Birkaç Lira Popüler
Ben babamı hiç görmedim. Gördüysem de hatırlamıyorum. Yalnızca vitrindeki fincanlara dayalı duran, stüdyoda çekindiğimiz eski bir fotoğraf var. Fotoğraf makinesini kendisi icat etmişçesine gururla bakan babam ve onun gölgesinde duran annem var fotoğrafta...
Annemin gözlerinde korku ve mutluluk; telaş ve güven bir arada. Bense sepetin içinde doğrulmuş bir halde etrafa nedensiz ve gereksiz gülücükler saçan bir bebeğim o zamanlar.
Hayatımda yalnızca bir kez onun gibi gururla baktım etrafa. 23 Nisan’dı ve sınıfın en uzun boylu öğrencisi olarak bayrağı tutmakla görevlendirilmiştim. Telaşlıydım, heyecanlıydım ve bir o kadar da kendimle gurur duyuyordum. Tören alanına giderken yağmur yağdı. Islandım. Üşüdüm. Doğuştan zayıf olan bünyem, sırılsıklam olan ceketimi çıkarmama izin vermeyen öğretmenlerimin sayesinde yorgun düşmüştü. Öğlene doğru bulutlar güneşin dünyayı ısıtmasına izin verdiler. Geçit töreni başladı ve ben son bir gayretle bayrağı yerinden kaldırdım. Bandonun ritmik sesi, kulağımdaki uğultunun eşliğinde gürültüye dönüşmüştü. Az sonra trompet, davul, borazan ve zil sesleri tamamiyle yok olup yerini uğultulu bir huzura bıraktı. Yere düşmemle birlikte bayrağı taşırken ki gururdan eser bırakmayan bir utanç yaşadım. O utanıcın izini hala sol şakağımda taşırım.
Başarılı bir öğrenci değildim ama karnemdeki zayıflar beni sınıfta bırakmaya yetmedi. Arkadaşlarımın tatil yaptığı zamanlarda ders çalıştım. Öğretmenlerimin de yardımıyla bütün derslerden geçtim. Derslerden bu kadar kolay geçildiğini bilseydim hepsini yaza bırakırdım. Her şeyin bir kolayı varmış demek ki! Mezuniyet diplomamı alamadan okuldan ayrılmak zorunda kaldım. Mahalledeki kahvede çıraklık yapmaya başladım. Kahvenin en keyifli yanı sabahın erken saatlerinde, içerdeki birkaç başıboşu görmezden gelerek taze çaydan içmekti. Bardakları yıkıyor, bardak kırıyor; kül tabaklarını yenileyip, külleri yere döküyordum. Ne de olsa bütün bunları geri toparlayacak olan benden başkası değil.
Cuma günleri, hava kararmadan dönmek şartıyla, izin günüm. İzin günlerimde öğlene kadar uyumakla, yolların tozunu ayağıma sürtmek arasında can çekişiyorum. Ama bedenim uykusuzluğa alıştı artık. Saat daha yediyi göstermeden gözlerimi açtım. İzin günlerimde biraz olsun süslenmeyi adet haline getirmiştim. Kapının arkasında asılı duran kıyafetlerimi giyip mutfağa geçtim. İşte buldum! Limon… Yarım ve üstü kurumuş limon… Aynanın karşısına geçip, parmaklarımı elimi yüzümü yıkarken ıslattığım saçlarımın arasında gezdirmeye başladım. Sıra limon suyuna gelmişti. Saçlarımı şekillendirirken kafasını kabuğundan dışarı uzatan bir kaplumbağa gibi göründüğüme emindim. Aynaya yaklaşıyor, istediğim gibi durmayan birkaç saç teliyle çatışıyor, sonra bir zafer kazanmış edasıyla başımı geriye çekip aynadakine bakıyordum.
Epey yürüdükten sonra kordonda bir banka oturup denizi seyre koyuldum. Ayakkabımın içine giren taşlar keyfimi kaçırmaya yetmemişti. Güneş sıcaklığını iyiden iyiye hissettirmeye başladığında oturduğum yerden kalkıp elimi cebime attım. Altı lira... Buralarda bir liraya çay içebileceğim bir yer olmalıydı. Ceketi parmaklarımın ucuna takıp, elimi omzuma attım.
