“Ne olacak bu dünyanın hali?” (Gecikmis Bir "Siyaset Meydani" Kritigi) Popüler
GECİKMİŞ BİR “SİYASET MEYDANI” KRİTİĞİ
(Ekim 2008)
Siyaset Meydanı’nda gündemdeki ekonomik kriz tartışmasına rastladım. Mümkün olduğunca çeşitli taraflardan konuşmacı bir araya getirilmişti. Liberalleri temsilen Besim Tibuk, sosyal demokratları temsilen Hurşit Güneş, sosyalistleri temsilen Mustafa Sönmez ve kimi temsil ettiğini bilmediğim ya da kendini temsilen Mehmet Altan. Kırca, Altan’a eski Marksist diye şaka yapacak oldu, Altan şakayı ciddiye aldı, bir kez daha Marksist olduğunu vurguladı. İnsan bazen kaybettiği bir özelliğini –varsa tabii daha önce- kaybetmediğine inanır; bu daha çok yaşlılarda gözlenen bir tutumdur; yaşlılar kendilerini hala genç sanırlar örneğin. Neyse.
Besim Tibuk, hem moderatör, hem diğer konuşmacılar, hem de dinleyici öğrenciler tarafından eskiye nazaran daha az liberal bulundu. O da derdini anlatmaya çalıştı, devletin ekonomiye müdahalesinden değil, ekonomiyi, özellikle kurumları denetlemesinden yana olduğunu açıkladı (sanki denetleme bir müdahale değilmiş gibi!). Tibuk, bana göre de, başka pek çoğu gibi, devlete doğru meyletmiş göründü. Çünkü ortada, sıradan değil, balçıkla sıvanamayacak, bahanelerle görünmez kılınamayacak denli büyük ve etkili bir kriz var ve bu krizden çıkışı, en azından ilk müdahaleyi devletten başka kimsenin yapamayacağı liberaller tarafından da kabul edilmekte. Dolayısıyla liberallerin ağzından ileride devlet sözcüğünü daha çok duyacağız. Bu kesin. Devletin fonksiyonları yeniden tartışılacak, tanımlanacak. Bu noktada beklenildiği üzere Sönmez’den bir saptama geldi: Kapitalizm ya da serbest piyasa aslında hiçbir zaman devletsiz olmadı. Ne zaman saf bir piyasa işledi ki. Bu tabii en azından tarihsel olarak çürütülemeyecek bir eleştiri. Benim bildiğim kadarıyla 1890’larda bir büyük kriz, ardından 1929 büyük krizi yaşandı ve şimdi de yorumlandığı kadar da güncel krizi yaşıyoruz. Arada, mutat ve atlatılabilir, örneğin yetmişlerde petrol kriziyle gelen yine kısmen global resesyonlar var, hatta seksenlerin başında, doksanlarda yine bir takım kara pazartesiler gündeme geliyor ama bunlar “dünyayı sarsan günler” olarak pek addedilmiyor. Yalnız işin ürkütücü tarafı, bu büyük ve derin krizlerin ardından büyük dünya savaşlarının patlamış olması. Küçük krizler ise bölgesel savaşlara yol açmıştır diyebiliriz (İran-Irak savaşını hatırlayalım. Batı ve Sovyetler, kimi zaman İran’a kimi zaman Irak’a silah satıyor). Savaş, krizden çıkmanın kolay yolu olarak düşünülebilir. Sadece silah üretimi ve satışı değil, akla gelebilecek her türlü mühimmat, ekipman, mal, hizmet, enerji, istihdam vs. Hegel’e göre de savaşlar milletleri arındırmaz mı?! Öte yandan, kimilerinin vurguladığı gibi, dünyada giderek bir totaliterleşme, hatta yeni çağ diktatörlükleri, sıkı rejimler gözlenebilir. Bu bağlamda ulus-devlet ideolojisinin özellikle bu ekonomik baskı nedeniyle güçleneceğini düşünenler var ki, buna güvenlik/savaş çözümlü ekonomik ve toplumsal meselelerin milliyetçiliği daha da körükleyebileceği eklenebilir. M. Sönmez, özellikle krize karşı geliştirilen ekonomik çözümlerde her özel sektörün kendi devletine sığındığını örnek olarak veriyor. Çözümler için kararlar, her ne kadar birlikte (örneğin AB olarak, ya da Amerika ve AB olarak, ya da G-20 olarak) alınıyormuş gibi görünse de, gelişmiş Batı ülkelerinin Merkez Bankalarının geçenlerde faizleri bir kere birlikte indirmek dışında ortak bir şey yaptıklarının haberini şimdiye kadar ben duymadım. Ayrıca, euro var belki ama bir AB Merkez Bankası yok henüz; AB anayasasının iki kere halklar tarafından veto yemesi de cabası. M. Altan, beklenildiği üzere yeniden ulus-devletleşme tezine karşı çıktı, ancak elle tutulur bir örnek, somut bir şey sunmadı, neye dayandığı anlaşılmayan bir öngörü olarak bıraktı orada.
Açıkçası, olup bitene dair bilgisiyle, özellikle yurtdışında olanlar hakkında görgüsüyle ve ekonomik olayları, işlemleri herkesin anlayabileceği bir dile, somut örneklere aktarışıyla, velhasıl konuşmalarıyla en çok ilgimi çeken taraf Tibuk’tu. Ondan böylesi bir performans beklemiyordum doğrusu. Yıllar önce bir iki kez ifadelerine denk gelmiş ve çok yüzeysel bulmuştum. Demek ki, adam akacağı mecra bulamamış çıktığı programlarda. İlginç örtüşmeler de oldu, örneğin Tibuk, Altan’dan ziyade Sönmez’e hak verdi. Hatta Altan’la pek ilgilenmedi bile diyebilirim, hatta onu nerdeyse bir liberal olarak bile görmüyor olabilir. Bende öyle bir izlenim bıraktı. İşin doğrusu, şöyle tuhaf bir durum ortaya çıktı: Üç farklı konuşmacı bir yana, Altan bir yana. Altan kanımca bildik nakaratlarını tekrarladı durdu. Hatta ekonomi konuşmadı bile. Ekonomi politiğin politika kısmına değiniyor (şu bildik “haklar özgürlükler ancak AB ile gelecek” tezi, “AB’yi kim getirirse ben onu desteklerim” tezi), ancak ekonomi hakkında, bırak onu kriz hakkında hemen hiçbir analizi yok gibi ya da anlatamadı bilemiyorum. Sıradan bir ekonomi ya da dış haberler muhabiri bile ondan daha çok gözleme, veriye sahiptir diye düşünüyorum. Verdiği tek rakam –meselenin Türkiye ayağıyla ilgili olarak- 2001 banka krizinin büyüklüğüne ilişkin 60 milyar dolarlık bir rakam. Ama Tibuk bu konuyla da ilgili bir sürü veriye, bilgiye sahip olduğunu göstermeye çalışarak, söz konusu rakamın aslında 2,5 milyar dolar olduğunu söyledi ve Altan’ı yalanladı (zaten adamın bankası o krizde batmış! Muhtemelen daha doğru bilgiye sahiptir, çünkü canı yanmış). Altan, bu rakamın TMSF’nin verdiği rakam olduğunu söylese de, üstünde durmadı. Bence o kadar da kesin bilgisi olmadığı için orada bıraktı. Açıkçası, 60 milyar dolar, 2001 yılı Türkiyesinin bankacılık sektörü için bana çok abartılı bir rakam gibi geldi. Düşün, daha bu yıl cari açığımız yaklaşık 50 milyar dolar. Yıllık 100-120 milyar dolar kadar bir ihracatımız var, halihazırda. 2001’de cari açık 1 milyar dolar bile değilmiş. 2001 GSMH rakamı nedir bilmiyorum. Ama bütün bu rakamlar eşliğinde 2001’de 60 milyar dolarlık bir bankacılık krizi bana atmasyon gibi geldi. Merkez Bankasının rezervi henüz 2008’de 70 milyar dolar kadar. Bizim bankacılık sektörümüzün, üstelik batmış kısmının eti ne, butu ne.
