Cecile Popüler
Kendi etrafında döndü.
Bir güzelliğin şekillenişi…
Saçlarındaki beyaz kurdelenin çözülüp uçacağını gördüm.
Saçlarının kurdeleyi kanatlarından yakaladığını…
Şaşkınlık içinde sanki, gözlerini kırpıştırdı ve ellerini sevinçli bir haber almış gibi heyecanla birbirine vurdu. Yerinde duramıyordu.
“Ah, bu renkler! Baharın huzurlu seslenişi. Çok seviyorum bu çiçekleri, şu yeşil suyun üzerindeki arılar, kelebekler… Bakın, bakın kurbağa yine zıplayacak. Bay Monet, siz seviyor musunuz bu bahçeyi?”
Bu bahçeyi güzelleştiren de sizsiniz Bayan Lanouf diyebilseydim, diyebilmek kaynağından… Elini uzatıyor, küçük bir aşk uzanıyor. Yeni bir beyaz bu. Üstünlüksüz. Kızıl bukleleri on yedi kez sesleniyor şiirlerimde. Yalnızlığın yalandan düşlerine ezgiler serpiştiriyor. O elleri her gece tutuyorum, dudaklarımın ucuna kadar getirip kokluyorum.
“Bay Monet, bu bahçe için şiir yazmalısınız. Bıkmadınız mı salonlardan çıkmayan, şu muhteşem manzarayı görmeden güzellik konusunda nutuklar atan kadınları yazmayı. İşte size en güzel kadın: Doğa.”
Hala davetlere, balolara, yakışıklı lordlara alışamamış; gerçeğin sırrını doğada aramaya and içmiş gibi konuşan bu leydinin bulutlanmamış ruhunu çok açık görüyordum. İnsanlardan, salonlardan uzak durup böyle doğayı temsil eder gibi konuşmasının altında kuralcı ebeveyn faktörü de vardı elbette. Küçüklüğünde yaşadığı ateşli bir hastalığın korkusu üzerinde yoğun baskı oluşturulmuştu. Öyle ki zaruri uyku saatleri, zaruri yemek saatleri, doktor randevuları ile yaşıtı gençlerden etkilenmemesi için ayrı eğitim alması bunun sonucuydu. Ailenin kendisi bile onu uzaktan sevmeyi öğrenmişti.
“Bayan Lanouf, annenize haksızlık ediyorsunuz gibime geliyor. O soylu, eğitimli, politikada başarılı bir hanımefendi. Rakipleri kendisi gibi kadın değil erkek. Her birini nasıl da dize getiriyor kürsüde, biliyorsunuz. İçinde bulunduğu konseyler, davetler, insanların yüzleri size bayağı gelebilir. Onun zevki de bu bir anlamda. Bizim bu güzel bahçede durarak doğadan aldığımız ilhamı onlar kürsüde, poker masalarında, av partilerinde, salonlarda alıyor.”
Beni dinliyordu ama söylediklerimi dikkate almıyordu. Mimozaların diplerindeki çalılardan kurtuldu. Siyah, nemli toprağın üzerinde kaydı, bir taşın üstünden atlayarak durdu ve gelip gelmediğimi kontrol etmek için dönüp baktı. Yaklaştığımı görünce bekledi hemen önündeki eflatun çiçeği incelemeye başladı.
“Cercis siliquastrum” dedim; aldırışsız
“Bay Monet, annem buraya gelmemiştir bile.” diyerek erguvanları incelemeyi sürdürdü.
“Matmazel, bugün sizi ikna etmek mümkün olmayacak.” Elimden tuttu, beni de peşinden sürükleyip hızlı ve neşeli adımlarla yürümeye devam ettik.
Güneş vurdu yüzüne.
Bir gülücük tanesi koptu dudaklarından.
Sel gibi bir ses uzanıyordu ona içimden, taşkın arzular.
Eteklerinin kanatlı laleler gibi uçuşu.
Yıldırım gibi bir aşk çaktı gözlerim onu ilk gördüğümde. Bir şiir düşündüm; eğer teninin yumuşaklığına ermişse şiir’dir dedim. Ten ki şiirin verdiği coşkulardan çok öte. Seslenişinde bildiğimiz yaşantıları bırakıyor aklım. Burada çocukluğunun özgür yanını gördüğü gibi güven duygusuyla dolduruyor beni de. O kadar uzak ki dünyanın sersemleşen dönüşü, doğunun korku salan akşamları, batıya doğru sallanan bir koltuğun üzerinde yarı medeni boş saksılar, Afrika’nın altın madeni ve keşfettiğimiz kıtalardaki barbarlığımız. Pazar ayinlerinden kalma saçma alışkanlıkların baba’larımız üzerindeki etkileri, bir sonraki ayine saygısından asla ödün vermeyecek yaşamların yasalarla bir araya getirilişi, korunması… Toprağa ihanet kadar adi bir geleceğin tabanlarından yükselen kültürsüzlük vebası içinde büyümüş taşıyıcı zihinler. Her başlangıcın özünde köpüklü kahkahalar, kumar altı sevişme oyunları, hırsın talihsizliğe isyan eden başarısızlık kıskançlıkları…
Bir kitabın önsözünde saymak istediğim sövgüleri unutup Cecile’in tadını hayal etmekten bütün meyvelerden vazgeçeceğim dudaklarına bakıyorum. Onda yakaladığım ruhsal coşkunun özetini, vedalaştıktan sonra kapandığım odamda buluyorum. On beş yıl önce okuduğum kitapların yanına uğrayıp her biriyle yeniden merhabalaşıyorum. Ciltlerine dokunuyorum tek tek. Ben fark etmeden bir kısmı bozulmuş, bazılarının sayfalarını bitler yemiş, rutubetin ince kokusu da cabası. Benek benek küfleri görünce her birinden ilgisizliğim adına özür diliyorum. Şimdi okuyup yazdıklarımla kıyaslama yapmam için zaman bulduğumda geçmişle bugün arasında kitapların köprü kurduğunu anlıyorum. Göz kapaklarım ağırlaşıyor, uykuya daldığımı, dalacağımı an be an hissediyordum.
Meğer yaşamsal hırslarımızı ne çok beslemişiz zamanla. Kendime şaştım çünkü ben bir idealisttim. Değiştirmek istediğim bir dünya vardı ancak bu ideayı destekleyici hareketleri geliştirmemiştim. Hangi arada koptu bu bağlantılarım bilmiyorum fakat gördüklerim yani bu eserler, şiirler, romanlar, öyküler, politik yazılar, ciltlenmiş mecmualar ve her birinin içlerinde kalemimden dökülmüş düşünceler. En küçük birimin varlığı altında ezilmeye niyetli bir aptallık, en büyüğünün gölgesinde bronzlaşmayı göze alacak bir cesaretle büyümüştüm. Yalanlar gibi büyümüştüm. Unutarak. Bir gecede yok olarak kendimden, geleneklerimden, inançlarımdan. Yıllardır boş bir aklın hizmetinde olduğumu anladım. Okuduklarım, yazdıklarım ve öğrettiklerim hepsi saat gibi tekrarlanmış durmuş. Geri döndürmeye karşı istekli olsam da yolun başındaki durumumla eş koşullarda değilim. Aşk konusunda bile tamamen bağlıyım.
Bir sonraki ders için Lanoufların malikanesine giderken Cecile’e kendi kitaplığımdan örnekler götürmeyi ihmal etmedim. Kendisine hediye ettiğim eserlere ilgi gösterip mutlu olunca bunun anlamı daha da derinleşti. Yaklaşık bir saat süren dersin ardından dinlenmek için sustum. Bizimle beraber etrafta da çıt çıkmıyordu. İsli bir kandil ışığı gibi perdelerden sızan akşam güneşi odanın içinde dağılıp kayboluyordu. Daha evvel de burada Cecile’e ders vermeme rağmen odayı ilk kez incelemeye başladım. Bir süredir tozu alınmamış kütüphanenin koyu görüntüsü heybetli bir gölgeyi yerdeki Türk halısının üzerine bırakıyordu. Hemen solunda havaların ısınmasıyla artık yakılmayan şöminenin içinden odun külleri temizlenmiş yerine sadece dekor olması için birkaç odun çatılmıştı. Duvarlarda vaktinde özenle seçilip asılmış tabloların ilgisizliğe bırakılmışlığı yine üzerlerinde birikmiş tozdan anlaşılıyordu. Bilmesem, emin olmasam bu odayı hiç kullanmadıklarını düşünebilirdim.
