Makaleler Bütün Yazılar Makale Guncel Endüstriyel Futbol yahut Şeş û Yek’le içeri girmek
 

Endüstriyel Futbol yahut Şeş û Yek’le içeri girmek Endüstriyel Futbol yahut Şeş û Yek’le içeri girmek Popüler

Endüstriyel Futbol yahut Şeş û Yek’le içeri girmek

Makale

Yazar

Ali Osman geçenlerde “şu endüstriyel futbol” hakkında bir iki düşünelim demişti. Düşünelim düşünmesine de, iş endüstri olmuşsa neresinden başlamamız gerekecek? Mesela, bilanço yorumları mı yapalım? Yoksa yatırım risklerini mi yazmak gerekecek. Yine de şu demokrasi komedisine değinmeyi daha “eğlenceli” bulurdum. Bulurdum bulmasına da evvela demokrasiyi çalışmam gerekecek.

Endüstriyel Futbol yahut Şeş u Yek’le içeri girmek

Bugünlerde, Türkiye’deki futbol piyasasında beynimi dumura uğratan bir mevzu dönüp duruyor. Eğer yanlış anlamamışsam şimdiki futbol federasyonu başkanı “Futbolda demokrasi yoktur” benzeri bir laf etmiş. Lafın kendisine bir lafım yok zira ben demokrasiden hiç anlamam. Hani atraksiyon olsun diye yazmıyorum, gerçekten, demokrasi denen şeyin tanımını bir türlü kafamda oturtamadım. Bizim sitenin sol tarafında dönen (k)özlü sözlerin içinde Chomsky’nin “Eşitlik olmadan demokrasi olmaz” sözünü her gördüğümde, “iyi, demek ki henüz demokrasiye kafa yormama gerek yok” diyorum zira etrafta eşitlik meşitlik göremiyorum.

Ali Osman geçenlerde “şu endüstriyel futbol” hakkında bir iki düşünelim demişti. Düşünelim düşünmesine de, iş endüstri olmuşsa neresinden başlamamız gerekecek? Mesela, bilanço yorumları mı yapalım? Yoksa yatırım risklerini mi yazmak gerekecek. Yine de şu demokrasi komedisine değinmeyi daha “eğlenceli” bulurdum. Bulurdum bulmasına da evvela demokrasiyi çalışmam gerekecek.

Demokrasi hakkında suskun kalsam da  “endüstri” hakkında, az buçuk iktisat okumuş biri olarak, bir kaç cümle kurabilirim. Yalnız “centilmenlik” icabı baştan yazmış olayım: Ben, iktisat hakkında iktisatçılar tarafından yazılmış yazılara “pek” itibar etmem. “Ekonomi, ekonomistlere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir” lafı kime ait bilmiyorum ama çok doğru olduğundan kişisel bir şüphem yok.

Beşiktaş ara transferde adını bilemediğim, iyi olduğu söylenen bir kaç futbolcu daha almış. “On7’de 10yedi yapacağız” şiarıyla başladıkları ikinci yarıda henüz galibiyet alamadılar. Belki de 17 tane mağlubiyet demek istediler de bizler kendimiz darı ambarında gördük. Ha ha ha...

Çok büyük paralar harcanıyor. (Ben size dedim, iktisatçılara güvenmeyin diye. Cümlenin derinliğine bakar mısınız “çok büyük paralar harcanıyor.”) Hakikaten çok büyük paralar harcanıyor. Para o kadar büyük ki, bir futbol şampiyonasına (FIFA ya da UEFA bazında) ev sahipliği yapmak hem siyaseten hem de ekonomik olarak, organizatör ülkelerin geleceğini değiştirebiliyor. Bir (uzun) alıntı yapıp, yerlerde sürünen iktisatçılığımı kurtarayım:

“1930’da Uruguay’da başlayan Dünya Futbol Şampiyonası macerası aradan geçen 75 yılda muazzam bir büyümeyle sadece futbol olarak kalmayıp, aynı zamanda endüstrileşerek dünyanın en büyük “spor” organizasyonlarından bir oldu. Sadece ikinci paylaşım savaşı sırasında sekteye uğrayan bu turnuva, ev sahibi ülkenin Gayri Safi Milli Hasılasında (GSMH) ciddi bir hareketlenmeye sebebiyet verecek bir makro ekonomik girdi haline gelmiş bulunuyor. Almanya’nın evsahipliğini yapacağı 2006 Dünya Futbol Şampiyonası’nın Alman ekonomisine (GSMH)  2010 yılına kadar 8 Milyar €’luk bir girdi sağlayacağı tahmin ediliyor. Sadece Organizasyon komitesinin 430 Milyon €’luk bir bütçeye sahip olduğu göz önüne alınırsa turnuvanın ne kadar büyük bir pazar haline geldiği sanırım kolayca anlaşılabilir. İşte bu nedenledir ki Simon Kuper’in dediği gibi “Futbol asla sadece futbol değildir”.

2002 yılında, Japonya ve Güney Kore’nin ortak evsahipliğinde gerçekleştirilen Dünya Kupası, televizyon yayınları sayesinde toplamda 28.8 Milyar kişilik bir seyirci kitlesine ulaştırılmıştır. Bu muazzam kitleye ulaşabilmek demek, dünyayı avuçları arasına almak demektir ki olan da budur zaten. Sadece şampiyonanın final maçı 1.5 Milyar insan tarafından canlı olarak televizyonlardan seyredilmiştir. Rakamların büyüklüğü ortadaki pastanın ne kadar mühim olduğuna işaret ediyor dolayısıyla futbolun üzerinde koparılan fırtınalar en son sporla alakalı olabiliyor. 199 ülkenin (bu rakam 2006 finalleri için 195’tir)  finallere katılabilmek için ter akıttığı turnuvada esas hedef futbol olmaktan ziyade reklam yapabilmek/kapabilmek, ürün satabilmek ve FİFA’nın para kokan lobilerinde yer edinebilmektir. Aslında verilen mücadele pazardan pay kapma mücadelesidir. Gerisi hikaye...

Fifa’nın verilerine göre dünya çapında 240 Milyon futbolcu, 1.5 Milyon Takım ve  300 bin kulüp bulunuyor. Ve yine 3 Milyona yakın çalışan resmi olarak futbol sektöründe istihdam ediliyor. Yine FIFA’nın verilerine göre, 2002 yılındaki turnuvada satılan bilet sayısı 2.4 Milyon civarında. Bu rakam 2006 için 3.2 Milyon olarak hesaplanmış bulunuyor yani dört yılda bilet sayısında % 33’lük bir artış sağlanmış bulunuluyor. Bilet sayısındaki artış doğaldır ki ev sahibi ülkenin futbol alt yapısıyla da doğrudan ilintilidir. Her ne kadar Almanya’nın stadyumları bir dünya kupasını kaldırabilecek kapasiteye sahip olsa da büyüyen pazarı karşılayabilmek için stadyumlara 1.5 Milyar €’luk masraf yapılmak zorunda kalınmıştır. 434 500 kişilik izlenme hacminden (1930 Uruguay), 28.8 Milyar kişilik izlenme hacmine ulaşan bir sektör doğaldır ki bünyesinde vahşi kapitalizmin bütün karakteristiğini taşıyacaktır. Taşıyor da...” (Hasever, Yeşil Sahalardan Yeşil Dolara, Öteki İsviçre Dergisi, Sayı 10, Aralık 2005)

Futbol, çoktandır karşılıklı ikişer taştan dört taş arası kalelerde oynanmıyor. Borsada dönen bir hisse senedinde ne kadar ruh kalmışsa futbolda da o kadar ruh kalmış bulunuyor. Kendimiz kandırmaya gerek yok. Her şeye rağmen maç kazanan takımımızı seviyoruz. Ve yine, her şeye rağmen maç kaybeden takımımıza, kızıyoruz. İşin içinden hala gül cımbızlıyoruz; yok efendim skora göre yazar, skora göre taraftar olmamak lazım diye. Doğrusu bu değil. Skor yoksa futbolda yok. Artık buna göre kendimizi ayarlamamız gerekiyor. İster ekran başında ister tribünde olalım, bulunduğumuz yer, defteri kebirin herhangi bir saifesi; yani güzel insanlar, kabarık hesaplar arasında kaybolmuş bilanço rakamlarıyız. Gelin ruhlarımızı bu azaptan kurtaralım. Gelin ahlakımızı, ekonominin herhangi bir sektörüne endekslemeyelim. Mesele, dünya Demir-Çelik üretiminden payımıza ne düşüyorsa futboldan da o kadar pay alabildiğimizi bilince çıkaralım. Silah sanayi, finans sektörü, teknolojik tarım, silikon vadisi, enerji piyasası ne kadar bizimse futbol da o kadar bizim.

Yaşanmış bir hikayeyle babı kapatayım:

Tavla düşkünü bir amcamız, kulakları çınlasın, ziyaretine gelen bir ağabeyimizin, onun da kulakları çınlasın, önüne tavlayı koyar. Ağabeyin oynamaya hiç gönlü yoktur lakin yapacak da bir şey. Pullar düzülür ve ilk el için zar atılır. Büyük zarı atan ağabey oyunu açar: şeş û yek! Tavla yasasında, ilk elde, şeş û yek ne demektir? İşte ağabeyimiz onu yapmaz, doğrudan içeriye girer. Bunu gören amcamız tutar tavlanın iki kanadını küt diye kapatıverir ve:

“Kalk!” der “senin oynamaya niyetin yok!”

