<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0">
    <channel>
        <title><![CDATA[Zizek - HayalET]]></title>
        <description><![CDATA[Joomla - the dynamic portal engine and content management system]]></description>
        <link>http://www.e-hayalet.net/</link>
                                        <item>
                <guid isPermaLink="false">14286-2492</guid>
                <title><![CDATA[Türkiye "Sol"una Karşı "Fikir Suçu" İşlemek: ]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/teori-sections-475-v15-475/55-zizek/14286-turkiye-sol-una-karsi-fikir-sucu-islemek</link>
                <description><![CDATA[
                                Önder makalenin çıktısını aldım, haftasonu tadını çıkara çıkara okuyacağım.                  ]]></description>
                <category><![CDATA[Zizek]]></category>
                <pubDate>Fri, 27 Apr 2012 14:39:52 +0200</pubDate>
            </item>
                        <item>
                <guid isPermaLink="false">14286-2490</guid>
                <title><![CDATA[Türkiye "Sol"una Karşı "Fikir Suçu" İşlemek: ]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/teori-sections-475-v15-475/55-zizek/14286-turkiye-sol-una-karsi-fikir-sucu-islemek</link>
                <description><![CDATA[
                                Eline sağlık Önder.                ]]></description>
                <category><![CDATA[Zizek]]></category>
                <pubDate>Mon, 23 Apr 2012 07:04:06 +0200</pubDate>
            </item>
                        <item>
                <guid isPermaLink="false">14286-2489</guid>
                <title><![CDATA[Türkiye "Sol"una Karşı "Fikir Suçu" İşlemek: ]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/teori-sections-475-v15-475/55-zizek/14286-turkiye-sol-una-karsi-fikir-sucu-islemek</link>
                <description><![CDATA[
                                                ]]></description>
                <category><![CDATA[Zizek]]></category>
                <pubDate>Mon, 23 Apr 2012 06:19:01 +0200</pubDate>
            </item>
                        <item>
                <guid isPermaLink="false">14286-2488</guid>
                <title><![CDATA[Türkiye "Sol"una Karşı "Fikir Suçu" İşlemek: Müthiş Final]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/teori-sections-475-v15-475/55-zizek/14286-turkiye-sol-una-karsi-fikir-sucu-islemek</link>
                <description><![CDATA[
                                Önder,
Final muhteşem olmuş! (Ayrıca, yazıda bariz bir edebiyat tadı da var).                ]]></description>
                <category><![CDATA[Zizek]]></category>
                <pubDate>Sun, 22 Apr 2012 18:41:54 +0200</pubDate>
            </item>
                        <item>
                <guid isPermaLink="false">14236-2461</guid>
                <title><![CDATA[Deleuze'de "Fark ve Tekrar": Yeni Bir Politik-Ontoloji: Takip]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/gilles-deleuze-dueuenuerler-291-v15-291/14236-deleuze-de-fark-ve-tekrar-yeni-bir-politik-ontoloji</link>
                <description><![CDATA[
                                Önder,

Her ne kadar bilgi yoldaşlığı yapamasam da, sezgisel ve kimi öreneklemelerin sayasinde anlattıklarına vakıf olabilidğimi düşünüyorum. Eline sağlık Hocam.                ]]></description>
                <category><![CDATA[Gilles Deleuze]]></category>
                <pubDate>Wed, 07 Mar 2012 14:32:49 +0100</pubDate>
            </item>
                        <item>
                <guid isPermaLink="false">14229-2441</guid>
                <title><![CDATA["From Monuments To Masses": "Deleuze'ün Yüzyılı"nda Yeni Bir Öznellik: ]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/gilles-deleuze-dueuenuerler-291-v15-291/14229-from-monuments-to-masses-deleuze-un-yuzyili-nda-yeni-bir-oznellik</link>
                <description><![CDATA[
                                Tebrikler Önder, yazıyı çok beğendim. Bundan sonraki yazıdan da "Öznelliğin bizzat kendisinin kollektif olarak yapılandırılmasıdır" kısmının açılımı için beklentim olduğunu bilmeni isterim. Usluba nazar değmesin diye 9,5 verdim :))                ]]></description>
                <category><![CDATA[Gilles Deleuze]]></category>
                <pubDate>Thu, 01 Mar 2012 08:41:30 +0100</pubDate>
            </item>
                        <item>
                <guid isPermaLink="false">14229-2440</guid>
                <title><![CDATA["From Monuments To Masses": "Deleuze'ün Yüzyılı"nda Yeni Bir Öznellik: Statut]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/gilles-deleuze-dueuenuerler-291-v15-291/14229-from-monuments-to-masses-deleuze-un-yuzyili-nda-yeni-bir-oznellik</link>
                <description><![CDATA[
                                Almanca'da heykelin bir adı da Statut'tur. Ve bence statünün en iyi ifadesidir. Ne vakit bakarsanız bakın hep aynı pozisyondadır.

