrendik. Bitmek bilmeyen gereksiz tartışmaların ardından eşimle anlaştık ve bir süre telefona hiç dokunmadık. Benim bu isim karşısındaki şaşkın bakışlarım, eşime göre korkulu bakışlarımdı. Ne zaman Mehmet Ali ismi geçse eşimin suratı yeşil erik yerken olduğu gibi buruşuyordu. Düzeltebilene aşk olsun! Akşam haberlerini bu sebepten izleyemez olmuştuk. Mehmet Ali Birand ekranda yerini almadan kumandayı kapıyordum. Başka bir kanal, başka bir haber bülteni ve komik aşamalardan geçerek kavuştuğumuz huzur…
“Büyütme istersen.” derken onu kırdığımın farkındaydım ama buna engel olamıyordum. “İki yemek yiyelim.”dediğimde de onu bozmayı amaçlamamıştım. Eskisi gibi, içimden geldiği gibi, aklıma ilk geleni söylemek istedim yalnızca. Karımın yanında rahat konuşamayacaksam ne anlamı vardı evliliğin? İnsanın yanında saçmalayabileceği bir hayat arkadaşına ihtiyacı var. Söyleyeceklerimi düşünüp, tartıp mı çıkaracağım ağzımdan? Öyle olursa konuşacaklarımız iki hal hatır muhabbetinden öteye gitmez. Sonra da evliliğin tadı tuzu kaçar gider uzaklara. Hem öyle surat asılacak bir mesele de değildi. Of çekecek ne vardı sanki? Küçücük şeyleri büyütmekte üstüne kimseyi tanımam. Ne idiği belirsiz sapığına bile ses çıkarmıyorum kaç gündür. Ne istiyorsun benden anlamıyorum ki! Ah Selma ah!
-Şu masa boş, geçelim mi?
-Geçelim.
Ne yani “Şu masa boş, oturalım mı?” desem daha mı normal olacaktı? Üstelik masaya geçmek, masaya oturmaktan daha mantığa yatkındı. Ağzını sola doğru kaydırarak gülümsemesine hiç gerek yoktu. Ama şu leziz yemekler!..Hmm… Mis gibi kokuyor. Ağzının tadı yerinde olduğu sürece insana kırgınlıklarını ve kızgınlıklarını unutturabiliyor. Üstüne bir de tatlı gelince, değmeyin keyfimize! Tatlının da etkisiyle suratımızda nedensiz ve gereksiz gülümsemeler gezinirken:
-Arasak mı acaba?
-Kimi hayatım?
-Sana mesaj atıp duran herif var ya...
-…
-Sustun.
-Ne bileyim birkaç gündür aramıyor ya belki yanlış kişiyi aradığını anlamıştır.
-İki gün sonra yine arayacak ama!
-Numarası var mı sende?
-Var.
-Hangi ara aldın numarayı?
-Fark eder mi? Adamın gönderdiği mesajları sildiğin gibi numarasını da silmeye kalkışırsın diye kaydettim!
-Numarasını kaydetmedim ki sileyim. Yine başladık!
-Bir şeye başladığımız falan yok. Arıyorum tamam mı?
-İyi ara. Açmayacak ne de olsa…
Eşim aradı ve telefonu bir kız açtı. Mehmet Ali’ye ulaşmaya çalışıyormuş. “Siz Mehmet Ali değil misiniz?” diye sordu eşim. Onun bu sorusuyla bu kez muzip gülümseme sırası bana geçti. Kız da bizim kadar şaşkındı. Eşim adeta sapığın gerçek olmasını ister gibiydi. Hani “Evet, Mehmet Ali’yle seni aldatıyorum .”desem rahatlayacaktı sanki. Tahminlerinde yanılmamış olmanın onda yarattığı hazzı çok iyi bilirim. Konuşma bitince anladık ki bunlar iki sevgiliymiş. Kızın hattını da delikanlı almış. Ayrılmışlar. Çocuğa ulaşamıyormuş. Münasebetsiz bir arkadaşı benim numaramı uydurup eline tutuşturmuş. Kız nasıl özür dileyeceğini bilemedi. Ama biz onun nasıl özür dileyeceğini çok iyi biliyorduk.“Bak bu kız şimdi de özür dilemek için mesaj atar, kurtuluşumuz yok bu sapıktan.” diye gülüşmeye başladık. Bizi yanıltmadı.