Derim ki, geçmiş günlerin; Maradona’nın, Sergen’in ve şimdiki o küçük çocuk Messi’nin hatırı olmasa, tutup sahaları tribünlerinden kapatmak lazım.

Kimsenin oyun oynamak gibi bir niyeti yok, herkes bir an önce içeri girmenin, gol olmanın, borsada tavan yapmanın peşinde.

Veya

Kimsenin oyun oynamak gibi bir şansı yok, herkes bir an önce içeri girmek, gol olmak, borsada tavan yapmak zorunda.

Ali Osman, sen söyle, bundan gayrı ne yazabilirim?

Hasever
Zürich, 14 Şubat 2011

Kaynak:
http://www.oteki.ch/News-file-article-sid-100.html
http://oteki.ch/modules.php?name=Kose_Yazilari&op=viewarticle&artid=1

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (10)
  • erdem_ozcan  - FUTBOL YORUMCULARI
    avatar

    ALLAH AŞKINA BIZDEKI GIBI GERIZEKALI FUTBOL YORUMCULARI VARMI DİĞER MEMLEKETLERDE BILEMIYORUM? YILMAZ ÖZDİL GECENLERDE DEDIKI AHTAPOT PAUL BILE BIZIM YORUMCULARDAN DAHA İYİ TAHMİN YAPMAKTADIR DİYE. ŞUNU DUYMUŞLUĞUM VAR, FUTBOL BASİT BİR OYUN İYİ DE HER KANALDA BU KADAR ABİDİK-GUBİDİK HATTA HATTA SIKINDIRIK BASİT BİR KONU ÜZERİNDE TOP CIZGIYI GECTIMI GEÇMEDIMI, 352, 441 GIBI, BAŞKAN X ALDIMI, ALCAKMI, O MEVKIDE Y OYNATILMALIYDI GIBI LAFLARLA BAŞLAYARAK SAATLERCE KAFALARIN ZEVKLE SIKILDİĞİ MİDELERİN BULANDIĞI BIR ULKEDE YAŞIYORMUYUZ YAŞAMIYORMUYUZ? BUNUN HER TARAFI ENDÜSTRİ OLSAN NE OLUR OLMASA NE OLUR?
    ŞİZO VE DEPRESSIF OLDUM VALLA BUNUN YÜZÜNDEN. KONUYLA İLGİLİ DEĞİL AMA İÇİMİ DOKEYİ DEDİM SABAH SABAH HASAN KARDEŞE....

  • hasever  - RE: FUTBOL YORUMCULARI
    avatar

    Erdem,
    Yılmaz Erdoğan'ın konuyla ilgili güzel bir espirisi var "mevzunun kendisinden uzun yorum mu olur?" der. Gerçekten artık mide bulandırıcı bir hal aldı. Geçenlerde Önder bir yerde yazmıştı "etik" kullanımının bu kadar yerlerde süründüğü başka bir yer var mıdır diye. Yine de eğlence olsun diye yıllar önce tanık olduğum bir "komediyi" aktarayım.

    "12 Mart 2007, günün ilk saatleri yani gecenin geç bir saati. Star televizyonunun Telegol programında kaçan uykumu arıyorum. Programda Şekerspor’un Mardinli sahibiyle yapılan röportaj yayınlıyor. Röportajın bir yerinde laf Galatasaray ve Galatasaraylılığa geliyor ve Şekerspor’un Mardinli, paralı, delikanlı ve muhtemelen Kürt başkanı şu cümleleri kuruyor:


    - 'Ben Mardin’de doğdum. İstanbul’da doğmadım. İstanbul’da doğsaydım babam beni Galatasaray Lisesi’ne gönderirdi ama ne yapalım Mardin’de Galatasaray Lisesi yok ki. Şimdi ben Galatasaray Lisesi’ne gitmedim, orayı bitirmedim diye Galatasaray’a (GS Futbol Kulübü’ne. bn) başkan olamayacak mıyım? Artık bu tür Ortodoks görüşleri terk edelim...'

    Sizi bilmiyorum ama ben titreyip kendime geldim. Bir futbol geyiğinin en gazı kaçmış saatinde, bir bilmem hangi kulübün başkanı “Ortodoks” kavramını cümlede kullanıyor ve hem de düzgün kullanıyordu.

    Neyse. Ben hala şoktan çıkamamış yahu bu saate bu benzetme de nereden çıktı derken, röportaj bitti ve kameralar stüdyoya döndü. Bir iki yağlama ve methiyeden sonra sözü Fenerbahçe’nin eski kaptanlarında Ziya Kaptan (Ziya Şengül) aldı ve tarihe kayıt düşülmesi gereken şu açıklamayı yaptı:
    - 'Şimdi affedersiniz. Başkan (Şekerspor başkanı) bir sürçü lisan eyledi. Galatasaraylıları eleştirirken Aristokrat demek isterken Ortodoks dedi. Şimdi yanlış anlaşılmasın Ortodoks, Hıristiyan, kilise vs..'
    Ziya Şengül bu düzeltmeyi yaparken kendisinden o kadar emindi ki; programın bütün konukları “evet” mahiyetinde kafa sallayıp, Ziya Kaptan’ın derin gözlem, takip ve düzeltme yetisini onayladılar."

  • erdem_ozcan  - ZİYA KAPTAN BİR UNVAN DAHA VERELİM
    avatar

    FUTBOL YORUMCULARIMIZIN "TEYO DAYISI" DERSEK YAŞINA HÜRMETEN SAYGISIZLIK ETMİŞ OLMAYIZ HERHALDE. BİLGİYİ, BİRİKİMİ, KONUŞMAYI, USLÜBU BİR TARAFA BIRAKALIM HASAN KARDEŞ, SORUYORUM BU KOSKOCA ADAMLAR AYNAYA BAKIP KENDİLERİNDEN HİÇ Mİ UTANMAZLAR? TAMAM SORUN VAR, TALEBİ YARATIP FUTBOLU BİR ENDÜSTRİ HALİNE GETİRENLERİNLER GÜNAHI VARDI VARDIR YA DA YOKTUR, YAHU BİREYSEL OLARAK HİÇ Mİ İNSANLIK KUMAŞIMIZDA HİÇ KUSUR ARAMAYACAĞIZ? TÜRK İNSANI NİÇİN KENDİNİ SORGUYA ÇEKMEZ VE ÖZELEŞTİRİSİNİ YAPMAZ. BU KADAR KENDİNİ BEĞENMİZLİK VE BUDALALAIK OLURMU? BUNLARIN COCUKLARI DEMEZLER Mİ, YAHU BÜYÜK SPORCUSUN, DEVRİN KAPTANISIN ANCAK SU SÖYLMEİŞ OLDUKLARIN LAF BİLE DEĞİL DİYE?? BUNU ANLAYAMIYORUM...

    SPORDA BÖYLE DE, SİYASETTE, EKONOMİDE, KÜLTÜR İŞLERİNDE, HATTA YASALAR VE HUKUK ALANINDA İŞLER BUNDAN FARKLI MI? BU MİLLETİN BAŞINA BOKUN YAĞACAĞI GÜNLER YAKINDIR. AD VE SEMUD KAVMİNE DÖNÜŞTÜK VALLA. NE DOĞA NE DE TOPLUMUN YASALARI BU KADAR APTALLIĞA VE BOŞVERMİŞLİĞE İZİN VERMEZ. GÖRECEĞİZ

  • kankardeş  - MAÇ KAÇ KAÇ
    avatar

    Yılmaz Erdoğan'ın esprisi çok iyiymiş. mevzunun kendisinden uzun yorum... Yine de bu tespitine rağmen kendisini alıkoyamıyor bu garip oyundan. 22 adamın bir topun peşinden koşması... Televizyonuzun sesini maç esnasında kıstığınız zaman fark edeceksiniz ki oldukça tuhaf bir şey kapıldığımız bu oyun. Oynarken deliriyoruz, izlerken deliriyoruz, başka kimliklere bürünüyoruz. Bir arkadaşım bana "Ya Erkan futbol maçı izlediğin esnada sana gizli bir kamerayla neler yaptığını izletmeyi çok isterim" demişti. İzlemememe gerek yok, tahmin edebiliyorum benim gibi sakin bir adamı bile başkalaştıran bu sihirli oyunun gücünü. Ne buluyoruz derseniz bunun cevabını inanın veremiyorum bir futbol sevdalısı olarak. Ama bu yazıda farklı bir perspektiften güzel noktalar yakalanmış.Futbolla ilgili güzel bir söz var: "Futbol sadece futbol değildir"

    Hakikaten de öyle, hele ki bizim ülkemizde. Hayatımız "Maç kaç kaçlarla" geçiyor. Sonumuz nereye varacak bilmiyorum, çözüm getiremediğim bir sorun bu. Bu arada, sahi Fenerin maçı kaç kaç ?