Önder,

Eline sağlık. Arayı açmıştın, umarım elin çabuk ısınır. Isınmış eli soğutmamak lazım; zira yazmadığımız boşluğa başkaları, ve doğal olarak, kendi cümlelerini yazıyorlar.                ]]></description>
                <category><![CDATA[Gilles Deleuze]]></category>
                <pubDate>Thu, 01 Mar 2012 07:20:55 +0100</pubDate>
            </item>
                        <item>
                <guid isPermaLink="false">14097-2280</guid>
                <title><![CDATA[Dünyanın bütün dükkân hırsızları birleşin: Toplumsal Öznenin Yokluğunda]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/teori-sections-475-v15-475/55-zizek/14097-dunyanin-butun-dukkan-hirsizlari-birlesin</link>
                <description><![CDATA[
                                Zizek'in bu yazısı, solun bütün akımlarına bir "Kral Çıplak" anı yaşatıyor; "post-ideolojik" dünyada toplumsal özne kaybolmuştur, çıplaklığı herkes tarafından aslında görülüp de dile getirilemeyen kral, işte varsayılan ama artık çoktan mefta olmuş bu toplumsal faildir   Görülemeyen veya görülmek istenmeyen  ve ama her olasılıkta ona uygun tavır geliştirilmeyen durum da tam olarak budur. Markxismden, Anarşizme bütün sol akımlar, halihazırda kurulmuş bir toplumsal fail varsayımına dayanır, sistemin özel mülkiyete dayanan üretim tarzı bu faili deterministik bir süreçle zaten "kurmaktadır" (constitue etmektedir). Farklı sol akımlar arasındaki ayrım, bu zaten sistemin yapısal süreçleri ile otomatik olarak üretilen failin örgütlenme tarzlarının farklılığına yapılan vurgudan kaynaklanır..Yalnız burda bir detaya dikkat edelim; toplumsal fail yoktur derken, sistemin yoksullar, mülksüzler üretmediğini kastetmiyorum, bunu iddia etmek çok aptalca olurdu..Kastedilen daha çok bu yoksul, sistem dışında atılmış kitlelerin eylemleri üzerinde kontrola sahip Özne haline gelememeleridir.

Zizek'in yukarıdaki yazısında da aktardığı Hegel'in bir terimi var, ingilizce'de rabble diye karşiılanıyor, orjinali Pobel..Herhalde türkçeye de güruh diye çevirebilir. Hegel bu "rabble"ı şöyle betimliyor:

“Poverty in itself does not make men into a rabble; a rabble is created only when there is joined to poverty a disposition of mind, an inner indignation against the rich, against society, against the government…A further consequence of this attitude is that through their dependence on chance men become frivolous and idle…In this way, there is born in the rabble the evil of lacking self-respect enough to secure subsistence by its own labor and yet at the same time of claiming to receive subsistence as its right.” Hegel-Philosophy of Right (1820)

Yani bir başka deyişle;  Zizek'in bu "isyanlar"ın niteliğine yönelik yukarıda yaptığı analizler işte.

Günümüzde, toplumsal çelişkiler kendi çıkarlarının bilincinde ve onları korumak için örgütlenen sınıflar arasındaki bir mücadele değil. Sistem tarafından, iktisadi açıdan tamamen işlevsiz hale getirilip, bir posa gibi atılmış dışlanmışların, Pobel'in, rabble'in, güruh'un, klasik marxist terminolojiye göre lümpen proleterya'nın sistemin çemberinin içine dahil olma hırsıyla belirlenen amaçsız, ülküsüz, farklı bir dünya kurgusu olmayanların , sisteme entegre olma mücadelesi..Bütün ütopyaları evlerine bir iPad çalıp götürmekle sınırlı..Bu isyanlar, kapitalizmin eleştirisini değil, onun güzelliklerine sahip olma arzusunu dile getirir..Bu ayaklanmalarda muhalif bir yükseliş görenler  feci şekilde yanılıyor. Günümüz dünyasında Proleter olmak ayrıcalıklı sınıflardan birine dahil olmak anlamına gelir. Hiç unutamadığım bir saptama vardır, bir türk iktisatçısı TV'de dile getirmişti; Bugün sadece Çin ve Hindistan dünyanın bütün üretimini yapmak için yeterlidir. Dünyanın geri kalan bütün nufusu iktisadi açıdan gereksiz fazlalıktır aslına".

O yüzden sorulmayan soru şudur; böyle bir dünyada sol ne yapabilir?

Şimdiye kadar solun bütün akımlarının üzerinde duracağı bir zemin vardı..Artık o zemin kaybolmuştur. Zizek'in yazısındaki analizlerin ve aktardığı diğer çağdaş düşünürlerin belirttiği gibi:

Alain Badiou: "Gittikçe daha dünyasızlaşan bir toplumsal alan"
Zygmunt Bauman: ‘yetersiz tüketici’lerin eylemleri 

Bunlara ben de İmmanuel Wallerstein'i ekleyeyim, birkaç yıl önce yayınlanan kitabının başlığıyla: Bildiğimiz Dünyanın Sonu.

Wallerstein, son büyük krizden ve tabii gelmekte olan bir diğerinden çok önce kapitalizmin bir toptan çöküşünden bahseder, hatta çok kesin bir tarih de verir: 2050. Ama ardından uyarır, "Yerine daha iyisinin geleceğini sanmayın".

Rosa Lüxemburg'a atfedilen ünlü sosyalist uyarının gerçekleşmesine doğru gidiyoruz: "Ya Sosyalizm ya barbarlık".

Fransa'da, İngiltere'de, Kuzey Afrika'daki yönsüz ayaklanmalar ilk değil ikinci şıkka doğru gitmekte olduğumuzun göstergeleridir. Bu duruma, kürsel ısınma ile kaçınılmaz olarak gündeme gelecek temiz su kaynaklarının azalışını, tarimın çöküşünü de ekleyin, tablo daha da kararır.

Kapitalizmin, en büyük tahribatı bedenleri değil zihinleri yoksullaştırmasından kaynaklanıyor; her koyunun kendi bacağından asılacağı vahşi, barbar bir uygarlık anlayışı, "insanlık durumu"olarak doğallaştırılmıştır.

Sosyalistler, sistemin ürettiği yoksulların birgün hidayete erip sınıf bilincine ulaşmasını , anarşistler de vitrin talanı isyanlarının bütün dünya sathına yayılmasını umadursunlar,  hayatta kalma savaşı ve sonucundaki barbarlık insan varoluşunun normu haline gelmeye doğru hızla gidiyor.