Her birinden ‘yalnızlığımı’ sıyırıp Cecile’in dayanılmaz cazibesine kendimi kaptırdım. Son yıllarda gelenekselleşmeye başlayan dinsel örgütlenmelerdeki ayinlerin kuralları gibi bağlılığımı kutsadım. Adımdan vazgeçtim, unvanımdan, toplumun beni kaldırdığı yerimden, geldiğim nokta gittiğim boşluktan vazgeçtim. Gözlerinizi kapadığınızda o tanıdık karanlığın size huzur vermesi gibi tanıdık bir özlemin giderildiğini duyumsadım.
Bakıyor.
Gülümsüyor.
Bukleleriyle oynuyor. Bu anı bir daha yaşayamayacağımız korkusu sardı içimi. Söylemeli ve bitirmeliydim.
“Bayan Lanouf?”
“Bay Monet?”
“Siz…”
“…”
“Siz, benim kalbimin tek sahibisiniz.” Kendisi hakkında konuşmayı rahatsız edici bulan birine kirli ruhların dışında hasta bir çocuğa şifa verircesine bu cümleleri fısıldadım. Ne diyeceğini merak ediyordum artık. O anda böyle bir yükü ona nasıl yükleyebildiğimi düşündüm. Onu ezmek istemeden konuşmayı sürdürmeliydim, fakat benden önce söz aldı:
“Kaç kadın sevdiniz Bay Monet? Kaç kadınla seviştiniz? Unutamadığınız hangisiydi? Peki kurtulmak istediğiniz? Hala peşinizde mi?” Beynimden vurulmuşa döndüm. Önümdeki sandalyeye çökerken
“Bana bunu neden yapıyorsun Cecile?” diyebildim. Ayağa kalktı, dudakları sımsıkı kapalı gözleri kısık kızgın yüzüme baktı ve sağ elini havada savurup sol yanağıma bir kırbacın şaklaması gibi vurdu. Alev alev yanması mümkün yanağımda buz gibi bir endişe belirdi. Eğdiğim başımı yerden kaldırıp onun yüzüne baktım. Bakışları tokadı kendi yemiş gibi değişti. Bir onur kırdığının farkına çabuk varışı sağ eline bakmasından beyaz yüzünün utancından ala dönüşünden ve iki adım geri kaçmasından anlaşılıyordu. Dokunsanız ağlayacaktı, dokunmayı bırakın seslenseniz çığlık atarak şoka girmiş halde kaçabilirdi. Derhal yerimden kalkıp badem tanesi gibi gövdesini kollarımın arasına aldım, sağ elini sol elimle yakalayıp ikimizin ortasında tuttum ve dudaklarını dalgaların kıyıdaki kumları öpmesi gibi coşkuyla öptüm.
Dün gibi aklımda…
Cecile’e aşkımı itiraf ettiğimden bir hafta sonra orduya alındım. Cepheden cepheye üç yıl savrulurken sol bacağımı kaybettim. Şimdi önünde durduğum malikanenin ilk sahibi Bay Lanouf’un savaştan dolayı işleri bozulmuş, iflas etmiş. Topraklarının tümüyle bu malikaneyi de elinden almışlar. O gün intihar etmiş. Bayan Lanouf politikada başarılı bir kadındı. Ancak ülkeyi ciddi bir buhrana sürükleyen savaşın destekçileri arasında olduğundan burada tutunamamış, ülkeyi terk ettiği söyleniyor.
Cecile… Ondan henüz haber alamadım.
Emre Küçükoğlu
Üye eleştirileri
Toplam 4 üyeden ortalama puan:
...
Öyküyü çok başarılı buldum. Kahramanımızın duyduğu aşkın anlatımı ile başlayan sonra toplumsal kaygıların dile getirildiği satırlar. Tekrar aşkının anlatılması ve sonucunda kişisel iç hesaplaşması. Ardından hüzünlü denebilecek ama bir o kadar da gerçekçi bir sonuç. Yazarımız tüm bunları bence başarı ile kurgulayıp anlatmış. Cümleleri sanki şiir dizeleri gibi ama bir o kadar da sade ve anlaşılır, yormuyor.
Tebrikler.
Son Güncelleme: Haziran 28, 2009
İlk 50 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
...
Öykünüzü başka bir yerde okusam ve yazarın ismini görmesem, başarılı bir tercümanın elinden çıkmış çeviri bir öykü olduğu kanaatine varırdım. Özellikle giriş kısmı beni çok eskilere götürdü.Shakespear'e kadar gittim. Romantizmin etkisi gerçekten belli oluyor ve bu akımdan o kadar uzaklaşmışız ki yıllar önce yazılmış bir eser okuyor gibi hissettim.
Cümleler şairane olmasının yanında oldukça akıcı, anlaşılır. Bu da öyküye bir büyü katmış. Ama ben Bay Monet'in aşkına inanmadım nedense. Oysa nerdeyse öykünün temelini oluşturuyor. Bunda gerçeklikten biraz uzak olmanın etkisi var sanırım. Kütüphaneden aldığım, kalın mavi ciltli, okumak için bir şevk uyandırmayan , benim yaşanmayacağına inandığım, büyük bir aşkı anlatıp ,betimlemeleriyle zihnimde renk coşkunluğu yaratan bir kitaptı "Genç Werther'in Acıları". Goethe'nin hayatından gerçek izler taşıdığını bildiğim halde buradaki aşka da inanmanıştım. Yaşadığımız çağın, yaşam koşullarımızın getirdiği bir şey galiba. ÖKullandığınız dil bana biraz bu kitabı çağrıştırdı.
Öykünüzü çok beğendim. Sonunun belirsiz kalması hoşuma gitti. Cecile'in ölmesini istemedim. Huzurlu ve mutlu; tam ihtiyacının olduğu şekilde yaşadığına inanıyorum:)
Kaleminize sağlık..
mecra
Bana yabancı gelen ama çok iyi oluşturulmuş bir öykü. Tek eleştirim, sonlara doğru öykünün ritminin dışına çıkılması. İki karakterin ve aralarındaki ilişkinin alabildiğine derinleştirilmesi, aslında öyküye sonradan çıkamayacağı bir yola sokuyor. Sonda verilen Cecile ve ailesinin haberleri, kısalığı ve daha önceki durum, duygu ve olaylar kadar derin olmayışı ile mevcut mecradan çıkmaya çalışıyor, genel yapıya tam uymuyor ve ritmi bir parça bozuyor.
Son Güncelleme: Haziran 20, 2009
İlk 50 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
Batı Romantizmi içinde aşk olgusu
Yanılıyor olabilirim, öyleyse beni düzeltirsen sevinirim Emre, ama bu öyküyü Gerçekçi tarzı yansıtan yanları da olmakla birlikte sanki daha çok Romantik akım içerisine dahil edebilirmişiz gibi bir izlenim edindim. Bunu bana düşündüren ilk ipucu, Romantik eserlerde görülen olaydan ziyade dilde akıcılığı ön plana çıkaran, düşleme, duygu coşkunluğuna yer veren anlatım tarzı. Tıpkı Romantik anlatılarda olduğu gibi olay değil, olayı yaşayan birey önemli bu öyküde de. Buna ek olarak, Romantizm akımının önemli özelliklerinden doğa vurgusu da öyküde etkinliği hissettirilmiş bir unsur.
Buna uygun olarak, bu akımdaki aşk temalarında, özellikle de Fransız Romantiklerinin tutkulu aşkı işleyen anlatılarında genellikle görülen, içinde mutlaka fedakarlık temasını barındıran aşk öyküsüne hazırladım kendimi. Ama tabii Bay Monet, kafamda canlandırdığım Fransız yazarların kahramanlarının kişisel özelliklerine uygun düşse de başka izler görmek de mümkün. Yani öykü zengin kahraman örnekleri çağrıştırıyor. Vadedeki Zambak’ın Felix’i baskın olmakla birlikte, önceki yaşantısı itibariyle Babalar ve Oğullar’ın nihilist Bazarov’unu yakalamak da mümkün. Özellikle kahramanın toplumsal duyarlılığını ifade ettiğin satırlar, öyküne Gerçekçi bir tarz katmış. Anlamsız yaşantısından aşkla uyanışı ve uyanışla farkına vardığı maddi dünya bu izlenimi güçlendiriyor.