  • hasever  - RE: MAÇ KAÇ KAÇ
    avatar

    Erkan,

    Mesele biz insanlar değiliz; mesele meselenin kendisi. Şimdi, Messi’nin attığı ya da kaçırdığı bir golün sadece Messi’nin hatta takım arkadaşlarının hatta hatta Barselona camiyasinın meselesi olduğunu söyleyebiliyor muyuz? O gol, cepteki iddia kuponundan ötürü Hong Kong’daki bir balıkçıyı, Zürich Langstrasse’deki bir bar çalışanını, Mogadişu’nun henüz yıkılmamış bir kahvesi işleten kişiyi ve Kırşehir’in Kaman ilçesinde lokantantaçılık yapan bir esnafı da ilgilendiriyor. Buradan bir güzelleme çıkarıp “bakın, dünya yek vücutt olmuş” demeyecek kadar “güzel ve sakat ruhlu” olmadığımıza göre geriye işin ciddiyeti kalıyor.

    Erkan, iş ciddi. Çocukluk saflığıyla sırtımız geçirdiğimiz formalar artık herhangi bir tekelin reklam tablosu; yani taraftarlık gönüllülüğümüz canlı reklam panosu olmamıza evrilmiş durumda.

    On5 yıldır yaşadığım şu İsviçre’de şahit oldum. Mülayim ve hatta çoğunlukla sinirleri alınmış olunan İsviçrelilerin futbolda nasıl saldırganlaştıklarını gördüm; adım adım, kıdım kıdım. Sonra fark ettim, İsviçre halkına bir şey olduğu yok; sektörün tezahürü böyle. Artık bu sektör şakayı kaldırmayacak kadar büyüdü ve sermaye yüklendi. Sermayeleşen her şey kendi karakterini yani tüzel kişiliğini kazanır. Her fabrikatörün Hulusi Kentmen gibi olacağı sadece bir Yeşilçam dileğidir.

    Aslında biz de öyle yapıyoruz: dilek tutuyoruz. Gençlerbirliği ya da Adana Demir demekle kapitalizm ağacına bir dilek bağlıyoruz; kat’a niyetimizin kötülüğünden bahsetmiyorum ama tuttuğumuz da en nihayetinde bir dilek; yani bir başkasından dilenen şey. Fotoğrafa yakından bakarsak Demir Spor’u bilmem ama Gençler, Ankara’nın en tüccar kişilerinden biri olanın “maddi ve fikri” inhisarında.

    Düşün, en naifimizin durumu buysa gerisi ne alemdedir.

    Son gelişmeye tanık olmuşsundur. Beşiktaş, İbrahim Üzülmez’i kapı önüne koydu. Sorgu, sual, savunma olmadan... Peki İbrahim ne yaptı? Beşiktaş’a olan yüksek sadakatini dillendirdi. “Celladıyla” yan yana oturdu, boynuna geçirilmiş ipin mümkünse canını acıtmamasını istedi. Son dileği buydu. “Ölmeden canımı almayın” diyebildi ancak. Ne kötü!

    Müthiş bir bağımlılık var. Gerek fotbolcu gerek yorumcu olsun müthiş bir savunmasızlık var. Rıdvan’ın, Fenerbahçeli herhangi bir yönetici karşısında el pençe durmasına bakıyorum da...

    Yorumcular mı, yine Yılmaz Erdoğan’dan bir espiri “koca ülkeye kıraathane muamelesi çekiyorlar” Sen nasıl görüyorsun bilmiyorum, ben, çoğunun, elleri hayalarında abaza muhabetti yaptıklarını görüyorum.

    Bize ne kalıyor, büyük sorumuzu bir tarafa bırakıp, bu çarkın işlemesinde bilerek ya da bilmeyerek rol alanlara Erdem’in sorduğu soruyla işe başlayabiliriz: “Yahu kardeşim, insanlık kumaşından takım elbise çıkmıyorsa, bir külot da mı çıkmıyor?”

  • onder  - RE: RE: MAÇ KAÇ KAÇ
    avatar

    Hasan,

    Bu yorumunda dile getirdiğin noktaların çoğunda haklısın. Ancak benim yine de bazı çekincelerim var. İşin zor tarafı benim çekincelerimle senin haklı noktaların arasındaki ayrım çizgisinin çok ince olması.

    Senin duruşuna ne kadar uygulanabilir bilmiyorum ama benim çekincelerim, sürekli eleştirdiğim, herşeyi dışlayan, kapitalist ilişkiler tarafından hiçbir şekilde kirlenmemiş olduğu varsayılan bir pozisyondan konuşan romantik solculuk.

    Kapitalist bir dünyada yaşıyoruz, beğensek de beğenmesek de herbirimiz onun tarafından değişen ölçülerde belirleniyoruz. Kapitalizm içinde bulunduğumuz realitenin adıdır; bu somut gerçeklik dışından, yani tertemiz aşkın bir pozisyondan muhalefet yapmak bana mümkün görünmüyor. Bu materyalist değil idealist bir pozisyondur. Geçenlerde İsmet'in Nietzsche'den alıntılayarak uyardığı gibi "Canavarla mücadele ederken canavarlaşmak" her zaman mümkün ama bu sözün güzelliği böyle bir olasılığın her zaman gündemde olduğu koşullarda varolmamıza vurgu yapmasıdır. İçinde bulunduğumuz saf iyi ve saf kötünün mücadelesi değildir. Araçların, yöntemlerin içe içe girdiği bir dünyada yaşıyoruz..

    Bu konu çok önemli zira sol romantizm, sol püriten ahlakçılık bugün solu toplumun her kesiminden kopuk bir takım "egzantrikler", "tuhaf" münzeviler kulübüne çevirmiştir.."Olacaksa devrim olsun, dört başı mamur klasik devrimden aşağısı bizi kesmez" mantığı sonucunda sol yeni zamanlara uygun mücadele araçları geliştirememiş, marjinalleşmiş, ve sonunda geçmişin yadedildiği bir huzur evi haline gelmiştir. En bariz örneği solun İnternet'in önemini anlamakta skandal ölçülerde geç kalmış olmasıdır. Bilmiyorum takip ediyor muydun ama İnternet konusunda söyledikleri senin futbol konusunda söylediklerinden çok da farklı değildi, çok benzer kaygılardı; temel olarak sistemin kitleleri uyutmak için kullandığı yeni bir oyuncak, yeni bir afyon olduğu iddiası ile betimlenebilecek bir ethos..

    Futbolun bir spor, bir yarışma olarak endüstrileşmesi kapitalizmle de aslında çok alakalı değil bence. Geçenlerde bir makaleye denk geldim, başlığında soruyordu, insanlık tarihinin en fazla kazanan sporcusu kimdir diye? Herkesin beklediği gibi amerikalı golfcu Tiger Woods değilmiş..Bugünün parasına çevrildiğinde en çok parayı kazanan Roma'da yaşamış antik bir Savaş Arabası (Chariot) yarışmacısı imiş, .

    Kolezyum'un Wembley Stadından farkı var mı? Ya da Gladyatör müsabakalarının Boks karşılaşmalarından? Olimpiyatlar binlerce yıl önce Atina'da çıkmadı mı? vs.vs

    Genel olarak yarışmanın, erkeklik gücünü sergileme, şan, şeref, onur vs gibi ataerkil dürtüleri tatmin etme yönünde çok daha derin kökenleri var, kapitalizmin direk sonucu falan değil..Bu dürtünün kapitalizm tarafından endüstrileştirilmesinde de çok fazla şaşacak birşey yok. Kapitalizm unutmayalım kendi "idam ipliğini bile piyasaya sürebilir", kar edeceğini görürse eğer..Başka dürtüleri de endüstrileştirmiyor mu? Cinselliği de sömürüp devasa bir porno sektörü yaratmıyor mu?

    Bunlar eleştirilmemeli demiyorum elbette, ama bugünden yarına değiştirilmesi mümkün olmayan, herhangi bir üretim biçiminden çok kültürel kökleri olan şeyleri bir küskünlükle eleştirmek bizi "Güzel Ruh" sentimantalitesinden bir Don Kişot soyluluğundan bir adım öteye götürmez..Dönüştürülmesi kendi etki alanımız içinde olan şeyleri hedeflemeliyiz, üstadın dediği gibi "İnsan çözebileceği sorunları önüne koyar"..Biz istediğimiz kadar "Gönül Adamı" gibi gözlerimizden bir damla yaş akıtarak futbolu, pornoyu, kitle kültürünü eleştirelim, etkimiz şu sitedeki 4-5 kişiyle sınırlı..Yani ancak kendimiz yakınır kendimiz dövünürüz..

