Dört Yıl Sonra Hrant
Popüler
Makale
Son yazılarından birinde ruh halini “ürkek bir güvercinin ruh hali” diye tanımlayan Hrant Dink, “ama biliyorum ki bu coğrafyada güvercinlere dokunulmaz” diyerek belki de niye hedef seçildiğinin ipuçlarını vermiş oluyordu. Yüzü gibi yaşama aydınlık bakan, aydın kaderine razı daha doğrusu aydın kaderi tercihli Hrant, yine mütevazı, yine sade duruyordu yaşam terazisinde...
Yanıldın Hrant!
Son yazılarından birinde ruh halini “ürkek bir güvercinin ruh hali” diye tanımlayan Hrant Dink, “ama biliyorum ki bu coğrafyada güvercinlere dokunulmaz” diyerek belki de niye hedef seçildiğinin ipuçlarını vermiş oluyordu. Yüzü gibi yaşama aydınlık bakan, aydın kaderine razı daha doğrusu aydın kaderi tercihli Hrant, yine mütevazı, yine sade duruyordu yaşam terazisinde...
Sevgili Hrant
Belki de değil, bunu en iyi bilenlerden biriydin. Bu dünyada, ne yazık ki, en çok güvercinlere dokunuluyor. Bir güvercin ki şehrin meydanlarında asalak bir yaşama kanat çırpmak yerine, barışa, kardeşliğe, hoşgörüye sevdalıysa öldürülmeyi hak ediyordu... Ne acı ki tarih, güzel insanlar söz konusu olunca, kendini tekerrür etmekten imtina etmiyor. Lanet olsun! Alçakgönüllülüğüne bir göndermeydi kendini meydan güvercinlerine benzetmen. Oysa sen onlardan değildin.
Sen, nerde akşam orda sabah bir güvercin değildin...
Sen, şehrin cami ve kiliselerinin gölgesine sığınmış bir sığıntı güvercin değildin...
Sen, bir avuç darı versin de kim verirse versin diyen onursuz bir güvercin değildin...
Sen, başkentlerin korunaklı koridorlarında taklacı bir güvercin hiç değildin...
Sevgili Hrant,
Biliyorsun, daha çok olmadı; coğrafyanda, barış diyerek, silahını bırakıp gelenler en uzun hapis cezalarına çarptırıldılar. Yine memlekette, barış diyerek, kalemini, kitabını ve uğraşlarını bırakarak havaalanlarına inenleri sorgu odalarına alıp, telaşsız bir yüzsüzlükle yargıladılar. Ve tarih en çok barış elçilerin kör kuyulara atılmasına tanıktır... Biliyordun bunları.
Güvercinlere dokunuluyor, hem de çok dokunuluyor...
Telaşsız, kendinden emin, kendisiyle barışık, Ahmed Arif’in şiiriyle “hesapsız, kitapsız, kül elenmemiş” bir hayat bizimki. Bu hayatın bir noktasında kör bir kurşuna gelmek, arkadan hançerlenmek, savunmasız yargılanmak da var. Biliyordun. Ama bilmek, ama olacaklardan haberdar olmak insanın iç acısını dindirmiyor.
Yaşamın en anlamsız olduğu andır bu an... Yılların birikimi, emeği, uğraşı, bilmem kaç kuruşluk bir mermiye kurban gidiyor. Hiçbir izahı, izanı ve adaleti yok ki bunun...
Lanet olsun...
Zulmün artsın...
Hasever
Zürich, 20 Ocak 2007
Üye eleştirileri
Yorumlar
Sonra katil yakalandı, daha gencecik bir oğlan çocuğuydu. Ağzı süt kokan, herhangi bir kasabanın hehangi bir çocuğu. Okuduğu, Hrant’ın yazdığından; bildiği Hrant’ın unuttuğundan azdı. Düşmanlığı bilemeyecek kadar toy, dostluğu anlamayacak kadar hoyrat. Yürekleri karşılaştırmıyo rum zira o en erken kırkında oluyormuş...
Hrant ölmüştü
Dünya dönmeye
Güneş doğmaya
Ay ışıtmaya
Bulut ağmaya
Toprak kabarmaya
Deva ediyordu.
Biz geride kalanlar; kah bir dişlinin boşluğunda kah bir rotatifin eziciliğinde ama illa ki yaşamaya devam ediyoruz. Ne kahrımızdan ne kahrederek ölebiliyoruz. Ölüm, yaşayanlar içindir diyesim geliyor; gidenlere ayıp olur diyorum. Ölüm, bir boşluğun yüreğimize oturmasıdır diyesim geliyor; nefes nefese kalıyorum.
