Cesaret
Popüler
Makale
Hücuma yakın orta saha oynuyordum; bunu şimdi biliyorum. Toparlak, kısa boylu ve yaşıtlarına nazaran güçsüz bir çocuktum. Islak zeminde (zemin betondu) oynanan maçta, meşin olmayan yuvarlak, su almış, kurşun gibi ağırdı. Ve benim gücüm topa, hani neredeyse, yetmiyordu.
Cesaret
1988 yılında, lise içi düzenlenen futbol turnuvasında finale çıkmıştık. Ankara Atatürk Lisesi’nin şimdi otoparka çevrilmiş olan, o zamanki tanrıverdi-müdür(henüz)alamadı, bahçesinde oynadığımız yarı final müsabakası hayatım en büyük ve dramatik futbol müsabakasıdır.
Hücuma yakın orta saha oynuyordum; bunu şimdi biliyorum. Toparlak, kısa boylu ve yaşıtlarına nazaran güçsüz bir çocuktum. Islak zeminde (zemin betondu) oynanan maçta, meşin olmayan yuvarlak, su almış, kurşun gibi ağırdı. Ve benim gücüm topa, hani neredeyse, yetmiyordu.
Karşı takımın kalecisi, Uğur, orta ikiden sınıf arkadaşımdı. Yaramaz, muhabbet, sevimli ve komik bir çocuktu. Ve şimdi karşı takımın kalesinde, uzun boylu, bıyıkları terlemiş, üstelik kaleci eldivenleri olan bir delikanlıydı. Şaşırtıcı ama, Uğur’a o gün de böyle bakmıştım. Ve ben, Uğur’un yanında henüz orta ikibuçuktaydım.
Maçın hikayesi bulanık: Kaç dakika oynadık, devre kaç kaç bitti, kim gol attı, hatta gol atıldı mı hatırlamıyorum. Hatırladığım ve hatıratımın omurgasını oluşturan şey maçın penaltılara kaldığıydı.
Şunu açıklıkla ifade edeyim. Karşı takım bizden daha güçlüydü ve iyi oynamıştı. Klasik temenni yerine gelse, maçı onların alması gerekirdi; olmadı. Çoğu zaman olmadığı gibi bu sefer de iyi oynayan “henüz” kazanmamıştı.
Maçı, lisenin futboldan sorumlu, halka/öğrenciye (en) yakın, adını unuttuğum beden eğitimi hocası yönetiyordu; iyi de yönetiyordu. En azından, bende, hakeme ait bir not kalmamış. Bir parantez açayım (Beden eğitimi öğretmenleri içinde öğrenciye yakınlık sıralaması şöyledir (yakından uzağa doğru): Futbol, Basketbol, Jimnastik ve Voleybol. Yalnız, resmi verilerde geçmeyen ve öğrenciye en en yakın olan ise (bir çeşit devrimci) “serbestsiniz çocuklar” diyendir. İşte onlar “dadından yenmez öğretmenlerdir. Bir parantez daha açıyorum. Aynı öğretmenlerin içinde, hayatımın en feci dayağını yediğim bir öğretmen de vardı (ortaokul üç). Biz lise ikideyken, öldü; zerre kadar üzülmedim. Ölümüne üzülmediğim tek insandır. İki parantezi de kapatıyorum.
Penaltıların atılacağı kale, okulun ana girişinin hemen sağındaki kaleydi. Sezenler Sokak’a bakan ana giriş, bir “nizamiye”yle gün boyu kontrol altında bulunduruluyordu. Bir bekçi, iki öğrenci ve bir nöbetçi öğretmen, ders saatleri boyunca burada asayiş nöbeti tutarlardı. Şimdi buna bilgisayar dünyasında “port bekçileri” deniyor; ya da “firewall” Ne kadar anlamlı değil mi? Okulu bir (işletim) sistemi olarak düşünürsek, bu kapılar sistemi “şehir”den koruyan güvenlik mazgalları oluyorlar. (Pink Floyd’un The Wall filmindeki o müthiş fabrika gibi; “hey hoca, çık dışarı!”) Kimi kimden koruyoruz? Neyse. Penaltılara geleceğim ama daha önce, o “nizamiye”de tanık olduğum bir hikayeyi anlatayım. Bu, hayatımda, kısa mesafede tanık olduğum ilk “yalakalık” vakasıdır. Müdür, müdür muavini (yaşlı, sevimsiz bir bayan; baş muavin değil) ve ne yazık ki sarışın bir matematik öğretmeni. Matematiği iyi olan bir talebe olduğumdan, matematik öğretmenleri gözümde hep yarı kutsal birer canlıydılar. Neden mi? Bilmek istediğim bir sürü şey biliyorlardı da ondan.