    Elbetteki kapitalist kültür ile birlikte bütün bir özel mülkiyeti, ataerkilliği, geleneksel yapıları, yani sınıfsal yapıyla birlikte kültürel yapıyı da eleştirmeliyiz ama bu eleştiri "içkin" olmak zorundadır. Pürü pak "aşkın" bir pozisyondan konuşmak dinlerin, ahlak öğretilerini işidir, bizim değil..Bir başka ifadeyle, devrimci muhalefet eleştiriden daha çok özeleştiri olmak durumundadır; olayların akışında etkili olabilmek için onlara içkin olmak gerekir..İçkinlikle de içinde olmayı kastetmiyorum; ingilizce karşılığı "immanent"dır ve aşkın'ın "transcendant"ın karşıtı olarak kullanılır..Aslında klasik marxismin en temelinde yeralan bir dinamiktir; mesala burjuva sınıfının, "çitleme" sonucu topraklarından ettiği köylüleri proleter hale getirmesi kendi iktisadi çıkarlarının bir dayatmasıdır; kendi gelişimi için zaruri olarak ortaya çıkardığı bu güç aynı zamandan onun mezar kazıcısıdır..Klasik teoride bu şekilde formüle edildiğinde çok tanıdık gelen içkinlik boyutunun, başka alanlarda bu kadar ihmal edilmesi anlaşılır gibi değil..Kapitalizm özü gereği antagonistik bir sistemdir, bir sorunu çözmek için getirdiği bir uygulama çözülmesi daha güç başka sorunlar yaratır..İşte içkinlik ile bunu kastediyoruz..Marxist yöntem kapitalizmin bu sürekli kayan çelişik doğasını özgürleşme adına kullanmak değil midir biraz da?

    Aşkın felsefe, herşeyin üstünde, eleştirdiği alan tarafından kirletilmemiş ulvi bir konumdan konuşur..Sol'un egemen tavrı da aslında budur ve bu tavır artık aşılmak zorundadır..

    Alýntý:
    "Gençlerbirliği ya da Adana Demir demekle kapitalizm ağacına bir dilek bağlıyoruz"



    demişsin mesala..Peki kapitalist bir şirkette çalışarak bağlamıyor muyuz? Bir kitap yazıp ünlü olmayı düşünürken bağlamıyor muyuz? Ya da sitenin popüleritesi artsın da yazdıklarımız daha çoklarına ulaşsın derken ya da çocukarımızın geleceği için yatırım yaparken, en iyi kolejlerde okutma hayalleri kurarken vs?..

    Bundan çok değil 20 yıl önce Türkiye'nin statlarında Che posterlerinin açılması, taraftar gruplarının pankartlarının altına FenerbahCHE, Kartal PenCHE'si diye imza atması, herşeye karşı olan ve Anarşizmin "A"sı ile yazılan taraftar gurubu isimlerinin seçilmesi düşünülemezdi..Ya da tamamen politik nedenlerle Başbakan'ın yuhalanması..Yıllarca bu ülkede taraftarların çoğunlukla bozkurt işareti yapmalarına tanık olduk, ama zaman içinde Che posterleri de artık görülür oldu..Ha bunda abartacak birşey yok belki, ama üzerinde daha fazlasının inşaa edilebileceği bir zeminin oluşmasıdır bu..

    Che demişken konuyla ilgili işin başka bir boyutuna geçelim; tamam sistem artık bir komunizm tehlikesi "kalmadığı" için Che'nin bir Pop ikon haline gelmesine izin verdi diyelim..Ama bunu nasıl yapabildi? Bir süre öncesine kadar baş düşmanı olarak gördüğü bir imgeyi popüler bir ikon haline getirip nasıl kendine eklemleyebildi, nasıl kendi bünyesine hegemonize edebildi? Niye bir takım kapitalistler çıkıp da Che'nin pop'laştırılmasını "Kapitalist Ahlak" açısından eleştirmiyor? Kapitalist değerlere aykırıdır falan demiyor?

    Peki bununla kıyasla solun benzer bir hegemonik başarısı var mı? Yani kapitalist bir fenomeni alıp özgürlük mücadelesine eklemleyebildik mi? Ha işin doğası gereği mümkün değil denebilir belli ölçülerde doğrudur da ama bence tamamen öyle de değil..En basit örneği İnternet..Katıksız kapitalist nedenlerle ortaya çıkmış bir fenomen..Kimse insanlar daha iyi iletişim kurabilsin diye interneti icat etmedi; buna karşın kapitalizme getirdiği ivme inanılmaz boyutlarda..Ama buna rağmen, bütün denetimli yapısına rağmen İnternet'in kontrol edilmesi çok zor bir yan ürünü de olduğu ortaya çıktı..Ortadoğu'daki ayaklanmalarda FB'in, Twitter'ın oynadığı rol herkesin malumu..

    İnternet de futbol gibi hatta çok daha büyük bir endüstri..Ondan da yakınacağımıza, kendi rüyalarımız için kullanmasını öğrenmek gerekmez mi? İçkinlik işte bu; sistemin yapısal çelişkilerinde, çatlaklarında yeralıp dönüştürmek..Bu yüzden Negri'ye önem vermeliyiz..

    Bilmiyorum belki senin niyetin bambaşkaydı, belki ben çok yanlış anladım..Ama bu vesileyle sol püritenizme eleştirilerimi getirmiş olayım..Solu yalnızlaştıran, bir manastır, bir huzurevi haline getiren her türlü yaklaşıma karşıyım..Sol aşkın ideal bir pozisyondan değil, gerçek insanların gerçek durumlarındaki gerçek tepkilerini örgütlemek durumunda, bunu da gökten zembille inmiş ulvi sosyalist araç ve yöntemlerle yapacak değil, önündeki malzeme neyse onunla yapacak....

    Şöyle bir örnekle bitireyim;

    ABD'de global ısınma nedeniyle, çok daha az yakıt tüketen hibrid arabaların kullanımı çok yaygınlaşıyor..Onların kullanıcılarından biri de benim..Sonra "Whole Foods", ya da Starbucks gibi "socially concious" ya da "socially responsible" şirketler fazlasıyla revaçta .Böyle de "duyarlı" bir kesim de ortaya çıkıyor..Zizek bunlarla acayip dalga geçer; vicdan rahatlığıyla konforlu yaşamlarına devam etmek için bu tür "duyarlılıklar" gösterirler, herhangi bir meta gibi temiz vicdan alırlar falan der..Starbucks, kahvelerini toplumsal faydayı gözeten işletmelerden aldığını iddia eder, geri dönüştürelebilir bardaklarda servis eder, bütün ürünlerinin organik olduğu sloganları ile pazarlama yapar..Whole Foods market zincirinde plastik poşet büyük bir günah gibi algılanır, onun yerinde bizim eskinin filesine benzer tekrar tekrar kullanılan bez poşetler teşvik edilir, ya da kağıt torba; herşey lokal olarak üretilen organik ürünlerdir vs..

    Zizek tabii ki haklı..Ama öte yandan vicdanları rahatlamak için de olsa bu toplumsal kesimde rahatlatılması gereken bir vicdan var demektir..Buna karşın global ısınmayı tam bir kepazelik, koca bir yalan olarak gören, resmen benzini musluktan akar gibi emen 4x4'ler ve yüksek perfomans arabaları kullanan ve dünyanın kaynaklarının sınırsız olduğu çocuksu fikrine dayanan bir zihne sahip çok daha berbat bir köylü ve/veya yuppie kesim var, ki bunların oranı hala çok daha büyük..Bunu gözönüne alırsak, dünyanın kirlenmesine karşı karınca kararınca bir katkıda bulunmak adına hibrid araba kullanan biri bir ilerlemedir..Sorumlu muhalafet eğer bir üst aşamaya geçecekse (ABD'de), bu hibrid araba kullananlar ilk elde hitap edilecek olanlardır..Keza bizde de geçen Facebook'ta paylaştığım bir videoda gösterildiği gibi, askerliğini orda yapmış olmasına rağmen Kıbrıs'ın yerini gösteremeyen insanların çoğunlukta olduğu bir ülkede, sistem içine dahil edilmiş de olsa Che posterlerinin açılıyor olması bir kazanımdır..Çarşı'nın Anarşist "A"yı kitlelere kazandırması bir ilerlemedir..

    Bayat bir klişe ile bitireyim; bilim, internet, edebiyat, sanat gibi spor da yapısı gereği kapitalist ya da sosyalist değildir..Etkilenebilirlik açısından tümü de nötr'dür, nereye çekersen oraya gider..

    Spor endüstrileştiriliyor da bilim, edebiyat, sinema endüstrileştirilmiyor mu? Sienama Holywood tarafından bir endüstri haline getirildi diye, Angelopoluos ya da diğer bağımsız sinema ürünlerini seyretmeyi nasıl "kapitalizm ağacına bir dilek bağlamak" olarak görmüyorsak, nasıl Don Brown, Elif Şafak vs.leri var diye Kafka'dan, Oğuz Atay'dan, Nazım'dan vazgeçmiyorsak, Real Madrid, M.United, Chelsea, Milan gibi endüstriyel takımlar var diye futboldan da vazgeçecek değiliz.

  • hasever  - RE: RE: RE: MAÇ KAÇ KAÇ
    avatar

    Allahsızlık yapma :-)

    Önder,

    Benimki bir fikrin ifşasından ziyade çaresizliğimi ortaya koymaktı; hakikaten çaresizliği. "Kapitalist ağaca dilek bağlamak" önceden tasarlanmış bir cümle değildi; yazarken ortaya çıktı ve sansürlemedim.