Bu konuya niye bu kadar daldım? Altan’ın tutumunu ve ilgisini, bilgisini, özensizliğini göstermek için. Böylesine basit bir konu ve rakamla ilgili olarak bu kadar uzaksa meseleye, bu adamın ekonomik analizlerini, öngörülerini, önerilerini ciddiye alabilir misin? Ekonomi alanında uzmanlığı nedir bilmiyorum. Bak, örneğin senin de eminim bildiğin gibi, makro ekonomi alanında iki temel uzmanlaşma vardır. Birincisi ve en babası, bir nevi mühendislik diyebileceğimiz matematiksel modelleme nam-ı diğer ekonometri (Nobel ödülleri çoğunlukla bu alanda çalışanlara gider). Bunlar kendi ideolojik tercihlerine göre üretim ekonomisini, kalkınmayı, krizleri (ekonomik döngüleri), paranın hareketini vs. akla gelen her şeyi “ölçerler” ve örneğin analitik düzlemde gösterirler, bunun içinde denklemler, matrisler, fonksiyonlar integraller vs. kullanırlar Bunlara kantitatifçiler diyebiliriz (bunlar bilime daha yakındır). Bir de tarihçiler vardır. Ekonomi tarihçileri. Tarih. Politika. Sosyoloji. Organizasyon. İdeoloji. Felsefe. Sosyo-ekonomi vs. gibi her türlü lafın, kavramın, hikâyenin olduğu alan. Bunlar da kaltitatifçilerdir. Ben Altan’ın branşının ikinci sınıfa ait olduğunu sanıyorum. Bilmiyorum, atıyorum. Çünkü krizin altında yatan sebep diye “salladığı” şeye kargalar bile güler. Bunu da bir yerlerden aparttığını bile iddia edebilirim. Uçuk kaçık yabancı bir makalede okumuş olabilir. Şimdi dikkatini topla. Altan’a göre krizin nedenini söylüyorum: Amerikalıların “inovasyon”a yatırım yapmaması imiş. Binlerce hemen her milletten doktoralı ekonomistin, üstelik Nobel ekonomi ödüllerini toplayan ekonomistlerin yaşadığı Amerika’nın “tahmin” edemediğini Altan tahmin etmiş. Ona göre, Amerika bilişim şirketlerinden oluşan meşhur Silikon vadisine (yani “yeni ekonomiye”) yeterince yatırım yapmamış. Amerika, sanayi üretiminde takılıp kalmış! Altan artistik bir Marksist apartmayla şöyle söylüyor: Sanayi alanındaki üretim ilişkileri ile ekonomik ilişkiler mi ne çelişmiş –valla buranın karışık olması benim suçum değil çünkü bence kendi de ne dediğini bilmiyordu-, çelişince, işte o noktada bir sıçrama, bir devrim olması gerekiyormuş ama olmamış, Amerika yapamamış bu devrimi işte. Klasik tez vardır ya, üretim güçleriyle üretim ilişkileri çeliştiği zaman devrim olur vs. Bu teze öykünerek bir şey söylemeye çalıştı ama kimsenin bir şey anladığını sanmıyorum. Zaten, inovasyon kavramıyla alay konusu da oldu tartışmada sonra. Şimdi,
1. Kapitalizm her ne kadar İngiltere’de doğduysa da onu zirvesine taşıyanın Amerika olduğunu biliyoruz. Bence, bugünkü krize çözüm müdahalelerinde bile İngiltere Amerika’ya kıyasla fazlasıyla -bir ada değil- kıta Avrupalı bir tutum izledi (Batık bankalara hissedar oldu, devletleştirdi). İnovasyon, zaten Amerikan malı bir kavram. Bu çıkışıyla Altan, tereciye tere satmaya çalışıyor.
2. Silikon Vadisi şirketlerine ait hisseler zaten piyasada. Meşhur New York Dow Jones Borsası yanında, bunların bir de, muhtemelen duymuşsundur, Nasdaq isimli bir borsaları var. Birincisinde klasik bildiğimiz türden şirketlerin hisseleri dönerken, ikincisi sadece bilişim şirketlerine ayrılmış bir borsa. Yani bilişim şirketlerine yatırım yapılmış. Yapılmamış değil. Ha yeterince yapılmamış, orasını bilemem. Ayrıca 2000 ya da 2001’de bu Nasdaq öyle böyle değil fena halde dibe battıydı, bir başka kara pazartesi daha, büyük hayal kırıklığı oldu o sektör için. Son günlerde ise, örneğin bir bilişim devi olan Yahoo bile binlerce çalışanını işten çıkardığını açıkladı (Her ne kadar bir “tekel” gibi çalışan Microsoft son bilançosunda kar açıklasa da). Yani o tarafta da işler yolunda gitmiyor. Ayrıca, bilgisayar disketini ya da programını -Kızılderililerin söylediği gibi- yiyip içemezsin, gelecekte mucizevi icatlar bulunana kadar, ya da insanlar inorganik şeyleri de sindirebilir şekilde evrimleşene kadar, insanlık bir süre daha tarıma bağlı kalacak, en azından. Hemen şu saniyede açlıktan ölmek üzere olan bir üç yüz milyon kadar insanın da dünya üzerinde bulunması, durumu daha komplike hale getiriyor. Belki bu cümleyi tamamlayana kadar birkaç tanesi göçtü bile. İnovasyonunu yiyeyim diyesi geliyor insanın.
3. Kaldı ki, Amerika’da (ve aslında tüm dünyada) sistem, daha doğrusu finansal sistem o kadar girift ki. Diyelim sen bir bilişim şirketine yatırım yaptın, hisse senedini ya da çıkardığı tahvillerini aldın. Bu şirket, finansal olarak gidip bir de örneğin şimdi batmış olan finansal kurumlarla ya da batmayan ama batan kurumların “türev” kağıtlarından almış olan başka bir finansal kurumla iş yapmışsa, onlara yatırım yapmışsa, yani bu saadet zincirinin halkalarından birine yakalanmışsa yine duman olmuş(sun) demektir. Zira sistem, sanayi şirketleri bu tarafa, bilişim şirketleri şu tarafa, finansal kurumlar o tarafa diye çalışmıyor ki. Altan’ın bu öneriyi yapması, sistemin ne kadar girift olduğunun farkında olmayışına dalalettir. Bence rakamları, olayları, krizi vs.yi bir çok uzmanın yaptığı gibi geriden gelerek takip edememiş. Haklıdır, memleket meselelerinden ya da dış gezilerden vakit bulamamış olabilir.
4. İnovasyon kavramına dönecek olursak. “Yeni” Kapitalist ideoloji için, özellikle de “kreatif” (!) reklam/pazarlama sektörü için sihirli sözcüktür. Kanımca, bu iş en iyi Amerikalılar tarafından başarılmaktadır. Bu konuda onları suçlarsak, haksızlık etmiş oluruz. Ayrıca, örneğin “risk capital” diye bir kavram var. Adı üstünde, yatırımcı riske girer, örneğin daha önce olmayan bir şeye, bir icada (bu her şey olabilir, mal ya da hizmet, prosedür, boksör, başkan, aklına gelebilecek her şey) için sermaye yatırır. Bu da elbette en çok Amerika gibi bir ülkede gözlemlenir, çalışır. Katı geleneksel toplumlarda insanlar risk capital yatırmaz. Neyse, sanırım bu kadar yeterli.