Sinema, yemek, tatlı derken bir yerlerde oturup kahve içmeye karar verdik. Kahveden sonra artık eve gitme vakti gelmişti. İkimiz de yorulmuştuk. Taksiden inip apartmana girdiğimizde merdivenleri çıkmak karıma zor geldi. Bir kat çıkmak için asansör bekledik. O, içinde bir benim olmadığım çantasında anahtarını ararken ben kapıyı açmıştım. Düğmeye bastım. Etraf aydınlandı. Karşımda duran adam “ Madem geceyi kocanla birlikte geçirecektin, beni niye çağırdın?” diye karıma bağırdı. Elim ayağım boşaldı, sersemledim. Hani Mehmet Ali diye biri yoktu? Demek hepsi oyundu. Adam nefret dolu gözlerle baktı ikimize de. Büyük bir öfkeyle evden çıkıp, paldır küldür indi merdivenlerden.
O gece, ertesi gün, ondan sonraki gün ve bir sonraki gün hep kavga ettik. O dört gün kabus gibi geçti. Boşanmanın eşiğine kadar gelmiştik ki karakoldan gelen telefon bizi kendimize getirdi. Hırsız iş üzerindeyken yakalanmış, bizimle aynı durumu yaşayan çift daha uyanık ve atik çıkmıştı. Bu kez gerçekten huzura kavuşmuştuk. Kocamın özürleri ve benim gözyaşlarımın eşliğinde dördüncü günün sonunda mutluluğa kavuştuk.
Üye eleştirileri
Toplam 3 üyeden ortalama puan:
Son Güncelleme: Temmuz 10, 2009
İlk 10 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
...
Günümüzün samimiyetsiz, içi boş ilişkilerine güzel örnek olmuş hikayen. Öykünün sonundaki hırsız tipinin kullandığı kaçış yöntemini bulmak için ise Erdener'in dediği gibi üniversite okumak gerektiğini düşünmüyorum. Tersine alaylı insanlar toplumu bu şekilde donuna kadar iyi tanıyorlar.
Son Güncelleme: Haziran 20, 2009
İlk 50 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
Örtük anlam?
Öyküyü başarılı buldum. Ama dilden, şekilden, açık konudan başka bir nedenle. Zaten bana çağrıştırdığı örtük anlamla o derece meşgul oldum ki tüm bu unsurlara pek odaklanamadım. Öykünün gizli vurgusu bu çiftin iç daraltan, samimiyetsiz yaşantısını yansıtmak olmalı diye düşünüyorum. Bu açıdan bakılırsa, öykünün mesajını biraz kapalı bir tarzda olsa da bana ilettiğini söylemeliyim.
Erdener’e katılıyorum. Dört yanı kapalı, boğucu, içi oyulmuş yaşamlarını kuşku, güvensizlik “hastalıkları” ve popüler kültürün ruhsuz alışkanlıklarıyla, yargılarıyla dolduran binlerce çiftten birinin çerçevelenmiş görüntüsü. Bu çifti ortalık yere iteleyip onları bulundukları yerde kımıldayamaz hale getiren, yavanlıklarını gözler önüne seren araçları iyi seçmişsin. Telefon sapığı, hırsız bu samimiyetsiz çifti adeta orta yerde sağdan soldan darbelerle kurcalayan maşa işlevi görmüş. Sonucunda ortaya, ismi ne olursa olsun duygusal paylaşımdan “yanında istediği gibi saçmalayabileceği” bir karşı cins ihtiyacını anlayan, sahte özgürlükleriyle avunan, sinemaya da giden ama eşini uçan kuştan kıskanan, mutlulukları, huzurları bencilliklerinin ürünü, “modern” yaşantıdan bireyler çıkmış. Bayağılık, ahmaklık dolu yaşamlarından kurtulmak, silkinmek için hiçbir mücadele vermeyen bu çağdaş çift(ler)in, sonunda da “cennet”i bulamamalarını, dağılıp gitmelerini dilerdim. Ama günümüz için bu, yeterince gerçekçi bir son olmazdı sanırım.
Kahramanların sırasıyla anlatıcı olmaları hoş bir kurgu ancak öykünün başında da anlatıcı 3. şahıs olmasaymış daha iyi olurdu diye düşündüm.
“Benim bu isim karşısındaki şaşkın bakışlarım, eşime göre olduğu gibi buruşuyordu.” İfadeyi anlayamadım. “buruşmak” fiilinin yöresel başka bir anlamı mı var acaba?
“Karnımız tok, keyfimiz yerinde eve dönüyorduk. Sinema, yemek, tatlı derken bir yerlerde oturup kahve içmeye karar verdik. Artık eve gitme vakti gelmişti.” Tekrarların öyküde gereksiz bir şişkinlik yarattığını, biçimi de bozduğunu düşünürüm. İkinci cümleyle üçüncü cümle arasında da bir anlam boşluğu oluşmuş. Ya kahve içildiğinin doğrudan belirtilmesi ya da kahve içmeye karar verilmişse önce bu eylemin gerçekleştiğinin/gerçekleşmediğinin ve ardından eve dönme vaktinin geldiğinin bildirilmesi daha uygun olabilirdi.