Batı romantizmi içerisinde bizden olmayan göndermeler, çağrışımların yer aldığı ama içtenliğin kaybedilmediği bir öykü. Şekli, rengi, konusu Batı romanlarını andırsa da dilde ve ruhta Türk edebiyatı izleri sezilebiliyor. O tragedyalardan kopup gelme pürüzsüz dram anlatımı etkileyici. Bay Monet’nin, aşkının etkisiyle sıyrıldığı boşluk duygusu halinden gerçeğe geçişi şekillendiren dönüşümünde çevre unsurunun ruh boyutuna yansıyan görüntüsü biraz daha işlenseydi öykünün boyutluluk derecesi arttırılabilirdi. Ne var ki, öykünün sözlerinde ruha seslenen müzikal motif, okuru Bay Monet’nin baskın anlatımının yanı sıra biraz belirsiz kalan diğer kişilerin etkisinin ele alındığı çevre unsuru arayışından sıyırabiliyor.
Romantizmin etkisinde bir öykü yazarken sözcüklere rastgele anlam yükleyerek anlam karışıklığı ya da frapan kelimelerle süsleyerek kulak tırmalama durumu sezilmiyor. Yani bu tarzda kolayca eleştiri konusu olabilecek yazma yetisini kanıtlamak için yazılmış izlenimi veren bir ifade tarzına rastlamadım. Betimlemelerine coşkulu bir dil hakim. Öykünün temel kaygısının daha çok öykü dili ve estetiği olduğu izlenimini edindim. Konuysa kendi gerekirciliği içerisinde gelişmiş. Kişileri ve olayı yönlendirme kaygısını fazlaca gütmemişsin. Sonuç kısmındaysa bu müdahale biraz hissediliyor.
Romantik akımın ürünü anlatılarda sonucun çoğunlukla ölümle sonuçlanması bana gene Batı romanlarının hastalıklı, narin kadın kahramanlarından Cecile’in de yazgısının ölüm olacağını düşündürdü. Ama öykü dramatik bir ölümle son bulmuyor, tam tersi gerçekçi anlatılarda görülen öykü bittikten sonra da yaşamın devam ettiği izlenimi veriliyor.
Bay Monet’nin aşkla uyarılmış içsel serüveni, Batı anlatısının klasik kahraman tipine benzetilebilse de özenti kalıbına sokulamayacak bir öykü, hatta romanlarda okumaya alıştığımız bu tarza uygun olarak biraz daha uzayan bir anlatıda oldukça özgünleşebilecek bir öykü izlenimi verdi. Yalnız kurguyla ilgili olarak, aşkını itiraf ettikten sonra Cecile'in tepkisini de içeren kısım öykünün gidişatı içinde bende biraz kopukluk yarattı. Sanırım Cecile karakterini pek anlayamadım. Bay Monet'ye odaklanan öykü, Cecile'i de biraz daha fazla tanıtmalıydı ki öykü, ilişkileri ve aşkları hakkında daha sağlam bir izleğe sahip olabilsin.
İtiraf edeyim, Batı kaynaklı bu akımın orijinal eserlerini okumaktan ne kadar zevk almışsam Türk edebiyatındaki bazı örneklerinden o kadar uzak durdum. Acaba bunda edebiyattaki genel kanıdan ve bu yazarları hafiften küçümseyen yazılardan etkilenmiş olabilir miyim, bilmiyorum. Ama kimi eserlerinde bu akımı oldukça iyi yansıtmış Reşat Nuri, Halit Ziya dışında, haksızlık da etmek istemem, ama bence asıl olarak Batı Romantizmini pek doğru yansıtmayan yalnızca melodram unsurlarını bolca kullanarak okuru etkilemeye çalışan Kerime Nadir, politik duruşunu ne kadar takdir etsem de Suat Derviş gibi yazarları okumakta zorlandım. Haklarında yanlış izlenim vermek istemem, zira Kerime Nadir'i Selim İleri çok beğenir, Suat Derviş de son derece birikimli ve değerli bir kadın yazardır. Ancak imkansız ya da platonik aşklarından doğan büyük acılar, kahramanları gene bu acılara sürükleyen yanlış anlamalar ve anlaşılmalar, gene de okumak gerektiğini düşünmekle birlikte, bana pek inandırıcı gelmedi. Bu tür aşkların, olayların insan yaşamında bulunamayacağından ya da bu tür aşk zaaflarının güçlü etkisine burun kıvırdığımdan değil, tam tersine yaşanmış olduğuna eminim ama sanırım bunları anlatıya sokma biçimi ve kolay etkileme amacı beni rahatsız edendi. Buna karşılık, aslında bu sitede de kültür edebiyat bölümü içerisinde sanırım aktif olmayan “aşk mektupları” kısmında ele alınabilecek, Simone de Beauvoir’nın kendisinden kilometrelerce uzaktaki ABD’li yazar sevgilisine yazmış olduğu ve 17 yıl boyunca böylesi tutkulu bir aşkı sürdürmüş olduğu mektupların ifade ettiği aşk olgusu, bu tür duygulanımlardan çok daha öte bir şey. Asla tek boyutuyla sunulan kahramanın aşk yaşamı değil bu, içinde yaşama olan öfkesi, umudu, umutsuzluğu, aydının yalnızlığı, döneminin siyasi olaylarıyla şekillenmiş başkaldırı günceleri, aşkının diğer ayağı olan Sartre’la ilişkisi, yaşamına giren farklı kesimlerden insanların etkisi ve pek tabii bütün bunların içinde onu yaşama bağlayan bu müthiş aşk. Eksiksiz bir yaşam serüveni içerisinde seçilebilen aşk olgusu...
Şimdilerdeyse, bu akımın ayırt edici özelliklerine başka birkaç çağdaş öyküde rastlasam da, çabuk tüketmeye alıştırılmış izleyiciye daha rahat aktarılabildiğinden artık daha çok etkilerini televizyon dizi ya da filmlerinde görmeye alıştık. Bu akımın bugünkü popüler örnekleri beyinlerimizi ve zamanımızı boş yere işgal ettiğini düşündüğüm ve Türk edebiyatında Gerçekçilikle karışık Romantizmin en güzel örneklerini sunmuş Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu romanından uyarlanan o garip dizi, Reşat Nuri’nin gene Gerçekçi ve Romantik akım karışımı Yaprak Dökümü romanının berbat dizisi gerçekten de bu akıma büyük haksızlık.
Fazlaca uzattım. Sonuç olarak, öykünün arasına özellikle de gerçekçi çağrışımlar serpiştirip anlatıya bir melodram havası yüklemeyen anlatı tarzını, bu anlattıklarımdan sonra şaşırtıcı biçimde, beğendim. Hep bu tarzda mı yazıyorsun bilemiyorum Emre ama bu tarz da dahil diğer öykülerini de okumaktan keyif alırım...
-
2009-05-08 17:55:05 |Publisher| fetekos

Öykü benim değil ama beğenmiş ve bu akımı da okuyan biri olarak bir iki konuda fikrimi söyleyeyim. Fazla konuşmamın kusuruna bakmayın, raporum bitiyor yakında :-)
Romantik akım, toplumsal gelişmenin edebiyata yansıyan bir sürecidir. Önemli eserler verilmiş, sonraki edebiyat akımlarına ve günümüz yazarlarına da esin olmuştur. Bu tarzı beğenmemek mümkün tabii ama kültüre evrensel gelişim süreci içerisinde bakmak gerekir. Bir tercih gereği o dönemi ve mekanı yansıtan bir öykü yazılmış. Yanlış mı anladım, bilemiyorum, öyleyse hemen geri alırım ama eleştiri, bize hitap etmesi açısından Anadolu aşkları yerine Avrupa toplum yapısı içerisinde şekillenen aşk olgusunu işlemek ise, bunu ilk defa denediğini belirten yazarın özel amacının yanı sıra aşkın da evrensel bir olgu olduğunu anımsamakta fayda var sanırım. Zengin kontesin malikanesinde yeşeren Fransız öğretmen Julien’in aşkı da Anna Karanina’nın aşkı da Anadolu köylüsü Kuyucaklı Yusuf’un aşkı kadar gerçek, inandırıcı ve etkileyici olabilir. Açıkçası ben her iki aşk izleğini de kitaplardan bilirim. Memleketimden İnsan Manzaraları dışında yavuklusu için hapis yatan bir Anadolu genciyle şahsen tanışmadım henüz. Aynı şekilde Madam Bovary’leri de tanımam. Hepsinden bir parça bulabilsem de hayatımda bu iki tür aşkın da izini birebir görmüş değilim. Ama her ikisini de tarihsel süreçleri ve ele aldıkları yerel ve evrensel, toplumsal olgular eşliğinde okumaktan keyif alırım. Aksi halde, Hamlet’in hiçbir tiradı, Atinalı Timon’un hiçbir iğnelemesi ve hatta bu kadar geriye gitmeyelim Gorki’nin artık yaşamayan “ekmek işçisi” doğrudan bizi anlatmıyor, bizim dilimizi konuşmuyor diye değerli kabul edilemezdi ki bu mümkün müdür?
Marx’ın ve Engels’in de edebiyat yazılarında değindikleri 18. yy. Alman şairi Heinrich Heine’in aşk sonelerinin, memleket özleminin bizi yansıtmadığını ya da Nazım’a esin olmadığını belirtmek mümkün müdür? Anadolu aşıklarını, Nazım kadar olamasa da, yansıtıp yansıtmadığına birlikte karar verelim.
***
Dostluğun sürekliydi, vefalı, sadık,
Esirgemedin kendini;
Bunaldığım zamanlarda
Teselli ettin beni
Yiyecek, içecek,
Para buldun bana;
Çamaşır, giyecek
Yol pasosu aldın bana
Soğuktan, sıcaktan sevgilim
Tanrı korusun seni
Ve asla göstermesin sana
Benim çektiklerimi
***
Ne de çok oyalandım, ne de çok
Yad ellerde aşık, hulyalı:
Usandı beklemekten sevgilim,
Kendine bir gelinlik yaptırdı
Ve sardı, damat diye, şefkatli kollarıyla
Bir delikanlıyı, aptalın aptalı.
Pek güzeldir, pek nazlıdır sevgilim,
Gözümün önünde o tatlı hayali
Menekşeydi gözleri, yanakları gonca gül,
Açardı her dem taze pırıltılar içinde.
Nasıl da uçurdum ben böyle yari,
Vardı sersemliklerim, bundan büyüğü olmadı.
***
Güzelim mayıs ayında
Tomurcuklar açılınca,
Benim de kalbimde
Aşk yeşerdi.
Güzelim mayıs ayında
Başlayınca ötüşmeye kuşlar,
İtiraf ettim ona
İçimdeki özlemi.
***
En güzel türküleri
Sevgilimin gözlerine yazdım,
En iyi övgüleri
Dudaklarına.
En parlak dörtlükleri
Yanakları için yazdım
Bir de zarif sone yazardım
Olsaydı kalbi.
DOĞRUSU
Bahar gelince güneş ışınlarıyla,
Tomurcuklanır, açar çiçekler;
Dolanırken ay, ışık yörüngesini
Başlar peşinde yıldızlar yüzmeye;
Ve şair bir çift göz görünce sevimli,
Taşar kalbinden şarkıları-
Ama gözler, ay, gün ışığı
Şarkı, çiçek, yıldız hepsi
Hiçbiri, ne kadar gitse de hoşa,
Yetmez bir dünya yaratmaya.
-
2009-05-08 04:03:55 |Unregistered| erdener tiknaz
Öykünüzü romantik akim asigi okurlar icin ideal; ama sevdigi kisiye fransiz kalamayan anadolu delikanlisi icin fazlaca aristokrat buldum. Zira karakterlerin isimlerini anadoludan secip, baloyu kina gecesi, malikaneyi de aparmanin dört numarali dairesi olarak tasvir ettigimde; bana sadece askerde mayina basip bacagini kaybeden bir cavus ve de geride biraktigi yavuklusunun evine gelen hacizden baska bir sey kalmadi. Cècile e de ne oldugunu düsünmek bile istemiyorum.
Ben bu öykünüzdeki asil büyünün, karakterleriniz icin sectiginiz isimlerde ve de tasvir edilen bakimli mekanlarda sakli olduguna inaniyorum. Sanirim bu da askin steril ortamlarda daha cabuk yeserdigine olan garip inanctan kaynaklaniyor.
Bu öyküye, bu derece güzel ele alinmis tasvirlerin sonrasi yakistiramadigim bir dekor da, malikane tasviri icinde yeralan Türk halisidir. Osmanlilarin kendilerini Devlet-i Ali olarak tanimladigi düsünüldügünde, sonradan icat olunmus bir genel "türklük" kimliginin o dönemdeki canim anadolu halisinda ne aradigini cok merak ediyorum. Bu, bir dramaturgun düstügü ender hatalardan; baski altinda degilse tabii.
SENİ DÜŞÜNÜRÜM
Seni düşünürüm
Anamın kokusu gelir burnuma
Dünya güzeli anamın
Binmişsin atlıkarıncasına içimdeki bayramın
Fırdönersin eteklerinle saçların uçuşur
Bir yitirip bir bulurum al al olmuş yüzünü
Sebebi ne
Seni bir bıçak yarası gibi hatırlamamın
Sen böyle uzakken senin sesini duyup
Yerimden fırlamamın sebebi ne?
Diz çöküp bakarım ellerine
Ellerine dokunmak isterim
Dokunamam
Arkasından camın
Ben bir şaşkın seyircisiyim gülüm
Alaca karanlığımda oynadığım dramın
NAZIM HIKMET
-
2009-05-07 16:41:12 |Publisher| fetekos

Romantizm ile toplumların gelişim formasyonunu bağdaştırman pek açıklayıcı bir yaklaşım oldu. Zira Romantizm Avrupa’da kapitalizmin gelişimiyle ortaya çıkmış, kapitalizmin bütün sanatlara olan etkisi, edebiyatta kendini Romantizm akımıyla göstermiş. Bu toplumsal aşamanın başlangıçtaki anlamına, ruhuna uygun tarzda bireye toplumsal alanda tanınan özgürlük edebiyatta bireyin ön plana çıkartılması izleğine sahip Romantizm akımı ürünlerinin başyapıtlarının sunulmasına yol açmış. Bay Monet karakterine tam da dediğin gibi bu çerçevede yaklaşmak gerekli. Bu açıdan değerlendirildiğinde, bir kez daha söylemekte ve vurgulamakta fayda var: Gerçekten dönemin ruhunu bugünden bakarak analiz etmek, bununla kalmayıp yazıya, öyküye dökmek gibi oldukça zor bir işi başarıyla kotarmış bir anlatı bu.
Ben edebiyatta bir üst dilin, sanatçının kendi sanat dilinin kurulması gerektiği fikrine katılırım. Ancak bunu, “anlaşılmazlık”tan ayırt etmek usta işidir ya da toplumla bağını kopartmak istemeyen sanatçıya has bir seçiştir. Özellikle de şiirde şiirsel müzik denen sesi yaratmanın öykü dilinden çok farklı olarak türlü sesteşlikler gibi birtakım teknik unsurları ve de şaire duygu ve düşünce açılımı için yaratılan farklı alanları, kullanımları söz konusudur. Burada frapan kelimelerden ziyade farklı ve geniş kapsamlı imgeler, kaldı ki şiir imgeler bütünüdür, kullanılabilir, onlara yüklenen çeşitli çağrışımlar bulunabilir, şair konuyu kendine has imgelerle geliştirir. Ancak şiirin estetik bir dil etkinliği olduğu doğruysa da bu, yalnızca bir dil oyunu olduğu anlamına gelmez bana kalırsa. Yani o şairane dil oyunlarından ibaret şiir okur için şairin neyi, nasıl söylediğiyle ilgili bir gereksiz örtülülük yaratabilir. Ama tabii bu demek değil ki bu tür şiirin ya da anlatının “alıcısı” yoktur. Eminim ki bunun anahtarına sahip okur kitlesi bulmak mümkündür, Divan edebiyatının özel okur kitlesi bulunur mesela, ama şiirin toplumsallaşması açısından sorunludur bu. Rastgele anlam yüklemek ise bambaşka bir şey ki senin de bundan yana olmadığını bu öykünde gördüm.
