Kimlik(hal)lerimiz
Popüler
Makale
Hiç unutmuyorum. “Yahu şarkı, Diyarbakır karpuzundan bahsediyormuş” demişti. Gözlerindeki şaşkınlığı, siyaseten içine düştüğü çıkmazı, alnındaki bütün satırlardan okuyabiliyordum.
Kimlik(hal)lerimiz
Umarım ve keşke.
“Buradan soru çıkmasın” istiyorum. “Nesin sen?” diye sormuyorlar mı, buz kesilip duruyorum.
Gıpta ediyorum.
Takımı, tarikatı, milleti, dini olana hep gıpta ettim. “Nesin sen?” sorusuna “Türküm-Kürdüm” diye “şappadanak” yanıt verenlere hep gıpta ettim. Ne mutlu onlara! Benim bu hazırlık ve kısalıkta cevabım yok. Hayatı kendime zindan etmek istiyor değilim. Şu diyarı gurbet elde, Türkçe konuştuğumu duyup Türklüğüme, Kürtçe tepki verdiğime şaşıp “Ooo” şaşkınlığında Kürtlüğüme şaşanların karşında, anadan üryan, hatta ondan da üryan, Nesimi donunda derisiz kalıyorum.
Sahi nedir bu? Niye bu tür çıkmazlarımız var? Niye, yediğimiz yemekten, içtiğimiz suya kadar her şeye “ulu siyaset” üzerinden bağlanmak zorunda bırakılıyoruz. Nedir günahımız? Niye biz; din, millet, bayraktan bağımsız Bafa Gölü’nü sevemiyoruz? Niye biz; din, millet, bayraktan azad Cudi Dağı’na sevdalanmıyoruz? Niye böyle paramparça ediliyoruz.
Hangi tanrının tavuğuna kış dedik? Hangi Kadı’nın postunu altından çektik?
Hiç unutmuyorum. “Yahu şarkı, Diyarbakır karpuzundan bahsediyormuş” demişti. Gözlerindeki şaşkınlığı, siyaseten içine düştüğü çıkmazı, alnındaki bütün satırlardan okuyabiliyordum. Hiçbir kötü niyeti yoktu ve Kürt Davası’nı sonuna kadar savunuyordu. Fakat savunduğumuz şeyin günlük hayata dair; nefes almak, yemek yemek, iki çift laf etmek olduğunu hep unutuyoruz. Hani, Anadolumun, o korkunç 90lı yıllarında, rüzgar “zil”a* deyse yasadışı melodi olurdu ya; o günlerin kan revanı içinde, Koma Amed, Dergûş isimli albümünde “Amediye zebeş e gozelê gozelê” diyordu; hepsi bu.
“Amediye zebeş e gozelê gozelê
Zebeş e dendik reş e dimirim bo gozelê”**
(Karpuzdur Amed, güzelim güzelim
Kara çekirdekli karpuzdur, ölürüm güzelim)
Kürtçe söylenen her şeyi “ulu siyaset” sanan bizler (hepimiz) “Kürdün” de günlük bir hayatı, “yüce olmayan” istekleri olabileceğini unutmuştuk. Daha da tuhafı, bunu, Kürdüm diyenin kendisi de unutmuştu. Öyle ya kimsenin o tür “sıradanlıkları” olamazdı. Herkes, koca koca kavramlar, dürülmüş derlenmiş cümleler ve balya edilmiş halde sırtta taşınan kimliklerle sokağa çıkıyordu.
Ve korkarım durum hala böyle.
“Kimliklerim, sırtımdaki tuz yüküm
Ne kadar dökünsem o kadar benim”
Aynur, Kürtçe şarkı söyledi diye protesto edilmiş.
Geri zekalılar!
Kürtçenin sadece “Kürtlere” ait olduğunu düşünüyorlar. Yine aynı geri zekalılar, Türkçenin de “Türklere” ait olduğunu düşünüyorlar(dır). Kim bizi ne ara bu kadar perişan etti? Kim bizi ne ara böylesine “tek”leştirdi. Yahu nasıl olur da insan, tek başına Türk, Kürt, Fransız, İngiliz, Alman olabilir? Yahu, ey güzel insanlar, bu mümkün değil! Kaç yüz bin yaşında, ola ola, bir kelime”cik” mi olduk?
Deryaya sınır çekmiş balıkları düşünelim! Hoş, sınır çekmek sadece insanların “modernliği” ya, teşbihe sayın. Ve sonra düşünelim ki, her sabah her akşam, “senin suyun benim suyuma karıştı” diye bu (b)alıklar cenk eder olsunlar. Kim o kavgayı bitirebilir? Kim kimin suyunu bilir de, ona set çeker? Deryanın her avuç suyuna sınır çekilmiş olsaydı rengi ne olurdu?
İşte budur renksizliğimizin sebebi. Durmadan ve utanmadan sınır çekiyoruz.
Daha ne kadar kararacağız -hiç- bilmiyorum.
Hasever
Zürich, 20 Temmuz 2011
* (incecik) çöp parcası
** Amediye; Koma Amed, Dergûş, 1997 (Ses Müzik), 1998 (Kom Müzik)

Eline sağlık. Artık bu insanlara kızmaktan ziyade acıyorum. Çünkü hiçbiri insan kılığına girdiklerinin farkında değiller. Çok kötü, sert günler gördük. Lakin içsavaş koşullarına hiç bu kadar yaklaştığımızı hatırlamıyorum. Kürt sorunu, Dağda savaş varken, çoğumuzun hayatında değildi aslında. TVlerimizden uzak bir diyarı izler gibi izliyorduk. Lakin sivil siyasetin dozajı artıkça, artık sorun şehrimize, mahallelerimize girmeye başladı. Henüz sokaklara giremediği için içsavaş koşularına biraz uzak ama bir o kadar da yakınız. Gerginim, korkuyorum...