ÖNDER KURT NERELERDE Popüler
Makale
ÖNDER KURT NERELERDE?
Sevgili Hasan;
Önder'den mail aldım. Sadece okudum ve üzerinde epeyce düşündüm ama ona cevap vermedim. Haklı yada haksız da olsa kişiyi kendi kararları ile bir süre baş başa bırakmak gerekir. Vardığım sonuç vardır. Kötümser olduğumdan değil. Üstüne üstelik bu sıralar, ondan daha sefil koşullarda yaşamakla birlikte-onun en azından bir uşağı vardı- “Oblomov”un miskin haleti ruhiyesini taşıyorum, belki de en uygun ruh tanımımı Perec’in bizzat kendisini anlattığı ileri sürülen “Uyuyan Adam”daki adam gibi gücüm gerçekten de yok. Belki de “Şeyler” romanındaki hayatının sonunu hep aynı işleri yaparak aylalıkla geçiren hayalleri bitmiş tükenmiş Jerom gibiyim. Anlamadan sadece okuyorum. Çünkü kafam ve kalbim başka yerlerde. Bu arada Mungan'ın IMAGINE şiirinde dediği gibi belki de "çok oluyor değil mi haklı oluşun kişisel doyumundan vazgeçeli" sendromunu yaşıyoruzdur bilemiyorum. Mungan’la daha doğrusu IMAGINE ile devam etmek, belki de sorunun kaynağına inmemize yardımcı olur gibi görünse de, daha genç ve ateşli olduğumuz 80 yıllara ait fukara sosyolojimizi trajik bir öykü haline dönüştürüyor. Yılgınlığa düşmemek için okumakla direniyorum. Ekliyorum ve yenilgi duygularıyla IMAGINE’in ilk paragrafını buraya koyuyorum.
[b]"Çok oluyor değil mi, haklı oluşun kişisel doyumundan vazgeçeli,
Gramer tuzaklarına dayalı şah-mat tartışmalarına gönül indirecek yaşları geride bırakalı,
Kavramları, terimleri yangın söndürme araçlarının güveniyle taşımaktan cayalı,
etiketleyip kaldırdığımız anladığımızın kavanozlarını kıralı,
Çok oluyor değil mi?[/b]
Deleuze şu meşhur derslerinden Spinoza okumalarının eksik olduğu sonucuna vararak, ayrı ve kapsamlı bir tartışma konusu halinde irdelenebilecek “Keder insanı aptal” sonrası da malumunuz “sevinç ise zeki yapar” savlarının üzerinde durmak gerekiyor. Ancak keder duygularının listesinin sonsuz olduğunu ve yaşamımızı bunların kuşattığını haksızlık etmemek adına Deleuze söylediğini vurgulamalıyım. Devamında, varoluş gücümüzün ve eyleme kudretimizin keder ve nefret duygularıyla azalacağını belirtiyor. Tam bir noktada itirazlarım başlıyor. Bunun sevinç ve keder duygularının varyasyonuna maruz kalan ruhsal otomatlar olarak varoluşumuzun bir tanımı varsa tamamen ve tamamen bundan ibaret olduğunu da bildiriyor. En azından Deluze’in varoluşçulukla ilgili perspektifinden şimdi ana taslak olarak haberdarız. Deleuze dünyayı gerçekten yaşanılası bir yere getirmeye çalışıyor, duygularla hitap ediyor, ancak realite buna izin vermeyecek gibi görünüyor.
Şimdi soru şu, Mungan yukarıdaki mısraları keder duygularının yoksa sevinç duygularının yoğun olduğu bir atmosferde mi yazmıştır ne dersiniz? Biraz daha ilerletelim.
Erich Fromm’un “Kendini Savunan İnsan” kitabında Freud’un mekanist-doğalcı yöntemle geliştirmiş olduğu teorilerin insansal durumu-varoluşumuzu açıklamada yetersiz olduğunu ileri sürer. Açlığımızı, susuzluğumuzu ve cinsel itkilerimizi bastırsak bile doyuma ulaşamayacağımızı ileri sürer, insanın bu ihtiyaçlarının yanında güç, iktidar, sevgi isteyebilceğini, dinsel, siyasal ve hümanist idealler uğruna mücadele edebileceğini de belirtir. Çünkü insanın varoluşunda ikiye bölünmüşlük tamamen tamamen tesadüfi bir zaman ve mekanda gerçekleşen evrim sürecinde içigüdülerinin adaptasyonun zayıflaması ve varolma mücadelesini sürdürmek için us ve düşgücü yeteneğini geliştirmesine paralel olarak doğal ortamından ayrıldığını ve bu enstrümanlarla doğayı değiştirip ve dönüştürmesini bilerek yaşamda sürekli bir çelişki yaşadığını ve böylece saşkın MERAK eden MUTSUZ bir GEZGİN olarak yürüdüğünü ileri sürer. Ve artık insan bu yetenekleryle hem varoluşunun hem de ne zaman öleceğinin bilincindedir. Biyolojik zayıflığından kaynaklan varoluşunda ikiye bölünmüşlük ve yasadığı sürekli çelişkiler nedeniyle insanın ilerlemesini sürdürdüğünü ve bu sebeple hazzın doyumunda ulaşacağı bir hiç durağın olmadığı açıktır. Freud'un içgüdüsel terim ve teorileriyle açıklanamayacak İNSANSAL DURUMDUR. Onun için ölümden sonrası da hayatı düşleyerek tanrıyı icat eder ve cennet düşleri ve tasvirleri çizer çizer durur . Yine bu gerekçeyle us ve düşgücünün insanın doğadan kopuşu onun için hem bir lanet hem de bir kutsallık oluşturduğunu ileri Fromm ileri sürer. Tanımda verilen "lanet" ise çelişki eşittir mutsuzluk ve/veya eşittir yadsıma denklemiyle ifade de edilebilir. Aslında tarih dediğimiz şey baştan sona mutsuzluk olan hikayemizden başka bir şeyde değildir. Varın Marxın Ütopyasına kadar götürsenizde hiç bir şey elde etmezsiniz. Sonsuz haz isteğini doyuramadıktan sonra çelişkileri en aza indirmenizin bir faydası olmayacaktır. Tüm dervişlik, keşişlik, rahiplik, bilimum çilekeşlik, ütoya müesseleri herhalde bunun için icat edilmiştir.
MUNGAN’In gayreti ve hepimizin çabalarını esas şimdi doğrusal bir çizgi üzerine oturtmuş bulunuyoruz. Bunun için mutsuzluğun en büyük öğretmen olduğu kapısına çıkan aforizmaları herkesin ağzından duyarız. Demek ki varoluş gücümüzün azalması ilermenin motoru kuvveti haline geliyor.
Keşke diyorum "E-hayalet"te Munganın "IMAGINE"-Hayalet şiirinin ilk paragrafı "e-hayalet"de sürekli bir yerde aksa dursa , bizlere bizim kuşağın kulaklarında çınlasın diye; IMAGINE şiiri umutsuzluğun, bireysel yalnızlığın ve teslim oluşun, ruhsuzluk ve hareketsizlik döneminin defin ruhsatı gibi karşımızda asılı duruyor. Keza, İnci Aral son kitabı “Şarkını Söylediğin Zaman”da bizim kuşağın romanını yazdığı söyleniyor gazetelerin kitap tanıtım eklerinde. Okumadım. Keşke benim fikrimi alsaydı yazmadan önce. Bu konuda ne gerek var roman yazmaya derdim ona hemen aptal cesaretiyle. Demek Mungan’ın IMAGINE’nını okumamış diye akıl yürütürdüm haklı olmanın gururuyla. Umarım teorim beni yanıltmaz, ben böyle bir kitap yazabilmiş olsaydım, muhakkak girizgahına Imagine’dan bir iki bukle serpiştirirdim zevahiri kurtarmak adına. Bu kitabı elime aldığımda hızla sayfalarını çevirip bakıp göreceğim. Imagine’dan bir bölüm var mı diye, varsa okurum; yoksa da kazık yemiş olmanın hislerini yaşayarak yarım bırakırım.
Önderin bana söylemiş olduğu şeyler özetle bu minvalde şeylerdi. Daha artistik ifadeyle IMAGINE şiiri tadındaydı. Unuttuğu ve görmediği bir şey var gibime geliyor yine de, onu tahrik etmek için söylüyorum yada söylemiyorum; peşin hükümlülükteki ısrar, düşünce cimriliğine neden olur. Ve bu tür cimrilikte bir şey biriktirmiş olamayız. Düşünceyi bereketli hale getirmek için biraz elektrik teorilerine girmek gerekiyor herhalde. Önderin elektrik mühendisi olduğunu biliyorum. Yanılırsam veya eksik ifade edersem, kaldı ki kuvvetle muhtemel hararetle yanıldığımı ispatlamaya çalışacaktır. Ne olur bunu yapmasın. Yaparsa da “geri dön kampanyasına işi dönüştürmüş” oluruz. Dileğim pek doğal olarak e-hayelet’te bunun gerçekleşmesidir - umarım bu tuzağa düşmez- cevap vermiş olmakla almış olduğu kararın akamete uğrayacağını bileceğinden e-mail yoluyla bana cevap verme yoluna tevessül etmesi kuvvetle muhtemeldir, çünkü dostluğuna güvenirim. Haksız olursam da Spinoza’nın “Etika”da gibi bir kitabında bulamadığım sonradan Jellis’e yazmış olduğu mektuptaki önermesini burada yinelemenin tam yeridir. Bir notu hatırlatmakta yine fayda var. Not: Etika hep önerme ve ispatlamalarla ilerleyen geometrik yöntemin kullanıldığı bir kitaptır.
“Her belirleme bir yanılmadır”. “Every determination is negation.”
Bu tam da diyalektik yöntemin enfes bir ifadesidir. Velhasıl Spinoza büyük filozoftur.
Geçenlerde bir türk filminde müteahhit damadına hıyar diye bir cumhuriyet öğretmeninin ağzından “tepişmek pekişmektir” sözünü burada veriyorum. “Çelişmek gelişmektir” demenin, “Kavga etmek aynı anlamda yakınlaşmaktır” diye benzer önermelerle zenginleştirebiliyoruz.
Tek bir çan eğrisiyle çizilmiş gibi bir sosyolojimiz olduğuna inanıyoruz. Başlangıç noktası 1923 aziz Cumhuriyetimizin kuruluşu, tepe noktası 11 Eylül 1980, eğrinin geriye dönüş noktası 12 eylül 1980, bitiş noktasından bir önceki nokta ise IMAGINE şiiri son noktası ise son seçimler gibi bana geliyor. End of our history. That’s it.
Ancak Yalçın Hocanın Aydınlık gazetesindeki geçen günlerde yayımlanan makalesinde "ademi hukuk" bitmiştir, "müdafai hukuk" dönemine tekrar giriyoruz demiştir. Buyrun buradan yakın.
Yeni bir dönem “sur borusunda” üflenerek haber veriliyor. "Çılgınca bir söz” Yani IMAGINE şiirinin çan eğrisindeki son noktadan sonra, yeni bir döneminde başladığını HAYALET-meksizin göremiyoruz.
IMAGINE’a, DÜŞGÜCÜNE, E-HAYALET'e ve MUTSUZLUĞA ne kadar ihtiyacımız olduğunu bir bilseniz.
Bu arada, tarih eğrisi tek bir çan eğrisinden oluşmuyor. Biri düz, diğeri ters iki çan eğrisinin devamıyla sonsuza kadar akan bir sinüsodial bir eğridir değil mi? En azından iki boyutlu uzayda bunu böyle çizebiliyoruz. Elektrik teorisinde “akımı” olay ve olgulara benzetirsek, geçtiği yerden akımı çevreleyen bir manyetik alanın aynı anda oluştuğunu da biliyoruz. Sosyolojimiz sinüsodial olarak hareket eden bir elektrik akımı gibi görünmeyen ama toplumsal olaylarda hala iyi etüd edilmeyen taraflarının, tek tek ışık hızında hareket eden elektronların tireşim ve çarpışmalarının yaratıığı bir manyetik çekim alanı oluşturmasını diyalektik yönteme benzete bilir miyiz? Önder’e soruyorum...
Sadece HAYAL-etmemiz gerekiyor. Werther’e benzemek istiyorduk, sonra Prens Mışkine, ve Oblomov’a ve şimdiki yüzyılda Jerome’a bunların dönemi bitti, yeniden Rastignac, Roskolnikov ve Dimitri Karamozov tiplerinin yaratılması gerekiyor. İnci Aral herhalde ilk tiplerin inşası için boşuna uğraşmış olmalı. Ama Rastignac ve Roskolnikov ve Dimitri napolyonik hayalin ürünüdürler ve oldukça mutsuzdurlar. Şu an Önder gibi ve benim gibi, tüm insanlık gibi.
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
E-hayalet Ölü Doğmuş bir projedir
Erdem,
Sağol eksik olma, sorup soruşturduğun için..Hayır öyle yazdıklarını umursamayıp kayıtsız kalarak siteden kopma işine dramatik bir boyut vermek istemedim, o yüzden cevap vermek zorunda bıraktın beni..Son derece sakin, kimseye kızmadan, darılmadan, böyle bir projenin yürümeyeceğini gördüğüm için, gereksiz yere vakit kaybetmemek için yazmayı bıraktım..
Mefta E-hayaleti otopsiye yatırıp ölüm nedenini açığa çıkarmak ve katili saptamaya çalışmak için uzun uzun analize gitmek isterdim ama gerek yok..Nerdeyse 4 yıl boyunca kendi adıma söylenebilecek herşeyi söyledim zaten..Yinelemeye gerek yok..Tarihin kelebeği bir kaç yüzyılda bir "şanslı" bir kuşağın çiçeğine konar ve o kuşak tarihin akışını değiştirecek işler yapar, ölümsüz eserler verir vs. Ama bu ender çiçek açma dönemleri arasındaki sayısız kuşağa da sadece çürüyüp gübre olmak ve unutulup gitmek düşer.Bizimkisi de işte yegane faideli işlevi, geleceğin çiçeklerinin açması için bok olarak toprağa karışmak olan bir kuşak..Hayır bok olma işlevini de yerine getiremiyor ya neyse..
Yani diyeceğim odur ki, E-hayelet ölmüştür, gerçi sizi temin ederim, hiçbir zaman hayatta da olmamıştı zaten..Son derece tipik bir ölü doğum vakası..Ya da uzunca bir süre küvezde ya da bitkisel durumda yaşatma vakası..Sen özelden devam eden yazışmalara maalesef dahil olmadığın için bilmiyorsun; ben sitenin biraz dışa açılmaya başladığı kısa öykü/foto yarışması dönemi hariç her zaman kapatılması taraftarı oldum, yürümeyeceğini site çıktıktan emin ol 2-3 hafta sonra anlamıştım zaten, o yüzden kapatalım demeye nerdeyse çıktıktan hemen sonra başlamıştım ..Ancak yürümeyen cılız yapılara bile hemen romantik bir bağlılık geliştirip, üzerine "şanlı bir tarih" kurmak türk solunun başlıca kronik hatalarından biri, böyle hiçbir işe yaramayan yapıya bile bir bağlılık oluştu zaman içine..En başından berikapatılmalı diyordum ancak yine bende bile acaba düzelir mi beklentisi oluyordu..Ama artık yüzde yüz kapatılmalı diyorum..ÖDP'in ya da diğerlerinin bunca yıldır binde bir oy alarak hala solun onurunu her seçimde iki paralık eden "parti"(cik)lerini sürdürmenin bir anlamı nasıl yoksa, E-hayalet gibi nerdeyse 4 yıl boyunca -sen de dahil diğer arkadaşlar kızmasın ama- tam anlamıyla bir gönül bağlılığı geliştirebilen, gerçek anlamıyla düzenli katılımcı olarak katkı yapan, hemen hergün aksatmadan siteyi kontrol eden ancak 2 kişiyi, -ben ve Hasan bir de ara ara kulubeden Murat'ı-, bünyesine çekebilen bir platformda yapısal, özsel olarak sakat olan birşeyler var demektir..4 yıl, 3 kişi..Skandal ötesi bir durum..Eeh hal böylese, ısrar etmenin anlamı ne? Ha demek ki yok böyle bir ihtiyaç! Gerçi ihtiyaç olmadığına, hakkında birsürü dalda Oscar'a aday gösterilecek bir film yapılacak kadar yeni bir dünya iletişim paradigması yaratmış, despot ortadogu ülkelerinde devrimlerin kıvılcımını çakmış "sosyal meyda" tarzından başka bir tarzın olanaklılığına daha doğrusu sonuç alabileceğine inandıramaz da, ha demek ki bizim bütün ilişkiler ağımızın yekününde böyle bir "sol sosyal medya" tarzı siteyi kotarabilecek çapta insanlar yok, belki o çapta insanlar var ama onu realize edecek iradesi,disiplini, bağlılığı olanlar yok, belki iradesi olanlar da var ama kimbilir belki bizimle yapmak istemiyorlar..Ne yapalım kısmet bize değilmiş, umalım başkaları dener başarılı lurlar da bizi davet ederler ve katılırız..Ama işte buraya yazıyorum; kendi değerleriyle yoğrulmuş bir sosyal medyayı yerleştirmeden sol hiç bi bok yapamaz, Ufuk Uras gider Ertuğrul Kürkçü'den medet ummaya devam ederler..Sol şunu anlayacak, Deleuze keşfedecek, er ya da geç, başka yolu yok bunun; Sol kollektif bir taban hareketidir, bu kollektif taban hareketinin en etkili ideolojik silahı da sosyal medya formatından olmak zorundadır..Sol star sistemini terk edip, iki film, 3 makale yazan adamların peşine takılmaktan vazgeçmedikçe hiçbir yere varamaz..Sol anonim bir hareket olmak zorundadır...Starların peşini bırakmalıdır..
Olur muolmaz mı bilmem..Ama şurası bence kesin artık..E-hayalet ile oyalanmamak, vakit kaybetmemek lazım..Nedeni her ne ise ne, çok da ilgilendirmiyor artık, kesin olan birşey var, işlemiyor işte..Gün gibi ortada bu durum..
Unutmak lazım, unutabilmesini öğrenmek lazım, tıpkı Nietzsche'nin vaat ettiği gibi..Kinle, garezle değil, çoşkuyla unutmak..Zor da değil, hayatın sonsuz zenginliği e-hayalet gibi kötürüm bir yapıyı çok kolay unutturur zaten..Ya dursun bir köşede ne var ki yaklaşımı var hep, ben kapatalım dediğim zaman..Felsefi bir duruş değil, bu "dursun ya ne zararı var mantığı"..Bir yapı çalışmıyorsa "durmamalı", çalışanını yaratmak lazım..E-hayalet, eskiz no:2-3 vs idi, bu da olmadı, buruşturup atıyoruz hiç moral bozmadan..Yeni bir eskize başlamak lazım..Ha ne zaman kalıcı bir eser çıkar; malum bizim belirleyeceğimiz birşey değil bu..
Sonra işlemeyen bir yapının orda durması, yenilgi ruhunu süreğen kılıyor, arebesk varoluşları besliyor..3 kişinin yazıp okuduğu bir ortamı sürdürmenin mantığı ne, aldıkları binde bir iki oyla solu rezil kepaze eden şahısların durumuna düşmüş olmaz mıyız ısrarı sürdürerek?
Teklifimi bir kez daha yineleyerek bitiriyorum; E-hayalet ölü doğmuş bir denemeydi, olmadı, çuvalladı..Daha fazla ısrar etmemek ve hemen kapamak lazım..Ha burası sayesinde tanıştığımız arkadaşlarla da mı kopalım? Gerek yok ki? Facebook var işte..Birsürü özelliği var..İletişim devam ettirilmek isteniyorsa FB'ta buluşulur, ha burdaki gibi detaylı yazışmalar olmaz ama iyi kötü bir merhabalaşma olur, bakarsınız daha yetenekli, daha iradeli, daha enerjik, daha intaçı birileri çıkar, Facebook sayesinde haberimiz olur katılırız..Ya da burdaki 3-5 arkadaş Facebook'da bir grup oluştururuz, yeni bir eskiz için bir feasibilite çalışması yaparız, 2 yıl , 3 yıl üzerinde kafa yorarız, belli bir sermaye ile belli bir profesyonel kadro ile vs çıkarız..Ama hala yeni bir başlangıç için gereken enerjiyi, artık ölü bir yapının kronik yenilgi durumunda heba etmemek lazım..Böylesi patetik bir yapıda israr edilirse, yenilgi, depresyon, güvensizlik kişiliğimizin yapı taşı haline gelir..Binde bir oy alan yapılar gibi 3 kişinin yazıp 3 kişinin okuduğu bu gibi yapılar da insanı içten çürütür..
Biraz sert oldu belki ama kusura bakmayın, hakikaten bu ölü yapıyı artık gömmek için sert olmam da gerekiyordu galiba..
Bahtiyarım
Sevgili Erdem,
Dediklerinin hepsini yorumlayacak donanımda değilim. Fakat yazım tekniğin ve fikrini dile getirme bütünselliğin harikulade. Bu lezzette yazabilecekken yazmamış olman hem takdire değer hem de tarafımızca bir üzüntü kaynağıdır.
Bahtiyarım...
Hasan
-

Hakikaten cevap vermeye çok hevesli değildim ama bana hitaben yazılmış birşeye sessiz kalmayı başaramıyorum..Sadece bu değil tabii daha önce bunu bir iki kere başardım, ancak düşüncelerime yönelik ciddi bir yanlış anlama da söz konusu olunca dayanamadım. Aslında bu iki durumun yan yana gelmesine de dayanabilir, cevap vermemeyi başarabilirdim, eğer sözkonusu yanlış anlama benim bütün varoluşumun temeline yönelik, resmen yapısal, resmen ontolojik türden olmasaydı. Ortada böylesine büyük bir yanlış anlama varken, sessiz kalırsam beni tanıyanlar arasında düşüncelerime yönelik taban tabana zıt bir algılanışın hafızalara kazınmasına izin vermiş olacaktım. Bu vahim yanlış anlamayı düzeltmeden önce ilintili ama onunla karşılaştırıldığında mini minnacık bir başka yanlış anlamayla başlayalım,aslında bu da yanlış anlama değil çelişik bir durum;
Şimdi Sevgili Murat, konuyu reterritorialization/deterritorialization bağlamına oturan bir tavır olarak ele alınması gerektiğinin ipucunu vererek resmen adını koyarak bitirdiğin bir yazının, ikinci paragrafında olayı çocuksu bir küsme gibi yorumlaman çok yersiz olmuş..Olayın melodramlaştırılmasına karşı senden önce ben çoktan uyarımı yaptım..Yukarıdaki ilk eleştrimin daha ikinci cümlesine bakarsan, o sözkonusu yazıyı da olası bir dramatikleştirmeye karşı yazmış olduğumu görürsün..Asıl hiç cevap vermeyerek, herşeye sessiz kalarak gizemli bir hava oluşturur, olayı tuluatlaştırmış olurdum..Kaldı ki Erdem yazısından önce sessizk kaldığım başka yazılar oldu bu kopma sürecinde..Erdem'inki nicel birikimin cevap vermeyi zorunlu bırakan nitel dönüşümü oldu. Olay basitçe bir durum değerlendirmesi yapıp ayrılan zaman, enerji karşısında alınan verimlilik hesabını yapıp, sermayeden yendiğinin saptanmasıdır, amiyane bir benzetmeyle..Analojiyi devam ettirirsek, girdiğin bir ortaklıkta sen varını yoğunu , bütün hayatının tasarruflarını ortaya koyarken müstakbel ortaklarının sadaka düzeyinde katkı yapıp buna karşın kardan eşit pay istemesi gibi bir durumun ortaya çıktığını görmemdir..İğrenç bir saptama biliyorum, kuşkusuz her teşbih gibi büyük yanlışlıklar ve saptırmalar içerir ama hani illa da bir benzetme kurulacaksa bunun çocuk gibi küsüp gitme değil enayi yerine konmaya karşı çıkma olması daha uygundur demek için verdim.
Neyse fazla dağıtmadan işin özüne yani şu benim tavrımı radikal biçimde yanlış yorumlamana, ontolojik olarak tam tersine çevirmene gelelim;
Her ne kadar fiziksel olarak birlikte aynı mekanlarda çok sık bulunmamış olsak da seninle uzun zamandır tanışırız ve gerek ara ara yaptığımız muhabbetler gerekse bu sitede yaptığımız yazışmalardan çıkarsamış olman gerekirdi ki ben hiçbir zaman kitle kuyrukçusu, kelle hesapçısı olmadım, bilakis solun bu kelle sayıcılığına, kitle kuyrukçuluğuna indirgenmiş olmasına karşı kendimce mücadele ettim..Mesala çok basit bir örnek; şu anki sol içi tartışmalarda kürt hareketini eleştirmek nerdeyse dinciler arasında Tanrıyı yoksaymak türünden ağır bir küfür..Bense al işte çıkıp söylüyorum, mevcut kürt hareketinin sol ile uzaktan yakından bir alakası yoktur, bildiğin milliyetçi etnik bir harekettir; kürt hareketinin gerici doğası yüzünden bugün Türkiye siyasal ortamı sistemin yapısal sorunlarının masaya yatırıldığı değil Hutu'lar ile Tutsi'ler arasındaki çekişmeye indirgenmiş Afrika usulü bir kabileler savaşının yaşandığı ortam haline gelmiştir..Sonucunun da insannların birbirini pala'larlar doğradığı orjinal Hutu-Tutsi çekişmesinden farkı olmayacaktır..Dön bak, bütün kahvehane meyhane solcuları Kürt hareketine yamanıyor, niye? Kitle orda çünkü..Kendi çüklerine güvenemeyenler kürtlerin çükünü alıp gerdeğe girmeye kalkıyor..Benzetme için özürler ama durumu daha iyi tarif etmek için aklıma başka birşey gelmedi..Solun teorisinin neresinde var toplumsalı Tutsi-Hutu çekişmesi bağlamında ele almak? Kapital'in neresinde ele alınmış Tutsi-Hutu çekişmesi? Ben kendimi bildim bileli bu gibi çıkışlarla, solun kitle yalakalığı yapmasına karşı çıktım..Ha şimdi ikinci örneği de vereyim de benim duruşum daha iyi ortaya çıksın; Kendini solcu sananların yarısı gerici Kürt hareketinin peşine takılmışken, diğer yarısı da İslam'daki devrimci/sosyaist potansiyelleri keşfetti birden bire..Niye? Buda çil çil oy hayalinin, kitle tapımının sonucu değil midir? Benim tavrımının uzaktan yakından bu tür zübük populist yaklaşımlarla alakası oldu mu? Ben her zaman solun, temel öncülleri referans aldım her zaman..Solun öncüllerine sadık kalarak politika yapmanın mümkün görünmediği yerde dönüp öncülleri revize etmeye kalkmadım..Onun yerine koşullar sol olarak neleri yapmaya eleveriyorsa onları yapmaya çalıştım ve bu yapılacak olanın çok ufak tefek şeyler olmasından da hiç gocunmadım, solculuk Sisyphos'un yükünü taşımak demektir ve ben de Sisyphos olmaktan hiç şikayet etmedim..DolayısıylaAlýntý:Bir makalenin beş dakkada 10000 kişi tarafından okunacağı, siteye girip çıkanın haddinin hesabının olmayacağıbir düzeye gelmek asla benim hedefim olmadı..Temel problem burda değil, reyting meselesi değil sorun..Patalojinin kaynağı olarak reytingi gören çok yanılır; sorun çok daha temel, yani ontolojik..Ontolojik'i toplumsal yapıların işleyişini belirleyen fiziksel yasalar anlamında kullanıyorum..Doğanın işleyiini fizik bilimi açıklarsa ontoloji de toplumun işleyiş yaslarını açıklayan bilim olarak algılıyorum, felsefedenin bir disipilini olarak varlık bilimi anlamında ontolojiden biraz farklı..Bu farkı bilinen Newton fiziğiyle quantum fiziği arasındaki ayrımla koyabiliriz..Newton fiziği görünen, daha doğrusu hissedilebilen güçlerin yüzeyde etkili olan yasalarını ortaya koyar; kütle çekimi, ivme, momentum, elektrik, manyetizm vs gibi..Yani Newton fiziği diyelim 100km/s hızla giden araç 438km yolu kaç saatte alınır, ya da 2 amper elektrik akımı 100 ohm'luk bir dirençte kaç Joule'luk bir ısı açığa çıkarır, ya da 60kg ağırlığındaki bir insan 120m yüksekten kaç saniye sonra, kaç km/s hız ile yere çakılır onu hesaplar..Ama kuantum fiziği bu yüzey fenomenlerinin değil, temel fiziksel güçleri neyin oluşturduğunu araştırır, yani kesin bir veri olarak ele aldığımız yerçekimi gücünün kaynağı ne, o gücü ortaya çıkaran ne? Düşünün vektörel bir gücü graviton adlı bir atom altı parçacığın yarattığı düşünlüyor..Son string teorisine göre varoluşun temeli atomlar, elektronlar vs değil, hatta onları da oluşturan daha temel parçacıklar da değil..Quark, graviton, Higgs vs gibi daha egzotik parçacıkların da birer dalgadan ibaret olduğu düşünülüyor vs..Yani diyeceğim şu; aktüel politika Newton fiziğine tekabül ederse, ontolojik analiz quantum fiziğine tekabül eder..Kendi konumuza dönersek, ben senin algıladığın gibi Newton Fiziği düzleminde bir takım verilere, yani tık sayısına, reytinge bakarak yargıya varmıyorum; sorun çok daha temel parçacık düzeyinde, yani quantum fiziği düzleminde, ontolojik seviyede problem sözkonusu..4-5 kişi yazar çizer, ama 4-5 kişi arasında öyle bir etkileşim vardır ki, bir leb demeden öteki leblebiyi anlar,sorunsallar ortaktır, o sorunsalların çözümüne yönelik çok üretken bir kollektif akıl kurulmuştur, ortada şunun ya da bunun tikel zekası değil, Deleuze ve Guattari'nin anlatmak için yırtıdnığı rhizomatik/köksapçı bir kolllektif zeka vardır..Karıncalar köprüler, merdivenler, kayıklar yapar..Bu projeleri hangi tikel karınca bireyi realize etmiştir, hangi tikel karınca dahi yönetir karınca toplumunu? Ortada lokalize edilebilen tikel bir zeka yok, ama müthiş zeka ürünleri var..Bu nasıl mümkün oluyor? İşte sol toplumsallık budur, eğer bu kollektif zeka yoksa, sol yoktur..Eğer bu kollektif zeka olmadan bir saray darbesi ile iktidar alındıysa gerisin geri, geri verilir..Sovyetlerde de olan tam anlamıyla budur..İşte benim temel derdim, bu kollektif zekanın olmasını geçtim, minik bir pırıltısı bile yok..
Geçen seçimde Ufuk Uras meclise girdiğinde allaaah sanırsın herşey hallooldu, tamam sol sonunda makus kaderini yendi..Öyle bir gaz, öylesine ölçüsüz hayaller, Ufuk Uras adına kurulan gruplar, yapılan güzellemeler, Uras'ın çoşkulu söylemleri vs.vs..Ne oldu? Gitti Nazlı Ilıcak gibi bir organizma ile 100 yaşına gelmiş bir başka organizmayı dava etmeye kalkmayı ciddiye alınabilecek bir politaymış gibi algılama noktasına düşmeler..Bu durumun absürdlüğünü görememeler vs..
Peki şimdi durum farklı mı? Uras'ın performansı ortadayken, şimdi de Kürkçü'nün seçilmesinden çoşkuya kapılmalar vs.vs..Kürkçü'nün insanlığın içinde bulunduğu duruma yönelik analizi nedir? Ne söyler bilen var mı? Ben bilmiyorum şahsen..Foucault ne der, Deleuze, Zizek, Yalçın Küçük ne der diye sorsalar akla belli , detaylandırılmış bir dünya görüşü gelir, Kürkçü ya da Süreya Önder deyince herhangi bir fikir toplamı geliyor mu? Yok..Peki niye seviniyorsunuz bunlar seçildi diye? Eeh solcu adamlar..Yani genel kavramlarla, genel 3-4 öncülle solcu adam..Peki bunun Tayyip'e niye oy veriyorsunuz diye sorulduğunda, ya halktan adam, müslüman adam diyen tipik sağcı bir bireyin ikincil verilerle siyasi duruşunu belirlemesinden farkı var mı? Yani sol da sağ da belli bir perspektifi temsil ettiği için değil, "harbi", "delikanlı", "müslüman", "dürüst" ve tabi bizim durum da "solcu" gibi "boş gösteren"lerle belirlenen tercihler..
Nerden nereye geliyorum? Şunu demek istiyorum; ülkedeki temel mesele solun onbinde bir oy alması, ya da bizim özelimizde e-hayalet'in 3-5 tık alması vs değil..Bunlar yüzey fenomenleri, ben de bu tür tali görüngülerle ilgilenmiyorum..Benim derdim yapısal sorunlarlar ilgili..Ülke genelinde sol adına yapısal sorun binde bir iki oy almak değil sol kollektif bir aklın olmaması, hala tikel Ahmet'ten, MEhmet'ten, Veli'den medet umulması..Şaşırtıcı ama zihinsel gelişmişlik açısında yıllarca "Kurtar bizi Baba" diye Çoban Sülo'nun peşine takılanlarla, dün Ufuk Uras'ın, bugün Ertuğrul Kürkçü'nün, yarın bilmem kimin peşine takılıp böyle bir iki şahsın solu kurtaracağını sananlar arasında ciddi bir fark yok..İşte kahreden ontolojik problem bu..Bu ülkede sola gönül verenler solun en temel ontolojik prensibinden birhaber; sol kollektif bir organizmadır, kollektif bir akıl tarafından yönetilir, delikanlı bir eski solcu büyük, ezilen bir azınlığın temsilcisi etnik bir sanatçi/yönetmen, "dürüst" bir akademisyen, "onurlu" bir yazar vs tarafından değil..Solun komuta merkezi lokalize edilemez ..Kürkçü seçildi diye seviniyorsun? Neyin , hangi kollektif toplumsal gücün bir tezahürüdür..Cevap belli..Kürtlerin, yani Hutu'ların değil de Tutsi'lerin..Değil Kürkçü'yü Tutsi'lerden birinin ceketini koysan da seçilirdi..Kürkçü'nün arkasında sol bir kollektif gücün çabası mı var? Ben Barça taraftarı oldum diyerek Barcelona'nın müthiş başarılarına sevinme hakkını kendinde göremezsin ki..Tarihi yok..Bu da ona benziyor..
Toplumsal düzeyde ontolojik probleme örnek vermeye aslında gerek yoktu..Sonuçta spekülasyona açık, söylenenler yanlış anlaşılabilir..Lakin birbirini tanıyan insanlar arasında olduğu için yanlış anlamaya pek olanak tanımayacak,ikili ilişkiler düzleminde de örnekler çok; mesala benim sana bunca yıllık tanışıklığa ve iletişime rağmen hala bunları, yani "Bir makalenin beş dakkada 10000 kişi tarafından okunmasını" hayal etmediğimi, gerçek sorununun bundan çok daha derinde yattığını anlatmak zorunda olmamın kendisi bizatihi o ontolojik sorunun tezahürüdür..İletişimlerimiz, etkileşimlerimiz damlaya damlaya göl olmuyor..Sana Dostoyevski'nin edebi uslubu ne diye sorsam bilirsin, bir pasaj okusan bunun Kafka'ya mı ait olduğunu bilirsin, ya da iktidarı öven bir makale okusan bunun Foucault'un olmasına ihtimal vermezsin..Lakin benzer kesinlikte saptamalar yapabilmen için ben fazlasıyla veri sunmuş olmama rağmen, önüne konan bir fikrin Önder Kurt'un mu olduğunu söyleyemiyorsun..Yani bana birileri çıkıp birşeyleri maletmeye kalktığında hayır Önder bunları savunmaz, onun düşünsel sistematiği buna elvermez diyebilecek durumda değilsin..Değiliz..Senin özeline yönelik bir eleştiri değil bu; diyorum ya ontolojik düzlemdeki sorunun adı bu..Kendi yanımızdaki birilerini tutarlı bir düşünsel çatısı olduğuna pek ihtimal vermiyoruz, dolayısıyla tartışmalar esnasında, gereksiz dolayımları kolayca aşmamızı sağlayacak, gereksiz laf uzatmlarını elimine edecek bir ön birikimle başlamıyoruz..Yani bizde her tartışma bir öncekinin kaldığı yerden başlamıyor, her defasında "temiz sayfa" açmak zorunda kalıyoruz..Bizde ter ufak tartışma tekerleğin yeni bir icadı oluyor..Ha bir de ben kendi yazılarımın bağlamını, genel matrisini kurmak için sadece kendi fikirleriyle yetinen biri de değilim; her fırsatta dile getiriyorum, ben Spinoza-Nietzsche-Deleuze-Negri çizgisiyle belirlenen bir genel matriks içinde düşünüyorum..Bu çizgi ile biraz haşır neşir olan birinin çıkarsaması lazım, ben öyle bir makalenin 10bin tık aldığı bir hedefi önüme koyamam, koyarsam deklara ettiğim felsefi öncüllerimle çelişirim..
İşte temel mesele bu minvalde, yani hemen yanımızdaki insanların ne dediğini anlamaya çalışarak, tabandan Deleuzyen bir kollektif akıl inşa etmek varken, tutup sırf delikanlı, kürt yönetmen vs olan birilerinin seçilmesini zil takıp oynayarak kutluyoruz..Ve bunu hemen yanıbaşımızdaki adamın söylediklerine kulak asmayarak yapıyoruz..Yanlış anlaşılmasın, haddini bilmezlik değildir ama ben sol teori işine en azından bu ülke standartlarına göre ciddi zaman ayırmış kafa patlatmış biriyim..Ama diyelim Birgün'de herhangi bir yazarla polemiğe girsem başçavuşun eşeğininin osuruklarından daha fazla değeri olmaz söyleyeceklerimin..Ne yaparsan yap karşındaki haklı olacaktır? Niye, eeh o eski tüfek, delikanlı solcu abimiz..Şimdi biraz bulanık sulara giriyorum..Derdim kesinlikle bir ego çekişmesi değil..Ego'yla aramın ne kadar bozuk olduğunu bilen bilir..Anlatmaya çalıştığım şu; düşünceleri, romanları, kitapları, müzikleri, filmleri kendi yargı gücümüze göre teraziye vurup değerlendirmiyoruz..Yani bir eseri içeriğinden çok yazarının sonsuz aşamalı iktidar matriksinde hangi konumu doldurduğuna bakarak değerlendiriyoruz..Bu durum sistem içi durumda çok açık; sistem ya da Pink Floyd'un deyimiyle makine bir eşeği alır Rock Star yapar isterse..Kültür alanında da bir mankeni alır romancı, Hülya Avşar'ı alıp filozof yapabilir..Solun bu manipulasyondan bağışık olduğunu sanıyoruz ama değil..İşte bu noktada vahim yanlış anlamayı analiz etmekten, benim burası ya da başka bir yere yönelik kavrayışımın gerçekte ne olduğunu anlatmaya geçebilirim, zira daha önce Özgürlükçü Bir Edebiyat Adıa yazı dizisinde ele aldığım bu sistem içi yazarlar konusu benim bu gibi ortamlara yüklediğim kesinlikle haddini bilen, katıksız düzeyde mutevazi işlevi çok iyi ortaya koyacak sanıyorum..Ama önce şu yanlış anlamaya yönelik düzeltmeyi pekiştirmeliyim ki, yazının genel izleği, ana teması daha belirgin hale gelsin, kopuk kopuk gibi görünen parçalar bir bütünlük oluşturabilsin..
Sadece o kadar olduğu için değil ama sadece onla aklıma geldiği için bir iki yazımı sana referans vereceğim nasıl radikal bir yanlış anlama olduğu ortaya çıksın diye; Sitenin sağ üst köşesinde Abra linki var..Orda bizim Abra'nın 2.Sayısı var..Kırmızı olan..Orda benim Hüseyin Atıcı ile ortaklşa verdiğimiz bir yazı var, ama iki imza olması kafaları karıştırmasın o yazının her kelimesi bana ait, Hüseyin'in katkısı ikili tartışmalarda sözel katkı olmuştur..Yanlış anlaşılmasın bunu egoist bir sahiplenme dürtüsüyle söylemiyorum hani akla bunlar ortak bir çalışmanın ürünü falanca satır senin olmayabilir gibi bir kuşku gelirse diye söylüyorum..Şimdi ben o yazıyı 21-22 yaşında kaleme almıştım sanırım..Yani 20 yılı geçmiş nerdeyse..Bu yazıyı okursan şimdiki düşüncelerimle aradaki büyük paralelliği görebilirsin..Eğer Spinoza-Deleuze çizgisini inceliyorsan bir başka paralelliği daha göreceksin o erken dönem yazımda ve şimdi refere edeceğim diğer yazılarımda; ta o zamanlar rüşeym halinde bir Spinoza'cılığı, Deleuze'cülüğü görebilirsin..Ben Spinoza-Deleuze okuduğum için onların tilmizi olmadım, onların söylediklerini zaten yaşamımda hissettiğim için eninde sonunda onları keşfettim..Onları okumam yaşadıklarımı teyit etti sadece..Dahi olduğumdan falan değil, çok temel isani bir süreç sonucunda..Zizek, Deleuze monografisinin daha önsözünde bu durumun adını koyar ve aşağı yukarı şöyle der; "Bir düşünüre yönelik gerçek sevginin ölçüsü kişinin onun kavramlarının izini kendi günlük deneyimleri esnasından her yerde görebilmesidir"..O erken yazım okunursa benim de Deleuze ve Spinoza sevgim kimi kıt akıllılarının sandığı gibi ortamlarda hatunlara karşı karizmatik görünmek için vs değil, bu adamların her insanın biraz kafa yorsa hissedeceği yaşamın doğal dinamiklerini olumlayan, onlara dayanan katıksız materyalist bir felsefe sundukları için sevdiğim anlaşılır..Daha taa o zamanlarda, Dernekçi diye nitelediğimiz eski anlayışlara bir tür romantizmle bağlı tiplerin varoluşlarının sahteliğini, iki yüzlülüğünü, egoistliğini, halkın vs kurtuluşundan ziyade asıl kendilerinin ortamlardaki karizması ile ilgilendiklerini görüyorduk..Hiç unutmadığım bir sahnedir; klasik fırça sol bıyıklarını bura bura bir tip şöyle demişti; "Arkadaşlar siz ne gereksiz işlerle uğraşıyorsunu ya..Bizim gündemimizde Jandarmayı okuldan atmak var siz neleri tartışıyorsunuz" Evet biz neleri tartışıyorduk o zamanlar; Elektrik bölümünde insanlar arası iletişim çok kötü -darbe sonrası ya- belli lise grupları var, kimse onların dışına çıkmıyor, kimse başka gruptan kimseye selam bile vermiyor..Benim talihsizliğim de ta o zamanlarda başlamıştı..Benim Kabataş Erkek'ten sadece 4 kişiydik ve o dört kişi de birbiriyle çok yakın değildi..Yalnızlık o zaman başlamış yani..Şimdi biz ne diye çıkmışız; ortada Devrime gelen kadar minik bir sorun var, yalnızı, ortada bir toplumsallık yok, insanlar birbirilerine uzak..Anlı şanlı devrim yapmak varken kim bu tür minik sorunlarla uğraşır di mi? Yalnız tarih çok ironik, zamanın ötesinden geriye doğru bakınca olaylar çok daha net görünüyor? Jandarma aradan geçen 20 yıldan sonra ODTÜ'den kovulabildi mi? O zamanların TSE onaylı sol eylemlerinin genel taleplerini hatırlayalım; YÖK'e hayır, Özerk, Demokratik Üniversite vs..YÖK malum 20 yıldan sonra solcular ilga edilmesini onca talep etmiş olmalarına rağmen hala dağ gibi ortada..Özerk Demokratik üniversiteyi parasız eğitim hakkını elde etmeyi bırak, elde olanlar da birbir özelleşti vs..Benim Spinoza'cılığım nerden geliyor ta o zamanlardan? Spinoza'yla çok temel düzeyde uğraşmış olanlar, yani mesala sadece Deleuze'ün 11 dersiyle bilenler bile şunun çok iyi farketmişlerdir; Spinoza'nın temel düsturlarından biri, "What A Body Can Do?" Kişi/Beden neye müktedirdir sorusuyla beirlenir, etkide bulunabilme gücüm nedir? Şu anki kapasitemle neye etkide bulunmaya gücüm yeter..Bu güç muhasebesi ardından Nietzsche ile devam ettirilir..Bu zayıfsan zayıflığı kabul etmen anlamına gelmez..Belli bir durumdaki gücünü çıkış noktası alarak, diğerleri ile etkileşimin sayesinde o gücü arttırma anlamına gelir..Bazı gerizekalıların Nietzsche'yi Nazilerin hocası sanmalarının ya da bir bugünkü bilinen vulgar anlamıyla güç peşinde koşan biri sanmalarının sebebi de bu güçler muhasebesidir..Bunun doğru kavranmasının en iyi yolu da Deleuze'ün "Nietzsche ve Felsefe" kitabını okumaktan geçer..Bu okuyunca insanın hayatını hakikaten değiştiren kitaplardan biridir..ODTÜ'ye dönersek ben o zamanlar bilinçdışı Spinoza'cılığımla solun mevcut "etkide bulunma" kapasitesiyle ne YÖK'ü kapattırabileceğine, ne Jandarmayı okuldan atabileceğine, ne de özerk demokratik üniversiteyi kurabileceğine inanıyordum..Daha da önemlisi bu taleplerin kesinlikle yapay, hamasi politikalar olduğunu biliyordum..YÖK'ün varlığının bana ne gibi bir zararı olduğunu hiç anlayamıyordum; herhalde solcular arasında norm olduğu üzere tembellikten sınıfta kalınınca okuldan atılıyordu insanlar, ama bir süre sonra afla geri dönüyorlardı, ona falan bozuluyorlardı herhalde..Jandarma desen bu gariban köylü çocuklarından niye rahatsılzık duymamız, neden düşman gibi algılamamız gerektiğini de bilemiyordum..Bana bir zararları yoktu..Ortalama bir ODTÜ öğrencisinden çok daha fazla karşılaşıyordum 100.yılda oturduğumuz için..Eve yürüyerek gidip gelirken hep ana kapıdan değil Jandarma kapısından girip çıkıyordum..Özerk Demokratik Üniversite talebi ise ilk defa şimdi itiraf ediyorum bana çok ağır felsefesi bir problem gibi geliyordu..Anadolulu gariban yoksul bir öğrenciydim ODTÜ Elektronik gibi fiyakalı bir bölümü fiyakalı bir üniversitede oıkuyordum işte, daha ne isteyeyim..ODTÜ'lülerin 99%'unun da benimle aynı durumda olduğundan eminim..Gerçek hayatta bir izdüşümü yoktu o zamanki solun taleplerinin, tıpkı şimdi olduğu gibi
Başka sorunlarım vardı benim; taşralı bir kökene sahip olduğum ve erkek lisesinden geldiğim için kızlara karşı çekingendim..Bütün dünyamı karartıyordu bir sevgilimin olmaması..Sonra bir rehberlik ihtiyacıiçindeydim, yaşamımla gleceğimle ne yapmam gerektiğini bilmiyordum..Aile cahil, geleceğe yönelik vizyonları yok ki..Baba demir-çelik, anne tekel işçisi..ODTÜ Elektirik gibi geleceği parlak bir eğitimin kişinin önünen koyacağı farklı alternatifleri nerden bilsinler vs.vs.vs..Yani neden istememiz gerektiğini bilmeden savunduğumuz değil, bizzat etimizde, kemiğimizde hissettiğimiz sorunları gündeme getirmek istiyorduk..İşte bu da bilinçaltı doğal Nietzsche'çiliğimizin ortaya çıktığı alan..Nietzsche felsefede en çok neyden nefret eder? Metafizik'ten ve Dinden..Niye? Bunlar yaşamı dumura uğratan, sahte, herhangi bir karşıulığı olmayan ilahi sorunsallarla yaşamın canlılığını hadım ederler de ondan, yaşamı bir bilinmeze, bir masal dünyasına ötelerler de ondan..Oysa Nietzsche şimdi akıp gitmektek olan gerçek yaşamı kucaklar acılarıyla, sonsuz çeşitliliğiyle..Onda tüm felsefei soruşturmalar hayatın birebir kendisinden çıkar, İdealist filozoflarda olduğu gibi kimi teolojik meslelerden değil..Bugünden tam olarak olarak kavranmsaı mümkün olmayan Devrim de aslında bu tür teolojik bir kavram değil midir? Bu tür tartışmalar gerekesiz felsefi tartışmalar mı? İşte onun anlatıyorum; Değil!..Nietzsche'nin idealist felsefecilerle yaşadığı çelişkinin aynısını biz ODTÜ'de yaşadık, hala da yaşıyoruz.