    Benim, Önder, yarışmalarla bir sorunum var. Bence, futbola da bu yüzden "saf" bakıyor gibi duruyorum. Hem bak bu iki etti (galiba) bana "saf" "pürütan" diyorsun. Senin nasıl inandırabilirim bilmiyorum. İnanmadığım bütün tanrılar adına yemin ederim ki öyle değilim. Bu meselede klavye tıklatmış biri olarak, "saflığın" "mutlaklığın" olmayacağını bilen biriyim ve hatta bunların insan beynini dumura uğrattığını, "stop"ta tuttuğunu düşünüyorum.

    Denedik, stadları dönüştürelim dedik olmadı. Söyle bakim kaç tane solcu futbolcumuz var; bize ilham veren. Yok, değil mi. Bir Metin Kurt abimiz var(mış) ben yetişmedim. Yani Önder stada gelene kadar kaybettiğimiz bir maçın nasıl döndürülebileceğini bilemiyorum. Bir kez daha yazayım, derdim çaresizliğim... Bilmiyorum. Yazıyorum yazıyorum çıkış yolu bulamıyorum.

    Sinema ve edebiyat örnekleri tam durumu açıklıyor mu bilemiyorum ama en azından bana futbolda Theo ya da Nazım göster de ruhumu bu cendereden kurtarmış olayım...

    Alýntý:
    Bilmiyorum belki senin niyetin bambaşkaydı, belki ben çok yanlış anladım..



    Her iki durumda da kaybediyorum. Niyetimi açamamışsam ben, açmışsam sen eksiksin; yani sonuçta eksiğiz. Bence bu biraz da meselenin eksikliğinden.

    Evet, zoruma gidiyor. Gençlerbirliği diyoruz da o adamın gölgesinden kurtulamıyoruz, Adana Demir diyoruz da Adana'nın dışına çıkamıyoruz, Karabük diyoruz tek bir sosyal dalga yaratamıyoruz.

    Biliyorum ama bildiğimi aktaramıyorum.

    Önder,

    Cantona'nın lümpenliğini bilmiyor değilim ama yine de bir şeyler çıkarabilir miyim diye didikleyip duruyorum. Sergen'in kumaşı ortada, onda hiç vuku bulmamış bir "solcu"luğa yanıyorum. Maradona'ya gelince, Arjantin Milli takımı için bir "şey" öpmediği kaldı ona rağmen hala onda bir "şeyler" arıyorum...

    Yani Önder,

    Gel beni diğerleriyle bir tutma. Öyle olsaydım şurda ne işim vardı. Bir yaprağın sallanmasından ormanın ruhunu çözebilecek kadar algılayıcılarımı açmış bulunuyorum. Bir "saf"lık peşinde değilim en azından o kadar saf değilim.

    (Barselon'nın maçını seyretmeyi unuttum; iyi mi! Sabah tramvayda gazetede görünce hatırladım. Bir de yenilmişler.)

  • AliOsman  - RE: RE: RE: RE: MAÇ KAÇ KAÇ
    avatar

    Ben ikinci yarıyı izledim. Sanırım ilk yarı Arsenal'e top oynatmamışlar.Ama benim izlediğim dakikaların çoğunda Arsenal etkiliydi. Skor üzdü ama itiraf edeyim ki yenilmez takım hüviyetini de bir parça tehlikeli buluyorum. İyi top oynasınlar ama 5-10 maçta bir de yenilsinler. İspanya Liginde 16 maç üst üste galip geldiler. Toplam maç sayısının 34-36 olduğunu düşürsek. Tehlikeden ne kastetiğim daha rahat anlaşılacaktır.

  • AliOsman  - 'Dönüşüm'
    avatar

    Bu konuda uzun uzun yazılabilinir. Ama benim canımı sıkan temel 'dönüşümleri' şöyle sıralayabilirim.

    Taraftar => Müşteri

    Centilmenlik => Vur Kır Parçala Bu Maçı Kazan ( Tribün ve Klup Makyevellizmi)

    Skor tahimini yapmaktaki keyif => Bahis siteleri

    Göze güzel gelen yaratıcı futbol => Robotik -Sistem futbolu

    Duvara asılan takım posteri => Klup Storeları

    Takımı sembolize eden topçular => 'Profesyonellik' kisvesi altında takım takım dolaşan futbolcular

  • hasever  - Eşeğin büyüğü
    avatar

    Eşeğin büyüğünü ahırda unutmuşum.

    Yazıda ne UEFA ne de FIFA’dan bahsetmişim. Bugün ki gazetenin spor sayfasına küçük bir haber olarak girilmiş. AB’nin, Lüksamburg’daki ikinci büyük mahkemesi spor karşılaşmalarının (olimpiyatlar da dahil) şifreli kanallardan yayınlanmasına “hayır” demiş. Fevkalade hayırlı bir haber. Haber, karardan en çok UEFA ve FIFA’nın mağdur olacağını zira her iki kurumun da bundan sonraki organizasyonların paralı kanallardan yayınlanması üzerine bol rakamlı planlar yaptığını söylüyordu. Eğer karar temyizden de böyle çıkarsa şifreli kanallara mahkum olmayacağız.

    Bu arada haberde, FIFA’nın, 2010 Güney Afrika dünya futbol şampiyonasından sadece televizyon lisanslarından 1,6 Milyar Avro kazandığını yazıyor.

    Birileri orada futbolumuzu satıyor.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #10 hasever 18-02-2011 07:21
Eşeğin büyüğünü ahırda unutmuşum.

Yazıda ne UEFA ne de FIFA’dan bahsetmişim. Bugün ki gazetenin spor sayfasına küçük bir haber olarak girilmiş. AB’nin, Lüksamburg’daki ikinci büyük mahkemesi spor karşılaşmaların ın (olimpiyatlar da dahil) şifreli kanallardan yayınlanmasına “hayır” demiş. Fevkalade hayırlı bir haber. Haber, karardan en çok UEFA ve FIFA’nın mağdur olacağını zira her iki kurumun da bundan sonraki organizasyonlar ın paralı kanallardan yayınlanması üzerine bol rakamlı planlar yaptığını söylüyordu. Eğer karar temyizden de böyle çıkarsa şifreli kanallara mahkum olmayacağız.

Bu arada haberde, FIFA’nın, 2010 Güney Afrika dünya futbol şampiyonasından sadece televizyon lisanslarından 1,6 Milyar Avro kazandığını yazıyor.

Birileri orada futbolumuzu satıyor.
Alıntı
 
 
0 #9 AliOsman KOCAK 17-02-2011 09:52
Ben ikinci yarıyı izledim. Sanırım ilk yarı Arsenal'e top oynatmamışlar.A ma benim izlediğim dakikaların çoğunda Arsenal etkiliydi. Skor üzdü ama itiraf edeyim ki yenilmez takım hüviyetini de bir parça tehlikeli buluyorum. İyi top oynasınlar ama 5-10 maçta bir de yenilsinler. İspanya Liginde 16 maç üst üste galip geldiler. Toplam maç sayısının 34-36 olduğunu düşürsek. Tehlikeden ne kastetiğim daha rahat anlaşılacaktır.
Alıntı
 
 
0 #8 hasever 17-02-2011 08:40
Allahsızlık yapma :-)

Önder,

Benimki bir fikrin ifşasından ziyade çaresizliğimi ortaya koymaktı; hakikaten çaresizliği. "Kapitalist ağaca dilek bağlamak" önceden tasarlanmış bir cümle değildi; yazarken ortaya çıktı ve sansürlemedim.

Benim, Önder, yarışmalarla bir sorunum var. Bence, futbola da bu yüzden "saf" bakıyor gibi duruyorum. Hem bak bu iki etti (galiba) bana "saf" "pürütan" diyorsun. Senin nasıl inandırabilirim bilmiyorum. İnanmadığım bütün tanrılar adına yemin ederim ki öyle değilim. Bu meselede klavye tıklatmış biri olarak, "saflığın" "mutlaklığın" olmayacağını bilen biriyim ve hatta bunların insan beynini dumura uğrattığını, "stop"ta tuttuğunu düşünüyorum.

Denedik, stadları dönüştürelim dedik olmadı. Söyle bakim kaç tane solcu futbolcumuz var; bize ilham veren. Yok, değil mi. Bir Metin Kurt abimiz var(mış) ben yetişmedim. Yani Önder stada gelene kadar kaybettiğimiz bir maçın nasıl döndürülebilece ğini bilemiyorum. Bir kez daha yazayım, derdim çaresizliğim... Bilmiyorum. Yazıyorum yazıyorum çıkış yolu bulamıyorum.

Sinema ve edebiyat örnekleri tam durumu açıklıyor mu bilemiyorum ama en azından bana futbolda Theo ya da Nazım göster de ruhumu bu cendereden kurtarmış olayım...
Alıntı:
Bilmiyorum belki senin niyetin bambaşkaydı, belki ben çok yanlış anladım..
Her iki durumda da kaybediyorum. Niyetimi açamamışsam ben, açmışsam sen eksiksin; yani sonuçta eksiğiz. Bence bu biraz da meselenin eksikliğinden.

Evet, zoruma gidiyor. Gençlerbirliği diyoruz da o adamın gölgesinden kurtulamıyoruz, Adana Demir diyoruz da Adana'nın dışına çıkamıyoruz, Karabük diyoruz tek bir sosyal dalga yaratamıyoruz.