Öyküde bulduğum örtük anlamlar hoşuma gitti. Ancak yukarıda bahsettiğim “asıl vurgu” konusunda doğru düşünmüşsem, bunu biraz daha belirginleştirmen gerekebilirdi. Tarzınsa, ilk yorumlarımdan beri düşündüğüm gibi içten, doğal ve sade...
ankesör
Sözüm ona, sözde modern hayati yasama cabasindaki lümpen ciftlerin, ankesörlü telefon sonrasi hazir karta gecis sürecinde yasadiklari bunalimin, sms le belgelendigi güzel bir öykü.
Benim bu öyküde aklimda kalan ise, öykünün finalinde muhtemelen üniversitede sosyoloji okurken terk vahiyi almis, piskin, bir o kadar kurnaz ve halkini donuna kadar taniyan o, kuvvetle muhtemel „entellektüel“, hirsizdir. Elinden tutulsa, toplumsal yaralara merhem olabilecek bu arkadasi lümpen ciftlerin yatak odasina hirsiz gibi sokan o zihniyet utansin ne deyim.
Yorumlar
"...Benim bu isim karşısındaki şaşkın bakışlarım, eşime göre korkulu bakışlarımdı. Ne zaman Mehmet Ali ismi geçse eşimin suratı yeşil erik yerken olduğu gibi buruşuyordu. Düzeltebilene aşk olsun!..."
Dediğiniz mesajlar öyküde mevcut. Evet, bunlar bilinçli bir şekilde yerleştirildi.. Modern olduğunu sanan ya da sanmayan çiftelerin birçoğu kıskançlığın, sevginin büyüklüğünden olduğunu iddia ederlerken; bir yandan da eşleriyle sağda solda fink atıyorlar. Çünkü çiftler bunu yapar, çünkü Ayşeler de yapıyor, çünkü adam böyle bir sebepten karısıyla bozuşmak istemiyor. Bu tür bir gezinme ikisini de memnun etmiyor doğal olarak. Bir yerlerde çarpıklık var çünkü. Yazları tatil yapmak için deniz kenarına gidip, her gününü "Bikini giymeyeceksin." , "Sana mı bakıyor o adam?", "Gözün genç kızlarda kaldı." gibi tartışmalarla harcayan çiftler gibi. Birbirlerinin fotoğraflarını çekip, birilerine poz verip, fotoğraf çektiren hatta o esnada bile tartışmayı başarıp; tatil dönüşü konu komşu, akraba herkese hava atmayı son derece iyi bilen insanlar gibi. Film seçme sırasının olması bile tuhaf. Tuhaf, çünkü bunun bir rutine sokulması ilişkiyi de sıradanlaştırıy or, aynı zamanda rahatsız edici bir zorunluluğun olduğu düzene itiyor. Bu hafta romantik film izlemek zorunda olan adamdı, önceki hafta aksiyon filmi seyretmek zorunda olansa kadın. Karşılıklı memnuniyetsizli ğe rağmen birlikte görünmek adına, çift olmak adına(!) yapılanların gayet sıradan bir şekilde anlatılışı var.
Bu çiftin ardından bir diğer problemli çiftimiz de daha az modern olduğunu düşündüğümüz genç bir çift. Hatta artık çift bile değiller. Ama ayrılmanın bilincine varamamış, çeşitli arabeskliklere bürünen ve ayrılık gibi ciddi bir mevzuyu dahi uzun uzun yazdığı kısa mesajla halletmeye çalışan bir genç bayanla karşılaşıyoruz. Bizi yanıltmıyor. Yağmurda, karda, otobüste, metroda, havuzda hatta tuvalette; yemek yerken, sohbet ederken, dersi dinlerken vs. elinde telefonuyla bir yandan dengesini sağlamaya çalışıp bir yandan da mesaj yazmaya çalışan birçok insan var. Mesajlaşarak ayrılan, barışan gençler geleceğin yetişkinleri olma yolunda ilerliyor. O kadar ince bir konu ki; evlendiklerinde çocuğun ilk çift örneği olarak göreceği anne babasının iletişim probleminden mi bahsedelim; adam veya kadının o eski kısa mesaj heyecanlarını aramaya başlayıp çeşitli servislerden yararlanarak sahte dostluklar, sevgiler edinmelerinden mi bahsedelim, aynı yastığa baş koyduğu birine her gün yalan söyleyişinden mi bahsedelim karar vermekte üçlük çekiyorum. Üzerinde düşündükçe hassas olduğu daha iyi anlaşılan, boşverdikçe toplumsal bir rahatsızlığın kronikleşmesine neden olan bir durum.