Spinoza-Nietzsche-Deleuze-Negri esinli solun klasik soldan temel farkı nedir? İşte bizim ODTÜ'de tefrimci Dernekçilerle yaşadığımız farkın aynısı, ya da kürt hareketinden medet uman Kürkçü'nün vs seçilmesini alkışlayanlara aynı fark..Biri kendinin olmayan, etksini doğrudan hissetmediği bir takım resmi sol talepleri -ODTÜ'de YÖK'e Hayır, Jandarmaya Hayır, Özerk Demokratik Üniversite vs gibi- savunan metafizik bir sol, bir de "benim derdim ne arkadaş, niye mutsuzum, Devrimi vs sittier et benim meselem ne, 500 yıl sonra dünyaya gelecek yeni kuşakların rahatından bane ne, be kendi varoluşsal problemimi nasıl çözerim" sorgulamasından, yani bizzat hayatın kendisinden çıkan taleplerle belirlenen bir sol..Bu kesinlikle tipik bir burjuva bireycilik değildir..Zira sol birey çok iyi farkındadır ki insan denel biyolojik tür toplumsal bir yaratıktır ve kendi bireysel esenliği, varoluşsal dinginliği ancakj kollektivite içinde mümkündür..Öyleyse solun çıkış noktası, birtakım bilinmez gelecekte mümkün olacak teolojik bir talep değil hemen hayatın şu anına yönelik bir talep olmak zorundadır..Bu konuyu ben daha 2003'te "Devrim Konusu" adlı yazımda ele aldım..Devrim ötesine geçildiğinde kerevetine çıkılacak bir mutluluk anı, bütün problemlerin çözüleceğili tikel bir moment değildir, aha işte bu diye lokalize edilebilecek..Bitimsiz, kadim bir süreçtir Devrim, bilinen anlamıyla devrimolduğunda da bitmez..Devrim insanlığın süreğen dönüşümüdür..Bunları ben anlattım, defalarca anlattım, yüzlerce sayfa boyunca anlattım..Takip edilse aralarındaki tutarlılık da görülür..Nerde bulacağını belirtiğim Kırmızı Abra'da, 2.sayıdaki yazıma lütfen bir bak, 5dk'ını almaz..Ta 20 yıl önce genç bir delikanlı naifliğiyle şu cümleyi kurduğumu göreceksin; "Sosyalizm asla gelmeyecekmiş gibi bugün için, hemen yarın olacakmış gibi de devrim için çalış". Ne ifade eder bu cümle? Şü dünyada senin derdin ne, nelerden mutsuzun, onları çözmek için çalış..Ama şunu da gözardı etme, senin şimdiki sorunlarının palyatif günübirlik çözümleri yok, sorunlarını bil,çözümlerini de nerde arayacağınız zaten göreceksin vs gibi..Bir başka benim için çok önemli ve bu bağlamla çok alakalı bir yazım var; Kurucu Politikalar mı İcracı Politikalar başlıklı.Bu yazıyı da okumanı şiddetle tavsiye ederim..O yazının konusu da şu anki mevcut gücüyle solun icracı politikalar yapacak gücü olmadığını, geleceğin hazırlanmasına yönelik kurucu politikalar takip etmesi gerektiğini dile getirmiştim..
Bu kadar upuzun bir girişi şu satırların için yaptım;
"‘Bebek ölü doğdu’ demek de neyin nesi? Ortada bebek mi vardı ki? İyi niyetli temiz bir entelektüel ortaklaşalık, hepsi bu. Daha ne umdun? Bir tür Zeitgeist mi hayalettin? Sitenin seyri de bir yönüyle zamanın ruhunu yansıtmıyor mu? Şahsi bloklarını öyle ya da böyle doldurmaya çalışan bi dolu naif karakter var. Onlar da kendilerince takılıyor işte. Biz de kör topal böyle takılıyoruz. Aklına bişey gelen yazar, gelmeyen okur. 2 kişi 5 kişi ne fark eder? Elimizdeki neydi ki eksilince buruklandık?.. İlla küsecek ya da sitem edecek bişeyler arıyorsan(ız) konjonktüre küsün, tarihe küsün."
Yani Allah için burda salik verdiğin ölçülülüğü, haddini bilmeyi, etkileme gücü muhasebesini benden daha çok yapmış biri var mıdır sol politika adına? Biryerlerde vardır da keni çevremiz içinde var mıdır? Yahu benim bütün hayatım bunun üzerine kurulu..İşte ta 20 yıl önce yazdığım yazı ortada.Sitede duran tonlarca yazı..Yahu bu benim felsefem, özüm..Ben bunun için yaşıyorum..Resmi geleneksel solla benim kavgam da tam olarak bu..42 yaşındayım, hani tek bir dostum kalmadı, hepsiyle kapıştım, şu ya da bu şekilde bütün kapışmalarımın asli sebebi tam da senin bu pasajda telkin ettiğin konuda anlaşamamaktır..Yıllardır dediğim amiyane tabirle şu "Ulan kendi donunuzu temiz tutmaktan acizsiniz, daha doğru dürüst bir yayın organınız yok -burası önemlisonra geleceğim ikinci yorumda- , iki kişi bir araya gelip 3 kuruşluk bir yaratıcılık örneği sergileyemiyorsunuz, sözde temsilcisi olduğunuz felsefenin en temel eserlerini okumaktan acissiniz hangi Devrim'den bahsediyorsunuz ulan eh terbiyesizler, eh kendini ve haddini bilmezler" Emin ol şu sitedeki yazılarımda, agresifleştiğim tartışmalara falan bakılsın hep arka planda bu haddini bilmezliğe tepki vardır..Benim tüm kavgalarım bu yüzden..Herhangi birşey için ödediğim en yüksek bedel bu ilke uğrundaır, yani haddini bilmek, güc muhasebesini doğru yapmak..Açın okuyun, binlerce defa dile getirdiğim felsefesi kaynaklarımın en temel öncülü bu haddini bilmek üzerine kuruludur..Şimdi bütün bunlar ortada dururken benim hep kendimi yeniden yeniden ifade etmek zorunda kalmam, yani daha önce defalarca dile getirdiğim, hatta her fırsatta dile getirdiğim şu konuları dolap beygiri gibi her tartışmada yinelemek zorunda kalmam bizzat meselenin kendisi..Diyorum ya damlayla idare etmekten zerre gocunmuyorum ama o damlalar gölü geçtim damlaya damlaya bir kahve fincanını dolduramıyor..Bu seninle benim aramda olan birşey değil sadece, bu solun genelinin sorunu, bu ülkenin sorunu..Genel insanlık durumu falan değil..Bu kültürel birşey..Dinlemesini kaytemesini, karşımızdaki ünlü biri olmasa da kaale almasını, söylediklerine kulak vermesini bilmiyoruz..İşte toplumun kuarkları, gravitonları, Higgs parçaçıkları düzeyindeki ontolojik problemi bu..Amerikalılarla bu durum olmaz..Bir Amrikalı için karşılaştığı her insan "free" bir öğrenme kaynağıdır..Yüce değil tamamen bireysel gerekçelerle de olsa kişinin çevresindeki her insan pragmatik bir tavırla kendi kariyeri için beleşe birşeyler öğrenilebilecek bir kaynaktır..Oysa bizim nobran Doğu despotluğumuz öyle koca koca egolar yaratıyor ki, adam hiçbir kitap okumaz, ama Allahın seçilmiş, sevgili kuluymuş gibi herşeyi bildiğini sanır, herşey kendinden sorulur..Bu yüzden her yağız anadolu genci aynı zamanda hem çok iyi bir futbol uzmanıdır, hem hayatını yazsa roman olur, hem doğuştan çok iyi uyaklı şiirler yazan bir şairdir, hem hepsinin başını döndürmüş olması gerektiğinden sormaya gerek kalmadan karşılaştığı her turist kadına doğrudan tecavüze geçme hakkına sahiptir, bir cümlelik hikmetle Evrim Teorisini çürütür, gökten inen bir vahiymişcesine, daha önce de yüzlercesine olduğu gibi o an aktardığı insana da büyük bir kıyak yapıyormuşcasına peygamber edasıyla dile getirdiği insanlığın nasıl kurtulacağının formulüne de sahiptir vs..Ama işte fırsat verilmiyordur falan..O kadar mükemmeldir ki başkasına kulak vermesine gerek yoktur..
Solcular arasında elbette bu parodize ettiğim düzeyde değil iletişim, ama genel kültürün bu düzeyde olduğu bir kültürde solcuların bu genel durumdan çok da bağışık olduğu söylenemez..Düşünmüyor Türkiyeli solcu..Düşünenin de sol merciler tarafından tasdik edilip onaylanmış bir ehliyeti yoksa söylediklerine kulak vermiyor..Bu maraz değişen düzeylerde bu ülkenin bütün aydınları/solcuları arasında var..12 Eylül'ün en büyük tahribatı bu.İnsanları söylem düzeyinde değil, psikoloji düzeyinden birbirinden kopardı..Sevgisizleşti insanlar, kimse kimseyi sevmiyor..Herkes içinden birbirine kodumun lavuğu diyor..Kesif bir sinizm..Hani keşke aynı anda duayla falan Zihnine ulaşacabileceğimiz ulvi, ve tarafsız bir varlık olsaydı şu söylediklerimi teyit edebilseydi; o kadar çırkef bir durum sözkonusu ki, içtenlikle söylüyorum benim dile getirdiğim birşeyi sırf benim düşünceme "teslim olmamak" için rededildiği pekçok durum oldu hayatımda, kendi "arkadaşlarım" tarafından hem de..Şimdi arabeskleşeceğim biraz, bir anektodumu aktarmak için şu soruyu sorarken; Yahu arkadaşlar elinizi vicdanınıza koyun ve şu soruyu yanıtlayın benim için; "Bir insanın solcu kalarak Sinan Çetin gibi birini Nuri Bilge Ceylan karşısında savunması mümkün müdür? Yani allah için mümkünse bunu biri bana açıkalayabilir mi? Nasıl mümkün olur böyle birşey? Belki ben gözden kaçırıyorum..Sinan Çetin dediğin adam ki solun yeminli, nevrotiklik düzeyinden baş düşmanı bir adam..Ve bu adamı savunan şimdiki gibi heryanda biten Lale Mansur, Mor ve Ötesi solisti tarzı magazin solcuları değil, sözde radikal, hatta stalinist adamlar..İnanın benim repertuarımda bunun gibi pekçok örnek var..
Yine şu az önce olmasını istediğim bu yazıya özel kurgusal varlığın şahitliğinde şunu iddia edeceğim; Ben iliklerime kadar nefret ettiğim bir adama karşı bile normalde savunmayacağım birşeyi savunmam, haklıysa haklılığını kabul eder, kendi doğruluğunu kanıtlarsa yanlıgımız kabul ederim vs..O yüzden anlayamıyorum çevremdeki insanlar bazen yanılmış olacaklarını kabul etmezler vs..hatayı kabul etmek erkekliğe halel getirmek alan oarak algılanıyor galiba..Neyse çok dağıtıyormuşum gibi gelebilir..Demek istediğimin özeti şu; bizde öyle yok yeni bir Zeitgeist'mış, yok hele hele devrimmiş vs gibi koca koca hedefleri koymayı gerektirecek bir durum yok..Biz daha toplum olarak ergenliği aşamamış durumdayız..Sivilceli bir ergen gibi kişilik problemlerimiz var; onlarla uğraşmak durumudayız..Öndeki hedef budur..Şu önümüzde duran insan malzemesi ile hasbel kader sosyalist bir devrim olsa Stalin terörüne rahmet okutacak bir despotizmin yaşanacağından hiç kuşku duymuyorum..Ve içtenlikle söylüyorum ki, şu anki sosyalist insan kaynağıyla hemen şu an yapılacak sözde bir sosyalist devrim benim bütün gücümle karşı çıkacağım bir siyasi gelişme olur..Nasıl ruslar insanlığın bir büyük rüyasının ağzına sıçıp birkaç yüzyıl geriye attılarsa zamansız bir devrimle, bizim gibi daha ergenliği aşamamış bir toplumda da bir sosyalist devrim felakate yol açar..
Sadece E*hayalet'te değil, şimdi yazdıklarımla da değil benim bütün hayatım boyunca zamanı gelemememiş açılımlara karşı oldum, solun 3-5 çocuğun artisliğine, macera ruhuna karşı oldum..Ben 42 yaşındayım ve hala gururlu bir solcuyum..20-25 yıl önce nerdeysem pozisyon olarak aynı yerdeyim düzey olarak çok daha ileride..Genç bir insanken ne kadar heyacanlıysam hala aynı heyacanı koruyorum..Ama öğrencilik yıllarında o caka satan kodumun tefrimci bozuntularının bokları öyle bir seyrek düştü ki, ilk bokta tefrimci olan adam ikinci boku düştüğünde baktık borsacı olmuş, üçüncü bokunda liberal, dördüncü bokunda muhafazakar; öyle hızlı hızlı katemiş olası her varoluşu..Ya düşünün, tüccar olup piyasaya 100 bin 200 bin euro takıp kayıplara karışmış bir adam bir zamanlar kortej çavuşluğu yapan bir tefrimciydi..Bu gibi adamların ön saflarda yer aldığı kadrolarla allah korusun bir devrim de olabilirdir, kader malum bazen fettan bir orospu olabiliyor..(lost'a bir gönderme)..
Yani bilmiyorum Sevgili Murat, benim her zaman, yaşamın her anında, olası her durumda haddini bilmeyi, gücünü doğru hesap etmeyi vaaz ettiğimi, dolayısıyla çil çil tık'lar gelmediği, yazdığım yazıların 10 binlerce kişi tarafından okunmadığı için bozulmadığımı anlatabilmek için başka ne yapmalıyım?..Bütün bu söylediklerim bir yana, hiç olmazsa sadece şunu biraz düşün bence; Ben sana bu yazıyı niye yazmak zorunda kalıyorum; kolay değil ki? Ha yapacak daha iyi bir işim yoktu ama açıp iPad'ımda en azından bir roman okurdum..Bütün o referans verdiğim yazılar -ki biri taa 20 yıl öncesinden- duruyorken, seninle yaptığımız yüz yüze sohbetler vs duruyorken ben niye hep aynı şeyleri dönüp dönüp aktarmak zorunda kalıyorum..Olay seninle ilgili şahsi bir mesle değil, ben genel eğilimleri konuşuyorum..Çok muhtemeledir ki ben aynı şu tartışmayı ilerde bir başkasına karşı da yapmak zorunda kalacağım bütün yazdıklarım artı şu yazmakta olduğum son yazı da duruyorken ortada..Sorun bu işte.. Hadi bu sorunun ne kadar genel olduğunu göstermek için başka bir örnek daha vereyim; Bu yazısı değil, aynı başlıklı son blog'unda, yani benim niye ayrıldığımı ilk sorduğunda benim bu sitede en çok önemsediğim bölümü Film Eleştrilerine kızmış Erdem..Olabilir herkes aynı şeye önem verecek değil..Ama durumun ironisine bir bakalım; birinin siteden ayrılmasına üzülüyorsun, nedenini merak ediyorsun, demek ki o insana önem veriyorsun ama o insan sitede hangi bölüme en çok önem verdiğini bile bilmiyorsun ve bu haberdarsızlığını onun hakkındaki bir yazıda dile getiriyorsun..Kesinlikle kırıldığımdan değil, iletişimsizliğin boyutunu anlatmaya çalışıyorum...Sen de benim için hayatımdaki en mühim birkaç insandan biri diyorsun, ama benim düşünsel mücadelemin en temel direğinden habersizsin ve bana bir internet sitesi aracılığyla devrim planları kuran salak bir stalinisti tefrimciye sorulacak soruyu soruyorsun, üstelik uzakta değil, bizzat bu sitede birkaç cilti dolduracak yazım duruken..
Olayı biraz mercek altına hatta mikroskop altına alıyorum..Yani fazlasıyla "zoom in" yapıyorum ki mesele anlaşılsın, yoksa biliyorum ki geçerken üzerinde fazla durulmadan akla öylesine gelmiş bir soru, çok abartılacak bir yanı yok, tıpkı Erdem'im sinema eleştrilerine yönelik şikayeti gibi..
Eğer beklentim "onbinlerce tık", "yeni, bir zeitgeist" değil mevcudunun olanaklarının çok iyi farkındalığı ile ne yapılabileceği ise, yani eldeki olanaklarının muhasebesi ile yapılabilecekleri yapmak ise, derdim ne? Başka bir ifadeyle e-hayalet'e biçtiğim misyon neydi de çok uzağında olduğumuzu görüp pes ettim? Bu da bir sonraki yazının konusu olsun..
-

Eğer kendi adıma e-hayalete yüklediğim misyon öyle büyük ama kof türden değilse peki ne? Kültürelin meydanını boş bırakmamak..Bunu açacağım ama şu disiplin meselesini ele alalım;
Her ne hikmetse disipline, planlı programlı yaşamaya iş ve aile sözkonusu olduğunda başkaldırmıyoruz da başkalarıyla kollektif birşeyler kotarmaya geldiğinde yapıyoruz..İş yerinde disiplinli olmaya bayrak açamam çünkü para kaynağımı kaybederim, ailemin dayattığı disipline ve plana karşı da bayrak açamam, mutlu aile saadetini kaybederim..Bu neye benziyor biliyor musun, şu küresel ısınmanın doğuracağı sonuçların paradoksuna..Dünyaya en büyük karbon salınımını yapanlar gelişmiş kuzey ülkeleri ama korkunç sonuçlarına katlanacak olanak güneyin sefil yoksul ülkeleri..Senin serzenişindeki paradoksal handikap da buna benziyor..Hayatlarımızdaki disiplin ve planın istisnasız tamamı iş ve aile hayatından geliyor ama o disiplin ve plana karşı birşeyler yapmaya yönelik girişimin kendisine birazcık disiplini ve planı çok görüyoruz..Sadece e-hayalet'in değil ülkenin de trajedisi budur..Geçen Antalya Beledeiye başkanı yorumladı 50%'yi, Hitler Almanyasındaki ve Mussolini İtalya'sındaki durumdayız diye..Durum hakikaten bu kadar ciddi..Coğrafya hakikaten çok sağlam adımlarla bir faşizme doğru gidiyor ama "disiplinli ve planlı" olanlar solculardan başka herkes..maalesef bunun bedeli, bu aymazlığın, bu rahatlığın bedeli çok yüksek olacak..30-40 yıl sonra bizim coğrafyanın yaşanılır olmaktan çıkacağını düşünüyorum..Zaten kendi başına patlamaya hazır olan sosyal problemler, kürsel ısınmanın getireceği çölleşmeyle birleştiğinde ortaya çıkacak sonuçları düşünmek bile insanın kanını donduruyor..O günler geldiğinde şu alman rahip gibi, bizden de biraz demokrat, biraz çağdaş bir imam çıkıp, "önce gelip kemalistleri götürdüler umursamadık, sonra geldiler kendilerini buralara taşımış olan liberalleri götürdüler, yine sessiz kaldık..Derken müslümanlıklarını yetersiz buldukları bize sıra geldi ama artık bizi de koruyacak kimse kalmamıştı"
AKP'in aldığı 50%'inin ne kadarıdır bilmem ama önemli bir kısmının AKP'li kadroların "disiplin ve planın"dan geldiğini sanıyorum...Cemaat militnalığının ne kadar büyük bir adanmışlık olduğunu söylemeye gerek yok..Sizler bizim CHP tabanı uyuşuk bir solcunun bu adamlardaki kararlığının yüzde birini göstermiş olacağına ihtimal veriyor musunuz? Gitmiş 10 dakikda oyunu vermiş gelmiştir..Bu faslı, sanırım İnönü'nündü çok sevdiğim lafla bitireyimŞ "Bir ülkede namuslular namussuzlar kadar cüretkar olmadıkça özgürleşemez"
Bu bağlamda bir hatırlatma daha yapayım; etkili bir site çıkarmak için, kaldı ki senin anladığın anlamda bir disiplin ve plana da gerek yok..Malum şiarımızdır; herkesten kapesitesine göre, herkese ihtiyacına göre" Kim siteye kapasitesi neyse o kadar katkı yapar, -yetenek anlamında kapasite değil, zaman, enerji anlamında-- Bu sitede daha ilk dakikadan itibaren kimseden ayırabilceği miminum zamandan fazlasını ayırması beklenmemiştir...Lakin ortada öyle ilginç bir durum var ki ancak Hasan'ın mükemmel tanımıyla ifade edilebilir; "E-Hayalet okunmuyor sanki Allah rızası için okun muyor"..Sitenin daha ilk birkaç ayında bir arakdaş sayesinde acı bir gerçeği farkettim; Kars'da biryerlerde bir köyleri varmış, küçük bir köy..Aslında herkes de terk etmiş eskilerden çokaz kişi yaşıyormuş..Yaw varsa Allah aklıma mukayıt olsun, kafayı yemek mümkün değil; saha bizim sitenin ilk aylarında yani güya en heyacanlı olunması gereken başlangıç dönemlerinden 4-5 kişiden fazlasını aynı anda bağlı göremiyorduk.Yahu anadolunun ücra köşesindeki bir köyün eski sakinlerinin kurduğu yardımlaşma ve güzelleştirme sitesnin günlük ziyaretçi sayısı 100'ün altına düşmüyormuş..Sitenin daha ilk birkaç ayında bu acı gerçekle karşılaşan ben siteye çok fazla misyonb yüklemi olabilir miyim? Bu ülkenin mevcut realitesi bu..Tabii ki çok iyi farkındayım..
Neyse uzatmadan ne bekliyordum da bulamıyorum ona geleyim..
Büyük hedefleri falan geçtim bu ülkede çok temel, çok elzem hani başka yerde üzerinde durmayacağın şeylerşn eksikliği var..Bak bütün söyleceklerim ülkenin geneline yönelik değil ha..Tamamen sadece sola ve solla ilgili edebiyat, sinema, felsefe gibi alanlara yönelik konuşacağım..
Bu ülkede herşey o kadar sahipsiz ki, ya isteyen istediği zırvayı edebiyat, felsefe vs diye kakalıyor ve bir Allahın kulu da çıkıp ya o öyle değil böyle diyemiyor..Ha ülkenin neresi doğru ki burası doğu bize ne denebilir, ama sözkonusu çakallıklar sadece söylendiğiyle kalmıyor ki..
Sitede bir ara sevdiğimiz bir arkadaşımız bir derginin tanıtımını yaptı birkaç kez..Her defasında da yere göğe sığdıramadı..Sanırım o dergi Mesele dergisiydi..Sol bir dergi olduğu söylendi..Bilinen bir iki isim var zira..Ancak bu aynı dergide Aslı Erdoğan hakkında ölçüsüz yüz kızartıcı bir güzelleme yazmış olan Hande adlı hanfendinin yazdığını öğrendim ve şok oldum..Ya olamaz, bu Hande Hanım gibi biriyle solun hiçbir koşulda aynı ortamda bulunmaması gerekir..Tekrara girmeyeceğim bu kadının Aslı Erdoğan hakkında yazdığı eleştiriye yönelik analizlerim ilgili yerlerde duruyor ilgilenen bakabilir..Şu anki konumuz açısından ilginç olan, bizden sevdiğimiz bir arkadaşımızın bu dergiyi bu kadar sevmiş olması..Ortada bir sakatlık var ama nerde? Böyle bir yazarın olduğu bir dergiyi beğenebilen bizim arkadaşda mı, o kadınla bir dergi çıkarmakta hiçbir beis görmeyen solcu yazar akradaşlarda mı artık bilmiyorum ama üzerinde düşünmek lazım..Böyle bir çarpıklığı hiç kimsenin dikkatini çekmediği bir ülkeden birşey çıkmaz..
Hande adlı o kadının Aslı Erdoğan eleştirisinde ilginç olan ne? Sözkonusu yazarı yere göğe sığdıramamak için birbirine taban taban zıt düşünürlerle yana getirilmiş..Yanı Aslı Hanım öyle derin biri ki içinde hem Lacan var, Hem Nietzeche var hem Deleuze var..Çingene bohçası gibi..Lakin diğerleri bir yana Aslı Hanımla yan yana getirilmesi asla düşünülmeyecek olan bir tek insan geldiyse bu dünyaya o da Nietzsche'dir..Nieztsche uzmanı olmaya gerek yok, şu ansiklopedik bilgiler yeter; Hocası Schopenhauer'dır ki insanlığın gördüğü en karamsar düşünürlerden biridir, hakkında fazla birşey bilmediğim ancak çok ağlak biri olduğunu duyduğum şu korkuncç Romenb Cioran eline su dökebilir belki..Nietzsche hakkındaki bu ilk ansiklopedik bilginin ardınan gelen ikincisi ise şudur; Hocası o olmasına rağmen Nieztsche bir Schopenhauer'ci değildir, bilakis sonradan kendisinden nefret hale gelmiştir ve bildiğimiz haiyle Nietzsche'nin doğuşu hocası ile kopuşu gerçekleştirdikten sonra olmuştur..Nietzsche sınırsız bir yaşam enerjisi ile dolu, her ne olursa yaşamı olumlayan bir adamdır..Bu yaşam olumlaması öylesi fanatikliktir düzeyindedir ki, ne kadar kötü şeyler yaşarsan yaşa hayatın sonsuz geri dönüşünü, yani aynı şeyleri sonsuz kere yaşamayı isteyebil der bengi döngü kavramıyla..Eeh şimdi Allah aşkına ya, böyle çoşkulu bir adam biline uzay ve mekanın hangi boyutunda, kendinden, ölümden, bunalımdan, kendi iç yolculuğudan falan bahseden muhtemelen nu nevrotik anlaşılamayan kadın imajı ile kariyer yapan bir kadınla yan yana gelebilir? Aslı Erdoğan'ın o ilk hüzünlü bakışlı resmini gördüğümde, standard iç dünyası karışık, mahzun kadın tipolojisi aklıma geldi..Ya allahım aklıma tekrar mukayıt ol, böyle mahzun bir ruh nasıl, fıldır fıldır yaşam enerjisi ile dolu Deleuze, Nietzsche gibi çoşkunun felsefesini yapan adamlarla biraraya gelebilir?
Heryerde olabilir mi böyle bir skandal? Mümkün değil.Tamam felsefe, düşünsel üretim, edebi yaratıcılık her yerde azınlıktır ama ya emin olun ABD gibi felsefi üretimi çok yaygınlaşmamış bir yerde bile mümkün değil izin vermezler buna..Ha bir iki amatör, lokal yazar çıkar bilinen düşünürlerin adıyla kendine bir isime yapmaya çalışabilir de kimsenin umrunda olmaz..Ama burda bir ülkenin vitrinine çıkmış bilinen bir yazardan bahsediyoruz..O bilinen yazar hakkında bilinen bir eeştirmen bizim solcular tarafından beğenilen bir düşünce dergisinde resmen atıyor, tutuyor, açık açık zırvalıyor ama bir kimse de çıkıp da sen ne saçmalıyorsun ya, Aslı Erdoğan ile Deleuze'ün, ya da Nietzsche'nin ne alakası var demiyor..Vitrindeki bir yazar hakkında vitrindeki bir eleştirmene bu kadar kolay atttırıp tutturmazlar hiçbir yerde..
Öyle bir durum var ki, birileri bize bu yazardır, söyledikleri değerlidir diyor ve biz de hiç sorgulamadan kabul ediyoruz..
Bu gibi durumlara müdahale ediyor olabilmek neden önemli?
Ben kitlelerin bilinçlerinin temel olarak iki kanal üzerinden belirlendiğini düşünüyorum; ilki Din, ikincisi ise popüler edebiyat ve sinemayı da kapsayacak şekilde ele alınması gereken popüler kültür..Bunlar iki devasa karakter fabrikası gibidir..Devasa endüstriyel kompleksler gibi..Malum nedenlerle Dinin alanına müdahale edebilmek bizim etki alanımız dışında..Popüler kültüre müdahale etme şanşımız da 3-5 öncesine kadar bile çok kolay değidi..Ama iletişim devrimi ile -tabii 22 ağustos'daki karşı devrimden sonra hala yaşarsa- bu artık mümkün hale gelmiştir..
Muazzam bir düşünsel manipülasyon cenderesi var; yozlaşmış edebiyat da bu cenderenin çarklarından biri..Popüler sinema endüstrisi, TV Dizileri, nasıl karakter üretim ve yeniden üretim ve manipülasyon edebiyatta gittikçe o hale gelmektedir..Hemen şimdi bir şiir/edebiyat sitesi kurun birkaç hafta içinde birkaç bin üyesi olur; bizim e*hayallette deperlendiremediğimiz dalgada olduğu gibi..Ha büyük bir çoğunluğunun edebiyata yaklaşımı ile mankenliğe yaklaşımı arasında fark yok..Bedensel ölçüleri yerinde olan mankenliğe soyunuyor, daha mahzun görünenler ise edebiyata kolay yoldan şan şöhrete, paraya kavuşmak için..Arka planda gereken birikimin esamesi yok, geçilmesi gereken acılı süreç yok, iki öykü yaz, bir sponsor bul, olsun bitsin olay..İstersen adet günlerindeki sancıları, ya da P.Enis romanında olduğu gibi çükünün büyüklüğü anlat okuyucu bulursun..
Vurguyu artırmak istiyorum; bakın bu gibi alanlar, koca bir nüfüsun seri üretimden geçirildiği alanlardır..Eğer buralarda yoksan, sol olarak yoksun demektir..Proleterya falan deği artık tarihin akışını değiştirecek olan -kesin yanlış anlaşılacak ama bu tarihsel olarak misyonu atanmış bu işi garanti toplumsal fail meselesine girersem çıkamam-, bir online game 20-30 milyon çocuk tarafından oynanıyorken, boktan TV dizileri herkesi ekran başına kilitlerken sol nerde? Ne yapıyor? Bu alanların hangisine müdahale edebiliyor? Hani insanın oturup ağlayası geliyor, adamlar zihinlerin seri üretimine geçmişken bizim hala Kürkçü'den, Süreyya Önder'den medet umuyor olmamız ne acı! Tek tek bir iki şahış bu devasa kültür endüstrisine karşı ne yapabilir?
Hiç kimse tek başına yapamaz..İçinde bulunduğumuz İnternet devrimini bir güzelliği de bu..Eskiden sinema deyince Haldun Dormen ve Atilla Dorsay ne derse kabul etmek zorundaydık..Ama artık herkes film eleştirmeni olabilir, bu büyük bir güzelliktir..Deleuze ve Nietzsche bugünleri görse çoşkudan kanat takıp uçarlardı..Ama bir kaostur ve solun görevi de bu kaostan bir düzen çıkarmaya çalışmaktır..Ama sol hala solda neyi anlıyor? Ağıt yakmayı..Anısına saygıda kusur etmiyoruz ama Artvinli öğretmen Lokumcu'nun ölmesi adeta solun tam da aradığı şeydi yeni bir Martyr, ikonu yapılacak yeni sehidimiz oldu..Metin Lokumcular ölmedi aramızda yaşıyor pathosu bir süre götürür birilerini..
Solun hamasetle, romantizmle birilerini etkileyebilme şansı artık yok..Değişen insan profilini şu gözlemimle aktarmak isterim; burdaki türk arkadaşın eşi maalesef göğüs kanserinden vefat etti..Cenazeye katıldım , 9 yaşıudaki oğulları da ordaydı..Çocuğunu yüzünde bir damla yaş olmamasını hayır metanetli güçlü birir olmasına bağlayalım ama daha cenaze esnasında babasının eteğini çekiştirip cenazeden sonra kaç saat oyun oynayacağının pazarlığını yapmasına ne diyeceğiz..Yahu bizim zamanımızda böyle birşey olsa çocuğua psşkolojik destek falan vermek gerekirdi..Bu arada hayır annesiyle arası çok iyiymiş..
Burda resmen insanın hamuru üzerinde yapılan bir değişiklik sözkonusu..Şimdi kültürel fenomenlerin bu muazzam etkisinin üstüne bir de genetik biliminin bulgularıyla yapılacak genetik manipülasyonları ekleyin, ortaya Marx'ınkinden kökten farklı bir dünyanın çkacağını tahmin edebilirsiniz..
Bütün bunların e-hayalet'le ilgisi ne? İlgisi şu; sol adına yapılacak herşey Popüler Kültür içinde yeralmak zorundadır, Popüler Kültür içine girip orda kendine bir alan açmak ve içeriden değişiklik yapmak zorundadır, Metin Çulhaoğlu'nun agacın kurdu özünden midir diye sorduğu yazısında ele aldığı dinamikle, yani felsedeki kavramıyla içkinlik boyutu ile..Negri'deki içkinliktir bu aynı zamanda..
Sosyal Medya mefhumu yerleşmiştir artık..Facebook bugün 100 milyar dolarlık bir değerdir..Üzerine bol oskar adaylı bir film yaptıracak kadar belirleyici bir fenomen haline gelmiştir. Sol iletişimin bu yeni formatına kayıtsız kalarak hiçbir yere varamaz, zira annesinin cenazesinde oynayacağı oyunun hesabını yapan bir kuşak geliyor, ne gelmesi, bizzat burda...2.nci kuşak belki de bu..
Soru hala ortada? Konumuzla alakası ne? Mevcut sosyal medya iletişim formatında kimsenin senin kaygılandığın gibi disiplinli ve planlı olmasına gerek yok..Sosyal medya formatının çıkış noktası "casual", "laid back" bir iletişim tarzı olmasında zaten..Bütün numarası bu..100 milyar dolarlık değer oluşturmasının sebebi de ..Biz de bunun ta en başından beri farkındaydık zaten..E-hayalet klasik dergi modundan olamaz dedik..Hasan'a bu konuyu çok açtım, doğrudan uzun bir yazının alıcısı yok, popüler başlıklarla insanları siteye çekmek lazım dedim..İşte bu da Erdem'in gözden kaçırdığı nokta film eleştirilerinden rahatsız olduğunu söylerken..O da klasik sol dergi formatından bir yayın beklediği için sinema eleştirilerine anlam veremiyor..İçinde bulunduğumuz koşullarda kimse gelip bir felsefe yazısını okumaz, bir denemeyi, öyküyü de okumaz eğer sistem tarafından atanmış bir yazar sözkonusu değilse..Popüler kültür ürünleri üzerinden asalak bir yaşam sürdürmek zorundadır bizim klasik çözümleyici yazılarımız..Hani kayıkçılar asıl oltalarını atmadan önce etrafa ekmek parçacıkları atarlar ya balık sürüsünü önce mekana çekmek için, e-hayalette kitap, sinema, müzik tanıtımlarının işlevi de benim için benzerdir..
Ha 3-5 kişi olsun ne zararı var yaklaşımına gelelim..Doğrusu benim tarzıma pek uymuyor, zaten uymadığı için de yazmayı kestim..Şu gıcık Emre Belezoğlu'nun belki de bütün hayatında söylemiş olacağı tek söz olarak kayıtlara geçecek şu beyanatıyla açıklayayım derdimi; İnter'e transfer olurken takımı sattın, yuvayı terkettin arabeskliklerine karşı şu lafı etmişit; "Sağlıklı yaşam için spor yapmıyorum" bizim saftiriklerin biraz uyanması sağlayan güzel bir ifadeydi.. Benzer şekilde ben de zihinsel olarak zinde kalmak için yazmıyorum..Bunun bir bedeli var, aha işte oturmuş saatlarimi ayırarak şu satırları kaleme alıyorum, bunun elbette bir geri dönüşü olmalı..Ama tabii ki bu dönüş maddi bir formatta ya da şan şöhret şeklinde olsun demiyorum, -olsa da tabii hayır demem o da ayrı-..Bir düzenbaz hırsız yolsuzluklarıyla emekçilerin paralarına el koyduğunda nasıl deli olursam, bir takım düşünsel madrabazların da insanlığın kültürel birikimi üzerinden prim yaptıklarında olurum..Her ikisi de alçak gasp eylemleridir..Vatan millet saklarya için değil, sadece bireysel bir etik ilke uyarınca ağızlarının payını verebilecek durumda olmak isterim..Yahu adamlar çıkıp koca koa filozfları gasp ediyorlar, buna nasıl sessiz kalınır? Elif Şafak gibi düzen yanaşması, paragöz ve bunu açık açık rasyonalize eden biri Deleuze'ü esin kaynağı olarak anmaya nasıl cüret eder ya? Bu kadar sahipsiz bırakılabilir mi bu kadar önemli bir düşünür..
Kaldı ki olay basit bir kişisel etik duruş değil, bu toplumsal bir mücadeledir..Hatta iddia ediyorum sosyalizmin uzun erimli yegane mücadele kanalı da şu anda şu koşullarda budur, Ufuk Urası ya da Kürkçüyü meclise sokmak değil..Elif Şafak zihinlerde yarattığı zehirlenmenin ne kadarını temizleyebilirler ki? Bu kadının genç zihinlerde farklı düşünürler hakkında yalan yanlış yarattığı izlenimleri bir düşünün? Bugün ortada böylesi ideolojik saldırı varken sol hangi araçlarla karşı çıkıyor..Solun mevcut bütün etkisini toplasanız Şafak gibi bir düşünce gapsçısının sahip olduğu etki seviyesine ulaşabilir mi? Sözkonusu durum sadece edebiyat alanı ile de sınırlı değil..Cemil Ertem diye biri Birgün'ü kullanarak bir ekonomi yazarı statüsü elde etti, Taraf'a terfi oldu..Şimdi de Star'da..Yahu ben iktisatçı değilim ama adamın resmen sahibinin sesi olma rolünü mükemmel uyguladığını görebiliyorum, resmen bariz tarihsel olguları çarpıtıyor adam, verileri önceden hesap ettiği bir konumu rasyonalize etmek için kullanıyor..Kimse de aynı etki gücüyle adamın yalanlarını deşifre edemiyor çünkü solun kitlesel bir yayın organı yok..
E-Hayalet'e geliyorum;
Ortada öyle haddini bilmez bir hedef yoktu..Yukarıda verilen türden çarpıtmalara karşı alternatif bir ses olabilmekti hedef..Bu hiç de öyle uçuk bir hedef değildi..Zaytung tek bir eski sözlük yazarı tarafından mevcut bir fikirden aşırma yapılarak kurulmuştur..Fikir Onion adlı bir siste imiş..Tekrar da olsa fikir orjinal ve tek bir kişinin çabası arkadan gelen 4 kişininkiyle birleşince ortaya ülke çapında bir site çıkmış..Facebook'a üye olsanız görürsünüz, en çok forwardlanan sitelerden biri artık.. Facebook'un durumu ortada..Facebook'ta iletişim nasıl? Ordan geleni oraya yollamak..E-hayallet farklı mı? Aynı mantıkla yerleştirmeye çalıştık bazı şeyleri..Ama Hasan'ın güzel deyişinin bir varyantıyla adeta Allah rızası için hiçbirşey yapılmyor sitede..
Ya tekrar ediyorum; bu site daha ilk günden itibaren öyle çok geniş, çok yazan bir yazar kadrosu vaat etmiyordu..Belenti hiç öyle yüksek değildi..Beklentiler tamamen mevcut durum hesap edilerek kurulmuştur..Hiçbir zaman artı evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış insanlardan oturup benim gibi uzun uzun yazmasını beklemedik..Ya yazmayın, ama hiç olmazsa sadece bir görünün bir merhabe deyin, siz yazmadıysanız, yazılmış olan birşeyi beğenin tıpkı facebook'ta olduğu gibi, seyretmiş olduğunuz bir film varsa puanlayın..Hepsi bu..Eh ne faydası olacak bunun? Bir kere faal bir şekilde yazan insana moral destek olur..Kim boş tribünlere oynamak ister. İkincisi sitenin terkedilmiş bir yer olduğu izleniminin önüne geçilir..Çok farklı sayıda insanın düzenli olarak siteye kaıtldığını görmek isteye ilgiyi sıcak tutardı..
Walla ben bildiğim hiçbir akıl yürütmeyle açıklayamıyorum; Emin olun başlangıştaki kararlığımın olduğu günlerde annemi kaybetsem ikinci üçüncü gün gelir birşeyler yazardım..Kanser tanısı koysalar ilk şoku atalttıktan sonra yazardım..Yani şöyle bir görünüp sonra 3-4 ay sırra kadem basmalar benim havsalamın alacağı birşey değil (senin için söylemiyorum bunları yanlış anlama..hani senle beraber en başa yola çıkmadığımız için, sonradan katıldığından sorumlu tutmuyordum)..Bunu bir şekilde rasyonalize etmeye kalkmak kimse kusura bakmasın en hafif tabiriyle iki yüzlülüktür..Yok matematiksel bir kesinliktir, bunun hiçbir açıklaması yoktur..Günde sadece 2dk ayrıp siteye seyirci olarak bile katkı yapmamanin bilinen hiçbir zaman ve mekanda açıklaması yoktur..Ha eğer kişinin solculuk, kollektif varoluş vs gibi iddiaları varsa bunun olasılığı yoktur..Benim başka arkadaşlarım da oldu hiç politik olmamalarına rağmen onları bile davet ettim ama gelmediklerinde de bozulmadım..Defalarca talep ettik, ya arkadailar tamam anlıyoruz, ailes babasınız, çalışıyorsunuz, zamanınız yok ama ya iki dakikallık bir zaman ayırmayla emin olun fark yaratrırsınız dedik..Ulan başka şeylerigeçtim arkadaş olarak bile bu kadarcık bir hatırımız yok mu? Yani diyelim mesala ben geliyorum arkadaş olarak ya benim için günlük zamanın sadece iki dakikasını ayırır ve benim tanıtacağım filmlere puan verir misin desem ve bu kadarcık bir talep bile karşılık bulmazda ben ne düşüneyim? İşte bu Hasan'ın Allah rızası için okunmuyor dediği durum değilse ne? Yani burda resmen aslında bir aksıt var, bilinçaltı ya da değil..Yani o talebim yerine getirilmiş olsa benim irademe teslim olunmuş olacak, yani çirkef sokak ağzıyla bana domalınmış olunacak..Mentalite budur..Bu mentalite hüküm sürdükçe soldan hiç bi zkiim olmaz bu memlekette..Kürkçü milletvekili oldu diye sevinir dururlar işte..Hani ben bir iradeyi de dayatıyor falan da değilim..Birşey talep ediyorsam işte oturup binlerce sayfa ile ikna etmeye çalışıyorum..Ulan birileri benim için bu kadar dile dökse hani eğer isteği oysa onun için çiğ tavuk bile yerim..Benim algı evrenim çok farklı galiba.."Normal" insan tepkilerini algılayamıyorum, o yüzden herkesle kavga ediyorum galiba..
Şimdi bu kadar gerekçelendirilmiş, felsefi temeli bu kadar detaylandırılmış minicik bir talebe bile muhalefet şerhi konuyorsa ben nasıl inanayım o kardeşlik dostluk vs söylemlerine..
Eeh hadi benim talebim diyelim yersiz ve saçma eho zaman siz bir öneriyle gelin onu yapalım..
Temel mesele şu, yani E-hayalet ya da bir başkası, bu tür girişimlerde yakalanması gereken ortak bir paydadır..Şu ya da bu, şöyle ya da böyle ortak bir payda olmak zorundadır..Ortak bir kesişim kümesi yakalansın ki önce onun üzeri ne daha geniş ortak paydalar kurulabilsin..İkin insanın aynı ilgi alanlarına sahip olması beklenemez..Ben kimseden Deleuze, Spinoza vs kumasını beklemem..Ya da herhangi aktüel bir konuda aynı düşünmesini..Ancak nötr bir keşisim noktası da olmazsa verimli bir üretim olmaz..Peki farklı yollardan gelen insan, farklı insanlar olarak nötr bir alan nasıl bulabilirim? Nötr derken şunu kastediyorum; diyelim kürt sorunu konusunda ben bir başka solcuyla otursam asla anlaşamayabilirim, kaynaklarımız referanslarımız çok farklıdır,sağırlar diyaloğu yapar dururuz ..Zira ikimiz de birbirimizi için düşünceleri daha temelli, daha değerli oan düşünürler değilizdir..Sadece karşımızdakinin nasıl yanıldığını kanıtlamaya çalışırız..Hele bir de paylaştığımız ortak günlük deneyimlerimiz olmadığını ekleyin; üretken bir etkileşim imkansız gibi..İyi ama sıradışı bir durumu konuşmuyoruz ki, çağın genel durumu bu..Gerçekliklerimiz, pratiklerimiz farklı..Kişiler arasında gerçek hayat içinde bir etkileşim yok..Asıl büyük yenilgi bu, sistemin asıl çok sağlam zaferi bu..Ee artık ortak yaşam alanları olmayan bireyler isek, ortak bir paydayı nasıl bulacağız..Benim aklıma gelen çözüm ortak kültür ürünleriydi..Kürt sorunu konusunda ego savaşları yüzünden asla anlaşamayabiliriz ama ortak seyrettiğimiz bir film üzerine iki çift laf ettiğimizde, ha evet o sahne bende de şöyle şöyle etki bıraktı dediğimizde birbirimizi yüzlerce sayfalık yazışmadan daha iyi anlarız..Bu gibi bir sitede temel hedef işte bu ortak paydaları arttırmak, kesişim kümeleri kurmak..İnsanlar arasında böyle bir karşılıklı etkileşim olmadan herhangi birşey yapılamaz..Eğer spefisik politik konularda anlaşamıyorsak, kendi insani özümüze daha doğrudan hitap sanatsal ürünler üzerinden anlamaya çalışmalıyız o zaman..Dünyada bu kadar film tanıtım sitesi var ,e-hayaletinkine niye ihtiyacım var ki denebilir..Cevabım da şu olur tabii ki; ben tanımadığım ve tanımayacağım insanların ne seyrettiğiyle ilgilenmiyorum Murat, Hasan, Erdem ne seyrediyor ve onlar ne hiseediyor onunla ilgileniyorum, zira anlamakla yükümlü olduğum insanlar onlar..Murat sitede filmler tanıtınca hemen gidip idirdim bazılarını ama ondan sonra siteden vazgeçtiğim aklıma geldi, seyretmedim..
İki bilinen sinema üzerinden karşılıklı etkileşim yaratmaya çalıştıklarında bu sadece iki kutuplu bir etkileşim olarak da kalmaz..Bir sürü kutbu vardır, herkes eklemlenebilir..Çünkü bir film evrensel bir kavram gibidir, bireyler arasında ortak bir dil kurar..Bütün bunlar edebiyat ve müzik ürünleri için de söylenebilir..Böyle işleyen bir yapı 3-4 kişi arasında kurulsa yapısal düzlemde temel atılmış demektir, ondan sonra çoklu niletişim başlar zaten..Ancak siteye yeni gelen biri her bir filme sadece benim veya Murat'ın oy vermiş olduğunu görürse ciddiye almaz, site kurumsal bir kimlik kuramaz..İşte o yüzden iki satır yazı yazamayacak kadar meşgul olan arkadaşlardan sadece siteye iki tıklık katkılarda bulunması rica ettik..Bir filem oy vermek, yazılan bir yazıyı beğeni listesine almak, forumda bir haber başlığı aktarmak vs. gibi..facebook'ta bol bol yapılan şeyler bunlar..Sitede niye yapılmaz? Eh işte Allah rızası için yapılmıyor..
Halbuki bu tür mini minnacık katkılar ihmal edilmese site o ilk kalkış ataletini yenecek ve yuvarlanmaya başlayacak..Ama bu kadarcık birşey bile yapılmıyor..İşte benim bir türlü anlayamadığım bu? Yahu nasıl yani, niye? Allah rızası için bir açıklayiverin ya, nasıl mümkün olabiliyor bu bir insan evladı için? Kollektif bir faaliyete bu kadarcık bir katkısı olmayanlara benim ne işim olur ki?
İnsan denen organizmaya bazı şeyler iyi gelir, etkide bulunabilme ve etkilenebilme kapasitesini arttırır, bazıları da azaltır..Erdem'in bu konuyu çok iyi bilmesi lazım; Zira Spinoza'cı felsefenin temel derslerinden biridir..Deleuze 11 derste mükemmel anlatır bunu..Ben hiç öyle Facebook'ta arkadaş sayım 300-400 olsun diye uğraşmadım..Ha olanları kıskanıyorum, bende sadece 93 kişi var..Ama Spinozacı yaklaşımım önüme çıkan herkesle değil, etkide bulunabilme ve etkilenebilme kapasitemi arttıracak insanlarla birlikte olmamı gerektiriyor..Nasıl siyanür benim bedenimin moleküllerini yani beni bir arada tutan güçleri dağıtırsa siyanür dostluklar da dağıtır..Kesinlikle bu lafları birilerini düşünerek söylemiyorum.. Spinoza'yı benim gibi kaba taslak da olsa biliyorsa bir insan, bu söylediklerim çok abes, çok tepkisel şeyler gibi gelmeyecektir..Spinoza öyle agresif, iddialı bir düşünür değil Hegel gibi..Sevimli bir adam,arkadaşlıklara yönelik bu sekter gibi duran yaklaşımı da aslında sekter değildir..Günlük hayatta aşağı yukarı bu tür seçimleri yaparız, kimyamızı bozan tiplerden uzak dururuz fazla muhattap olmayız falan..Bu özen de biraz daha seçici ve felsefi temelli olmaktan fazlası değil aslında Spinoza'nın kasettiği..
Neyse dağıtmaya başladım artık..Son bir yazımı hatırlatarak bitireceğim; Spinoza bir komunist için neye iyi gelir gibi başlığı olan bir yazım; orda şunu işlemeye çalışmıştım; şu anda karşımızda Newton fiziği düzleminde temel güçlerin sevk ve idaresine yönelik bir durum değil, quantum fiziği düzleminde temel güçlerin kendi ilk oluşumlarındaki aksaklığı gidermeye yönelik bir sorun var demiştim..Bir film örneğiyle açıkladım bunu da..The Core..Dünyanın manyetik alanı kaymıştır, canlılar sapır sapır dökülür ve ölmeye başlar durdukları yerde..Bir grup bilim adamı da arzın merkezine gidip manyetik alandaki temel bozukluğu düzeltir..Manyetik alanı toplumsal güce benzetirsek yani, toplumsal fail olarak algılarsak bugün karşımızda olan The Core filmindeki gibi varlığı kesin bir veri olarak alınan temel gücün aksaması söz konusudur..İçinde bulunduğumuz zamanlarda toplumsal faillik kayboldu; temel açmaz budur..Yani ortak bir ideali, başka bir dünya özlemi olan bir kollektif özne yok..Ne kadar önce kabul edersek o kadar iyi, bildiğimiz anlamıyla gelip bizi kurtaracak bir proleterya yok..Kurulmaz zorundadır..En son ne zaman gördünüz proleteryayı ülke gündemini belirlerlerken..Konuştuğumuz bunca konun hangisinde proleteryanın adı geçiyor? Yeni bir toplumsal fail "kurulmak" zorundadır..Bu çok uzun bir süreçtir; bu belki bizim kuşağa düşen bir göre değil ama en azından zemini hazırlamak mümkündür.Herkesin tek sesli bir koroya katılamay bu denli hevesli olduğu bir yerde sadece çatlak ses olarak kalmak bile bir başarıdır..Şu anda saedece iki ses çıkıyor; İslamcıların ve Kürtlerin; hayır ikisi değil diye bilmek bile yeter..Ama tabii ki boşluğa söylemenin bir anlamı yok..Bir yerlere çarpıp geri dönmesi de lazım..Bu öyle hamasi bir hedef değildir..Bir avuç insanın kararlı, ama özenli duruşu yeterlidir..
Umarım meramımı anlatabilmişimdir..Sürçü lisan ettiysek affola..
-

Önder Abi uzun uzun cümleler kurmayacağım; bu işi senin gibi beceremiyorum zaten; sadece şu kadarını söyleyeyim; benim için çok değerli bir entellektüelsin, her şeyden önce "adamsın" bizi kendinden mahrum bırakma. Siteye katkı koyma konusunda bir çoğunuzun yanında yüzüm kızaracaktır, doğrudur, ama sürekli yeni yazılar yazmasam da en azından iyi bir okuyucusu olmaya çalıştım bu sitenin. Keyifle okunan yazrlar kategorimin önemli bir isminin kaybolmasını istemem açıkçası.
-

Aklı başında ve kolektif çalışan bir „Sol Medya“ fikrine saygı duyuyorum ve „böyle bir oluşumda yer almak için ne yapılması gerekiyorsa yapalım“ derim ve her duyarlı ve aklı başında kimsenin de böyle düşündüğüne inanıyorum ama asıl problem „pratikte“ ne yapılması gerektiğinde hemfikir olunamamasıysa veya kiminle/kimlerle hemfikir olunacağının henüz tam netleşememiş olmasıysa, bu problemin bu sefer ampirik/deneysel yöntemlerle aşılması gerektiğine inanırım. Bu bağlamda da e-hayalet`in henüz sonlanmamış, çok yerinde ve gerekli bir deney olduğuna ve bu deneyin -henüz sonlanmadığı için- öngörülen başarıyı yakalayabilme potansiyeline her zaman sahip olduğuna inanıyorum. Ben, „sol“ kabul edilen kitlede, solcu, devrimci ve Marksist kavramlarının kullanımı, benimsenilme yöntemleri ve kavranılma dereceleri arasında çok sağlam farklar olduğunu bu site sayesinde görebilmişsem, bu sitenin bunları kendini solda tanımlayan (tanımlayamayan da) herkese gösterebilmesi için elimden geleni yapmaya da her zaman hazırım ama bana göre e-hayalet`in asıl misyonu, en nihayetinde, „öğretmenlik“ olmalıdır. Bu misyonu başarıya ulaştıracak tek yolun da „eğitim yöntemi“nde aranması gerektiği düşüncesindeyim. Öğretmen olunamadığı durumlarda öğrenci olabilme erdemini gösterebilmek, „karşımızdakine hak verebilme bilgeliği“ne ulaşmada izlenecek yegane yoldur kanaatindeyim. Bu açıdan Önder`e hak veriyor ve herkesi- Önder kadar hakkım olmasa da kolektivite adına- siteye katkı yapmaya ben de davet ediyorum. Birbirimizin öğretmeni olabilme erdemini gösterebilecek kadar hayatı tanıdığımıza ve bu erdemin bizleri, kendilerini nasıl tanımlarlarsa tanımlasınlar, sadece ve sadece, aynı erdeme sahip insanlarla bir araya getirebileceğini görebilecek kadar bilge olduğumuza da yürekten inanıyorum.
-

Önder derdini anlatmak konusundaki hassasiyetin ve içtenliğin için sağol. Tahmin etmeyeceğim ölçüde “provoke” etmişim seni. Doğrudan bana cevap vermediğini biliyorum çünkü fazla ciddiye alınan ve karşılıklı olumsuz bakmayalım manasında salla gitsin tarzı kısa mesajımın birebir karşılığı değil yazdıkların; olamaz zira öznel bir “lakırdıya” verişmiş nesnel bir çığlık. Önceden defalarca değindiğin meseleler de olsa biriktirip püskürtmen heyecan verici. İyi birşeye aracılık ettiğimi düşünüyorum. Öznel lakırdımın sebebi şahsi fiziksel/psişik sorunlarımla ilgili, siteye takılmamamın nedeni de buydu, sen dahil kimseyi enterese edeceğini sanmam. Bu sebeple özellikle son altı aylık süreci kendi içimde yaşamayı yeter gördüm. Tedavim azalarak sürüyor. Gerçi bu tür “belirleyici” faktörler senin için önemsiz. Büyük acıların ve şokların 3 gün sonrasında dirilebilen birinin ruhsal bütünlüğüne sahip olmayı hep arzu etmişimdir ama genetik midir nedir, olmuyor işte, şifrelerde sorun var, sen elektronikçisin bi el at istersen. En fazla yüksek dopamini baskılamak için uzun süreli ilaç ve psikoterapiye ihtiyaç duyuyor benim gibi zavallılar. Bu ruhsal dalgada, yere-göğe sığdıramadığın facebook fenomeni ve hareketi benim için boktan bir sanal mekandır. Kısa süreli metazorik bir girişin akabinde hemek terk ettim zaten. Face verdik bookunu çıkardınız demiş bir büyük ozan enfes söylemiş.
Siteyi sessiz sedasız terk ederek meseleyi büyütmemeyi/dramatize etmemeyi ummuşsun ama bana verdiğin cevap bir trajediyi anlatıyor, bu da senin ‘güzel’ çelişkin değerli dostum. Her zaman ki gibi cevabın destansı. Her zaman ki gibi büyük bir keyifle okudum, hatta özlemle. Okuduktan sonra + herhangi bir duygu, düşünce edinemedim, çünkü genel zihinsel/ideolojik tavrını İYİ bildiğimi, daha önce yazdıklarını -ideolojik açmazımdan kurtulduğumu hissedecek ölçüde- içselleştirdiğimi sanıyorum. Sadece ilave anektodlar var. Senin 20 yıl önce doğallıkla yaşadığın/sezdiğin ideolojik kavrayış benim aklım ve zekamla beş bilemedin on sene önce buluştu ve koşullar çerçevesinde düşe kalka biyerlere geldim. Zannediyorum. Haklısın burdan herşey daha dinamik, daha akla yatkın ama daha umut verici değil. Kah dinamizmin, kah aklın, kah umutsuzluğun girdabına kapılmak doğal, heterojen bir varoluşla homojen bir hayat yaratılamıyor. Bence olup biten budur. Akışı homojenleştirmeye çalışmanın ve ülkülerin peşine takılmanın sadece metafiziğin alacakaranlık sularına açılmak olduğuna inanıyorum. Sorun değil açılırız, bu da bir zengiinlik kaynağıdır. Sorun, bu noktada da yabancılaşmanın en alasını yaşamamız. Zamanı ve eylemliliği bu denli sistematize etmen takdire şayan ancak; pratiğin bünyesine ters, ruhtan duygudan kopuk, manipüle edilmiş atomize bir kitle kültürünün ve şizofren bir kollektif “bilincin” üzerine plan kurgu oturtman ZOR. Toplumsal bir öznenin olmadığını kendin söylüyorsun. Katılıyorum. Genel bakışımda bir miktar nihilizm olduğunu itiraf ederek yazdığımı da bil lütfen. Ama mal budur ve aynı geminin kargosunda seyretmekteyiz. Konteynırın içinde ne olmadığını bilmediğinden zaman zaman koku yapabilir. İster katlan ister katlanma. Yapabileceğimin en iyisini yapıyorum ve o çok “planlı/disiplinli” sosyal günlük yaşamımda temas ettiğim insanlara samimi olmalarını, özgürlüğü arzulamalarını ve etiği elden bırakmamalarını, yapılabiliyorlarsa da düşünsel derinliği zorlamalarını -dilim döndüğünce- salık veriyorum. Mütevazı 1 roman yazdım ve onca vakti o işe nasıl verdiğimi şimdi anlayamıyorum. “Disiplinli” iş yaşantımı keserek(istifa ederek) yaptım bunu ve yaklaşık bir yıl para mara kazanmadım. Eşim çalışıyordu ama istanbulda bir eve 2 maaş girmesiyle tek maaş girmesinin farklı şeyler olduğunu iyi bilirsin. Bunu neden söylüyorum: samimiysen ne yapacağın belli olmaz ve ne yaptığının önemi de. Bazen öyle bazen böyle. İyi niyetli ve samimi bir varlık olarak hayatını sürdürürken gerekeni yapıyorsun zaten. Ben ehayalete canım isteyince yazarım, istemeyince yazmam, dakkasına kadar planlanmış ofise gider zihnimin en detay kıvrımlarında kaybolurum iş miş umurumda olmaz, derken aklıma bişey gelir. Akşam çıkarken o şeyi önce çaycıya, sonra güvenlik görevlisine sonra da kapıcıya söylerim. Üçünün de kullandığı dile uyarlayarak. Özenle ve iyi niyetle. Huzursuz zihne sahip yeni yetme bir mühendis arkadaş varsa ona da söylerim ve günlük misyonumu tamamlarım. Evde de oturur okurum. Misyon falan değil aslında; ‘kendimi yaşarım.’ Hepsi bu. Kafamda yanan “ampullere” daha çok bahsettiğim insanların ihtiyacı olduğuna inanıyorum ayrıca; “Allah rızası için ehayaleti okumayanların ya da okuyanların” değil. Sağduyulu tıkları vuranlar iyi eğitimli ve sosyal statüsü fena olmayanlar olduklarından aydınlanma için gerekli araçlara da sahiptirler diye düşünüyorum.
Yazdıklarını genel manada –elbette- tutarlı bulmakla beraber, hala derinden seyreden abuk bir “gizem” ve yüzeyden seyreden hödük bir manüpilasyonun birlikteliği olarak beşeri yaşamın triklerine belli noktalarda takılı kaldığını da seziyorum. Çok insani çok makul ölçütlerde ama. Hepimiz gibi. Heterojen varoluştan kastım da bu zaten. Başka türlüsü de olmaz, başka türlüsü fazla mekanik fazla kuru olur. Meseleyi dağıtmayayım ama; “Madde-ruh” “Materyalizm-Metafizik” çoğu zaman karışır bunlar. (Mühendis gibi değil de daha çok sanatçı sezgileriyle bakmayı becerebilirsek ortak bi dil yaratırız gibime geliyor. Önemsediğim ayrı bir mevzudur bu, şimdilik girmeyeyim.) Metafizik algı ve dışavurumla maddeci algı ve dışavurumun keskin biçimde birbirinden ayrıştırılabileceğini literatür manada kanıtlayabilirsin ancak pratik olarak bunu kendine ve bir başkasına hissettirmen çok güç, dahası imkansız. Materyalist felsefenin dahilerinden Marx, siyasi/ideolojik doktrinini temelde idealist terminale bağlamadı mı? Dialektik dedin mi nihai kusursuz toplum, yabancılaşmadan iliklerine kadar kurtulmuş insan demeyeceksin. (Antagonizmanın mutlak etkisi) Üzerimizden sıyırmaya çalıştıkça yüzümüze gözümüze dolanan bir örümcek ağıdır metafizik. Ama örümcek ağı kadar somuttur çünkü ontolojisi iyi bildiğin üzre kökende materyalizmin ontolojisinden bağımsız değildir. Zihinsel bir fenomen olarak maddeci kökleri olduğunu veya maddeci dile dönüştürülebileceğini biliyorsun. Kaldı ki, yaşamı salt materyalist nosyon üzerine oturtma çabası kollektif bilincin de ontolojik kökleriyle çeliştiği gibi beşeriyatın doğa/evren karşısındaki ezeli/ebedi acziyetine de maalesef tek başına yanıt olamıyor. Bence. İnsanlığın –kulağa hoş gelmese de- kadim sorunudur bu, teknik olarak çözüm potansiyeli taşır, taşımaz, taşır, taşımaz...∞. Biz sadece umut edebiliriz ya da edemeyiz, doğanın kesin gücüne ve insanlığın ‘hödük doğasına’ bakarak etik olanı arzularız. Kuşkusuz kitlesel bir taleptir bu, pratik manada hemen şimdi arzulamamız gerekense elimizden geldiğince özgür takılmaktır... Materyalizmi çöpe atmak metafiziği kutsamak için söylemiyorum bütün bunları, pratik/doktriner anlamda metafizikle işim olmaz, sadece beşeri yaşamın atom altı parçacık düzeyinde formüle edilmesinin güçlüğünü anlatmaktır derdim. Spinoza Nietzsche Deleuze Negri vs. önemli adamlar bunlar ve aralarındaki ilişkiyi kavradığını hissettiğinde insana kendini iyi hissettiriyorlar ve umut etmesini öğretiyorlar. Ama sadece umut etmesini. Teorilerinin muhteşemliği kitlenin başıboşluğu karşısında kesin bir yılgınlık bile yaratıyor. Bin kişilik bir osuruk korosuna bir oda orkestrasıyla güzel sesin ne olduğunu kanıtlamaya çalışmak gibi. Facebook, wikileaks, zeitgeist, twitter vs. ne derece ölçü olabilirler insanlığın derdine, kestirebilene aşk olsun. Ha bana göre çözüm potansiyelini en fazla taşıyan sosyal fenomenler de bunlar, sendikalar falan değil, onu da belirteyim. Yahu kendimi adam etmenin güçlüğü midemde taş gibi dururken başkalarına nasıl ulaşırım veya onlardan aynı kavrayışı nasıl beklerim diye soruyorum kendime. Cevap: Yok. Ne yapabilirim peki? Hiçkimseden hiçbirşey beklemeden, önce kendim sonra bana en yakın insan için özgürlüğü sıçtığımın iktidarından arzu/talep etmek sonra sıçtığımın iktidarı kim olursa olsun etiği elden bırakmamak. Al işte senin pek çok defa tekrar ettiğin şeyler gibi ben de bunu tekrar ediyorum ancak bunu bile becerebilecek dirayette olamayabiliyorum, o zaman kulubeme çekiliyorum(bu arada kulubesinden çıkan yavanırmak mı ben miyim, neyse mühim değil)... Hal böyleyken insanlığın ve solun ideolojik serüveninde hödüklükler yaşanması sana normal gelmiyor mu? Bana o kadar normal geliyor ki artık gülüp geçiyorum ve kendimi inandığım şekilde var etmeye odaklıyorum. Var olduklarını zannedenlere gerçekte yaşamadıklarını anlatmaya çalışmak şu ahir ömrümüzde kolay değil. Kırkı geçtik müsade et bu kadarını bilelim artık. O yüzden varlık sorunsalını ciğerden yaşayanlarla daha samimi daha tatminkar ilişkiler kuruyorum. Adamın kendinden haberi yok kitleyi var etmenin peşinde. Komik. Traji-komik! Temas kuramayacağımı fark ettiğimde çekip gidiyorum veya görüşmemeyi tercih ediyorum. Kendimi ne yiyip bitirecem. Sana tavsiyem benim gibi yap ve şimdi yaptığın gibi canın sıkılınca terk et. Ne sen kalmak zorundasın ne de başkaları sitem etmek durumunda. Bu sitem-terk piyesinden tragedya mragedya çıkmaz arkadaş. Bi yere de varılmaz. Benim de anlatmaya çalıştığım bu.
Ehayalete dört beş aydır sanıyorum takılmadım, içimden gelmedi. Ara ara yazılanlara baktım kesmedi. Senin yazmadığın dönemlere denk gelmiş ama sen de beni kesmezdin emin ol. Bugünlerde “ölçülü/estetik” bir öfke üzerinden kaldığım yerden kendimi var etmeyi sürdürmenin yollarını arıyorum. Açıkçası kimseden beklentim yok. En samimi dışavurumum kendim ve başkaları için özgürlüğü talep etmek(artık hangi merciden nasıl talep edeceksek demeyelim, günlük hayat içinde küçük ama varoluşa katkı yapan talepler bunlar. İktidar belası as you know her yerde), etiği elden bırakmamak, mağdur olanın yanında olmaya gayret etmek, hayvan ya da insan fark etmez, doğa mağdursa doğa. Yüzünü güneşe dönmüş halde pinekleyen bir köpeğin masumiyetine ve meşruiyetine insanlığın sittin sene sahip olabileceğine inanmıyorum. Zaten doğanın ömrü buna izin vermeyecek. Elbette bütün bu kötü beklentilerin aksini umut ediyorum. “Kutsal birin” içimde yankılanan sesi kulağıma hoş şeyler söylüyor aslında ama gidişattan onun da bütünlüğünün olumsuz etkilendiğini, yek bir varlık olarak deformasyona açık seyrettiğini hissediyorum(erdim mi ne).
İşin ortasında çalakalem oldu ama senin tarzından. Daha fazla uzatmayacağım, sıkıldım. E-mail de dediğin gibi işimize bakalım.
Dostum seni -teknik/psişik- en iyi anlayanlardan biri, hatta şu dar alandaki 3 – 5 kişi arasında en iyi anlayan adam olduğumu söyleme cüretini gösteriyorum. Aynı felsefi damara takıldığımdan değil, (olamaz zaten onlarca kitap devirmem deviremem + başka hassasiyetlerim ve ilgi alanlarım var) sadece bu meselelerdeki sezgisel kavrayışıma güvendiğimden, ne dersen de. Bunu söylüyorum, var mı daha ötesi? Spinoza-Nietzsche-Deleuze-Guattari-(Derrida)-Negri-Hardt... okuduğum kadarıyla söylüyorum: insanlığın aortu gibi duruyor bu damar ancak bedene pompalayacak kan sorunu var.
Canımız isteyince gidelim ancak zamansız geri döneceğimizin duygusunu da sevdiklerimizin damaklarında bırakalım. Aynı anda heryerde olamayacağımıza göre kıçımıza en çok uyan koltuktan bütün mekanlara ve bütün zamanlara seslenmeye çalışalım. Uçmayalım ancak uçurmaya çalışalım.
Tarihin ontolojine denk düşen bir deterritorialization değil de bir tebdil-i mekansa yaptığın, sana iyi yolculuklar sevgili arkadaşım.
Not: Murat'ın problemi devam ettiği için cevabını ben yükledim. Murat
-

Murat,
Olayi kişiselleştirmişsin,oysa tam da girişte işin özüni anlamış olduğunu ilan etnişken yani "Doğrudan bana cevap vermediğini biliyorum" diyebilmişken..Sana, yani seni bir Özne (yanılsaması) olarak koyan bütünselliğe değil, o bütünsellik yanılsamasında, sarkma yapan, fırlama bir ayrıntı gibi o bütünselliğin bir kurgu olduğunu piç piç sırıtarak gösteren ayıntılara cevap veriyordum ki bu sadece sende olan birşey de değil..Senin vesilenle o sözkonusu ayrıntının üzerine gitmektir sözkonusu olan, sen sadece kendinde olan öznel birşeyi sergilemedin, toplumsal/kültürel bir patalojinin sendeki izdüşümünü ifşa ettin. Özne bir kurgudur, kurucusu da toplumdur/kültürdür..İnsanın kendi öznelliği ile hesaplaşması içinde bulunduğu kültürle hesaplaşmasıdır..Zira o kültürdür ortaya mermer gibi ağır, ve daha da önemlisi homojen, kapalı, bütünsel bir özne kurgusu çıkaran..Bu yüzden bu kadar alınganızdır, bizdeki bir özelliğin eleştirilmesini öznelliğimizin eleştirilmesi olarak algılarız..O yüzden bir Türk'e -ya da kürte- bencil dersen inanılmaz alınır, kızar, savunmaya geçer..Oysa bir Alman'a ya da Amerikalı'ya Bencil dersen kendindeki bencilliği yadsımaz, bunu insanın hamuru olarak rasyonalize etmeye çalışacak, doğanın bir muzipliği olarak dışsallaştıracaktır..Bir batılı kendindeki "kusurlar"ı çok kolay kendi öznelliğinden soyutlayabilir.
Benim ilk iki yorumda işlediğim ana konu ne; bu toplumda normal, sıradan bireyler arasında iletişim yok, insanlar birbirleriyle etkileşemiyor..Oysa etkileşim Spinoza-Deleuze felsefesinin kurucu bileşenlerinden biridir..Onları anladığını söylüyorsun, ama benim bu merkezi konu üzerine bu kadar durmamda sadece trajik bir yön görmen, eğer dediğin gibi ben senin düşüncelerinde gerçekten etkide bulunmuş biriyse müsaade et ve şu söyleyeceğime güven, zerre anlamamışsın..Hakikaten çok uzaksın hem beni, hem Spinoza-Deleuze felsefesini anlamış olmaktan..Ha bunda da alıncak birşey çıkarma, olabiliri bir insan bir geometrik problemi de anlamayabilir, herkes kuantum fiziğiğni de anlamak zorunda değil..Başkasıyla fikir teatisine girer, ondanaldığı girdiyle anlar..Hepimizin öğrencilik yıllarında yaptığı şey değil midir bu? Bir konuyu anlamazsın arkadaşın anlatır anlarsın, sonra döner başka meselede tersi durumu yaşarsın..Etkileşim, başkasını etkileyebilme, ve başkasından etkilenebilme kapasitesi Spinozacı felsefesini merkezi özelliğidir..Büyük Ego'yu, mermer ego'yu parça parça edip başkasından etkilenebilir hale geldiğin zaman Spinozacı olmuşsun demektir..Oysa bizim doğulu despotik kültürümüzde, hiyearşinin üst kademelerindeki biri aricinde, alttakilerden ya da denklerden etkilenebilmek erkekliğe halel getirmek olarak algılanır.. Benim derdim ne seninle, ne de bir başkası ile..Kültürle..Her fırsatta dile getiriyorum; ontolojik düzlemde..Neyi ele aldım ilk iki yorumda; çok temel bir sorun var dedim, anlamıyoruz birbirimizi, çünkü kulak vermiyoruz..Sen de bunu ifşa ettin ve ben bir Spinoza'cı olarak etkileşim eksikliğinin bu eksikliğine vurgu yaptım..Tutuyorsun bana soruyorsun "ne bekliyordun bir yazı 5dk içinde 10 bin aklamasını mı" diye..Eğer iddia ettiğin gibi beni anlamış olan 3-5 kişiden biri olsaydın bana böyle bir soru yöneltmemen , derdimin çok daha başka olduğunu çıkarsaman gerekirdi, zira benim yazdıklarım tamı tamına bu iddianın hilafına binlerce satırlar dolu.. Geçen bahsetmeyi unuttum, şöyle bir yazım daha var;
SIFIR NOKTASI
<br />http://www.e-hayalet.net/index.php/makale-sections-614/51-politika/9877-sifir- noktasi
Devam etmeden önce rica ediyorum git bu yazımı bir oku önce, benim ölçütlerime göre çok kısa bir yazıdır..Bu yazıyı okuduktan sonra yaw allah rızası için orda söylediklerim ışığında tekrar bir değerlendir bi, bana ilk mesajında söylediklerini, istihza yollu dokundurmalarını..Yazının başlığın dikkat bir önce; SIFIR NOKTASI..Sadece başlık bile çok şey anlatmıyor mu? Şimdi adamın teki çıkmış Sıfır noktasında olunduğunu ilan etmiş, ancak buna rağmen kendisini en iyi anlayan 3-5 kişiden biri olduğunu söyleyen arkadaşı bütün bu yazılanlara rağmen o adama "durumun bu olduğu, şaşılacak, kızılacak bir durum olmadığı, kızılacaksa konjuktüre, zeitgeista kızılması gerektiğini" telkin etmiş..Şimdi bu senaryo'da çok absürd bir durum yok mu? O gıcık lafı kullanacağım ama bu tipik bir tereciye tere satma vakasıdır..Bu "öylesine edilmiş bir lakırdı" diye geçilecek birşey mi? Ya bu tam da sol olarak karşı karşıya bulunduğumuz hsatalığın semptomu işte..Sakatlık bu gibi ontolojik düzeyde başlıyor..Bu senin, beni arkadaşının hastalığından bile haberi olmayan, popüler bilim-kurgu filmlerindeki ruhsuz, duygusuz anroider gibi katıksız rasyonelitenin hükmünde bir dallama durumuna düşüren, usta işi çalımınla korumaya çalıştığın kendi öznelliğinle ilgili değil, bu yapısal, ontolojik bir durum..Değil diyorsan ellini vicdanına koyarak bana şu cevabı ver o zaman; eğer ben senin hayatında hakikaten önemli birkaç kişiden biriysem, Allah için Önder daha önce ne yazmış diye merak edip bu yazıyı okudun mu? Eğer okuduysan açıklayabilir misin bana "Sıfır Noktasında" olunduğunu yıllar önce deklare etmiş bir adama karşı söylemiş olduklarını söylemen nasıl mümkün olabildi?
Bu yazının birkaç ilginç özelliği var konuyla bağlantılı olan..Daha önemli olan şu; bu E-hayalet türü, Özgürlükçü Sol adlı sitede yapıtğımız yazışmalar sonucunda, fikirleri benzeşiyor görünen bir grup insanın bir birlikteliğin manifestosu, dışarıya açılmaya yönelik Çağrı metni idi..Bu çağrı metnini sol yazışma gruplarına yollayarak başka insanlara ulaşmayı planlıyorduk. Yazının ikinci ilginç özelliği ise yazım tarihi; 2003, şimdi görünen 2008 tarihi E-hayalete aktarılış tarihi..2003 niye ilginç bir tarih? Şu pasaja bakalım;Alýntý:
Bilginin kollektif olarak üretilip kollektif olarak tüketilmediği bir yerde, “özgürlükçülük”,”katılımcılık” vs “ilerici” bir hamasetin unsurları olabilir ancak.
8 yıl aradan sonra dönüp bakınca bu sözün şimdi çok da doğru olduğunu görüyorum, Ufuk Uras'tan, Ertuğrul Kürkçü'den ve bilmum sol stardan medet umanları düşündükçe..
Lakin asıl ilginç pasaj bu da değil ama şu; Lütfen Allah rızası için bu satırları değerlendirmeye tabii tuttuktan sonra şu yürümekte olan tartışmanın bağlamını tekrar bir düşün;Alýntý:
"Bizler sadece bilgi üretimi ve paylaşımı için değil, insanların ilgi alanları ve hobileriyle aktif olarak katılabilecekleri, günlük hayatlarında izdüşümü olmayan belirsiz bir geleceğe ait ve dolayısıyla dışsal “yüce” hedefler için değil, kendi günlük hayatlarında dolaysız bir dönüşüm yaratmak için biraraya gelecekleri, ötekilerle interaktif bir iletişim içinde potansiyel yetilerini açığa çıkarabilecekleri, herkesin bulunduğu yerin muhabiri, gazetecisi olabileceği, bireysel hapishanelerinden çıkıp ötekilerini bulabilecekleri bir iletişim ağının gerekliliğine inanıyoruz."
2003'ün ilginçliği 2004'ten önce gelmesinden kaynaklanıyor..Zira 2004 Facebook'un az biraz adının duyulmaya başladığı tarihtir ama o da sadece ABD'de..Sanırım bize gelmesi çok daha sonra oldu..Yani Facebook'un daha esamesi okunmazken yukarıdaki satırlar sol terimlerle Facebook benzeri bir iletişim formatını betimliyordu..Böyle bir iletişim tarzına olan ihtiyacın ne kadar büyük olduğu Facebook'un bugün ulaştığı noktayla kanıtlanıyor..Biz çok daha önce boşluğun adını koymuşuz ama o boşluğu biz değil, kendi kapitalist değerleri ile başkaları doldurdu..Zira bizimkiler o zamanlar çok daha yüksek sesle tıpkı senin şimdi yaptığın gibi "facebook fenomeni ve hareketi benim için boktan bir sanal mekandır" konumunda idi.."Face'ni verdik Book'unu çıkardınız" gibi vulgar kafiyeleri bulanlar o zamanlar çok daha fazla zeki insanlar gibi algılanıyordu..Halbuki bu tür tonal benzerlikler bulmak, kısa pantolonlu çocuk muzipliği seviyesinde bir entellektüel kapasiteye sahiptir..Hala düşünsel anlamda ip atlamakla ya da topaç çevirmekle meşgul bir zihni ele verir..Hatta yanlış bilmiyorsam şebekler de benzer tonallıklar arasında korelasyon kurabiliyor, Pavlov'un köpeğinin zil çaldığı her seferinden ağzının sulandığı da bilinyor..Bu çaptaki adamların "büyük ozan" olarak algılanabilmesi, çocuksu bir tekerlemede düşünsel bir kırıntı bulunabilmesi, hem de senin gibi birikimli biri tarafından bulunabilmesi, bu ülkede bir başka trajedinin adıdır..Geçen bir haber vardır, şu CHP'lı yazar, Hıdır bilmem ne, bir demeç veriyor, rozet takmaktan falan bahsediyor sanıyorum; bunu anlatırken "birlikte güzel bir etkinlik yapacağız, kapalı bir üçgen olarak birbirimize takacağız, ben Mehmet beye takacağım, Mehmet bey Ahmet Bey'e takacak, Ahmet bey'de bana takacak" diyor, arkadaki gazeteci bozuntusu da buna katılarak gülüyor kameralar karşında, Gazeteci olmuş ama aklı hala liseli muzipliklerine çalışabiliyor ancak...Takmak fiilinin cinsel ilişki ile bağlantırılması ne kadar derin bir zihine gönderme yaparsa, FB'deki Book'tan da Bok çağrışımı o kadar yapar..
Benim FB'a yaklaşımı mı hiç anlamamışsın..Kusura bakma ama Deleuze-Nietzsche-Negri çizgisini okuyarak kendini iyi hissedebilen birinin FB'a yaklaşımının yukarıdaki gibi olmasını da ben anlayamıyorum..Sevgili Murat, benim düşüncelerime bir gram değer veriyorsan seni temin etmeme izin ver; Spinoza'dan başlayıp Negri'ye kadar gelen felsefe çizgisini sevdiyse bir insan, Facebook fenomenini gözardı etmesi mümkün değildir, çoşkuya kapılmaması mümkün değildir..Deleuze'ün en önemli, sol adına tek geçilecek kavramı Rhizome'dur, yani türkçe karşılığı ile Köksap'tır..Facebook iletişim alanında Rhizome'un vücut bulmasıdır..Facebook ideal bir Rhizome'dur..
Ha bunları söylemek Facebook'un devasa kapitalist bir makine olmasını güzellemek değildir..Sözkonusu olan belli, spesifik bir içeriğin değil, biçimin yüceltilmesidir..Bu tikellerle değil tümellerle değerlendirmektir..Önümüzde duran Facebook belli bir evrensel biçimin belli spesifik bir içerikle, kapitalist bir içerikle doldurulması demektir..Burda övülen bir takım yazı kurulları, editörler vs tarafından filtrelenen hiyerarşik iletişim modeline karşı, insanların kusursuz yatay düzlemde yayılan iletişimidir..Facebook bunu başarmıştır..Solun şimdiye kadar ki hangi iletişim kanalı, bizim çok okumayan eş dost hısım akrabaya ulaşabildi, solun hangi dergisi buralara kadar indi? Ancak bugün eltiler, bacanaklar, halalar, teyzeler, dünürler vs yaramaz yeğenlerini, kuzenlerini çoluk çocuklarını birebir takip ediyorlar, ben kendi geniş ailmenin benden önceki kuaşklari hiç bu denli politik bir etkileşim içinde olmamıştım..Sol propanganda hiçbir zaman bu kadar yoğun bir şekilde halkla buluşma olanağına kavuşmamıştı..60 yaşındaki halalara vs bir sol dergi verip okutamazsın ama FB'da sol bir videoyu seyrettirebilirsin..Facebook Deleuzeyen bir Rhizome'dur..Bunu göremeyen Deleuze'u vs anlamaktan çok uzaktır..
Aslında tam da bu yüzden, hal böyle olduğu için E-hayalet'i de aynı nedenlerle radikal biçimde yanlış analiz ediyorsun, daha doğrusu benim E-hayalet yalaşımımın ne olduğunu..Bu yanlış kavrayış da tamamen farklı iletişim paradigmalarını referans alarak konuşmamızdan kaynaklanıyor..Sen, -bu bir yargılama değildir- hala klasik iletişim modeline referansla değerlendiriyorsun E-hayalet'i ve benzer bir başka yapıyı..Merak etme bu konuda hiç de yalnız değilsin, Hasan da, Erdem de ve yazan, daha doğrusu yazmayan diğer arkadaşlar da aynı şekilde değerlendiriyor, yazmamaları da aslında e-hayalet'e yönelik bu bir türlü kıramadığımız klasik medya yapısı algılamasından kaynaklanıyor, millet e-hayalet medya ben biryazar değilim ki ne yapayım modunda..Bu sitede kendi adıma olmasını istediğim iletişim modeli konusunda bir tek Murat Y. ile yakınız, mesala uzun analitik, edebi, deneme vs türden yaqzılardan ziyade sinema/kitap/müzik tanıtımları, güncel, casual blog'ların vs daha önemli olduğu fikrini bir tek o paylaşıyor gibi..Bakmayın benim uzun yazdığıma, aslında bütün o yazıları ben paradoksal biçimde benim gibi uzun yazılmaması gerektiğini anlatmak için yazıyorum..Siteyi çıkarmayı başladığımız ilk andan itibaren klasik hamasi bir sol site olmamalı dedik bu girişim..Yukarıdaki 2003 tarihli "Sıfır Noktası" yazımdan alıntıladığım pasaj benim iletişim modelimdir. Deleuzeyen iletişim modelidir..O kadar uzun uzun anlatmama rağmen hala kimse anlamıyor derdimi..Benim senin ya da başkasının yazıp yazmaması ile değil derdim; beni siteyi terk etme noktasına getiren, senin özelinde ele alırsak, senin yazı yollamıyor olmandan çok, bir toplumsal mekan, elimizideki yegane yaşam alanı olarak sitede görünmemen..
Pamuk'un kitabının giriş cümlesine referansla benim "Yeni Hayat" sendromu dediğim bir durum var bizim memlekette, aslında daha öncesinde de Turgut Özben sendromu..Bizim şu memlekette insanların kitaplarla yazılarla ilişkisi, tıpkı aşkları gibi damardan, öldüresiye veya ölesiye, ya hep ye hiç katılığında..Yani bir kitap okusun bütün hayatı değişsin istiyor..Kitaba yüklediği misyon bu..Özben de bir kütüphane rafları önünde durur ve içinden" Birgün bunların hepsini okuyacağım" der..Kurulan ilişki bir öğretme-öğrenme boyutunda..Ontolojik düzlemde analiz diyorum ya, işte bu gibi şeylere kafa yormayı kastediyorum..Kitaplara, yazarlara bizim ülkenin arabesk ezilmişliğinin etkisi altında huşuyla bakmamız gerekmiyor..Ama mesala senin gibi kitaplar ve okuma eylemi konusunda artık bir hayli tecrübeli olması gereken biri bile okumayı dışsal bir pratik, asli yaşamın ötesinde yabancılaşmış bir eylem olarak algılıyor..Eğer öyle olmasaydı şu lafı etmemen gerekirdi;Alýntý:
"Ehayalete dört beş aydır sanıyorum takılmadım, içimden gelmedi. Ara ara yazılanlara baktım kesmedi. Senin yazmadığın dönemlere denk gelmiş ama sen de beni kesmezdin emin ol."
Ben şahsen yazdıklarım birilerini "kesebilsin" diye yazmıyorum, hakikaten bir derdim var, ona yönelik pratik bir sesleniş sadece,bir "eser" ortaya çıkarmaya çalışmıyorum..Emin ol Murat, seni teyit ederim, o derdimi anlayanlardan biri değilsin inan ki..Anlaşabiliyor olmaktan aslında öyle uzağız ki..Mesala şöyle çok bariz paradigmatik bir ayrım var gibi; benim mesala derdim asla yazma işinin kendisi değil, insanlar katkı yapmıyor derken de stemlerim asla hiçbir zaman insanların yazmaması nedeniyle değil..Aha işte Hasan'a sor..Hasan'ı yazmıyor diye eleştirmem mümkün mü? Ha bir de Hasan kendini acayip tutuyor, hani biraz talep etsek hergün yazabilir, günde 2-3 tane yazabilir..Okuyanlar da biliyor yazdığı hiçbir yazı da vasatın altında düşmüyor..Ama bir sor bakalım kendisine nasıl sayfalar dolusu dil doktum ozelden yazısmalarımızda, ihtiyacımız olanın yazı olmadığını ikna etmek için..Eğer arşivinde duruyorsa ve sitede yayınlarsa bu bağlamda son derece açıklayıcı olacaktır..
Ha bu yüzden aklıma geldi bir parantez açayım, bir başka problem de tartışmaların hep ikili düzeyde kalması ve diğerlerinin müdahale etmemesidir, bir başka umutsuzluk kaynağım .Mesala Hasan'ın benzer konuda ona yazdığım onca şey varken, şu tartışma bağlamında müdahale edip "Murat aslında yanlış anlıyorsun Önder'in derdi çok başka, o yazı yazlımıyor diye eleştirmiyor" dese, bu saçma sapan gereksiz yanlış anlamaların da önüne geçilebilir ve herkese özel açıklamalar yapmak durumunda kalmam..Ama anlaşılmaz bir şekilde katılınmıyor..Yemin ederim sitede bir umut göremememin en önemli temel nedenlerinden biri de budur..Bunu Hasan'a yönelik eleştiri olarak da getirdim..İşte yüzü..Bu sitede herkes solo, kendi bireysel bir ajandaları ya da beğeni skalası var, onu takip ediyor..Böyle solo varoluşlarla istersen yüzbin kişiyi bir araya getir, toplumsal bir yaşam alanı yaratılmış olmaz..Neyse parantezi kapayalım..
Dediğim gibi, eğer eklerse Hasan'a yazdığım yazıların da gösterceği gibi siteye katkıyı yazı yazmak olarak görmüyorum,aksine fazla yazıya karşı çıkıyorum..Rhizomatik bir toplumsal alan benim derdim..Yani senin durumunda mesela 4-5 aydır tek satır yazmış olman değil, ya da yazılanların hiçbirinin seni kesmemesi değil..Diyelim birebir aynı mekanda yaşadığın en yakın dostunu sen en son 3-4 kez aramış olmana rağmen o seni bir kez olsun aramamışsa ne hissedersin? Böyle bir durumda ne hissedersen benim de siteye uğramamanla hissettiğim o..
Onca süredir yazı yazmadığın için değil, sandığının tam aksine, uzun bir tedavi sürecinden geçmeni gerektirecek bir hastalık geçirmiş olmana rağmen bütün bunları "şahsi fiziksel/psişik sorunların" olarak görmen ve bunların "ben dahil kimseyi enterese edeceğini sanmamam"..Başka herşeyi geçelim, solun post-modern bozgunun bizatihi asli nedeni daha doğrusu semptomu budur benim kanımca, toplumsal'ın daha dar bir anlamda cemaatin , mahallenin tarumar edilmesidir..Şimdi sen bunları çok normalmış gibi söylüyorken solun hala proleteryayı toplumsal fail olarak görmesi gerizekalılık değilse nedir? Toplumsal fail, kollektif öznellik dediğin nedir? Eğer sen bir şekilde beraber olduğun insanlara karşı böyle bir kendini çekme süreci yaşıyorsan, sol hangi toplumsal fail üzerinden yükselecek, hangi zemin üzerine basacak, birbirlerinin zor dönemlerinden bile haberdar olmayan insanlar nasıl bir ortak hedef koyabilirler?
Beni sandığından çok daha az anlamış olduğunun bir başka kanıtı da bu..Eğer beni sandığın kadar biliyor olsan, şu meselenin benim temel sorunsallarımdan biri olduğunu anlarsın..Mesala benim defalarca, her fırsatta kullandığım bir "aforizma"m vardır; "Mahalle kahvehanelerini kaybettiğimiz gün tam anlamıyla yenildik"..12 Eylül değil, asıl bozgunu mahalle kahvehanelerinin, müdavimi olunan salaş meyhanalerin kaybedilmesi yaşatmıştır..İstanbul'daki az çok tahmin ettiğim kendi varoluşunu düşün! Var mı takıldığın bir meyhane, hergün biraraya gelip iki duble içtiğin edebiyat dostların, Cemall Süreyya'nın Bostancı'daki Hatay'ı, Can Yücel'in kuzguncuk'daki İsmet Baba'nın Yeri gibi bir meyhanen? Al bak incele bütün yaratıcı insanlarımız hapishane ya da meyhane ortamında paylaşılan ortak bir varoluş sonucunda çıkmıştır..Ordan beslenmişlerdir..Yaratıcılık tarihin hiçbir yerinde hiçbir anında solo bir faaliyet olmamıştır..Ben bunları da düşünerek bu ülkeden büyük bir yazar, düşünür, sanatçi vs çıkmaz diyorum zira onların boyatmasını sağlayacak toplumsal etkileşim yok, ortak mekanların toprağı yok..Ya projem olmadığı zaman İstanbul'a geliyorum 9 ay, 10 ay boyunca 2 ya da 3 defa birileriyle buluşup iki çift laf ediyorum..Benim mallığımdan kaynaklana bir durum da değil ki bu..Şehrin yapısı artık uygun değil sosyal etkileşime..Şişli'den kalkıp nereye takılacaksın 2-3 saat trafikte vakit kaybetmeden?..
İşte bütün bunları da ben defalarca yazdım, dönüp dönüp bunları yazarım ben..E-Hayalet'i klasik bir dergi olarak görmüyorum, bir mahalle Kahvehanesi olarak görüyorum diye, kaybettiğimiz toplumsal yaşam alanın karınca kararınca bir muadilini koymadır..Sitenin ilk açılan sayfasının adına Hayalet Kasaba, ve bir altına da "Kasaba Meydanı" diyen benim. Hiç aklına geldi mi niye diye?
Şimdi şu yazdıklarım ışığında bir daha sor kendine bakalım, şu gibi satırları bana yöneltmen beni nasıl yanlış anladığını göstermez mi?Alýntý:Yani site ve site içi üretim meselesini bu kadar büyütmemek lazım. Hasever hepimizin yerine çatır çatır yazıyor zaten, bigün susar başkası devralır.Alýntý:Kendi adıma arada bişeyler göndermeye çalışırım ama sıklığı ve düzenliliği konusunda söz veremem. Yıllardır disiplinli ve planlı yaşamaktan bıktım çünkü. (...) Biri Davud’ un ihtişamı önünde eğilmemi ya da onu parlatmamı isterse içimden geçecek olanın yılgınlık ve o “kusursuz” yapıya duyacağım öfke olacağını biliyorum.Alýntý:Gelin, bize düşenin en iyisini yapalım; samimi ve rahat olalım. Kelle hesabı ya da üretim yoğunluğu üzerinden meseleye bakarsak kazandığımızdan ‘fazlasını’ kaybederiz.
Bu pasaj çok ilginç bir durum, hatta bir paradoks ortaya çıkarıyor..Facebook'tan nefret eden kim? Benim ne kadar övdüğüm malum...Peki Facebook tarzı iletişimin temel özelliği nedir, fazla kasmadan, içinden geldiği gibi yazıp "samimi ve rahat olmak" değilse eğer? Ehh şimdi bir taraftan Facebook'u bu kadar yere göğe sığdıramamı eleştiriyorken, tutup öte taraftan şu pasajdaki tavsiyelerde bulunman çelişki değilse ne?Bir ve aynı kişiyi hem Facebook tarzı iletişimi övmek yüzünden hem de çok disiplinli, planlı bir iletişim formatı savunmakla eleştirmek nasıl mümkün olabiliyor? Facebook tarzı iletişimi bu kadar öven biri nasıl aynı zamanda disipilinli ve planlı bir ietişimi savunuyor olabilir? Disiplinli ve Planlı yazmanın abidesi sayılacak Hasan'la aramızda geçen özel yazışmanın konusu da birebir buydu, onu bu kadar düzenli yazılar yazamaktansa, film tanıtımları gibi herkesin bir ucundan tutup eklemlenebileceği şeyler yazmasını telkin etmek idi..Ona şunu anlatmıştım, eğer sistemin/makinenin atadığı bir yazar değilsen kimse Hasan Sever diye birini arattırıp yazılarını bulmaya çalışmaz..Ama vizyondaki bir filmin eleştirisini arattırır ve senin yazının bulunma ihtimali çok daha artar..Göğsünde her ne varsa dök ama bir popüler kültür ürüne yapışarak dök, onu kullan, onun ünü üzerinden kendi meramını anlat..Kanıtlanmış en etkili yöntem budur..Zizek neden bu kadar popüler oldu tarihte hiçbir düşünüre kısmet olmayacak düzeyde..
Senin yerin e-hayalet değil demiştim ona, zira sen de bir yazarsın, bütün derdin yazı yazmak, oysa e-hayalet bir buluşma mekanı, toplumsal bir proje demiştim de çok kızmıştı..Bu ülkede yaşadığımız çok daha temel problemler var solculuk yapmaya gelene kadar..Ben bütün bunları Hasan'a anlattım, tutup bir de sana anlatmak zorunda kalıyorum, oysa şu anda sende bana karşı psikolojik bir bariyer çekilmiş, bir savunma hattı kurulmuş durumda bana karşı, bir ve aynı şeyleri ben değil Hasan söyleyse oturup düşünceksin üzerinde ama ben söylersem tutup benim kalemde bir gol da atarak, altında kalmamaya çalışarak bana haddimi bildirmeye kalkacaksın..Böyle olduğu sürece bu memlekette sol falan olmaz, solo faaliyetler olur..
Efsanevi Monty Python'un "The Lıfe Of The Brian" diye bir filmleri var, herhalde gelmiş geçmi en komik filmdir insalık tarafından üretilen..Hristiyanlığın doğuşu anlatılır..O zaman ki Kudüs, şimdiki artist adayları gibi her köşede bir sandık üzerine çıkıp yeni bir din kurmaya çalışan peygamber adayları ile doludur..Ha yanlış alaşılmasın Hasan da böyle bir müstakbel peygamber adayıdır demiyorum, ama her ne yapıyorsak yapalım, birilerinden yansıyıp dönecek bir kollektif üretim değilse sol adına çok fazla bir anlam içermez..Biliyorum Hasan'ın kendi etik değerleri uyarınca bir takım gerekçeleri vardır, anlarım..Bir burjuva görgü kuralları bütününe göre hareket ediyor olsaydım kendi özel tercihi, saygı duyuyorum der geçerdim, ama sol vicdanım buna izin vermiyor..Bir solcunun özel genel yaşam ayrımı, bireysel, toplumsal varoluşu yoktur, olamaz..Olmasını benim havsalam alamıyor..Hasan'ın bireysel tercihi işte dönüp dolaşıp paylaşılan bir alan üzerinde etkide bulunuyor..Ve bu etki bence olumlu bir etki değildir..Hasan şu tartışmaya kendisiyle aramızda geçen tartışmalar ışığında müdahil olsa sen beni daha iyi anlayacak ve iletişimin önünü tıkayan bir savunma mekanizması geliştirmeeceksin..Ha bana arka çıkıp sana desteklemesi babında demiyorum..Sen düşmanın değilsin beni sana karşı savunsun..Ama şu anda çok farklı frekanslardayız ve sen beni hakikaten anlamıyorsun..Ama Hasan tarafsız bir gözlemci olarak müdahil olsa meramımı çok iyi anlayacaksın..Benim E-hayalet'i kavrayışımı radikal biçimde yanlış anlıyorsun, keza Erdem de, keza Hasan da, keza diğerleri de (Murat hariç)..Lakin bu anlaşılır bir durum, zira sizlerle diğer arkadaşlarla olduğu denli özelden yazışmadık..
Sitede seni kesecek yazı bulamamışsın..İtiraf edeyim ben de bulamadım..Hadi sevgili Hasan'ı üzmek pahasına onun son yazdığı yazıların da hiçbirini okumadım..Çünkü ben yazı aramıyorum..Benzer bir bağlamda bir arkadaşa da "Ya ben felsefe yazısını ne yapayım sitede, felsefe okuyacak olsam giderim Zizek okurum" demiştim de fena halde yanlış anlamış ve bozulmuştu.Ben de bu kırılganlığı anlamıyorum..Ya aslında son derece yalın bir gerçeği dile getiriyor; Zizek'in işi felsefe ve adam hakikaten kendi düşünceleri bir yana felsefeyi tanıtma işini mükemmel yapıyor..Kant'ı tek başına anlayamazsın ama Zizek sana bir filmden girerek açıklar kendini Kant uzmanı gibi hiisedersin..Eeh böyle etkili bir yöntemi varken, o kadar etkili olması mümkün olmayan arkadaşımın yazdığını okuyayım..Ha bu demek değil ki arkadaşlarımın yazdığına kayıtsızım..İşte anlatamadığım bir nokta da bu..Ben tanıdığım arakadaşlarımın ne düşündüğüne gerçekten çok önem veririm..Ama şu anki durumumuzda kendi aramızda iletişim hakikaten çok zor, Türkiye gibi günlük felsefi bir altyapısı olmayan ülkede çok zor..Bakın entellektüel düzeyi çok yüksek sayılamayacak ABD'de bile, Latin kökenli kelimeler yüzünden İngilizce sayesinde sıradan bir aemerikalı felsefi düşünsel aletlere sahiptir..Ya oksimoron, ad moninem, ad hoc, de facto, de jure, sui generis, causa sui gibi kavramlara vakıf olmak bizde felsefe eğitimi gerektirir ama inanın bu kelimler iş hayatında dangoz bir müdür tarafından bile kullanılan sıradan kelimeler..Bu az buz bir açık değildir..İşte biz adamların default olarak sahip oldukları kavramsal bir alet çantasına sahip değiliz...Güzel Turkçemiz vs dye kendimizi avutuyoruz, belki şiir için yeterlidir ve kulağa hoş geliyordur ama hakikaten çok yetersiz bir dil felsefei sorgulamalar açısında..Her alanda olduğu gibi burda da standard yok..Her yayınevi kendi terminolojisine sahip..Batı'da Eğer bir kavramı farklı bir şekilde karşılayacaklarsa oturur 30 sayfa önsöz yazarlar neden böyle sıradışı bir karşılık bulduklarını açıklamak için..Biz de oohhh..tavuk çevirmeyi chicken translate diye karşılasalar kimsenin pek umrunda olmuyor..Şimdi bu ülkenin mevcut entellektüel kapasitesi bu..Burdan ciddiye alınabilecek bir taban felsefi hareketi olmaz..Ha ne olacak zaman? Eğer ortak bir teminolojimiz yoksa, herkes her kavrama kendince bir anlam veriyorsa bu ülkede en temel fikir teatisi nasıl mümkün olacak? İşte bunu gözönüne bulundurarak ben ta başından sitede yazılı iletişimden çok günlük hayata yönelik pratik uyguamalara ağırlık verilmesi taraftarı oldum, ortak seyredilen film vs üzerinden hiç olmazsa ortak görsel bir terminoloji kurmaya çalıştım..Salt yazı üzerinden örnekte görüldüğü üzere anlaşmamız pek mümkün olmaz, ama bir filmi devreye sokarsan kavram eksikliğini imgeler kapatır, fazla söze gerek kalmaz..Böyle kollektif bir akla doğru bir ortak payda az çok yaratılır..En başlarda sen yoktun o yüzden bilmiyorsundur, ben bu sitede hararetle Turizm, seyahat, İş İlanları, foto galerileri vs gibi bölümleri savundum durdum..Ya arkadaşlar uzun yazı yazmaktansa tatilinizi geçirdiğiniz yerin tanıtımını yapıp değerlendirin dedim mesala..Böylece bir database oluşsun, zamanla site bir referans kaynağı haline gelir, bir sol portal (ki sitenin orjinal adı da buydu zaten) yani yemeden içmeden felsefe ve sinemaya kadar solcuların birbirlerini bulduğu biraraya geldiği bir platform haline gelir zamanla dedim durdum, Ali Osman, Murat şahitlerimdir..Turizm sitesi gırla..Ama ben bizim gibi sol tandanslı adamlar nereye takılır, kendim gibi adamları nerde bulurum onu öğrenmek istiyorum..Öğer Turizm'in broşürlerinde "Otelimiz Solcu Müşterilerimizin birlikte nezih bir Ortamda Spinoza tartışmalarında uygundur" türü ilanlar bulabileceğimi pek sanmıyorum..Ya daha ne diyeyim ben bu sitede Solcular için bir Çöpçatanlık bölümü bile olmasını hayal ettim..Kimse için değil en çok kendim için istiyordum..
Yani öylesine radikal biçimde yanlış yorumluyorsun ki ne desem bilmiyorum..Ya insanlar neden böyle kafalarındaki bir imaja takılır kalır bilmiyorum..Einstein'ın bir önyragıyı parçalamak atomu parçalamaktan zordur lafı akla geliyor..Bana yönelik önyargı da güya benim işi gücü bırakalım paso 7/24 felsefe yapalım diyor olmam..Ne yaparsam yapayım yıkamıyorum bu önyargıyı..Ya sevdiğim adamlardan biri Nietzsche bizimkilerin anladığı anlamıyla felsefeden iliklerine kadar nefret eden adamdır..Hani meşhur teori/pratik ayrımı vardır ya, insanlık tarhinde "aşağılık" teoriye karşı pratiği bu denli savunan bir başka adam daha gelmemiştir..Yahu bu adamlar inanın Marx'tan bile daha pratikçi adamlardır -burda bir parantez Deleuze-Spinoza çizgisini sadece umut verdiği fikri de kökten yanlış--Eeh peki Nietzsche'deki muazzam pratikçi yönü nasıl açıklayacaksın..Mecburen bir takım adamlar ağza alman, bir takım kavramlar kullanman lazım..Ama bizde 2000 kelimelik bilinen "halk", "devrim","mücadele", "sınıf", "proleterya" vs dağarcığın ötesine geçtiğin anda hemen teorici, "ortamlarda fıyakalı görünmeye çalışan bir tip" oluyorsun..
Mesele -bir kez daha tekrar ediyorum-, teori yapmak, uzun uzun derin yazılar kaleme almak değil..Ben hayatımın hiçbir döneminde bunun savunusunu yapmadım..Bizim tez akıllılara sorarsan şu site bir "teorik" faaliyettir..Yanlış! .Burası şu ülkede şu anda yapıalcak en somut "pratik"in alanıdır..Çünkü burda, sadece burda bir kollektif toplumsal failin kuruluşuna yönelik bir irade dile getirilmektir..Proleterya mitinin çökmesinden sonra yeni toplumsal failin doğum sancuları burda yaşanmaktadır, hedef budur..En azından kendi bakışım bu oldu hep..Bu sitede nasıl hangi filozofu ele alırız diye düşünmedim..Deleuze'e falan referansı da herkes Deleuze okusun diye yapmadım..Bir kere bu bir temel görgü kuralıdır, dile getirdiğim düşüncenin esin kaynağını belirtmek borcumdur..İkincisi bu dile getirilişler bir bağlam oluşturur, yazılanların hangi koordinatlar içinde ele alınması gerektiğinin ipucunu verir..Yani senden otur işi gücü bırak harıl harıl Deleuze hatim et beklentisi içinde olmadım ki ben, tutup bana neden bütün zamanını Deleuze okumaya adayamayacağını, başka ilgi alanlarınd olduğunu belirtme ihtiacı duyuyorsun..Wallahi de billahi de bütün beklentim hani aynı mahallede oturuyor olsak akşam bir kahve içmeye gelmeni beklemenin ötesinde birşey değildir, o kahve ya da bir duble rakı esnasında artık doğaşlama ne konuşursak o..Ha böyle olağan normal bir sosyal kontağın olanağı kalmadığına göre ne yapacağız kös kös oturup kaderimize mi küseceğiz? Hayır..Sistem bir eliyle aldığını diğer eliyle vermek zorunda kalıyor..Sistemin çelişkisi budur..Marx'ın kendi mezarını kazmak, ya da kendini idam ipiliğini pazara çıkarmak dediği dinamiktir bu..Tamam bütün toplumsal yaşam alanlarımız elimizden aldi, üretim sürecini dağıttı, ama öte taraftan muazzam İnternet'i yarattı
Ben kendimi Atlantik ötesinde başkaları da kimbilir nerde buldu..Hepimiz başka yerlerdeyiz işte..Hani dağıtmamış olsaydı da aynı şehirde yaşasaydık da farketmezdi ki..İşte İstanbul'da e-hayalete takılan başka insanlar var..MEsala bir kez olsun Ali Osman'la buluştunuz mu? Muhtemelen hayır..Hayatlarımız, yazdıklarımız, ürettiklerimiz birbirine değmiyor..Böyle bir ortamda istersen 200 tane Kürkçü sok meclise hiçbirşey değişmez çünkü günlük varoluşlarımızın temel fabric'ini, temel dokusunu değiştirdiler..Meyhanelerimizi, kahvehanelerimizi alıp her yana dev alışveriş merkezleri diktiler..Artık hiçbir ikimiz 2-3 aydan daha kısa sıklıklara görmüyoruz birbirimiz..Eğer toplumsal varoluş bu düzeydeyse orda sol yetişmez..Sol toplumsal varoluştan çıkar..Marx neden dev Manchester çelik fabrikalarındaki muazzam proleter kalabalığa bakıp aha işte olsa olsa bunlar toplumsal fail olur dedi? O proleter varoluşla bugün bizim çekirdek aile duvarlarının arkasına çekilmiş varoluşlarımız karşılaştırın..Böyle bir ortamda sol yetişir mi, burdan toplumsal fail çıkar mı?
Ha işte E-hayalet benim kafamda her zaman bu kaybedilen toplumsal alanın bir ikamesi olarak vardı, yazı paylaşılan bir yer olarak değil..
Umarım biraz daha açık olabilmişimdir..Bir toplumsal yaşam alanı olarak e-hayalet'te neler yapılabileceğinin somut örneklerini ve gerekçelerini de Gökhan'a yazacağım mesajda açıklayacağım..MEsajında bana yönelik çok sert, bana karşı "hödük" sıfatını kullanmaya gidecek kadar çok saldırgan ifadeler kullandığın bölümler var ama onlara cevap vermeyeceğim..İçinde bulunduğun radikal yanlış anlama durumuna veriyorum bu saldırganlığını..Ben düşüncelerimi ifade ederken sakınmam, aklıma geldikleri gibi söylerim, zira iki yüzlü olmayan bir iletişimin ancak böyle mümkün olduğna inanırım..Ama "hödük" gibi sıfatları sadece iliklerime kadar nefret ettiğim düşmanlarım için kullanırım..İşi bu noktalara vardırmaya gerek yok..
Tepkiliyim, bu kadar emek verip bu kadar tonla şey yazdıktan sonra hala dönüp dönüp farklı kişiler tarafından hep taban tabana zıt yorumlasan sen tepki vermez miydin? Yahu düşün bütün hayatım boyunca bizzat kendimin savunduğu şeyler tutup bana telkin ediliyor..Walla vahiy inmedi..Öylesi bir peygamber sabrı yok maalesef..
-

Erkan,
Güzel sözlerin için sağol. Ama sen birilerini eğitimini aldığın sinema birikimininden mahrum bırakırsan onlar da karşılık verir haliyle :-) ..Kapitalist bir dürtüyle herşeyin bir karşılığı olmak zorundandır mantığına dayanarak söylemiyorum, zira bizim şiarımız bellidir; herkesten kapasitesine göre herkesten ihtiyacına göre..Ben karşılığını almak için yazmıyorum, ancak ortada karşılıklı bir toplumsal bir etkileşim de yoksa, bir süre sonra tekrara giriyorsun, kendini yenileyemiyorsun, ürettiklerin solo bir faaliyet olarak kalınca haliyle sönümleniyor..Herkesin katkı yaptığı çok sesli bir ortam olmayınca olmuyor
Tıpkı bundan önce cevap verdiğim Murat gibi siteye katkının niteliğini sen de çok yanlış yorumluyorsun..Murat'a verdiğim bundan önceki cevabı okursan daha açık olacaktır; bu site klasik bir yayın organı, bir dergi vs gibi düşünülmedi, bir yaşam alanı olarak formatlandı.Dolayısıyla kimse senden hiçbir zaman uzun cümleler/yazılar yazmanı beklemedi..Bence eğitimin sonucu normali olduğu üzre çok güzel ve aydınlatıcı film yorumları yazıyorsun ama kimse senden hep uzun film tanıtımları yazmanı da beklemedi..Başkalarından olduğu gibi senden beklenen, arayı çok uzun tutmadan, iki üç günde bir bir merhaba anlamına gelecek bir iki ufak şey eklemendi sadece..Bu bir iki film puanlaması olabilirdi, -ki sana bunun neden önemli olduğunu anlatmıştık sen de çok hak vermiştin- topu topu 3-5sn'lık bir tık ya da YouTube'dan vs biz müzik, film fragmanı vs eklemen vs gibi şeylerdi..Yoksa kimse senden her defasından otur Truffaut sinemasını analzi et vs türü birşey beklemedi ki..Bu sitenin şu ana kadar temel derdi süreğen bir etkinlik içinde olduğu görünümü verememiş olmasıdır..Sadece kendini referans alarak düşünme, senin yapmadığını yapmayan daha bir dolu arkadaş var.Senden istediğimiz bu bir iki mini minacık şeyi diğer tüm arkadaşlar da yapmış olsa, siteye yolu düşen insanların kalıcı olması daha mümkün olacaktı belki de..Bak mesala Deniz diye bir arkadaş geldi, bir kaç gün ortalığın tozunu arttırdı ama Hasan hariç yazdıklarına kimseden bir ses gelmedi ki, belki de muhtemelen bu yüzden, onca yazdığı film eleştirisi, ve öyküye rağmen kimsenin umursamadığını görünce bir daha uğramadı.Bir insanın önce bu kadar sürede bu kadar yoğun katkı yapıp sonra bir anda ortadan kaybolması başka nasıl açıklanır bilmiyorum..Ancak sen ve diğer arkadaşlar konuştuğumuz türde mini minnacık katkılarını esirgememiş olsaydınız, ses verseydiniz, "bakın burda varız, yazdıklarınızı, okuyoruz, duvara konuşuyormuş gibi hissetmenize gerek yok vs" diyebilseydiniz, sadece günde 3-4dk ayırarak, belki bu gelen arkadaşlar böyle geldikleri gibi gitmeyecek, kalıcı bir ilişkiyi yerleştireceklerdi..Ben telekom mühendisiyim, yani her zaman online olamama gib mazaretleri yutmam..Türkiye'de en son durum nedir bilemem ama çok pahallı olmayan ücretler karşılığında artık cep telefonları sayesinde hacet giderirken bile online kalmak mümkün..E-hayalet'te beklenen de hacet giderilirken cep telefonu ile tanıtımı yapılan bir film için puan yazmaktan fazlası olmadı hiçbir zaman..Benim anlayamadığım bu kadarcık bir katkın bile potansiyel olarak çok ciddi işlevi olan böyle bir siteye neden ayrılamadığı işte...Yoksa tabii ki farkındayım herkesin işi gücü başka öncelikleri vs var..
Gökhan,
Benim için çok önemli olan "sol medya" fikrine destek verdiğin için öncelikle içten teşekkürlerimi yollayayım..Emin ol bu konu benim hayatımı adadığım meseledir; önemini şu vurguyla dile getireyim; interaktif, tabandan, çok katılımlı, ekşi sözlük gibi çok yazarlı, yazı kurulsuz, editörsüz -yasaları ihlalı gözönüne alan editörlük hariç- bir sol medya, bu ülkenin solunun en büyük demiyorum, şu anki gücü itibariyle yapabileceği, mutlaka yapması gereken YEGANE görevidir..Zira bugün toplumun fail üretici damarları koparılmıştır, insanların birbirileriyle etkileşime girebilecekleri alanlar bırakılmamıştır..Solun kendini anlatabilmesi için öncelikle bir sesi olması gerekir..
Lütfen dikkat et, sol medyaya bugüne kadar bilinen anlamıyla bir medya kanalı işlevi yüklemiyorum, salt düşünce, haber vs üreten bir yayın organın çok ötesinde işlevleri olacak kapasitede bir medya, bildik medyanın çok ötesinde bir medyaya ihtiyaç vardır..Bu klasik medya algıyaşında paradigmatik bir kaymadır; önümüzdeki kriz solun egemen yapılarının bu paradigmatik kaymanın hala yeterince farkında olmayıp, arkaik yöntemlerde ısrar etmesidir, hani bıraksalar sırf nostaljik bağlılık gereği kuşlamaya afişlemeye devam edecekler..Yeni iletişim paradigması balçıkla sıvanamayacak noktaya geldi de mecburen gıdım gıdım biraz adapte oluyorlar..Yoksa bıraksalar kuşlama stili ile çok iyiydi araları..Şu medya paradigmasının kaymasının üzerine biraz düşünelim, nedir?
Bir analoji ile başlayalım; klasik sol teoriden..Bilinen sol klişeye göre, kapitalizm üretici güçlerin üzerindeki feodal üretim ilişkilerinin boyunduruğunu kaldırırarak, önünü açar ilkin, lakin daha sonra özel mülkiyetin prangaları yüzünden bir süre sonra kendisi de engel olmaya başlar..Ama bu arada sosyalist toplum için gereken üretici güçlerin altyapısını hazırlamıştır..O güçler üzerindeki boyunduruk kaldırıldığında sınırsız büyüyeceklerdir ve komunist topluma yürüyüş başlayacaktır vs..
Bu klişenin üretici güçler alanında gerçekleşip gerçekleşmediği tartışılır, ama bir alanda yüzde yüz gerçekleşmiş olduğunu artık kimse yadsıyamaz..O alan iletişimdir..Üzerinde özel mülkiyetin boyunduruğu olabilir, ama ileride birgün gerçekleşecekse sosylaist toplumun iletişim tabanı, sosyalist medya formatının altyapısı kurulmuştur..Bunun en tipik örneği Facebook'tur..
Ben Facebook'u şimdi haliyle yüceltmiyorum, onun sadece geleceğin toplumunun iletişim modeli olduğunu söylüyorum..Bu kadar çok insan bu kadar kolayca ancak böyle bir format üzerinden iletişime geçebilir..Eskiden doğrudan demokrasinin somut araçları ne olabilir diye düşünürdüm..Artık yanıtı biliyorum..İnsanlığın temsilcilerin kokuşmuş aracılığına ihtiyaç duymadan doğrudan kendi kendilerini yönetebilmelerini teknolojik altyapısı artık vardır..Milyonlarca insan iradelerini nasıl gösterecek gibi sosyo-politik soru gündemden düşmüştür..Doğrudan demokrasi artık bir fantazi değildir..
Böylesi giriftleşmiş, böylesine çok katlı bir hale gelmiş insan ilişkileri ağının klasik medya formatı ile sürdürülmesi artık mümkün değil..Yapılan araştırmalar, somut istatistikler de bunu gösteriyor, geleceği ciddi tehlike altında olan işler arasında gazeteler, soyu tükenmekte olan meslekler arasında gazetecilik gösteriliyor..Bugünün dünyasında herkes kendi bulunduğu 100m2'lik alanın iPhone'lu muhabiridir..Medya patronu Murdoch geçen yıl Apple'ın yeni oyuncağı iPad'in toplam satış rakamı -bir rakam söylemişti hatırlamıyorum ama sanırım 15 milyondu- bulduğu zaman kağit gazeteciliğinin sonu gelmiştir diye buyurmuştu..Online kitapçı devi Amazon da daha birkaç ay hafta önce tarihte e-book satışlarının ilk kez basılı kitap satışlarını geçtiğini duyurdu..İnsanlığın şu ana kadar ki bütün kültürel birikimi, nerde olursanız olun küçük bir dergi çapındaki alet üzerinden artık elinizin altında..Artık eskisi gibi biz Ankara'lıların efsane Dost Kitabevine gidip kitap beğenme dönemi , kalsiklere bir sürü para verme devri kapandı..Tüm klasikler artık bedava elinin altında..Gazetecilik gibi yayınevi işletmeciliği de tarih olacak..İnternet üzerinde varolamayan hiç varolamaycak..Önümüzdeki aylarda Facebook Borsaya açılacak, açıldığı gün tam 100milyar doları görmesi bekleniyor..Facebook'u geçelim, onun üzerinde parazit gibi yaşayan bir organizma olarak Farmvılle adlı oyun geçenlerde 10milyar dolar değere ulaştı..İnsanlık tarihini hiçbir döneminde hiçbir kimse 500 milyon yetişkin insana hitab eden bir medya üzerinde oturmadı..24 yaşındaki bir velet oturdu..100 milyar dolar ilginç bir rakam..Türkiye'nin 50-60 yıllık holdinglerinin toplam değerinin 5-10milyar dolar olduğu düşünülürse 7 yılda yaratlan 100 miyar doların korkunçluğu ortaya çıkar..
Bu herkesin bildiği şeyleri niye anlatıyorum? Herkes bu somut rakamları biiyor ama bu rakamların tarihsel bir kırılma noktasında görülmemiş ölçülerde bir devrim olduğunu anlamıyor..FB'u beğenirsiniz beğenmezsiniz ama sol olarak bunun üzerinde düşünülmesi gereken muazzam bir toplumsal dinamiğe tekabül ettiğini yadsıyamazsınız..Bu bir ultra devrimdir..Kendi çapımızda FB'u analiz edip sol medya modeli üzerine dersler çıkarmaya çalışırsak karşımızda ilk göreceğimiz şey olur..Bu FB fenomenin sırrı ne? Niye bu kadar fenomenel bir etki yarattı?
Buna benim verdiğim cevap şu: yazar/okur ayrımını kaldırması, yatay olarak genişlemeye olanak tanıması, herkese kendini dilediği gibi ifade etme, yani iletişim sürecinde bizzat aktif olmasını sağlaması..ABD'li ünlü pop-art'çı Andy Warhol hani şu ünlü lafı vardır; "Birgün herkes 15 dk ünlü olacak" diye..Bu o işte..Facebook'ta herkes artık 15dk da değil, sürekli ünlü..
Sol olarak göz ardı edemeyeceğimiz, kendi sol medyamız için ders budur: Günümüz insanları iletişim sürecinde denk taraf olmak istiyor, sadece okuyan değil, yazan, beğenen, ifade eden de olmak istiyor..Böyle bir kitleye artık ben yazayım sen oku öğren diyemezsin..En azından solun ilk açılım halkasında hesaba katması gereken eğitimli orta sınıfa bilinç götürme mentalitesi ile yaklaşamazsın..Sol mutlak olarak denklerin ortak kollektif sesi olmak zorundadır..Eski zamanlarda bir yazanın, öğretenin olması, okuma yazma bilmeyen cahil proleteryaya bilinç götürmek için öğreten adamlığıa soyunulması kaçınılmazdı, bunun formatı da haliyle basılı medya oluyordu..Bugün benim temsilcisi olduğum sol tabanın bir takım hocalardan alacak dersi yoktur..Herkesin kendi beyni vardır ve herkes o beyinlerle yayın organlarındaki köşe sahipleri kadar düşünebilmektedir..Dolayısıyla günümüz sol medyasının temel işlevi öğretmek ziyade paylaşmaya dayanmalıdır, temel şiar beence bu olmalıdır..Facebook'un 100 milyarlık değer olması, 500 milyon insan tarafından kullanılıyor olması, üzerine film çevrilecek kadar bir fenomen haline gelmesi insanlardaki paylaşma, kendini ifade etme dürtüsünün ne kadar güçlü olduğunu gösterir..Bundan 10 yıl önce kim 20 yaşında bir veledin çıkıp o koca koca medya devlerini tahtından edeceğine olanak verebilirdi? Eskiden, satılmış medya diyerek karşısında kendimizi çaresiz, elimizin kolumuzun bağlandığını hissettiğimiz bizim Plaza medyası artık diğerleri gibi herhangi bir internet sitesi düzeyindedir. 5 kafadarın sıfır sermaye ile kurduğu Zaytung ile aynı klasmandadır artık, geçmişin trilyonlar değerindeki medyaları..
Bütün bunlara ne tür ucubik bir sol sessiz kalabilir? Çağın realitesi budur, yeni paradigma budur..İnsanlık bir daha asla kuşlama, afişleme, risale moduna dönmeyecektir..Sol, ya kendine bu yeni medya paradigması içinde bir yer açacacak ya da yokolup gidecek..
Hadi bütün bunları da unutalım..Gel şu ana kadar yazdığım herşeyi unutalım..Sanki ilk kelimelerimmiş, benden duyduğun ilk satırlarmış gibi yeni bir sol medyadan kendim, bizzat ben ne bekliyorum onu anlatayım..Bu anlatacaklarımın bir çerçeveye oturması için sana günlük varoluşumu anlatmalıyım biraz..
Belki bildiğin üzere ABD'de yaşıyorum..Kolay bir işim var..Sabah 9-10'da gidiyor, akşam 3-4 gibi eve dönüyorum..Sadece 11 aydır sürekli bulunduğum Seattle adlı bir şehirdeyim..Haliyle kimseyi tanımıyorum..İş yerinden bir iki insanla arada sıra bira içiyoruz..Eve geliyorum mal mal bugünü ne yapsam da nasıl bitirsem de aynı cendereye yarın tekrar başlasam diye düşünüyorum..Hayatımın uyku hariç nerdeyse tamamı İnternet karşısında geçiyor..Aslına bakarsan yaşayan bir ölüyüm..
Bak ben sana bu tek pasajda kendimi anlatmadım ha, muhtemelen insanlığın bir iki milyarlık bir kesiminin standard günlük vroluşuu anlattım..Ha 3 5 farklı extra vardır başkalarında, bir iki güzellik vardır ne bileyim, sevgili, daha fazla arakadaş, çoluk çocuk vs gibi..Ama temel olarak bu bahsi geçen devasa kitlenin günlük ritmi budur..
Biz bu küçük insanlar neye ihtiyac duyarız? Kendimiz gibi olan diğer küçük insanlara kendimizi beğendirmeye çalışırız, "ya ben koca evrende değersiz bir toz parçacığı değilim, benim bir varoluşum var, beni onayla, benim varlığımı teyit et" deriz..Sınıf savaşımından vs önce, insanı olarak temel ihtiyacımız budur..Varlığımızı teyit ettirmek vs yani kendi ölümlüğünün farkında olan fani yaratıklar olarak temel varoluşsal problemlerimize katlanabilmesini öğrenmek.
E-hayalete de ben her zaman bu gibi son derece somut beklentilerle baktım..Hakikaten yazı yazmak asıl derdim ya da yegane derdim olmadı hiç bir zaman..Yaratıcı insanlarla buluşmaktı asıl derdim, onlardan esin almak..Birsürü ilgi alanı olan insanlarla buluşayım, ufkumu açsınlar ben de onlara elden geldiğince esin alayım vs istedim..Aktif olduğum dönemlerde sinema seyretmek benim için büyük bir zevkti mesala, zira sinema ötekilerle ortak bir zemin sağlıyordu benim için..Aynı filmi başkaları gibi seyretmiş olmak benim için önemli bir kaynaktı.."Acaba şu filmdeki falanca sahneyi seyrederken filanca ne düşündü, o nasıl yorumladı" vs diye düşünerek bunun verdiği heyacanla seyrediyordum..Yani e-hayaletteki bu küçücük film eleştirisi paylaşımı bile benim günlük varoluşumu belirliyordu, belli bir forma sokuyordu..Şimdi etkinliğimi kopardıktan sonra 4-5 aydır hiç film seyretmedim, ve şimdi günlük varoluşuma bir form vermekte de bocalıyorum..Bereket meraklı bir adamım da sürekli yeni meşgaleler yaratabiliyorum kendime..
İşte bir platformun bu günlük varoluşa form verme özelliğidir kurucu olan..Sağcılık bizim ülkede ve başka heryerde güçlüdür.. Sanki sağ toplumun doğal haliymiş gibi..Hiç düşündün mi Neden diye? Bu soru benim çok kafa patlattığım birşeydir..Sağın en büyük avantajı takipçilerine bir "Hayali Cemaate" bağlı olma, yüce, anlı şanlı bir Topluluğun kimliğini taşıma gururu verir..Solun en büyük handikapı, en büyük açmazı kendi taraftarına ilişkilenebileceği böyle bir topluluğa ait olma, ortak bir ruhun üyesi olma hissi vermez..Sağcı bir birey yaşamının her anında kendi varoluşunun onaylanmasının bir olanağına sahiptir; üstün bir ırkın, dinin, kahraman bir grubun, çetenin, bir futbol takımın ayrıcalıklı, seçilmiş üyesidir ya da taraftarıdır vs..Kendi çabası sonucu olmayan birşeye verili doğmasından dolayı övünür durur..Türk oğlu türktür, ezilen kürt çocuğudur, hak dini İslamın mürididir vs.vs..Şimdi burda biz solulara musallat olan korkunç varoluş sorunu yoktur..Bununla başetmek zorunda kalırız..Hiçlikle heran yüzyüze yaşamasını öğrenmek zorundayızdır..En berbatı, srtımızı sıvazlayıp aslan çocuk, harbi türk, vatansever, dini bütün vs diyen yoktur..Varoluşumu kendi kendimize meşrulaştırmak, estetize ve idealize etmek zorundayızdır..Yani lafı uzatmayalım sağcı bir birey varoluşunun onaylandığı bir toplumsal kerteriz noktasına sahiptir, bir cemaat içindedir..Hiçbir zaman yalnızlık hissetmez..Üselik toplumu birkaç katmanda yaşar..Aile, cemaat, çete, vs. Oysa solun öteki ile temasa geçtiği tek yer ailedir, sahip olduğu bütün toplumsallık budur..Sağ varoluşunu yüce bir davaya bağlı olmakla da sublime eder üstelik..Solun böyle bir yüceltme şansı da yoktur..Yaşanan yenilgi sonucunda bilakis aşağılama yerin dibine sokma, kesif bir sinizm yerleşmiştir..
İte bu gibi sebeblerden dolayı, sol medya, salt medya olmanın ötesine geçmek de zorundadır..Nasıl günlük ibadet bir müslümanın günlük hayatının ritmini düzenlerse sol medya da benzeri bir forma sokmaya izin verecek ufak tefek düzenli ritmler yaratmak zorundadır..Bu bir albümü dinlemeye sevk etmek, bir kitabı okumaya teşvik etmek,bir film seyrretmesini sağlamak vs gibi şeyler.İlla ki kültürel bir etkinlik de olması gerekmiyor..Bir hobi için bir heves de doğurabilir..Yenilen bir yemekten gü-zel bir lokantadan da bahsedilebilir, ya da yapılan bir ziyaretten..Yaşam bu ufak tefek faaliyetlerden oluşmaz mı..Ama bu ufak tefek faaliyetlerin bütünüdür bir toplum içinde bulunmaklık, bir yere ait olmaklık hissi yaratan..
Facebook neden bu kadar popüler oldu? Hiç ektra bir zaman ayırmadan işyerinde, sevdiğimi bir müziği YouTube'dan paylaşıyorum, 94 tane "hayranım" var, ne kadar ince bir müzik zevkim olduğunu gösteriyorum onlara..Ya da zekice dile getirilmiş bir özlü söz koyuyorum, yazarın dehasından bir nebze kendime pay çıkarıyorum..Altı üstü dandirik bir Facebook profili emin ol bana iyi kötü bir toplumsallık yanılsaması yaşatıyor, birileriyle ileşimi halindeymişim sanısı sürdürmemi sağlıyor..Aslında yok böyle bir toplumsallık..Tabii ki farkındayım..Kaldı ki hayranlarımla aynı dünya görüşünde değiliz..
Facebook gibi son derece gevşek bir birliktelik bile bir topluluğa ait olma hissi yaratıyorsa, belli bir niyetle, ortak bir hedefle biraraya gelen insanların benzer bir çatı altında toplandığını düşünelim..Çok daha büyük bir etkileşimin ortaya çıkacağı açıktır..Geçen burda bir filipinli arkadaşla bir gece vardiyasında beraber çalıştık..İş gereği çocuğun YouTube'a yüklediği aile videolarını seyretmek zorunda kaldım..Oğlan kendi çektiği fotoğraflaırnı bir program içinde bir slayt gösterisi haline getirmiş, arkaya da Beyonce'dan boktan bir müzik koymuş ve ortaya ciddi ciddi bir video çıkmış..Aile videosu, çok kötü resimler, çok kötü müzik vs ama bu bir sanatsal üretim aslına bakarsan..Şöyle bir düşün, bu boktan aile videosu, soundtrack'ı ile, montajı ile kamerası ile görseliği ile bildiğin film aslında..Kızdım kendime..O an daha iyi anladım, aslında içinde bulunduğumuz koşullarda eskinin çok pahallı sanatsal prodüksiyonları ayağa düşmüş durumda..Neden dedim kendime, bu gibi ufukları açacak ilişkiler neden kendi sol çevremde çıkmaz diye..Bu herhangi bir ulvi hedefi başka dünya özlemi olmayan "sıradan" insanlar bu kadar yaratıcı olabiliyorken, neden kendine sözde dünyayı değiştirme misyonu yüklemiş solcular bu kadar yaratıcılık kabızıdır..Neden ben çektiğim fotoları biraraya getirip iyi kötü bir film bile yapabileceğim esinini kendi öz çevremden değil de sıradan bir iş ilişkisi içinde buluyorum? Solun trajedisi de bu değil mi işte? Toplumun değişen ritmine ayak uyduramıyor, yeni yetenekleri elde edemiyor..En azından kendi çevremde ben teknolojiye hakim bir solcu göremedim..ODTÜ mezunu bir mühendisin e-mail ilk çıktığında çok anlamsız ve gereksiz bulduğunu söylediğine şahit oldum ama..Resmi ağızdan internet için e-tipi cezaevi dediği rivayet edilir önemli bir büyüğümüzün..Tekonolojiye yatkın olmadığı gibi farklı yaratıcılık tiplerine de açık değildir..Bak biz Facebook'un YouTube'un yaratıcılığını tartışırken herhangi bir vizyonu olmayan adam iyi kötü bir sanatsal yaratıcılık içinde..Hani gene sola verip veriştiyor olmayayım ama maalesef sol son derece arkaik bir pathos içinde takıldı kaldı...Geçen Hopa'da bir öğretmen öldü ya gösteri sırasında..Hemen bildiğim solculardan Metin Lokumcular ölmez, yüreğimizde yaşayacak, direniş yayılıyor vs pathos'u aldı başını yürüdü..Yaw ne direnişi, nerde yükseliyor, alıyor 3- 5 oyu oturuyorsunuz köşenize...Avatar'a Lokumcu resmi koymalar, Direniş Yükseliyor vs..Sonra Kürkçü seçildi ya, bu sefer kürkçü avatarları vs..Yani hala bir ağlama, bir arabesk pathos'tan başkası elimizden gelmiyor..İşte yeni iletişim modeli artık bu ağlak, hamasi pathos'tan kurtulup, çoşkulu, yaratıcı, üretken, taraftarlarına öyle direniş toplumsallığı değil, bildiğin adi günlük yaşam içinde bir topluluğa ait olma hissi verecek, ortak yaratıcılığı teşvik edecek bir iletişim/etkileşim modeli şart..Yoksa emin olun böyle giderse solun sembolü orak çekiç değil baston ve bardak içinde protez diş haline gelecek..Korkunç bir hızla yaşlanıyor sol..Etkin olarak çalışan solcuların profil albümlerine bakıyorum artık iyice yaşlılar kulübü olmaya doğru gidiyor..Yemin ederim kahroluyorum, utanıyorum ve çok üzüluyorum..Ama durum bu..Direniş, mücadele, halkevi, sendika vs gibi retoriklerle kimseye ulaşamıyoruz..
Solun mevcut iletişim kanallarına bakılsın, üyelerinin günlük yaşamlarına bir form verecek bir topluluk duygusu yaratacak hiçbir uygulama olmadığı görülür..Durumumu anlattım, mesala ben yalnız bir adamım..Birgün'de isterse vahiy gibi aydınlatıcı bir yazı yazılsın benim günlük hayatımda bir dönüşüm yaratmaz, yalnızlığıma çare olmaz..Güzel yazı der geçer, sabah kalkar gene yalnız yalnız boktan işime gider, 4-5 saat sonra ada amaçsız beklentisiz evime dönerim, okuduğum yazı bende somut bir etki bırakmaz..Yeni iletişim kanalı, üyelerine süper aydınlatıcı yazılar değil, varoluşu için bir meşru bir gerekçe sunmak, bir hedef koymak zorundadır oysa ki..Birgün'de yazısını okuduğum bir insana özelden bir mesaj atıp gel şunu bir bira içrek daha detaylı tartışalım diyemem..Ordaki yazarlar ve okuyucu olarak ben tamamen ayrı boyutların insanları olarak kalmaya devam ederiz..Birgün'de okuduğum bir yazı bana yeni bir dostluğun kapısını açmaz, yeni bir paylaşım kanalı sunmaz...Beni pasif bir okuyucu düzeyine indirir ve orda durmamı ister..Benden bütün beklediği çağırdığı zaman yürüyüşe katılmam, maddi destek vermem, yazılanları sağa sola forward'lamam vs'dir..
Yeni sol medya insanlara yazı değil bir yaşam biçimi de sunmalıdır..Gelecekte vaaz edilen "başka dünyanın" ilişkilerinin bir simulasyonu olabilmelidir..Zira insanların çok azı cennete satılan arazinin tapusu için emek ve zaman ayırmayı kabul eder, elde somut bir veriy yoksa. Her neyi vaaz ediyorsun, onun iyi kötü pratiğini de sunmak zorundasın..Sosyalizm çoşkulu bir toplumdur, yaşamın her anını bir yaratıcılık şöleni haline getirir, zira insanı hayatta kalma önceliğinden kurtarıp bireysel yetilerine konsantre olmasını sağlar..İnsanlığın bu en çoşkulu projesi asgari ücretin 10 katına çıkarılacağı sığlığına indirgenemez..Sosyalizm iktisadi özgürleşme kadar yaratıcı kapasitelerde özgürleşmedir, yaşamın keyifli, çoşkulu bir oyun haline getirilmesidir..Sol ütopyayı bi görevler, angaryalar, çileciik pathosuna indirgeyenler aslında ona en büyük zararı verenlerdir..O ütopya aslında çok daha zengindir ama maalesef o büyük ütopyayı genç kuşaklara aktaracak yaratıcı güçlerini sol yaşlanarak hızla kaybetmektedir..
Sol hayata geçireceği yeni iletişim/etkileşim tabanlı yaşam alanında vaat ettiği ütopya nasıl bir toplumsallığın hüküm süreceğinin bir temsilini vermeden,bizzat iyi kötü yaşayarak göstermeden genç kuşakları bu muazzam iletişim çağında ikna etmesi mümkün değil..
Aslında böyle bir temsil sergileyebilmesi imkansız değil..Kendi günlük varoluşlarımızda hissetiğimiz somut eksikleklerin giderilmesine yönelsek, kendi yaratıcı dürtülerimizi örnek verdiğim filipinli gibi birşeylere kanalize etmesini becerebilsek, bu gibi ortak üretimler yapabilsek, bu ya da başka bir site etrafında işleyen bir yaratıcı toplumsallık yaratmış olduğumuzu gösterebiliriz..İnsanların bu denli yalnız olduğu, dolayısıyla milyonlarca çöpçatan, arkadaşlık, sosyal medya sitesine ihtiyaç duyduğu, üstelik Facebook gibi bir yapıyı 100 milyarlık bir değer haline getirecek kadar ihtiyaç duyduğu bir dünyada, vaaz ettiği kollektif bir varoluşu iyi kötü yaratıcı üretimiyle örnekleyen bir yapının insanlar tarafından farkedilmemesi mümkün değil..
Ha işte benim dediğim yazıdan, analizden, eleştiriden önce böyle bir toplumsal yaratıcı arka plan, popüler kültüre ve egemen iletişim modeline dayanarak kurulabilse, sesimize dikkat kesilecek kulaklar da buabiliriz..Ama insanlar milyonlarcası arasında herhangi başka bir yazınsal vaaza kulak asmıyor artık, kendisinin bizzat parçası olacağı aktif bir kollektif yaratıcılık süreci bekliyor..Ha elbette herhangi bir yaratıcılık içinde olma derdinde olan insanlar çok küçük bir azınlık, insanların ezici bir çoğunnluğu ya umarsız bir tüketim, zevk, sefa çılğınlığı ya da umutsuz bir yoksulluk içinde ama her durumda bir popüler kültür fromatına eklemlenen herhangi bir yaratıcılığın, olabilecek en iyi şekilde dile getirilmiş düz yazıdan çok daha fazla etkisi olacağı bence çok bariz bir gerçek..
Bitirirken; bence yeni bir sol medya adına, daha somut olursak e-hayalet'te yapılabilecek olan ama şimdiye kadar yapılmayan bence şunlar;
1. Önemli popüler kültür ürünlerinin eleştirilmesi, bunlara eklemlenerek meramını anlatma, Zizek usulü
2. Ziyaretçilere burda bir toplumsal alan, bir cemaat olduğu izleniminin verilmesi..Bunun için yazı yazılmasa bile siteye düzenli bağlanış, film, kitap, müzik tanıtımları biiniyorsa puanlanarak, çok katılımlı bir platform olunduğunun hissetirilmesi..
3. Günlük başağrısını, karpuzla kurduğu ilişkisini dahi anlatsa hemen her günlük deneyimi 2-3 cümle ile dile getirmek..Konular sonsuz..Bu bence günlük sıradan geyiğin, dedikodunun simulasyonudur..Belli bir toplumsallık hissi yaratan, bu tür rastgele, özensiz laf olsun diye yazılan şeylerdir.
4. YouTube'tan vs sevilen bir müziğin
fragmanın vs paylaşılıp bir iki yorum eklemlenmesi vs..
5. Eline bir fotograf makinesi alıp günlük yaşam alanlarının görsel kaydının tutulması vs..
6. Günlük aktüel haber başlıklarını Forumda iki lafla pyalaşmak vs falan..
7. Gezilen, gidılen yerlerin bir cümle ile tanıtılması deneyimlerin paylaşılması vs.s..
Bütün bunlar ve belki daha sayabileceğim bir sürü başka aformel katkı kimsenin günlük 3-5 dakikasını almaz..Ama bütün bunlar sürekli, düzeni yapılsa asıl mesajların verileceği yazıların sunlabileceği bir toplumsal arkaplan yaratılmış olur, çıkarılacak daha derin seslere verilecek kulaklar bulunur zamanla..Ama iyi kötü bir toplumsallığın olmadığı bir yerde, düz yazı yaz, millet okusun aydınlasın gerçekleri görsün, hidayete ersin vs..BU anlayışın günü geçmiştir artık..Hem de çok oluyor..Sol bunun farkına varamadığı için yerlerde sürünüyor..2003'te Birgün'ü çıkarmak birsürü para dökmek yerine sol bir medya çıkarılsaydı sol adına çok daha hayırlı bir iş yapılmış olurdu...Aha işte Soner Yalçın nerdeyse tek başına koca bir hareketin yayın organi olarak Birgün'den çok daha etkili..Kaldı ki OdaTv de aslında klasik bir yayın organı..Ekşi Sözlüğün biraz daha derli toplusu, e-hayalet'e benzer bir tarzı Birgün'ün arkasındaki güçlü hareket kadrosyla kurulsaydı bugün ülkede sol için çok daha iyi bir durumun olacağından hiç kuşku duymuyorum..Sol adeta uğraşarak kendini yaratıcı kitleden uzaklaştırıyor, kendi kendini kötürümleştiriyor..
Benim iletişim anlayışım bu; arkaik yazar/okur ayrımına dayanan, popüler kültür eleştirisini, popüler kültürün egemen kanallarını kullanarak yapmayı yadsıyan, puriten ögreten adam yaklaşımına dayan bildiğimiz hamasi sol medya tarzından hiçbir beklentim kalmadı..İçinde bulunduğumuz yeni iletişim paradigmasının sol versiyonunu realize edecek bir ortam hayal ediyorum, ulus, ülke, kültür, dil, din vs ötesi..Yapılır mı bilmem, ama şu günün dünyasında mevcutları sola uyarlayan bir platform olmadıkça solun dirilmesi bence çok zor..
-

Önder,
Bir kereye mahsus da ben anlaşılmamış olayım
Sırtındaki yükü hafifletmek için araya "parça" atayım dedim, bu yüzden Perşembe değil Cuma günü yazı yayınladım ama olmadı. “3. Peron'un Proleterleri” haftalık yayın için değil, "Manzaraya Portreler" çalışması için klavyeye alınmıştı. Dediğim gibi baktım her zamanki dertlerini bir de Murat'a aktarmak zorunda kalmışsın, dedim yazıyı feda edeyim ama galiba işe yaramadı...
Önce bir düzeltme yapayım. Ve daha önce rütbemi, belirteyim
Sitemizin beş yıldızlı iki üyesinden biriyim. Kısa zamanda ulaştığım bu beş yıldız beni Müşir yapmasa da en azından sitemi dinelenir yapmıştır; umarım.
Yazmak benim açımdan vallahi de bir tedavi yöntemi. Bu açıdan senin bahsettiğin sol medyayla bire bir örtüşüyor. Ve dışarıdan nasıl görünüyor bilmiyorum ama ben, yine vallahi, yok zamanlarda yazıyorum. Düzen ve disiplin dediğiniz o yazılar, mesai arasında , öğle tatilinde ve trende vücut buluyor. Hayatımın 9 saati işte, geriye kalanı da 2.5 yaşında kızı olan bir baba olarak geçiyor. Aslında normal şartlarda yazmaya hiç zaman yok fakat ben hayatımdan çalıyorum. Niye?
Önder,
Bir Kürt olarak doğmuş olsan çoktan ölmüştün. Bir Alevi olsan muhtemelen içerdeydin. Bu ikisi olmadığın için şanslı ve hayattasın. Bunu şunun için anlatıyorum. Biz aslında herşeyden evvel kaderimiz olarak yazılmış kederlerimizle cebelleşiyoruz. Günlük bir var oluş alanı yaratmandan önce kendimiz yaratmamız gerekiyor. Diyorum ya “fabrika hatası”yız diye boşuna değil. Acaip bir şans ve tesadüfle hayattayız.
Siteye en son dahil olan benim. Fakat görüyorum ki seninle tartışamayı en erken tamamlayan da benim. Seni anlayıp anlamamak değil ama sana değer verdiğime önem etfediyorum. O yüzden Murat’la yazışmana müdahil olmadım. Ve fakat, içimden, “zavallım aynı şeyleri Murat’a da anlatıyor” diye geçirip, durumunna üzüldüm ama Murat’la muhabbetinizin çok daha öncelere dayandığını düşünerek okur olarak kalmayı tercih ettim.
Yazışmalarımızı tabii ki arşivliyorum. “Bana yakıştırıldığı şekilde” bir gün redakte edip yayınlamayı düşünüyorum ama bugün değil.
Beni okumuyor muşsun. Üzüldüm; fakat senin adına
Bence sen beni okumalısın. Nasıl ki ben yazdıklarımın felsefik alt yapısını sende buluyorsam, Senin de felsefik alt yapının günlük tarifi benim. (Ben de bu cümleyi kurdum ya, daha bana ölüm yok) Öte yandan, önemi de yok. Cin ki şişeden çıkalı çok oluyor. 22 Şubat 2010 tarihli “Davul Tozu Minare Gölgesi” yazımı okumamış olsaydın kişisel tarihim için bir trajedi olurdu ama bugün o noktada değilim. Artık tanıştık, nereye gidersen git, ensende olacağım hatta sana su getirme sözüm var; yerine getireceğim.
Sevgiyle
Hasan
-

La insafsız madem görüyorsun, niye çile çekmeme göz yumuyorsun..2-3 günüm gitti burda yukarıdaki yorumları yazacağım diye..
Hasan,
Sende gerçekten çok önemli bir özellik var; yerleşik bir yetenek mi henüz yeterince veri alamadık belki ama sadece kendim 3-4 defa bunu yaptığına şahit olduğuma göre tesadüf olmasa gerek..Yani istersen bunu her durumda yapabilirsin gibi görünüyor; gerçi değerli olan hiçbirşey öyle bol bulunmaz,muhtemelen ilham gerekiyordur..
Özelliğin şu; benim gibilerin yukarıda örneği görüldüğü üzere, ıkına sıkına sayfalar dolusu anlattığı şeyi, sen öyle bir laf edip dile getiriyorsun ki, tek cümlede işin özü aktarılmış oluyor..Tek cümlede ifade etmenin başka yolları da olabilir, mesala mühendislik/bilim vs dili de çok kısadır, malum..Ama bilim dilinin kısalığı, yüzlerce yılda oluşmuş bilgilerin, tartışmaya kapalı, mutlak yasaların kallavi bütününe dayanır..O yasalara örtük referans nedeniyle, çok kısa bir saptama hemen, herkes tarafından anlaşılır..Ancak insanlar arası sosyal iletişim vs sözkonusu olduğu zaman böyle kesin yasalar koordinatı yok..Ne kadar iyi dile getirilmiş olursa olsun, sosyal alanda kısa bir formül havada salınır, durur..Her okuyan farklı bi spekülasyon yapar, bilim dilinde olduğu gibi kesin, mutlak bir anlam iletilemez..Dolayısıyla sosyal alandaki kısa, öz dile getirilişlerde bir şok, bir süpriz unsuru olmalı, ki böylece karşı taraf biraz sarsılsın, şaşırsın ve böylece kendi çağrışım zinciri başlasın.
Şu tartıştığımız konu bağlamında örnekleyelim, sendeki bu çok değerli, ama maalesef yeterince etkili biçimde kullanmadığın özelliği;
Önce bağlamı bir hatırlayalım:
Şimdi neyi tartışıyoruz burda? Ben neden bu siteden birşey çıkmaz kapatılmalı dedim? Asli sorun sitenin reytin meselesi mi? vs.vs Bütün bunları şu tek formule sarıp sarmayalım şimdilik; tartışılan meselenin aslında bütün genel koordinatı "Yeni Bir İleşim Paradigmasını eskisine karşı savunmaktır"..Şimdi burda kilit kavram Paradigma, belki bu kavrama yeterince dikkat edilmediği için anlaşılmıyor; eğer tam olarak bilinmiyorsa anlaşılma zaten en başta imkansız hale gelmiştir;
Lütfen wiki maddesine bakılsın; özellikle Thomas Kuhn tarafından kavrama yüklenen anlamla ilgileniyoruz..
http://tr.wikipedia.org/wiki/Paradigma
Şimdi bir kere ben Yeni Bir İletişim platformu, yeni bir sol medya demiyorum sadece..Ben yeni bir sol medya "Pradigması" diyorum..Yani bildiğimiz medya, yazılı iletişim, dergi, gazete vs anlayışımızın kökten, A'dan Z'ye yenilenmesi değil, önce allak büllak, ters yüz edilip baştan yazılması söz konusudur, zira eski ileşim modeli ömrünü tamamlamıştır..Artık söz konusu olan yazılı.düşünsel iletişim, medya, propaganda, bilinç aktarımı vs değil sadece, bunlarla birlikte yerel toplumsallıklar, günlük sözlü ileşitim, hayatın sıradan günlük ritminde de kökten bir paradigmatik kaymadır önümüzde duran.
Ben bu paradigmatik kaymaya göre pozisyon alıp, yeni duruma uygun etkili bir medya yaratma iradesi göremediğim için siteden umudu kestim..
Ama Erdem ve Murat nasıl yorumladılar, bir hatırla! sanki ben eski iletişim kalıbına, onun kriterlerine göre katkı yapılmıyormuş da, yani düzenli yazı gönderilmiyormuş, tartışmalara katılınmıyormuş da, ona bozulup ayrılmışım gibi..Erdem işte mesala sadece yorumlarla katkı yapmış olmasından dolayı üzülüyor, gocunuyor, herkesten düzenli yazı yazma sözü almaktan bahsediyor, Murat da buna mükabil, disiplinli, planlı yazamayacağını söylüyor ve bunun gerekçelerini açıkılıyor vs..Yani dikkat edilsin, kafada eski paradigmaya göre teorik/edebi bir dergi nasıl çıkarılırsa ona göre bir değerlendirme ve özeleştiri sözkonusu..Bu eski paradigmanın dispilinli, planlı modeline karşı Murat neyi salık veriyor? kasmamayı rahat olmayı vs..Anlaşılabilir durum çıkış esnasında aramızda olmadığı için farkında değil, daha site çıkmadan önce yapılan e-mail yazışmalarında ortak şiar buydu..Sitenin yayın hayatı boyunca da pekçok kez dile getirildi, uzun uzun tartışmaların yapıldı yüzlerce sol forum sitesi, derin edebiyat analizlerinin yapıldığı binlerce edebiyat, öykü, şiir sitesi var; Bizim amacımızı bu binlerce siteye bir yenisini eklemek değil dedik ta en başta..Sitenin yeni bir yaşam alanı, insanların buluşup, merhabalaştığı, sohbet ettiği bir yer gibi olmalı vs dedik..Yani bu yeni çıkmış değil ki, en baştan beri olan vizyon bu.
Ben Facebook'un kadrolu elamanı mıyım? Para mı alıyorum onlarda, niye gönüllü reklamcılığını yapayım, 100milyalık yapı benim reklamıma mı ihtiyaö duyuyor? Öyleyse niye bu kadar gündeme getiriyorum? Bildik anlamda salt yazıya dayanan bir site değil,bir toplumsal alan oluşturma hedefine vurgu yapmak için elbette ki..İnsanlık tarihinde hiçbir medya bu kadar etkili olamamıştı belki de, iyi ya da kötü..
FDB örneiğini mevcut durumda bilgi/düşünce/yazı iletişiminin ötesinde, interaktif bir etkileşim, sıradan mahalle, okul, semt toplumsallığını simule eden yegane medya modeli olduğu için verdim..Kaldı ki FB birebir taklit edilecek değil, sadece genel bir şablon olarak gündeme getirildi..
Yani yazıya değil çok daha önemli olarak yaşamın bütün yönlerini kapsayan bir etkileşime dayanan bir modele vurgu yapılıyordu..Eski medya paradigmasında sadece tek bir işlev vardı; tek yönlü, yukarıdan aşağıya doğru, bilgi/haber/düşünce/edebi eleştiri-üretim vs aktarımı..Başka türlü de olamazdı zaten, basılı medya üzerinden interaktif bir iletişim kurmak zaten mümkün olamazdı..kaldı ki ihtiyaç da yoktu..Eskiden şehirler bu denli yaşanılmaz ölçüde kalabalik değildi, toplumsal yaşam alanları, mahalleler bu denli yokedilip yerlerine mantar gibi biten dev alışveriş merkezleri dikilmemiş, isanların yegane toplumsallığı aile içine hapsedilmemişti..Yani aynı şeyleri tekrar etmeyeyim; basitçe, senin kadar iyi formule edemeyecek olsam da, insanlar yalnız değildi, politik problemlerden önce, yalnızlık, anlamsızlık duygusu vs gibi varoluşsal problemlerle bu denli uğraşmak zorunda değillerdi..Zira mahalle, semt, komşuluk ilişkileri vs içinde toplumsal bir varoluşa sahiplerdi zaten, bu işlevler medyaya aktarılmamıştı...
Şu anda sol, devrim, politika, felsefe vs değil benim temel yakıcı derdim...Umrumda bile değil aslında..Robin Hood olarak kurtaracağım yoksularin falan değil, onlardan önce bizzat benim olan çok daha yakıcı, çok daha temel bir problemim var (aslında insanlığın orta sınıfının çok büyük çoğunluğu gibi); cehennemi bir yalnızlık, hayatı adamaya değer bir hedef yoksunluğu, Dava/CAUSE eksiliği..Herkes benim kadar açık değil, o yüzden iğtiraf etmezler, ama eskinin mahalle toplumsallığı ile kıyaslandığında herkes yalnız..Şimdi çok sert çekirdek budur..Buna iyi kötü bir alternatif bulunmadan, ne sol olur, ne şiir olur, ne de felsefe, çünkü hiçbir anlamlı üretim SOLO değildir değildir, hiç olmazsa DÜET olmak zorudadır eğer KORO olamıyorsa, yoktur tarihte örneği ne SOLO bir dehanın ne de SOLO bir başyapıtın, Davud heykeli bile Michalengelo'nun değil muazzam İtaylan rönesansın ürünüdür daha çok...Şimdi,benim sadece E-hayalet'te değil, bütün politik faaliyetim bu temel varoluşsal sorun üzerine kuruludur, zira hayatım boyunca üzerime geçirebileceğim, kürt, alevi, müslüman, ülkücü vs gibi bir kimliğim olmadı..Sen TV seyretmediğin için bilmezsin belki, eskiden Beyaz Gölge diye bir dizi vardır..Bir zenci lisesinin basketbol takımının başına bir beyaz koç atanmıştır..Takımdaki tüm zencileri arasında tek bir tane de beyaz vardır; Salami..Zenci olmadığı için aşağılık kompleksi içindedir..Benim ki de o hesap..Kimlik politikaları çağında revaçta olan bir azınlık kimliğim olmadan yakalandım..Keşke kadın olsaydım..Hiç olmzsa ezilen cinsiyet olarak bir kimliğim olurdu..
Bunlar bir takım bireysel meseleler değil, bunlar çağın hastalığının semptomlarıdır ve iddia ediyorum sistemin Achilles topuğu da burasıdır..Sistem, insanları toplumsal mekanlarında birarada yaşayan cemaat olmaktan çıkarıp alışveriş merkezlerine tıkıştırılan sürü içinde yalnız koyunlar haline getirerek rıza üretiyor..Kısa vadede, yani aktüel politika alanında olmasa bile, uzun vadede yegane politik mücadele alanı bence burasıdır..Rıza popüler kültür içinde üretiliyor, dolayısıyla neşterin vurulacağı yer de orasıdır..
Eski medya/iletşim paradigmasında insanların yalnızlık sorununa çare bulmak gibi bir yükümlülük yoktu..Belli bir yazar kadrosu yazar, okuyucular da sadece yazılanları okumak için alırdı ürünü, bu ürün sayesinde yeni dostlar, yeni sevgililer bulayım derdinde olmazdı, zira başka alanlarda bu ihtiyaçlarını zaten giderirdi..Ancak bugün yeni medya paradigmasında, eskinin bildik anlam üretim ve dağıtım misyonu yanında, insanlara bir yaşam alanı sunmak gibi çok daha zor olan bir tanesi daha eklenmiştir..Facebook'a vurgu, bu yaşam alanı sunma özelliğini kapitalist standarlara göre de olsa sunmasıdır..,
Şimdi ben sitede üretim, katkı olmuyor derken insanlar bizim gibi uzun uzun yazmıyor vs diye tepki vermiyorum, hiçbir zamanda bu yüzden vermedim, hiçbir zaman beklenti bu olmadı.Daha ziyade sitenin bir toplumsal alan olarak yerleşmesine yönelik katkı yapılmıyor, bu anlamda takip edilmiyor diye eleştirdim hep..Bulunduğum bazı ofislerde, yakınlarda bir yerde bir poğacacı vs olurdu..Mesaiye başlamadan önce, herkes oraya geir kahvaltısını yapar, üzerine çayla ilk sigarasını yakar vs..Gün içindeki 9-8 saat boyunca, insanların birer memur olarak değil, insan olarak yegane kontakları da bu olurdu..İş dışı varoluşlar bir tek bu gibi yerlerde biraraya gelirdi..E-Hayalet de bunun gibi bir işlevi yerine getirsin istedim, hepsi o..Diğerlerinden tüm beklentiler de sadece bu kadarcıkdı..Hergün düzenli bir görün, bir günaydın de sadece, de ki senin varlığını kanıksayayım, 3-4 gün üst üste görünmediğin zaman acaba başına birşey geldi mi diye meraklanayım vs..Adam 4-5 ayda bir görünüp, bir yazı atıp giderse tabii ki aramızda insani bir iletişim kalmaz, ölse ruhum duymaz..Aksi nasıl olsun ki, aynı fiziksel mekanlar içinde değiliz.İnternet sayesinde, şu site üzerinden iyi kötü bir minimal kontak korunuyor..Bu site ve internet olmasa, aslında şu anda bir şekilde haberleşen insanlar tamamen farklı gerçekliklerin insanları, tamamen yabancı bireyler olurlardı.
İnsanların gelip sadece bir merhaba demesinin ne faydası olacaktı? Yukarıdaki poğaca salonu örneğinden gidersek, her sabah gelip sadece 1-2 kişinin bulunduğu bir yerden bir daha poğaca almazsın, tekin olmayan birşey var demektir..Ama bir kalabalık varsa, herkesle tek tek sohbet edecek olmasan bile, poğaçların leziz, Çay'ların demli vs olduğunu bilirsin, bakarsın bir köşede bir tanıdığın yanında güzel bir hatunla oturuyordur, merhaba der ilişirsin boş tabureye vs..Olay bu..Yani bu denli teoriden uzak, son derece somut günlük ufak tefek ihtiyaçların giderilmesine yönelik bir talep E-hayalet'e yönelik..
Dünyanın belki de en güzel köşelerinden birinde bir cennet köşesinde yaşıyorum ama oturmuş mal mal bu satırları yazıyorum işte, çünkü ne yapmam gerektiğini bilmiyorum..Halbukı, emin olun hiç de zor değidi aslında, E-hayalet işleyen bir yapı olsa, yani Facebook usulü arkadaşın arkadaşı üzerinde yeni ilişkiler üretebiliyor olsa belki de şu an benim burda birileriyle buluşup yeni bir ilişki başlatmama vesile olabileekti..
Perspektif bu olmuştur..Her zaman buydu..Yani yazıları 10 bin tık alan, yüzbinlerce insanın üye olduğu bir site yaratmak vs değil.Sitenin kaç üyesi var diye bakmıyorum, ona baksan 293 muazzam bir rakam aslında, herkesle tek tek ileşimin olsa bu bile yeter..Ama gerçekte 2-3 yeni dostluk kuruldu..Site bu açıdan başarız, bu yüzden işlemiyor..Yani bırakın yazıların 10 bin tik almasını yahu emin olun yazının kendisi bile hiçbir zaman hedef olmadı ki..En azından benim için olmadı..
ODTÜ'den mezun oldum sene 1992, E-hayalet kuruldu sene 2007; 15 yıl boyunca tek bir yeni arkadaşlık vs kuramamışım..İçinde bulunduğum yaşam izin vermemiş..E-hayalet benim için her zaman bu büyük aksaklığa bir çözüm yoluydu sadece..Lakin 2007 oldu 2011, değişen hiçbirşey olmamış..Bu kadar emek, bu kadar enerji hiçbirşey yapmama durumunda daha öteye taşımamış beni, E-hayalet sayesinde daha önce tanımadığım bir Hasan, Murat ve Erdem'i tanımışım, ama onlarla da aynı mekanda değiliz. E-hayalete verdiğim bunca zamanın, enerjinin geri dönüşü olmuyorum, yaşamıma bir katkısı yok..
İşte yılda bir kişi..Bu efektif değil..BU işlemeyen birşeyler olduğunu gösterir..Yazı yazılmıyor diye olmuyor bu aksaklık, yazıyazmakla tarıuşmakla falan alakalı değil..Yazı aslına bakarsanız günlük yaşamda yeri olmayan dışsal, insan ruhuna yabancılaşmış bir faaliyettir, kendi doğal durumumuzla çok da alakası yoktur..Bir araç sadece..
İşte yazıya yönelik değil, günlük hayata etkide bulunma, ilişkileri çoğaltmaya yönelik katkıda bulunulmuyor bu sıtede..Bozuntu buna, tepki buna..Ancak böyle bir katkı da, öyle saatler ayırmayı gerektirmez..Hatta hiçbirşey yapmayı bile gerektirmez, siteye sadece bağlanmak dışında..Mesala baksam sitede aynı anda 8-9 kişi bağlanmış, ama ortada hiç bir yeni yazı yok, yine de çok motive olurum..Ha bilirim ki burda poğacalar taze, çaylar demli..Kendi işime bakarım, geçerim otururum bir köşeye, tanıdık biri, sohbet edecek biri illa ki gelir..Lakin salonda kimse yoksa, kalabalığın olduğu yeri ararım..Olay bundan ibaret..
İşte bu vesile "iki elim kanda , annemi kaybetmiş olsam, ya da kanser olduğumu öğrensem bile ben siteye hemen ertesi gün gelirdim, bu yüzden insanların 4-5 ay hiç görünmemisini anlayamıyorum" derken aslında kastettiğim, siteye katkının çok büyük anlam atfetmek gerekmeyen, duygusal yatırımı çok olmayan, uzun uzun planlanıp, düşünülmesi gerekmeyen minni minnacık bir faaliyet olduğuna beceriksizce vurgu yapmaktı derdim..Ama gel gör ki, olay nasıl trajik bir boyut kazanıverdi..Çok sevdiğin bir yakınını da kaybetsen hayat devam eder yine de, şok halinde 3-4 gün dolaşırsın, ama soluk almaya devam edersin, hareketlerin bir otomatınki gibidir, ama yaşarsınvs..Benim siteye katkıyla kurduğum analoji de buydu..Siteye katkı, çok sevdiği birini kaybetmiş birinin iradesiz, rastgele, tırnaklarını yemesi, ya da göle çakıl atması gibi amaçsız eylemleriyle bile olur demeye getiriyordum aslında..Ya çünkü kendimden biliyorum iş saatleri içinde internete 2 dk bağlanmak için sayısız fırsat oluyor..İşini de aksatmadan üstelik..Yani aylak aylak sokaklarda dolaşırken,vitrinlere aval aval bakmaktan daha fazla bir yükümlülüğü olamaz siteye 2dk zaman ayırmanın..Öylesine spontan, öylesine rastgele bir eylem..Beklenen, yani gerçekten öyle olduğunu anlatmak için ne diyeyim bilmiyorum artık, hakikaten bu kadarcık birşey..Bir kişi, iki kişiden değil birebir kendi çevremizden 20-30 kişiden bahsediyoruz..Ama bütün bu 4 yıl boyunca aynı anda bağlı görünen kişi rekorumuz sanırım 5 ya da 6..Benim isyanım buna..Bunlara sadece..İşte ben kendi tarzımla ıkına sıkına anlatmaya çalışıyorum, kendimi paralayarak yüzlerce sayfada anlatmaya çalışıyorum, bütün dikkatime, bütün özenime rağmen yine de yanlış anlaşıyorum, çünkü o kadar çok şey yazınca karşındakinin alınıp, olayı kişiselleştirebileceği birşeyler bulma şansı artıyor ve tutup ona takılıyor, işin asıl eksenini kaçırıyor vs. Benim bu etkisiz yöntemime karşın gelelip seninkine; işte sen tutup konu bağlamında "E-hayalet okunmuyor, Alla Rızası için okunmuyor" diyorsun ve benim yüz sayfada anlatamadığımı çok daha etkili bir şekilde bir cümlede ortaya koyuyorsun..
Hasan bu gerçekten çok değerli bir özellik..Bu sihirli değnek gibi birşey..Ya da bir silah aslında..Hani teşbih çok iyi oturmuyor ama silah da savaş alanında yani bu sitenin bağlamının savaşı olarak da tartışmalarda kullanılmalı daha çok..Savaş analojisi kurdum ama bu tartışmalarda düşman gördüğümden değil..Yüzeysel bir benzerlik var..Bu özelliğin çok etkili olabilirdi, solo yazılarında kullanmaktansa bu gibi tartışmalarda kullanman..Tartışmaların 2 kişi arasında kalması her zaman çok risklidir, kişiselleştirme olasılğı çok yükselir..Ama tartışmadan kaçma lüksü yok çünkü örnekte görüldüğü üzere, çok temel, çok ilksel bir konu üzerinde bile birbirimizi anlamaktan çok uzağız..Dolayısıyla tartışmalardan korkmak değil üzerine üzerine gitmek lazım.."Araya parça atarak yükünü hafifleteyim demişsin sağol ama aslında yaptığın daha çok bağlam koparmak olur bu gibi durumlarda..Her yazı yeni bir doğum gibi sancılı bir süreçtir kollektif bağlam yaratma sözkonusu olduğunda..O zorlu süreç geçilip kollektif tartışma bağlamı oluşmuşsa dikkati dağıtmak değil oraya toplamak gerekir..
Her insanın farklı yetenekleri var, bu farklı yetenekler kendi kendilerine takılıp ayrı kanallardan akınca ortaya bir sinerji çıkmıyor; mühendislik verileriyle düşününce de verimlilik çok düşük oluyor, yani bir mum yetecekken iki ton kömür yakıp bir ampul yakmaya çalışmak kadar anlamsız oluyor..
Senin lafın çok önemli üzerinde daha duracağım, çünkü görüldüğü üzere kökü çok sağlam olan bir yanlış anlamanın düzletilmesine katkı sağlayabilir, tabi tek o laf yetmez, o lafın sahibi olarak senin durumu açma yükümlülüğün de doğar..Zira işte görülüyor ben pek beceremiyorum bu işi..
Senin laf neden bu kadar etkili, neyi ortaya koyuyor..
Lafın güzelliği çok bilinen günlük bir ifadeyi ters yüz edip bir süpriz, bir şok etkisi yaratmasında..
Birşey Allah Rızası için niye yapılır? Dilenci yoldan geçen adama kendi rızan için vermeyeceksin biliyorum ama allah rızası için ver hiç olmazsa şu sadakayı der..Yoldan geçen adam da kendi istediği için değil ama bir ulvi varlık, bir genel vicdana, ortak bir ülkü'ye etik bağımlılığı için vermek zorunda alır bir anlamda..Bir nevi şantaj sözkonusudur..Adam da adeta "Aman al ya lanet olsun..Al da vicdanım rahat olsun" diyerek olası baskıdan kurtulur..Şimdi lafın bu orjinal versiyonunda, normalde yapılan, yani default tavır kimseye kuruş vermemektir, kişinin parasına dört elle sarılmasıdır..Lakin üst bir merciye "vücdana, tanrı'ya, ideale, davaya vs" referans yapılarak kişini iç tutarlılığı tehdit edilir..Eğer müslümansan Allah'ı kızdırmamak için ver, solcuysan kendi ideallerinle ters düşmemek için şu şunu yap..
Senin ters çevirmende, "default" tavır katkı yapmak/takip etmek..Yani zaten herkesin yapıyor olması gereken hareket, ama sanki adeta kötücül bir dilenci yapılmamasını telkin ediyor gibi, "default" katkı yapma tavrından tepkisiz kalma sadakası ile uzaklaşıyor insanlar..İşte böylesine absürd bir durum var ortada..
Belki iyi ifade edemedim, belki sen başka bir şekilde esinlendin ama demek istediğim, senin bu güzel lafınla benim en sevdiğimi kaybetmiş olsam bile sitenin beklediği türden katkıyı yapardım demem, aslında aynı sitem, aynı serzeniş.
Bu çok önemli bir durum Hasan, zira medya platformunun işlevine yönelik çok ciddi bir önyargıyla ilgili..Bu önyargı kırılmadan e-hayaleti bırak, soldan umut beklemek bence abesle iştigal olur..
Sözkonusu önyargı, medya platformunun eski paradigmanın kıstaslarına göre, yukarıdan aşağıya tek yönlü bir bilgi/düşünce/haber aktarımı olarak algılanması, çok daha önemli toplumsal, interaktif, kollektif fail oluşturucu özelliğinin gözardı edilmesi ..İnsanlar bakıyor ortada bir medya var, "Ben banka memuruyum, muhasebeciyim, mühendisim, yazı yazmak, dergi çıkarmak benim işim değil, bir solcu olarak beğendiğim yazarları okurum" diyerek aktif olarak katılmaya gerek görmüyor..Murat'ın, Erdem'in benim ayrılışıma yönelik sorgulamaları, gönlümüm almak için neden düzenli yazmadıklarını açıklamaya çalışmaları -sanki yazı yazmaları yönünde bir beklenti varmış gibi- vs, daha önceleri de benim hep "işi gücü bırakalım felsefe okuyup yazalım" diyormuş gibi algılanmam hep eski iletişim paradigmasının koordinatları içinde kalınmasından kaynaklanıyor..Bu önyargı o kadar güçlü ki, binlerce sayfada açıklamaya çalışmış olmama, sitede bu yönde tonlarca yazı bulunmasına rağmen kırılamıyor..Zira ben sonuçta zurnanın zır deliğiyim, sözde en yakın dostumu bile ikna edemem bu konuda..Adam benim teorisyenliğe soyunduğumu düşünmeye devam edecek, uzun uzun yazılarımı görüp bu önyragıyla okumayacak bile, sokağa inelim demeye devam edecek..Bana olan garezden değil tabii ki..Her tek birey, her solo çaba için geçerlidir bu..Solo düşünceler ne yaparsa yapsın karşısındaki önyargıları aşamaz..Dolayısıla belli bazı saptamaların bir "çokluk" tarafından dile getirlmesi,"parçalanması atomdan daha zor olan önyargı" için bir nükleer füzyon tepkisidir, bir zincirleme reaksiyondur..Bir kişiden iki kişiye geçiş önyargı'yı parçalayacak atom bombasıdır..Sitenin iflas etmiş olmasının birinci nedeni, medya algılayışına yönelik önyargının kırılamaması, yeni iletişim paradigmasına göre konuştuğumuzu yeterince aktaramamış olmamız ise, ikincisi de, sitede hiçbir iki insan arasında solo faaliyetin aşılıp 2 kişilik de olsa bir "çokluk"un kurulamamış olmasıdır, herkesin yazılarının konusunun aşırı derecede eklektik olmasıdır, yani mesla bizatihi senin yazıyı bir tedavi olarak görmendir..Aslında sorunlu olan da bu belki de..Yazı senin için bir tedavi olduğu sürece bir solo faaliyettir..Bu şekilde yazıya bireysel bir terapi işlevi yükledikçe kendi kendine yeteceksin, bireyse bir etkinlik içinde tıkılıp kalacaksın..Yazılarını okumama nedenim de biraz da bu, ama asıl neden olan tembel yanında o kadar berlileyici değil..Sana daha önce "yazıya" ihtiyacımız yok derken kasettiğim şey bunlardı..Tabii ki külliyen rededelim demedim..Böyle birşey mümkün değil..Ama ortada kollektif bir sorun varsa, yazıların da o kollektif sorunun çözümüne yönelik olması lazım..Sitede herşeyden önce ana, temel, asli bir temanın olması gerekir, ve yazılar çoğunlukla bu temanın analizine yönelik olmalı bence.Zira E-hayalet oturmuş bir medya platformu değildir..Yöntemsel Hiçbir sorun yokmuş gibi yazmak, çok ciddi yapısal bir meseleyi hasır altı etmektir..Ortada böyle temel yapısal bir sorun varken, yani daha insanlara nasıl bir medya pesrpektifi taşıdığımızı, ne gibi vizyonumuz olduğunu anlatamamışken, yani üstelik tanımadığımız değil, yıllardır iyi kötü diyaloğumuz olan insanlara anlatamamışken solo yazılar, solo temalar iletişimsizliğin çözümüne değil kronikleşmesine neden olur..
Solo varoluşlardan, sadece iki kişilik bir "çokluk"a bile geçiş hakikaten nükleer bir tepkime kadar etkilidir..Bu sitede bunun örneği de henüz sergilenmiş değildir..Bak, özellikle vurgu yapıyorum, ciddi aktüel bir politik mesele değil aklımda olan..Bu gibi konular üzerinde bir "çokluk" öznesi olmamız gerekmiyor..Bu düzeyde ortak bir kollektif özne olmak için daha çok erken..Yani şu konjüktürde ben Atatürkçü/Ulusalcı diyelim sen de Kürt milliyetçisi olsan bile mesele değil..Zira bu gibi makro meseleler üzerinde bir kollektif özne olabilecek kadar büyümedik daha..Onbinlerce fırın ekmek yenecek daha..Bizim geleneksel solun göremediği bir başka durum da bu..Sol reel politika alanında etkide bulunacak kadar büyümemiştir, hala kısa donla dolaşmaktadır..Ama tarihin misyonu, maddi zorunluluk gereği tarihin atanmış faileriyizya kimse yediremiyor bu durumu..O yüzden her seçimde birkaç bin oy alacak olmalarına rağmen, tarihin maddi yasasın teklemeye son verip, calışması gerektiği gibi çalışmaya başlayacağını sanıyorlar..Hani marş basmayan arabayı iteleyince sonunda çalışır ya, bizimkiler de bütün sorunun marş basmamaktan ibaret olduğunu sanıyor..Hani ha oldu olacak, bizim "taka sol" biraz itilse öksürmeye başlayacak, kurumu atacak egsozundan ve "otomobil uçar gider" şarkısı eşliğinde yürümeye başlayacak..Oysa artık anlamları gerekiyor, bu ülkede toplumsal bir aktör olarak, kollektif bir öznellik olarak sol yoktur..Ödev o kollektif öznenin yaratılmasıdır..Tıpkı bizim derdimizin E-hayalette çok tık almakmış gibi algılanması benzeri, birkaç yüzbin kişinin bir parti çatı altında biraraya gelmesi gibi statik bir durumun da kollektif bir özne, toplumsal bir aktör olmak için yeterli olduğu sanılıyor..70 milyonluk ülkede insanların hayatında, eski solcuların kendileri dışında, solcuların bir varlığı yok..İnsanların günlük karşılaşmalarında Kavuklu,Pişekar, Karagöz, Hacivat türü arkaik folklorik karakterler bile var ama solcu diye bir karekter yok..Böyle bir toplumsal model yok..Bizim geleneksel sol kendini kandırıyor, marxist determinizmin son derece vulgar bir yorumu yüzünden varolmak zorunda olduklarını sanıyorlar..Solun varolamayabileceğini algıyamıyorar, vulgar bir tarihsel materyalizm algısı solun her yerde her zaman olması gerektiğini telkin ediyor, üretim süreci sonucunda zorunlu olarak çıkacağını varsıyor..Birilerinin çıkıp bizim geleneksel sola ortada sol bir kollektif öznellik olmadığını, oöcelikle böyle bir öznelliğin kurulması gerektiğini anlatmalı..
Zizek İki ölümden bahseder, iki ölüm arasında olma durumunu analiz eder..Antigone trajedisi ile bu durumu uzun uzun açar..Biri bidiğimiz biyolojik ölümdür, diğeri ise sembolik düzen içinde uygun bir şekilde ölümün onaylanması..Mesala Zombileri şöyle açıklar; biyolojik olarak ölmüşlerdir ama uygun bir şekilde öteki dünyaya uğurlanmadıkları, yani sembolik düzende ölümleri uygun bir şekilde kaydedilmediği için huzursuzlardır..Hani hayaletler de genellikle cinayete kurban gitmiş, cesetleri uygun şekilde gömülmemiş ruhlardır da, kahramanımız başlarına ne geldiğini ve cesetlerini bulup ve uygun bir şekilde gömdüğü zaman huzura erer ve bu dünyayı terkederler ya, işte söylemesi ne kadar acı olsa da bu ülkede bizim sol da bedensel olarak çoktan öldü ama sembolik düzende ölümü uygun bir şekilde kaydedilmediği için bizim varlığımızı "haunt" edip duruyorlar.
Büyük sakallı der ya 18 Brumaire'deAlýntý:
The tradition of all the dead generations weighs like a nightmare on the brain of the living
Şu anda içinde bulunduğumuz durum da budur..Bilinen anlamıyla Solun ikinci ölümünü de ilan etmek gerekiyor ki, nasıl bir sıfır noktasında olduğumuzu görmemizi engelleyen uykudan uyanabilelim..
Acak bu şekilde daha iki kişilik dahi olsun bir "çokluk" öznesi olamadığımızı, daha en temel, en basit meselelerde bile birbirimizi anlamaktan çok uzak olduğumuzu görüp, önce bir çokluk olmaya çalışabiliriz..İşte bu yüzden tartışmaları tribünden seyretmekle yetinilimemeli, bizzat katılınmalı..Yazı yazma da bir tedavi değil aksine bir elektro şok gibi yaşanmalı bence , rahat değil rahatsızlık aranmalı..Kişi kendini iyi hissettiğinde cebinden bir portatif elektro sok aleti çıkarıp elektirk vermeli kendine..Zira kendilerini ne kadar solcu sansalar da mevcut koşullar içinde yaşamakta bizim orta sınıf solun hiçbir dedi yoktur aslında.
-

Önder,
Seni anlamakla birlikte her seferinde “anlayamamış” türü bir eylem içinde görünmem sadece bugünün değil yaşadığımız şu hayatın trajik bir özeti.
Biz, “denizin derinliklerine açılalım, keşfedilecek bir sürü yer var” diye bağırıyoruz. Sen, “arkadaşlar, planktonlar ölmüş” diyorsun. Seni dinleyecek ne zamanımız ne isteğimiz var; zira her seferinde bize yenilgimizi gösteriyorsun.
Bir düşüneyim, canımın acımasına bir de senin için katlanayım; bu, bir dost için katlanılmış ilk acım olmaz.
Plankton için bilim insanları deniz ve okyanuslardaki besin zincirinin başlangıcı diyorlar. Plankton, mikroskobik büyüklükte bir deniz canlısı. Devasa balinalar, köpek balıkları, yunuslar vb o mikroskobik canlı sayesinde kuyruk sallayabiliyorlar. Biraz tuhaf ama gerçek.
Planktonların yaşamadığı denizlere “çöl deniz” deniyor ve o çöllerin rengi mavi oluyormuş. “Mavi denizlere açılmış iki serseriydik / sevinçten yelkenlerimizi yırtmış / rüzgarı bağrımızda tutuyorduk” yollu bir şiir döşenirsem bu aslında, bilim dünyasında “deniz çölüne düşmüş fukaralığın” resmi olur. Bizim sol ajitasyonun, her seferinde senin duvarında patlayan rüzgarı da buna benzer bir şey olsa gerek. “Cennet vatan” “cennet memleket” benzetmeleri ne kadar da manidar değil mi? Nasıl tarif ediyoruz: “Ülkemiz, üç tarafı mavi denizlerle çevrili bir cennet parçasıdır” Biliyorum, mübalağa ediyorum ama bununla bile çöl oluşumuzu betimiliyor(muş)uz.
E-Hayalet’ten beklediğin ve bizlerin bir türlü anlamak istemediği “küçüklük” bu işte. Sen “plankton” detayını görmüş bizse nedense “büyük keşif” sevdalısı gibi duruyoruz.
Biliyorum “buradan arı” yol çok uzar.
Tartışmalarımızı biraz da coşkun bir nehirle denize ulaşmış/sürülmüş balıkların derya ağzı tartışmalarına benzetiyorum. Bizler açılmak istiyoruz fakat birileri o denizin planktonsuz bir çöl olduğunu söylüyor. Tabii ki hoşumuz gitmiyor ve bunda haksız mıyız?
Sen, anlayabildiğim kadarıyla, teorik olarak her yerde hayatı olur kılmak istiyorsun bizlerse daha ziyada Ankara, İzmir, Diyarbakır ve İstanbul diyoruz. Aslında haklısın. Bu memlekette büyük ortaklık çıkmaz derken de haklısın zira beslenme zincirimizin temel/ana halkası eksik. Daha doğrusu beslenme zincirimiz yok. O yüzden bir yazarımız Kırşehir’de; bir ressamımız Kayseri’de; bir heykeltıraşımız Trabzo’da; bir filozofumuz Ağrı’da mekan kuramıyor. Oralar, yine dediğini yanlış yorumlamamışsam, birer derya çölü.
Mesela, Joomla’yı anlamıyoruz. Yahu bu çapta bir “ortaklık” kapitalizmin atomize ettiği coğrafyalarda nasıl vücut bulur? Muhteşem bir tezat (gibi duruyor (da öyle değil)). Beslenme zinciri kurulu olan bir yerde, o zincirdeki kimi küçük ya da büyük kopukluklar yine de hayatı tümden yok etmeye yetmiyor. O zincir cılız da olsa, mum ışığı kadar da olsa bir şekilde kendini var ediyor. “Gelin şu plankton işine bakalım ve gerisini hayatın akışına bırakalım. O akış bile bugünkü yönlendirilmiş kanallarımızdan çok daha çoğunu hem de kendi doğallığında üretmeye yetecektir” diyorsun. Anlıyorum ve fakat arkadaşım, içim acıyor... Sen de beni anla.
Fakat işin zor. “Deryaya bir “mikrop” atacağız, bu, yapmak istediğimiz devrimi imkan dahilinde tutacak” diyorsun. Bu, peşinden koşulacak bir “peygamber vaadi” değildir. “Hocam inan o kadar zamanımız yok” diye bağırıyoruz. İşte ölüme bu yüzden bu kadar yakın duruyoruz. Kızıyoruz, öfkeleniyoruz, taşıyoruz, köpürüyoruz ve yetmiyor ispata girişiyoruz. Birimiz nefesini tutatarak Gemerek’e, bir diğerimiz Kızıldere’ye, bir diğerimiz Dersim’e, bir diğerimizse Nurhak’a kadar yüzgeç yoruyor. Sonrası? sonrası hüsran.
Derin bir nefesle keşfedilecek derya yoktur. Devrim nefes tutularak değil nefes alıp vererek yapılabilecek bir şeydir (mi diyorsun?)
Noktalıyorum. Yahudi’nin komşusuna “sana borcum var ama ödeyecek durumum yok. Şimdi biraz da sen düşün” demesi misali. Topu sana atıyorum. İstersen al o topu Pasifik’e, istersen Atlantik’e göm ama sen mühendissin ve patlak olmayan bir topun önünde sonunda gömüldüğü deryadan yüze çıkacağını da bilirsin.
Sevgiyle
Hasan
Not: Öğle arasının yarısı gitti!
-

Hasan,
Kurduğun analojinin oturan yönleri de var oturmayanları da..Evet oturuyor, problemin kaynağının moleküler düzeyde olduğunu göstermesi açısından..Ancak öte taraftan da oturmuyor, zira bunu saptamak kesinlikle bir yenilgi durumunu süreğenleştirmek anlamına gelmez, dolayısıyla kesinlikle bir karamsarlık değildir..Bilakis etkin bir varoluşa çağrıdır..
Hayat bir oyunsa, sürekli felaket tellallığı ya da yenilgiyi, güçsüzlüğü hatırlatan ağlak bir rolünü almak istemem..Son derece itici..Gel sen bana bu rolu verme..
Spinoza-Niezsche-Deleuze-Negri (bunun için bir kısaltma icat etmem lazım artık) çizgisini sürekli gündeme getiriyorum ki arkaplan oluşsun, bir yargıya varılırken bu arkaplan gözönünde bulundurulsun..
Şimdi Sevgili Hasan, eleştiri olarak değil ama muhtemeln denk gelmediği için bu adamları oturup incelememişsindir..Bunda eleştirilecek bir taraf yok..Ama bunca bahsettikten sonra hala okumamak da ısrar edersen, o zaman eleştiri hakkı doğar..Deleuze çok zor bir düşünür olmakla kötü şöhretlidir ama Doktora vs tezi olan, akademiye yönelik çalışmalarıdır bu zor olanlar..Bu zorluğuna rağmen, genel okuyucuya hitaben nerdeyse didaktik bir dille yazdığı kitapları vardır..İşte bunlar çok rahat okunur ve sen de okumalsın bunları..Şimdi bu çizgiden bir kaç kitap tavsiye edeceğim, "Ya benim işim felsefe değil okuyamam" deme lütfen, hakikaten bunlar "Giriş" niteliğinde çok temiz, çok güzeş bir dille yazılmış eserlerdir1. Spinoza üzerine 11 Tez - Deleuze
2. Nietzsche ve Felsefe - Deleuze
3. Felsefe Bir Çıraklık - Michael Hardt
4. Proust ve Göstergel - Deleuze
5. Kafka - Minör Bir edebiyat Üzerine - Deleuze.Guattari
Listenin uzun olmasına bakma; bunların tümü de bir risale en fazla ince bir öykü kitabı kalınlığında..Bunları okuduktan sonra sararsa Negri artık klasik olmuş İmparatorluk, Çokluk ve tabii son kitapları Commonwealth'e de bakabilirsin..Kitapları tümü, sonuncusu hariç türkçede de yayınlandı.. Bulamazsan bende elektronik kopyaları da var bir ikisinin..
Bu listeyi veriyorum, çünkü bunları okuduğun zaman göreceksin, benim söylediklerim asla bir yenilgi ruh halini dönüp dönüp insanların gözüne sokmak değildir..Yukarıdaki kitapların dile getirdiği, yaşamın sonsuz bir zenginlik kaynağı olduğu, birşeyi yok ettiyse muhakkak başka birini yaratacağını vaaz eden yaşam olumlayıcı bir felsefedir..Bu felsefe asla bir yenilgi ruh hali yaratamayacağı gibi asla da teorici değildir, olabilecek en yüksek oranda etkide bulunmaya, eylemeye, yaratmaya davet eden bir felsefedir..
Şimdi benim konumumu daha iyi değerlendirmen için bazı yazılarımı hatırlatacağım.
Kurucu Politikalar Mı İcracı Politikalar Mı?
[url]<br />http://www.e-hayalet.net/index.php/makale-sections-614/51-politika/13182- kurucu-politikalar-mi-icraci-politikalar-mi[/url]
Aydın Hareketi Mi Halk Hareketi mi?
[url]<br />http://www.e-hayalet.net/index.php/teori-sections-475/217-politik-teori/12955- aydn-hareketi-mi-halk-hareketi-mi[/url]
Bir de Politikanın İki Düzlemi diye bir yazım vardı ama onu şu kısa sürede bulamadım..Belki de siteye hiç eklemedim..
Neyse bu yazılar başlıklardan bile görebileceğin üzere bir ikililik vardır; makro/mikro, molar/minör, reel/ontolojik, icracı/kurucu vs..
Politikaya bu iki düzlemde yaklaşıyorum..Reel politik alan -icracı politikalar- ciddi bir toplumsal güç gerektirir..Türkiye'de solun böyle bir toplumsal gücü yok..Dolayısıyla makro/molar/reel politik alana soyunması kendini bilmezliktir...Eee reel politik alan yok mu sayılacak..Elbette değil..O yüzden ben Reel Politik alanda sıkı bir CHP'li ve Atatürk'çüyüm..
Ancak asıl toplumsal dönüşüm makro değil minör düzlemde yapılır, asıl yapısal dönüşümler minör düzlemde olur; aslında büyük makro dönüşümler minördeki dokusal dönüşümlerden südur eder..
Benim dediğim, eğer makro/reel düzlemden varolmanı sağlayacak gücün yoksa kendini rezil etme, rüyaları kirletme patetik varoluşunla..
İşin pratik etki boyutuna gelince; aslında planktonlar öldü, sıfır noktasındayız, bu sıfır noktasına göre yapılabilecekleri saptamalıyız diye değil, anlı şanlı tarihimiz, yaşasın devrim vs diyen gerçek eylemden, gerçek üretimden kaçar, site örneğinde olduğu gibi..Çünkü ikinci tarz hamaset ve retorık siyaseti, kişinin günlük varoluşunu, sıradan ritmini değiştirmeyi talep etmez..Tırışkadan radikal olur çıkarsın..Gider 1 Mayıs'ta iki slogan atıp gelir, katarsise ulaşıp arınır ve bir solcu olarak üzerine düşeni yapmış olmanın huzur ile kalan 364 günde küçük burjuva hayatının küçük zevklerine bırakabilirsin kendini..