Biliyorum ama bildiğimi aktaramıyorum.

Önder,

Cantona'nın lümpenliğini bilmiyor değilim ama yine de bir şeyler çıkarabilir miyim diye didikleyip duruyorum. Sergen'in kumaşı ortada, onda hiç vuku bulmamış bir "solcu"luğa yanıyorum. Maradona'ya gelince, Arjantin Milli takımı için bir "şey" öpmediği kaldı ona rağmen hala onda bir "şeyler" arıyorum...

Yani Önder,

Gel beni diğerleriyle bir tutma. Öyle olsaydım şurda ne işim vardı. Bir yaprağın sallanmasından ormanın ruhunu çözebilecek kadar algılayıcılarım ı açmış bulunuyorum. Bir "saf"lık peşinde değilim en azından o kadar saf değilim.

(Barselon'nın maçını seyretmeyi unuttum; iyi mi! Sabah tramvayda gazetede görünce hatırladım. Bir de yenilmişler.)
Alıntı
 
 
0 #7 Önder Kurt 16-02-2011 22:54
Hasan,

Bu yorumunda dile getirdiğin noktaların çoğunda haklısın. Ancak benim yine de bazı çekincelerim var. İşin zor tarafı benim çekincelerimle senin haklı noktaların arasındaki ayrım çizgisinin çok ince olması.

Senin duruşuna ne kadar uygulanabilir bilmiyorum ama benim çekincelerim, sürekli eleştirdiğim, herşeyi dışlayan, kapitalist ilişkiler tarafından hiçbir şekilde kirlenmemiş olduğu varsayılan bir pozisyondan konuşan romantik solculuk.

Kapitalist bir dünyada yaşıyoruz, beğensek de beğenmesek de herbirimiz onun tarafından değişen ölçülerde belirleniyoruz. Kapitalizm içinde bulunduğumuz realitenin adıdır; bu somut gerçeklik dışından, yani tertemiz aşkın bir pozisyondan muhalefet yapmak bana mümkün görünmüyor. Bu materyalist değil idealist bir pozisyondur. Geçenlerde İsmet'in Nietzsche'den alıntılayarak uyardığı gibi "Canavarla mücadele ederken canavarlaşmak" her zaman mümkün ama bu sözün güzelliği böyle bir olasılığın her zaman gündemde olduğu koşullarda varolmamıza vurgu yapmasıdır. İçinde bulunduğumuz saf iyi ve saf kötünün mücadelesi değildir. Araçların, yöntemlerin içe içe girdiği bir dünyada yaşıyoruz..

Bu konu çok önemli zira sol romantizm, sol püriten ahlakçılık bugün solu toplumun her kesiminden kopuk bir takım "egzantrikler", "tuhaf" münzeviler kulübüne çevirmiştir.."O lacaksa devrim olsun, dört başı mamur klasik devrimden aşağısı bizi kesmez" mantığı sonucunda sol yeni zamanlara uygun mücadele araçları geliştirememiş, marjinalleşmiş, ve sonunda geçmişin yadedildiği bir huzur evi haline gelmiştir. En bariz örneği solun İnternet'in önemini anlamakta skandal ölçülerde geç kalmış olmasıdır. Bilmiyorum takip ediyor muydun ama İnternet konusunda söyledikleri senin futbol konusunda söylediklerinde n çok da farklı değildi, çok benzer kaygılardı; temel olarak sistemin kitleleri uyutmak için kullandığı yeni bir oyuncak, yeni bir afyon olduğu iddiası ile betimlenebilece k bir ethos..

Futbolun bir spor, bir yarışma olarak endüstrileşmesi kapitalizmle de aslında çok alakalı değil bence. Geçenlerde bir makaleye denk geldim, başlığında soruyordu, insanlık tarihinin en fazla kazanan sporcusu kimdir diye? Herkesin beklediği gibi amerikalı golfcu Tiger Woods değilmiş..Bugün ün parasına çevrildiğinde en çok parayı kazanan Roma'da yaşamış antik bir Savaş Arabası (Chariot) yarışmacısı imiş, .

Kolezyum'un Wembley Stadından farkı var mı? Ya da Gladyatör müsabakalarının Boks karşılaşmaların dan? Olimpiyatlar binlerce yıl önce Atina'da çıkmadı mı? vs.vs

Genel olarak yarışmanın, erkeklik gücünü sergileme, şan, şeref, onur vs gibi ataerkil dürtüleri tatmin etme yönünde çok daha derin kökenleri var, kapitalizmin direk sonucu falan değil..Bu dürtünün kapitalizm tarafından endüstrileştiri lmesinde de çok fazla şaşacak birşey yok. Kapitalizm unutmayalım kendi "idam ipliğini bile piyasaya sürebilir", kar edeceğini görürse eğer..Başka dürtüleri de endüstrileştirm iyor mu? Cinselliği de sömürüp devasa bir porno sektörü yaratmıyor mu?

Bunlar eleştirilmemeli demiyorum elbette, ama bugünden yarına değiştirilmesi mümkün olmayan, herhangi bir üretim biçiminden çok kültürel kökleri olan şeyleri bir küskünlükle eleştirmek bizi "Güzel Ruh" sentimantalites inden bir Don Kişot soyluluğundan bir adım öteye götürmez..Dönüş türülmesi kendi etki alanımız içinde olan şeyleri hedeflemeliyiz, üstadın dediği gibi "İnsan çözebileceği sorunları önüne koyar"..Biz istediğimiz kadar "Gönül Adamı" gibi gözlerimizden bir damla yaş akıtarak futbolu, pornoyu, kitle kültürünü eleştirelim, etkimiz şu sitedeki 4-5 kişiyle sınırlı..Yani ancak kendimiz yakınır kendimiz dövünürüz..

Elbetteki kapitalist kültür ile birlikte bütün bir özel mülkiyeti, ataerkilliği, geleneksel yapıları, yani sınıfsal yapıyla birlikte kültürel yapıyı da eleştirmeliyiz ama bu eleştiri "içkin" olmak zorundadır. Pürü pak "aşkın" bir pozisyondan konuşmak dinlerin, ahlak öğretilerini işidir, bizim değil..Bir başka ifadeyle, devrimci muhalefet eleştiriden daha çok özeleştiri olmak durumundadır; olayların akışında etkili olabilmek için onlara içkin olmak gerekir..İçkinl ikle de içinde olmayı kastetmiyorum; ingilizce karşılığı "immanent"dır ve aşkın'ın "transcendant"ı n karşıtı olarak kullanılır..Asl ında klasik marxismin en temelinde yeralan bir dinamiktir; mesala burjuva sınıfının, "çitleme" sonucu topraklarından ettiği köylüleri proleter hale getirmesi kendi iktisadi çıkarlarının bir dayatmasıdır; kendi gelişimi için zaruri olarak ortaya çıkardığı bu güç aynı zamandan onun mezar kazıcısıdır..Kl asik teoride bu şekilde formüle edildiğinde çok tanıdık gelen içkinlik boyutunun, başka alanlarda bu kadar ihmal edilmesi anlaşılır gibi değil..Kapitali zm özü gereği antagonistik bir sistemdir, bir sorunu çözmek için getirdiği bir uygulama çözülmesi daha güç başka sorunlar yaratır..İşte içkinlik ile bunu kastediyoruz..M arxist yöntem kapitalizmin bu sürekli kayan çelişik doğasını özgürleşme adına kullanmak değil midir biraz da?

Aşkın felsefe, herşeyin üstünde, eleştirdiği alan tarafından kirletilmemiş ulvi bir konumdan konuşur..Sol'un egemen tavrı da aslında budur ve bu tavır artık aşılmak zorundadır..

Alıntı:
"Gençlerbirliği ya da Adana Demir demekle kapitalizm ağacına bir dilek bağlıyoruz"
demişsin mesala..Peki kapitalist bir şirkette çalışarak bağlamıyor muyuz? Bir kitap yazıp ünlü olmayı düşünürken bağlamıyor muyuz? Ya da sitenin popüleritesi artsın da yazdıklarımız daha çoklarına ulaşsın derken ya da çocukarımızın geleceği için yatırım yaparken, en iyi kolejlerde okutma hayalleri kurarken vs?..

Bundan çok değil 20 yıl önce Türkiye'nin statlarında Che posterlerinin açılması, taraftar gruplarının pankartlarının altına FenerbahCHE, Kartal PenCHE'si diye imza atması, herşeye karşı olan ve Anarşizmin "A"sı ile yazılan taraftar gurubu isimlerinin seçilmesi düşünülemezdi.. Ya da tamamen politik nedenlerle Başbakan'ın yuhalanması..Yı llarca bu ülkede taraftarların çoğunlukla bozkurt işareti yapmalarına tanık olduk, ama zaman içinde Che posterleri de artık görülür oldu..Ha bunda abartacak birşey yok belki, ama üzerinde daha fazlasının inşaa edilebileceği bir zeminin oluşmasıdır bu..