Krizle ilgili aklıma takılan sorulara bir takım cevapları Tibuk’un açıklamalarında buldum. Benim kafamı kurcalayan krizin başlangıcı. (Bu arada, bir buçuk aydır krizin patlayışı ve ardından gelen müdahale sürecini izliyoruz. Çoğunun dediği gibi kriz aslında geliyorum demiş. Aylar önce belki bir yıl kadar önce bazı dış haberlerde/çeviri makalelerde AB ülkelerinin bir yıldır büyüme oranlarının çok düşük düzeylerde, kimilerinde nerdeyse sıfıra yakın bir düzeyde seyrettiğini ve Amerikan gayri menkul piyasasındaki fiyatların düşüşünü öğrendiğimde bir şeyler ters gidiyor demiştim kendi kendime. En son Nobel ekonomi ödülünü alan Keynezyen eğilimli ekonomist –adını unuttum valla şimdi- makaleleriyle krizi haber vermiş; onun dışında rakamları, değişiklikleri izleyen başkaları da var tabii. Ama kimse bu kadar büyük patlayacağını öngörmüş olamaz gibi geliyor bana. Çünkü kimse şimdi batık olan kağıtların nerede kimlere satıldığını bilemez, bilemiyor.)
Herkesin de defalarca bahsettiği gibi, patlamanın başlangıcı aslında Lehman’ın iflasından önce, ev kredisi sağlayan devasa finansal kurumların çökmesi. Kişilerin ev sahibi olmak için aldığı krediler geri ödenemedi vs. Sonra domino etkisi vs. Kimse bu insanların neden kredi taksitlerini ödeyemediğini, bu kurumlara ipotek ettirdikleri evlerini neden kaybettiğini açıklamıyor. Dikkat ediyor musun? Madem başlangıç burası. Sorunun bu noktaya sorulması gerekmez mi? Domino etkisi, ekonominin finansallaşması, reel ekonominin bilmem kaç katı sanal ekonomi vs. Bunlar başka tartışma konuları. Ben o insanların neden ödeyemediğini merak ediyorum. Aklıma gelen cevaplar şunlar:
1. Kredi veren bir kurum, kredi alan kişinin gelirine göre bir ödeme planı çıkarır. Örneğin maaşını/gelirini aşan bir taksit ödeme planını, kişi istese bile kurum kabul etmez, öyle değil mi. Çünkü kurum verdiği borcu böyle geri alamayacağını bilir. Kendisine geliriyle orantılı bir ödeme planı çıkarılan kişi her şey planlandığı gibi giderse borcunu vadelerinde kapatabilir. Tersi durumda sistem yürümez. O zaman planlanmayan bir şeyler gerçekleşti:
a) Borçlu aynı gelire sahip ama şimdi satın alma gücü düştü, yani fiyatlar yükseliyor, enflasyon var. Kredi borcu taksidini ödedikten sonra geriye kalan geliriyle artık geçinemiyor. Öyle bir noktaya varıyor ki iflas bayrağını çekiyor. Ya da iflas bayrağını çekmeden önce hem geçinmek hem de kredi borcunu ödemek için yeni borçlara giriyor. Borcu borçla döndürüyor. İflas bayrağını çekene kadar.
b) Planladığı gibi geliri artmıyor. Örneğin ücretine zam alamıyor, hatta ücreti düşüyor. a maddesi tekrarlanıyor. İflas.
c) Geliri tamamen sıfırlanıyor. Örneğin işten çıkarılıyor ya da küçük bir işletmesi varsa onu kapatmak zorunda kalıyor. a maddesi tekrarlanıyor. Yeni borçlar alıyor. İş bulamıyor. Gelir yok Borçları ödeyemiyor. İflas.
d) Ya da finansal kurum ev kredisi (ya da diğer tür kredileri) verirken kredi için başvuran kişi (ya da kurumun) gelir düzeyini pek kaale almamış olabilir. Bu vahim bir durum. Bu durum, söz konusu finansal kurumun aslında irrasyonel davrandığına işarettir ki bu da kapitalist ekonominin temel tezlerinden birine aykırıdır, yani homo economicus rasyoneldir tezi. Kısacası, bol keseden kredi dağıtmış olabilirler. Nitekim bizde de son yıllarda patlayan kredi kartı dağıtımı gibi, ki resmi bir geliri olmayan üniversite öğrencilerine bile bu kartlardan dağıtıldı. Ya da bireylere kefilsiz kredi dağıtıldı. Özetle, kredi başvuru, değerlendirme ve dağıtımında denetimi gevşetmek. Bu maddede balık baştan kokmuştur.
e) Yukarıdaki maddeler hepimizin aklına ilk anda gelebilecek maddeler. Ama bu madde ilginç işte. Tibuk’tan duydum. Amerikalılar inovasyona bayılır; burada kullanılan da finansal inovasyonlar, çeşit çeşit. Evlerin fiyatları önce yani ilk dönem, yani işin ta başında yukarı çıkıyor. Dolayısıyla ipotek değeri bu aşamada artırılıyor (böyle bir şey bizim bankalarda var mı bilmiyorum). 100 dolarlık bir ev 150 dolar olunca, aradaki 50 dolarlık değer için finansal kurum, kişiye yeni kredi açabiliyor. Örneğin ihtiyaç kredisi. Ortalama bir Amerikalı da bu krediyi çekiyor. Yani, sanki ev iki kere ipotek edilmiş gibi duruyor. Amerikalı, bu ikinci krediyi hangi amaçla çekiyor bilmiyorum. Belki Jamaika tatili için. Belki de çocuğunun üniversite masrafı için. Ev fiyatları şişerken, ev aynı ev, yani reel değerle sanal/finansal değer arasındaki mesafenin açılması dedikleri bu işte. Bunu basit bir evden, makro ekonomik diğer unsurlara transfer edebiliriz. Birinci soru, Amerikalının ikinci krediyi sahici ihtiyaçları için mi yoksa tüketim çılgınlığına kapılıp da gereksiz yere mi çektiği. Buradan bakınca bu pek anlaşılmıyor tabii. Her neyse, ev fiyatları şişip şişip sonra düşünce (neden düştüğü de sorgulanabilir), finansal kurum korkuya kapılıp krediyi geri çağırıyor, çağırmasa bile şayet yukarıdaki maddeler devreye girmişse kredi alan, her şekilde krediyi geri ödeyemiyor. İpotek değeri de şimdi örneğin 30 dolara inince, borcu kapatmaya yetmiyor. İnsanlar evsiz kalıyor. İflas. Finansal kurum da iflas ediyor, çünkü ipotek değerleri beş kuruş etmiyor artık, nakite çevirse kredinin yerine koyamıyor. Dahası işin cılkı, asıl söz konusu finansal kurumun bu kredileri (aslında riski) başka finansal kurumlara, fonlara kağıt olarak satmış, devretmiş olmasıyla çıkıyor. İşte finansal “inovasyon”. Çünkü bu krediler ülkemizde olmayan türlü şekillerde, enstrümanlarla birinden ötekine satılmış, aktarılmış. Zincirin sonlarından biri geri çağırınca, patır patır devriliyor hepsi. Domino etkisi. Örneğin sıradan bir Amerikalının parasını yatırdığı emeklilik fonun içinde bu kağıt, risk patlıyor. Sıradan bir Çinli bile bu kağıda ya da bu kağıdın ortak olduğu bir fona ya da kağıda yatırım yapmış başka bir fona, ad. infinitum para yatırmış olabilir. Tam bir kimin eli kimin cebinde belli değil durumu. Cılkı çıkmış. Neyse, işin bu tarafı bizi ilgilendirmiyor.
Fazlasıyla dinamik, hatta oynak bir sistem. Bizde ev kredileri nasıl çalışıyor bilmiyorum. Zaten oradaki hacim de çok büyük.
