Japonya Depremi / Şimdi biz ne anladık?
Popüler
Makale
Acaba birileri Akkuyu’ya taş atmayı hala düşünüyor mudur? Ve yine birileri, bir gün lazım olur diye cebinde ince belli çay bardağı taşıyor mudur? Ve yine Sinop’a nükleer isteyen o muhtar hala dediğinde diretiyor mudur? Sizi, sayın muhtar hiç unutmayacağım.
Japonya Depremi / Şimdi biz ne anladık?
Tartışmalı. Bir şey anlayıp anlamadığımız tartışmalı. Tartışılmayacak bir şey varsa o da doğanın gücü karşısında henüz bir cüce olduğumuz! Belki de burada kaybediyoruz. Şu “delikanlılığı” ve “boy verme” işini bırakmanın zamanı gelmedi mi?
Almanya başbakanı Merkel, henüz mesele bütün sıcaklığıyla devam ediyorken, basının karşısına geçti ve “Japonya gibi modern ve önlemlerin en üst düzeyde alındığı bir ülkede bile atom rektörlerinde bir zafiyet yaşanıyorsa, diğer ülkelerde ve bizde, ki biz de güvenlik önlemlerini en üst aşamada hayata geçirmiş bir ülkeyiz, bu konunun tekrar ele alınması gerekiyor. Talimat verdim, yeni bir güvenlik dosyası oluşturulacak” dedi. Almanya gibi nükleer santrallere karşı muhalefetin en üst boyutta olduğu bir ülkede, hükümet cephesinden yapılmış önleyici bir hamle. Fakat bu hamle insanların sokağa dökülmesini engeller mi? Hayır. Merkel’in yaptığı, mümkün mertebe “soğutma” işlemi!
Tsunaminin tabladığı fotoğrafa gelince: Fena halde “araba” manzaralı. Ne kadar manidar! Kapitalizmin saç ayaklarından biri olan otomotiv sektörü, derya dalgasına düşmüş teneke kutu gibi. Tanrının olmayabilir ama doğanın sopası var. Eğer bir nebze olsun vicdanlı davranabilirsek, yarattığımız “uygarlığın” ölümlerimizi önleyemediğini görüveririz. Bunca fabrika, karşısında secdeye vardığımız teknoloji, pazarı ihya etmek için taviz vermediğimiz Japon disiplini; hepsi hepsi deryada çöp yığını şimdi.
New Orleans’ta henüz nem kurumadı. Sumatra’nın yarası kanamaya devam ediyor. Neresinden bakılırsa bakılsın, ortada mağlubiyetin tablosu duruyor.
Sumatra için yokluğun ölümleri demiştik. Okyanusa kıyısı olan bir fukaralığın su altında kalmasına şaşmamak lazım; şaşmamış fakat isyan etmiştik. Erken uyarı sisteminden yoksun olanların çaresizliği bütün bir insanlığı yaralamıştı. Topu topu 30-35 milyon dolarlık bir harcama gerektiren o sistemi kurdular mı, bilmiyorum. Sonra, New Orleans’ta, kara dereli mahalleler suya battı. Aynı saatlerde ABD, bütün “gelişmişliği” ve “uygarlığıyla” okyanusta ada büyüklüğünde gemiler yüzdürüyordu (Sahi, niçin?). Ve en son, erken uyarı sistemleri dört dörtlük çalışan Japonya... Meğer erken uyarı da çare değilmiş!
“İkinci Cihan Harbi’nden bu yana yaşanan en büyük tahribat” demiş, Japon başbakan. Sayın başbakan, o tahribatın, yani birincisinin, esbabı mucibesini idrak edemediğimiz için başımıza bu tür belalar geliyor olmasın? Ve yine sayın başbakan, meseleye bir kızıl olarak baktığımdan mıdır nedir; insanlık ekranıma düşmüş çok net bir fotoğraf görüyorum. Ve bazen bu görmenin, bir mükafat mı yoksa ceza mı olduğunu bilmiyorum.
Almanya ve Japonya... İkinci Paylaşım Savaşı’nın mağlupları. Biri su altında kalınca diğerinin nefesi kesildi. Belki de aynı çılgınlıkta ısrar ettiklerindendir; yoksa, aynı bostana baktıkları için mi demeliydim. Beyler ve beyleşmeye çalışan bayanlar, insan hayatını kurtaramayan hiçbir gelişmişlik övgüye değer değildir. Gelişmişliğinize, ne maazallah, ne maşallah, ne eyvallah!