“Ne alırsınız?” diye soran garsona “Bir çay.” diye cevap verirken sandalyeye adam akıllı yaslandım. İnsanın bir hizmet edeninin olması ne kadar güzeldi! Sağa sola bakınırken elindeki mendilleri satabilmek umuduyla içeri girmeye çalışan ellili yaşlarındaki adamı iteleyen garsonu gördüm… O sırada çayım geldi, yudumlamaya başladım.
Kordon boyunda birbiri ardına sıralı direkler vardı. Direklerin üzerindeyse akşamları sahil kenarına hayat veren lambalar... Bir adam sırtını bu direklerden birine yaslamış, sıcağa aldırmaksızın oturuyordu. Siyah camlı güneş gözlüğü ve hemen yanında duran bastonundan onun görme engelli olduğunu; ordan geçen kimi insanların önüne para bırakışındansa dilenci olduğunu anlamak hiç de zor değildi. Gözlendiğinden habersiz olan adam, etrafındaki kalabalık azalınca önünde duran bozukluklara çekidüzen verme ihtiyacı hissediyordu. Bir kısmını iç cebine atıyor, gerisini olduğu yerde bırakıyordu. Bu sahtekara bir oyun oynama arzusuyla kavrulmaya başladım. Hesabı öderken bir liraya yine dokunmadım. Beş lirayı uzattım.
Ona yaklaştığımda paraların şıngırtısını duyacağından emindim. Elimdeki bir lirayla önünde duran kutucuğa eğilirken gözlerine bakmakta kendimi alamadım. O da gözlüğünün üstünden bana bakıyordu. Kör bir adamın bu kadar anlamlı bakmasına imkan yoktu. Bir çırpıda doğrulup,hızla ordan uzaklaştım. Bunu yaptığıma inanamıyordum. Ama o bunu hak etmişti ve ben kimsenin emeğini çalmadım. İnsanların sokağa attıkları paradan payıma düşeni aldım yalnızca…
Üye eleştirileri
Toplam 4 üyeden ortalama puan:
İçerik ve anlatım ile ilgili güzel eleştiriler gelmiş. Ben de gözüme çarpan bir iki yazım ve anlatım hatasını buraya yazmak istiyorum.
"Yalnızca vitrindeki fincanlara dayalı duran, stüdyoda çekindiğimiz eski bir fotoğraf var." Fotoğraf çekilir, o yüzden buradaki doğru kelime "çekildiğimiz" olacak sanırım.
"Bense sepetin içinde doğrulmuş bir halde etrafa nedensiz ve gereksiz gülücükler saçan bir bebeğim o zamanlar." Cümle "bense" yerine "ben ise" ile başlasa nasıl olur? Bir de "ve gereksiz" burada gereksiz olmuş. Bebek sadece nedensiz gülücükler saçsın.
"Tören alanına giderken yağmur yağdı. Islandım. Üşüdüm." Burada bir önceki cümleye göre yanlış zaman kullanılmış. Şöyle nasıl olur: "Tören alanına giderken yağmur yağıyordu. Islanmış ve üşümüştüm."
"Derslerden bu kadar kolay geçildiğini bilseydim hepsini yaza bırakırdım. Her şeyin bir kolayı varmış demek ki!" Burada da anlayamadığım yazın herkes tatil yaparken bu çocuk ders çalışıp sınavlara girmek zorunda kalıyor. Bunun neresi kolay ve güzel bir şey ki, değil mi?
"Ne de olsa bütün bunları geri toparlayacak olan benden başkası değil." Burada da bir önceki cümle ile zaman olarak aynı olması için değil yerine değildi ile bitse daha doğru olacak sanırım.
"Ceketi parmaklarımın ucuna takıp, elimi omzuma attım." Omuza atılan ceket olduğu için "elimi" kelimesini çıkarırsak hem bir şey kaybetmiyor hem de daha doğru oluyor.
Kimse yazmadığına göre herhalde bir tek ben anlamadım. Çocuk hikayenin sonunda sahtekar dilenciye nasıl bir oyun oynuyor? Gerçi aşağıdaki yorumunda önündeki parayı aldığını yazmışsın ama ilk okuyunca anlayamadım.
Büşra yazdıklarını okumak keyifli, eline sağlık.