Che demişken konuyla ilgili işin başka bir boyutuna geçelim; tamam sistem artık bir komunizm tehlikesi "kalmadığı" için Che'nin bir Pop ikon haline gelmesine izin verdi diyelim..Ama bunu nasıl yapabildi? Bir süre öncesine kadar baş düşmanı olarak gördüğü bir imgeyi popüler bir ikon haline getirip nasıl kendine eklemleyebildi, nasıl kendi bünyesine hegemonize edebildi? Niye bir takım kapitalistler çıkıp da Che'nin pop'laştırılmas ını "Kapitalist Ahlak" açısından eleştirmiyor? Kapitalist değerlere aykırıdır falan demiyor?

Peki bununla kıyasla solun benzer bir hegemonik başarısı var mı? Yani kapitalist bir fenomeni alıp özgürlük mücadelesine eklemleyebildik mi? Ha işin doğası gereği mümkün değil denebilir belli ölçülerde doğrudur da ama bence tamamen öyle de değil..En basit örneği İnternet..Katık sız kapitalist nedenlerle ortaya çıkmış bir fenomen..Kimse insanlar daha iyi iletişim kurabilsin diye interneti icat etmedi; buna karşın kapitalizme getirdiği ivme inanılmaz boyutlarda..Ama buna rağmen, bütün denetimli yapısına rağmen İnternet'in kontrol edilmesi çok zor bir yan ürünü de olduğu ortaya çıktı..Ortadoğu 'daki ayaklanmalarda FB'in, Twitter'ın oynadığı rol herkesin malumu..

İnternet de futbol gibi hatta çok daha büyük bir endüstri..Ondan da yakınacağımıza, kendi rüyalarımız için kullanmasını öğrenmek gerekmez mi? İçkinlik işte bu; sistemin yapısal çelişkilerinde, çatlaklarında yeralıp dönüştürmek..Bu yüzden Negri'ye önem vermeliyiz..

Bilmiyorum belki senin niyetin bambaşkaydı, belki ben çok yanlış anladım..Ama bu vesileyle sol püritenizme eleştirilerimi getirmiş olayım..Solu yalnızlaştıran, bir manastır, bir huzurevi haline getiren her türlü yaklaşıma karşıyım..Sol aşkın ideal bir pozisyondan değil, gerçek insanların gerçek durumlarındaki gerçek tepkilerini örgütlemek durumunda, bunu da gökten zembille inmiş ulvi sosyalist araç ve yöntemlerle yapacak değil, önündeki malzeme neyse onunla yapacak....

Şöyle bir örnekle bitireyim;

ABD'de global ısınma nedeniyle, çok daha az yakıt tüketen hibrid arabaların kullanımı çok yaygınlaşıyor.. Onların kullanıcılarınd an biri de benim..Sonra "Whole Foods", ya da Starbucks gibi "socially concious" ya da "socially responsible" şirketler fazlasıyla revaçta .Böyle de "duyarlı" bir kesim de ortaya çıkıyor..Zizek bunlarla acayip dalga geçer; vicdan rahatlığıyla konforlu yaşamlarına devam etmek için bu tür "duyarlılıklar" gösterirler, herhangi bir meta gibi temiz vicdan alırlar falan der..Starbucks, kahvelerini toplumsal faydayı gözeten işletmelerden aldığını iddia eder, geri dönüştürelebili r bardaklarda servis eder, bütün ürünlerinin organik olduğu sloganları ile pazarlama yapar..Whole Foods market zincirinde plastik poşet büyük bir günah gibi algılanır, onun yerinde bizim eskinin filesine benzer tekrar tekrar kullanılan bez poşetler teşvik edilir, ya da kağıt torba; herşey lokal olarak üretilen organik ürünlerdir vs..

Zizek tabii ki haklı..Ama öte yandan vicdanları rahatlamak için de olsa bu toplumsal kesimde rahatlatılması gereken bir vicdan var demektir..Buna karşın global ısınmayı tam bir kepazelik, koca bir yalan olarak gören, resmen benzini musluktan akar gibi emen 4x4'ler ve yüksek perfomans arabaları kullanan ve dünyanın kaynaklarının sınırsız olduğu çocuksu fikrine dayanan bir zihne sahip çok daha berbat bir köylü ve/veya yuppie kesim var, ki bunların oranı hala çok daha büyük..Bunu gözönüne alırsak, dünyanın kirlenmesine karşı karınca kararınca bir katkıda bulunmak adına hibrid araba kullanan biri bir ilerlemedir..So rumlu muhalafet eğer bir üst aşamaya geçecekse (ABD'de), bu hibrid araba kullananlar ilk elde hitap edilecek olanlardır..Kez a bizde de geçen Facebook'ta paylaştığım bir videoda gösterildiği gibi, askerliğini orda yapmış olmasına rağmen Kıbrıs'ın yerini gösteremeyen insanların çoğunlukta olduğu bir ülkede, sistem içine dahil edilmiş de olsa Che posterlerinin açılıyor olması bir kazanımdır..Çar şı'nın Anarşist "A"yı kitlelere kazandırması bir ilerlemedir..

Bayat bir klişe ile bitireyim; bilim, internet, edebiyat, sanat gibi spor da yapısı gereği kapitalist ya da sosyalist değildir..Etkil enebilirlik açısından tümü de nötr'dür, nereye çekersen oraya gider..

Spor endüstrileştiri liyor da bilim, edebiyat, sinema endüstrileştiri lmiyor mu? Sienama Holywood tarafından bir endüstri haline getirildi diye, Angelopoluos ya da diğer bağımsız sinema ürünlerini seyretmeyi nasıl "kapitalizm ağacına bir dilek bağlamak" olarak görmüyorsak, nasıl Don Brown, Elif Şafak vs.leri var diye Kafka'dan, Oğuz Atay'dan, Nazım'dan vazgeçmiyorsak, Real Madrid, M.United, Chelsea, Milan gibi endüstriyel takımlar var diye futboldan da vazgeçecek değiliz.
Alıntı
 
 
0 #6 AliOsman KOCAK 16-02-2011 08:51
Bu konuda uzun uzun yazılabilinir. Ama benim canımı sıkan temel 'dönüşümleri' şöyle sıralayabilirim.

Taraftar => Müşteri

Centilmenlik => Vur Kır Parçala Bu Maçı Kazan ( Tribün ve Klup Makyevellizmi)

Skor tahimini yapmaktaki keyif => Bahis siteleri

Göze güzel gelen yaratıcı futbol => Robotik -Sistem futbolu

Duvara asılan takım posteri => Klup Storeları

Takımı sembolize eden topçular => 'Profesyonellik ' kisvesi altında takım takım dolaşan futbolcular
Alıntı
 
 
0 #5 hasever 16-02-2011 07:37
Erkan,

Mesele biz insanlar değiliz; mesele meselenin kendisi. Şimdi, Messi’nin attığı ya da kaçırdığı bir golün sadece Messi’nin hatta takım arkadaşlarının hatta hatta Barselona camiyasinın meselesi olduğunu söyleyebiliyor muyuz? O gol, cepteki iddia kuponundan ötürü Hong Kong’daki bir balıkçıyı, Zürich Langstrasse’dek i bir bar çalışanını, Mogadişu’nun henüz yıkılmamış bir kahvesi işleten kişiyi ve Kırşehir’in Kaman ilçesinde lokantantaçılık yapan bir esnafı da ilgilendiriyor. Buradan bir güzelleme çıkarıp “bakın, dünya yek vücutt olmuş” demeyecek kadar “güzel ve sakat ruhlu” olmadığımıza göre geriye işin ciddiyeti kalıyor.

Erkan, iş ciddi. Çocukluk saflığıyla sırtımız geçirdiğimiz formalar artık herhangi bir tekelin reklam tablosu; yani taraftarlık gönüllülüğümüz canlı reklam panosu olmamıza evrilmiş durumda.

On5 yıldır yaşadığım şu İsviçre’de şahit oldum. Mülayim ve hatta çoğunlukla sinirleri alınmış olunan İsviçrelilerin futbolda nasıl saldırganlaştık larını gördüm; adım adım, kıdım kıdım. Sonra fark ettim, İsviçre halkına bir şey olduğu yok; sektörün tezahürü böyle. Artık bu sektör şakayı kaldırmayacak kadar büyüdü ve sermaye yüklendi. Sermayeleşen her şey kendi karakterini yani tüzel kişiliğini kazanır. Her fabrikatörün Hulusi Kentmen gibi olacağı sadece bir Yeşilçam dileğidir.

Aslında biz de öyle yapıyoruz: dilek tutuyoruz. Gençlerbirliği ya da Adana Demir demekle kapitalizm ağacına bir dilek bağlıyoruz; kat’a niyetimizin kötülüğünden bahsetmiyorum ama tuttuğumuz da en nihayetinde bir dilek; yani bir başkasından dilenen şey. Fotoğrafa yakından bakarsak Demir Spor’u bilmem ama Gençler, Ankara’nın en tüccar kişilerinden biri olanın “maddi ve fikri” inhisarında.

Düşün, en naifimizin durumu buysa gerisi ne alemdedir.