Şimdi biz ne anladık?
Acaba birileri Akkuyu’ya taş atmayı hala düşünüyor mudur? Ve yine birileri, bir gün lazım olur diye cebinde ince belli çay bardağı taşıyor mudur? Ve yine Sinop’aa nükleer isteyen o muhtar hala dediğinde diretiyor mudur? Sizi, sayın muhtar hiç unutmayacağım. Nükleer santral istemeyenler için ve Terzi Fikri’nin dikişine kastederecesine “Bu solcuların bir çeşmesi dahi yok” dediniz ya; unutmam. Kurumuş bir vicdan/cüzdan taşıdığınızı hep hatırımda tutacağım! Bu yazı size denk gelir mi bilmem ve sanmam; lakin Japon depreminde ölenler için üzülemeyeceğinizi düşünüyorum.
Reaktörde soğutma çabaları devam ediyormuş. Deryada su çok, soğutulsun! Ama unutulmasın, belki o su, reaktörün kızgınlığını dindirmeye yeter fakat gün be gün ısınan dünyamızı hangi okyanusta soğutacağız? İnsanlarını yitirenlerin ciğer yangınını nasıl söndüreceğiz? Bu çılgın üretimi, ruhlarımızı teslim alan tüketimi ve durmadan hızlanan hayatlarımızı hangi parkurdan ve nasıl çekeceğiz? Yoksa durum Afrikalının dediği gibi mi? Yoksa “ Çoktan öldük de haberimiz mi yok.”
Hayır!
Son bir saatimiz de kalsa, bu çılgınlığa son verdiğimizde, kazanılmış bir dünyamız olacak.
Değmez mi?
Hasever
Zürich, 14 Mart 2011
Üye eleştirileri
-

Avrupa’da Faaliyet Göstere Nükleer Santrallerin Ülkelere Göre Dağılımı
Belçika: 7 (% 52)
Bulgaristan: 2 + 2 (yapım aşamasında) (% 36)
Almanya: 17 (% 26)
Finlandiya: 4 + 1 (yapım aşamasında) + 3 (proje aşamasında) (% 33)
Fransa: 59 + 1 (yapım aşamasında) + 1 (proje aşamasında) (% 75)
İngiltere: 19 (% 18)
Litvanya: 2 (proje aşamasında)
Hollanda: 1 + 1 (proje aşamasında) (% 4)
Romanya: 2 + 2 (proje aşamasında) (% 21)
Rusya: 31 + 9 (yapım aşamasında) + 7 (proje aşamasında) (% 38)
İsveç: 10 (% 37)
İsviçre: 5 + 3 (proje aşamasında) (% 39)
Slovakya: 4 + 2 (proje aşamasında)
Slovenya: 1 (% 38)
İspanya: 8 (% 17)
Çek Cumhuriyeti: 6 + 2 (proje aşamasında) (% 34)
Ukrayna: 15 (% 49)
Macaristan: 4 (% 49)
Yüzdeler, ülke enerji ihtiyacının ne kadarının nükleer santrallerden sağlandığını gösteriyor.
Kaynak: www.tagi.ch
-
Alýntý:Nükleer enerjiden nasıl çıkılabilir? Bu soruya yanıt vermeden sadece "çıkılmalıdır" demenin anlamı bulunmuyor. Rüzgar ve güneş enerjisi gibi alternatif enerji kaynakları bulunmakla birlikte, bunlardan enerji elde etmek sanıldığı kadar kolay değildir. Almanya enerji ihraç eden bir ülkedir. Ülke içinde de enerji tüketimi oldukça yüksektir. Nükleer santrallerin ürettiği enerjinin seçeneği hayata geçirilmeden bu tip enerji üretimine son vermek mümkün değildir. Almanya'da kömür yoluyla enerji elde eden santrallerin tümüne yakını, çevreyi kirlettikleri gerekçesiyle zaten kapatılmıştır. Nükleer enerjiden çıkılmasına bugün karar verilmesi durumunda bile, bu kararın uygulanması en az on yıl alacaktır. Almanya gibi yenilenebilir enerjide kullanılan teknolojilerde dünya çapında önde gelen bir ülkede bile durum böyledir. Şu anda yapılması gereken, ülkede nükleer enerjiden çıkılması için karar vermek ve gerekli geçiş sürecine girmek, ek olarak da başta komşu ülkeler olmak üzere nükleer santral yapımına karşı çıkmak ve var olanların da kapatılması için çalışmaktır.