Yukarıdaki tüm maddeler birlikte çalışmış olabilir. Hangisi daha etkin bilmiyorum ama bence reelde de bir problem var gibi. Yani ben çoğu gibi, işte bu finansal bir krizdi, şimdi sırada reel sektör var, o da etkilenecek diye düşünmüyorum. Bence reelde baştan beri bir problem vardı, ücretler düşüyordu, gelirler azalıyordu ve/veya işsizlik artıyordu. Amerikan üretimini, GSMH’yı, büyüme rakamlarını elbette bilemem ancak en azından özellikle Çin’le hem iç hem de dış pazarda üretim, ihracat gibi alanlarda rekabet edemediğini son yıllarda hep duyuyoruz.
Ev kredisinden sonra alınan ihtiyaç kredisi ya da başka tür bir kredi basitçe Amerikalının tüketim çılgınlığına kapılmasıyla açıklanamaz kanımca. Çünkü bu insanlar, görgüsüz bir 3. Dünya Ülkesi gibi tüketimle ya da tüketim kültürüyle ilk kez karşılaşmadı. 50’lerden beri böyle yaşıyorlar, çılgınlar (tv dizisinde gösterildiği gibi meşhur “reklam çağı” 2. Dünya Savaşı’ndan sonra başlamadı mı?). Alışkanlıkları, yaşam biçimleri neden birden, bir anda, bir günde değişsin. Pek aklım almıyor. Ben başka figürlere, haberlere bakınca biraz daha farklı düşünüyorum. Örneğin, Bush’un, 2000’de seçildiği zaman, hükümeti bütçe fazlasıyla devraldığını, ama şimdi, net rakamı hatırlamıyorum, yeni başkana korkunç bir bütçe açığı teslim edeceğini duydum (Krize müdahale için şu 850 milyar dolarlık parayı nerden bulduklarını bilmiyorum. Amerika boğazına kadar borca batmış durumda, belki dışarıya yeni hazine bonosu satmış olabilirler). Şimdi bu açığın sağlık, eğitim gibi kamu harcamalarına gitmediğini tahmin edebiliriz. Hatta “güvenlik/savunma” uğruna bu harcamaların kesildiğini bile iddia edebiliriz. Amerikalıların, eğitim sağlık gibi alanlardaki bireysel harcamaları daha da artmış olabilir. Basit bir örnek, eğitim bakanlığı, üniversiteler, vesair vakıflar, bursları kesmiş ya da azaltmış olabilir; dolayısıyla aileler bu masrafları artık kendileri karşılamak zorunda kalmıştır vs. Amerikalıların hepsi, vatandaş olarak vergi mükellefi. Hükümet, harcamaları (özellikle savaş harcamalarını) ya da açığı karşılamak için vergileri arttırmış olabilir (Mccain’in iddiasına göre Obama, Bush döneminde vergi artımı için 94 kez evet oyu vermiş. Ne tür vergiler bilmiyorum, ama vergilerin genel olarak arttırıldığını gösteriyor bu haber). Bu da yine bir şekilde doğrudan ya da dolaylı biçimde orta sınıfın gelirlerini azaltmıştır (bu konuyla ilgili basit bir gösterge: Amerikalıların % 95’i yılda 250 bin doların altında gelir elde ediyormuş ki bu çok büyük bir orta sınıf demektir.) vs vs vs. Verdiğim örnekler basit ve yüzeysel gelebilir ama başkan adayları da, Amerikan tv haber yorumcuları da, ekonomiyi böyle tartışıyor. Anahtar kavramlar o denli fazla değil: Orta sınıf, istihdam yaratmak, small business (ki iş kapasitesinin % 50’sini oluşturuyormuş), vergi inecek/çıkacak, eğitim, sağlık. Tartışmalar bunlar etrafında dönüyor. (Fırsat bulursam başkanlık seçimi, kampanyalar, medyanın bakışı, Amerikan demokrasisi hakkındaki gözlemlerimi, düşüncelerimi de yazarım belki sonra).
Domino etkisi, “türev” ürünler, son on-yirmi yılda finansal inovasyona bağlı olarak finans mühendisliğinin gelişmesi, regülasyon/deregülasyon vs yani işin finansal kısmı o kadar da önemli değil. Yorumları sen de az çok takip etmişsindir. Ama şunu söyleyebilirim. Finansal alanda problem yaratan şey, “beklenti”, yani geleceğin bilinememesi. Ama bu aynı zamanda kazanç kapısı da. Gelecek bilinseydi, ne finansal mühendisliğe gerek olurdu, bence ne de ekonomi olurdu. Yeni çağ finansın dörtte biri mevcutla ilgiliyse, dörtte üçü “geleceğe dair”dir. Hatta işlemlerin adı bile gelecekle anılır. Future işlemler. Ne alıp satıyorsan, hiç fark etmez, bu ister para olsun, ister buğday, ister döviz, ister baharat, vs. Çünkü future işlemler sadece döviz üzerinden değil, mallar üzerinden de dönüyor; gelecekteki fiyat tahminin üzerine depona mal alır stoklarsın o fiyata varıldığında malını satarsın . Gıda sektöründeki bu future işlemler yüzünden Afrikalılar, Yemenliler bir kilo un için birbirini gırtlaklıyor. Bunun amiyane adı spekülasyon. Spekülasyon finans sistemine mündemiç. Ondan vazgeçilemez, yasaklanamaz. Bazıları diyor ya, spekülasyon yasaklansın. Bu işin özüne aykırı. Halbuki iş, tamamen spekülasyon. Bunun bizim bildiğimiz spekülatif düşünceyle de alakası var. Bazıları bu ilişkiyi reddediyor. Sözcüğün anlamının kaydığını söylüyor. Ben katılmıyorum. Finans dünyasındaki spekülasyon bence sadece etimolojik olarak o kökten gelmekle kalmıyor, o anlamı da içinde barındırıyor. Spekülatif düşüncenin karakteristiği nedir? Deneye gelmemesi, deney dışı bir alana dair değil mi? Yani doğruluğu, yanlışlığı nasıl ölçülecek? Ölçülebilir olsa, zaten spekülatif olmayacak. Finansal spekülasyon da gelece dair. Geleceği, mevcut gibi, şimdi gibi bilemeyeceğimize göre, kesin olarak ölçemeyiz. Hakkında fikir yürütürüz ama bu kesin değildir. Ancak, vadesi dolduğunda, gelecek şimdi olduğunda öngörümüzün doğru olup olmadığını görebiliriz, yaşayarak. Dolar, 10 Mayıs 2009’da Türkiye’de kaç lira olacak? Kimse bilemez. Ama bir takım tekniklerle ya da tamamen atmasyon olarak 2,6570 lira olacak deriz. İşte bu tahmin üzerinden birileriyle bir takım işlemler yaparım. Hatta kağıtların üzerine yazılır bu şu tarihte şu kadar dolar diye. O fiyatın üstüne çıkarsa kar ederim, altına düşerse zarar ederim. İşin özü bundan ibaret. Bu, güneşin yarın doğup doğmayacağı üzerine bahse girmeye benziyor, Hume’un kulakları çınlasın. Ben böyle bir bahse girmem örneğin. Gelecek tahminlerim, geçmiş tecrübelerime dayanıyorsa, bu aslında boş bir girişim, geleceğin geçmişin tekrarı ya da aynısı olacağını kimse iddia edemez. Medyum Memiş’ten bir dolar/TL tahmini almakla, geçmiş verilere dayanan müthiş kompleks istatistiksel bir tahmin yapmak arasında bence bir fark yok. Latin Amerika liderlerinden biri, krizi yorumlarken boşuna demedi, “Amerika kumarhaneye döndü” diye.
Özetle, Amerika’da reeldeki problemlerin üstünde bir de böylesi bir ruletin döndüğünü düşün, evlere şenlik bir kriz. Ama olan insanlara olacak maalesef. Amerika’nın yediği nanelerin ceremesini tüm dünya gibi biz de çekeceğiz.