Böyle bir dünyada, alternatif bir toplumsal varoluş perspektifi  önce  nasıl örneklenir, sonra barbarlığa karşı durması nasıl sağlanır?

Asli soru budur; devrimin kırdan mı şehirden mi başlayacağı, başladıktan sonra devlet iktidarını koruyacağı mı yoksa toptan kaldıracağı mı vs gibi ikincil futurıstik, ütopik olanlar değil. Zira bütün bu ütopik sorular, kurulmuş bir toplumsal özne varsayar: O özne vardır da programı ne olmalıdır, sevk ve idaresi nasıl yapılmalıdır, bütün perspektifleri işte bu tür yaşanan zaman değil, olası bir duruma yöneliktir..Oysa karşımızda duran seçim bu değildir, o korkunç uyarıdır : "Ya Uygarlık Ya Barbarlık".

Böyle bir Demokles kılıcı altında anarşizm, komunizm vs gibi ayrımlara gitmek, "Benim babam senin babanı döver" çocuksu inatlaşmasından öte hiçbir anlam ifade etmez..

Peki durum bu ise, yüzümüzü nereye çevirmeliyiz? 

İnsanlar arası yeni bir bireysel/toplumsal varoluş kurmak mümkün mü?

Zizek'in aktardığı Muhafazakar "Back to Basics" / "Köklere Dönüş" tavrını, solun da kendi perspektifinden yapması ve en temel soruya cevap araması gerektiğini düşünüyorum; bütün siyasi analizlerin ötesinde -altında, berisinde, gerisinde- insan denilen biyolojik tür olarak varoluşumuzun ontolojisi nedir? Neler, hangi ilişkiler,hangi faaliyetler bizi bir insan öznesi olarak kurar?

İşte Spinoza'nın alanına girdiğimiz nokta burasıdır, işte bu yüzden Spinoza ve ondan esinlenen ardıllarının düşünceleri önem kazanıyor; homo economicus ya da homo politicus'dan önce homo sapiens olarak varoluşumuzun temel dokusu nedir? 

Kendi bacağından asılmakla belirlenen bireyci, egoist varoluşa karşı, toplumsal bir varoluş ve onun serpileceği bir alan nasıl kurulur.? Kanımca cevabı bulunması gereken soru budur ve Spinoza ve ardılları, cevabı tamamen veremiyor olsalar da kapıyı aralıyorlar..

Öyleyse ünlü sosyalist uyarıyı günümüze uyarlayalım; 

1. "Ya toplumsal alan, ya Barbarlık"
2. "Ya Baruch Spinoza, ya Ayn Rand"


                ]]></description>
                <category><![CDATA[Zizek]]></category>
                <pubDate>Thu, 25 Aug 2011 22:19:18 +0200</pubDate>
            </item>
                        <item>
                <guid isPermaLink="false">14095-2279</guid>
                <title><![CDATA[Bir Düşünüre Duyulan Gerçek Sevginin Ölçüsü Nedir?: Üslup değişikliği]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/teori-sections-475-v15-475/56-ulusbaker/14095-bir-dusunure-duyulan-gercek-sevginin-olcusu-nedir</link>
                <description><![CDATA[
                                Önder,
(Kel alaka olabilir ama) Son üç yazında öne çıkan en belirgin özellik, radikal sayılabilecek şekilde üslup değişikliği oldu. Yazıların acaip rahatladı, dinginleşti; uzun yazılarında görülen uç kaçmaları kayboldu. Allah allah demekten ve sevinç duymaktan başka bir şey gelmiyor elimden.

Not: Yaklaşık iki haftadır kafamda dönen güncel yazımın başlığı "memleket sevgisi nasıl ölcülür" Bir allah alah da buna diyeyim.                ]]></description>
                <category><![CDATA[UlusBaker]]></category>
                <pubDate>Tue, 23 Aug 2011 07:12:45 +0200</pubDate>
            </item>
                        <item>
                <guid isPermaLink="false">13819-1985</guid>
                <title><![CDATA[Nurettin Topçu Üzerine Notlar: Teknoloji-Yaratıcılık-Şarki]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/teori-sections-475-v15-475/217-politik-teori/13819-nurettin-topcu-uezerine-notlar-v15-13819</link>
                <description><![CDATA[
                                Şarklı toplumlar olarak "teknik olarak eyliyorlar, teknik olarak üretiyorlar" ya da "yaratmıyorlar, yineliyorlar" diyebilir miyiz? O zaman Topçu'nun da belirttiği "disiplin cihazına bağlanmama" yı ne yapacağız? Her iki durumda da disiplin temel unsur değil mi? Burası biraz bulanık geldi bana... daha doğrusu çelişkili geldi...Belki teknoloji ya da teknikten ne anladığımız da önemli... Yaratıcılık nedir? Teknoloji nedir? Çalışma nedir? Üretim nedir? gibi...                ]]></description>
                <category><![CDATA[Politik-Teori]]></category>
                <pubDate>Mon, 29 Nov 2010 08:47:44 +0100</pubDate>
            </item>
                        <item>
                <guid isPermaLink="false">13805-1984</guid>
                <title><![CDATA[Spinoza ya da Ulus Baker'de "Birey": Ulus Hoca]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/teori-sections-475-v15-475/56-ulusbaker/13805-spinoza-ya-da-ulus-baker-de-birey-v15-13805</link>
                <description><![CDATA[
                                Bu yazıyı, önce Bloglara Ulus Baker kategorisine koymak istedim. Baktım ki Ulus Hoca'nın kendi yazıları var. Orada araya girmek istemedim. Pişmiş aşa su dökmek gibi olacaktı. Burada da yorumlarda akıp giden bir tartışma var görünüyor. Ben de haliyle eleştiriye bir girdi açtım.