Son gelişmeye tanık olmuşsundur. Beşiktaş, İbrahim Üzülmez’i kapı önüne koydu. Sorgu, sual, savunma olmadan... Peki İbrahim ne yaptı? Beşiktaş’a olan yüksek sadakatini dillendirdi. “Celladıyla” yan yana oturdu, boynuna geçirilmiş ipin mümkünse canını acıtmamasını istedi. Son dileği buydu. “Ölmeden canımı almayın” diyebildi ancak. Ne kötü!

Müthiş bir bağımlılık var. Gerek fotbolcu gerek yorumcu olsun müthiş bir savunmasızlık var. Rıdvan’ın, Fenerbahçeli herhangi bir yönetici karşısında el pençe durmasına bakıyorum da...

Yorumcular mı, yine Yılmaz Erdoğan’dan bir espiri “koca ülkeye kıraathane muamelesi çekiyorlar” Sen nasıl görüyorsun bilmiyorum, ben, çoğunun, elleri hayalarında abaza muhabetti yaptıklarını görüyorum.

Bize ne kalıyor, büyük sorumuzu bir tarafa bırakıp, bu çarkın işlemesinde bilerek ya da bilmeyerek rol alanlara Erdem’in sorduğu soruyla işe başlayabiliriz: “Yahu kardeşim, insanlık kumaşından takım elbise çıkmıyorsa, bir külot da mı çıkmıyor?”
Alıntı
 
 
0 #4 kankardeş 16-02-2011 01:46
Yılmaz Erdoğan'ın esprisi çok iyiymiş. mevzunun kendisinden uzun yorum... Yine de bu tespitine rağmen kendisini alıkoyamıyor bu garip oyundan. 22 adamın bir topun peşinden koşması... Televizyonuzun sesini maç esnasında kıstığınız zaman fark edeceksiniz ki oldukça tuhaf bir şey kapıldığımız bu oyun. Oynarken deliriyoruz, izlerken deliriyoruz, başka kimliklere bürünüyoruz. Bir arkadaşım bana "Ya Erkan futbol maçı izlediğin esnada sana gizli bir kamerayla neler yaptığını izletmeyi çok isterim" demişti. İzlemememe gerek yok, tahmin edebiliyorum benim gibi sakin bir adamı bile başkalaştıran bu sihirli oyunun gücünü. Ne buluyoruz derseniz bunun cevabını inanın veremiyorum bir futbol sevdalısı olarak. Ama bu yazıda farklı bir perspektiften güzel noktalar yakalanmış.Futb olla ilgili güzel bir söz var: "Futbol sadece futbol değildir"

Hakikaten de öyle, hele ki bizim ülkemizde. Hayatımız "Maç kaç kaçlarla" geçiyor. Sonumuz nereye varacak bilmiyorum, çözüm getiremediğim bir sorun bu. Bu arada, sahi Fenerin maçı kaç kaç ?
Alıntı
 
 
0 #3 YEWANDE 15-02-2011 08:10
FUTBOL YORUMCULARIMIZI N "TEYO DAYISI" DERSEK YAŞINA HÜRMETEN SAYGISIZLIK ETMİŞ OLMAYIZ HERHALDE. BİLGİYİ, BİRİKİMİ, KONUŞMAYI, USLÜBU BİR TARAFA BIRAKALIM HASAN KARDEŞ, SORUYORUM BU KOSKOCA ADAMLAR AYNAYA BAKIP KENDİLERİNDEN HİÇ Mİ UTANMAZLAR? TAMAM SORUN VAR, TALEBİ YARATIP FUTBOLU BİR ENDÜSTRİ HALİNE GETİRENLERİNLER GÜNAHI VARDI VARDIR YA DA YOKTUR, YAHU BİREYSEL OLARAK HİÇ Mİ İNSANLIK KUMAŞIMIZDA HİÇ KUSUR ARAMAYACAĞIZ? TÜRK İNSANI NİÇİN KENDİNİ SORGUYA ÇEKMEZ VE ÖZELEŞTİRİSİNİ YAPMAZ. BU KADAR KENDİNİ BEĞENMİZLİK VE BUDALALAIK OLURMU? BUNLARIN COCUKLARI DEMEZLER Mİ, YAHU BÜYÜK SPORCUSUN, DEVRİN KAPTANISIN ANCAK SU SÖYLMEİŞ OLDUKLARIN LAF BİLE DEĞİL DİYE?? BUNU ANLAYAMIYORUM...

SPORDA BÖYLE DE, SİYASETTE, EKONOMİDE, KÜLTÜR İŞLERİNDE, HATTA YASALAR VE HUKUK ALANINDA İŞLER BUNDAN FARKLI MI? BU MİLLETİN BAŞINA BOKUN YAĞACAĞI GÜNLER YAKINDIR. AD VE SEMUD KAVMİNE DÖNÜŞTÜK VALLA. NE DOĞA NE DE TOPLUMUN YASALARI BU KADAR APTALLIĞA VE BOŞVERMİŞLİĞE İZİN VERMEZ. GÖRECEĞİZ
Alıntı
 
 
0 #2 hasever 15-02-2011 07:45
Erdem,
Yılmaz Erdoğan'ın konuyla ilgili güzel bir espirisi var "mevzunun kendisinden uzun yorum mu olur?" der. Gerçekten artık mide bulandırıcı bir hal aldı. Geçenlerde Önder bir yerde yazmıştı "etik" kullanımının bu kadar yerlerde süründüğü başka bir yer var mıdır diye. Yine de eğlence olsun diye yıllar önce tanık olduğum bir "komediyi" aktarayım.

"12 Mart 2007, günün ilk saatleri yani gecenin geç bir saati. Star televizyonunun Telegol programında kaçan uykumu arıyorum. Programda Şekerspor’un Mardinli sahibiyle yapılan röportaj yayınlıyor. Röportajın bir yerinde laf Galatasaray ve Galatasaraylılı ğa geliyor ve Şekerspor’un Mardinli, paralı, delikanlı ve muhtemelen Kürt başkanı şu cümleleri kuruyor:


- 'Ben Mardin’de doğdum. İstanbul’da doğmadım. İstanbul’da doğsaydım babam beni Galatasaray Lisesi’ne gönderirdi ama ne yapalım Mardin’de Galatasaray Lisesi yok ki. Şimdi ben Galatasaray Lisesi’ne gitmedim, orayı bitirmedim diye Galatasaray’a (GS Futbol Kulübü’ne. bn) başkan olamayacak mıyım? Artık bu tür Ortodoks görüşleri terk edelim...'

Sizi bilmiyorum ama ben titreyip kendime geldim. Bir futbol geyiğinin en gazı kaçmış saatinde, bir bilmem hangi kulübün başkanı “Ortodoks” kavramını cümlede kullanıyor ve hem de düzgün kullanıyordu.

Neyse. Ben hala şoktan çıkamamış yahu bu saate bu benzetme de nereden çıktı derken, röportaj bitti ve kameralar stüdyoya döndü. Bir iki yağlama ve methiyeden sonra sözü Fenerbahçe’nin eski kaptanlarında Ziya Kaptan (Ziya Şengül) aldı ve tarihe kayıt düşülmesi gereken şu açıklamayı yaptı:
- 'Şimdi affedersiniz. Başkan (Şekerspor başkanı) bir sürçü lisan eyledi. Galatasaraylıla rı eleştirirken Aristokrat demek isterken Ortodoks dedi. Şimdi yanlış anlaşılmasın Ortodoks, Hıristiyan, kilise vs..'
Ziya Şengül bu düzeltmeyi yaparken kendisinden o kadar emindi ki; programın bütün konukları “evet” mahiyetinde kafa sallayıp, Ziya Kaptan’ın derin gözlem, takip ve düzeltme yetisini onayladılar."
Alıntı
 
 
0 #1 YEWANDE 15-02-2011 07:31
ALLAH AŞKINA BIZDEKI GIBI GERIZEKALI FUTBOL YORUMCULARI VARMI DİĞER MEMLEKETLERDE BILEMIYORUM? YILMAZ ÖZDİL GECENLERDE DEDIKI AHTAPOT PAUL BILE BIZIM YORUMCULARDAN DAHA İYİ TAHMİN YAPMAKTADIR DİYE. ŞUNU DUYMUŞLUĞUM VAR, FUTBOL BASİT BİR OYUN İYİ DE HER KANALDA BU KADAR ABİDİK-GUBİDİK HATTA HATTA SIKINDIRIK BASİT BİR KONU ÜZERİNDE TOP CIZGIYI GECTIMI GEÇMEDIMI, 352, 441 GIBI, BAŞKAN X ALDIMI, ALCAKMI, O MEVKIDE Y OYNATILMALIYDI GIBI LAFLARLA BAŞLAYARAK SAATLERCE KAFALARIN ZEVKLE SIKILDİĞİ MİDELERİN BULANDIĞI BIR ULKEDE YAŞIYORMUYUZ YAŞAMIYORMUYUZ? BUNUN HER TARAFI ENDÜSTRİ OLSAN NE OLUR OLMASA NE OLUR?
ŞİZO VE DEPRESSIF OLDUM VALLA BUNUN YÜZÜNDEN. KONUYLA İLGİLİ DEĞİL AMA İÇİMİ DOKEYİ DEDİM SABAH SABAH HASAN KARDEŞE....
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile