KÖFTE KOKUSU Popüler
“Şişşt! Bakın kim geliyor?”
“Hey çöpçüler kralı!”
“Kime diyorum, yaklaşma yanına çocuğum!”
“Aç mı acaba?”
“Çok üzülüyorum ben böylelerine…”
“Zavallı…”
Her gün bunlar gibi onlarca cümle duyuyorum. Bir de lakabım var: “Çöpçüler Kralı”. Çocukların maskarası olmak beni o kadar etkilemese de acımasız insanların iğrenme dolu bakışlarından rahatsız oluyorum. Bir hışımla üzerlerine atlayasım geliyor. Korkulu bakışlarında gücümü yeniden keşfetmek ne de güzel olurdu! Oysa bakışlarına ve incitici sözlerine karşılığım ters bir bakış ve mırıldanmadan ibaret kalıyor.
Kimi tiksiniyor, kimi acıyor, kiminin umrunda bile değilim. Hoş, kimsenin umrunda olmak istediğim de yok ya! Hayat işte… Kimi zaman samimi bir gülümseyişe ihtiyaç duyuyorum yine de. En ürkek anlarımda bile bıçkın bir ifade takınmam gerektiğinin farkındayım. Sokakta yaşamak bana çok şey öğretti… Soğuk kış gecelerinde yabancı apartmanların bodrumunda sabahladığım anlar oldu. Sıkı dostluklar yerini kaypaklıklara bıraktı. Hala hayatta olmam gücümün ve güçsüzlüğümün farkında oluşumdan kaynaklanıyor. Buna da şükür deyip geçemiyorum. Öyle yaptığımda aç kalacağımı öğreneli çok oldu…
Denizi buram buram yosun kokan şu memlekette iştahımı kabartan bir koku var ki o da köfte kokusu. Köftecinin önünde bekleyen insanlar göz ucuyla bana bakıyorlar. Ne demek istediklerini kestirmeye çalışırken köftecinin “Gelirsem oraya!..” diye başlayan, devamına kulaklarımı tıkadığım sesini işitiyorum. Hızla oradan uzaklaşmadan önce köfte kokusunu ciğerlerime iyice dolduruyorum. Tutabildiğim kadar tutuyorum nefesimi. Bir süre sonra istemeden de olsa tıksırıyorum. Köfte kokusu uçup gidiyor. Yeniden aldığım solukla birlikte köfteciden geriye kulaklarımda ızgaranın cızırtısı kalıyor.
Sokak aralarına dalıyorum. Çöpler iyice birikmiş. İnsanlar evlerine çekilse de rahatça kurcalasam diyorum. Açlığım bu isteğimin önüne geçiyor. Çöp tenekelerinin içinde yiyecek bir lokma ararken, elinde çöp torbasıyla bir kadın geliyor. Sinirlenemem mümkün değil. Bu kadın tam bir çamaşır suyu hastası çünkü. Ne zaman karşılaşsak kapağını kapatmadan, çöp torbasına attığı çamaşır suyu bidonuyla bütün yiyecekleri mahvediyor. Pek titiz olduğu ortada. O kadar titiz ki apartmanın çöplüğünü bile çamaşır suyundan yoksun bırakmıyor. Beni öldürmek mi istiyor ne! Anlamdım ki...
Dükkanların önünden geçiyorum. Esnaf bana bir hayli alıştı. Yokmuşum gibi davranıyorlar. Sanki önlerinden geçen ben değilim. Sanki yüzlerine baktıklarım onlar değiller. Çamaşır suyu kokulu çöplüğe muhtaç ediyorlar beni. Eskiden böyle değillerdi. Aylak aylak geziyorum sokaklarda şimdi. Üzülmek, hayata küsmek, başını yere eğip adımlarını sayarak yürümek; sonlandıramadığım hayatımı zorlaştırmaktan başka bir şey yapmıyor. Hayatı olduğu gibi kabul ediyorum artık.