“Anlam, şairin karnındadır” der bir Arap atasözü. Elbette şiirlerin yorumlarını pek güzel yapabilen eleştirmenler vardır ancak ben bu düzeyde olmayan bir okur olarak o anlamı şairin karnından çekip çıkartamayınca, pek tabii olarak şairden de şiirinden de uzaklaşabiliyorum. O zaman kolaycılık olacak belki ama E. Cansever, T. Uyar, C. Süreya, Ü. Tamer vs. okumak varken Küçük İskender’i de okumayıvereyim diyebiliyorum. Bunda tam olarak okur mu suçludur, bilmiyorum. Başka birçok nedenle topluma yabancılaşmış şair, yazar, ressam bana ulaşmanın, kendi özel dertlerinin yanı sıra toplum içinde benim ve senin de konumunu açıklayan, benim de içinde biraz olsun bir şeyler bulabileceğim, üstelik yazar ve okur aynı toplumun parçası insanlar olarak farklı kişisel duyuşlarının yanı sıra ortaklaşacak unsurlara da sahiptirler, bir sanat tarzının yolunu aramak yerine sanat için sanat derse, diyecek bir şey yok tabii. Bu da bir yaklaşım. O zaman şiirinden daha çok kendini ön plana çıkartarak kendine, özgün bir okur kitlesi yaratmak da kendi görevidir. Ben kesinlikle toplumsal bir dışa vurum olduğunu düşündüğüm sanatın herhangi bir dalında bir şairin, yazarın bu tarz icabı “seçilmiş” okur kitlesine dahil olabileceğimi zannetmiyorum açıkçası. Özellikle de şiir kadar yaratıcısına bağlı bir sanat dalında, eserin içinde sanatçının kişiliğini görmeyi mutlaka istesem de, içinde var olduğu toplumun kişilik öğelerine yansımasını da görmeyi isterim. Yani şimdi yeri değil belki, hatta ileri de gidiyor olabilirim ama demeden geçemeyeceğim, sevenleri üzerine alınmasın. Ne kadar değerli yapıtlar sunsa da, bir şair bir şiir sitesinin kendini tanıtan sayfasına şöyle bir özel poz ve mesaj vermemeli diye düşünüyorum. Bilmem buradan tutucu olduğum sonucu mu çıkar.
http://siir.gen.tr/siir/k/kucuk_iskender/kucuk_iskender_01.jpg
Rakı seven, yazı yazan, güzel sanatlara ilgi duyan, bir de cinsel tercihi farklı olan bir şair... Peki ama bu bana nasıl bir izlenim vermeli, ben buradan şairin sanat yaşamıyla ilgili ne çıkartmalıyım şimdi (öyle ya kendi sanatını tanıtan bir site bu).. Ben yazarın ne rakı sevmesini bilmek ne geceyi geçirdiği insanın cinsiyetini öğrenmek ne de tüm bunlar içerisinde yazı yazma tutkusuna tanık olmak isterim. Üstelik de bunları böylesi bir çabuk iletişim yoluyla kafama kazımasından hiç mi hiç hoşlanmam. Buram buram bu sistemin bireyci, yoz ve metalaşma kokan sanat anlayışının yansımasıdır bu benim için.
Toplumdan farklı tercihleri nedeniyle yaşadığı kırılmaları, baskıları, izlenimleri yansıtsın tabii ama bundan ibaret bir kendini var edişi ben açıklayamıyorum. Şimdiye kadar da edebi bir yorumuna rastlamadım. Varsa, okumak isterim doğrusu.
Gene kaptırdım. Nereden nereye geldim. Buradan mümkün değil Cecile’e dönemem :-) Ama açıklamalarından sonra Cecile de bu anlatı içinde yerli yerine oturdu benim kafamda. Yeni öykülerini ve hatta şiirlerini de paylaşırsan sevinirim...
-
2009-05-07 07:38:13 |Publisher| Emre Küçükoğlu

Başlıkta "eleştiri" diyor ancak yazınıza çözümleme mantığı üzerinden yaklaşırsam kendi adıma aldığım verimin kalitesi katlanacak. Batı Edebiyatına ait tür olan öyküye bir ürün daha sundum ve Batı Edebiyatının katmanlarından romantizmi seçtim. Bu öyküyü başka bir platformda verilen konu dahilinde yazdığım için buram buram sentimental bağlanımın görülmesi kaçınılmaz oldu. ( Konu da Erguvanlarla, baharla, aşkla bezeli bir şiir kıtasıydı )
Tespitlerinize katılıyorum. Batının drama, tragedya gibi bireyin içsel, toplumların yaygın kırılmalarıyla kelebek etkisi yaratan ve dönemleri iktidarlardan sosyal sınıfların düşünüş ve yaşam tarzlarına değin etkileyen akımlarına nüfuz eden Duygusallığın ilk adımları 18 . yy ın ortalarından itibaren görülüyor. Karakterleri belirlerken toplumdaki yerine ön koşul olarak bakmalı. Burjuvanın bile üstü soylular örneğin ve bir kahramanın yaşamdaki dengesini buldurmak öykü yazarları için sıkıntılı bir sonucu doğurabiliyor. Romantizmin aklı başından alan imgeselliğinden okuru ancak gerçeğe yavaş yavaş çekerek kurtarırız ki bu sayede kahramanın öz manada denge bilgisini verebilelim.
"Romantizmin etkisinde bir öykü yazarken sözcüklere rastgele anlam yükleyerek anlam karışıklığı ya da frapan kelimelerle süsleyerek kulak tırmalama durumu sezilmiyor" bu cümleniz için şiir denemelerim de olduğunu söylemek istiyorum. Şiir yazan öykü yazmasın veya öykü yazıyorsan şiire bulaşma o şiir olmaz diyenlerdenseniz siz de saygı duyarım... Fakat bir alana ait yazma ediminin içinde barındırdığı bazı kuralları türlerarası alışverişle kullanabiliriz. Öyküde bir karaktere şiir yazdırabilirsiniz, günlük yazdırabilirsiniz, okutabilirsiniz. Batı halklarından birinin duygularını kurallı cümle halinde sırıtmayan imgelerle ifade edebilirsiniz. Kaldı ki aşk her millette bir Leyla veya Mecnun ruhunu kişinin başının üzerinde döndürür.
Bay Monet'nin serüveni hakkında kısa da olsa hatırlatmalar yaptım. Cecile hakkında ise soru işaretleri kalması doğrudur. Tepkisi kopukluk değil de sanki beklenmedik bir çıkıştı. Sevilmeye dair bir itirafa genç kızlığından sıyrılıp yaklaşımı sorgulayan kadın rolüne bürünmesi Bay Monet'de de şaşkınlık yaratıyor. Aklından, ruhundan, belki erkeklere bakışından bir anda şüpheye ve tedirginliğe düşeceğiniz bir görüntü ile eylemini sona erdirdiğinde anlık düşüncesizliğinin içinde kayboluyor. Bay Monet'nin, aşkına klasik bir sahne ile yaklaşması öykü içinde basitlik kaygısına düşürürdü beni. Öpüşme ile sonlanan hatıraların anlatımı Bay Monet ile Cecile'in hayat suyu gibi görülebilir. Anlatım toplanmalıydı, uzaması öykü standartlarını zorlamaya başlayacaktı neredeyse. Cecile e dair ucu açık hayal kapısı okuru kendi kurgusuyla baş başa bırakmak oldu. Ben sevdim :-)
İtiraf edeyim, ilk kez böyle bir anlatımla yazdım. Ekleyeceğim diğer öyküleri okursanız bunu göreceksiniz. İlginiz ve değerli vaktinizi
ayırdığınız için teşekkür ederim.
Sevgiyle...
Yorumlar
İtiraf etmem gerekir ki, her birinizin yorumlarını alkışlayarak okudum / okuyorum ve yorumlarınızdan da öykü yazma denemelerinde faydalanacağım bilgileri ediniyorum.