Nizamiyede nöbetçi öğrenci olduğum bir kış günü, nasıl olmuşsa olmuş, müdür, müdür muavini ve kuvvetle muhtemel nöbetçi olan erkek matematik öğretmeni soba başında bir araya gelmişlerdi. Ve yine sobanın üzerinde, kim almışsa almış, kestaneler pişiyordu. Müdür, uzun boylu, pardösülü, bıyıklı, atletik yapılı, branşı beden eğitimi olan, iki eşi olduğu söylenen, kocaman elli, Gazi mezunu bir (ne diyeceğimi bilemedim) biriydi. Zamanında “Komando” olduğuna dair “kısık sesli” söylentiler dolanıyordu ve ben bunun siyasi manasını üstünkörü bilebiliyordum. Müdür, etrafında iki öğretmen olduğu halde bütün kasvetiyle oturuyor, çok az konuşuyor ve hatta mümkün mertebe hareket etmemeye gayret gösteriyordu. Müdür muavini bayan hoca, pişmiş kestaneleri kabuğundan ayırıp “zatıalileri”ne servis ediyor, “zatıalileri”, uzatılanları büyük bir rahatlık ve hak sahipliğiyle alıyor, afiyetle yiyordu. Matematik öğretmeni ise, konuşmalardan anladığım kadarıyla müdürle aynı üniversitedendiler, “zatıalileri”nin bir toplantı/gösterideki kahramanlığını anlatıyordu. Yine aklımda kaldığı kadarıyla: “Efendim, siz içeri girdiniz. Yine üstünüzde buna benzer bir pardösü, tiril tirildiniz. Bir açıklama yaptınız, her kes susmuştu...” mukabilinde bir cümle kuruyordu. Açıklama neydi, yer neresiydi, neyin toplantısıydı hatırlamıyorum. Gerçi herhangi bir illegalite dertleri yoktu, belli ki beni fasulyeden (biz fasulye değil de mısır derdik) sayıyorlardı. Sizi temin ederim, bunun bir yalakalık gösterisi ve gerçekten mide bulandırıcı olduğunu o zaman da düşünmüştüm. Yanılmıyorsam yıl, 1986 idi. Ve yine şimdi düşünüyorum, sanki ben, köşeye kurulmuş bir video kamera gibi, bu görüntüleri yutuyordum. Bugün bile gözlerimi kapattığımda, o sahneyi bütün çıplaklığıyla görebiliyorum. Babı kapatmadan, kim ne derse desin, yalakalık, çekenin ve çekilenin bütünüyle farkında olduğu bir gösteridir; sanırım, insan egosunun en ilkel zayıflıklarından birinden besleniyor.
İşte o “yalak nizamiye” tarafına atılacak penaltıların kimler tarafından kullanılacağı söz konusu olduğunda, ben, “arkadaşlar ben atmıyorum, ona göre” demiştim. Gerçekten, penaltı atacak ne gücüm ne de cesaretim vardı. Ama en çok cesaretim yoktu. İlk beş penaltı atıldı ve tıpkı maç gibi penaltılar da berabere bitti. Teklilere geçildi. Karşı takım, topu dışarıya attı; başka türlüsü mümkün değildi zira bizde topu tutacak bir kaleci yoktu. Şimdi sıra bizdeydi.