Ulus Hoca’yı çok fazla takip etmediysem de onun birkaç seminerine katılmış, birkaç yazısını, çevirdiği kitapları okumuştum. Ulus Hoca’yla ilgili güzel bir anım var. Onun İzmir’de verdiği ilkin sinema seminerlerinin ardından bıraktığımız telefon numaralarımız sayesinde ikinci olarak sosyoloji semineri için aranmıştık. Üstelik beni arayan Ulus Hoca’nın kendisiydi. Mütevazılığın böylesi diye düşünmüştüm ve “siz ararsınız da ben gelmez miyim hocam” gibi bir şey demiştim. Onu Anma toplantısına haberim olmadığı için gidemedim. Çok da önemli değil. Önemli olan, insanlar yaşarken onların yanında olmak, olabilmek.

Seminerlerde Ulus Hoca’nın sinema anlayışının benimkine yakın bir şey olduğunu gördüm. Ya da öyle sandım. Hoca, Rus sinemacı, konstrüktivist –ya da yapısalcı- Vertov’u tanıttı, saatler süren filmlerini gösterdi. Rus formalizmi, konstrüktivizmi Avrupa’yı çok derinden etkilemiştir. Avrupa’da Yapısalcılık vs. onların etkisiyle başlar. Dolayısıyla, Ruslar her zaman Avrupa’yı geriden takip eden kaba köylüler de değildir. Hoca’nın tanıttığı Vertov’un sessiz sinemasının baş aktörü “hareket”tir. Her cinsten, özellikle insanlarınki, hareketin aktarıldığı bu sinemada görüntü müzikle desteklenir. Vertov sinemasıyla ilgili kitaplar piyasada mevcut.

Hoca, bir de bizden genç sinemacıların, kısa filmcilerin çalışmalarını gösterdi. Genelde savaşı, iktidarı, medyayı vs.yi eleştiren bu protest filmlerden bir tanesinde bir savaş topunun patlamasını defalarca ritmik bir şekilde izliyoruz, bu görüntü ritmine eşlik eden aynı ritimde de bir müzik. Görüntü ile müzik aynı ritimde. Son derece güzel bir hipnoz. Bu hipnotik ritme daldığınızda patlayan bomba mı ne, ayırt edemiyorsunuz artık. Halbuki topun patlamasının tekrar tekrar gösterilmesine eşlik eden ama tersinleyen örneğin ritmi farklı bir müzik ya da bambaşka bir şey, bizim görüntü-müziğin eş-ritmik hipnozuna dalmamızı engelleyebilir, o zinciri kırmamızı sağlayabilir, bizi şaşırtabilir, hatta sersemletebilirdi (bunları seminerde de daha basit ve kısa sözlerle ifade etmeye çalışmıştım). Protest film, aslında günümüz müzik endüstrisinin kullandığı vidyo-klip tekniğini tekrarlamaktan başka bir şey yapmamıştı. Dolayısıyla kara delik tarafından yutulmuştu. Bunları ben uydurmadım. Tiyatroda Brecht’in başlattığı anlayış, Godard’ın yeni dalgadan kurtulma çabaları vs., ilk aklıma gelenler. Godard örneğin film sahnesinde kameraları, set ekibini gizlemez. Filmin bizzat orada çekildiğini seyirci olarak biz de görürüz. Bu bir filmdir. (“Pipo”ya nazire).

Bunlara rağmen, klasik hatta demode sinema biçimleriyle de hâlâ güzel şeyler anlatılabileceğine inanıyorum. Bunun örneklerine rastlıyorum. Bu biraz da klasik romandan tat almaya benzer. Romanın bittiğini düşünüyorsanız bilemem. Ama klasikler hâlâ çok satıyor!   
                ]]></description>
                <category><![CDATA[UlusBaker]]></category>
                <pubDate>Fri, 26 Nov 2010 18:19:13 +0100</pubDate>
            </item>
                        <item>
                <guid isPermaLink="false">13783-1948</guid>
                <title><![CDATA[Manav Kurnazlığı: Hegemonya ya da Post-Modern Zübüklük: Fidel ve Küba ile ilgili haber...]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/teori-sections-475-v15-475/217-politik-teori/13783-manav-kurnazl-hegemonya-ya-da-post-modern-zuebuekluek-v15-13783</link>
                <description><![CDATA[
                                Galiba teknik bir problem nedeniyle yorum olarak ekleyemediğimden bu alanı kullanmıştım. Sonunda eklenebildi. Tüm "eleştiriyi" silemedim ama içeriği sildim.                ]]></description>
                <category><![CDATA[Politik-Teori]]></category>
                <pubDate>Fri, 10 Sep 2010 21:54:48 +0200</pubDate>
            </item>
                        <item>
                <guid isPermaLink="false">13762-1906</guid>
                <title><![CDATA["Ağacın Kurdu" Ya da İçkinlik Meselesi: Modernleşmeden Postmodernleşen Ülke]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/teori-sections-475-v15-475/217-politik-teori/13762-agacin-kurdu-ya-da-ickinlik-meselesi-v15-13762</link>
                <description><![CDATA[
                                Hasan yine şaşırttın beni düşüncelerinin yakınlığıyla;

"İnsanların elindeki matbaa boyası kurumadan, Laser Printer, arkasında da İnternet geldi. "

Benim çok sevdiğim bir saptamama benziyor; Türkiye modernleşmeden post-modernleşti.