Sayın Erkiner,
Siz ne devlet başkanı, ne başbakan ne de enerjiden sorumlu bakansınız. Bu planı yapmak bir "solcunun" işi olmamalıdır. Bildiğinizi düşünüyorum, sizin bu "yumuşak geçişiniz" bürokrasi masalarından geçip yürütme katına çıkana kadar tükenir. İşte bu yüzden sol radikal olmalıdır.
Hiç bir gerekçesi yok: Nükleer santraller kapatılmalıdır!
Ayrıca:Alýntý:Yine de nüfusun artması ve büyüyen enerji ihtiyacı, nükleer santralleri bugüne kadar çekici kılmıştır.demişsiniz.
Sayın Erkiner,
Cümledeki “nüfus” bir solcunun, bence, düşebileceği en büyük tuzaktır. Ve yine bir tuzak da "büyüyen enerji ihtiyacı" belirlemesidir. Sahi hangi ihtiyaç büyümüştür? O büyüyen kimin ihtiyacıdır? Benim, sizin, kapitalistin?
Ve sonAlýntý:Bir ülkede güçlü bir çevreci hareket yoksa, halkı kandırma ve aldatmada da sınır yoktur. Almanya bu konuda yeterince açık bir örnektir.
Sayın Erkiner,
Bahsettiğiniz Almanya’da güçlü bir yeşil hareketi var ama aynı zamanda 17 tane de nükleer santral var ve ayrıca o yeşillerin başkanı diş işleri bakanıyken, balkanlarda savaş yürüttü.
Lütfen bizi yeşiller mahkum etmeyiniz!
http://bianet.org/bianet/dunya/128609-halk-almanya-hukumetine-nukleer-santral- kapattiriyor
-

Şef Seattle'ın Mektubu
Yüzyıllardır halkımın üzerine merhamet gözyaşları döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir. Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir. Şef Seattle her ne söylerse, Washington'daki büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne inandığı ölçüde inanabilir.
Washington'daki büyük Şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş. Onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığını biliyoruz. Merak ediyoruz ki; gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz? Bunu anlamak bizler için çok güç.
Bir zamanlar insanlarımız bu topraklara tıpkı rüzgarda kıvrımlanan deniz dalgalarının kabuklu kuru yüzeyleri kapladığı gibi yayılmışlardı. Çok uzun zaman geçti ve o büyük kabileler artık hüzünlü bir anı oldu. Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır.
Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız. Beyazlar için durum böyle değildir. Bir beyaz, öldükten sonra yıldızlar alemine göç ettiği zaman, doğduğu toprakları unutur. Bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz. Çünkü kızılderili, gerçek anasının toprak olduğuna inanır.
Washington'daki Büyük Beyaz Reis bizden toprak almak istediğini yazıyor. Bu bizim için büyük bir fedakarlık olur. Büyük Beyaz Reis, bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz kızılderililerin ise onun çocukları olacağımızı söylüyor. Bu önerinizi düşüneceğiz. Ama yine de bunun kolay olmayacağını itiraf ederim. Çünkü bu topraklar bizim için kutsaldır. Nehirlerin ve ırmakların suyu, bizim için sadece akıp giden su değildir; atalarımızın kanıdır aynı zamanda. Bu toprakları size satarsak, bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarınıza öğretmeniz gerekecek. Biz nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz. Siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize?
Biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez. Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istedigini alınca başka serüvenlere atılır. O'nun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve herşeyi yiyip bitirecektir.
Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz. Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur?
Bir kızılderiliyim ve anlamıyorum. Biz kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Çam ormanının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz. Hava önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. Beyaz adam için bunun da önemi yoktur.
Ancak size bu toprakları satacak olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir. Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?
Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz. Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var: Beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı göstersin. Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum. Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için. Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalo'dan daha değerli olduğuna aklım ermiyor. Biz sadece yaşayabilmek için avlardık buffalo'ları.
Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın, bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır.
Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki herşey, bir ailenin fertlerini biribirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve biribirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.