Ardı ardına sıralı dükkanların önünden geçtikten sonra köşedeki kahvehanenin ordan dönüyorum. İlk aradan sola sapınca adımlarımı iyice yavaşlatma vakti geliyor. Onu ya balkonda ya pencerenin önünde görüyorum. Dışarı çıkması yasakmış gibi mahpus yaşıyor hayatı. Bana imrenerek baktığını seziyorum. Onun bu tavrı damarlarımda gezinen özgürlüğe bir kibrit çakmış etkisi yaratıyor. Başımı hiç olmadığı kadar dik tutuyor, adımlarımı daha keskin bir şekilde atıyorum. Sakin, kıpırtısız duruşu, gözlerindeki yaramaz çocukluğu gizlemeye yetmiyor. Evlerinin karşısında küçük bir park var. Çocuk parkı. Onu buradaki bir banktan izliyorum. Çocuk parkı ama yaşlılarla dolu. Torunuyla birlikte gelen dedeler, nineleri solluyor. Özlem dolu bakışlarının altında çocukluklarının izlerini görüyorum.
-Dede, bak!
-Şişşt! Elinle gösterme bakayım.
-Yanına gideyim mi? N’olur…
-Olmaz. Annen kızıyor, biliyorsun.
-Söylemeyiz. Hem acıkmıştır belki.
-O başının çaresine bakar. Sen oynuna bak.
-Sen çok kötü bir dedesin!
Ufaklığın gözleri dolu dolu olmuştu. Yaşlar dökülmeye hazır, dedesinin ağzından çıkacak sözlere bakıyordu. Yaşlı adam türlü inlemeler eşliğinde dizlerini kırıp, çömeldi.
-Bana bak bakayım. Gözlerimin içine. Hah böyle işte… Deden boşuna dede olmadı tamam mı? Seni ağlatmak için deden olmadım ben. Ama o elindeki çikolatayı yer mi sanıyorsun?
-Canı çekerse…
-Gel o zaman karnını doyuracak bir şeyler alalım. Aramıza kalacak ama. Söz mü?
-Erkek sözü!
Yaşlı adam torununun elinden tuttu. Çocuk nefes almadan konuşmaya devam ediyordu. İyice uzaklaşana kadar kulak kabarttım. En son çocuğun “Dondurma mı alsak?” dediğini duydum. İkisi köşeyi dönene kadar arkalarından baktım. Çocuk da seke seke yürüdüğü yolda ara sıra başını çevirip bana bakıyordu.
Dedeyle toruna dalıp gitmiştim ki onun balkona çıktığını gördüm. Bugün yine çok güzeldi. Benim siyahlığımın; kirimin, pasağımın aksine o bulutlar gibi bembeyazdı. Sokağa çıksa o da kirlenecek, yağmur bulutu gibi olacaktı. Sağ gözünün üst tarafındaki siyah leke onu gözümde daha bir çekici kılıyordu. Ne olduğunu uzaktan tam olarak kestiremiyordum ama bu siyahlık benden bir parça taşıdığını hissettiriyordu. Bir gün gelse yanıma, doya doya baksam, özgürce dolaşsak tozlu sokaklarda. Ne de güzel olurdu! Ne açlığa ne de böylesi pis bir yaşantıya tahammül edebileceğini sanmıyorum. Akşam olmadan penceresinin önüne ya da balkonuna dönmek isteyecektir. Hayalini kurmak bile güzel; ben, o bir de özgürlüğümüz.
Dede ve torun bu tarafa doğru geliyorlar. Ellerinde şeffaf bir poşet var. Sevdiğimin karşısında bana yiyecek verecek olmaları utandırıyor beni. Hızla uzaklaşmak istiyorum ordan. Ama biliyorum, akşam olmadan gidersem bana küsecek. Güzel yüzünü en az üç gün göstermeyecek. O yüzden güneş batana kadar burada olmak zorundayım. Karnım zil çalıyor. “Mmmm…” Dayanılmaz köfte kokusu. Ciğerlerimi bu kokuyla dolduruyorum yine. Gitgide yaklaşıyorlar…
“Onu sen ye, bak bu paket onun.”
Ben bön bön bakmaya devam edince yaşlı adam titreyen elleriyle paketi açmaya başladı. Arkamı dönüp gitmek istiyor, balkondaki güzelin gönlünü gururumla fethetmek istiyordum.
-Dede, gidiyor bak!
-Allah Allah! Aç değil demek ki…
Çocuk sürekli konuşuyordu. Hiçbirini anlamadım. Köftenin kokusu başımı döndürmeye yetmişti. Sabahtan beri iki lokma yiyecek bulmak için o kadar çok çöp karıştırdım ki! Kir pasak içindeydi her yanım. Bu halimle yanına yakışmayacağım o güzeli yanımda taşıyamazdım belki ama köfteleri midemde saklayabilirdim. İnsanlar her gün bir dolu çöp atıyor. Bu gün de ben gururumu çöpe atıyorum. Balkonun olduğu tarafa hiç bakmadan çocuğun uzattığı köfte ekmeği büyük bir iştahla yemeye başlıyorum. Dede torun birlikte, mutluluktan ışık saçan gözlerle beni izliyorlar. Birkaç lokma yedikten sonra bu kadar nankörlük yeter deyip teşekkürümü ediyorum.
-Miyavv...
Üye eleştirileri
Toplam 5 üyeden ortalama puan:
Son Güncelleme: Temmuz 10, 2009
İlk 10 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
Güzel
Gerçi Büşra aşağıda yazdığı yorumda kahramanın kedi olduğunu belirtmiş ama nedense ben onu köpek olarak okudum. Hiç kedi olarak düşünmedim o sokak "canlı"sını.
Başlangıçta verilen seslenme örneklerinin çokluğu konusunda Fetekos'un yaptığı eleştiriye katılıyorum.
Güzel bir öykü
Konu seçimi, kurgusu, anlatımıyla çok güzel bir öykü olmuş. Kahramanın aşkını camda gördüğünde yaşadığı hayranlığı, güvensizliği, esnafın yok saymasının kabullenilmiş çaresizliğini okuyucuya hissettirmeyi ve sonuna dek merakı canlı tutmayı başarmış.
Dil kullanımındaysa, sadece -kulağı çok tırmalamamakla birlikte- şimdiki zaman, -di'li geçmiş zaman arasındaki geçişlere takıldım. Hikayenin bütünlüğünü koruma açısından, tek tip kip kullanılsaydı daha şık olurdu, sanki.
Elinize sağlık...
Gerçekçi Edebiyatın Zorluğu
Geçmişin büyük gerçekçi devlerinin yazdıkları onca eserden sonra, toplumsal gerçekçi edebiyat hala mümkün mü?
Hayat devam ettiğine göre elbette mümkün ama bu tarzda çıta çok ama çok yüksek. Üstüne üstlük gerçekçi edebiyat içinde sokak çocukları, öksüzler, kimsesizler en fazla işlenmiş olan konu.
Çocuk verilen yemeği kabul etmeseydi bozulurdum doğrusu.
"İnsanlar her gün bir dolu çöp atıyor. Bu gün de ben gururumu çöpe atıyorum."
Bu tam da beklediğim tavır oldu. Diğer türlüsü çok fazla Yeşilçam usulü olurdu.
Son Güncelleme: Haziran 20, 2009
İlk 50 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
Sokak kedisi...
“Uyuşamayız sevgilim, yollarımız ayrı;
Sen ciğercinin kedisi ben sokak kedisi.
Senin yiyeceğin kalaylı kapta
Benimki aslan ağzında.
Sen aşk rüyası görürsün ben kemik.
Ama seninki de kolay değil, kardeşim;
Kolay değil hani,
Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü...” Orhan Veli (Kuyruklu Şiir)
Öykünün teması Orhan Veli’nin şiiriyle temas ettiği toplumsal gerçeği anımsattı. Toplumsal konum farkları, dışlanmışlık... Veli’nin kedisi konum farklarından dolayı imkansız aşklarından bahsederken ciğerci kedisini iğnelemekten, ona rahatını borçlu olduğu gerçeği göstermekten geri kalmaz. Senin kahramanın biraz yabancılaşmış olsa da aşkı kolayca köfteye feda ederken bir nevi kendi gerçeğini gösterir sevdiğine. Ama Veli’nin sokak kedisinden farklı olarak, toplumsal gerçekten çok, kendi iç gerçeğinin yazgısını yaşar. Umutsuzluğu, karamsarlığı, seçimi de kendi dışında gördüğü dünyanın algılayamadığı gerçeklerine tepki belki de.
Anlatımda gereksiz ayrıntılara girmemişsin. Öykünün dili açık. Öyle ki öyküyü yazarken hissettiklerin, düşündüklerin görüntüye dönüşmüş bu sayede. Güçlü bir gözlemin de etkisi seziliyor bunda. Öyküyü okumaya başladığımda konu itibariyle kolayca içine düşebileceğinden şüphe ettiğim abartılı dramdan eser yok. Duygu dozu iyi ayarlanmış. Bu kez kahramanın içyapısını, bunalımını, duruşunu belirtirken işlevli bir anlatım tarzı seçmişsin.
Katı üslupçuluktan yana olduğumdan değil ama anlatı, konu kadar bir dil işidir de ve seçilen sözcüklerin biraz daha özenli olması, şiirde olduğu gibi değil elbette ama öyküde de sentaks meselesinin fazlaca göz ardı edilmemesi doğru olabilir belki. Öykünde uyumsuz bir sözcük kullanımı gözüme batmadı. Ancak başlangıçtaki diyalog bana gereksiz ve biraz da öykünün bütünündeki ahengi bozmuş gibi geldi. Dede ile torunun konuşmalarında da sezdim bunu. Diyalogları kullanmak bazen anlatıda ifade kolaycılığı yaratıyor ama bence hakkıyla kullanmak, özellikle de öykü söz konusu olduğunda oldukça zor bir iş. Sanırım daha fazla okuyarak hallolur.
"yağmur bulutu" iyi bir benzetme, çamaşır suyuyla temizlik takıntısına değinmen toplumdaki sahte değer ve niteliklerle de bir alay, onlara bir gönderme sanki, başarılı bir çağrışım.
“... bu siyahlık benden bir parça taşıdığını hissettiriyordu”, ne hoş bir aşk ifadesi bu... Zekice bir saptama...
Kediler, Orhan Veli, etkileyici anlatımın, bana keyifli bir Cumartesi günü yaşattı...
Koku...
Şimdiye dek hiç öykü eleştirisi yapmadım ama sanırım köfte kokusuna ben de dayanamıyorum. Öykünüzü öyle zevkle okudum ki artık buna da bir şey yazmazsam ayıp olacak gibi geldi. Bence köfte kokusu harika bir öykü, hele de miyavlamayla bitmiş olması müthiş. Bir de çöplüğü çamaşır suyundan yoksun bırakmayan kadını çok sevdim, sanki benim de gözüm onu bir yerlerden ısırıyormuş gibi geldi. Böyle keyifli bir öyküyü paylaştığınız için çok teşekkürler...
Yorumlar
Köfte kokan bir aşkın hazin sonu gibi oldu yazdığım. Orhan Veli'nin aç ve aşık kedisiyle benim aç ve aşık kedim. Karşılaştırmanı z gururumu okşadı.
İlginize teşekkür ediyorum.

Bu öyküye, köfte kokusunun yanında aşk kokusunu ilşitirme fikri aklıma geldiğinde Orhan Veli'nin ciğerci kedisini düşünmedim değil. Sizin de eleştrinize böyle bir girişle başlamanız hoşuma gitti.
Köfte kokan bir aşkın hazin sonu gibi oldu yazdığım. Orhan Veli'nin aç ve aşık kedisiyle benim aç ve aşık kedim. Karşılaştırmanız gururumu okşadı.
İlginize teşekkür ediyorum.