Canlı yayında, yılın en uzun günü hangisidir sorusuna "Perşembe", bir ülkenin bağımsızlığını gösteren kumaş parçası nedir sorusuna "Patiska", doktor kontrolünde en son ne zaman adet gördün sorusuna "ben bilmem beyim bilir" diye cevap veren bir halk bu..Postmodern liberal çakalların "kültürel değerler" diyerek yaltaklandığı bir kültürün kendi ifşa edişi bütün bunlar..

Tabii ki farkındayım bu bağlamda dile getirdiğin açmazların

Ancak solculardan konuşuyoruz, tamam bir halkın genel düzeyi neyse solcusu da o düzeyle orantılıdır ancak yine de solcu farklı bir kumaştan olmak durumundadır..

Murat Belge, artık günahım kadar bile sevmiyorum ama yer yer çok sağlam gözlemler yapar; "Bunlar kendilerini Bolşeviklerle özdeşleştirir ama Bolşevik dediğin adam bilgi toplamak için bir malikaneye sızması gerekiyorsa, gider aşçı olur, bilmiyorsa öğrenir, birkaç günde şef aşçı olur ve malikaneye sızar; herhangi bir konuda bilgilenmesi gerekiyorsa kütüphanaye kapanır, günlerce not alır" türü birşeyler söylemişti..

Bir de kendimden bir anektod aktarayım; eski Tüfeklerden, şeker gibi bir insan olan rahmetli Cenan Bıçakcı'yı Ankara'daki galerisinde bir arkadaşla beraber ziyaret etmiştik. Kendisi de bir eski tüfek olan eşiyle birlikte elektronik mühendsiliği öğrencisi olduğumu öğrendiğinde büyük bir çoşkuyla benden TV'nin miydi, bilgisayarın mıydı ne hatırlamıyorum şimdi, nasıl çalıştığını anlatmamı iştemişlerdi benden..Kendimi bir anda tuhaf, ingilizcede awkward denen bir durumda bulmuştum; o yaşa gelmiş, teknolojiyle herhangi bir alakaları olmayan insanlara en yüksek teknoloji ürünün çalışmasını ben nasıl anlatayım, bir kere kendim bile bilmiyorum ki; o çocuksu merakları karşısında ben utanmıştım. Gerçekçi bir istek değildi tabii ki; ancak gösterdikleri bu jestdi önemli olan, arkada yatan solculuğa dair temel kavrayışı ifşa eden o jest. Yani solcu merak eder, çevresindeki gelişmelerden yabancılaşmaz gibi..İşte gerçek komunist duruş budur, yeni olandan ürküp onu redetmek değil..

Elbette ki eski kuşaklardan teknoloji kompedanı olmalarını beklemiyoruz; Cenan Bıçakcı ve eşinin gösterdiği jesti bekliyoruz sadece..

Bıçakçı ile Çulhaoğlunun tavırlarını karşılaştır; Bıçakcı o yaşına rağmen yeni olandan korkmuyor, kucaklamaya, anlamaya ondan sol adına birşeyler çıkarmaya çalışıyor..Ama Çulhaoğlu ise, tutucu yaşlı bir aristokrat gibi her türlü yeniliği kuşkuyla karşılıyor..

Devrimci tavır, yeni olanda, posayı attıktan sonra ortaya çıkabilecek devrimci olasılıkları okuyabilmek demektir.O olasılığı gördükten sonra, sana kulak verenleri yönlendirebilecek bir insan olarak, gereken pratikleri bizzat icra etmek durumunda değilsin; arkandan gelen gençlerde yapacak birileri olacaktır..Sen mühendis değilsindir, ama senin ağzına bakan mühendisler vardır etrafta..Senin yapman gereken işin teknik kısmı değil, felsefi kısmı..Ancak Çulhaoğlu işin teknik koordinasyonu ile ilgili vs konuları masaya yatırmıyor; ortaya çıkan yeni durumu özsel olarak, teorik olarak, ilkesel olarak redediyor..

Bir başka eski lider de İnternet için E-tipi cezaevi tanımlamasını yapmıştı. Sahip oldukları mentalite bu..Senin gündeme getirdiğin reel/pratik/kültürel sorunlar bu mentalite karşısında sinek vızıltısı gibi kalır..Bu ülkede dile getirdiğim türden bir site için koca sol 10 tane internet programcısı çıkaramaz mı? İşte görüyorsun tek başımıza sen ve ben bir sitenin işlerini tek başımıza iyi kötü haledebildik, üstelik asli işimiz olmamasına rağmen..Bu gibi sorunlar fasa fiso..asıl problem bunlar değil. Asıl problemi Einstein dile getirmişti;

"Bir önyargıyı parçalamak bir atomu parçalamaktan çok daha zordur"                ]]></description>
                <category><![CDATA[Politik-Teori]]></category>
                <pubDate>Mon, 05 Jul 2010 08:46:50 +0200</pubDate>
            </item>
                        <item>
                <guid isPermaLink="false">13762-1905</guid>
                <title><![CDATA["Ağacın Kurdu" Ya da İçkinlik Meselesi: Kopukluk]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/teori-sections-475-v15-475/217-politik-teori/13762-agacin-kurdu-ya-da-ickinlik-meselesi-v15-13762</link>
                <description><![CDATA[
                                Önder,

Çığlığın buraya, kara avrupasına, kadar geliyor. Hatta şöyle bile düşündüğünü çıkarabiliyorum: "Bu kadar aleni bir durum nasıl tespit edilemez." Daha evvelinden kafa yorduğum için hazırda bir kaç cümlem var.