Öyküyü fetekos'a da yazdığım cevapta olduğu gibi bir şiir kıtasının bende uyandırdığı duygu ve düşüncelere istinaden kurguladım. Öyküye bakışınızdaki değerlendirmele ri o kıta üzerinden yapmamanız, tamamen bağımsız kalmanız için söz konusu şiiri buraya almayacaktım ancak sevgili erdener in yorumu da gayet yerinde olduğundan kopyalıyorum :
Düşünceli yürürken bir yol dönemecinde
Çıkacak önümüze beyaz dallarla bahar
Hatırlatacak bize şen çocukluğumuzu
Erguvanlı bir bahçe mor salkımlı bir duvar
Ziya Osman Saba nın "Artık Yaşamak İçin" şiirinden...
Ben bu dizeleri okuyup da yağız Anadolu gençlerinin su yolundan dönerken veya hafta sonu dere başında çamaşırlarını yıkarken görüp henüz eline dahi dokunmadıkları yavuklularıyla ilgili kurdukları hayalleri, yaşadıkları ülke gündemine ilişkin ideolojik yaklaşımlarını çıkartamıyorum. Hani Nazım Hikmet'ten bir örnek verildi de böyle mi yazdık
Bu dörtlükteki ifadelerin varsıllığını yeterince açıp genişleterek ortaya romantizmin bir anlamda toplumcu kaygıdan doğduğunu da yineledim.Bu öykü için romantizme mi bakmalıyız yoksa toplumcu güdüleri mi ayaklandırmalıy ız? Kaleme alırken bunu sorgulayacağımı bile düşünmezdim. Toplumcu gerçekçilik üzerinden bakarsak içine kırıntıyla yerleştirdiğim bir iktidar sorununun sonuçlarının nereye varacağını kestirmeyeceğim iz mesajı alınabilir. Anlatım dili itibariyle 18-19. yy yabancı yazarların taklidi gibi okunduğunda ben bunun toplumcu gerçekçi altyapıda başarıya yaklaşmış olarak kaldığını söyleyebilirim. Bakınız Puşkin'in romantik toplumcu şiiri :
Gökyüzünün yüceliği çekici
Ama bizi çeken özgürlüğün kavgası.
Gelin vatana adayalım kendimizi
Gücümüzü, zihnimizi, çabamızı!
Mutluluğun ışıl ışıl bahar güneşini
Göreceksin dostum, yakındır bırak tasayı
Halktır bu uyanan, çektiği sancılar ki
Bahar toprağının doğum sancıları.
Ve tacın kara yıkıntısı üstünde ışık gibi
Yükselecek, göreceksin adımızı!
Bir de metne, bize öğretilen romantizm üzerinden bakalım. Bir aşk söz konusu. Önce beğeni ile sonra derinleşen ve kişiye kendini sorgulatacak kadar ileriye giden bir aşk. Sabahattin Ali bir öyküsünde (Değirmen) şöyle diyor:
"Sen aşkın ne demek olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?...
Çooook desene! Sevgilin güzel miydi bari? Belki de seni seviyordu... Ve onu herhalde çok kucakladın... Geceleri buluşur ve öperdin değil mi? Bir kadını öpmek hoş şeydir, hele adam genç olursa...
Yahut sevgilin seni sevmiyordu... O zaman ne yaptın? Geceleri ağladın mı?... Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?...
Fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak senin için o kadar güç olmamıştır. İnsan evvel' kendi kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri şey ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kafi mazeretler tedarik etmiştir.
Ha, sonra bir üçüncü, bir dördüncüye sevdin, ve bu böyle gidiyor.
Peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek sevmek mi dir?,,,
Çırılçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musunuz?...
Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu?
Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı? Bir minareye çıkarak bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misiniz?
Aşk sana bunları yaptırabilir mi? İşte o zaman sana seviyorsun derim... "
Monet de yaşamını, aşkını daha iyi anlayabilmek adına yeniden gözden geçiriyor. Genç sevgilisinin düşüncelerine dokunabilmek; belki duygusal olarak ona daha yakın hissedebilmek için sevgilisinin yaşındayken yaptıklarını düşünüyor, okuduklarına gidiyor... Bayan Lanouf u, Cecile'e savunurken aslında bir zamanlar kendisinin de Cecile gibi olduğunu ancak sürüklendiği yaşam düzeninde geldiği noktanın nasıl değiştiğini kavrıyor. Gerçekleştireme diklerinin sebebiyle dünyayı yorumlamasına varıyor. Toplumcu mantıkta Tümden Gelim ile iktidar sorununun birey-ler üzerinde yarattıkları imlenirken Romantik ele alışta Tüme Varım'ı farkedebilirsin iz.
Romantizmin arzulanana dair öznel bir heyecan içeriğini öne alırsak Cecile'e dair heyecanın sonlanmayışı ile öyküye başarılı gözüyle bakabilirim.
Katkılarınızla daha güzellerine diyelim
Saygıyla...
Romantik akım, toplumsal gelişmenin edebiyata yansıyan bir sürecidir. Önemli eserler verilmiş, sonraki edebiyat akımlarına ve günümüz yazarlarına da esin olmuştur. Bu tarzı beğenmemek mümkün tabii ama kültüre evrensel gelişim süreci içerisinde bakmak gerekir. Bir tercih gereği o dönemi ve mekanı yansıtan bir öykü yazılmış. Yanlış mı anladım, bilemiyorum, öyleyse hemen geri alırım ama eleştiri, bize hitap etmesi açısından Anadolu aşkları yerine Avrupa toplum yapısı içerisinde şekillenen aşk olgusunu işlemek ise, bunu ilk defa denediğini belirten yazarın özel amacının yanı sıra aşkın da evrensel bir olgu olduğunu anımsamakta fayda var sanırım. Zengin kontesin malikanesinde yeşeren Fransız öğretmen Julien’in aşkı da Anna Karanina’nın aşkı da Anadolu köylüsü Kuyucaklı Yusuf’un aşkı kadar gerçek, inandırıcı ve etkileyici olabilir. Açıkçası ben her iki aşk izleğini de kitaplardan bilirim. Memleketimden İnsan Manzaraları dışında yavuklusu için hapis yatan bir Anadolu genciyle şahsen tanışmadım henüz. Aynı şekilde Madam Bovary’leri de tanımam. Hepsinden bir parça bulabilsem de hayatımda bu iki tür aşkın da izini birebir görmüş değilim. Ama her ikisini de tarihsel süreçleri ve ele aldıkları yerel ve evrensel, toplumsal olgular eşliğinde okumaktan keyif alırım. Aksi halde, Hamlet’in hiçbir tiradı, Atinalı Timon’un hiçbir iğnelemesi ve hatta bu kadar geriye gitmeyelim Gorki’nin artık yaşamayan “ekmek işçisi” doğrudan bizi anlatmıyor, bizim dilimizi konuşmuyor diye değerli kabul edilemezdi ki bu mümkün müdür?
Marx’ın ve Engels’in de edebiyat yazılarında değindikleri 18. yy. Alman şairi Heinrich Heine’in aşk sonelerinin, memleket özleminin bizi yansıtmadığını ya da Nazım’a esin olmadığını belirtmek mümkün müdür? Anadolu aşıklarını, Nazım kadar olamasa da, yansıtıp yansıtmadığına birlikte karar verelim.
***
Dostluğun sürekliydi, vefalı, sadık,
Esirgemedin kendini;
Bunaldığım zamanlarda
Teselli ettin beni
Yiyecek, içecek,
Para buldun bana;
Çamaşır, giyecek
Yol pasosu aldın bana
Soğuktan, sıcaktan sevgilim
Tanrı korusun seni
Ve asla göstermesin sana
Benim çektiklerimi
***
Ne de çok oyalandım, ne de çok
Yad ellerde aşık, hulyalı:
Usandı beklemekten sevgilim,
Kendine bir gelinlik yaptırdı
Ve sardı, damat diye, şefkatli kollarıyla
Bir delikanlıyı, aptalın aptalı.
Pek güzeldir, pek nazlıdır sevgilim,
Gözümün önünde o tatlı hayali
Menekşeydi gözleri, yanakları gonca gül,
Açardı her dem taze pırıltılar içinde.
Nasıl da uçurdum ben böyle yari,
Vardı sersemliklerim, bundan büyüğü olmadı.