Siyaset Meydanı’ndaki tartışma nasıl geçti pekti? Altan bence ekonomi değil de siyaset, sosyoloji filan konuşsun, o alanlarda herkes lakırdı yuvarlayabiliyor nasıl olsa, “anything goes” çağında yaşıyoruz ne de olsa. Valla bir fiyaskoydu. Ve giderek gülünç durumlara düşüyor, bence. Cumhurbaşkanı dışında ciddiye alan kaç kişi var merak ediyorum. Öğrencileri varsa, ciddiye alıyorlar mı çok merak ediyorum. Doğru dürüst ders verdiğini de sanmıyorum. Çünkü adamın vakti yok yukarıda değindiğimiz gibi.
Sönmez, eleştiride iyi, hemen her sosyalistten beklendiği üzere. İşin özünde eleştirmek var tabii. Ancak, güncel çözüm önerilerinde tabii, konumu gereği, biraz saf dışı kaldı. Örneğin sosyal demokratları temsilen Hurşit Güneş, daha somut şeyler söyleyebildi. Zira, karma ekonomist hele de Keynezci olunca ister istemez dinleyicilerin anlayabildiği türden bir kaç laf edebiliyorsun ne de olsa. Sönmez, sosyalizm bir toplum projesidir, kapitalizmle karıştırmayın, salt ekonomik bir sistem değildir filan dedi –ne var ki kapitalizm de salt bir ekonomik sistem değil, o da bir toplum projesi-. Dahası, temel kitap “Kapital”, her şeyden önce ekonomik bir analizdir (elbette “politik ekonomi” kavramının –ki o dönem Marx dışındakiler de, örneğin klasik İngiliz okulu da bu kavramı kullanmakta, o dönemin kavramı bu– ekonomi ve politika olmak üzere iki alana ayrılması bir sorunsal). Hatta kitap, “bu eser kapitalist ekonominin bir analizidir” gibi sözlerle başlar, yanlış hatırlamıyorsam. Her neyse. Sönmez, eleştiride, özellikle insani yöne vurguda iyiydi ama çözümde suskun kaldı. Hurşit Güneş de (orta sınıfa hitaben) karma ekonominin avantajıyla bir şeyler toparladı, liberalleri temsilen Tibuk’un, sosyalistleri temsilen Sönmez’in iki aşırı uç olduğunu belirtip, gelin canlar orta yolda bir olalım temennisiyle bitirdi.
Üye eleştirileri
-
2009-11-02 15:28:10 |Administrator| AliOsman
-
2009-11-02 01:09:50 |SAdministrator| onder
-
2009-11-02 00:10:17 |SAdministrator| onder

Ali Osman,
Bence yerinde bir saptamaya, ters bir noktadan eleştiri getiriyorsun. Ben de katılıyorum, pratik ve somut proje üretilemiyor. Ancak bunun nedeni ya da sonucu herkesin harıl harıl teori yapması değil. Neden sonuç ilişkisi birbirine giriyor. Kimbilir belki de pratik ve somut proje üretilemiyor olmasının nedenini teori üretilemiyor olmasından kaynaklanıyor.
Solun demirbaş konularından, temel zıtlıklarından birine birkez daha girip teori yanında pozisyon almak değil derim. Bu demirbaş tartışma başlıkları sanırım herkese kabak tadı veriyor artık. Yalnız şu vurguyu yapmak durumundayım: "teori yapmak" denen faaliyetin türkiye solunda son derece karikaturize, oldukça çarpık bir kavranışı var: İşte elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan, tuzu kuru, geçim derdi olmayan birileri, oturur kendi köşesinden ahkam keser. Senin eleştirilerin de bana bu aynı klasik tabloya yönelik gibi geldi. Sorun şu ki, böyle bir tablonun gerçek hayatta karşılığı yok. Yani bu şekilde "teori" yapan kimse yok. Varsa da toplumsal olarak herhangi bir önemi olmayan tali gruptur. Ne bilim bir grup hevesli üniversite öğrencisidir ya da kendini çok önemseyen bir grup akademisyendir. Herhangi bir toplumsal faaliyet belli bir geri dönüşü, belli bir getirisi olursa yapılır bence. Dolayısıyla teori yapmak herhangi bir toplumsal grubun heves edip, aklına getirebileceği en son şeydir. Bu özellikle Türkiye içim geçerli. Teori yapıyor olmanın bugünün Türkiye'sinde ne gibi bir getirisi olabilir? Hani Paris'te, New York'ta, Berlin'de vs olsa anlarım. İyi bir analiz yaparsın, konferanslara vs çağrılırsın vs..Ama 2009'un Türkiye'sinde teori yapmaya kim niye heves etsin, alıcısı yok ki..Teori yapıyor olmak kimseye herhangi bir saygınlık kazandırmıyor ki..
Şimdi asıl iddiama geliyorum; gerçekte olmayan bir durumu, tamamen mit olan birşeyi, temel eleştiri daha doğrusu özeleştiri konusu yapmak Türkiye solunun artık refleks haline gelmiş bir çocukluk hastalığıdır. Gören de sanır ki, Türkiye'de millet işi gücü bırakmış harıl harıl teori yapıyor, ardı ardına teorik kitaplar basılıyor, millet entel kafelerde biraraya gelip heyacanlı heyacanlı Hegel, Marx, post-yapısalcılık falan tartışıyor, haftalık teorik dergi sayısı 20-30 civarında dolaşıyor vs..İşte böyle bir durum var da, pratikçi türkiye solcuları bundan yakınıyor sanki..
Bundan 20 yıl önce de durum buydu, şimdi de bu..ODTÜ'de Abra dergisini çıkarmaya başladığımızda, yöneltilen en yaygın eleştirilerden biri de bizlerin "kalemşörlük" yapmamızdı. Hani bir haklılığı olsa anlayacağım..Ama böyle bir durum yok. Türkiye entellektüel faaliyeti yoğun olan bir ülke değil..Politika da entellektüel faaliyetlerden esin almıyor, çünkü Türkiye'de solunki de dahil olmak üzere bütün politik faaliyet reel politikaya dayanıyor. Oysa teorik faaliyet bence biraz da tanımı gereği reel politikaya direk malzeme sunmaz, futuristtir.
Senin Türkiye'de "teorik faaliyet" diye tarif ettiğin şey teori yapmak falan değil bence. Mesala bu bağlamda söylediğin Mustafa Sönmez'in çalışmaları, TV demeçleri falan teori ile alakası olan şeyler değil. Bu Türkiyenin genel kültürü içinde yeralan standart faaliyetlerden başka birşey değil. Yani senin "teorik faaliyet" diye eleştirdiğin şey bence "biçimsel ve yöntemsel olarak" haftalık futbol kritikleri yapmaktan zerre farklı olan birşey değil..İşte bir takım "uzmanlar" o haftanın maçlarını tahlil eder, görüş bildirir. Türkiye'nin teorik faaliyeti de işte böyle..O hafta gündemde ne var, köşe yazarları işte bu aktüel konularının kritiğini yapar. Nasıl futbol liginde hafıza bir haftayla, çok çok iki haftayla sınırlıysa, nasıl sadece son haftanın maçları önemliyse, önceki haftanın maçları tamamen gündemden düşerse, politika liginde de gündem maddeleri bir kaç haftalık, çok çok birkaç aylıktır. Bir dönem dünyanın en önemli konusuymuş gibi tartışılan bir mesele, aradan kısa bir süre geçince çok tali bir konu haline gelir..Böyle bir faaliyetin "teorik" olarak nitelenemeyeceği açık olsa gerektir. Bir kere teorik faaliyet, özellikle marxist olanı, kollektif olmak zorundadır. Daha da önemlisi bir toplumsal hareket ile organik bağlantı içinde olmak durumundadır. Tipik Türkiye solcusunun algı dünyasında yer etmiş olduğu gibi sırça köşkünde solo teori yapan kimse yoktur olamaz da..Böyle patolojik bir yapılanma içinde olan sağda solda kalmış bir takım patolojik tek tük bireyler varsa bile (Elias Canetti'nin Körleşme romanın karakteri Kien gibi) türkiye solunun yapacak başka işi yok mu da bunlarla uğraşıyor.?