Bir, bizim coğrafyada her kuşak kendi referansını kendi oluşturmak zorundadır. Yani kendi kendine referans olmak zorundadır. nasıl mı? Şöyle sorayım sana. Hangi "büyük" edebiyatçıdan olumluluk aldığında "büyük" bir edebi eser yarattığına iananmaya başlarsın. Hangi "büyük" düşünürümüzden övgü aldığında "düşünür mertebesini" zorladığını düşünürsün. Ben bulabilmiş değilim, hatta var olanın anla(ya)mdığınını daha muteber olabileceğini düşünüyorum. Niye mi? Tarihsel süreçler bizim coğrayamız için "normal seyrinde" diyebilir misin? İnsanların elindeki matbaa boyası kurumadan, Laser Printer, arkasında da İnternet geldi. Daha ben, Laser Printer'in yarattığı heyecanı unutmuş değilim; artık bildiriler için köşe bucak "güvenilir" fotokopici arama derdine son vermişti... 

Şimdi durum daha karmaşık. İnternet ki, bence henüz nereye evrileceğine dair ipucu yok elimizde, büyük bir gürültüyle vadide akıp duruyor. Bizse yamaçta nasıl ve hangi açıyla bir boru salsak da "kullanılabilir" su elde etsek diye düşünüyoruz. "Nasıl"ı ve "tekniği" tutturamadığımız anda hem borudan olma riskimiz hem de o sele kapılma tehlikemiz var. Ama bunu bir önceki kuşak bilemez. Bir mühendis olduğunu ve bunun verili donanımlarıyla hareket ettiğini unutuyorsun, ki yadırganacak bir durum değil. Ama bunu uzağında olanların da bir hayli kalabalık teşkil ettiklerini bilmen gerekir. Kim kimi dinleyecek soru bu? Benim yanıtım çok basit. Bir önceki kuşak bizi dinleyecek hem de büyük bir güvenle...

Veysel Güney'den haberdar olduğum zaman kafama dank etmişti: Bilmediğimiz kişisel tarihlerimiz orda burda heba olup gidiyor. Bunun için solbellek.org ismini satın aldım. Tam da aşağıda söylediklerin için:
"Oysa bizim ülkede düşük ölçekli bir iç savaş yaşandı (ve aşanmaya devam ediliyor bn) 80 öncesinde, binlerce devrimci insan katledildi ama hiçbir düzenli kaydı yok. O günlerde canlarını verenlerin öyküleri hiçbir yerde anlatılmadı. Onların yaşamları hakkında az çok genel bilgilere ulaşabileceğimiz ya da gittikçe karmaşıklaşan sol teori hakkında ilk genel bilgilere ulaşabileceğimiz bir Sol Wikipedia'mız olsaydı, bu mücadelenin hep takip edilegelmiş olan çizgisine karşı bir tehdit mi oluştururdu?"

Önder,

"Yeni"ye karşı tedirginlik duymanın "hayatiyet" taşıdığına inanıyorum. Bunun çok da mahkum edilmemesi gerekiyor ama tersi de doğrudur. "Alışkanlık" haline gelmiş davranışların terk edilmesi "enerji" gerektirir ve maalesef tembel hayvanlarız. Teknolojinin sokağa yansıyan durumuna bakıp ona güzelleme döşenmemiz mümkün değil ama dediğin gibi bunun sorumlusu teknoloji değil onu kullanan/kullanamayandır. Yine dediğim gibi, kimin kimi dinleyeceğinde hemfikir olmamız gerekiyor.

İki, detaylara inecek kadar dil bilmeyiz. Orta ve Lisede felsefe derslerini kaldırır yerine beden eğitimi ikame edersen ne olur? Koca cüsseli "küçük kafa" olursun. Bir avuç dolusu bile olamayan bizler ise o süreçlerden kafa göz kırar kıra geçiyoruz; bütün berbat müfredat, yetersiz alt yapı ve "evlere şenlik" öğretmenlere rağmen o coğrafyanın entelektüel düzeyi hiç de kötü değil. Ama ne oluyor, ne kadar kendini arındırsan da, üstüne başına bulaşanlardan "disk" üzerinde kalmış "script"lerden azad olamıyorsun. Bununsa en basit yolu ya toplu ret ya da sonsuz bağlılık oluyor.
                ]]></description>
                <category><![CDATA[Politik-Teori]]></category>
                <pubDate>Mon, 05 Jul 2010 07:54:28 +0200</pubDate>
            </item>
                        <item>
                <guid isPermaLink="false">13761-1904</guid>
                <title><![CDATA[TEZ, TEZAHÜR, TEZKERE: Valla Mükemmel]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/teori-sections-475-v15-475/217-politik-teori/13761-tez-tezahuer-tezkere-v15-13761</link>
                <description><![CDATA[
                                Biliyorum olay biraz al gülüm ver gülüm şekline büründü ama yukarıdaki yazıya hakikaten tamamıyla katılıyorum. Sanki uzaylılar beynime girip düşüncelerimi almışlar da sana aktarmışlar Hasan; yani bu yazıyı o kadar kendimin gibi hissettim.                ]]></description>
                <category><![CDATA[Politik-Teori]]></category>
                <pubDate>Thu, 01 Jul 2010 15:37:39 +0200</pubDate>
            </item>
                        <item>
                <guid isPermaLink="false">13760-1902</guid>
                <title><![CDATA["Sınıf"la Nasıl "Buluşulur"?: Brikolaj]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/teori-sections-475-v15-475/217-politik-teori/13760-sinif-la-nasil-bulusulur-v15-13760</link>
                <description><![CDATA[
                                Teşekkürler Hasan..

Bilmek ve bilebilmek arasında ayırım yaparak, tam da benim "ilkel"in her yeni durumda verili malzeme ile derme çatma brikolajı ve mühendis'in uzman ama statik bilgisi arasındaki ayrımımı pekiştirmişsin. Yazıda anlatmaya çalıştığım da buydu..