Oysa minör düzeyde, yapısal dönüşümler yapmak gerektiğini söyleyen bir politikanı peşine takılırsan, o zaman işin var demektir..Toplumu dönüştürmekten ziyade önce bizzat kendinde yaratıcı bir birey yaratman gerekir..
Hasan, bizde insanlar çocuklukta hasbel kadar solcu olur, sonra takım tutar gibi solu tutarlar..Solcu gibi yaşamazlar..Yani günlük hayatları devrimci ve yaratıcı değildir..Aslına bakarsan gayet memnundurlar küçük burjuva varoluşlarından..
eeh şimdi sorayım o zaman hangisi hayatı değiştirme yönünde daha etkilidir; sürekli yenilgiyi gözönünde bulundurup, bu sıfır noktasında bile çoşkuyla yapacak şeyler arayan bir politika mı, yoksa bir büyüklük yanılsaması içinde tarihin atanmış faili olduğunu düşünüp o rahatlıkla yan gelip yatan, yılda bir 1 Mayıs'a gidip slogan atıp dönenler mi:
-

Önder,
Galiba, meramımı ya da meramını tam anlatamamışım. Bize "yenilgimizi" gösteriyorsun dedim, "yenileceğimizi" değil. Karamsarlıktan hiç bahsetmedim. Sana böyle bir rol de vermedim, vermem. Sadece bize meşakkatli bir şey söylüyorsun dedim. "Devrim hemen yarın" "Barış hemen şimdi" "Oyunuzu verin iki anahtar cebinizde" siayasi kültüründen gelenler olarak, sen bizi yoracaksın demek istedim. Söylediklerinin yanlış olduğundan ve pratik içermediğinden hiç bahsetmedim. Bilakis, "kestirme yollar" varken" işlemi fazla uzatıyorsun ve biz şarkiler sabırsız olduğumuzdan bu dediklerini sevemiyoruz dedim.
Yorumlar
Neyse..Ne yapalım oluyor böyle yanlış anlamalar..yazı lı iletişimin doğasında var galiba biraz da..
Galiba, meramımı ya da meramını tam anlatamamışım. Bize "yenilgimizi" gösteriyorsun dedim, "yenileceğimizi " değil. Karamsarlıktan hiç bahsetmedim. Sana böyle bir rol de vermedim, vermem. Sadece bize meşakkatli bir şey söylüyorsun dedim. "Devrim hemen yarın" "Barış hemen şimdi" "Oyunuzu verin iki anahtar cebinizde" siayasi kültüründen gelenler olarak, sen bizi yoracaksın demek istedim. Söylediklerinin yanlış olduğundan ve pratik içermediğinden hiç bahsetmedim. Bilakis, "kestirme yollar" varken" işlemi fazla uzatıyorsun ve biz şarkiler sabırsız olduğumuzdan bu dediklerini sevemiyoruz dedim.
Kurduğun analojinin oturan yönleri de var oturmayanları da..Evet oturuyor, problemin kaynağının moleküler düzeyde olduğunu göstermesi açısından..Anca k öte taraftan da oturmuyor, zira bunu saptamak kesinlikle bir yenilgi durumunu süreğenleştirme k anlamına gelmez, dolayısıyla kesinlikle bir karamsarlık değildir..Bilak is etkin bir varoluşa çağrıdır..
Hayat bir oyunsa, sürekli felaket tellallığı ya da yenilgiyi, güçsüzlüğü hatırlatan ağlak bir rolünü almak istemem..Son derece itici..Gel sen bana bu rolu verme..
Spinoza-Niezsche-Deleuze-Negri (bunun için bir kısaltma icat etmem lazım artık) çizgisini sürekli gündeme getiriyorum ki arkaplan oluşsun, bir yargıya varılırken bu arkaplan gözönünde bulundurulsun..
Şimdi Sevgili Hasan, eleştiri olarak değil ama muhtemeln denk gelmediği için bu adamları oturup incelememişsind ir..Bunda eleştirilecek bir taraf yok..Ama bunca bahsettikten sonra hala okumamak da ısrar edersen, o zaman eleştiri hakkı doğar..Deleuze çok zor bir düşünür olmakla kötü şöhretlidir ama Doktora vs tezi olan, akademiye yönelik çalışmalarıdır bu zor olanlar..Bu zorluğuna rağmen, genel okuyucuya hitaben nerdeyse didaktik bir dille yazdığı kitapları vardır..İşte bunlar çok rahat okunur ve sen de okumalsın bunları..Şimdi bu çizgiden bir kaç kitap tavsiye edeceğim, "Ya benim işim felsefe değil okuyamam" deme lütfen, hakikaten bunlar "Giriş" niteliğinde çok temiz, çok güzeş bir dille yazılmış eserlerdir
- 1. Spinoza üzerine 11 Tez - Deleuze
- 2. Nietzsche ve Felsefe - Deleuze
- 3. Felsefe Bir Çıraklık - Michael Hardt
- 4. Proust ve Göstergel - Deleuze
- 5. Kafka - Minör Bir edebiyat Üzerine - Deleuze.Guattar i
Listenin uzun olmasına bakma; bunların tümü de bir risale en fazla ince bir öykü kitabı kalınlığında..B unları okuduktan sonra sararsa Negri artık klasik olmuş İmparatorluk, Çokluk ve tabii son kitapları Commonwealth'e de bakabilirsin..K itapları tümü, sonuncusu hariç türkçede de yayınlandı.. Bulamazsan bende elektronik kopyaları da var bir ikisinin..
Bu listeyi veriyorum, çünkü bunları okuduğun zaman göreceksin, benim söylediklerim asla bir yenilgi ruh halini dönüp dönüp insanların gözüne sokmak değildir..Yukar ıdaki kitapların dile getirdiği, yaşamın sonsuz bir zenginlik kaynağı olduğu, birşeyi yok ettiyse muhakkak başka birini yaratacağını vaaz eden yaşam olumlayıcı bir felsefedir..Bu felsefe asla bir yenilgi ruh hali yaratamayacağı gibi asla da teorici değildir, olabilecek en yüksek oranda etkide bulunmaya, eylemeye, yaratmaya davet eden bir felsefedir..
Şimdi benim konumumu daha iyi değerlendirmen için bazı yazılarımı hatırlatacağım.
Kurucu Politikalar Mı İcracı Politikalar Mı?
http://www.e-hayalet.net/index.php/makale-sections-614/51-politika/13182-kurucu-politikalar-mi-icraci-politikalar-mi
Aydın Hareketi Mi Halk Hareketi mi?
http://www.e-hayalet.net/index.php/teori-sections-475/217-politik-teori/12955-aydn-hareketi-mi-halk-hareketi-mi
Bir de Politikanın İki Düzlemi diye bir yazım vardı ama onu şu kısa sürede bulamadım..Belk i de siteye hiç eklemedim..
Neyse bu yazılar başlıklardan bile görebileceğin üzere bir ikililik vardır; makro/mikro, molar/minör, reel/ontolojik, icracı/kurucu vs..
Politikaya bu iki düzlemde yaklaşıyorum..R eel politik alan -icracı politikalar- ciddi bir toplumsal güç gerektirir..Tür kiye'de solun böyle bir toplumsal gücü yok..Dolayısıyl a makro/molar/ree l politik alana soyunması kendini bilmezliktir... Eee reel politik alan yok mu sayılacak..Elbe tte değil..O yüzden ben Reel Politik alanda sıkı bir CHP'li ve Atatürk'çüyüm..
Ancak asıl toplumsal dönüşüm makro değil minör düzlemde yapılır, asıl yapısal dönüşümler minör düzlemde olur; aslında büyük makro dönüşümler minördeki dokusal dönüşümlerden südur eder..
Benim dediğim, eğer makro/reel düzlemden varolmanı sağlayacak gücün yoksa kendini rezil etme, rüyaları kirletme patetik varoluşunla..
İşin pratik etki boyutuna gelince; aslında planktonlar öldü, sıfır noktasındayız, bu sıfır noktasına göre yapılabilecekle ri saptamalıyız diye değil, anlı şanlı tarihimiz, yaşasın devrim vs diyen gerçek eylemden, gerçek üretimden kaçar, site örneğinde olduğu gibi..Çünkü ikinci tarz hamaset ve retorık siyaseti, kişinin günlük varoluşunu, sıradan ritmini değiştirmeyi talep etmez..Tırışkad an radikal olur çıkarsın..Gider 1 Mayıs'ta iki slogan atıp gelir, katarsise ulaşıp arınır ve bir solcu olarak üzerine düşeni yapmış olmanın huzur ile kalan 364 günde küçük burjuva hayatının küçük zevklerine bırakabilirsin kendini..
Oysa minör düzeyde, yapısal dönüşümler yapmak gerektiğini söyleyen bir politikanı peşine takılırsan, o zaman işin var demektir..Toplu mu dönüştürmekten ziyade önce bizzat kendinde yaratıcı bir birey yaratman gerekir..
Hasan, bizde insanlar çocuklukta hasbel kadar solcu olur, sonra takım tutar gibi solu tutarlar..Solcu gibi yaşamazlar..Yan i günlük hayatları devrimci ve yaratıcı değildir..Aslın a bakarsan gayet memnundurlar küçük burjuva varoluşlarından..
eeh şimdi sorayım o zaman hangisi hayatı değiştirme yönünde daha etkilidir; sürekli yenilgiyi gözönünde bulundurup, bu sıfır noktasında bile çoşkuyla yapacak şeyler arayan bir politika mı, yoksa bir büyüklük yanılsaması içinde tarihin atanmış faili olduğunu düşünüp o rahatlıkla yan gelip yatan, yılda bir 1 Mayıs'a gidip slogan atıp dönenler mi:
Seni anlamakla birlikte her seferinde “anlayamamış” türü bir eylem içinde görünmem sadece bugünün değil yaşadığımız şu hayatın trajik bir özeti.
Biz, “denizin derinliklerine açılalım, keşfedilecek bir sürü yer var” diye bağırıyoruz. Sen, “arkadaşlar, planktonlar ölmüş” diyorsun. Seni dinleyecek ne zamanımız ne isteğimiz var; zira her seferinde bize yenilgimizi gösteriyorsun.
Bir düşüneyim, canımın acımasına bir de senin için katlanayım; bu, bir dost için katlanılmış ilk acım olmaz.
Plankton için bilim insanları deniz ve okyanuslardaki besin zincirinin başlangıcı diyorlar. Plankton, mikroskobik büyüklükte bir deniz canlısı. Devasa balinalar, köpek balıkları, yunuslar vb o mikroskobik canlı sayesinde kuyruk sallayabiliyorl ar. Biraz tuhaf ama gerçek.
Planktonların yaşamadığı denizlere “çöl deniz” deniyor ve o çöllerin rengi mavi oluyormuş. “Mavi denizlere açılmış iki serseriydik / sevinçten yelkenlerimizi yırtmış / rüzgarı bağrımızda tutuyorduk” yollu bir şiir döşenirsem bu aslında, bilim dünyasında “deniz çölüne düşmüş fukaralığın” resmi olur. Bizim sol ajitasyonun, her seferinde senin duvarında patlayan rüzgarı da buna benzer bir şey olsa gerek. “Cennet vatan” “cennet memleket” benzetmeleri ne kadar da manidar değil mi? Nasıl tarif ediyoruz: “Ülkemiz, üç tarafı mavi denizlerle çevrili bir cennet parçasıdır” Biliyorum, mübalağa ediyorum ama bununla bile çöl oluşumuzu betimiliyor(muş)uz.
E-Hayalet’ten beklediğin ve bizlerin bir türlü anlamak istemediği “küçüklük” bu işte. Sen “plankton” detayını görmüş bizse nedense “büyük keşif” sevdalısı gibi duruyoruz.
Biliyorum “buradan arı” yol çok uzar.
Tartışmalarımız ı biraz da coşkun bir nehirle denize ulaşmış/sürülmü ş balıkların derya ağzı tartışmalarına benzetiyorum. Bizler açılmak istiyoruz fakat birileri o denizin planktonsuz bir çöl olduğunu söylüyor. Tabii ki hoşumuz gitmiyor ve bunda haksız mıyız?
Sen, anlayabildiğim kadarıyla, teorik olarak her yerde hayatı olur kılmak istiyorsun bizlerse daha ziyada Ankara, İzmir, Diyarbakır ve İstanbul diyoruz. Aslında haklısın. Bu memlekette büyük ortaklık çıkmaz derken de haklısın zira beslenme zincirimizin temel/ana halkası eksik. Daha doğrusu beslenme zincirimiz yok. O yüzden bir yazarımız Kırşehir’de; bir ressamımız Kayseri’de; bir heykeltıraşımız Trabzo’da; bir filozofumuz Ağrı’da mekan kuramıyor. Oralar, yine dediğini yanlış yorumlamamışsam , birer derya çölü.
Mesela, Joomla’yı anlamıyoruz. Yahu bu çapta bir “ortaklık” kapitalizmin atomize ettiği coğrafyalarda nasıl vücut bulur? Muhteşem bir tezat (gibi duruyor (da öyle değil)). Beslenme zinciri kurulu olan bir yerde, o zincirdeki kimi küçük ya da büyük kopukluklar yine de hayatı tümden yok etmeye yetmiyor. O zincir cılız da olsa, mum ışığı kadar da olsa bir şekilde kendini var ediyor. “Gelin şu plankton işine bakalım ve gerisini hayatın akışına bırakalım. O akış bile bugünkü yönlendirilmiş kanallarımızdan çok daha çoğunu hem de kendi doğallığında üretmeye yetecektir” diyorsun. Anlıyorum ve fakat arkadaşım, içim acıyor... Sen de beni anla.
Fakat işin zor. “Deryaya bir “mikrop” atacağız, bu, yapmak istediğimiz devrimi imkan dahilinde tutacak” diyorsun. Bu, peşinden koşulacak bir “peygamber vaadi” değildir. “Hocam inan o kadar zamanımız yok” diye bağırıyoruz. İşte ölüme bu yüzden bu kadar yakın duruyoruz. Kızıyoruz, öfkeleniyoruz, taşıyoruz, köpürüyoruz ve yetmiyor ispata girişiyoruz. Birimiz nefesini tutatarak Gemerek’e, bir diğerimiz Kızıldere’ye, bir diğerimiz Dersim’e, bir diğerimizse Nurhak’a kadar yüzgeç yoruyor. Sonrası? sonrası hüsran.
Derin bir nefesle keşfedilecek derya yoktur. Devrim nefes tutularak değil nefes alıp vererek yapılabilecek bir şeydir (mi diyorsun?)
Noktalıyorum. Yahudi’nin komşusuna “sana borcum var ama ödeyecek durumum yok. Şimdi biraz da sen düşün” demesi misali. Topu sana atıyorum. İstersen al o topu Pasifik’e, istersen Atlantik’e göm ama sen mühendissin ve patlak olmayan bir topun önünde sonunda gömüldüğü deryadan yüze çıkacağını da bilirsin.
Sevgiyle
Hasan
Not: Öğle arasının yarısı gitti!
Hasan,
Sende gerçekten çok önemli bir özellik var; yerleşik bir yetenek mi henüz yeterince veri alamadık belki ama sadece kendim 3-4 defa bunu yaptığına şahit olduğuma göre tesadüf olmasa gerek..Yani istersen bunu her durumda yapabilirsin gibi görünüyor; gerçi değerli olan hiçbirşey öyle bol bulunmaz,muhtem elen ilham gerekiyordur..
Özelliğin şu; benim gibilerin yukarıda örneği görüldüğü üzere, ıkına sıkına sayfalar dolusu anlattığı şeyi, sen öyle bir laf edip dile getiriyorsun ki, tek cümlede işin özü aktarılmış oluyor..Tek cümlede ifade etmenin başka yolları da olabilir, mesala mühendislik/bil im vs dili de çok kısadır, malum..Ama bilim dilinin kısalığı, yüzlerce yılda oluşmuş bilgilerin, tartışmaya kapalı, mutlak yasaların kallavi bütününe dayanır..O yasalara örtük referans nedeniyle, çok kısa bir saptama hemen, herkes tarafından anlaşılır..Anca k insanlar arası sosyal iletişim vs sözkonusu olduğu zaman böyle kesin yasalar koordinatı yok..Ne kadar iyi dile getirilmiş olursa olsun, sosyal alanda kısa bir formül havada salınır, durur..Her okuyan farklı bi spekülasyon yapar, bilim dilinde olduğu gibi kesin, mutlak bir anlam iletilemez..Dol ayısıyla sosyal alandaki kısa, öz dile getirilişlerde bir şok, bir süpriz unsuru olmalı, ki böylece karşı taraf biraz sarsılsın, şaşırsın ve böylece kendi çağrışım zinciri başlasın.
Şu tartıştığımız konu bağlamında örnekleyelim, sendeki bu çok değerli, ama maalesef yeterince etkili biçimde kullanmadığın özelliği;
Önce bağlamı bir hatırlayalım:
Şimdi neyi tartışıyoruz burda? Ben neden bu siteden birşey çıkmaz kapatılmalı dedim? Asli sorun sitenin reytin meselesi mi? vs.vs Bütün bunları şu tek formule sarıp sarmayalım şimdilik; tartışılan meselenin aslında bütün genel koordinatı "Yeni Bir İleşim Paradigmasını eskisine karşı savunmaktır"..Ş imdi burda kilit kavram Paradigma, belki bu kavrama yeterince dikkat edilmediği için anlaşılmıyor; eğer tam olarak bilinmiyorsa anlaşılma zaten en başta imkansız hale gelmiştir;
Lütfen wiki maddesine bakılsın; özellikle Thomas Kuhn tarafından kavrama yüklenen anlamla ilgileniyoruz..
tr.wikipedia.org/wiki/Paradigma
Şimdi bir kere ben Yeni Bir İletişim platformu, yeni bir sol medya demiyorum sadece..Ben yeni bir sol medya "Pradigması" diyorum..Yani bildiğimiz medya, yazılı iletişim, dergi, gazete vs anlayışımızın kökten, A'dan Z'ye yenilenmesi değil, önce allak büllak, ters yüz edilip baştan yazılması söz konusudur, zira eski ileşim modeli ömrünü tamamlamıştır.. Artık söz konusu olan yazılı.düşünsel iletişim, medya, propaganda, bilinç aktarımı vs değil sadece, bunlarla birlikte yerel toplumsallıklar , günlük sözlü ileşitim, hayatın sıradan günlük ritminde de kökten bir paradigmatik kaymadır önümüzde duran.
Ben bu paradigmatik kaymaya göre pozisyon alıp, yeni duruma uygun etkili bir medya yaratma iradesi göremediğim için siteden umudu kestim..
Ama Erdem ve Murat nasıl yorumladılar, bir hatırla! sanki ben eski iletişim kalıbına, onun kriterlerine göre katkı yapılmıyormuş da, yani düzenli yazı gönderilmiyormu ş, tartışmalara katılınmıyormuş da, ona bozulup ayrılmışım gibi..Erdem işte mesala sadece yorumlarla katkı yapmış olmasından dolayı üzülüyor, gocunuyor, herkesten düzenli yazı yazma sözü almaktan bahsediyor, Murat da buna mükabil, disiplinli, planlı yazamayacağını söylüyor ve bunun gerekçelerini açıkılıyor vs..Yani dikkat edilsin, kafada eski paradigmaya göre teorik/edebi bir dergi nasıl çıkarılırsa ona göre bir değerlendirme ve özeleştiri sözkonusu..Bu eski paradigmanın dispilinli, planlı modeline karşı Murat neyi salık veriyor? kasmamayı rahat olmayı vs..Anlaşılabil ir durum çıkış esnasında aramızda olmadığı için farkında değil, daha site çıkmadan önce yapılan e-mail yazışmalarında ortak şiar buydu..Sitenin yayın hayatı boyunca da pekçok kez dile getirildi, uzun uzun tartışmaların yapıldı yüzlerce sol forum sitesi, derin edebiyat analizlerinin yapıldığı binlerce edebiyat, öykü, şiir sitesi var; Bizim amacımızı bu binlerce siteye bir yenisini eklemek değil dedik ta en başta..Sitenin yeni bir yaşam alanı, insanların buluşup, merhabalaştığı, sohbet ettiği bir yer gibi olmalı vs dedik..Yani bu yeni çıkmış değil ki, en baştan beri olan vizyon bu.
Ben Facebook'un kadrolu elamanı mıyım? Para mı alıyorum onlarda, niye gönüllü reklamcılığını yapayım, 100milyalık yapı benim reklamıma mı ihtiyaö duyuyor? Öyleyse niye bu kadar gündeme getiriyorum? Bildik anlamda salt yazıya dayanan bir site değil,bir toplumsal alan oluşturma hedefine vurgu yapmak için elbette ki..İnsanlık tarihinde hiçbir medya bu kadar etkili olamamıştı belki de, iyi ya da kötü..
FDB örneiğini mevcut durumda bilgi/düşünce/y azı iletişiminin ötesinde, interaktif bir etkileşim, sıradan mahalle, okul, semt toplumsallığını simule eden yegane medya modeli olduğu için verdim..Kaldı ki FB birebir taklit edilecek değil, sadece genel bir şablon olarak gündeme getirildi..
Yani yazıya değil çok daha önemli olarak yaşamın bütün yönlerini kapsayan bir etkileşime dayanan bir modele vurgu yapılıyordu..Es ki medya paradigmasında sadece tek bir işlev vardı; tek yönlü, yukarıdan aşağıya doğru, bilgi/haber/düş ünce/edebi eleştiri-üretim vs aktarımı..Başka türlü de olamazdı zaten, basılı medya üzerinden interaktif bir iletişim kurmak zaten mümkün olamazdı..kaldı ki ihtiyaç da yoktu..Eskiden şehirler bu denli yaşanılmaz ölçüde kalabalik değildi, toplumsal yaşam alanları, mahalleler bu denli yokedilip yerlerine mantar gibi biten dev alışveriş merkezleri dikilmemiş, isanların yegane toplumsallığı aile içine hapsedilmemişti ..Yani aynı şeyleri tekrar etmeyeyim; basitçe, senin kadar iyi formule edemeyecek olsam da, insanlar yalnız değildi, politik problemlerden önce, yalnızlık, anlamsızlık duygusu vs gibi varoluşsal problemlerle bu denli uğraşmak zorunda değillerdi..Zir a mahalle, semt, komşuluk ilişkileri vs içinde toplumsal bir varoluşa sahiplerdi zaten, bu işlevler medyaya aktarılmamıştı...
Şu anda sol, devrim, politika, felsefe vs değil benim temel yakıcı derdim...Umrumd a bile değil aslında..Robin Hood olarak kurtaracağım yoksularin falan değil, onlardan önce bizzat benim olan çok daha yakıcı, çok daha temel bir problemim var (aslında insanlığın orta sınıfının çok büyük çoğunluğu gibi); cehennemi bir yalnızlık, hayatı adamaya değer bir hedef yoksunluğu, Dava/CAUSE eksiliği..Herke s benim kadar açık değil, o yüzden iğtiraf etmezler, ama eskinin mahalle toplumsallığı ile kıyaslandığında herkes yalnız..Şimdi çok sert çekirdek budur..Buna iyi kötü bir alternatif bulunmadan, ne sol olur, ne şiir olur, ne de felsefe, çünkü hiçbir anlamlı üretim SOLO değildir değildir, hiç olmazsa DÜET olmak zorudadır eğer KORO olamıyorsa, yoktur tarihte örneği ne SOLO bir dehanın ne de SOLO bir başyapıtın, Davud heykeli bile Michalengelo'nu n değil muazzam İtaylan rönesansın ürünüdür daha çok...Şimdi,ben im sadece E-hayalet'te değil, bütün politik faaliyetim bu temel varoluşsal sorun üzerine kuruludur, zira hayatım boyunca üzerime geçirebileceğim , kürt, alevi, müslüman, ülkücü vs gibi bir kimliğim olmadı..Sen TV seyretmediğin için bilmezsin belki, eskiden Beyaz Gölge diye bir dizi vardır..Bir zenci lisesinin basketbol takımının başına bir beyaz koç atanmıştır..Tak ımdaki tüm zencileri arasında tek bir tane de beyaz vardır; Salami..Zenci olmadığı için aşağılık kompleksi içindedir..Beni m ki de o hesap..Kimlik politikaları çağında revaçta olan bir azınlık kimliğim olmadan yakalandım..Keş ke kadın olsaydım..Hiç olmzsa ezilen cinsiyet olarak bir kimliğim olurdu..
Bunlar bir takım bireysel meseleler değil, bunlar çağın hastalığının semptomlarıdır ve iddia ediyorum sistemin Achilles topuğu da burasıdır..Sist em, insanları toplumsal mekanlarında birarada yaşayan cemaat olmaktan çıkarıp alışveriş merkezlerine tıkıştırılan sürü içinde yalnız koyunlar haline getirerek rıza üretiyor..Kısa vadede, yani aktüel politika alanında olmasa bile, uzun vadede yegane politik mücadele alanı bence burasıdır..Rıza popüler kültür içinde üretiliyor, dolayısıyla neşterin vurulacağı yer de orasıdır..
Eski medya/iletşim paradigmasında insanların yalnızlık sorununa çare bulmak gibi bir yükümlülük yoktu..Belli bir yazar kadrosu yazar, okuyucular da sadece yazılanları okumak için alırdı ürünü, bu ürün sayesinde yeni dostlar, yeni sevgililer bulayım derdinde olmazdı, zira başka alanlarda bu ihtiyaçlarını zaten giderirdi..Anca k bugün yeni medya paradigmasında, eskinin bildik anlam üretim ve dağıtım misyonu yanında, insanlara bir yaşam alanı sunmak gibi çok daha zor olan bir tanesi daha eklenmiştir..Fa cebook'a vurgu, bu yaşam alanı sunma özelliğini kapitalist standarlara göre de olsa sunmasıdır..,
Şimdi ben sitede üretim, katkı olmuyor derken insanlar bizim gibi uzun uzun yazmıyor vs diye tepki vermiyorum, hiçbir zamanda bu yüzden vermedim, hiçbir zaman beklenti bu olmadı.Daha ziyade sitenin bir toplumsal alan olarak yerleşmesine yönelik katkı yapılmıyor, bu anlamda takip edilmiyor diye eleştirdim hep..Bulunduğum bazı ofislerde, yakınlarda bir yerde bir poğacacı vs olurdu..Mesaiye başlamadan önce, herkes oraya geir kahvaltısını yapar, üzerine çayla ilk sigarasını yakar vs..Gün içindeki 9-8 saat boyunca, insanların birer memur olarak değil, insan olarak yegane kontakları da bu olurdu..İş dışı varoluşlar bir tek bu gibi yerlerde biraraya gelirdi..E-Haya let de bunun gibi bir işlevi yerine getirsin istedim, hepsi o..Diğerlerinde n tüm beklentiler de sadece bu kadarcıkdı..Her gün düzenli bir görün, bir günaydın de sadece, de ki senin varlığını kanıksayayım, 3-4 gün üst üste görünmediğin zaman acaba başına birşey geldi mi diye meraklanayım vs..Adam 4-5 ayda bir görünüp, bir yazı atıp giderse tabii ki aramızda insani bir iletişim kalmaz, ölse ruhum duymaz..Aksi nasıl olsun ki, aynı fiziksel mekanlar içinde değiliz.İnterne t sayesinde, şu site üzerinden iyi kötü bir minimal kontak korunuyor..Bu site ve internet olmasa, aslında şu anda bir şekilde haberleşen insanlar tamamen farklı gerçekliklerin insanları, tamamen yabancı bireyler olurlardı.
İnsanların gelip sadece bir merhaba demesinin ne faydası olacaktı? Yukarıdaki poğaca salonu örneğinden gidersek, her sabah gelip sadece 1-2 kişinin bulunduğu bir yerden bir daha poğaca almazsın, tekin olmayan birşey var demektir..Ama bir kalabalık varsa, herkesle tek tek sohbet edecek olmasan bile, poğaçların leziz, Çay'ların demli vs olduğunu bilirsin, bakarsın bir köşede bir tanıdığın yanında güzel bir hatunla oturuyordur, merhaba der ilişirsin boş tabureye vs..Olay bu..Yani bu denli teoriden uzak, son derece somut günlük ufak tefek ihtiyaçların giderilmesine yönelik bir talep E-hayalet'e yönelik..
Dünyanın belki de en güzel köşelerinden birinde bir cennet köşesinde yaşıyorum ama oturmuş mal mal bu satırları yazıyorum işte, çünkü ne yapmam gerektiğini bilmiyorum..Hal bukı, emin olun hiç de zor değidi aslında, E-hayalet işleyen bir yapı olsa, yani Facebook usulü arkadaşın arkadaşı üzerinde yeni ilişkiler üretebiliyor olsa belki de şu an benim burda birileriyle buluşup yeni bir ilişki başlatmama vesile olabileekti..
Perspektif bu olmuştur..Her zaman buydu..Yani yazıları 10 bin tık alan, yüzbinlerce insanın üye olduğu bir site yaratmak vs değil.Sitenin kaç üyesi var diye bakmıyorum, ona baksan 293 muazzam bir rakam aslında, herkesle tek tek ileşimin olsa bu bile yeter..Ama gerçekte 2-3 yeni dostluk kuruldu..Site bu açıdan başarız, bu yüzden işlemiyor..Yani bırakın yazıların 10 bin tik almasını yahu emin olun yazının kendisi bile hiçbir zaman hedef olmadı ki..En azından benim için olmadı..
ODTÜ'den mezun oldum sene 1992, E-hayalet kuruldu sene 2007; 15 yıl boyunca tek bir yeni arkadaşlık vs kuramamışım..İç inde bulunduğum yaşam izin vermemiş..E-hay alet benim için her zaman bu büyük aksaklığa bir çözüm yoluydu sadece..Lakin 2007 oldu 2011, değişen hiçbirşey olmamış..Bu kadar emek, bu kadar enerji hiçbirşey yapmama durumunda daha öteye taşımamış beni, E-hayalet sayesinde daha önce tanımadığım bir Hasan, Murat ve Erdem'i tanımışım, ama onlarla da aynı mekanda değiliz. E-hayalete verdiğim bunca zamanın, enerjinin geri dönüşü olmuyorum, yaşamıma bir katkısı yok..
İşte yılda bir kişi..Bu efektif değil..BU işlemeyen birşeyler olduğunu gösterir..Yazı yazılmıyor diye olmuyor bu aksaklık, yazıyazmakla tarıuşmakla falan alakalı değil..Yazı aslına bakarsanız günlük yaşamda yeri olmayan dışsal, insan ruhuna yabancılaşmış bir faaliyettir, kendi doğal durumumuzla çok da alakası yoktur..Bir araç sadece..
İşte yazıya yönelik değil, günlük hayata etkide bulunma, ilişkileri çoğaltmaya yönelik katkıda bulunulmuyor bu sıtede..Bozuntu buna, tepki buna..Ancak böyle bir katkı da, öyle saatler ayırmayı gerektirmez..Ha tta hiçbirşey yapmayı bile gerektirmez, siteye sadece bağlanmak dışında..Mesala baksam sitede aynı anda 8-9 kişi bağlanmış, ama ortada hiç bir yeni yazı yok, yine de çok motive olurum..Ha bilirim ki burda poğacalar taze, çaylar demli..Kendi işime bakarım, geçerim otururum bir köşeye, tanıdık biri, sohbet edecek biri illa ki gelir..Lakin salonda kimse yoksa, kalabalığın olduğu yeri ararım..Olay bundan ibaret..
İşte bu vesile "iki elim kanda , annemi kaybetmiş olsam, ya da kanser olduğumu öğrensem bile ben siteye hemen ertesi gün gelirdim, bu yüzden insanların 4-5 ay hiç görünmemisini anlayamıyorum" derken aslında kastettiğim, siteye katkının çok büyük anlam atfetmek gerekmeyen, duygusal yatırımı çok olmayan, uzun uzun planlanıp, düşünülmesi gerekmeyen minni minnacık bir faaliyet olduğuna beceriksizce vurgu yapmaktı derdim..Ama gel gör ki, olay nasıl trajik bir boyut kazanıverdi..Ço k sevdiğin bir yakınını da kaybetsen hayat devam eder yine de, şok halinde 3-4 gün dolaşırsın, ama soluk almaya devam edersin, hareketlerin bir otomatınki gibidir, ama yaşarsınvs..Ben im siteye katkıyla kurduğum analoji de buydu..Siteye katkı, çok sevdiği birini kaybetmiş birinin iradesiz, rastgele, tırnaklarını yemesi, ya da göle çakıl atması gibi amaçsız eylemleriyle bile olur demeye getiriyordum aslında..Ya çünkü kendimden biliyorum iş saatleri içinde internete 2 dk bağlanmak için sayısız fırsat oluyor..İşini de aksatmadan üstelik..Yani aylak aylak sokaklarda dolaşırken,vitr inlere aval aval bakmaktan daha fazla bir yükümlülüğü olamaz siteye 2dk zaman ayırmanın..Öyle sine spontan, öylesine rastgele bir eylem..Beklenen , yani gerçekten öyle olduğunu anlatmak için ne diyeyim bilmiyorum artık, hakikaten bu kadarcık birşey..Bir kişi, iki kişiden değil birebir kendi çevremizden 20-30 kişiden bahsediyoruz..A ma bütün bu 4 yıl boyunca aynı anda bağlı görünen kişi rekorumuz sanırım 5 ya da 6..Benim isyanım buna..Bunlara sadece..İşte ben kendi tarzımla ıkına sıkına anlatmaya çalışıyorum, kendimi paralayarak yüzlerce sayfada anlatmaya çalışıyorum, bütün dikkatime, bütün özenime rağmen yine de yanlış anlaşıyorum, çünkü o kadar çok şey yazınca karşındakinin alınıp, olayı kişiselleştireb ileceği birşeyler bulma şansı artıyor ve tutup ona takılıyor, işin asıl eksenini kaçırıyor vs. Benim bu etkisiz yöntemime karşın gelelip seninkine; işte sen tutup konu bağlamında "E-hayalet okunmuyor, Alla Rızası için okunmuyor" diyorsun ve benim yüz sayfada anlatamadığımı çok daha etkili bir şekilde bir cümlede ortaya koyuyorsun..
Hasan bu gerçekten çok değerli bir özellik..Bu sihirli değnek gibi birşey..Ya da bir silah aslında..Hani teşbih çok iyi oturmuyor ama silah da savaş alanında yani bu sitenin bağlamının savaşı olarak da tartışmalarda kullanılmalı daha çok..Savaş analojisi kurdum ama bu tartışmalarda düşman gördüğümden değil..Yüzeysel bir benzerlik var..Bu özelliğin çok etkili olabilirdi, solo yazılarında kullanmaktansa bu gibi tartışmalarda kullanman..Tart ışmaların 2 kişi arasında kalması her zaman çok risklidir, kişiselleştirme olasılğı çok yükselir..Ama tartışmadan kaçma lüksü yok çünkü örnekte görüldüğü üzere, çok temel, çok ilksel bir konu üzerinde bile birbirimizi anlamaktan çok uzağız..Dolayıs ıyla tartışmalardan korkmak değil üzerine üzerine gitmek lazım.."Araya parça atarak yükünü hafifleteyim demişsin sağol ama aslında yaptığın daha çok bağlam koparmak olur bu gibi durumlarda..Her yazı yeni bir doğum gibi sancılı bir süreçtir kollektif bağlam yaratma sözkonusu olduğunda..O zorlu süreç geçilip kollektif tartışma bağlamı oluşmuşsa dikkati dağıtmak değil oraya toplamak gerekir..
Her insanın farklı yetenekleri var, bu farklı yetenekler kendi kendilerine takılıp ayrı kanallardan akınca ortaya bir sinerji çıkmıyor; mühendislik verileriyle düşününce de verimlilik çok düşük oluyor, yani bir mum yetecekken iki ton kömür yakıp bir ampul yakmaya çalışmak kadar anlamsız oluyor..
Senin lafın çok önemli üzerinde daha duracağım, çünkü görüldüğü üzere kökü çok sağlam olan bir yanlış anlamanın düzletilmesine katkı sağlayabilir, tabi tek o laf yetmez, o lafın sahibi olarak senin durumu açma yükümlülüğün de doğar..Zira işte görülüyor ben pek beceremiyorum bu işi..
Senin laf neden bu kadar etkili, neyi ortaya koyuyor..
Lafın güzelliği çok bilinen günlük bir ifadeyi ters yüz edip bir süpriz, bir şok etkisi yaratmasında..
Birşey Allah Rızası için niye yapılır? Dilenci yoldan geçen adama kendi rızan için vermeyeceksin biliyorum ama allah rızası için ver hiç olmazsa şu sadakayı der..Yoldan geçen adam da kendi istediği için değil ama bir ulvi varlık, bir genel vicdana, ortak bir ülkü'ye etik bağımlılığı için vermek zorunda alır bir anlamda..Bir nevi şantaj sözkonusudur..A dam da adeta "Aman al ya lanet olsun..Al da vicdanım rahat olsun" diyerek olası baskıdan kurtulur..Şimdi lafın bu orjinal versiyonunda, normalde yapılan, yani default tavır kimseye kuruş vermemektir, kişinin parasına dört elle sarılmasıdır..L akin üst bir merciye "vücdana, tanrı'ya, ideale, davaya vs" referans yapılarak kişini iç tutarlılığı tehdit edilir..Eğer müslümansan Allah'ı kızdırmamak için ver, solcuysan kendi ideallerinle ters düşmemek için şu şunu yap..
Senin ters çevirmende, "default" tavır katkı yapmak/takip etmek..Yani zaten herkesin yapıyor olması gereken hareket, ama sanki adeta kötücül bir dilenci yapılmamasını telkin ediyor gibi, "default" katkı yapma tavrından tepkisiz kalma sadakası ile uzaklaşıyor insanlar..İşte böylesine absürd bir durum var ortada..
Belki iyi ifade edemedim, belki sen başka bir şekilde esinlendin ama demek istediğim, senin bu güzel lafınla benim en sevdiğimi kaybetmiş olsam bile sitenin beklediği türden katkıyı yapardım demem, aslında aynı sitem, aynı serzeniş.
Bu çok önemli bir durum Hasan, zira medya platformunun işlevine yönelik çok ciddi bir önyargıyla ilgili..Bu önyargı kırılmadan e-hayaleti bırak, soldan umut beklemek bence abesle iştigal olur..
Sözkonusu önyargı, medya platformunun eski paradigmanın kıstaslarına göre, yukarıdan aşağıya tek yönlü bir bilgi/düşünce/h aber aktarımı olarak algılanması, çok daha önemli toplumsal, interaktif, kollektif fail oluşturucu özelliğinin gözardı edilmesi ..İnsanlar bakıyor ortada bir medya var, "Ben banka memuruyum, muhasebeciyim, mühendisim, yazı yazmak, dergi çıkarmak benim işim değil, bir solcu olarak beğendiğim yazarları okurum" diyerek aktif olarak katılmaya gerek görmüyor..Murat 'ın, Erdem'in benim ayrılışıma yönelik sorgulamaları, gönlümüm almak için neden düzenli yazmadıklarını açıklamaya çalışmaları -sanki yazı yazmaları yönünde bir beklenti varmış gibi- vs, daha önceleri de benim hep "işi gücü bırakalım felsefe okuyup yazalım" diyormuş gibi algılanmam hep eski iletişim paradigmasının koordinatları içinde kalınmasından kaynaklanıyor.. Bu önyargı o kadar güçlü ki, binlerce sayfada açıklamaya çalışmış olmama, sitede bu yönde tonlarca yazı bulunmasına rağmen kırılamıyor..Zi ra ben sonuçta zurnanın zır deliğiyim, sözde en yakın dostumu bile ikna edemem bu konuda..Adam benim teorisyenliğe soyunduğumu düşünmeye devam edecek, uzun uzun yazılarımı görüp bu önyragıyla okumayacak bile, sokağa inelim demeye devam edecek..Bana olan garezden değil tabii ki..Her tek birey, her solo çaba için geçerlidir bu..Solo düşünceler ne yaparsa yapsın karşısındaki önyargıları aşamaz..Dolayıs ıla belli bazı saptamaların bir "çokluk" tarafından dile getirlmesi,"par çalanması atomdan daha zor olan önyargı" için bir nükleer füzyon tepkisidir, bir zincirleme reaksiyondur..B ir kişiden iki kişiye geçiş önyargı'yı parçalayacak atom bombasıdır..Sit enin iflas etmiş olmasının birinci nedeni, medya algılayışına yönelik önyargının kırılamaması, yeni iletişim paradigmasına göre konuştuğumuzu yeterince aktaramamış olmamız ise, ikincisi de, sitede hiçbir iki insan arasında solo faaliyetin aşılıp 2 kişilik de olsa bir "çokluk"un kurulamamış olmasıdır, herkesin yazılarının konusunun aşırı derecede eklektik olmasıdır, yani mesla bizatihi senin yazıyı bir tedavi olarak görmendir..Aslı nda sorunlu olan da bu belki de..Yazı senin için bir tedavi olduğu sürece bir solo faaliyettir..Bu şekilde yazıya bireysel bir terapi işlevi yükledikçe kendi kendine yeteceksin, bireyse bir etkinlik içinde tıkılıp kalacaksın..Yaz ılarını okumama nedenim de biraz da bu, ama asıl neden olan tembel yanında o kadar berlileyici değil..Sana daha önce "yazıya" ihtiyacımız yok derken kasettiğim şey bunlardı..Tabii ki külliyen rededelim demedim..Böyle birşey mümkün değil..Ama ortada kollektif bir sorun varsa, yazıların da o kollektif sorunun çözümüne yönelik olması lazım..Sitede herşeyden önce ana, temel, asli bir temanın olması gerekir, ve yazılar çoğunlukla bu temanın analizine yönelik olmalı bence.Zira E-hayalet oturmuş bir medya platformu değildir..Yönte msel Hiçbir sorun yokmuş gibi yazmak, çok ciddi yapısal bir meseleyi hasır altı etmektir..Ortad a böyle temel yapısal bir sorun varken, yani daha insanlara nasıl bir medya pesrpektifi taşıdığımızı, ne gibi vizyonumuz olduğunu anlatamamışken, yani üstelik tanımadığımız değil, yıllardır iyi kötü diyaloğumuz olan insanlara anlatamamışken solo yazılar, solo temalar iletişimsizliği n çözümüne değil kronikleşmesine neden olur..
Solo varoluşlardan, sadece iki kişilik bir "çokluk"a bile geçiş hakikaten nükleer bir tepkime kadar etkilidir..Bu sitede bunun örneği de henüz sergilenmiş değildir..Bak, özellikle vurgu yapıyorum, ciddi aktüel bir politik mesele değil aklımda olan..Bu gibi konular üzerinde bir "çokluk" öznesi olmamız gerekmiyor..Bu düzeyde ortak bir kollektif özne olmak için daha çok erken..Yani şu konjüktürde ben Atatürkçü/Ulusa lcı diyelim sen de Kürt milliyetçisi olsan bile mesele değil..Zira bu gibi makro meseleler üzerinde bir kollektif özne olabilecek kadar büyümedik daha..Onbinlerc e fırın ekmek yenecek daha..Bizim geleneksel solun göremediği bir başka durum da bu..Sol reel politika alanında etkide bulunacak kadar büyümemiştir, hala kısa donla dolaşmaktadır.. Ama tarihin misyonu, maddi zorunluluk gereği tarihin atanmış faileriyizya kimse yediremiyor bu durumu..O yüzden her seçimde birkaç bin oy alacak olmalarına rağmen, tarihin maddi yasasın teklemeye son verip, calışması gerektiği gibi çalışmaya başlayacağını sanıyorlar..Han i marş basmayan arabayı iteleyince sonunda çalışır ya, bizimkiler de bütün sorunun marş basmamaktan ibaret olduğunu sanıyor..Hani ha oldu olacak, bizim "taka sol" biraz itilse öksürmeye başlayacak, kurumu atacak egsozundan ve "otomobil uçar gider" şarkısı eşliğinde yürümeye başlayacak..Oys a artık anlamları gerekiyor, bu ülkede toplumsal bir aktör olarak, kollektif bir öznellik olarak sol yoktur..Ödev o kollektif öznenin yaratılmasıdır. .Tıpkı bizim derdimizin E-hayalette çok tık almakmış gibi algılanması benzeri, birkaç yüzbin kişinin bir parti çatı altında biraraya gelmesi gibi statik bir durumun da kollektif bir özne, toplumsal bir aktör olmak için yeterli olduğu sanılıyor..70 milyonluk ülkede insanların hayatında, eski solcuların kendileri dışında, solcuların bir varlığı yok..İnsanların günlük karşılaşmaların da Kavuklu,Pişekar , Karagöz, Hacivat türü arkaik folklorik karakterler bile var ama solcu diye bir karekter yok..Böyle bir toplumsal model yok..Bizim geleneksel sol kendini kandırıyor, marxist determinizmin son derece vulgar bir yorumu yüzünden varolmak zorunda olduklarını sanıyorlar..Sol un varolamayabilec eğini algıyamıyorar, vulgar bir tarihsel materyalizm algısı solun her yerde her zaman olması gerektiğini telkin ediyor, üretim süreci sonucunda zorunlu olarak çıkacağını varsıyor..Biril erinin çıkıp bizim geleneksel sola ortada sol bir kollektif öznellik olmadığını, oöcelikle böyle bir öznelliğin kurulması gerektiğini anlatmalı..
Zizek İki ölümden bahseder, iki ölüm arasında olma durumunu analiz eder..Antigone trajedisi ile bu durumu uzun uzun açar..Biri bidiğimiz biyolojik ölümdür, diğeri ise sembolik düzen içinde uygun bir şekilde ölümün onaylanması..Me sala Zombileri şöyle açıklar; biyolojik olarak ölmüşlerdir ama uygun bir şekilde öteki dünyaya uğurlanmadıklar ı, yani sembolik düzende ölümleri uygun bir şekilde kaydedilmediği için huzursuzlardır. .Hani hayaletler de genellikle cinayete kurban gitmiş, cesetleri uygun şekilde gömülmemiş ruhlardır da, kahramanımız başlarına ne geldiğini ve cesetlerini bulup ve uygun bir şekilde gömdüğü zaman huzura erer ve bu dünyayı terkederler ya, işte söylemesi ne kadar acı olsa da bu ülkede bizim sol da bedensel olarak çoktan öldü ama sembolik düzende ölümü uygun bir şekilde kaydedilmediği için bizim varlığımızı "haunt" edip duruyorlar.
Büyük sakallı der ya 18 Brumaire'de
Alıntı:
Şu anda içinde bulunduğumuz durum da budur..Bilinen anlamıyla Solun ikinci ölümünü de ilan etmek gerekiyor ki, nasıl bir sıfır noktasında olduğumuzu görmemizi engelleyen uykudan uyanabilelim..
The tradition of all the dead generations weighs like a nightmare on the brain of the living
Acak bu şekilde daha iki kişilik dahi olsun bir "çokluk" öznesi olamadığımızı, daha en temel, en basit meselelerde bile birbirimizi anlamaktan çok uzak olduğumuzu görüp, önce bir çokluk olmaya çalışabiliriz.. İşte bu yüzden tartışmaları tribünden seyretmekle yetinilimemeli, bizzat katılınmalı..Ya zı yazma da bir tedavi değil aksine bir elektro şok gibi yaşanmalı bence , rahat değil rahatsızlık aranmalı..Kişi kendini iyi hissettiğinde cebinden bir portatif elektro sok aleti çıkarıp elektirk vermeli kendine..Zira kendilerini ne kadar solcu sansalar da mevcut koşullar içinde yaşamakta bizim orta sınıf solun hiçbir dedi yoktur aslında.