Ahmet, Ahmet Güney: Sarışın, orta boylu, ince, parasız, yatılı, öksüz, karadenizli, konuşkan, beşiktaşlı, takım elbise röveşata, kısmen bitirim ve en yakın arkadaşım, topun başına ikinci kez geçtiğinde, ben, hayatımda ilk kez (ve hatırladığım kadarıyla son kez) tanrıya yalvardım. Yalvarma anım, gözlerimi kapattığım, ellerimi çene altında birleştirdiğim ve başımı yukarıya çevirdiğim hala gün gibi hatırımdadır.
Neyse... Ahmet Güney, topu, beyazı belli olmayan penaltı noktasına bıraktı. Ahmet Güney, toptan uzaklaştı. Ahmet Güney, topa geldi. Ahmet Güney, tam topa vuracakken, kaydı. Lanet olsun, ayak, topu ortalayamadı, topun üstüne vurdu. Top yavaş yavaş, hani neredeyse nazlana nazlana, yolu yarıladığında, neyse ki, Uğur ters köşeye yatmıştı. Görüntü ağır çekime geçti... Top, kale çizgisine geldiğinde, Uğur yatışını tamamlamış, kalkmaya durmuştu. Kale çizgisinin bir kısmını içine alan su birikintisi, topun hızını iyice kestiğinde, hayatımın en uzun anlarından birini yaşıyordum ve yine o an, top, yani Ankara Atatürk Lisesi’nin bahçesindeki tek hareketli nesne, hesabını mümkün değil yapamayacağımız bir fizik kuralı aklıyla; maratonu koşmuş bir koşucunun, ipi göğüsledikten sonraki dramatik güç kaybıyla yere yığılması gibi, son görevini yerine getirdi; yüzüp, çizginin öte yakasına yığıldı kaldı. Ve bunun futbolda tek bir adı vardı: Gol!
O günün etkisi midir bilmiyorum ama, zaman zaman şöyle düşünmüşümdür: “Hayatımızı finaller belirliyor olabilir fakat onun sanatı, kesinlikle finale kalmaktır.” Biraz da bundan olsa gerek, “final insanları”nı, “lider”leri pek sanatsal bulamıyorum ve sınavlardan nefret ediyorum. Toplumların bilinç düzeylerini yükselten olayların, “zaferler/mağlubiyetler” olmadığı, verdikleri “mücadeleler” olduğu, belki de bu dediğime bir paralellik arz ediyordu. Ve buradan bakınca, referandumun ve basketbol maçının sonucu, sanki biraz tali kalıyor. Ne dersiniz?
(Yoksa yenilgilerime kılıf mı arıyorum!)
Hasever
Zürich, 12 Eylül -de cesaretiyle baş başa kalmış bütün insanlarıma - 2010
Not 1: Finali, edebiyatçılara karşı oynadık ve Çok-0 kaybettik. Sanırım “çok” hafızadan silinmesi gereken bir rakammış; hatırlamıyorum.
Not 2: Yazıyı klavyeye aldığımda basket finali (Türkiye-ABD) henüz oynanmamış ve referandumun sonucu belli değildi.
Resim Galerisi
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
Son Güncelleme: Eylül 15, 2010
#1 Eleştirmen - Bütün eleştirilerime bakın
Mükemmel Sonuç Paragrafı
Hasan,
İtiraf etmeliyim ki yazını bezgin bezgin okuyordum, şöyle yayılmış bir şekilde..Hani insan rutin bir işi kendini tamamen vermeden alışkanlığın ritmiyle heyacansız bir şekilde icra ederken, sıradışı birşeyi farkeder, birden doğrulur ve dikkat kesilir ya, senin yazının sonuna geldiğimde de bende benzer birşeyler oldu..Yazının benim için tam başladığı yerde bitirmişsin. Belki edebiyat dilinin inceliği ve analatik dilden farklılılığı bu; metnin gövdesini oluşturan genel bir arkaplan üzerine kısa ve öz bir yorum/gözlem yap, o ana gövdeden ne anlaşılması gerektiğini okuyucunun zekasına ve çağrışım zincirine bırak. Ama yine de ben şahsen şu mükemmel satırların devamını beklerdim, analitik/teorik bir dille;
“Hayatımızı finaller belirliyor olabilir fakat onun sanatı, kesinlikle finale kalmaktır.” Biraz da bundan olsa gerek, “final insanları”nı, “lider”leri pek sanatsal bulamıyorum ve sınavlardan nefret ediyorum. Toplumların bilinç düzeylerini yükselten olayların, “zaferler/mağlubiyetler” olmadığı, verdikleri “mücadeleler” olduğu, belki de bu dediğime bir paralellik arz ediyordu. Ve buradan bakınca, referandumun ve basketbol maçının sonucu, sanki biraz tali kalıyor.