Maalesef bizim solcularımız, çokelmiş, kristalize olmuş terimlerin kabuk bağlamış biçimlerini kırıp içeriğini tekrar dinamikleştirme yönündeki çabaları mertlikten ödün vermek olarak algılayıp, solcu delikanlılığa zeval getirmek olarak görüyorlar.

Sınıf kavramı zaman ötesi ve mutlak, olası her evrende aynı ve statik bir yapı olabilir mi? Böyle bir algılayış Marxismin dinamik yöntemine uygun mudur?

Kapitalizm farklı tarihsel dönemlerde farklı üretim modelleri geliştirmez mi? İlkel birikimin manifaktür aşamasındaki vahşi kapitalizm ile, fordist, taylorist ve post-modern zamanların post-fordist aşamalarda sınıf bileşimi aynı kalabilir mi?

Sınıf bileşimi sürekli değişiyor ise, "sınıfla buluşmanın" yöntemi de sürekli değişmez mi?

Ancak bütün bu sorular gözardı edilir ve olası bütün evrenlerde aynı olan mutlak, evrensel bir "sınıfla buluşma" tanımlanır.."Sınıfla buluşma" gösterenin işaret ettiği gösterilen çokta ayaklar altından kaymıştır, gösteren havada asılı kalmıştır, içerik değişimiştir ama aynı form, aynı kabuk sanki herhangi bir anlam iletiyormuş gibi kullanılmaya devam edilir.

"Yahu Milleti bir tanımla hele" dediğinde nasıl bir sağcı apışıp kalırsa, bir solcuya da "Yahu bir Joker gibi her durumda başvurduğun sınıfla buluşmayı hele bir tanımla" dediğinde vereceği somut bir cevap yoktur aslında..Allah aşkına tam olarak nedir "sınıfla buluşmak"? Hangi yöntemleri ve araçları kullanır? Sen de bir çağrışım yapıyor mu? İçtenlikle söylüyorum çok zorlamama rağmen bende bir çağrışım yapmıyor. Nedir kastedilen? Mahalle çalışması yapmak mı, sendikal mücadelede bulunmak mı?

En azından şunun açık olması lazım; olası bir cevabı varsa da "sınıfla buluşmak" kesin net anlamı olan, belli bir pratikler ve yöntemler bütünü akla getiren sarih bir nosyon değil, üzerinde uzun uzun tartışmak, beyin fırtınası estirmek gerekiyor..Kendi üstüne kapanan çevrimsel Totolojik mantığın fasit dairesini kırıp, olası yöntemler üzerine düşünmek gerekiyor..Yani dediğim gibi aslında analizin tam da başlaması gereken yer, sonuç olarak sunuluyor..


Neyse, bu konuları düşünmeye devam..                ]]></description>
                <category><![CDATA[Politik-Teori]]></category>
                <pubDate>Wed, 30 Jun 2010 16:55:12 +0200</pubDate>
            </item>
                        <item>
                <guid isPermaLink="false">13760-1901</guid>
                <title><![CDATA["Sınıf"la Nasıl "Buluşulur"?: Bilebilmek]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/teori-sections-475-v15-475/217-politik-teori/13760-sinif-la-nasil-bulusulur-v15-13760</link>
                <description><![CDATA[
                                Sevgili Önder,

Bir ricayla başlayayım: Lütfen solcu olmayı ders formatına sokma, her ders formatlı şeyden kaldığım gibi bir de "solculuk"tan kalmak istemiyorum zira o benim çıkınımdaki tek katık :)

Şöyle anladım:

Etiket / Referans
Niyet / Kaabiliyet
Kar / Zarar
ve nihayet
Bilmek /Bilebilmek

Baş gösteren demişsin, Çapa'da diyebiliriz sanırım. Günümüzün en büyük atıl kavramlarından biridir. İdeolojisizleşmenin başlangıç ve bitiş noktasıdır.

Ben en çok bilmek/bilebilmek üzerinde durmak istiyorum. Matematik ezberleyen arkadaşlarım vardı; o gün bugündür onlara üzülürüm. Matematik ezberlenir mi derdim, "hoca kesin bunu soracak derlerdi" hoca, gerçekten de onu sorardı kimi zaman ve karşıma geçip zafer kutlarlardı, bense hocaya da üzülürdüm, on tane soruyla bir ömür geçer mi be hocam! 

Sonra bunun daha büyük ölçeklisine şahit oldum. Gazetelerde, televizyonlarda, kürsülerde ve siyaset meydanlarında, sermayesi sadece bilmek olan insanlar dolanıyor. Rüzgar bir yön değiştirdiğinde, ya da x bilinmeyeni değil de y bilinmeyeni istendiğinde apışıp kalan insanlar. Bü yüzden bir solcunun bilmekle değil bilebilmekle doanamış olması gerektiğini düşünüyorum ve yazdıkların için kendi adıma teşekkür ediyorum.                ]]></description>
                <category><![CDATA[Politik-Teori]]></category>
                <pubDate>Tue, 29 Jun 2010 07:37:23 +0200</pubDate>
            </item>
                        <item>
                <guid isPermaLink="false">13753-1873</guid>
                <title><![CDATA[Komünistler İçin Spinoza Neye İyi Gelir? Ya Da Molar ve Minör Politika: Enfes]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/teori-sections-475-v15-475/217-politik-teori/13753-komunistler-icin-spinoza-neye-iyi-gelir-ya-da-molar-ve-minor-politika</link>
                <description><![CDATA[
                                Önder,

Mühendisleri severim, sanat ve felsefeden anlayanlarını ise daha çok severim :)