Son Güncelleme: Haziran 20, 2009
İlk 50 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
Anlatı içinde farklı tarzlar
Artık öykü yarışması dahilinde olmadığından, anlatıları klasik öykü formatı içerisinde tutmak da, bu şekilde değerlendirmek de zorunluluk olmamalı diye düşünüyorum. Bana bu anlatı bütün itibariyle bir öykü olarak gözükmedi. Ama tanıdık olduğum ve okumaktan da keyif aldığım bir anlatı tarzını anımsattı. Bu tarza en çok Edita Morris’te rastladığımı anımsıyorum. Mektuplardan oluşmuş “Vietnam’a Sevgiler”de, ama daha çok “Nasıl Mısın İyi Misin?” isimli uzun öyküsünde bir konu etrafında anlatıcının günceyi de andıran izlenimleri iç monologlar şeklinde sunulur. Ülkü Tamer’in olağanüstü çevirisinin muhtemelen anlatıya eklediği şiirsel zenginliğin de etkisiyle, bir konudan ziyade yazarın sözcüklerle dansı okuyucuyu sarar. Anlatılmak istenen konu da birinci şahsın içsel devinimleri aracılığıyla okura sadelikle sunulur. Öykünün ayrılmış olduğu bölümler, kahramanın farklı izlenimleri, aktarımlarıyla şekillenir. Bölümlerin birbirine bağlanımı klasik anlamda birbirini takip eden olaylar ya da tahlillerle sınırlanmaz. Ancak bütünlüğü içerisinde kahramanın tüm duygulanımlarına yol açan "olay"ın sürekliliği sağlanır. Başka bir deyişle, biçim ile öz ayrıklığı fark edilmez.
Bu anlatıysa, başlangıç açısından bana, böylesi bir uzun öykü, hatta belki kısa roman girişi izlenimi verdi. Pekala geliştirilip bu tarz bir uzun öyküye dönüşebilecek bir giriş. Ancak kahramanın kordonda banka oturmasından itibaren, bu tarz terk edilip klasik öykü formatına dönülmek istenmiş. Bence kopukluk yaratan, bu tarz dönüşümü olmuş. Hatta bu o kadar fark ediliyor ki, yukarıdaki tarzda, Morris’te, okuyucuyu etkileyen ifade zenginliği, sözünü ettiğim kısma kadar bu anlatıda da oldukça başarıyla yaratılmış; buna rağmen sonraki bölümde öykü sadeliği içerisinde bu önceki ifadeler terk edilerek gündelik aktarım diline ve biçimine geçilmiş ve hem öz hem de biçim olarak anlatıyı biraz zedeleyen kopuş yaşanmış. Dolayısıyla, başlangıçta bizi hazırladığın ruhsal durum, ikinci kısımda ortadan kaybolmuş.
Yorumunda güzel aktardığın gibi, çok yoğun çağrışımlar saklı anlatında. Ancak okur, bunları biçime sokmakta bir sıkıntı hissedebilir. Bunu da ben anlatı tarzı değişikliğine bağladım. Eleştirim, ikinci kısımda da aynı tarza devam etmemen. Tabii, bunu gerçekleştirseydin, sözünü ettiğin ve sezilebilen çağrışımları da sadeleştirmen gerekecekti. O zaman seçilmiş bir konu etrafında kahramanın yaşam içerisindeki duygulanımları, gündelik yaşamından izlenimler daha rahat ve net anlatılabilirdi.
Doğrusu, ben bu tarzı denemene pek sevindim Büşra. İkinci kısımda klasik öykü formatına dönüşünün dışında başarılı bir deneme olmuş. Tebrik ederim...
monologvari guzel bir oyku
Sevgili Busra,
Oncelikle oykunde kullandigin betimlemelerin (“Fotoğraf makinesini kendisi icat etmişçesine gururla bakan babam" gibi) cok canli, bu acidan umut vaat ettigini dusunuyorum. Daha once okudugum 'Nankor Kadin' oykunde de bunu fark etmistim. Erkan'in yorumuna su acidan katiliyorum: gecmise ayrilan bolum, her ne kadar gecmisin simdiye etkileri sezilse de, biraz fazla uzun olmus. Bunu telafi etmek icin simdiki zamanda gecen olayin hemen oncesini biraz daha gelistirebilirsin.
Genel olarak hayata dair bocalamalar yasayan bir insanin hafif alayci hafif isyankar bir sekilde yasadiklarini anlattigi bir monolog gibi olmus. Kullandigin dili cok samimi buldum. Umarim oykulerini paylasmaya devam edersin.Severek okuyorum. Sevgiler
Bütünlük
Ne yalan söyleyeyim öyküyü biraz dağınık buldum. Kahramanın tanıtılmasına ve esas olayla alakası olmayan düşüncelerine ayrılan yerle, öykünün finaline ayrılan yer arasında ilki lehine bir dengesizlik var. Kahveci çırağı ve kör numarası yapan dilenci arasında yaşananlarla önceki anlatılanlar arasındaki kopukluğun giderilmesi gerekmez mi? Babanın hiç görülmemiş olması, vitrindeki fotoğraf ve 23 Nisan'da gerçekleşen bayılmanın öykünün sonu ile organik bir bağı yok. Çehov'un tiyatro için dediği "oyunun başında sahnede bir tüfek varsa, oyunun sonunda o tüfek mutlaka patlamalıdır" sözü öykü için de geçerli değil mi?
Yorumlar
Çocuğun hayatındaki kesitler onun hayata bakışının oluşumu hakkında ipucu veriyor. Derslerden geçmenin kolaylığı ve öğretmenlerin bu konudaki tutumu onda kolay yoldan, emek vermeden elde edebilirlik düşüncesi oluşturuyor. Tören günü ıslanışı ise belirli kurallar çerçevesinde ama aslında olmaması gereken şeylerin yaşanabilir olduğu inancını yaratıyor. Kahramanın kendine özen gösterişi, gece gündüz kahvede çalışması ise babasının fotoğraftaki gururlu halinin oğlu üzerindeki bir yansıması. Ama çevresel faktörlerin, çocuk yaşta atıldığı hayatın zorlukları onda bu tür kopuk davranışlara neden oluyor. Çalışkan ve aynı zamanda kolaya kaçan bir yapı..
Kahramanı tanıtmak ve ardından onun herhangi bir gününde yaşadığı bu olayı kağıda dökmek istedim. O gün yaşadıklarıyla geçmişi arasında üstü örtülü bağlantılar kurduğumu düşünüyorum. Somut değil soyut örüntüler.
Titizlikle yaptığınızı düşündüğüm eleştiri için çok teşekkür ediyorum. Öyküyü yayımlamamın ardından en keyifli kısmı bu oluyor. Zaman ayırdığını için teşekkürler...

Eleştiren Erkan Mayıs 03, 2009
Bir dağınıklık ve üstü örtülü olma durumu söz konusu sanırım. Fotoğraf ve baba ile, aslında "babasızlık" ile, otoriteden yoksunluğu anlatmak amacındaydım. Fotoğrafta gururlu görünen babanın gururuna yenik düşen çocuğu hakkında birkaç satır yazmak... Bir dilencinin önündeki parayı alırken kendini haklı görebilişini, bu kadar basit çıkarımlarda bulunabilişini; aynı zamanda dilencinin emeğe gösterdiği saygısızlığı, terbiyesizliği ve iş ahlakına aykırı tutumunu yansıtmak istedim. Kim haklı? Kim haksız? Tartışmaya açık bir durum... Bu soruların cevabını net olarak vermek mümkün değil sanırım. Daha haklı ya da daha haksız şeklinde bir cevap daha kabul edilebilir...
Çocuğun hayatındaki kesitler onun hayata bakışının oluşumu hakkında ipucu veriyor. Derslerden geçmenin kolaylığı ve öğretmenlerin bu konudaki tutumu onda kolay yoldan, emek vermeden elde edebilirlik düşüncesi oluşturuyor. Tören günü ıslanışı ise belirli kurallar çerçevesinde ama aslında olmaması gereken şeylerin yaşanabilir olduğu inancını yaratıyor. Kahramanın kendine özen gösterişi, gece gündüz kahvede çalışması ise babasının fotoğraftaki gururlu halinin oğlu üzerindeki bir yansıması. Ama çevresel faktörlerin, çocuk yaşta atıldığı hayatın zorlukları onda bu tür kopuk davranışlara neden oluyor. Çalışkan ve aynı zamanda kolaya kaçan bir yapı..
Kahramanı tanıtmak ve ardından onun herhangi bir gününde yaşadığı bu olayı kağıda dökmek istedim. O gün yaşadıklarıyla geçmişi arasında üstü örtülü bağlantılar kurduğumu düşünüyorum. Somut değil soyut örüntüler.
Titizlikle yaptığınızı düşündüğüm eleştiri için çok teşekkür ediyorum. Öyküyü yayımlamamın ardından en keyifli kısmı bu oluyor. Zaman ayırdığını için teşekkürler...