Ne yani illaki insanlığımızdan utanalım mı isteniyor. Gün yirmidört saat lanet mi okuyalım. Yaşamaktan başka ne var ki elimizde. Biraz noksan biraz ziyade; yaşamaya çalışıyoruz işte. Bu mu göze batan. Bu mu üzerinde ölüm oyunları oynanan.
“Ben öldürdüm” diyor biri; birileri “kahramanım” diyor. “Ben öldürdüm” diyor birileri; birileri “paşam” diyor. Ne zaman ve hangi ara bu kadar insanlığımızdan uzaklaştık. Güneşten, buluttan, rüzgardan, yağmurdan, kardan, renklerden, topraktan, taştan, ağaçtan, ottan utanmaz olduk. Yaşadığımız yerin ortasına etmekten; domuz gibi boyun bağladık. Dikine, burnumuzun doğrultusuna gidiyoruz. Önümüze kim çıkmış, kime ne!
Bu mu yani... Bunu mu istiyorlar. Hepimizi bir ağacın dalında sallandırdıktan sonra dinecek mi ruhlarındaki fırtına... Dünya feraha ermiş; insanlık aydnılığıa mı kavuşmuş olacak. İnsanın olmadığı yerde tanrı mı olmak istiyorlar. Tanrılıkları batsın...
Bunca pislik, bunca rezalet ve bunca keder arasında … Hani yazmaya elim varmıyor ama … Bunca pisliğin arasında yaşayabildiğime göre … bir pislik de ben olmalıyım.
Şimdi bir yerinize kına yakın!

Bundan tam dört yıl önce, yine bu masa, bu sandalyede ve nispeten daha eski bir bilgisayarda yukarıdaki satırları yazmıştım. Hrant vurulmuş, ayakkabıları alnımıza mühür olacak şekilde bize bakıyordu. Ayakkabının teki delikti, delik vicdanımızdı ve vicdanlarımız bozkır kuraklığında büyümüş cılız bir ottan öte hiçbir şeydi.
Sonra katil yakalandı, daha gencecik bir oğlan çocuğuydu. Ağzı süt kokan, herhangi bir kasabanın hehangi bir çocuğu. Okuduğu, Hrant’ın yazdığından; bildiği Hrant’ın unuttuğundan azdı. Düşmanlığı bilemeyecek kadar toy, dostluğu anlamayacak kadar hoyrat. Yürekleri karşılaştırmıyorum zira o en erken kırkında oluyormuş...
Hrant ölmüştü
Dünya dönmeye
Güneş doğmaya
Ay ışıtmaya
Bulut ağmaya
Toprak kabarmaya
Deva ediyordu.
Biz geride kalanlar; kah bir dişlinin boşluğunda kah bir rotatifin eziciliğinde ama illa ki yaşamaya devam ediyoruz. Ne kahrımızdan ne kahrederek ölebiliyoruz. Ölüm, yaşayanlar içindir diyesim geliyor; gidenlere ayıp olur diyorum. Ölüm, bir boşluğun yüreğimize oturmasıdır diyesim geliyor; nefes nefese kalıyorum.
Ne yani illaki insanlığımızdan utanalım mı isteniyor. Gün yirmidört saat lanet mi okuyalım. Yaşamaktan başka ne var ki elimizde. Biraz noksan biraz ziyade; yaşamaya çalışıyoruz işte. Bu mu göze batan. Bu mu üzerinde ölüm oyunları oynanan.
“Ben öldürdüm” diyor biri; birileri “kahramanım” diyor. “Ben öldürdüm” diyor birileri; birileri “paşam” diyor. Ne zaman ve hangi ara bu kadar insanlığımızdan uzaklaştık. Güneşten, buluttan, rüzgardan, yağmurdan, kardan, renklerden, topraktan, taştan, ağaçtan, ottan utanmaz olduk. Yaşadığımız yerin ortasına etmekten; domuz gibi boyun bağladık. Dikine, burnumuzun doğrultusuna gidiyoruz. Önümüze kim çıkmış, kime ne!
Bu mu yani... Bunu mu istiyorlar. Hepimizi bir ağacın dalında sallandırdıktan sonra dinecek mi ruhlarındaki fırtına... Dünya feraha ermiş; insanlık aydnılığıa mı kavuşmuş olacak. İnsanın olmadığı yerde tanrı mı olmak istiyorlar. Tanrılıkları batsın...
Bunca pislik, bunca rezalet ve bunca keder arasında … Hani yazmaya elim varmıyor ama … Bunca pisliğin arasında yaşayabildiğime göre … bir pislik de ben olmalıyım.
Şimdi bir yerinize kına yakın!