Yazı enfes olmuş; eline, beynine sağlık. Hep derdim, bir mühendis felsefeden ve sanattan anlarsa bu muthiş birşey olur, diye, "nasıl" diyenlere artık bu yazıyı referans verebilirim. Mikro/Makro ilişkisini fizik ile açıklayabilmek ancak bir mühendisin yapabileceği birşeydir ve bu sonsuz keyif aldığım bir yazım/düşün biçimidir. Kısacası yazı tam bana göre olmuş.                 ]]></description>
                <category><![CDATA[Politik-Teori]]></category>
                <pubDate>Sun, 20 Jun 2010 14:35:02 +0200</pubDate>
            </item>
                        <item>
                <guid isPermaLink="false">13738-1850</guid>
                <title><![CDATA["Yeni Bir İnsanlık Yaratılmalı": İsimlendirme]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/teori-sections-475-v15-475/54-negri/13738-qyeni-bir-nsanlk-yaratlmalq-v15-13738</link>
                <description><![CDATA[
                                Şaka da olsa, ki her şakanın en az yarısı ciddidir denir, isimlendirmeye itirazım var. (Avrupalı entelektüelin kilise karşıtlığı, benim cami karşıtlığımdan daha köklü olduğundan, düşünsel devamlılığı da benimki kadar kopuk değildir. Onun karşıtlığı düşünsel devamlılığını, benim karşıtlığım düşünsel kopukluğumu tetikliyor. Çoğu şeyde olduğu gibi ortaklığını bulsak çok iyi olacak)

Bence içtenliğimizi, "mesai"den "yaşam biçimi"ne terfi edip etmeyeceğimiz belirleyecek. Aynı sorunlar karşısında nasıl "farklı" pozisyon alabildiğimiz veya alamadığımız esas rengimizidir. Daha önce bahsi geçti, bir nesircinin günlük hayatın sorunlarını dile getirirken "çocukların okul parası..." şeklinde bir sızlanmasına denk gelmiştim. Benim için bu sızlanmadan sonrası teferruattır. Hariçten gazel okumadığım bilinsin diye yazıyorum, bir babayım ve "okul" meselesi büyük bir meseledir. Ama ben henüz "okul sistemi" meselesini aşamadığım için "okul parası"nı bu kadar kolay telaffuz edemiyorum. Eğer bütün büyük cümlelerden sonra "sorun" karşısında "ortalama"nın tavrını alıyorsak farkımız nerede? Bir yazarın öncelikli meselesi çocuklarının "okul parası"mıdır yoksa "okul"un kendisi midir? Eğer nihayette aynı kalıba kek olacaksak neden farklı bir "tarif"le taltif edilmeyi talep edeceğiz? Ki buna, hakkımız da yok zaten!

Entelektüellik bir meslek değildir; bir geçim kaynağı hiç değildir. Geçim kaynağı olan her şey önünde sonunda bir bağla sisteme bağlanmak zorunda kalır. Kaldı ki sistemin o bağı kurmada, sıkı ve sürekli zinde tutmada ne kadar istekli olduğu günümüzün malumu. Tekleştirilen insanın aynı anda birkaç şeyi yapabilmesi bir “tanrısallık” olarak algılansa da bu hiç de öyle değildir. İnsan beyni, sınırlara zorlanmadığı sürece pekala bir çok şeyi aynı anda kotarabilmeye muktedirdir. Bir mühendis felsefeden, bir felsefeci mühendislikten anlamadığı zaman eksiktir. Ama güncel durum hiç de böyle tezahür etmemekte.Vaziyet muhteşem bir tezatlık içinde. Ne diyor “günlük klişe” Bilgi, ulaşılabilirlik açısından, tarihi zirvesinde bulunuyor. Peki bu cehalet? Bunu neyle açıklayacağız.

Her gazetenin, bir kaç “bilgi pazarlamacısı” hangi ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır?

Bir konuda kapitalizmin hakkını teslim etmek gerekiyor: Hiçbir ihtiyacı “es” geçmez; çünkü ihtiyaç para demektir. “Cevap” arayan insan, soru sormayı unuttuğundan, bulduğu cevabın başkasının sorusuna ait olduğunu da bilemeyecek durumdadır. Hem nasıl olabilir ki! Üretilmiş bilgiden bihaber olan insan, bilginin ne ve kimin için üretildiğine nasıl vakıf olabilecek. İşte burası entelektüelin ortaya çıktığı noktadır. 

Entelektüele gelince: Yaşadığı hayattan daha büyük bir propaganda yöntemi yoktur. İşte bu yüzden, gerekli olan, “mesleki” bir profesyonellik değil “hayati” bir yaşam tarzıdır.
                ]]></description>
                <category><![CDATA[Negri]]></category>
                <pubDate>Mon, 10 May 2010 08:47:14 +0200</pubDate>
            </item>
                        <item>
                <guid isPermaLink="false">13615-1751</guid>
                <title><![CDATA[Yaygın Yanlış Anlamalara Karşı Negri Seçkileri - 1 : Emperyalizm/ Ulus Devlet  vs.  İmparatorluk: Okumadan Atıp Tutanlar Utansın]]></title>
                                <link>http://www.e-hayalet.net/index.php/teori-sections-475-v15-475/95-antonio-negri/13615-yaygin-yanlis-anlamalara-karsi-negri-seckileri-emperyalizm-ulus-devlet-imparatorluk-v15-13615</link>
                <description><![CDATA[
                                                ]]></description>
                <category><![CDATA[Antonio Negri]]></category>
                <pubDate>Fri, 29 Jan 2010 14:40:57 +0100</pubDate>
            </item>
                        </channel>
</rss>