Bir kereye mahsus da ben anlaşılmamış olayım
Sırtındaki yükü hafifletmek için araya "parça" atayım dedim, bu yüzden Perşembe değil Cuma günü yazı yayınladım ama olmadı. “3. Peron'un Proleterleri” haftalık yayın için değil, "Manzaraya Portreler" çalışması için klavyeye alınmıştı. Dediğim gibi baktım her zamanki dertlerini bir de Murat'a aktarmak zorunda kalmışsın, dedim yazıyı feda edeyim ama galiba işe yaramadı...Önce bir düzeltme yapayım. Ve daha önce rütbemi, belirteyim
Sitemizin beş yıldızlı iki üyesinden biriyim. Kısa zamanda ulaştığım bu beş yıldız beni Müşir yapmasa da en azından sitemi dinelenir yapmıştır; umarım.
Yazmak benim açımdan vallahi de bir tedavi yöntemi. Bu açıdan senin bahsettiğin sol medyayla bire bir örtüşüyor. Ve dışarıdan nasıl görünüyor bilmiyorum ama ben, yine vallahi, yok zamanlarda yazıyorum. Düzen ve disiplin dediğiniz o yazılar, mesai arasında , öğle tatilinde ve trende vücut buluyor. Hayatımın 9 saati işte, geriye kalanı da 2.5 yaşında kızı olan bir baba olarak geçiyor. Aslında normal şartlarda yazmaya hiç zaman yok fakat ben hayatımdan çalıyorum. Niye?
Önder,
Bir Kürt olarak doğmuş olsan çoktan ölmüştün. Bir Alevi olsan muhtemelen içerdeydin. Bu ikisi olmadığın için şanslı ve hayattasın. Bunu şunun için anlatıyorum. Biz aslında herşeyden evvel kaderimiz olarak yazılmış kederlerimizle cebelleşiyoruz. Günlük bir var oluş alanı yaratmandan önce kendimiz yaratmamız gerekiyor. Diyorum ya “fabrika hatası”yız diye boşuna değil. Acaip bir şans ve tesadüfle hayattayız.
Siteye en son dahil olan benim. Fakat görüyorum ki seninle tartışamayı en erken tamamlayan da benim. Seni anlayıp anlamamak değil ama sana değer verdiğime önem etfediyorum. O yüzden Murat’la yazışmana müdahil olmadım. Ve fakat, içimden, “zavallım aynı şeyleri Murat’a da anlatıyor” diye geçirip, durumunna üzüldüm ama Murat’la muhabbetinizin çok daha öncelere dayandığını düşünerek okur olarak kalmayı tercih ettim.
Yazışmalarımızı tabii ki arşivliyorum. “Bana yakıştırıldığı şekilde” bir gün redakte edip yayınlamayı düşünüyorum ama bugün değil.
Beni okumuyor muşsun. Üzüldüm; fakat senin adına
Bence sen beni okumalısın. Nasıl ki ben yazdıklarımın felsefik alt yapısını sende buluyorsam, Senin de felsefik alt yapının günlük tarifi benim. (Ben de bu cümleyi kurdum ya, daha bana ölüm yok) Öte yandan, önemi de yok. Cin ki şişeden çıkalı çok oluyor. 22 Şubat 2010 tarihli “Davul Tozu Minare Gölgesi” yazımı okumamış olsaydın kişisel tarihim için bir trajedi olurdu ama bugün o noktada değilim. Artık tanıştık, nereye gidersen git, ensende olacağım hatta sana su getirme sözüm var; yerine getireceğim.Sevgiyle
Hasan
Güzel sözlerin için sağol. Ama sen birilerini eğitimini aldığın sinema birikimininden mahrum bırakırsan onlar da karşılık verir haliyle
..Kapitalist bir dürtüyle herşeyin bir karşılığı olmak zorundandır mantığına dayanarak söylemiyorum, zira bizim şiarımız bellidir; herkesten kapasitesine göre herkesten ihtiyacına göre..Ben karşılığını almak için yazmıyorum, ancak ortada karşılıklı bir toplumsal bir etkileşim de yoksa, bir süre sonra tekrara giriyorsun, kendini yenileyemiyorsu n, ürettiklerin solo bir faaliyet olarak kalınca haliyle sönümleniyor..H erkesin katkı yaptığı çok sesli bir ortam olmayınca olmuyorTıpkı bundan önce cevap verdiğim Murat gibi siteye katkının niteliğini sen de çok yanlış yorumluyorsun.. Murat'a verdiğim bundan önceki cevabı okursan daha açık olacaktır; bu site klasik bir yayın organı, bir dergi vs gibi düşünülmedi, bir yaşam alanı olarak formatlandı.Dol ayısıyla kimse senden hiçbir zaman uzun cümleler/yazıla r yazmanı beklemedi..Benc e eğitimin sonucu normali olduğu üzre çok güzel ve aydınlatıcı film yorumları yazıyorsun ama kimse senden hep uzun film tanıtımları yazmanı da beklemedi..Başk alarından olduğu gibi senden beklenen, arayı çok uzun tutmadan, iki üç günde bir bir merhaba anlamına gelecek bir iki ufak şey eklemendi sadece..Bu bir iki film puanlaması olabilirdi, -ki sana bunun neden önemli olduğunu anlatmıştık sen de çok hak vermiştin- topu topu 3-5sn'lık bir tık ya da YouTube'dan vs biz müzik, film fragmanı vs eklemen vs gibi şeylerdi..Yoksa kimse senden her defasından otur Truffaut sinemasını analzi et vs türü birşey beklemedi ki..Bu sitenin şu ana kadar temel derdi süreğen bir etkinlik içinde olduğu görünümü verememiş olmasıdır..Sade ce kendini referans alarak düşünme, senin yapmadığını yapmayan daha bir dolu arkadaş var.Senden istediğimiz bu bir iki mini minacık şeyi diğer tüm arkadaşlar da yapmış olsa, siteye yolu düşen insanların kalıcı olması daha mümkün olacaktı belki de..Bak mesala Deniz diye bir arkadaş geldi, bir kaç gün ortalığın tozunu arttırdı ama Hasan hariç yazdıklarına kimseden bir ses gelmedi ki, belki de muhtemelen bu yüzden, onca yazdığı film eleştirisi, ve öyküye rağmen kimsenin umursamadığını görünce bir daha uğramadı.Bir insanın önce bu kadar sürede bu kadar yoğun katkı yapıp sonra bir anda ortadan kaybolması başka nasıl açıklanır bilmiyorum..Anc ak sen ve diğer arkadaşlar konuştuğumuz türde mini minnacık katkılarını esirgememiş olsaydınız, ses verseydiniz, "bakın burda varız, yazdıklarınızı, okuyoruz, duvara konuşuyormuş gibi hissetmenize gerek yok vs" diyebilseydiniz , sadece günde 3-4dk ayırarak, belki bu gelen arkadaşlar böyle geldikleri gibi gitmeyecek, kalıcı bir ilişkiyi yerleştirecekle rdi..Ben telekom mühendisiyim, yani her zaman online olamama gib mazaretleri yutmam..Türkiye 'de en son durum nedir bilemem ama çok pahallı olmayan ücretler karşılığında artık cep telefonları sayesinde hacet giderirken bile online kalmak mümkün..E-hayal et'te beklenen de hacet giderilirken cep telefonu ile tanıtımı yapılan bir film için puan yazmaktan fazlası olmadı hiçbir zaman..Benim anlayamadığım bu kadarcık bir katkın bile potansiyel olarak çok ciddi işlevi olan böyle bir siteye neden ayrılamadığı işte...Yoksa tabii ki farkındayım herkesin işi gücü başka öncelikleri vs var..
Gökhan,
Benim için çok önemli olan "sol medya" fikrine destek verdiğin için öncelikle içten teşekkürlerimi yollayayım..Emi n ol bu konu benim hayatımı adadığım meseledir; önemini şu vurguyla dile getireyim; interaktif, tabandan, çok katılımlı, ekşi sözlük gibi çok yazarlı, yazı kurulsuz, editörsüz -yasaları ihlalı gözönüne alan editörlük hariç- bir sol medya, bu ülkenin solunun en büyük demiyorum, şu anki gücü itibariyle yapabileceği, mutlaka yapması gereken YEGANE görevidir..Zira bugün toplumun fail üretici damarları koparılmıştır, insanların birbirileriyle etkileşime girebilecekleri alanlar bırakılmamıştır ..Solun kendini anlatabilmesi için öncelikle bir sesi olması gerekir..
Lütfen dikkat et, sol medyaya bugüne kadar bilinen anlamıyla bir medya kanalı işlevi yüklemiyorum, salt düşünce, haber vs üreten bir yayın organın çok ötesinde işlevleri olacak kapasitede bir medya, bildik medyanın çok ötesinde bir medyaya ihtiyaç vardır..Bu klasik medya algıyaşında paradigmatik bir kaymadır; önümüzdeki kriz solun egemen yapılarının bu paradigmatik kaymanın hala yeterince farkında olmayıp, arkaik yöntemlerde ısrar etmesidir, hani bıraksalar sırf nostaljik bağlılık gereği kuşlamaya afişlemeye devam edecekler..Yeni iletişim paradigması balçıkla sıvanamayacak noktaya geldi de mecburen gıdım gıdım biraz adapte oluyorlar..Yoks a bıraksalar kuşlama stili ile çok iyiydi araları..Şu medya paradigmasının kaymasının üzerine biraz düşünelim, nedir?
Bir analoji ile başlayalım; klasik sol teoriden..Bilin en sol klişeye göre, kapitalizm üretici güçlerin üzerindeki feodal üretim ilişkilerinin boyunduruğunu kaldırırarak, önünü açar ilkin, lakin daha sonra özel mülkiyetin prangaları yüzünden bir süre sonra kendisi de engel olmaya başlar..Ama bu arada sosyalist toplum için gereken üretici güçlerin altyapısını hazırlamıştır.. O güçler üzerindeki boyunduruk kaldırıldığında sınırsız büyüyeceklerdir ve komunist topluma yürüyüş başlayacaktır vs..
Bu klişenin üretici güçler alanında gerçekleşip gerçekleşmediği tartışılır, ama bir alanda yüzde yüz gerçekleşmiş olduğunu artık kimse yadsıyamaz..O alan iletişimdir..Üz erinde özel mülkiyetin boyunduruğu olabilir, ama ileride birgün gerçekleşecekse sosylaist toplumun iletişim tabanı, sosyalist medya formatının altyapısı kurulmuştur..Bu nun en tipik örneği Facebook'tur..
Ben Facebook'u şimdi haliyle yüceltmiyorum, onun sadece geleceğin toplumunun iletişim modeli olduğunu söylüyorum..Bu kadar çok insan bu kadar kolayca ancak böyle bir format üzerinden iletişime geçebilir..Eski den doğrudan demokrasinin somut araçları ne olabilir diye düşünürdüm..Art ık yanıtı biliyorum..İnsa nlığın temsilcilerin kokuşmuş aracılığına ihtiyaç duymadan doğrudan kendi kendilerini yönetebilmeleri ni teknolojik altyapısı artık vardır..Milyonl arca insan iradelerini nasıl gösterecek gibi sosyo-politik soru gündemden düşmüştür..Doğr udan demokrasi artık bir fantazi değildir..
Böylesi giriftleşmiş, böylesine çok katlı bir hale gelmiş insan ilişkileri ağının klasik medya formatı ile sürdürülmesi artık mümkün değil..Yapılan araştırmalar, somut istatistikler de bunu gösteriyor, geleceği ciddi tehlike altında olan işler arasında gazeteler, soyu tükenmekte olan meslekler arasında gazetecilik gösteriliyor..B ugünün dünyasında herkes kendi bulunduğu 100m2'lik alanın iPhone'lu muhabiridir..Me dya patronu Murdoch geçen yıl Apple'ın yeni oyuncağı iPad'in toplam satış rakamı -bir rakam söylemişti hatırlamıyorum ama sanırım 15 milyondu- bulduğu zaman kağit gazeteciliğinin sonu gelmiştir diye buyurmuştu..Onl ine kitapçı devi Amazon da daha birkaç ay hafta önce tarihte e-book satışlarının ilk kez basılı kitap satışlarını geçtiğini duyurdu..İnsanl ığın şu ana kadar ki bütün kültürel birikimi, nerde olursanız olun küçük bir dergi çapındaki alet üzerinden artık elinizin altında..Artık eskisi gibi biz Ankara'lıların efsane Dost Kitabevine gidip kitap beğenme dönemi , kalsiklere bir sürü para verme devri kapandı..Tüm klasikler artık bedava elinin altında..Gazete cilik gibi yayınevi işletmeciliği de tarih olacak..İnterne t üzerinde varolamayan hiç varolamaycak..Ö nümüzdeki aylarda Facebook Borsaya açılacak, açıldığı gün tam 100milyar doları görmesi bekleniyor..Fac ebook'u geçelim, onun üzerinde parazit gibi yaşayan bir organizma olarak Farmvılle adlı oyun geçenlerde 10milyar dolar değere ulaştı..İnsanlı k tarihini hiçbir döneminde hiçbir kimse 500 milyon yetişkin insana hitab eden bir medya üzerinde oturmadı..24 yaşındaki bir velet oturdu..100 milyar dolar ilginç bir rakam..Türkiye' nin 50-60 yıllık holdinglerinin toplam değerinin 5-10milyar dolar olduğu düşünülürse 7 yılda yaratlan 100 miyar doların korkunçluğu ortaya çıkar..
Bu herkesin bildiği şeyleri niye anlatıyorum? Herkes bu somut rakamları biiyor ama bu rakamların tarihsel bir kırılma noktasında görülmemiş ölçülerde bir devrim olduğunu anlamıyor..FB'u beğenirsiniz beğenmezsiniz ama sol olarak bunun üzerinde düşünülmesi gereken muazzam bir toplumsal dinamiğe tekabül ettiğini yadsıyamazsınız ..Bu bir ultra devrimdir..Kend i çapımızda FB'u analiz edip sol medya modeli üzerine dersler çıkarmaya çalışırsak karşımızda ilk göreceğimiz şey olur..Bu FB fenomenin sırrı ne? Niye bu kadar fenomenel bir etki yarattı?
Buna benim verdiğim cevap şu: yazar/okur ayrımını kaldırması, yatay olarak genişlemeye olanak tanıması, herkese kendini dilediği gibi ifade etme, yani iletişim sürecinde bizzat aktif olmasını sağlaması..ABD' li ünlü pop-art'çı Andy Warhol hani şu ünlü lafı vardır; "Birgün herkes 15 dk ünlü olacak" diye..Bu o işte..Facebook' ta herkes artık 15dk da değil, sürekli ünlü..
Sol olarak göz ardı edemeyeceğimiz, kendi sol medyamız için ders budur: Günümüz insanları iletişim sürecinde denk taraf olmak istiyor, sadece okuyan değil, yazan, beğenen, ifade eden de olmak istiyor..Böyle bir kitleye artık ben yazayım sen oku öğren diyemezsin..En azından solun ilk açılım halkasında hesaba katması gereken eğitimli orta sınıfa bilinç götürme mentalitesi ile yaklaşamazsın.. Sol mutlak olarak denklerin ortak kollektif sesi olmak zorundadır..Esk i zamanlarda bir yazanın, öğretenin olması, okuma yazma bilmeyen cahil proleteryaya bilinç götürmek için öğreten adamlığıa soyunulması kaçınılmazdı, bunun formatı da haliyle basılı medya oluyordu..Bugün benim temsilcisi olduğum sol tabanın bir takım hocalardan alacak dersi yoktur..Herkesi n kendi beyni vardır ve herkes o beyinlerle yayın organlarındaki köşe sahipleri kadar düşünebilmekted ir..Dolayısıyla günümüz sol medyasının temel işlevi öğretmek ziyade paylaşmaya dayanmalıdır, temel şiar beence bu olmalıdır..Face book'un 100 milyarlık değer olması, 500 milyon insan tarafından kullanılıyor olması, üzerine film çevrilecek kadar bir fenomen haline gelmesi insanlardaki paylaşma, kendini ifade etme dürtüsünün ne kadar güçlü olduğunu gösterir..Bunda n 10 yıl önce kim 20 yaşında bir veledin çıkıp o koca koca medya devlerini tahtından edeceğine olanak verebilirdi? Eskiden, satılmış medya diyerek karşısında kendimizi çaresiz, elimizin kolumuzun bağlandığını hissettiğimiz bizim Plaza medyası artık diğerleri gibi herhangi bir internet sitesi düzeyindedir. 5 kafadarın sıfır sermaye ile kurduğu Zaytung ile aynı klasmandadır artık, geçmişin trilyonlar değerindeki medyaları..
Bütün bunlara ne tür ucubik bir sol sessiz kalabilir? Çağın realitesi budur, yeni paradigma budur..İnsanlık bir daha asla kuşlama, afişleme, risale moduna dönmeyecektir.. Sol, ya kendine bu yeni medya paradigması içinde bir yer açacacak ya da yokolup gidecek..
Hadi bütün bunları da unutalım..Gel şu ana kadar yazdığım herşeyi unutalım..Sanki ilk kelimelerimmiş, benden duyduğun ilk satırlarmış gibi yeni bir sol medyadan kendim, bizzat ben ne bekliyorum onu anlatayım..Bu anlatacaklarımı n bir çerçeveye oturması için sana günlük varoluşumu anlatmalıyım biraz..
Belki bildiğin üzere ABD'de yaşıyorum..Kola y bir işim var..Sabah 9-10'da gidiyor, akşam 3-4 gibi eve dönüyorum..Sade ce 11 aydır sürekli bulunduğum Seattle adlı bir şehirdeyim..Hal iyle kimseyi tanımıyorum..İş yerinden bir iki insanla arada sıra bira içiyoruz..Eve geliyorum mal mal bugünü ne yapsam da nasıl bitirsem de aynı cendereye yarın tekrar başlasam diye düşünüyorum..Ha yatımın uyku hariç nerdeyse tamamı İnternet karşısında geçiyor..Aslına bakarsan yaşayan bir ölüyüm..
Bak ben sana bu tek pasajda kendimi anlatmadım ha, muhtemelen insanlığın bir iki milyarlık bir kesiminin standard günlük vroluşuu anlattım..Ha 3 5 farklı extra vardır başkalarında, bir iki güzellik vardır ne bileyim, sevgili, daha fazla arakadaş, çoluk çocuk vs gibi..Ama temel olarak bu bahsi geçen devasa kitlenin günlük ritmi budur..
Biz bu küçük insanlar neye ihtiyac duyarız? Kendimiz gibi olan diğer küçük insanlara kendimizi beğendirmeye çalışırız, "ya ben koca evrende değersiz bir toz parçacığı değilim, benim bir varoluşum var, beni onayla, benim varlığımı teyit et" deriz..Sınıf savaşımından vs önce, insanı olarak temel ihtiyacımız budur..Varlığım ızı teyit ettirmek vs yani kendi ölümlüğünün farkında olan fani yaratıklar olarak temel varoluşsal problemlerimize katlanabilmesin i öğrenmek.
E-hayalete de ben her zaman bu gibi son derece somut beklentilerle baktım..Hakikat en yazı yazmak asıl derdim ya da yegane derdim olmadı hiç bir zaman..Yaratıcı insanlarla buluşmaktı asıl derdim, onlardan esin almak..Birsürü ilgi alanı olan insanlarla buluşayım, ufkumu açsınlar ben de onlara elden geldiğince esin alayım vs istedim..Aktif olduğum dönemlerde sinema seyretmek benim için büyük bir zevkti mesala, zira sinema ötekilerle ortak bir zemin sağlıyordu benim için..Aynı filmi başkaları gibi seyretmiş olmak benim için önemli bir kaynaktı.."Acab a şu filmdeki falanca sahneyi seyrederken filanca ne düşündü, o nasıl yorumladı" vs diye düşünerek bunun verdiği heyacanla seyrediyordum.. Yani e-hayaletteki bu küçücük film eleştirisi paylaşımı bile benim günlük varoluşumu belirliyordu, belli bir forma sokuyordu..Şimd i etkinliğimi kopardıktan sonra 4-5 aydır hiç film seyretmedim, ve şimdi günlük varoluşuma bir form vermekte de bocalıyorum..Be reket meraklı bir adamım da sürekli yeni meşgaleler yaratabiliyorum kendime..
İşte bir platformun bu günlük varoluşa form verme özelliğidir kurucu olan..Sağcılık bizim ülkede ve başka heryerde güçlüdür.. Sanki sağ toplumun doğal haliymiş gibi..Hiç düşündün mi Neden diye? Bu soru benim çok kafa patlattığım birşeydir..Sağı n en büyük avantajı takipçilerine bir "Hayali Cemaate" bağlı olma, yüce, anlı şanlı bir Topluluğun kimliğini taşıma gururu verir..Solun en büyük handikapı, en büyük açmazı kendi taraftarına ilişkilenebilec eği böyle bir topluluğa ait olma, ortak bir ruhun üyesi olma hissi vermez..Sağcı bir birey yaşamının her anında kendi varoluşunun onaylanmasının bir olanağına sahiptir; üstün bir ırkın, dinin, kahraman bir grubun, çetenin, bir futbol takımın ayrıcalıklı, seçilmiş üyesidir ya da taraftarıdır vs..Kendi çabası sonucu olmayan birşeye verili doğmasından dolayı övünür durur..Türk oğlu türktür, ezilen kürt çocuğudur, hak dini İslamın mürididir vs.vs..Şimdi burda biz solulara musallat olan korkunç varoluş sorunu yoktur..Bununla başetmek zorunda kalırız..Hiçlik le heran yüzyüze yaşamasını öğrenmek zorundayızdır.. En berbatı, srtımızı sıvazlayıp aslan çocuk, harbi türk, vatansever, dini bütün vs diyen yoktur..Varoluş umu kendi kendimize meşrulaştırmak, estetize ve idealize etmek zorundayızdır.. Yani lafı uzatmayalım sağcı bir birey varoluşunun onaylandığı bir toplumsal kerteriz noktasına sahiptir, bir cemaat içindedir..Hiçb ir zaman yalnızlık hissetmez..Üsel ik toplumu birkaç katmanda yaşar..Aile, cemaat, çete, vs. Oysa solun öteki ile temasa geçtiği tek yer ailedir, sahip olduğu bütün toplumsallık budur..Sağ varoluşunu yüce bir davaya bağlı olmakla da sublime eder üstelik..Solun böyle bir yüceltme şansı da yoktur..Yaşanan yenilgi sonucunda bilakis aşağılama yerin dibine sokma, kesif bir sinizm yerleşmiştir..
İte bu gibi sebeblerden dolayı, sol medya, salt medya olmanın ötesine geçmek de zorundadır..Nas ıl günlük ibadet bir müslümanın günlük hayatının ritmini düzenlerse sol medya da benzeri bir forma sokmaya izin verecek ufak tefek düzenli ritmler yaratmak zorundadır..Bu bir albümü dinlemeye sevk etmek, bir kitabı okumaya teşvik etmek,bir film seyrretmesini sağlamak vs gibi şeyler.İlla ki kültürel bir etkinlik de olması gerekmiyor..Bir hobi için bir heves de doğurabilir..Ye nilen bir yemekten gü-zel bir lokantadan da bahsedilebilir, ya da yapılan bir ziyaretten..Yaş am bu ufak tefek faaliyetlerden oluşmaz mı..Ama bu ufak tefek faaliyetlerin bütünüdür bir toplum içinde bulunmaklık, bir yere ait olmaklık hissi yaratan..
Facebook neden bu kadar popüler oldu? Hiç ektra bir zaman ayırmadan işyerinde, sevdiğimi bir müziği YouTube'dan paylaşıyorum, 94 tane "hayranım" var, ne kadar ince bir müzik zevkim olduğunu gösteriyorum onlara..Ya da zekice dile getirilmiş bir özlü söz koyuyorum, yazarın dehasından bir nebze kendime pay çıkarıyorum..Al tı üstü dandirik bir Facebook profili emin ol bana iyi kötü bir toplumsallık yanılsaması yaşatıyor, birileriyle ileşimi halindeymişim sanısı sürdürmemi sağlıyor..Aslın da yok böyle bir toplumsallık..T abii ki farkındayım..Ka ldı ki hayranlarımla aynı dünya görüşünde değiliz..
Facebook gibi son derece gevşek bir birliktelik bile bir topluluğa ait olma hissi yaratıyorsa, belli bir niyetle, ortak bir hedefle biraraya gelen insanların benzer bir çatı altında toplandığını düşünelim..Çok daha büyük bir etkileşimin ortaya çıkacağı açıktır..Geçen burda bir filipinli arkadaşla bir gece vardiyasında beraber çalıştık..İş gereği çocuğun YouTube'a yüklediği aile videolarını seyretmek zorunda kaldım..Oğlan kendi çektiği fotoğraflaırnı bir program içinde bir slayt gösterisi haline getirmiş, arkaya da Beyonce'dan boktan bir müzik koymuş ve ortaya ciddi ciddi bir video çıkmış..Aile videosu, çok kötü resimler, çok kötü müzik vs ama bu bir sanatsal üretim aslına bakarsan..Şöyle bir düşün, bu boktan aile videosu, soundtrack'ı ile, montajı ile kamerası ile görseliği ile bildiğin film aslında..Kızdım kendime..O an daha iyi anladım, aslında içinde bulunduğumuz koşullarda eskinin çok pahallı sanatsal prodüksiyonları ayağa düşmüş durumda..Neden dedim kendime, bu gibi ufukları açacak ilişkiler neden kendi sol çevremde çıkmaz diye..Bu herhangi bir ulvi hedefi başka dünya özlemi olmayan "sıradan" insanlar bu kadar yaratıcı olabiliyorken, neden kendine sözde dünyayı değiştirme misyonu yüklemiş solcular bu kadar yaratıcılık kabızıdır..Nede n ben çektiğim fotoları biraraya getirip iyi kötü bir film bile yapabileceğim esinini kendi öz çevremden değil de sıradan bir iş ilişkisi içinde buluyorum? Solun trajedisi de bu değil mi işte? Toplumun değişen ritmine ayak uyduramıyor, yeni yetenekleri elde edemiyor..En azından kendi çevremde ben teknolojiye hakim bir solcu göremedim..ODTÜ mezunu bir mühendisin e-mail ilk çıktığında çok anlamsız ve gereksiz bulduğunu söylediğine şahit oldum ama..Resmi ağızdan internet için e-tipi cezaevi dediği rivayet edilir önemli bir büyüğümüzün..Te konolojiye yatkın olmadığı gibi farklı yaratıcılık tiplerine de açık değildir..Bak biz Facebook'un YouTube'un yaratıcılığını tartışırken herhangi bir vizyonu olmayan adam iyi kötü bir sanatsal yaratıcılık içinde..Hani gene sola verip veriştiyor olmayayım ama maalesef sol son derece arkaik bir pathos içinde takıldı kaldı...Geçen Hopa'da bir öğretmen öldü ya gösteri sırasında..Heme n bildiğim solculardan Metin Lokumcular ölmez, yüreğimizde yaşayacak, direniş yayılıyor vs pathos'u aldı başını yürüdü..Yaw ne direnişi, nerde yükseliyor, alıyor 3- 5 oyu oturuyorsunuz köşenize...Avat ar'a Lokumcu resmi koymalar, Direniş Yükseliyor vs..Sonra Kürkçü seçildi ya, bu sefer kürkçü avatarları vs..Yani hala bir ağlama, bir arabesk pathos'tan başkası elimizden gelmiyor..İşte yeni iletişim modeli artık bu ağlak, hamasi pathos'tan kurtulup, çoşkulu, yaratıcı, üretken, taraftarlarına öyle direniş toplumsallığı değil, bildiğin adi günlük yaşam içinde bir topluluğa ait olma hissi verecek, ortak yaratıcılığı teşvik edecek bir iletişim/etkile şim modeli şart..Yoksa emin olun böyle giderse solun sembolü orak çekiç değil baston ve bardak içinde protez diş haline gelecek..Korkun ç bir hızla yaşlanıyor sol..Etkin olarak çalışan solcuların profil albümlerine bakıyorum artık iyice yaşlılar kulübü olmaya doğru gidiyor..Yemin ederim kahroluyorum, utanıyorum ve çok üzüluyorum..Ama durum bu..Direniş, mücadele, halkevi, sendika vs gibi retoriklerle kimseye ulaşamıyoruz..
Solun mevcut iletişim kanallarına bakılsın, üyelerinin günlük yaşamlarına bir form verecek bir topluluk duygusu yaratacak hiçbir uygulama olmadığı görülür..Durumu mu anlattım, mesala ben yalnız bir adamım..Birgün' de isterse vahiy gibi aydınlatıcı bir yazı yazılsın benim günlük hayatımda bir dönüşüm yaratmaz, yalnızlığıma çare olmaz..Güzel yazı der geçer, sabah kalkar gene yalnız yalnız boktan işime gider, 4-5 saat sonra ada amaçsız beklentisiz evime dönerim, okuduğum yazı bende somut bir etki bırakmaz..Yeni iletişim kanalı, üyelerine süper aydınlatıcı yazılar değil, varoluşu için bir meşru bir gerekçe sunmak, bir hedef koymak zorundadır oysa ki..Birgün'de yazısını okuduğum bir insana özelden bir mesaj atıp gel şunu bir bira içrek daha detaylı tartışalım diyemem..Ordaki yazarlar ve okuyucu olarak ben tamamen ayrı boyutların insanları olarak kalmaya devam ederiz..Birgün' de okuduğum bir yazı bana yeni bir dostluğun kapısını açmaz, yeni bir paylaşım kanalı sunmaz...Beni pasif bir okuyucu düzeyine indirir ve orda durmamı ister..Benden bütün beklediği çağırdığı zaman yürüyüşe katılmam, maddi destek vermem, yazılanları sağa sola forward'lamam vs'dir..
Yeni sol medya insanlara yazı değil bir yaşam biçimi de sunmalıdır..Gel ecekte vaaz edilen "başka dünyanın" ilişkilerinin bir simulasyonu olabilmelidir.. Zira insanların çok azı cennete satılan arazinin tapusu için emek ve zaman ayırmayı kabul eder, elde somut bir veriy yoksa. Her neyi vaaz ediyorsun, onun iyi kötü pratiğini de sunmak zorundasın..Sos yalizm çoşkulu bir toplumdur, yaşamın her anını bir yaratıcılık şöleni haline getirir, zira insanı hayatta kalma önceliğinden kurtarıp bireysel yetilerine konsantre olmasını sağlar..İnsanlı ğın bu en çoşkulu projesi asgari ücretin 10 katına çıkarılacağı sığlığına indirgenemez..S osyalizm iktisadi özgürleşme kadar yaratıcı kapasitelerde özgürleşmedir, yaşamın keyifli, çoşkulu bir oyun haline getirilmesidir. .Sol ütopyayı bi görevler, angaryalar, çileciik pathosuna indirgeyenler aslında ona en büyük zararı verenlerdir..O ütopya aslında çok daha zengindir ama maalesef o büyük ütopyayı genç kuşaklara aktaracak yaratıcı güçlerini sol yaşlanarak hızla kaybetmektedir..
Sol hayata geçireceği yeni iletişim/etkile şim tabanlı yaşam alanında vaat ettiği ütopya nasıl bir toplumsallığın hüküm süreceğinin bir temsilini vermeden,bizzat iyi kötü yaşayarak göstermeden genç kuşakları bu muazzam iletişim çağında ikna etmesi mümkün değil..
Aslında böyle bir temsil sergileyebilmes i imkansız değil..Kendi günlük varoluşlarımızd a hissetiğimiz somut eksikleklerin giderilmesine yönelsek, kendi yaratıcı dürtülerimizi örnek verdiğim filipinli gibi birşeylere kanalize etmesini becerebilsek, bu gibi ortak üretimler yapabilsek, bu ya da başka bir site etrafında işleyen bir yaratıcı toplumsallık yaratmış olduğumuzu gösterebiliriz. .İnsanların bu denli yalnız olduğu, dolayısıyla milyonlarca çöpçatan, arkadaşlık, sosyal medya sitesine ihtiyaç duyduğu, üstelik Facebook gibi bir yapıyı 100 milyarlık bir değer haline getirecek kadar ihtiyaç duyduğu bir dünyada, vaaz ettiği kollektif bir varoluşu iyi kötü yaratıcı üretimiyle örnekleyen bir yapının insanlar tarafından farkedilmemesi mümkün değil..
Ha işte benim dediğim yazıdan, analizden, eleştiriden önce böyle bir toplumsal yaratıcı arka plan, popüler kültüre ve egemen iletişim modeline dayanarak kurulabilse, sesimize dikkat kesilecek kulaklar da buabiliriz..Ama insanlar milyonlarcası arasında herhangi başka bir yazınsal vaaza kulak asmıyor artık, kendisinin bizzat parçası olacağı aktif bir kollektif yaratıcılık süreci bekliyor..Ha elbette herhangi bir yaratıcılık içinde olma derdinde olan insanlar çok küçük bir azınlık, insanların ezici bir çoğunnluğu ya umarsız bir tüketim, zevk, sefa çılğınlığı ya da umutsuz bir yoksulluk içinde ama her durumda bir popüler kültür fromatına eklemlenen herhangi bir yaratıcılığın, olabilecek en iyi şekilde dile getirilmiş düz yazıdan çok daha fazla etkisi olacağı bence çok bariz bir gerçek..
Bitirirken; bence yeni bir sol medya adına, daha somut olursak e-hayalet'te yapılabilecek olan ama şimdiye kadar yapılmayan bence şunlar;
1. Önemli popüler kültür ürünlerinin eleştirilmesi, bunlara eklemlenerek meramını anlatma, Zizek usulü
2. Ziyaretçilere burda bir toplumsal alan, bir cemaat olduğu izleniminin verilmesi..Bunu n için yazı yazılmasa bile siteye düzenli bağlanış, film, kitap, müzik tanıtımları biiniyorsa puanlanarak, çok katılımlı bir platform olunduğunun hissetirilmesi..
3. Günlük başağrısını, karpuzla kurduğu ilişkisini dahi anlatsa hemen her günlük deneyimi 2-3 cümle ile dile getirmek..Konul ar sonsuz..Bu bence günlük sıradan geyiğin, dedikodunun simulasyonudur. .Belli bir toplumsallık hissi yaratan, bu tür rastgele, özensiz laf olsun diye yazılan şeylerdir.
4. YouTube'tan vs sevilen bir müziğin
fragmanın vs paylaşılıp bir iki yorum eklemlenmesi vs..
5. Eline bir fotograf makinesi alıp günlük yaşam alanlarının görsel kaydının tutulması vs..
6. Günlük aktüel haber başlıklarını Forumda iki lafla pyalaşmak vs falan..
7. Gezilen, gidılen yerlerin bir cümle ile tanıtılması deneyimlerin paylaşılması vs.s..
Bütün bunlar ve belki daha sayabileceğim bir sürü başka aformel katkı kimsenin günlük 3-5 dakikasını almaz..Ama bütün bunlar sürekli, düzeni yapılsa asıl mesajların verileceği yazıların sunlabileceği bir toplumsal arkaplan yaratılmış olur, çıkarılacak daha derin seslere verilecek kulaklar bulunur zamanla..Ama iyi kötü bir toplumsallığın olmadığı bir yerde, düz yazı yaz, millet okusun aydınlasın gerçekleri görsün, hidayete ersin vs..BU anlayışın günü geçmiştir artık..Hem de çok oluyor..Sol bunun farkına varamadığı için yerlerde sürünüyor..2003 'te Birgün'ü çıkarmak birsürü para dökmek yerine sol bir medya çıkarılsaydı sol adına çok daha hayırlı bir iş yapılmış olurdu...Aha işte Soner Yalçın nerdeyse tek başına koca bir hareketin yayın organi olarak Birgün'den çok daha etkili..Kaldı ki OdaTv de aslında klasik bir yayın organı..Ekşi Sözlüğün biraz daha derli toplusu, e-hayalet'e benzer bir tarzı Birgün'ün arkasındaki güçlü hareket kadrosyla kurulsaydı bugün ülkede sol için çok daha iyi bir durumun olacağından hiç kuşku duymuyorum..Sol adeta uğraşarak kendini yaratıcı kitleden uzaklaştırıyor, kendi kendini kötürümleştiriyor..
Benim iletişim anlayışım bu; arkaik yazar/okur ayrımına dayanan, popüler kültür eleştirisini, popüler kültürün egemen kanallarını kullanarak yapmayı yadsıyan, puriten ögreten adam yaklaşımına dayan bildiğimiz hamasi sol medya tarzından hiçbir beklentim kalmadı..İçinde bulunduğumuz yeni iletişim paradigmasının sol versiyonunu realize edecek bir ortam hayal ediyorum, ulus, ülke, kültür, dil, din vs ötesi..Yapılır mı bilmem, ama şu günün dünyasında mevcutları sola uyarlayan bir platform olmadıkça solun dirilmesi bence çok zor..
Olayi kişiselleştirmi şsin,oysa tam da girişte işin özüni anlamış olduğunu ilan etnişken yani "Doğrudan bana cevap vermediğini biliyorum" diyebilmişken.. Sana, yani seni bir Özne (yanılsaması) olarak koyan bütünselliğe değil, o bütünsellik yanılsamasında, sarkma yapan, fırlama bir ayrıntı gibi o bütünselliğin bir kurgu olduğunu piç piç sırıtarak gösteren ayıntılara cevap veriyordum ki bu sadece sende olan birşey de değil..Senin vesilenle o sözkonusu ayrıntının üzerine gitmektir sözkonusu olan, sen sadece kendinde olan öznel birşeyi sergilemedin, toplumsal/kültü rel bir patalojinin sendeki izdüşümünü ifşa ettin. Özne bir kurgudur, kurucusu da toplumdur/kültü rdür..İnsanın kendi öznelliği ile hesaplaşması içinde bulunduğu kültürle hesaplaşmasıdır ..Zira o kültürdür ortaya mermer gibi ağır, ve daha da önemlisi homojen, kapalı, bütünsel bir özne kurgusu çıkaran..Bu yüzden bu kadar alınganızdır, bizdeki bir özelliğin eleştirilmesini öznelliğimizin eleştirilmesi olarak algılarız..O yüzden bir Türk'e -ya da kürte- bencil dersen inanılmaz alınır, kızar, savunmaya geçer..Oysa bir Alman'a ya da Amerikalı'ya Bencil dersen kendindeki bencilliği yadsımaz, bunu insanın hamuru olarak rasyonalize etmeye çalışacak, doğanın bir muzipliği olarak dışsallaştıraca ktır..Bir batılı kendindeki "kusurlar"ı çok kolay kendi öznelliğinden soyutlayabilir.
Benim ilk iki yorumda işlediğim ana konu ne; bu toplumda normal, sıradan bireyler arasında iletişim yok, insanlar birbirleriyle etkileşemiyor.. Oysa etkileşim Spinoza-Deleuze felsefesinin kurucu bileşenlerinden biridir..Onları anladığını söylüyorsun, ama benim bu merkezi konu üzerine bu kadar durmamda sadece trajik bir yön görmen, eğer dediğin gibi ben senin düşüncelerinde gerçekten etkide bulunmuş biriyse müsaade et ve şu söyleyeceğime güven, zerre anlamamışsın..H akikaten çok uzaksın hem beni, hem Spinoza-Deleuze felsefesini anlamış olmaktan..Ha bunda da alıncak birşey çıkarma, olabiliri bir insan bir geometrik problemi de anlamayabilir, herkes kuantum fiziğiğni de anlamak zorunda değil..Başkasıy la fikir teatisine girer, ondanaldığı girdiyle anlar..Hepimizi n öğrencilik yıllarında yaptığı şey değil midir bu? Bir konuyu anlamazsın arkadaşın anlatır anlarsın, sonra döner başka meselede tersi durumu yaşarsın..Etkil eşim, başkasını etkileyebilme, ve başkasından etkilenebilme kapasitesi Spinozacı felsefesini merkezi özelliğidir..Bü yük Ego'yu, mermer ego'yu parça parça edip başkasından etkilenebilir hale geldiğin zaman Spinozacı olmuşsun demektir..Oysa bizim doğulu despotik kültürümüzde, hiyearşinin üst kademelerindeki biri aricinde, alttakilerden ya da denklerden etkilenebilmek erkekliğe halel getirmek olarak algılanır.. Benim derdim ne seninle, ne de bir başkası ile..Kültürle.. Her fırsatta dile getiriyorum; ontolojik düzlemde..Neyi ele aldım ilk iki yorumda; çok temel bir sorun var dedim, anlamıyoruz birbirimizi, çünkü kulak vermiyoruz..Sen de bunu ifşa ettin ve ben bir Spinoza'cı olarak etkileşim eksikliğinin bu eksikliğine vurgu yaptım..Tutuyor sun bana soruyorsun "ne bekliyordun bir yazı 5dk içinde 10 bin aklamasını mı" diye..Eğer iddia ettiğin gibi beni anlamış olan 3-5 kişiden biri olsaydın bana böyle bir soru yöneltmemen , derdimin çok daha başka olduğunu çıkarsaman gerekirdi, zira benim yazdıklarım tamı tamına bu iddianın hilafına binlerce satırlar dolu.. Geçen bahsetmeyi unuttum, şöyle bir yazım daha var;
SIFIR NOKTASI
http://www.e-hayalet.net/index.php/makale-sections-614/51-politika/9877-sifir-noktasi
Devam etmeden önce rica ediyorum git bu yazımı bir oku önce, benim ölçütlerime göre çok kısa bir yazıdır..Bu yazıyı okuduktan sonra yaw allah rızası için orda söylediklerim ışığında tekrar bir değerlendir bi, bana ilk mesajında söylediklerini, istihza yollu dokundurmaların ı..Yazının başlığın dikkat bir önce; SIFIR NOKTASI..Sadece başlık bile çok şey anlatmıyor mu? Şimdi adamın teki çıkmış Sıfır noktasında olunduğunu ilan etmiş, ancak buna rağmen kendisini en iyi anlayan 3-5 kişiden biri olduğunu söyleyen arkadaşı bütün bu yazılanlara rağmen o adama "durumun bu olduğu, şaşılacak, kızılacak bir durum olmadığı, kızılacaksa konjuktüre, zeitgeista kızılması gerektiğini" telkin etmiş..Şimdi bu senaryo'da çok absürd bir durum yok mu? O gıcık lafı kullanacağım ama bu tipik bir tereciye tere satma vakasıdır..Bu "öylesine edilmiş bir lakırdı" diye geçilecek birşey mi? Ya bu tam da sol olarak karşı karşıya bulunduğumuz hsatalığın semptomu işte..Sakatlık bu gibi ontolojik düzeyde başlıyor..Bu senin, beni arkadaşının hastalığından bile haberi olmayan, popüler bilim-kurgu filmlerindeki ruhsuz, duygusuz anroider gibi katıksız rasyonelitenin hükmünde bir dallama durumuna düşüren, usta işi çalımınla korumaya çalıştığın kendi öznelliğinle ilgili değil, bu yapısal, ontolojik bir durum..Değil diyorsan ellini vicdanına koyarak bana şu cevabı ver o zaman; eğer ben senin hayatında hakikaten önemli birkaç kişiden biriysem, Allah için Önder daha önce ne yazmış diye merak edip bu yazıyı okudun mu? Eğer okuduysan açıklayabilir misin bana "Sıfır Noktasında" olunduğunu yıllar önce deklare etmiş bir adama karşı söylemiş olduklarını söylemen nasıl mümkün olabildi?
Bu yazının birkaç ilginç özelliği var konuyla bağlantılı olan..Daha önemli olan şu; bu E-hayalet türü, Özgürlükçü Sol adlı sitede yapıtğımız yazışmalar sonucunda, fikirleri benzeşiyor görünen bir grup insanın bir birlikteliğin manifestosu, dışarıya açılmaya yönelik Çağrı metni idi..Bu çağrı metnini sol yazışma gruplarına yollayarak başka insanlara ulaşmayı planlıyorduk. Yazının ikinci ilginç özelliği ise yazım tarihi; 2003, şimdi görünen 2008 tarihi E-hayalete aktarılış tarihi..2003 niye ilginç bir tarih? Şu pasaja bakalım;
Alıntı:
8 yıl aradan sonra dönüp bakınca bu sözün şimdi çok da doğru olduğunu görüyorum, Ufuk Uras'tan, Ertuğrul Kürkçü'den ve bilmum sol stardan medet umanları düşündükçe..
Bilginin kollektif olarak üretilip kollektif olarak tüketilmediği bir yerde, “özgürlükçülük”,”katılımcılık” vs “ilerici” bir hamasetin unsurları olabilir ancak.
Lakin asıl ilginç pasaj bu da değil ama şu; Lütfen Allah rızası için bu satırları değerlendirmeye tabii tuttuktan sonra şu yürümekte olan tartışmanın bağlamını tekrar bir düşün;
Alıntı:
2003'ün ilginçliği 2004'ten önce gelmesinden kaynaklanıyor..Zira 2004 Facebook'un az biraz adının duyulmaya başladığı tarihtir ama o da sadece ABD'de..Sanırım bize gelmesi çok daha sonra oldu..Yani Facebook'un daha esamesi okunmazken yukarıdaki satırlar sol terimlerle Facebook benzeri bir iletişim formatını betimliyordu..Böyle bir iletişim tarzına olan ihtiyacın ne kadar büyük olduğu Facebook'un bugün ulaştığı noktayla kanıtlanıyor..Biz çok daha önce boşluğun adını koymuşuz ama o boşluğu biz değil, kendi kapitalist değerleri ile başkaları doldurdu..Zira bizimkiler o zamanlar çok daha yüksek sesle tıpkı senin şimdi yaptığın gibi "facebook fenomeni ve hareketi benim için boktan bir sanal mekandır" konumunda idi.."Face'ni verdik Book'unu çıkardınız" gibi vulgar kafiyeleri bulanlar o zamanlar çok daha fazla zeki insanlar gibi algılanıyordu..Halbuki bu tür tonal benzerlikler bulmak, kısa pantolonlu çocuk muzipliği seviyesinde bir entellektüel kapasiteye sahiptir..Hala düşünsel anlamda ip atlamakla ya da topaç çevirmekle meşgul bir zihni ele verir..Hatta yanlış bilmiyorsam şebekler de benzer tonallıklar arasında korelasyon kurabiliyor, Pavlov'un köpeğinin zil çaldığı her seferinden ağzının sulandığı da bilinyor..Bu çaptaki adamların "büyük ozan" olarak algılanabilmesi, çocuksu bir tekerlemede düşünsel bir kırıntı bulunabilmesi, hem de senin gibi birikimli biri tarafından bulunabilmesi, bu ülkede bir başka trajedinin adıdır..Geçen bir haber vardır, şu CHP'lı yazar, Hıdır bilmem ne, bir demeç veriyor, rozet takmaktan falan bahsediyor sanıyorum; bunu anlatırken "birlikte güzel bir etkinlik yapacağız, kapalı bir üçgen olarak birbirimize takacağız, ben Mehmet beye takacağım, Mehmet bey Ahmet Bey'e takacak, Ahmet bey'de bana takacak" diyor, arkadaki gazeteci bozuntusu da buna katılarak gülüyor kameralar karşında, Gazeteci olmuş ama aklı hala liseli muzipliklerine çalışabiliyor ancak...Takmak fiilinin cinsel ilişki ile bağlantırılması ne kadar derin bir zihine gönderme yaparsa, FB'deki Book'tan da Bok çağrışımı o kadar yapar..