Bildiğimiz bir gerçek daha var: Sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yaratıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu farkedecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz. Ama hepimizi yaratan Tanrı için kızılderili ile beyazın farkı yoktur. Ve kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır.
Beyaz adamı bu topraklara getiren ve kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının adaletini anlayamıyoruz. Tıpkı buffalo'ların öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi.
Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.
Gündüz ve gece bir arada olamaz. Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır. Bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız. Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük Beyaz Şef'in vaadettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız.
Böylece Ay birkaç kez daha doğacak, bir kaç kış daha geçecek. Bu geniş topraklara yerleşmiş ve mutluluk içinde yaşamış olan neslimiz, daha önce bizden daha güçlü ve daha umut dolu yaşamış insanlarımızın mezarları başında yas tutacaklar.
Ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki? Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor. Bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez.
Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek; Son kızılderili yok olup, kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesetleriyle kaynaşacak. Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar.
Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur. Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır. Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır. Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler güçsüz değildir.
Ölü mü dedim?
... !
Ölüm diye birşey yoktur ki, sadece dünya değiştirir insan.
Şef Seattle, 1854
Yorumlar
Yüzyıllardır halkımın üzerine merhamet gözyaşları döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir. Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir. Şef Seattle her ne söylerse, Washington'daki büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne inandığı ölçüde inanabilir.
Washington'daki büyük Şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş. Onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığını biliyoruz. Merak ediyoruz ki; gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz? Bunu anlamak bizler için çok güç.
Bir zamanlar insanlarımız bu topraklara tıpkı rüzgarda kıvrımlanan deniz dalgalarının kabuklu kuru yüzeyleri kapladığı gibi yayılmışlardı. Çok uzun zaman geçti ve o büyük kabileler artık hüzünlü bir anı oldu. Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır.
Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız. Beyazlar için durum böyle değildir. Bir beyaz, öldükten sonra yıldızlar alemine göç ettiği zaman, doğduğu toprakları unutur. Bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz. Çünkü kızılderili, gerçek anasının toprak olduğuna inanır.
Washington'daki Büyük Beyaz Reis bizden toprak almak istediğini yazıyor. Bu bizim için büyük bir fedakarlık olur. Büyük Beyaz Reis, bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz kızılderilileri n ise onun çocukları olacağımızı söylüyor. Bu önerinizi düşüneceğiz. Ama yine de bunun kolay olmayacağını itiraf ederim. Çünkü bu topraklar bizim için kutsaldır. Nehirlerin ve ırmakların suyu, bizim için sadece akıp giden su değildir; atalarımızın kanıdır aynı zamanda. Bu toprakları size satarsak, bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarınıza öğretmeniz gerekecek. Biz nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz. Siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize?
Biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez. Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istedigini alınca başka serüvenlere atılır. O'nun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve herşeyi yiyip bitirecektir.
Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz. Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur?
Bir kızılderiliyim ve anlamıyorum. Biz kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Çam ormanının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz. Hava önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. Beyaz adam için bunun da önemi yoktur.
Ancak size bu toprakları satacak olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir. Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?
Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz. Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var: Beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı göstersin. Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum. Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için. Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalo'dan daha değerli olduğuna aklım ermiyor. Biz sadece yaşayabilmek için avlardık buffalo'ları.
Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsini z? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın, bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır.
Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki herşey, bir ailenin fertlerini biribirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve biribirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.
Bildiğimiz bir gerçek daha var: Sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yaratıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu farkedecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz. Ama hepimizi yaratan Tanrı için kızılderili ile beyazın farkı yoktur. Ve kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır.
Beyaz adamı bu topraklara getiren ve kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının adaletini anlayamıyoruz. Tıpkı buffalo'ların öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi.
Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.
Gündüz ve gece bir arada olamaz. Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır. Bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız. Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük Beyaz Şef'in vaadettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız.
Böylece Ay birkaç kez daha doğacak, bir kaç kış daha geçecek. Bu geniş topraklara yerleşmiş ve mutluluk içinde yaşamış olan neslimiz, daha önce bizden daha güçlü ve daha umut dolu yaşamış insanlarımızın mezarları başında yas tutacaklar.
Ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki? Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor. Bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez.
Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek; Son kızılderili yok olup, kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesetleriyle kaynaşacak. Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar.
Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur. Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır. Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır. Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler güçsüz değildir.