***
Güzelim mayıs ayında
Tomurcuklar açılınca,
Benim de kalbimde
Aşk yeşerdi.
Güzelim mayıs ayında
Başlayınca ötüşmeye kuşlar,
İtiraf ettim ona
İçimdeki özlemi.
***
En güzel türküleri
Sevgilimin gözlerine yazdım,
En iyi övgüleri
Dudaklarına.
En parlak dörtlükleri
Yanakları için yazdım
Bir de zarif sone yazardım
Olsaydı kalbi.
DOĞRUSU
Bahar gelince güneş ışınlarıyla,
Tomurcuklanır, açar çiçekler;
Dolanırken ay, ışık yörüngesini
Başlar peşinde yıldızlar yüzmeye;
Ve şair bir çift göz görünce sevimli,
Taşar kalbinden şarkıları-
Ama gözler, ay, gün ışığı
Şarkı, çiçek, yıldız hepsi
Hiçbiri, ne kadar gitse de hoşa,
Yetmez bir dünya yaratmaya.
Ben bu öykünüzdeki asil büyünün, karakterleriniz icin sectiginiz isimlerde ve de tasvir edilen bakimli mekanlarda sakli olduguna inaniyorum. Sanirim bu da askin steril ortamlarda daha cabuk yeserdigine olan garip inanctan kaynaklaniyor.
Bu öyküye, bu derece güzel ele alinmis tasvirlerin sonrasi yakistiramadigi m bir dekor da, malikane tasviri icinde yeralan Türk halisidir. Osmanlilarin kendilerini Devlet-i Ali olarak tanimladigi düsünüldügünde, sonradan icat olunmus bir genel "türklük" kimliginin o dönemdeki canim anadolu halisinda ne aradigini cok merak ediyorum. Bu, bir dramaturgun düstügü ender hatalardan; baski altinda degilse tabii.
SENİ DÜŞÜNÜRÜM
Seni düşünürüm
Anamın kokusu gelir burnuma
Dünya güzeli anamın
Binmişsin atlıkarıncasına içimdeki bayramın
Fırdönersin eteklerinle saçların uçuşur
Bir yitirip bir bulurum al al olmuş yüzünü
Sebebi ne
Seni bir bıçak yarası gibi hatırlamamın
Sen böyle uzakken senin sesini duyup
Yerimden fırlamamın sebebi ne?
Diz çöküp bakarım ellerine
Ellerine dokunmak isterim
Dokunamam
Arkasından camın
Ben bir şaşkın seyircisiyim gülüm
Alaca karanlığımda oynadığım dramın
NAZIM HIKMET
Ben edebiyatta bir üst dilin, sanatçının kendi sanat dilinin kurulması gerektiği fikrine katılırım. Ancak bunu, “anlaşılmazlık” tan ayırt etmek usta işidir ya da toplumla bağını kopartmak istemeyen sanatçıya has bir seçiştir. Özellikle de şiirde şiirsel müzik denen sesi yaratmanın öykü dilinden çok farklı olarak türlü sesteşlikler gibi birtakım teknik unsurları ve de şaire duygu ve düşünce açılımı için yaratılan farklı alanları, kullanımları söz konusudur. Burada frapan kelimelerden ziyade farklı ve geniş kapsamlı imgeler, kaldı ki şiir imgeler bütünüdür, kullanılabilir, onlara yüklenen çeşitli çağrışımlar bulunabilir, şair konuyu kendine has imgelerle geliştirir. Ancak şiirin estetik bir dil etkinliği olduğu doğruysa da bu, yalnızca bir dil oyunu olduğu anlamına gelmez bana kalırsa. Yani o şairane dil oyunlarından ibaret şiir okur için şairin neyi, nasıl söylediğiyle ilgili bir gereksiz örtülülük yaratabilir. Ama tabii bu demek değil ki bu tür şiirin ya da anlatının “alıcısı” yoktur. Eminim ki bunun anahtarına sahip okur kitlesi bulmak mümkündür, Divan edebiyatının özel okur kitlesi bulunur mesela, ama şiirin toplumsallaşmas ı açısından sorunludur bu. Rastgele anlam yüklemek ise bambaşka bir şey ki senin de bundan yana olmadığını bu öykünde gördüm.
“Anlam, şairin karnındadır” der bir Arap atasözü. Elbette şiirlerin yorumlarını pek güzel yapabilen eleştirmenler vardır ancak ben bu düzeyde olmayan bir okur olarak o anlamı şairin karnından çekip çıkartamayınca, pek tabii olarak şairden de şiirinden de uzaklaşabiliyor um. O zaman kolaycılık olacak belki ama E. Cansever, T. Uyar, C. Süreya, Ü. Tamer vs. okumak varken Küçük İskender’i de okumayıvereyim diyebiliyorum. Bunda tam olarak okur mu suçludur, bilmiyorum. Başka birçok nedenle topluma yabancılaşmış şair, yazar, ressam bana ulaşmanın, kendi özel dertlerinin yanı sıra toplum içinde benim ve senin de konumunu açıklayan, benim de içinde biraz olsun bir şeyler bulabileceğim, üstelik yazar ve okur aynı toplumun parçası insanlar olarak farklı kişisel duyuşlarının yanı sıra ortaklaşacak unsurlara da sahiptirler, bir sanat tarzının yolunu aramak yerine sanat için sanat derse, diyecek bir şey yok tabii. Bu da bir yaklaşım. O zaman şiirinden daha çok kendini ön plana çıkartarak kendine, özgün bir okur kitlesi yaratmak da kendi görevidir. Ben kesinlikle toplumsal bir dışa vurum olduğunu düşündüğüm sanatın herhangi bir dalında bir şairin, yazarın bu tarz icabı “seçilmiş” okur kitlesine dahil olabileceğimi zannetmiyorum açıkçası. Özellikle de şiir kadar yaratıcısına bağlı bir sanat dalında, eserin içinde sanatçının kişiliğini görmeyi mutlaka istesem de, içinde var olduğu toplumun kişilik öğelerine yansımasını da görmeyi isterim. Yani şimdi yeri değil belki, hatta ileri de gidiyor olabilirim ama demeden geçemeyeceğim, sevenleri üzerine alınmasın. Ne kadar değerli yapıtlar sunsa da, bir şair bir şiir sitesinin kendini tanıtan sayfasına şöyle bir özel poz ve mesaj vermemeli diye düşünüyorum. Bilmem buradan tutucu olduğum sonucu mu çıkar.
http://siir.gen.tr/siir/k/kucuk_iskender/kucuk_iskender_01.jpg
Rakı seven, yazı yazan, güzel sanatlara ilgi duyan, bir de cinsel tercihi farklı olan bir şair... Peki ama bu bana nasıl bir izlenim vermeli, ben buradan şairin sanat yaşamıyla ilgili ne çıkartmalıyım şimdi (öyle ya kendi sanatını tanıtan bir site bu).. Ben yazarın ne rakı sevmesini bilmek ne geceyi geçirdiği insanın cinsiyetini öğrenmek ne de tüm bunlar içerisinde yazı yazma tutkusuna tanık olmak isterim. Üstelik de bunları böylesi bir çabuk iletişim yoluyla kafama kazımasından hiç mi hiç hoşlanmam. Buram buram bu sistemin bireyci, yoz ve metalaşma kokan sanat anlayışının yansımasıdır bu benim için.
Toplumdan farklı tercihleri nedeniyle yaşadığı kırılmaları, baskıları, izlenimleri yansıtsın tabii ama bundan ibaret bir kendini var edişi ben açıklayamıyorum . Şimdiye kadar da edebi bir yorumuna rastlamadım. Varsa, okumak isterim doğrusu.