"Bizler sadece bilgi üretimi ve paylaşımı için değil, insanların ilgi alanları ve hobileriyle aktif olarak katılabilecekleri, günlük hayatlarında izdüşümü olmayan belirsiz bir geleceğe ait ve dolayısıyla dışsal “yüce” hedefler için değil, kendi günlük hayatlarında dolaysız bir dönüşüm yaratmak için biraraya gelecekleri, ötekilerle interaktif bir iletişim içinde potansiyel yetilerini açığa çıkarabilecekleri, herkesin bulunduğu yerin muhabiri, gazetecisi olabileceği, bireysel hapishanelerinden çıkıp ötekilerini bulabilecekleri bir iletişim ağının gerekliliğine inanıyoruz."
Benim FB'a yaklaşımı mı hiç anlamamışsın..Kusura bakma ama Deleuze-Nietzsche-Negri çizgisini okuyarak kendini iyi hissedebilen birinin FB'a yaklaşımının yukarıdaki gibi olmasını da ben anlayamıyorum..Sevgili Murat, benim düşüncelerime bir gram değer veriyorsan seni temin etmeme izin ver; Spinoza'dan başlayıp Negri'ye kadar gelen felsefe çizgisini sevdiyse bir insan, Facebook fenomenini gözardı etmesi mümkün değildir, çoşkuya kapılmaması mümkün değildir..Deleuze'ün en önemli, sol adına tek geçilecek kavramı Rhizome'dur, yani türkçe karşılığı ile Köksap'tır..Facebook iletişim alanında Rhizome'un vücut bulmasıdır..Facebook ideal bir Rhizome'dur..
Ha bunları söylemek Facebook'un devasa kapitalist bir makine olmasını güzellemek değildir..Sözkonusu olan belli, spesifik bir içeriğin değil, biçimin yüceltilmesidir..Bu tikellerle değil tümellerle değerlendirmektir..Önümüzde duran Facebook belli bir evrensel biçimin belli spesifik bir içerikle, kapitalist bir içerikle doldurulması demektir..Burda övülen bir takım yazı kurulları, editörler vs tarafından filtrelenen hiyerarşik iletişim modeline karşı, insanların kusursuz yatay düzlemde yayılan iletişimidir..Facebook bunu başarmıştır..Solun şimdiye kadar ki hangi iletişim kanalı, bizim çok okumayan eş dost hısım akrabaya ulaşabildi, solun hangi dergisi buralara kadar indi? Ancak bugün eltiler, bacanaklar, halalar, teyzeler, dünürler vs yaramaz yeğenlerini, kuzenlerini çoluk çocuklarını birebir takip ediyorlar, ben kendi geniş ailmenin benden önceki kuaşklari hiç bu denli politik bir etkileşim içinde olmamıştım..Sol propanganda hiçbir zaman bu kadar yoğun bir şekilde halkla buluşma olanağına kavuşmamıştı..60 yaşındaki halalara vs bir sol dergi verip okutamazsın ama FB'da sol bir videoyu seyrettirebilirsin..Facebook Deleuzeyen bir Rhizome'dur..Bunu göremeyen Deleuze'u vs anlamaktan çok uzaktır..
Aslında tam da bu yüzden, hal böyle olduğu için E-hayalet'i de aynı nedenlerle radikal biçimde yanlış analiz ediyorsun, daha doğrusu benim E-hayalet yalaşımımın ne olduğunu..Bu yanlış kavrayış da tamamen farklı iletişim paradigmalarını referans alarak konuşmamızdan kaynaklanıyor..Sen, -bu bir yargılama değildir- hala klasik iletişim modeline referansla değerlendiriyorsun E-hayalet'i ve benzer bir başka yapıyı..Merak etme bu konuda hiç de yalnız değilsin, Hasan da, Erdem de ve yazan, daha doğrusu yazmayan diğer arkadaşlar da aynı şekilde değerlendiriyor, yazmamaları da aslında e-hayalet'e yönelik bu bir türlü kıramadığımız klasik medya yapısı algılamasından kaynaklanıyor, millet e-hayalet medya ben biryazar değilim ki ne yapayım modunda..Bu sitede kendi adıma olmasını istediğim iletişim modeli konusunda bir tek Murat Y. ile yakınız, mesala uzun analitik, edebi, deneme vs türden yaqzılardan ziyade sinema/kitap/müzik tanıtımları, güncel, casual blog'ların vs daha önemli olduğu fikrini bir tek o paylaşıyor gibi..Bakmayın benim uzun yazdığıma, aslında bütün o yazıları ben paradoksal biçimde benim gibi uzun yazılmaması gerektiğini anlatmak için yazıyorum..Siteyi çıkarmayı başladığımız ilk andan itibaren klasik hamasi bir sol site olmamalı dedik bu girişim..Yukarıdaki 2003 tarihli "Sıfır Noktası" yazımdan alıntıladığım pasaj benim iletişim modelimdir. Deleuzeyen iletişim modelidir..O kadar uzun uzun anlatmama rağmen hala kimse anlamıyor derdimi..Benim senin ya da başkasının yazıp yazmaması ile değil derdim; beni siteyi terk etme noktasına getiren, senin özelinde ele alırsak, senin yazı yollamıyor olmandan çok, bir toplumsal mekan, elimizideki yegane yaşam alanı olarak sitede görünmemen..
Pamuk'un kitabının giriş cümlesine referansla benim "Yeni Hayat" sendromu dediğim bir durum var bizim memlekette, aslında daha öncesinde de Turgut Özben sendromu..Bizim şu memlekette insanların kitaplarla yazılarla ilişkisi, tıpkı aşkları gibi damardan, öldüresiye veya ölesiye, ya hep ye hiç katılığında..Yani bir kitap okusun bütün hayatı değişsin istiyor..Kitaba yüklediği misyon bu..Özben de bir kütüphane rafları önünde durur ve içinden" Birgün bunların hepsini okuyacağım" der..Kurulan ilişki bir öğretme-öğrenme boyutunda..Ontolojik düzlemde analiz diyorum ya, işte bu gibi şeylere kafa yormayı kastediyorum..Kitaplara, yazarlara bizim ülkenin arabesk ezilmişliğinin etkisi altında huşuyla bakmamız gerekmiyor..Ama mesala senin gibi kitaplar ve okuma eylemi konusunda artık bir hayli tecrübeli olması gereken biri bile okumayı dışsal bir pratik, asli yaşamın ötesinde yabancılaşmış bir eylem olarak algılıyor..Eğer öyle olmasaydı şu lafı etmemen gerekirdi;
Alıntı:
Ben şahsen yazdıklarım birilerini "kesebilsin" diye yazmıyorum, hakikaten bir derdim var, ona yönelik pratik bir sesleniş sadece,bir "eser" ortaya çıkarmaya çalışmıyorum..Emin ol Murat, seni teyit ederim, o derdimi anlayanlardan biri değilsin inan ki..Anlaşabiliyor olmaktan aslında öyle uzağız ki..Mesala şöyle çok bariz paradigmatik bir ayrım var gibi; benim mesala derdim asla yazma işinin kendisi değil, insanlar katkı yapmıyor derken de stemlerim asla hiçbir zaman insanların yazmaması nedeniyle değil..Aha işte Hasan'a sor..Hasan'ı yazmıyor diye eleştirmem mümkün mü? Ha bir de Hasan kendini acayip tutuyor, hani biraz talep etsek hergün yazabilir, günde 2-3 tane yazabilir..Okuyanlar da biliyor yazdığı hiçbir yazı da vasatın altında düşmüyor..Ama bir sor bakalım kendisine nasıl sayfalar dolusu dil doktum ozelden yazısmalarımızda, ihtiyacımız olanın yazı olmadığını ikna etmek için..Eğer arşivinde duruyorsa ve sitede yayınlarsa bu bağlamda son derece açıklayıcı olacaktır..
"Ehayalete dört beş aydır sanıyorum takılmadım, içimden gelmedi. Ara ara yazılanlara baktım kesmedi. Senin yazmadığın dönemlere denk gelmiş ama sen de beni kesmezdin emin ol."
Ha bu yüzden aklıma geldi bir parantez açayım, bir başka problem de tartışmaların hep ikili düzeyde kalması ve diğerlerinin müdahale etmemesidir, bir başka umutsuzluk kaynağım .Mesala Hasan'ın benzer konuda ona yazdığım onca şey varken, şu tartışma bağlamında müdahale edip "Murat aslında yanlış anlıyorsun Önder'in derdi çok başka, o yazı yazlımıyor diye eleştirmiyor" dese, bu saçma sapan gereksiz yanlış anlamaların da önüne geçilebilir ve herkese özel açıklamalar yapmak durumunda kalmam..Ama anlaşılmaz bir şekilde katılınmıyor..Yemin ederim sitede bir umut göremememin en önemli temel nedenlerinden biri de budur..Bunu Hasan'a yönelik eleştiri olarak da getirdim..İşte yüzü..Bu sitede herkes solo, kendi bireysel bir ajandaları ya da beğeni skalası var, onu takip ediyor..Böyle solo varoluşlarla istersen yüzbin kişiyi bir araya getir, toplumsal bir yaşam alanı yaratılmış olmaz..Neyse parantezi kapayalım..
Dediğim gibi, eğer eklerse Hasan'a yazdığım yazıların da gösterceği gibi siteye katkıyı yazı yazmak olarak görmüyorum,aksine fazla yazıya karşı çıkıyorum..Rhizomatik bir toplumsal alan benim derdim..Yani senin durumunda mesela 4-5 aydır tek satır yazmış olman değil, ya da yazılanların hiçbirinin seni kesmemesi değil..Diyelim birebir aynı mekanda yaşadığın en yakın dostunu sen en son 3-4 kez aramış olmana rağmen o seni bir kez olsun aramamışsa ne hissedersin? Böyle bir durumda ne hissedersen benim de siteye uğramamanla hissettiğim o..
Onca süredir yazı yazmadığın için değil, sandığının tam aksine, uzun bir tedavi sürecinden geçmeni gerektirecek bir hastalık geçirmiş olmana rağmen bütün bunları "şahsi fiziksel/psişik sorunların" olarak görmen ve bunların "ben dahil kimseyi enterese edeceğini sanmamam"..Başka herşeyi geçelim, solun post-modern bozgunun bizatihi asli nedeni daha doğrusu semptomu budur benim kanımca, toplumsal'ın daha dar bir anlamda cemaatin , mahallenin tarumar edilmesidir..Şimdi sen bunları çok normalmış gibi söylüyorken solun hala proleteryayı toplumsal fail olarak görmesi gerizekalılık değilse nedir? Toplumsal fail, kollektif öznellik dediğin nedir? Eğer sen bir şekilde beraber olduğun insanlara karşı böyle bir kendini çekme süreci yaşıyorsan, sol hangi toplumsal fail üzerinden yükselecek, hangi zemin üzerine basacak, birbirlerinin zor dönemlerinden bile haberdar olmayan insanlar nasıl bir ortak hedef koyabilirler?
Beni sandığından çok daha az anlamış olduğunun bir başka kanıtı da bu..Eğer beni sandığın kadar biliyor olsan, şu meselenin benim temel sorunsallarımdan biri olduğunu anlarsın..Mesala benim defalarca, her fırsatta kullandığım bir "aforizma"m vardır; "Mahalle kahvehanelerini kaybettiğimiz gün tam anlamıyla yenildik"..12 Eylül değil, asıl bozgunu mahalle kahvehanelerinin, müdavimi olunan salaş meyhanalerin kaybedilmesi yaşatmıştır..İstanbul'daki az çok tahmin ettiğim kendi varoluşunu düşün! Var mı takıldığın bir meyhane, hergün biraraya gelip iki duble içtiğin edebiyat dostların, Cemall Süreyya'nın Bostancı'daki Hatay'ı, Can Yücel'in kuzguncuk'daki İsmet Baba'nın Yeri gibi bir meyhanen? Al bak incele bütün yaratıcı insanlarımız hapishane ya da meyhane ortamında paylaşılan ortak bir varoluş sonucunda çıkmıştır..Ordan beslenmişlerdir..Yaratıcılık tarihin hiçbir yerinde hiçbir anında solo bir faaliyet olmamıştır..Ben bunları da düşünerek bu ülkeden büyük bir yazar, düşünür, sanatçi vs çıkmaz diyorum zira onların boyatmasını sağlayacak toplumsal etkileşim yok, ortak mekanların toprağı yok..Ya projem olmadığı zaman İstanbul'a geliyorum 9 ay, 10 ay boyunca 2 ya da 3 defa birileriyle buluşup iki çift laf ediyorum..Benim mallığımdan kaynaklana bir durum da değil ki bu..Şehrin yapısı artık uygun değil sosyal etkileşime..Şişli'den kalkıp nereye takılacaksın 2-3 saat trafikte vakit kaybetmeden?..
İşte bütün bunları da ben defalarca yazdım, dönüp dönüp bunları yazarım ben..E-Hayalet'i klasik bir dergi olarak görmüyorum, bir mahalle Kahvehanesi olarak görüyorum diye, kaybettiğimiz toplumsal yaşam alanın karınca kararınca bir muadilini koymadır..Sitenin ilk açılan sayfasının adına Hayalet Kasaba, ve bir altına da "Kasaba Meydanı" diyen benim. Hiç aklına geldi mi niye diye?
Şimdi şu yazdıklarım ışığında bir daha sor kendine bakalım, şu gibi satırları bana yöneltmen beni nasıl yanlış anladığını göstermez mi?
Alıntı:
Alıntı:Yani site ve site içi üretim meselesini bu kadar büyütmemek lazım. Hasever hepimizin yerine çatır çatır yazıyor zaten, bigün susar başkası devralır.
Alıntı:Kendi adıma arada bişeyler göndermeye çalışırım ama sıklığı ve düzenliliği konusunda söz veremem. Yıllardır disiplinli ve planlı yaşamaktan bıktım çünkü. (...) Biri Davud’ un ihtişamı önünde eğilmemi ya da onu parlatmamı isterse içimden geçecek olanın yılgınlık ve o “kusursuz” yapıya duyacağım öfke olacağını biliyorum.
Bu pasaj çok ilginç bir durum, hatta bir paradoks ortaya çıkarıyor..Face book'tan nefret eden kim? Benim ne kadar övdüğüm malum...Peki Facebook tarzı iletişimin temel özelliği nedir, fazla kasmadan, içinden geldiği gibi yazıp "samimi ve rahat olmak" değilse eğer? Ehh şimdi bir taraftan Facebook'u bu kadar yere göğe sığdıramamı eleştiriyorken, tutup öte taraftan şu pasajdaki tavsiyelerde bulunman çelişki değilse ne?Bir ve aynı kişiyi hem Facebook tarzı iletişimi övmek yüzünden hem de çok disiplinli, planlı bir iletişim formatı savunmakla eleştirmek nasıl mümkün olabiliyor? Facebook tarzı iletişimi bu kadar öven biri nasıl aynı zamanda disipilinli ve planlı bir ietişimi savunuyor olabilir? Disiplinli ve Planlı yazmanın abidesi sayılacak Hasan'la aramızda geçen özel yazışmanın konusu da birebir buydu, onu bu kadar düzenli yazılar yazamaktansa, film tanıtımları gibi herkesin bir ucundan tutup eklemlenebilece ği şeyler yazmasını telkin etmek idi..Ona şunu anlatmıştım, eğer sistemin/makine nin atadığı bir yazar değilsen kimse Hasan Sever diye birini arattırıp yazılarını bulmaya çalışmaz..Ama vizyondaki bir filmin eleştirisini arattırır ve senin yazının bulunma ihtimali çok daha artar..Göğsünde her ne varsa dök ama bir popüler kültür ürüne yapışarak dök, onu kullan, onun ünü üzerinden kendi meramını anlat..Kanıtlan mış en etkili yöntem budur..Zizek neden bu kadar popüler oldu tarihte hiçbir düşünüre kısmet olmayacak düzeyde..Gelin, bize düşenin en iyisini yapalım; samimi ve rahat olalım. Kelle hesabı ya da üretim yoğunluğu üzerinden meseleye bakarsak kazandığımızdan ‘fazlasını’ kaybederiz.
Senin yerin e-hayalet değil demiştim ona, zira sen de bir yazarsın, bütün derdin yazı yazmak, oysa e-hayalet bir buluşma mekanı, toplumsal bir proje demiştim de çok kızmıştı..Bu ülkede yaşadığımız çok daha temel problemler var solculuk yapmaya gelene kadar..Ben bütün bunları Hasan'a anlattım, tutup bir de sana anlatmak zorunda kalıyorum, oysa şu anda sende bana karşı psikolojik bir bariyer çekilmiş, bir savunma hattı kurulmuş durumda bana karşı, bir ve aynı şeyleri ben değil Hasan söyleyse oturup düşünceksin üzerinde ama ben söylersem tutup benim kalemde bir gol da atarak, altında kalmamaya çalışarak bana haddimi bildirmeye kalkacaksın..Bö yle olduğu sürece bu memlekette sol falan olmaz, solo faaliyetler olur..
Efsanevi Monty Python'un "The Lıfe Of The Brian" diye bir filmleri var, herhalde gelmiş geçmi en komik filmdir insalık tarafından üretilen..Hrist iyanlığın doğuşu anlatılır..O zaman ki Kudüs, şimdiki artist adayları gibi her köşede bir sandık üzerine çıkıp yeni bir din kurmaya çalışan peygamber adayları ile doludur..Ha yanlış alaşılmasın Hasan da böyle bir müstakbel peygamber adayıdır demiyorum, ama her ne yapıyorsak yapalım, birilerinden yansıyıp dönecek bir kollektif üretim değilse sol adına çok fazla bir anlam içermez..Biliyo rum Hasan'ın kendi etik değerleri uyarınca bir takım gerekçeleri vardır, anlarım..Bir burjuva görgü kuralları bütününe göre hareket ediyor olsaydım kendi özel tercihi, saygı duyuyorum der geçerdim, ama sol vicdanım buna izin vermiyor..Bir solcunun özel genel yaşam ayrımı, bireysel, toplumsal varoluşu yoktur, olamaz..Olmasın ı benim havsalam alamıyor..Hasan 'ın bireysel tercihi işte dönüp dolaşıp paylaşılan bir alan üzerinde etkide bulunuyor..Ve bu etki bence olumlu bir etki değildir..Hasan şu tartışmaya kendisiyle aramızda geçen tartışmalar ışığında müdahil olsa sen beni daha iyi anlayacak ve iletişimin önünü tıkayan bir savunma mekanizması geliştirmeeceks in..Ha bana arka çıkıp sana desteklemesi babında demiyorum..Sen düşmanın değilsin beni sana karşı savunsun..Ama şu anda çok farklı frekanslardayız ve sen beni hakikaten anlamıyorsun..A ma Hasan tarafsız bir gözlemci olarak müdahil olsa meramımı çok iyi anlayacaksın..B enim E-hayalet'i kavrayışımı radikal biçimde yanlış anlıyorsun, keza Erdem de, keza Hasan da, keza diğerleri de (Murat hariç)..Lakin bu anlaşılır bir durum, zira sizlerle diğer arkadaşlarla olduğu denli özelden yazışmadık..
Sitede seni kesecek yazı bulamamışsın..İ tiraf edeyim ben de bulamadım..Hadi sevgili Hasan'ı üzmek pahasına onun son yazdığı yazıların da hiçbirini okumadım..Çünkü ben yazı aramıyorum..Ben zer bir bağlamda bir arkadaşa da "Ya ben felsefe yazısını ne yapayım sitede, felsefe okuyacak olsam giderim Zizek okurum" demiştim de fena halde yanlış anlamış ve bozulmuştu.Ben de bu kırılganlığı anlamıyorum..Ya aslında son derece yalın bir gerçeği dile getiriyor; Zizek'in işi felsefe ve adam hakikaten kendi düşünceleri bir yana felsefeyi tanıtma işini mükemmel yapıyor..Kant'ı tek başına anlayamazsın ama Zizek sana bir filmden girerek açıklar kendini Kant uzmanı gibi hiisedersin..Ee h böyle etkili bir yöntemi varken, o kadar etkili olması mümkün olmayan arkadaşımın yazdığını okuyayım..Ha bu demek değil ki arkadaşlarımın yazdığına kayıtsızım..İşt e anlatamadığım bir nokta da bu..Ben tanıdığım arakadaşlarımın ne düşündüğüne gerçekten çok önem veririm..Ama şu anki durumumuzda kendi aramızda iletişim hakikaten çok zor, Türkiye gibi günlük felsefi bir altyapısı olmayan ülkede çok zor..Bakın entellektüel düzeyi çok yüksek sayılamayacak ABD'de bile, Latin kökenli kelimeler yüzünden İngilizce sayesinde sıradan bir aemerikalı felsefi düşünsel aletlere sahiptir..Ya oksimoron, ad moninem, ad hoc, de facto, de jure, sui generis, causa sui gibi kavramlara vakıf olmak bizde felsefe eğitimi gerektirir ama inanın bu kelimler iş hayatında dangoz bir müdür tarafından bile kullanılan sıradan kelimeler..Bu az buz bir açık değildir..İşte biz adamların default olarak sahip oldukları kavramsal bir alet çantasına sahip değiliz...Güzel Turkçemiz vs dye kendimizi avutuyoruz, belki şiir için yeterlidir ve kulağa hoş geliyordur ama hakikaten çok yetersiz bir dil felsefei sorgulamalar açısında..Her alanda olduğu gibi burda da standard yok..Her yayınevi kendi terminolojisine sahip..Batı'da Eğer bir kavramı farklı bir şekilde karşılayacaklar sa oturur 30 sayfa önsöz yazarlar neden böyle sıradışı bir karşılık bulduklarını açıklamak için..Biz de oohhh..tavuk çevirmeyi chicken translate diye karşılasalar kimsenin pek umrunda olmuyor..Şimdi bu ülkenin mevcut entellektüel kapasitesi bu..Burdan ciddiye alınabilecek bir taban felsefi hareketi olmaz..Ha ne olacak zaman? Eğer ortak bir teminolojimiz yoksa, herkes her kavrama kendince bir anlam veriyorsa bu ülkede en temel fikir teatisi nasıl mümkün olacak? İşte bunu gözönüne bulundurarak ben ta başından sitede yazılı iletişimden çok günlük hayata yönelik pratik uyguamalara ağırlık verilmesi taraftarı oldum, ortak seyredilen film vs üzerinden hiç olmazsa ortak görsel bir terminoloji kurmaya çalıştım..Salt yazı üzerinden örnekte görüldüğü üzere anlaşmamız pek mümkün olmaz, ama bir filmi devreye sokarsan kavram eksikliğini imgeler kapatır, fazla söze gerek kalmaz..Böyle kollektif bir akla doğru bir ortak payda az çok yaratılır..En başlarda sen yoktun o yüzden bilmiyorsundur, ben bu sitede hararetle Turizm, seyahat, İş İlanları, foto galerileri vs gibi bölümleri savundum durdum..Ya arkadaşlar uzun yazı yazmaktansa tatilinizi geçirdiğiniz yerin tanıtımını yapıp değerlendirin dedim mesala..Böylece bir database oluşsun, zamanla site bir referans kaynağı haline gelir, bir sol portal (ki sitenin orjinal adı da buydu zaten) yani yemeden içmeden felsefe ve sinemaya kadar solcuların birbirlerini bulduğu biraraya geldiği bir platform haline gelir zamanla dedim durdum, Ali Osman, Murat şahitlerimdir.. Turizm sitesi gırla..Ama ben bizim gibi sol tandanslı adamlar nereye takılır, kendim gibi adamları nerde bulurum onu öğrenmek istiyorum..Öğer Turizm'in broşürlerinde "Otelimiz Solcu Müşterilerimizi n birlikte nezih bir Ortamda Spinoza tartışmalarında uygundur" türü ilanlar bulabileceğimi pek sanmıyorum..Ya daha ne diyeyim ben bu sitede Solcular için bir Çöpçatanlık bölümü bile olmasını hayal ettim..Kimse için değil en çok kendim için istiyordum..
Yani öylesine radikal biçimde yanlış yorumluyorsun ki ne desem bilmiyorum..Ya insanlar neden böyle kafalarındaki bir imaja takılır kalır bilmiyorum..Ein stein'ın bir önyragıyı parçalamak atomu parçalamaktan zordur lafı akla geliyor..Bana yönelik önyargı da güya benim işi gücü bırakalım paso 7/24 felsefe yapalım diyor olmam..Ne yaparsam yapayım yıkamıyorum bu önyargıyı..Ya sevdiğim adamlardan biri Nietzsche bizimkilerin anladığı anlamıyla felsefeden iliklerine kadar nefret eden adamdır..Hani meşhur teori/pratik ayrımı vardır ya, insanlık tarhinde "aşağılık" teoriye karşı pratiği bu denli savunan bir başka adam daha gelmemiştir..Ya hu bu adamlar inanın Marx'tan bile daha pratikçi adamlardır -burda bir parantez Deleuze-Spinoza çizgisini sadece umut verdiği fikri de kökten yanlış--Eeh peki Nietzsche'deki muazzam pratikçi yönü nasıl açıklayacaksın. .Mecburen bir takım adamlar ağza alman, bir takım kavramlar kullanman lazım..Ama bizde 2000 kelimelik bilinen "halk", "devrim","mücad ele", "sınıf", "proleterya" vs dağarcığın ötesine geçtiğin anda hemen teorici, "ortamlarda fıyakalı görünmeye çalışan bir tip" oluyorsun..
Mesele -bir kez daha tekrar ediyorum-, teori yapmak, uzun uzun derin yazılar kaleme almak değil..Ben hayatımın hiçbir döneminde bunun savunusunu yapmadım..Bizim tez akıllılara sorarsan şu site bir "teorik" faaliyettir..Ya nlış! .Burası şu ülkede şu anda yapıalcak en somut "pratik"in alanıdır..Çünkü burda, sadece burda bir kollektif toplumsal failin kuruluşuna yönelik bir irade dile getirilmektir.. Proleterya mitinin çökmesinden sonra yeni toplumsal failin doğum sancuları burda yaşanmaktadır, hedef budur..En azından kendi bakışım bu oldu hep..Bu sitede nasıl hangi filozofu ele alırız diye düşünmedim..Del euze'e falan referansı da herkes Deleuze okusun diye yapmadım..Bir kere bu bir temel görgü kuralıdır, dile getirdiğim düşüncenin esin kaynağını belirtmek borcumdur..İkin cisi bu dile getirilişler bir bağlam oluşturur, yazılanların hangi koordinatlar içinde ele alınması gerektiğinin ipucunu verir..Yani senden otur işi gücü bırak harıl harıl Deleuze hatim et beklentisi içinde olmadım ki ben, tutup bana neden bütün zamanını Deleuze okumaya adayamayacağını , başka ilgi alanlarınd olduğunu belirtme ihtiacı duyuyorsun..Wal lahi de billahi de bütün beklentim hani aynı mahallede oturuyor olsak akşam bir kahve içmeye gelmeni beklemenin ötesinde birşey değildir, o kahve ya da bir duble rakı esnasında artık doğaşlama ne konuşursak o..Ha böyle olağan normal bir sosyal kontağın olanağı kalmadığına göre ne yapacağız kös kös oturup kaderimize mi küseceğiz? Hayır..Sistem bir eliyle aldığını diğer eliyle vermek zorunda kalıyor..Sistem in çelişkisi budur..Marx'ın kendi mezarını kazmak, ya da kendini idam ipiliğini pazara çıkarmak dediği dinamiktir bu..Tamam bütün toplumsal yaşam alanlarımız elimizden aldi, üretim sürecini dağıttı, ama öte taraftan muazzam İnternet'i yarattı
Ben kendimi Atlantik ötesinde başkaları da kimbilir nerde buldu..Hepimiz başka yerlerdeyiz işte..Hani dağıtmamış olsaydı da aynı şehirde yaşasaydık da farketmezdi ki..İşte İstanbul'da e-hayalete takılan başka insanlar var..MEsala bir kez olsun Ali Osman'la buluştunuz mu? Muhtemelen hayır..Hayatlar ımız, yazdıklarımız, ürettiklerimiz birbirine değmiyor..Böyle bir ortamda istersen 200 tane Kürkçü sok meclise hiçbirşey değişmez çünkü günlük varoluşlarımızı n temel fabric'ini, temel dokusunu değiştirdiler.. Meyhanelerimizi , kahvehanelerimi zi alıp her yana dev alışveriş merkezleri diktiler..Artık hiçbir ikimiz 2-3 aydan daha kısa sıklıklara görmüyoruz birbirimiz..Eğe r toplumsal varoluş bu düzeydeyse orda sol yetişmez..Sol toplumsal varoluştan çıkar..Marx neden dev Manchester çelik fabrikalarındak i muazzam proleter kalabalığa bakıp aha işte olsa olsa bunlar toplumsal fail olur dedi? O proleter varoluşla bugün bizim çekirdek aile duvarlarının arkasına çekilmiş varoluşlarımız karşılaştırın.. Böyle bir ortamda sol yetişir mi, burdan toplumsal fail çıkar mı?
Ha işte E-hayalet benim kafamda her zaman bu kaybedilen toplumsal alanın bir ikamesi olarak vardı, yazı paylaşılan bir yer olarak değil..
Umarım biraz daha açık olabilmişimdir. .Bir toplumsal yaşam alanı olarak e-hayalet'te neler yapılabileceğin in somut örneklerini ve gerekçelerini de Gökhan'a yazacağım mesajda açıklayacağım.. MEsajında bana yönelik çok sert, bana karşı "hödük" sıfatını kullanmaya gidecek kadar çok saldırgan ifadeler kullandığın bölümler var ama onlara cevap vermeyeceğim..İ çinde bulunduğun radikal yanlış anlama durumuna veriyorum bu saldırganlığını ..Ben düşüncelerimi ifade ederken sakınmam, aklıma geldikleri gibi söylerim, zira iki yüzlü olmayan bir iletişimin ancak böyle mümkün olduğna inanırım..Ama "hödük" gibi sıfatları sadece iliklerime kadar nefret ettiğim düşmanlarım için kullanırım..İşi bu noktalara vardırmaya gerek yok..
Tepkiliyim, bu kadar emek verip bu kadar tonla şey yazdıktan sonra hala dönüp dönüp farklı kişiler tarafından hep taban tabana zıt yorumlasan sen tepki vermez miydin? Yahu düşün bütün hayatım boyunca bizzat kendimin savunduğu şeyler tutup bana telkin ediliyor..Walla vahiy inmedi..Öylesi bir peygamber sabrı yok maalesef..
Siteyi sessiz sedasız terk ederek meseleyi büyütmemeyi/dra matize etmemeyi ummuşsun ama bana verdiğin cevap bir trajediyi anlatıyor, bu da senin ‘güzel’ çelişkin değerli dostum. Her zaman ki gibi cevabın destansı. Her zaman ki gibi büyük bir keyifle okudum, hatta özlemle. Okuduktan sonra + herhangi bir duygu, düşünce edinemedim, çünkü genel zihinsel/ideolo jik tavrını İYİ bildiğimi, daha önce yazdıklarını -ideolojik açmazımdan kurtulduğumu hissedecek ölçüde- içselleştirdiği mi sanıyorum. Sadece ilave anektodlar var. Senin 20 yıl önce doğallıkla yaşadığın/sezdi ğin ideolojik kavrayış benim aklım ve zekamla beş bilemedin on sene önce buluştu ve koşullar çerçevesinde düşe kalka biyerlere geldim. Zannediyorum. Haklısın burdan herşey daha dinamik, daha akla yatkın ama daha umut verici değil. Kah dinamizmin, kah aklın, kah umutsuzluğun girdabına kapılmak doğal, heterojen bir varoluşla homojen bir hayat yaratılamıyor. Bence olup biten budur. Akışı homojenleştirme ye çalışmanın ve ülkülerin peşine takılmanın sadece metafiziğin alacakaranlık sularına açılmak olduğuna inanıyorum. Sorun değil açılırız, bu da bir zengiinlik kaynağıdır. Sorun, bu noktada da yabancılaşmanın en alasını yaşamamız. Zamanı ve eylemliliği bu denli sistematize etmen takdire şayan ancak; pratiğin bünyesine ters, ruhtan duygudan kopuk, manipüle edilmiş atomize bir kitle kültürünün ve şizofren bir kollektif “bilincin” üzerine plan kurgu oturtman ZOR. Toplumsal bir öznenin olmadığını kendin söylüyorsun. Katılıyorum. Genel bakışımda bir miktar nihilizm olduğunu itiraf ederek yazdığımı da bil lütfen. Ama mal budur ve aynı geminin kargosunda seyretmekteyiz. Konteynırın içinde ne olmadığını bilmediğinden zaman zaman koku yapabilir. İster katlan ister katlanma. Yapabileceğimin en iyisini yapıyorum ve o çok “planlı/disipli nli” sosyal günlük yaşamımda temas ettiğim insanlara samimi olmalarını, özgürlüğü arzulamalarını ve etiği elden bırakmamalarını , yapılabiliyorla rsa da düşünsel derinliği zorlamalarını -dilim döndüğünce- salık veriyorum. Mütevazı 1 roman yazdım ve onca vakti o işe nasıl verdiğimi şimdi anlayamıyorum. “Disiplinli” iş yaşantımı keserek(istifa ederek) yaptım bunu ve yaklaşık bir yıl para mara kazanmadım. Eşim çalışıyordu ama istanbulda bir eve 2 maaş girmesiyle tek maaş girmesinin farklı şeyler olduğunu iyi bilirsin. Bunu neden söylüyorum: samimiysen ne yapacağın belli olmaz ve ne yaptığının önemi de. Bazen öyle bazen böyle. İyi niyetli ve samimi bir varlık olarak hayatını sürdürürken gerekeni yapıyorsun zaten. Ben ehayalete canım isteyince yazarım, istemeyince yazmam, dakkasına kadar planlanmış ofise gider zihnimin en detay kıvrımlarında kaybolurum iş miş umurumda olmaz, derken aklıma bişey gelir. Akşam çıkarken o şeyi önce çaycıya, sonra güvenlik görevlisine sonra da kapıcıya söylerim. Üçünün de kullandığı dile uyarlayarak. Özenle ve iyi niyetle. Huzursuz zihne sahip yeni yetme bir mühendis arkadaş varsa ona da söylerim ve günlük misyonumu tamamlarım. Evde de oturur okurum. Misyon falan değil aslında; ‘kendimi yaşarım.’ Hepsi bu. Kafamda yanan “ampullere” daha çok bahsettiğim insanların ihtiyacı olduğuna inanıyorum ayrıca; “Allah rızası için ehayaleti okumayanların ya da okuyanların” değil. Sağduyulu tıkları vuranlar iyi eğitimli ve sosyal statüsü fena olmayanlar olduklarından aydınlanma için gerekli araçlara da sahiptirler diye düşünüyorum.
Yazdıklarını genel manada –elbette- tutarlı bulmakla beraber, hala derinden seyreden abuk bir “gizem” ve yüzeyden seyreden hödük bir manüpilasyonun birlikteliği olarak beşeri yaşamın triklerine belli noktalarda takılı kaldığını da seziyorum. Çok insani çok makul ölçütlerde ama. Hepimiz gibi. Heterojen varoluştan kastım da bu zaten. Başka türlüsü de olmaz, başka türlüsü fazla mekanik fazla kuru olur. Meseleyi dağıtmayayım ama; “Madde-ruh” “Materyalizm-Me tafizik” çoğu zaman karışır bunlar. (Mühendis gibi değil de daha çok sanatçı sezgileriyle bakmayı becerebilirsek ortak bi dil yaratırız gibime geliyor. Önemsediğim ayrı bir mevzudur bu, şimdilik girmeyeyim.) Metafizik algı ve dışavurumla maddeci algı ve dışavurumun keskin biçimde birbirinden ayrıştırılabile ceğini literatür manada kanıtlayabilirs in ancak pratik olarak bunu kendine ve bir başkasına hissettirmen çok güç, dahası imkansız. Materyalist felsefenin dahilerinden Marx, siyasi/ideoloji k doktrinini temelde idealist terminale bağlamadı mı? Dialektik dedin mi nihai kusursuz toplum, yabancılaşmadan iliklerine kadar kurtulmuş insan demeyeceksin. (Antagonizmanın mutlak etkisi) Üzerimizden sıyırmaya çalıştıkça yüzümüze gözümüze dolanan bir örümcek ağıdır metafizik. Ama örümcek ağı kadar somuttur çünkü ontolojisi iyi bildiğin üzre kökende materyalizmin ontolojisinden bağımsız değildir. Zihinsel bir fenomen olarak maddeci kökleri olduğunu veya maddeci dile dönüştürülebile ceğini biliyorsun. Kaldı ki, yaşamı salt materyalist nosyon üzerine oturtma çabası kollektif bilincin de ontolojik kökleriyle çeliştiği gibi beşeriyatın doğa/evren karşısındaki ezeli/ebedi acziyetine de maalesef tek başına yanıt olamıyor. Bence. İnsanlığın –kulağa hoş gelmese de- kadim sorunudur bu, teknik olarak çözüm potansiyeli taşır, taşımaz, taşır, taşımaz...∞. Biz sadece umut edebiliriz ya da edemeyiz, doğanın kesin gücüne ve insanlığın ‘hödük doğasına’ bakarak etik olanı arzularız. Kuşkusuz kitlesel bir taleptir bu, pratik manada hemen şimdi arzulamamız gerekense elimizden geldiğince özgür takılmaktır... Materyalizmi çöpe atmak metafiziği kutsamak için söylemiyorum bütün bunları, pratik/doktrine r anlamda metafizikle işim olmaz, sadece beşeri yaşamın atom altı parçacık düzeyinde formüle edilmesinin güçlüğünü anlatmaktır derdim. Spinoza Nietzsche Deleuze Negri vs. önemli adamlar bunlar ve aralarındaki ilişkiyi kavradığını hissettiğinde insana kendini iyi hissettiriyorla r ve umut etmesini öğretiyorlar. Ama sadece umut etmesini. Teorilerinin muhteşemliği kitlenin başıboşluğu karşısında kesin bir yılgınlık bile yaratıyor. Bin kişilik bir osuruk korosuna bir oda orkestrasıyla güzel sesin ne olduğunu kanıtlamaya çalışmak gibi. Facebook, wikileaks, zeitgeist, twitter vs. ne derece ölçü olabilirler insanlığın derdine, kestirebilene aşk olsun. Ha bana göre çözüm potansiyelini en fazla taşıyan sosyal fenomenler de bunlar, sendikalar falan değil, onu da belirteyim. Yahu kendimi adam etmenin güçlüğü midemde taş gibi dururken başkalarına nasıl ulaşırım veya onlardan aynı kavrayışı nasıl beklerim diye soruyorum kendime. Cevap: Yok. Ne yapabilirim peki? Hiçkimseden hiçbirşey beklemeden, önce kendim sonra bana en yakın insan için özgürlüğü sıçtığımın iktidarından arzu/talep etmek sonra sıçtığımın iktidarı kim olursa olsun etiği elden bırakmamak. Al işte senin pek çok defa tekrar ettiğin şeyler gibi ben de bunu tekrar ediyorum ancak bunu bile becerebilecek dirayette olamayabiliyoru m, o zaman kulubeme çekiliyorum(bu arada kulubesinden çıkan yavanırmak mı ben miyim, neyse mühim değil)... Hal böyleyken insanlığın ve solun ideolojik serüveninde hödüklükler yaşanması sana normal gelmiyor mu? Bana o kadar normal geliyor ki artık gülüp geçiyorum ve kendimi inandığım şekilde var etmeye odaklıyorum. Var olduklarını zannedenlere gerçekte yaşamadıklarını anlatmaya çalışmak şu ahir ömrümüzde kolay değil. Kırkı geçtik müsade et bu kadarını bilelim artık. O yüzden varlık sorunsalını ciğerden yaşayanlarla daha samimi daha tatminkar ilişkiler kuruyorum. Adamın kendinden haberi yok kitleyi var etmenin peşinde. Komik. Traji-komik! Temas kuramayacağımı fark ettiğimde çekip gidiyorum veya görüşmemeyi tercih ediyorum. Kendimi ne yiyip bitirecem. Sana tavsiyem benim gibi yap ve şimdi yaptığın gibi canın sıkılınca terk et. Ne sen kalmak zorundasın ne de başkaları sitem etmek durumunda. Bu sitem-terk piyesinden tragedya mragedya çıkmaz arkadaş. Bi yere de varılmaz. Benim de anlatmaya çalıştığım bu.
Ehayalete dört beş aydır sanıyorum takılmadım, içimden gelmedi. Ara ara yazılanlara baktım kesmedi. Senin yazmadığın dönemlere denk gelmiş ama sen de beni kesmezdin emin ol. Bugünlerde “ölçülü/estetik ” bir öfke üzerinden kaldığım yerden kendimi var etmeyi sürdürmenin yollarını arıyorum. Açıkçası kimseden beklentim yok. En samimi dışavurumum kendim ve başkaları için özgürlüğü talep etmek(artık hangi merciden nasıl talep edeceksek demeyelim, günlük hayat içinde küçük ama varoluşa katkı yapan talepler bunlar. İktidar belası as you know her yerde), etiği elden bırakmamak, mağdur olanın yanında olmaya gayret etmek, hayvan ya da insan fark etmez, doğa mağdursa doğa. Yüzünü güneşe dönmüş halde pinekleyen bir köpeğin masumiyetine ve meşruiyetine insanlığın sittin sene sahip olabileceğine inanmıyorum. Zaten doğanın ömrü buna izin vermeyecek. Elbette bütün bu kötü beklentilerin aksini umut ediyorum. “Kutsal birin” içimde yankılanan sesi kulağıma hoş şeyler söylüyor aslında ama gidişattan onun da bütünlüğünün olumsuz etkilendiğini, yek bir varlık olarak deformasyona açık seyrettiğini hissediyorum(er dim mi ne).
İşin ortasında çalakalem oldu ama senin tarzından. Daha fazla uzatmayacağım, sıkıldım. E-mail de dediğin gibi işimize bakalım.
Dostum seni -teknik/psişik- en iyi anlayanlardan biri, hatta şu dar alandaki 3 – 5 kişi arasında en iyi anlayan adam olduğumu söyleme cüretini gösteriyorum. Aynı felsefi damara takıldığımdan değil, (olamaz zaten onlarca kitap devirmem deviremem + başka hassasiyetlerim ve ilgi alanlarım var) sadece bu meselelerdeki sezgisel kavrayışıma güvendiğimden, ne dersen de. Bunu söylüyorum, var mı daha ötesi? Spinoza-Nietzsc he-Deleuze-Guat tari-(Derrida)- Negri-Hardt... okuduğum kadarıyla söylüyorum: insanlığın aortu gibi duruyor bu damar ancak bedene pompalayacak kan sorunu var.
Canımız isteyince gidelim ancak zamansız geri döneceğimizin duygusunu da sevdiklerimizin damaklarında bırakalım. Aynı anda heryerde olamayacağımıza göre kıçımıza en çok uyan koltuktan bütün mekanlara ve bütün zamanlara seslenmeye çalışalım. Uçmayalım ancak uçurmaya çalışalım.
Tarihin ontolojine denk düşen bir deterritorializ ation değil de bir tebdil-i mekansa yaptığın, sana iyi yolculuklar sevgili arkadaşım.
Not: Murat'ın problemi devam ettiği için cevabını ben yükledim. Murat

Uzun zamandır siteye takılmıyorum, o veya bu sebeple. Erdem son durumdan söz edince yazılanlara baktım. Meselenin melodramlaştırılmasına bi anlam veremedim doğrusu. Önder kendi ağzıyla söylüyor işte; ‘herhangi bir ışık-çaba-gelecek göremedim, uğraşmak anlamsız.’ diye. Belli ki yerine daha iyi şeyler koymayı düşünüyor veya malum koşullarda hiç bir şey ‘yapmamayı’ iyi bir seçenek kabul ediyor. Bence anlaşılır ve yeter nedenler bunlar. Aslında samimi hissim şudur ki; birden kökten terk edişi ne kadar artistik buluyorsam; gidene geri dön çağrısını da bir o kadar artistik buluyorum. Artistik lafını kesinlikle olumsuz anlamda kullanmıyorum. Böyle durumlarda hoş oluyor aslında. Karşılılı önemsemeyi çağrıştırıyor. Ancak;

Sevgili Önder, ne olmaktaydı da neyin umutsuzluğuna kapıldın? ‘Bebek ölü doğdu’ demek de neyin nesi? Ortada bebek mi vardı ki? İyi niyetli temiz bir entelektüel ortaklaşalık, hepsi bu. Daha ne umdun? Bir tür Zeitgeist mi hayalettin? Sitenin seyri de bir yönüyle zamanın ruhunu yansıtmıyor mu? Şahsi bloklarını öyle ya da böyle doldurmaya çalışan bi dolu naif karakter var. Onlar da kendilerince takılıyor işte. Biz de kör topal böyle takılıyoruz. Aklına bişey gelen yazar, gelmeyen okur. 2 kişi 5 kişi ne fark eder? Elimizdeki neydi ki eksilince buruklandık?.. İlla küsecek ya da sitem edecek bişeyler arıyorsan(ız) konjonktüre küsün, tarihe küsün. Bir makalenin beş dakkada 10000 kişi tarafından okunacağı, siteye girip çıkanın haddinin hesabının olmayacağı, ışıklı yarınlara gebe bir entelektüel ortaklaşalığın kendini var ettiği zamanlar –evet- yaratılır ama ‘sınırlı yaratılır’... Bu anlamda E-hayalet içtendir, bir misyondan söz edilecekse de yerine getirmektedir. Ha, sitenin dönmesi için para lazımdır, ayrı konu, oturulur denkleştirilir. Sitenin içinden ziyade dışına bakmak lazım aslında. Zira gerçekte kendimizle ve iktidarla buluştuğumuz asıl mekan orası. Neyse konuyu dağıtmayayım... Yani site ve site içi üretim meselesini bu kadar büyütmemek lazım. Hasever hepimizin yerine çatır çatır yazıyor zaten, bigün susar başkası devralır.
Kendi adıma arada bişeyler göndermeye çalışırım ama sıklığı ve düzenliliği konusunda söz veremem. Yıllardır disiplinli ve planlı yaşamaktan bıktım çünkü. Bazen yazmak bazen konuşmak ama çoğu zaman düşünmek iyi geliyor. Bilinçli bir tercih değil bu; naçizane öznel bir tadı ve kendine has etiği olduğunu düşündüğüm spontane bir durum. Karizmatik bir Davud heykeli yaratacam diye amorf amorf parlayan bir mermeri heba etmek saçma geliyor. Biri Davud’ un ihtişamı önünde eğilmemi ya da onu parlatmamı isterse içimden geçecek olanın yılgınlık ve o “kusursuz” yapıya duyacağım öfke olacağını biliyorum.
Gelin, bize düşenin en iyisini yapalım; samimi ve rahat olalım. Kelle hesabı ya da üretim yoğunluğu üzerinden meseleye bakarsak kazandığımızdan ‘fazlasını’ kaybederiz. En azından ileri gidişin zorlama metodlarla olmayacağını kendi tarihimden biliyorum. Penceremin önündeki sardunyalar çok sularsam ölüyorlar az sularsam da; gelgelelim mevsiminde açıp mevsiminde solmasını iyi biliyorlar.
Arkadaşlar bu arada belirtmeden geçemeyeceğim: Önder kişisel tarihimde mühim birkaç adamdan biridir. Kapıldığım ideolojik açmazdan aklıma ve algıma hitap eden dallara sahip ve zamanın ihtiyaçlarına yanıt verdiğini düşündüğüm ideolojik segmentle ve felsefi dille buluşmama vesile olmuştur. Her dediğine katılırım katılmam, tartışmalarımız oldu olur ayrı konu, ancak yazarsa keyifle okurum. Yazmazsa da birgün yazmasını arzu ederim; hayalette ya da başka bir yerde, fark etmez. Ulusalcıların arasına karışmasın da
-Şimdi yaptığı gibi- çekip giderse -şimdi yaptığım gibi- bıyık altından gülerim. Ne de olsa zamanın kayığı ‘deterritorialization’ sularında seyrediyor.
Not: Murat yorumu ekleyemediğinden, yorum tarafımca eklendi. Hasan