Ölü mü dedim?
... !
Ölüm diye birşey yoktur ki, sadece dünya değiştirir insan.
Şef Seattle, 1854
Sayın Erkiner,Nükleer enerjiden nasıl çıkılabilir? Bu soruya yanıt vermeden sadece "çıkılmalıdır" demenin anlamı bulunmuyor. Rüzgar ve güneş enerjisi gibi alternatif enerji kaynakları bulunmakla birlikte, bunlardan enerji elde etmek sanıldığı kadar kolay değildir. Almanya enerji ihraç eden bir ülkedir. Ülke içinde de enerji tüketimi oldukça yüksektir. Nükleer santrallerin ürettiği enerjinin seçeneği hayata geçirilmeden bu tip enerji üretimine son vermek mümkün değildir. Almanya'da kömür yoluyla enerji elde eden santrallerin tümüne yakını, çevreyi kirlettikleri gerekçesiyle zaten kapatılmıştır. Nükleer enerjiden çıkılmasına bugün karar verilmesi durumunda bile, bu kararın uygulanması en az on yıl alacaktır. Almanya gibi yenilenebilir enerjide kullanılan teknolojilerde dünya çapında önde gelen bir ülkede bile durum böyledir. Şu anda yapılması gereken, ülkede nükleer enerjiden çıkılması için karar vermek ve gerekli geçiş sürecine girmek, ek olarak da başta komşu ülkeler olmak üzere nükleer santral yapımına karşı çıkmak ve var olanların da kapatılması için çalışmaktır.
Siz ne devlet başkanı, ne başbakan ne de enerjiden sorumlu bakansınız. Bu planı yapmak bir "solcunun" işi olmamalıdır. Bildiğinizi düşünüyorum, sizin bu "yumuşak geçişiniz" bürokrasi masalarından geçip yürütme katına çıkana kadar tükenir. İşte bu yüzden sol radikal olmalıdır.
Hiç bir gerekçesi yok: Nükleer santraller kapatılmalıdır!
Ayrıca: Alıntı:
demişsiniz.Yine de nüfusun artması ve büyüyen enerji ihtiyacı, nükleer santralleri bugüne kadar çekici kılmıştır.
Sayın Erkiner,
Cümledeki “nüfus” bir solcunun, bence, düşebileceği en büyük tuzaktır. Ve yine bir tuzak da "büyüyen enerji ihtiyacı" belirlemesidir. Sahi hangi ihtiyaç büyümüştür? O büyüyen kimin ihtiyacıdır? Benim, sizin, kapitalistin?
Ve son
Alıntı:
Sayın Erkiner,Bir ülkede güçlü bir çevreci hareket yoksa, halkı kandırma ve aldatmada da sınır yoktur. Almanya bu konuda yeterince açık bir örnektir.
Bahsettiğiniz Almanya’da güçlü bir yeşil hareketi var ama aynı zamanda 17 tane de nükleer santral var ve ayrıca o yeşillerin başkanı diş işleri bakanıyken, balkanlarda savaş yürüttü.
Lütfen bizi yeşiller mahkum etmeyiniz!
bianet.org/bianet/dunya/128609-halk-almanya-hukumetine-nukleer-santral-kapattiriyor
Belçika: 7 (% 52)
Bulgaristan: 2 + 2 (yapım aşamasında) (% 36)
Almanya: 17 (% 26)
Finlandiya: 4 + 1 (yapım aşamasında) + 3 (proje aşamasında) (% 33)
Fransa: 59 + 1 (yapım aşamasında) + 1 (proje aşamasında) (% 75)
İngiltere: 19 (% 18)
Litvanya: 2 (proje aşamasında)
Hollanda: 1 + 1 (proje aşamasında) (% 4)
Romanya: 2 + 2 (proje aşamasında) (% 21)
Rusya: 31 + 9 (yapım aşamasında) + 7 (proje aşamasında) (% 38)
İsveç: 10 (% 37)
İsviçre: 5 + 3 (proje aşamasında) (% 39)
Slovakya: 4 + 2 (proje aşamasında)
Slovenya: 1 (% 38)
İspanya: 8 (% 17)
Çek Cumhuriyeti: 6 + 2 (proje aşamasında) (% 34)
Ukrayna: 15 (% 49)
Macaristan: 4 (% 49)
Yüzdeler, ülke enerji ihtiyacının ne kadarının nükleer santrallerden sağlandığını gösteriyor.
