Sabri'nin Küresi Popüler
Sabri köprüyü geçti. Yüz metre yürüyüp elma bahçelerine gelmeden durdu. Durduğu yer bir hırdavatçı dükkanıydı. Sabri içeri girmedi. Kafasını dükkanın kapısından uzattı:
-Hayırlı akşamlar Necmi Baba.
-Ooo Sabri! Nerelerdesin? Hiç görünmüyorsun. Seni görebilene aşk olsun vallahi.
-Ne yapacaksın Necmi Baba, iş güç.
-Gel gel, gel de bir çayımı iç, biraz laflayalım.
-Hiç gelmeyeyim, işim acele. Ben bir japon alıp gideyim.
-Eh, sen bilirsin. Nasıl vereyim, küçük mü büyük mü?
-Orta olsun Necmi Baba.
Sabri yapıştırıcısını alıp hırdavatçı dükkanından çıktı. Gerisin geri köprüyü geçip meydandaki fıskiyeli havuzun sağındaki yokuşu tuttu. Yokuşu hızlı hızlı çıktığından yoruldu, eve vardığında soluk soluğaydı.
-Geç kaldın.
Sabri kapıyı anahtarıyla açacaktı ki kapı kendiliğinden açılıverdi. Arkasından Sabri'nin karısı çıktı. Kadın ağzının sol köşesini aşağı düşürerek “geç kaldın” deyince Sabri sinirlendi. “ Bir gün de güler yüz göster be kadın!” dedi, söylene söylene tuvalete gitti.
-Nursuz adam. Eve gelir gelmez bağırmaya başlıyor. Başımın belası.
Sabri tuvaletten çıkıp doğrudan mutfağa girdi. O zaman karısı ondan iğrendi. “Ellerini yıkadı mı acaba” diye düşündü. Tabağını alıp çorbasını koydu. Başka bir tabağa pilavını, bir başka tabağa da bakla yemeğini koydu. Sonra tüm bunları serilikle Sabri'nin önüne dizdi. O zaman Sabri'nin içi genişledi. Karısına yabancı bir sevgi duydu. Önündekileri çabucak yiyip bitirdi. Yerken bir yandan da karısına iltifatlar ediyordu. Kadın hiç istifini bozmadı. Yemek boyunca Sabri'ye içten içe kızdı durdu: “İki yüzlü adam, karnını doyururken iyi, sonra yine bağırır durur, bıktım vallahi.”
-Ellerine sağlık karıcığım.
Sabri yemeğini bitirip kalktığında karısı henüz çorbasını içiyordu. Ağzında lokma varmış gibi bir müddet durdu, yutkundu. Sonra yarım ağızla,
-Afiyet olsun, dedi.
Sabri acele acele masadan kalktı. Çabucak arka taraftaki oturma odasına yollandı. Kadın kulak kesilmiş dinliyordu, odanın kapısının usulcacık kapatıldığını duydu, işkillendi.
- Ne yapıyor bu adam böyle kapıları kapatıp, bir işler karıştırıyor olmasın sakın?
Sabri oturma odasına girer girmez ceplerini yokladı. Oradaydı, pantolonunun sağ cebinde, rahatladı. Sonra aklına hırdavatçıdan aldığı japon yapıştırıcısı geldi. Bakındı bakındı, yapıştırıcı yok. O an Sabri'nin aklı uçuverdi, “Düşürdüm mü yoksa?” diye söylendi. “Şimdi işin yoksa taa köprünün öteki tarafına geç, yenisini al...”
-Çayını getireyim mi?
-Ne?
-Çay diyorum, ister misin?
-Yok, sen şu montumu getiriversene benim, yatağın üzerine atmıştım.
“Sinsi kadın, ne ara geldi, duymadım hiç. Kapıyı sessizce açmış da arkamdan bana bakıp dururmuş. Çayı bahane ediyor. Çay ister miymişim, çay içecek hal mi kaldı bende, şu işi bir halletsem...”
-Al montunu, kahve yapayım mı sana?
-İstemiyorum, git de rahat bırak beni, başımda dolanıp durma.
Kadın söylene söylene gitti. Sabri montunu aldı, ceplerini dışarıdan şöyle bir yokladı. Şişkinliği hissedince rahatladı. Yapıştırıcı oradaydı.
-Bu kadın bende akıl mı bıraktı, burdaymış işte, boşuna heyecanlanmışım. Neyse, nerede şu? Aman, bir halletsem de rahatlasam. Vallahi heyecandan öleceğim şimdi. Ya tutmazsa? Niye tutmasın, bu japon icabında uzun yola dayanamayıp çatlayan beygirleri bile yapıştırmıyor muymuş? Kerim hep söyler dururdu: "İnsanın cebinde bir japon yapıştırıcısı olsun, bir daha sırtı yere gelmez," derdi. O zaman tıs tıs gülmüştüm, oysa bak, haklıymış çocuk.
Sabri bir iş görürken kendi kendine konuşan insanlardandır. Sessizliğe dayanamaz. Kendinde konuşacak derman yoksa o zaman radyoyu açar. Radyodaki yabancı adamları, kadınları bas bas bağırtır. Eğer çok sevdiği bir hava çıkarsa o zaman etrafına şöyle bir bakınıp bir iki döktürür, hiç olmadı eklemlerin çalan havaya uydurur. Sağa sola yaylana yaylana odacısı olduğu müdür beyin koskoca masasını bir uçtan diğer uca iki dakikada siler. Zaten, başına ne geldiyse bu bir iş görürken oynayıp söyleme huyu yüzünden geldi. Bugün mesai bitimi şöyle bir baktı ki müdür beyin masasının göbeğinde minicik bir çay lekesi, çıkmadan şunu bir silivereyim, dedi. Üşenmedi, koridordaki dolaptan pilli radyosunu getirdi. Neredeyse müdürlüğün iki küçük camını silebileceği bir süre boyunca beğendiği istasyonu bulmak için oyalandı. Hoşuna giden yeri bulunca gövdesini müziğe uydurarak masaya eğildi. Sarı beziyle masanına ortasındaki çay lekesini nişanladı. Leke şimdi kaybolacaktı. Sabri sabun kokusunun ferahlığı içindeydi. Radyoda da en çok sevdiği o en oynak şarkı çalıyordu. Bezi tam lekeyle buluşacaktı ki dayanamadı, kolunu şöyle bir sağa savurdu. Kolunu aniden kaldırınca dirseği, müdürün masa isimliğinin bir parçası olan kristal benzeri cam küreye çarptı. Küre masada yuvarlanıp parkede kaydı ve biri büyük, diğeri küçük iki parçaya ayrıldı.
-Ya tutmazsa, o zaman ben müdür beye ne derim? Nasıl söyleyeyim ki, müdür bey, böyle böyle, ben sizin o en çok sevdiğiniz yuvarlacık kristal benzeri küreyi, işte böyle yanlışlıkla... Vallahi kovar. Kovmakla kalmaz, beni tüm daireye rezil eder. Kat müdürünün kasıntı odacısına gün doğar o zaman . Pis adam, yerimde gözü var. Eee dile kolay, k oskoca "Tapu Kadastro Müdürü" ne odacılık ediyoruz, kolay mı?
Sabri pantolon cebinden kırık küreyi çıkardı, öteki cebinden de kırık parçayı aldı. Japonu da avuçlayıp halının üzerine çöküverdi.
- Uyduruk bir küre. Adam buna deli oluyor. Koskoca adam, tüm gün koltuğunun arkalığına yaslanıp küresiyle oynuyor. Elinde çevirip duruyor. Arada bir de bir iki dosyaya imzasını atıverdi mi tamam, gün bitti. Şu dünyaya tapu kadastro müdürü olarak gelmek varmış.
Sabri japonun kapağını açtı. Kırık parçaya yapıştırıcıyı dökecekti ki vazgeçti. Küreyi alıp onu japonladı ve minik kırık parçayı yapıştırıcılı yüzeye oturttu.
-Oldu galiba, oh, mis gibi.
Sabri pek bir sevinmişti ki çok kötü bir şey yaptığını fark etti. Yapıştırıcı parmağına bulaşmış, kırık parçayı küreye yapıştırayım derken parmağına yapıştırmıştı. O sırada içeri karısı girdi.
-Tatlını getirdim.
-…
-Ne oldu? Yüzünün rengi gitmiş.,
-…
-Ne oldu parmağına? Ne o öyle? Dur ben çıkartıvereyim. Nereden buldun bu komik şeyi?
-Aman, dur elleme, kırılır bir şey olur.
-Ne olacak canım, ben çıkartıveririm.
-Bırak bırak, dokunma. Durrr!
-İşte oldu bak, çıkıverdi.
Gerçekten de karısı Sabri'nin parmağına yapışan küreyi dokunur dokunmaz etten ayırdı. Sabri bu sefer pek sevinemedi. Ne olur ne olmaz, yine bir aksilik çıkar, kürenin başına başka bir şey gelir...
-Ben çayları getireyim.
Sabri halının üzerinden kalkıp koltuğa kuruldu. Onardığı küre cebindeydi. Tatlı tabağını dizine dayadı. Kalburabastı. Çatalıyla tatlıyı dibinden kürekledi, koca tatlıyı ağzına atıverdi. Şerbeti ağzının iki yanından aktı. O sırada karısı çayları getirdi. Sabri ağzı dopdolu,
-Nefis, nefis, dedi. Çay bardağını ağzına dayadı, koca bir yudum çekti, ağzındaki lokmayı çayla yumuşatıp yuttu, “oh” dedi.
Keyfi öyle yerindeydi, kendini öyle bir rahat hissediyordu ki dayanamadı, cebinden küreyi çıkardı. Tıpkı müdür beyin yaptığı gibi küreyi gözlerinin hizasına getirdi. Orada binlerce Sabri gördü. Demek, dedi, bizim müdür bu küreyi bu yüzden bunca çok seviyormuş, orada kendinden binlercesini gördüğü için. Ha ha ha!
-Ne diye gülüyorsun?
-Hiç.
-Elini sağa sola sürme, etrafa şerbet bulaşmasın. Sabunlu bez getirdim,al.
-Ha ha ha!
-Delirdi mi ne!
Sabri sabunlu bezi aldı, boştaki elinin içinde biraz sağa sola kaydırdı. Bezi diğer eline geçirecekti ki küre avucunun içinden kayıp halısız kara beton üzerine düştü. Düştüğü yerde binlerce küçük parçaya bölündü. Sabri'nin küresi şimdi bir tuz yığınından farksız görünüyordu.
Üye eleştirileri
Toplam 3 üyeden ortalama puan:
Son Güncelleme: Haziran 20, 2009
İlk 50 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
Küre metaforu
Oldukça sade, günlük yaşamdan beslenmiş ve güçlü bir metaforla işlenmiş sağlam temelli bir öykü. Diyalogları gene yerinde ve ölçülü, biçime dikkat ederek kullanmışsın. Büşra gibi ben de öykünün Ege’de geçtiğini düşündüm ve küçük bir Ege kasabasında bir devlet dairesinde çalışan yöre insanının günlük yaşantısının içinde buldum kendimi.
Küre, Sabri’nin anlam veremediği, yalnızca patronuna ait olduğu için zarar vermiş olmaktan korku duyduğu bir nesne. Bu nesnede Sabri, geleceğiyle ilgili alınacak bir kararı görmekte, bunun endişesini duymaktadır. Değeri ve önemi hakkında bir fikri yoktur ama bu nesnenin ona etki etme gücü altında ezilir, nesne onun “patronu”dur. Öyküde “küre” metaforunu çok sevdim. Bu nesne, bir sanat eseri de olabilirdi. Mesela temizlerken değerli bir tabloya zarar veren ama onun sanatsal değerini kavrayamayan, ona yalnızca başına getireceği felaketi, işsizliği çağrıştıran kahramanın öyküsüyle de yukarıdaki anlam verilebilirdi. Hatta durumun ortaya çıkardığı başka birçok olgu gözlemlenebilirdi. Mesela sanatın toplumdan uzaklaşması, eserlerin meta haline gelmesi, bireyin, burada emekçinin sanata yabancılaşması, mülk haline gelmiş nesnenin insana tahakkümü... Dolayısıyla, anlatımı güçlü, zengin kılan ustaca bir kullanım bu.
Çok güzel bir konu yakalamış ve onu olabildiğince gerçek yönleriyle işlemişsin. Yukarıda bahsettiğim sorunu iyi tespit etmiş, etkili bir anlatım tarzıyla ortaya koymuşsun. Sonunda kürenin tuz buz olmasıyla öykünün mesajını okura iletmeyi amaçlamışsın. Burada bir eleştirim, öykünün sonundaki çözümlemeyi belirgin kılmak açısından belki Sabri'nin bu duruma tepkisini sezdirmek yoluyla sonuç kısmını biraz daha genişletebilirdin. Böylece dağılan kürenin okuru biraz daha etkilemesini, daha doyurucu olmasını sağlayabilirdin. Ama bu ufak bir ayrıntı. Öyküyü keyifle okudum. Yeni öykülerini de okuruz umarım...
Son Güncelleme: Temmuz 10, 2009
İlk 10 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
...
Tebrikler hoş bir öykü olmuş.
Sabri karakteri komik ve hayatın içinden biri gerçekten. Yurdum insanı işte, aslında karısı ile ilişkileri ne kadar kötü olursa olsun bu tip evlilikler kazasız belasız devam edebiliyor. Kadın adamdan sürekli şikayetçi olur, adam karısına etmediğini kalmaz ama gene de bir yastığa koyarlar başlarını.
Ben aslında halıya kafayı taktım. Sabri halıdan kalkıp koltuğa oturuyor ve yerinden kalkmadan elindeki küreyi halısız(!) beton zemine düşürüyor. Nasıl oluyor? Halı nereye gitti?
Son Güncelleme: Haziran 28, 2009
İlk 50 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
Kristal küre?
Öykünüzü keyifle okudum. Sabri'nin gayretine de hayran kaldım. Keşke son paragraf olmasaydı ve Sabri kendisini kristal kürede görmesiyle bitseydi öykü. Kristal dedim ama öyle canlandı gözümde o yüzden bu şekilde telaffuz ettim. Böyle bi son insanın yüzünde muzip bir gülümseme oluşturuyor. Oldukça hoştu. Ancak genel olarak aynı zaman kipinde yazmış olmanız okurken kesik kesik bir ifadeye sebep oluyor gibi geldi.
Diyaloglar oldukça canlı. Ege yöresindeki bir ilçede geçiyor gibi geldi. Dİyaloglardaki "getiriversen, çıkıversen" gibi kelimeler bana bunu anımsattı. Aklıma şöyle bir şey geldi şimdi. Sabri, çok fazla eğitim almamış ve bir devlet dairesinde odacı. Eşi de muhtemelen ev hanımı. (Tabi bunları tamamiyle Ege yöresi tahminimden yola çıkarak söylüyorum.) Karşılıklı konuşmalarda yöresel ağzı, şiveyi biraz daha yansıtsanız ayrı bir güzelliği olurdu sanki.
Kaleminize sağlık...