Bırakalım 11.tez ışığında teori yapması gereken marxistleri, burjuva felsefesinde bile solo sırça köşk teorisyenliği olduğu söylenemez. Her düşünür belli bir düşünce okulu ile angajman içinde faaliyette bulunur. Falanca paragmatist okuldandır, filanca ampirisisttir vs. Yani teori, antik yunandaki ya da ortaçağ skolastik felsefesinde bazı inzıvacı, dinsel okullar dışında hep zaten toplumsal olmuştur..
Şimdi bu meseleyi ben niye dert ettim..Onu da sonraki yorumda dile getireyim..
-
2009-10-28 16:36:24 |Administrator| AliOsman

İsmet,
Altan ve Sönmez için getirdiğin eleştirilere katılmamak elde değil. Özellikle Altan, çok yoğun takip ettiğim bir kişi olmamak ile beraber, son 10 yıldır ekonomi ile ilgili iki kelam ettiğini görmedim. Siyasete ilişkin de öyle çarpıcı açıklamarına şahit olmadım. Biraderi Ahmet,seversin sevmezsin, bu konuda çok daha girişken ve laf edebilen bir kişi... Mehmet birader bana sanki bizlere aileden miras kalmış gibi geliyor.
Sönmez ve diğer bir çok sosyalist için güncel politika ve somut öneriler konusu tam bir facia. Bu konuya mutlaka el atılması lazım. Bizim bu sitede yaptığımız ya da yapmaya çalıştığımızdan öte pratik veya somut proje üretenlerin sayısı elin parmaklarını geçmez. Oturduğun yerden teori ile uğraşmak işin kolay yanı, üstelik taktir ve saygıda görüyorsun. Bir başka deyişle ortada işçi yok ama herkes yönetmek ( fikir üretmek) istiyor. Bi de işçi bulsak var ya, uzaylıları bile gole boğarız... :-))
-
2009-10-27 21:27:27 |SAdministrator| onder

Ismet,
İktisatçı olmayan birinden okuduğum en iyi iktisat yazılarından biri olmuş bu. En azından Altan'dan çok daha iyi analiz yaptığın kesin.Kendini okutturdu. Anlatım uslubun çok acıkı. İşte bu yüzden siteye yazman çok iyi olacaktır.
Bence Altan konusunda çok önemli bir gözlem yapmışsın; bu adam verilerle, olgularla, istatistiklerle falan konuşan bir bilim adamı falan değil. Daha çok bir partinin sözcüsü gibi; kendi sabit fikirlerini rasyonalize etmek için yoğun bir retorik kullanmaktan başka yaptığı birşey yok. Bir de hala Marxist'im demiyor mu sinir oluyorum.
Şimdi bunların, tabi Taraf'ın temel dünya görüşü şu; Kapitalizm (ki bunların bakış açısına göre insanlığın kendisiyle özdeştir bu) kötüye gitmez. Hani babaları da papağan gibi her yazısını "Enseyi Karartmayın" diye bitirir ya.
Tabii Osmanlı aristokrasinden, ömrü hayatı boyunca çalışmak zorunda kalmamış bir aileden gelip, birsürü süprüntü yazarak ayrıcalıklı bir yaşam sürme şansı olunca kişinin, haliyle insanlığın kötüye gittiğini düşünmez.
Taraf'ın da temel izleği budur. Bkz. Cemil Ertem yazıları. Eğer şu normatif demokrasi kuralları yerleştirilirse, kapitalizmin -iyi huylu Silikon Vadisi kapitalizmin- engelsiz işlemesinin yolu açılırsa herşey güllük gülistanlık olacaktır. Bunların nasıl Marxistlikten geldiklerini ben anlamıyorum. İnsan primitif düzeyde bile Marxist olsa, kapitalizmin çözümsüz olduğunu bilir. İlk ana ders budur.
Marx'a falan gitmeye de aslında hiç gerek yok. Eğer insan bunlar gibi bir sürü süprüntü yazarak iyi bir hayat sürme ayrıcalığına sahip değilse, insanlığın hiç de iyiye gitmediğini kendi yaşamından çıkarsayabilir.
Bekar, bakmakla yükümlü olduğu hiçkimsesi bulunmayan biri olarak benim bile üzerime yaşam kabus gibi çökmüş durumda. Ciddi ciddi nasıl hayatta kalırım hesapları yapıyorum. Sahip olduğum tasarruf beni 60-70'li yaşlara kadar götürür mü hesabı içindeyim. Oysa ne 60'ı 70'i, pazardaki rekabet gücümü Çinlilere Hintlilere karşı koruyabilmek için üniversitedeki gibi çalışmazsam bir kaç yıla kadar iş bulmam imkansız hale gelecek. Ki sonrasında tasarruflarım ancak 3-4 yıl idare eder.
Neyse demek istediğim, göreceli "tuzu kuru" biri olarak kapitalizm benim için vahşi bir hayatta kalma mücadelesi anlamına geliyorsa, ortalama bir ailenin durumu tam bir trajedi olsa gerek.
3-5 yıl öncesine kadar ayrıcalıklı bir sektör olan telekomunikasyonda işler artık 2-3 aylık projeler halinde çıkıyor. Ki onları bile kapmak için tam bir gladyatör savaşı vermek gerekiyor. Çünkü er ya da geç diğer sektörlerde de hissedilecek olan şey gerçekleşti bizim sektörde: Çinliler çok sağlam bir şekilde girdi piyasaya. Beraberlerinde de "azalan karlar" yasasını getirdiler. Çinlilerin piyasaya girmesi ne demek; Geçen bir Kanadalının ırkçı bir tonla söylediği gibi, maaş ödemelerinin yer fıstığı ile yapılmasını kabul edecek olanların piyasaya girmesi demek, yeni iş bulmanın çok ama çok zor hale gelmesi demek.
Geçen bir ekonomist TV'de şöyle demişti; "Bugün dünyanın her alandaki her türlü üretimini yapmak için sadece Hindistan ve Çin yeterlidir. Sadece Hindistan ve Çin üretse/çalışsa başka kimsenin üretmesine/çalışmasına gerek yoktur. Herkes karın tokluğuna çalışmayı öğrenecek."
Ortada böyle bir olasılık varsa, kapitalizm de onu kullanacaktır. Kullanmak zorundadır. Kapitalizmin mutlak çelişkisi de bu değil mi zaten: Nispi artı-değer avında ücretleri mutlak sıfır noktasına doğru çekmek , ama öte yandan da azalan alım gücüyle birlikte aşırı üretim sonucu satılamayan metalarla dolmuş piyasa ile başbaşa kalmak zorunda.
Reel ekonomide bunlar olup biterken, bu kapitalizm şakşakçıları bir veledin facebook ile milyarlarca dolarlık sanal bir pazar yaratmış olması kabilinden, reel karşılığı olmayan girişimleri kapitalizmin muzzam "yaratıcı" potansiyeli, "iyi huylu kapitalizm" vs. olarak kutluyorlar.
İşte Altangiller ve Taraf şurekası bu çok temel, ücretlerin düşmek ve pazarın satılamayan mallarla dolmak zorunda olması ile kendini gösteren çelişkiyi görmezden gelmeyi başarabiliyorlar.
Yazılarının devamını bekliyoruz İsmet.