Kaynak: www.tagi.ch
Geçen gün, çalıştığım şirketten neo-liberal eğilimleri olan bir arkadaşla Bakü dönüşü konuşuyoruz. Belli ki duymuş bir yerlerden 'bu adam akıllı bir solcu' konuyu bir yerlere getirmeye çalışıyor. Benim ne ve nasıl düşündüğümü anlamaya çalışıyor. Kendisi Batı Afrikada 3 yıl geçirmiş, ABD'den üniversite (Baltimore) diploması almış bir zattır. İyi bir çocuktur. Severim. Klasik olandan girdi. 'İnsan hırsına nasıl engel olunabilinir ki ? Üstelik bu gelişmenin de motoru'... Soru çalıştığım yerden geldi. Dünyada cari finans birikiminin düzenli dağıtılması ile aslında dünyanın tamamı Yunanistan-İtal ya seviyesinin üzerinde bir yerlere çıkacağını; Afrikada insanlar içilebilecek suya ulaşmak için günde ortalama 6 Km yürüdüğünden ve bu sorunun kanayan kısmının çözümü için sadece 900 milyon doların yeterli olduğundan, kişisel servetlerin 50 milyar doları çoktaan aştığından, çok para varlığının yarattığı şeyin aslında kullanmayacak kadar çok gayrımenkul varlığından,har cayamayacağı paranın depolanmasından , 6 ay sonra sıradanlaşan araba modellerinden çok daha fazla bir şey olmadığından bahsettim. Tamam rahat yaşayalım ama Beverly Hills de olmasın Gine de... Yunanistan-İtal ya standartlarına itirazın var mı diye sordum ? Ya da çok paran olsa oturamayacağın evler ve daha sonra sıradanlaşan araba modelleri haricinde ne yapmak istersin diye sordum. Kendini de ikna edecek cevap ararken acı çektiğini fark ettim. Düşündü, düşündü ve birşey bulamadı. O gün bugündür peşimde... Birşeyler konuşmaya çalışıyor, soruyor :-))

Para ve iktidar hırsını toprağa gömmenin bir yolu var mı ? 'Nasıl doyacağız?' kısmını hallettikten sonra geriye kalan şeyin bedeli bu kadar ağır olmamalı...
)
Geçen gün, çalıştığım şirketten neo-liberal eğilimleri olan bir arkadaşla Bakü dönüşü konuşuyoruz. Belli ki duymuş bir yerlerden 'bu adam akıllı bir solcu' konuyu bir yerlere getirmeye çalışıyor. Benim ne ve nasıl düşündüğümü anlamaya çalışıyor. Kendisi Batı Afrikada 3 yıl geçirmiş, ABD'den üniversite (Baltimore) diploması almış bir zattır. İyi bir çocuktur. Severim. Klasik olandan girdi. 'İnsan hırsına nasıl engel olunabilinir ki ? Üstelik bu gelişmenin de motoru'... Soru çalıştığım yerden geldi. Dünyada cari finans birikiminin düzenli dağıtılması ile aslında dünyanın tamamı Yunanistan-İtalya seviyesinin üzerinde bir yerlere çıkacağını; Afrikada insanlar içilebilecek suya ulaşmak için günde ortalama 6 Km yürüdüğünden ve bu sorunun kanayan kısmının çözümü için sadece 900 milyon doların yeterli olduğundan, kişisel servetlerin 50 milyar doları çoktaan aştığından, çok para varlığının yarattığı şeyin aslında kullanmayacak kadar çok gayrımenkul varlığından,harcayamayacağı paranın depolanmasından, 6 ay sonra sıradanlaşan araba modellerinden çok daha fazla bir şey olmadığından bahsettim. Tamam rahat yaşayalım ama Beverly Hills de olmasın Gine de... Yunanistan-İtalya standartlarına itirazın var mı diye sordum ? Ya da çok paran olsa oturamayacağın evler ve daha sonra sıradanlaşan araba modelleri haricinde ne yapmak istersin diye sordum. Kendini de ikna edecek cevap ararken acı çektiğini fark ettim. Düşündü, düşündü ve birşey bulamadı. O gün bugündür peşimde... Birşeyler konuşmaya çalışıyor, soruyor