Hem oldukça görünür bir konuyu hem de onun arkasındaki vermeye çalıştım. Mesajı almak isteyen alıyor daha doğrusu anlıyor. Kurguyla ilgilenenleri de elimden geldiğince memnun etmeye çalışıyorum. Teknik anlamda vurguladığın noktalar üzerinde oynama yapacağım.
Zaman ayırdığınız için teşekkürler…

Eleştiren erdener tiknaz Mayıs 10, 2009
İlk olarak metindeki yanlış ifadeyi düzelteyim. Kopyalama esnasında bir yanlışlık oldu sanırım. Şimdi düzelttim.
"...Benim bu isim karşısındaki şaşkın bakışlarım, eşime göre korkulu bakışlarımdı. Ne zaman Mehmet Ali ismi geçse eşimin suratı yeşil erik yerken olduğu gibi buruşuyordu. Düzeltebilene aşk olsun!..."
Dediğiniz mesajlar öyküde mevcut. Evet, bunlar bilinçli bir şekilde yerleştirildi.. Modern olduğunu sanan ya da sanmayan çiftelerin birçoğu kıskançlığın, sevginin büyüklüğünden olduğunu iddia ederlerken; bir yandan da eşleriyle sağda solda fink atıyorlar. Çünkü çiftler bunu yapar, çünkü Ayşeler de yapıyor, çünkü adam böyle bir sebepten karısıyla bozuşmak istemiyor. Bu tür bir gezinme ikisini de memnun etmiyor doğal olarak. Bir yerlerde çarpıklık var çünkü. Yazları tatil yapmak için deniz kenarına gidip, her gününü "Bikini giymeyeceksin.", "Sana mı bakıyor o adam?", "Gözün genç kızlarda kaldı." gibi tartışmalarla harcayan çiftler gibi. Birbirlerinin fotoğraflarını çekip, birilerine poz verip, fotoğraf çektiren hatta o esnada bile tartışmayı başarıp; tatil dönüşü konu komşu, akraba herkese hava atmayı son derece iyi bilen insanlar gibi. Film seçme sırasının olması bile tuhaf. Tuhaf, çünkü bunun bir rutine sokulması ilişkiyi de sıradanlaştırıyor, aynı zamanda rahatsız edici bir zorunluluğun olduğu düzene itiyor. Bu hafta romantik film izlemek zorunda olan adamdı, önceki hafta aksiyon filmi seyretmek zorunda olansa kadın. Karşılıklı memnuniyetsizliğe rağmen birlikte görünmek adına, çift olmak adına(!) yapılanların gayet sıradan bir şekilde anlatılışı var.
Bu çiftin ardından bir diğer problemli çiftimiz de daha az modern olduğunu düşündüğümüz genç bir çift. Hatta artık çift bile değiller. Ama ayrılmanın bilincine varamamış, çeşitli arabeskliklere bürünen ve ayrılık gibi ciddi bir mevzuyu dahi uzun uzun yazdığı kısa mesajla halletmeye çalışan bir genç bayanla karşılaşıyoruz. Bizi yanıltmıyor. Yağmurda, karda, otobüste, metroda, havuzda hatta tuvalette; yemek yerken, sohbet ederken, dersi dinlerken vs. elinde telefonuyla bir yandan dengesini sağlamaya çalışıp bir yandan da mesaj yazmaya çalışan birçok insan var. Mesajlaşarak ayrılan, barışan gençler geleceğin yetişkinleri olma yolunda ilerliyor. O kadar ince bir konu ki; evlendiklerinde çocuğun ilk çift örneği olarak göreceği anne babasının iletişim probleminden mi bahsedelim; adam veya kadının o eski kısa mesaj heyecanlarını aramaya başlayıp çeşitli servislerden yararlanarak sahte dostluklar, sevgiler edinmelerinden mi bahsedelim, aynı yastığa baş koyduğu birine her gün yalan söyleyişinden mi bahsedelim karar vermekte üçlük çekiyorum. Üzerinde düşündükçe hassas olduğu daha iyi anlaşılan, boşverdikçe toplumsal bir rahatsızlığın kronikleşmesine neden olan bir durum.
Hem oldukça görünür bir konuyu hem de onun arkasındaki vermeye çalıştım. Mesajı almak isteyen alıyor daha doğrusu anlıyor. Kurguyla ilgilenenleri de elimden geldiğince memnun etmeye çalışıyorum. Teknik anlamda vurguladığın noktalar üzerinde oynama yapacağım.
Zaman ayırdığınız için teşekkürler…