Yorumlar
Sitede yapmaya çalıştığımız, yaşadıklarımızı n ve düşündüklerimiz in mütevazi paylaşımı bile bir çok pratiğin üzerinde. Ve bu konuda kararlılıkla yürümek lazım. Öykü ve Fotoğraf yarışması düzenledik. Ve jüri yok. Yani yarışma katılımcıları dahil herkes, herkesi değerlendirebil iyor. Bu kadar basit bir farklılığı bile hayata geçiren ve başarılı olan bir organizasyon duydunuz mu ? Yoktur demiyorum ama ilklerden biri olduğunu tahmin ediyorum. Pratik derken demeye çalıştığım sadece mahalle örgütlenmeleri ya da alanlarda taleplerini haykırmak değil. Böylesi ortaklıklar yaratmak. Bu tarz ortaklıklar, hayatı kendi ölçeğinde değiştirme iddası taşır. Ve sahip çıkılması lazım.
O yüzden ben iyisi mi konu hakkında bir yazı yazayım.
Bence yerinde bir saptamaya, ters bir noktadan eleştiri getiriyorsun. Ben de katılıyorum, pratik ve somut proje üretilemiyor. Ancak bunun nedeni ya da sonucu herkesin harıl harıl teori yapması değil. Neden sonuç ilişkisi birbirine giriyor. Kimbilir belki de pratik ve somut proje üretilemiyor olmasının nedenini teori üretilemiyor olmasından kaynaklanıyor.
Solun demirbaş konularından, temel zıtlıklarından birine birkez daha girip teori yanında pozisyon almak değil derim. Bu demirbaş tartışma başlıkları sanırım herkese kabak tadı veriyor artık. Yalnız şu vurguyu yapmak durumundayım: "teori yapmak" denen faaliyetin türkiye solunda son derece karikaturize, oldukça çarpık bir kavranışı var: İşte elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan, tuzu kuru, geçim derdi olmayan birileri, oturur kendi köşesinden ahkam keser. Senin eleştirilerin de bana bu aynı klasik tabloya yönelik gibi geldi. Sorun şu ki, böyle bir tablonun gerçek hayatta karşılığı yok. Yani bu şekilde "teori" yapan kimse yok. Varsa da toplumsal olarak herhangi bir önemi olmayan tali gruptur. Ne bilim bir grup hevesli üniversite öğrencisidir ya da kendini çok önemseyen bir grup akademisyendir. Herhangi bir toplumsal faaliyet belli bir geri dönüşü, belli bir getirisi olursa yapılır bence. Dolayısıyla teori yapmak herhangi bir toplumsal grubun heves edip, aklına getirebileceği en son şeydir. Bu özellikle Türkiye içim geçerli. Teori yapıyor olmanın bugünün Türkiye'sinde ne gibi bir getirisi olabilir? Hani Paris'te, New York'ta, Berlin'de vs olsa anlarım. İyi bir analiz yaparsın, konferanslara vs çağrılırsın vs..Ama 2009'un Türkiye'sinde teori yapmaya kim niye heves etsin, alıcısı yok ki..Teori yapıyor olmak kimseye herhangi bir saygınlık kazandırmıyor ki..
Şimdi asıl iddiama geliyorum; gerçekte olmayan bir durumu, tamamen mit olan birşeyi, temel eleştiri daha doğrusu özeleştiri konusu yapmak Türkiye solunun artık refleks haline gelmiş bir çocukluk hastalığıdır. Gören de sanır ki, Türkiye'de millet işi gücü bırakmış harıl harıl teori yapıyor, ardı ardına teorik kitaplar basılıyor, millet entel kafelerde biraraya gelip heyacanlı heyacanlı Hegel, Marx, post-yapısalcıl ık falan tartışıyor, haftalık teorik dergi sayısı 20-30 civarında dolaşıyor vs..İşte böyle bir durum var da, pratikçi türkiye solcuları bundan yakınıyor sanki..
Bundan 20 yıl önce de durum buydu, şimdi de bu..ODTÜ'de Abra dergisini çıkarmaya başladığımızda, yöneltilen en yaygın eleştirilerden biri de bizlerin "kalemşörlük" yapmamızdı. Hani bir haklılığı olsa anlayacağım..Am a böyle bir durum yok. Türkiye entellektüel faaliyeti yoğun olan bir ülke değil..Politika da entellektüel faaliyetlerden esin almıyor, çünkü Türkiye'de solunki de dahil olmak üzere bütün politik faaliyet reel politikaya dayanıyor. Oysa teorik faaliyet bence biraz da tanımı gereği reel politikaya direk malzeme sunmaz, futuristtir.
Senin Türkiye'de "teorik faaliyet" diye tarif ettiğin şey teori yapmak falan değil bence. Mesala bu bağlamda söylediğin Mustafa Sönmez'in çalışmaları, TV demeçleri falan teori ile alakası olan şeyler değil. Bu Türkiyenin genel kültürü içinde yeralan standart faaliyetlerden başka birşey değil. Yani senin "teorik faaliyet" diye eleştirdiğin şey bence "biçimsel ve yöntemsel olarak" haftalık futbol kritikleri yapmaktan zerre farklı olan birşey değil..İşte bir takım "uzmanlar" o haftanın maçlarını tahlil eder, görüş bildirir. Türkiye'nin teorik faaliyeti de işte böyle..O hafta gündemde ne var, köşe yazarları işte bu aktüel konularının kritiğini yapar. Nasıl futbol liginde hafıza bir haftayla, çok çok iki haftayla sınırlıysa, nasıl sadece son haftanın maçları önemliyse, önceki haftanın maçları tamamen gündemden düşerse, politika liginde de gündem maddeleri bir kaç haftalık, çok çok birkaç aylıktır. Bir dönem dünyanın en önemli konusuymuş gibi tartışılan bir mesele, aradan kısa bir süre geçince çok tali bir konu haline gelir..Böyle bir faaliyetin "teorik" olarak nitelenemeyeceğ i açık olsa gerektir. Bir kere teorik faaliyet, özellikle marxist olanı, kollektif olmak zorundadır. Daha da önemlisi bir toplumsal hareket ile organik bağlantı içinde olmak durumundadır. Tipik Türkiye solcusunun algı dünyasında yer etmiş olduğu gibi sırça köşkünde solo teori yapan kimse yoktur olamaz da..Böyle patolojik bir yapılanma içinde olan sağda solda kalmış bir takım patolojik tek tük bireyler varsa bile (Elias Canetti'nin Körleşme romanın karakteri Kien gibi) türkiye solunun yapacak başka işi yok mu da bunlarla uğraşıyor.?
Bırakalım 11.tez ışığında teori yapması gereken marxistleri, burjuva felsefesinde bile solo sırça köşk teorisyenliği olduğu söylenemez. Her düşünür belli bir düşünce okulu ile angajman içinde faaliyette bulunur. Falanca paragmatist okuldandır, filanca ampirisisttir vs. Yani teori, antik yunandaki ya da ortaçağ skolastik felsefesinde bazı inzıvacı, dinsel okullar dışında hep zaten toplumsal olmuştur..
Şimdi bu meseleyi ben niye dert ettim..Onu da sonraki yorumda dile getireyim..
Altan ve Sönmez için getirdiğin eleştirilere katılmamak elde değil. Özellikle Altan, çok yoğun takip ettiğim bir kişi olmamak ile beraber, son 10 yıldır ekonomi ile ilgili iki kelam ettiğini görmedim. Siyasete ilişkin de öyle çarpıcı açıklamarına şahit olmadım. Biraderi Ahmet,seversin sevmezsin, bu konuda çok daha girişken ve laf edebilen bir kişi... Mehmet birader bana sanki bizlere aileden miras kalmış gibi geliyor.