Gene kaptırdım. Nereden nereye geldim. Buradan mümkün değil Cecile’e dönemem
Ama açıklamalarında n sonra Cecile de bu anlatı içinde yerli yerine oturdu benim kafamda. Yeni öykülerini ve hatta şiirlerini de paylaşırsan sevinirim... Tespitlerinize katılıyorum. Batının drama, tragedya gibi bireyin içsel, toplumların yaygın kırılmalarıyla kelebek etkisi yaratan ve dönemleri iktidarlardan sosyal sınıfların düşünüş ve yaşam tarzlarına değin etkileyen akımlarına nüfuz eden Duygusallığın ilk adımları 18 . yy ın ortalarından itibaren görülüyor. Karakterleri belirlerken toplumdaki yerine ön koşul olarak bakmalı. Burjuvanın bile üstü soylular örneğin ve bir kahramanın yaşamdaki dengesini buldurmak öykü yazarları için sıkıntılı bir sonucu doğurabiliyor. Romantizmin aklı başından alan imgeselliğinden okuru ancak gerçeğe yavaş yavaş çekerek kurtarırız ki bu sayede kahramanın öz manada denge bilgisini verebilelim.
"Romantizmin etkisinde bir öykü yazarken sözcüklere rastgele anlam yükleyerek anlam karışıklığı ya da frapan kelimelerle süsleyerek kulak tırmalama durumu sezilmiyor" bu cümleniz için şiir denemelerim de olduğunu söylemek istiyorum. Şiir yazan öykü yazmasın veya öykü yazıyorsan şiire bulaşma o şiir olmaz diyenlerdenseni z siz de saygı duyarım... Fakat bir alana ait yazma ediminin içinde barındırdığı bazı kuralları türlerarası alışverişle kullanabiliriz. Öyküde bir karaktere şiir yazdırabilirsin iz, günlük yazdırabilirsin iz, okutabilirsiniz . Batı halklarından birinin duygularını kurallı cümle halinde sırıtmayan imgelerle ifade edebilirsiniz. Kaldı ki aşk her millette bir Leyla veya Mecnun ruhunu kişinin başının üzerinde döndürür.
Bay Monet'nin serüveni hakkında kısa da olsa hatırlatmalar yaptım. Cecile hakkında ise soru işaretleri kalması doğrudur. Tepkisi kopukluk değil de sanki beklenmedik bir çıkıştı. Sevilmeye dair bir itirafa genç kızlığından sıyrılıp yaklaşımı sorgulayan kadın rolüne bürünmesi Bay Monet'de de şaşkınlık yaratıyor. Aklından, ruhundan, belki erkeklere bakışından bir anda şüpheye ve tedirginliğe düşeceğiniz bir görüntü ile eylemini sona erdirdiğinde anlık düşüncesizliğin in içinde kayboluyor. Bay Monet'nin, aşkına klasik bir sahne ile yaklaşması öykü içinde basitlik kaygısına düşürürdü beni. Öpüşme ile sonlanan hatıraların anlatımı Bay Monet ile Cecile'in hayat suyu gibi görülebilir. Anlatım toplanmalıydı, uzaması öykü standartlarını zorlamaya başlayacaktı neredeyse. Cecile e dair ucu açık hayal kapısı okuru kendi kurgusuyla baş başa bırakmak oldu. Ben sevdim
İtiraf edeyim, ilk kez böyle bir anlatımla yazdım. Ekleyeceğim diğer öyküleri okursanız bunu göreceksiniz. İlginiz ve değerli vaktinizi
ayırdığınız için teşekkür ederim.
Sevgiyle...


Eleştiren Erkan Mayıs 07, 2009
Arkadaşlar her birinize ayrı ayrı teşekkür ederim.
İtiraf etmem gerekir ki, her birinizin yorumlarını alkışlayarak okudum / okuyorum ve yorumlarınızdan da öykü yazma denemelerinde faydalanacağım bilgileri ediniyorum.
Öyküyü fetekos'a da yazdığım cevapta olduğu gibi bir şiir kıtasının bende uyandırdığı duygu ve düşüncelere istinaden kurguladım. Öyküye bakışınızdaki değerlendirmeleri o kıta üzerinden yapmamanız, tamamen bağımsız kalmanız için söz konusu şiiri buraya almayacaktım ancak sevgili erdener in yorumu da gayet yerinde olduğundan kopyalıyorum :
Düşünceli yürürken bir yol dönemecinde
Çıkacak önümüze beyaz dallarla bahar
Hatırlatacak bize şen çocukluğumuzu
Erguvanlı bir bahçe mor salkımlı bir duvar
Ziya Osman Saba nın "Artık Yaşamak İçin" şiirinden...
Ben bu dizeleri okuyup da yağız Anadolu gençlerinin su yolundan dönerken veya hafta sonu dere başında çamaşırlarını yıkarken görüp henüz eline dahi dokunmadıkları yavuklularıyla ilgili kurdukları hayalleri, yaşadıkları ülke gündemine ilişkin ideolojik yaklaşımlarını çıkartamıyorum. Hani Nazım Hikmet'ten bir örnek verildi de böyle mi yazdık :-) Bu dörtlükteki ifadelerin varsıllığını yeterince açıp genişleterek ortaya romantizmin bir anlamda toplumcu kaygıdan doğduğunu da yineledim.
Bu öykü için romantizme mi bakmalıyız yoksa toplumcu güdüleri mi ayaklandırmalıyız? Kaleme alırken bunu sorgulayacağımı bile düşünmezdim. Toplumcu gerçekçilik üzerinden bakarsak içine kırıntıyla yerleştirdiğim bir iktidar sorununun sonuçlarının nereye varacağını kestirmeyeceğimiz mesajı alınabilir. Anlatım dili itibariyle 18-19. yy yabancı yazarların taklidi gibi okunduğunda ben bunun toplumcu gerçekçi altyapıda başarıya yaklaşmış olarak kaldığını söyleyebilirim. Bakınız Puşkin'in romantik toplumcu şiiri :
Gökyüzünün yüceliği çekici
Ama bizi çeken özgürlüğün kavgası.
Gelin vatana adayalım kendimizi
Gücümüzü, zihnimizi, çabamızı!
Mutluluğun ışıl ışıl bahar güneşini
Göreceksin dostum, yakındır bırak tasayı
Halktır bu uyanan, çektiği sancılar ki
Bahar toprağının doğum sancıları.
Ve tacın kara yıkıntısı üstünde ışık gibi
Yükselecek, göreceksin adımızı!
Bir de metne, bize öğretilen romantizm üzerinden bakalım. Bir aşk söz konusu. Önce beğeni ile sonra derinleşen ve kişiye kendini sorgulatacak kadar ileriye giden bir aşk. Sabahattin Ali bir öyküsünde (Değirmen) şöyle diyor:
"Sen aşkın ne demek olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?...
Çooook desene! Sevgilin güzel miydi bari? Belki de seni seviyordu... Ve onu herhalde çok kucakladın... Geceleri buluşur ve öperdin değil mi? Bir kadını öpmek hoş şeydir, hele adam genç olursa...
Yahut sevgilin seni sevmiyordu... O zaman ne yaptın? Geceleri ağladın mı?... Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?...
Fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak senin için o kadar güç olmamıştır. İnsan evvel' kendi kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri şey ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kafi mazeretler tedarik etmiştir.
Ha, sonra bir üçüncü, bir dördüncüye sevdin, ve bu böyle gidiyor.
Peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek sevmek mi dir?,,,
Çırılçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musunuz?...
Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu?
Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı? Bir minareye çıkarak bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misiniz?
Aşk sana bunları yaptırabilir mi? İşte o zaman sana seviyorsun derim... "
Monet de yaşamını, aşkını daha iyi anlayabilmek adına yeniden gözden geçiriyor. Genç sevgilisinin düşüncelerine dokunabilmek; belki duygusal olarak ona daha yakın hissedebilmek için sevgilisinin yaşındayken yaptıklarını düşünüyor, okuduklarına gidiyor... Bayan Lanouf u, Cecile'e savunurken aslında bir zamanlar kendisinin de Cecile gibi olduğunu ancak sürüklendiği yaşam düzeninde geldiği noktanın nasıl değiştiğini kavrıyor. Gerçekleştiremediklerinin sebebiyle dünyayı yorumlamasına varıyor. Toplumcu mantıkta Tümden Gelim ile iktidar sorununun birey-ler üzerinde yarattıkları imlenirken Romantik ele alışta Tüme Varım'ı farkedebilirsiniz.
Romantizmin arzulanana dair öznel bir heyecan içeriğini öne alırsak Cecile'e dair heyecanın sonlanmayışı ile öyküye başarılı gözüyle bakabilirim.
Katkılarınızla daha güzellerine diyelim :-)
Saygıyla...