Sönmez ve diğer bir çok sosyalist için güncel politika ve somut öneriler konusu tam bir facia. Bu konuya mutlaka el atılması lazım. Bizim bu sitede yaptığımız ya da yapmaya çalıştığımızdan öte pratik veya somut proje üretenlerin sayısı elin parmaklarını geçmez. Oturduğun yerden teori ile uğraşmak işin kolay yanı, üstelik taktir ve saygıda görüyorsun. Bir başka deyişle ortada işçi yok ama herkes yönetmek ( fikir üretmek) istiyor. Bi de işçi bulsak var ya, uzaylıları bile gole boğarız... :-))
İktisatçı olmayan birinden okuduğum en iyi iktisat yazılarından biri olmuş bu. En azından Altan'dan çok daha iyi analiz yaptığın kesin.Kendini okutturdu. Anlatım uslubun çok acıkı. İşte bu yüzden siteye yazman çok iyi olacaktır.
Bence Altan konusunda çok önemli bir gözlem yapmışsın; bu adam verilerle, olgularla, istatistiklerle falan konuşan bir bilim adamı falan değil. Daha çok bir partinin sözcüsü gibi; kendi sabit fikirlerini rasyonalize etmek için yoğun bir retorik kullanmaktan başka yaptığı birşey yok. Bir de hala Marxist'im demiyor mu sinir oluyorum.
Şimdi bunların, tabi Taraf'ın temel dünya görüşü şu; Kapitalizm (ki bunların bakış açısına göre insanlığın kendisiyle özdeştir bu) kötüye gitmez. Hani babaları da papağan gibi her yazısını "Enseyi Karartmayın" diye bitirir ya.
Tabii Osmanlı aristokrasinden , ömrü hayatı boyunca çalışmak zorunda kalmamış bir aileden gelip, birsürü süprüntü yazarak ayrıcalıklı bir yaşam sürme şansı olunca kişinin, haliyle insanlığın kötüye gittiğini düşünmez.
Taraf'ın da temel izleği budur. Bkz. Cemil Ertem yazıları. Eğer şu normatif demokrasi kuralları yerleştirilirse , kapitalizmin -iyi huylu Silikon Vadisi kapitalizmin- engelsiz işlemesinin yolu açılırsa herşey güllük gülistanlık olacaktır. Bunların nasıl Marxistlikten geldiklerini ben anlamıyorum. İnsan primitif düzeyde bile Marxist olsa, kapitalizmin çözümsüz olduğunu bilir. İlk ana ders budur.
Marx'a falan gitmeye de aslında hiç gerek yok. Eğer insan bunlar gibi bir sürü süprüntü yazarak iyi bir hayat sürme ayrıcalığına sahip değilse, insanlığın hiç de iyiye gitmediğini kendi yaşamından çıkarsayabilir.
Bekar, bakmakla yükümlü olduğu hiçkimsesi bulunmayan biri olarak benim bile üzerime yaşam kabus gibi çökmüş durumda. Ciddi ciddi nasıl hayatta kalırım hesapları yapıyorum. Sahip olduğum tasarruf beni 60-70'li yaşlara kadar götürür mü hesabı içindeyim. Oysa ne 60'ı 70'i, pazardaki rekabet gücümü Çinlilere Hintlilere karşı koruyabilmek için üniversitedeki gibi çalışmazsam bir kaç yıla kadar iş bulmam imkansız hale gelecek. Ki sonrasında tasarruflarım ancak 3-4 yıl idare eder.
Neyse demek istediğim, göreceli "tuzu kuru" biri olarak kapitalizm benim için vahşi bir hayatta kalma mücadelesi anlamına geliyorsa, ortalama bir ailenin durumu tam bir trajedi olsa gerek.
3-5 yıl öncesine kadar ayrıcalıklı bir sektör olan telekomunikasyo nda işler artık 2-3 aylık projeler halinde çıkıyor. Ki onları bile kapmak için tam bir gladyatör savaşı vermek gerekiyor. Çünkü er ya da geç diğer sektörlerde de hissedilecek olan şey gerçekleşti bizim sektörde: Çinliler çok sağlam bir şekilde girdi piyasaya. Beraberlerinde de "azalan karlar" yasasını getirdiler. Çinlilerin piyasaya girmesi ne demek; Geçen bir Kanadalının ırkçı bir tonla söylediği gibi, maaş ödemelerinin yer fıstığı ile yapılmasını kabul edecek olanların piyasaya girmesi demek, yeni iş bulmanın çok ama çok zor hale gelmesi demek.
Geçen bir ekonomist TV'de şöyle demişti; "Bugün dünyanın her alandaki her türlü üretimini yapmak için sadece Hindistan ve Çin yeterlidir. Sadece Hindistan ve Çin üretse/çalışsa başka kimsenin üretmesine/çalı şmasına gerek yoktur. Herkes karın tokluğuna çalışmayı öğrenecek."
Ortada böyle bir olasılık varsa, kapitalizm de onu kullanacaktır. Kullanmak zorundadır. Kapitalizmin mutlak çelişkisi de bu değil mi zaten: Nispi artı-değer avında ücretleri mutlak sıfır noktasına doğru çekmek , ama öte yandan da azalan alım gücüyle birlikte aşırı üretim sonucu satılamayan metalarla dolmuş piyasa ile başbaşa kalmak zorunda.
Reel ekonomide bunlar olup biterken, bu kapitalizm şakşakçıları bir veledin facebook ile milyarlarca dolarlık sanal bir pazar yaratmış olması kabilinden, reel karşılığı olmayan girişimleri kapitalizmin muzzam "yaratıcı" potansiyeli, "iyi huylu kapitalizm" vs. olarak kutluyorlar.
İşte Altangiller ve Taraf şurekası bu çok temel, ücretlerin düşmek ve pazarın satılamayan mallarla dolmak zorunda olması ile kendini gösteren çelişkiyi görmezden gelmeyi başarabiliyorlar.
Yazılarının devamını bekliyoruz İsmet.

'Teori Yapmak' kavramı senin de altını çizdiğin gibi harıl harıl teori tartışmak anlamında kullanmadım. Derdim tasam böyle yapanlara karşı da tavır almak değil. Teori, pratikten bağımsız bir şekilde de yapılmalı elbette. Lakin Birikim çevresinin öncülük ettiği herşeyi ve kavramı tartışalım yaklaşımı, sol içinde ziyadesi ile kabul gördü. Eldeki 3-5 kişi, 5-10 yıllık 'aktivisliğin' ardından, bilen adam pozisyonlarında olmayan kitleye yönelik 'teoriler' üretiyor. Peki bu teroilerin kimle yapılacağı konusu muhallakta. Geçenlerde, iyi niyetinden şüphe duymadığım Necmi Erdoğan'ın Birikim Dergisinde kaleme aldığı Yoksulluk Halleri başlıklı yazısında bile bu handikabı gözlemliyorsun. Güzel tahliller, çok iyi gözlemler, lakin nasıl ve kimle yapılacak sorunun yanıtı yok. Sitede tanıtımını yaptığımız Mesele Dergisi, keza Murat Belge, Ömer Laçiner bunca zamandır hangi pratiklerin içinde yer aldılar ? İçlerinde en aktifi Ahmet İnsel...
Sitede yapmaya çalıştığımız, yaşadıklarımızın ve düşündüklerimizin mütevazi paylaşımı bile bir çok pratiğin üzerinde. Ve bu konuda kararlılıkla yürümek lazım. Öykü ve Fotoğraf yarışması düzenledik. Ve jüri yok. Yani yarışma katılımcıları dahil herkes, herkesi değerlendirebiliyor. Bu kadar basit bir farklılığı bile hayata geçiren ve başarılı olan bir organizasyon duydunuz mu ? Yoktur demiyorum ama ilklerden biri olduğunu tahmin ediyorum. Pratik derken demeye çalıştığım sadece mahalle örgütlenmeleri ya da alanlarda taleplerini haykırmak değil. Böylesi ortaklıklar yaratmak. Bu tarz ortaklıklar, hayatı kendi ölçeğinde değiştirme iddası taşır. Ve sahip çıkılması lazım.