Evet işte bu..Seni yürekten kutluyor ve kucak dolusu sevgilerimi yolluyorum. Yalnız burda kesilmiş olması, çocuğun elinden dondurmasını almak gibi olmuş..Keşke bu paragrafta başlattığın düşünce zincirini devam ettirseydin..Neyse bir sonraki yazıya diyelim artık.
“Hayatımızı finaller belirliyor olabilir fakat onun sanatı, kesinlikle finale kalmaktır.”
Bu cümle Nietzsche'lerinki gibi kısa ama çok yoğun bir aforizma gibi. Ve içtenlikle söylüyorum ki, benim eğer özgün bir teorik duruşum varsa bu aforizma onu özetliyor. Bu ülkenin kültürüne -ve bununla bağımlı olarak onun solunun kültürüne de- yönelik bu sitede sayfalar dolusu yazıyla anlatmaya çalıştığım da, alıntıladığım yukarıdaki pasajda özellikle de bu aforizmada dile getirilen durumdur. Türkiye solunun kanımca ve kendimce tutarlı bir şekilde anlatmaya çalıştığım problemi "toplumların bilinç düzeylerini yükselten olayların, 'zaferler/mağlubiyetler' olmadığı" fikrini ihmal etmesidir. Bir başka deyişle toplumsal dönüşümün yüzey fenomenleri düzeyinde değil, yapısal/özsel düzeyde gerçekleşebileceğini unutmasıdır.
Bizim solumuzun genel tavrı, -öykünün izleği ile paralleliği devam ettirirsek-, "maçı" çelimsiz Ahmet Güney'in mucivezi penaltısı ile bile olsa kazanmaktır; sonucun tek başına her türlü aracı meşru kılması mantığıdır. Bu mantık sonucunda neyi kaybederiz; oyunun kendisini. Futbolu sevenler bilir; dünyanın en sıkıcı futbolu İtalyan okulununkidir. Türkiye solu İtalyan Futbol mentalitesine benziyor. Analojinin diğer kutbuna yani toplumsal gerçeklik alanına döndüğümüzde neyin kaybedilmiş olduğunu görürürüz; marxismin ana bileşeni tarihsel materyalizmin değil mi? Analojinin bu tarafında "final"e tekabül eden nedir, "devrim" değilse eğer?
Senin aforizmanı buna göre uyarlarsak, ortaya bir başka mükemmel aforizma çıkmaz mı;
“(Biz solcuların) hayatı(nı) devrim belirliyor olabilir fakat onun sanatı, kesinlikle devrime kalmaktır.”
Uyarlama birebir uymadı, ama "devrime kalmaktan" kesintisiz, sonsuz bir süreci algılarsak cuk oturmuyor mu?
Eğer, yalıtık, kesin, mutlak asıl belirleyici olarak finali/devrimi alırsak, politik stratejimiz de alakasız yerlerde ittifak aramak, maçı kazanmak için "oyunun"/futbolun güzelliğinden ödün vermek, taraftarın fanatikliğini yatıştırmak için, gol atmaktansa, her yola başvurup gol yememeye bakmak, ceza alanın içinde kendini yere atarak hakem hatasından medet umarak tek golle 3 puanı almaya yönelik olacaktır. Bu taktik elbette zaman zaman "başarılı" olacaktır, ama bu başarı uzun vadede yani işin tarihsel boyutunda daha önce farkına varılsa çözülme yoluna gidilecek çok temel problemi, yani takımın aslında çok kötü ve zayıf olduğu gerçeğinin üstünü örterek gerçekte çok zararlı olacaktır.
Her mağlubiyet kötü değildir; hani bazı futbol yazarları sezonun başında alınan bir hezimeti, uzun vadede takımın selameti için çok iyi olduğunu söylerler ya..
Türkiye solunun, dönüp kendine çeki düzen vermesi için bu tür faydalı mağlubiyetlerden yana sıkıntısı hiç olmamasna rağmen, hiçbirinden gerekli dersleri çıkaramadı..Onca mağlubiyete rağmen, makul bir hedef belirleyip, küme düşmemeye çalışması varken, sanki dört büyüklerdenmiş gibi her sezon şampiyonluğu hedefledi.
Oysa kendimi bildim bileli söylediğim üzere, kanımca şampiyonluk Türkiye solunun hiçbir zaman hedefi olmamalıydı. Bu kendi gücüyle ters orantılı ölçüsüz hedef yüzünden şimdi kümede kalma şansı bile yok artık, zira birileri oyunun kurallarını değiştiriyor, diyelim bütün takımların daha güçlü kadrolar kurabileceği yalanıyla yabancı sınırlamasını kaldırarak bizim gibi maddi gücü olmayan ve altyapıya dayanmak zorunda olan takımların ölüm fermanını imzalıyor; Taraf'ın, Ufuk Uras'ın peşine düşen bizim bazı "solcularımızın" demokrasi tuluatını alkışlamaları gibi.
Altyapı demişken, analojiyi bir başka varyantı ile devam ettirelim.
Türkiye solunun mentalitesi İtalyan futboluna benziyor demiştim. Peki ligimizdeki takımlardan birine benzetmeye kalksak kimi andırıyor? Bence Fenerbahçe'yi ya da daha güzeli Jet Fadıl yönetimindeki Siirt Köy Hizmetlerini..Yani altyapıdan/tabandan genç yetenekler keşfetmek varken, al Sergeni sorunu kısa yoldan çöz.
Birgün gaztesinin ilk yıllarında benzer bir tavır sergilenmedi mi?
Hatırlıyorum Yavuz Bingöl'e köşe vermişlerdi; keza Tuna Kiremitçi'ye de. Yavuz Bingöl dediğin adam kimdir, düşünce kapasitesi, birikimi nedir, sanat, felsefe algılayışı ne düzeydedir? Bilmiyorum bir konuşmasına denk geldiniz mi? Arka arkaya 3 cümle kurabilme kapasitesi olmayan, bir takım siyaseten doğru, popüler temaları geveleyip duran, solculuğu öğretmen çocuğu olması vs gibi tali değişkenlerle belirlenmiş, rastlantısal "solcu" bir adam..Böyleleri mi toplumun bağrında olup bitenleri bilecek?
Toplumun derdini, hangi trajedilerin yaşandığı bilgisine sahip olabilmesi için kişinin öncelikle o trajedilerin doğrudan mağduru olması gerekir; hep söylüyorum, çalışmak zorunda olmayan yani kapitalizmin cenderesinde sıkışıp kalmamış hiçkimsenin -eğer bir Marx/Engels/Lenin değilse- sol hakkında ağzını açmasına müsade edilmemelidir, açtığında kapa çeneni git türkünü çığır ya da kitabını/köşeni yaz demek gerekir..
Altyapı konusuna dönersek, solun bu yönde atılmış tek bir adımını gördük mü? Yok işte transfere ayıracak paran yok, Feneri taklit eden Siirt Köy Hizmetleri olmaya çalışıp kolay yoldan hemen önümüzdeki sezon şampiyon olmayı hedeflemek yerine, 10 sezon, 20 sezon sonrasını hedeflemek gerekmez miydi?
İşte kendimce bir kez daha ilan ediyorum; solumuzun temel problemi bu hemen önümüzdeki sezon şampiyonluğa oynayacak bir kadro kurma hastalığıdır, bu Jet Fadıl mantığıdır, bu senin finale odaklanma olarak tarif ettiğin şeydir.
Emin olun bütün yazılarımda şu ya da bu ölçüde bu mentalite ile hesaplaşır dururum.
Eleştirdiğim bu mentalitenin ne olmadığına yönelik pekçok spekülasyon yapılabilir; ama bir tanesi bence spekülasyon değildir; sözkonusu mentalite tarihsel materyalist değildir. Geçmiş, şimdi, gelecek şeklinde üç boyutlu zamanda düşünmez, "şimdi" içine hapsolmuştur.
Son derece çetrefil, son derece karmaşık bir mesele olduğunun farkındalığını koruyarak, bir indirgeme sonucu bazen en büyük revizyonistin Lenin olduğunu düşünüyorum..Bazen muhteşem, görkemli başarılarına rağmen rezil bir şekilde çöküp gitmiş ve beraberinde sosyalizm idealini de mezara götürmüş bir ilk işçi devletimiz olacağına, sosyalist devrim hiç gerçekleşmemiş olsa daha mi iyi olurdu acaba diye sormadan edemiyorum..Sovyetlerin çöküşünün bedelini insanlık daha birkaç yüzyıl ödeyecek gibi geliyor bana..Acaba diyorum, çekicin yanına orağı koyarak sosyalizm idealine en büyük ihaneti Lenin mi yaptı? Menşevikler devrimin zamanının gelmediğini söylerken haklılar mıydı acaba?
Spekülasyon ötesinde cevap verilebilecek sorular değil; ancak kanımca spekülasyon ötesi kesin bir sonuç ileri sürebiliriz;
Sosyalizm idealinde ölümcül bir yara açarak çöken bir devriminkinden çok daha ağır bir yük altında bıraktı bizleri Sovyet mirası; tarihin zorunlu akışı mantığı; sosyalistlerin, müslümanın gücünü Yaradan'dan alması gibi gücünü tarihsel zorunluluktan alması yönündeki adeta "bilinçaltı" kavrayışı. Bu kavrayış yüzünden sosyalist hareket önüne yutabileceği makul hedefler koyamıyor, birikim dinamiğini gözardı ediyor. Kendini tarih sahnesinin hep esas oğlanı/ esas kızı olarak görmek istiyor..Bu yüzden dolap beygiri gibi aynı nokta etrafında dönüp duruyor, ya da Sisyphos gibi aynı kayayı aynı tepe bıkıp usanmadan çıkarmaya çalışıp duruyor aktüel/reel politika alanında esas oğlan rolünün oynayabilmek için..
Şu anlaşılmıyor; sosyalist mücadele 3 kişiyle verilse bile güzeldir. Çünkü sosyalist mücadele kişinin kendi hayat sınırları içinde kervetine çıkılabilecek bir son nokta değidir, mücadelenin kendisi bir varoluş tarzıdır..Asıl hedef sürecin kendisidir, yani senin tabirinle finale kalmaktır,Yalçın hoca "Aydın yalnız kalmayı istemeyen ama yalnız kalmasını bilen yaratıktır" derdi..Türkiye solcusu yalnız kalmaktan çok korkuyor..Hep halkı arkasında görmek istiyor..Sosyalist idealler ile halkın idealleri arasında ikileme düştüğünde halkınkileri seçiyor..Hep Devrim eksenli düşündüğünden, devrim de kitlesel devasa bir maddi gücü gerektirdiğinden, bir süreç olarak sosyalizm fikri, çağları aşan bir sosyalist kültürü bir dantel gibi ince ince örme yaklaşımı hilafına halk kuyrukçuluğu yapıyor..90'larda kürtlerin kuyruğuna takılmıştı, 2000'lerde ise İslamcıların ya da her ikisinin..
Sosyalizmin politik bir ideal olduğu kadar bir varoluş estetiği, sağlam temellendirilmiş bir etik duruş olduğu unutuluyor..Hangisiydi hatırlamıyorum, galiba Anaxagoras'dı, bir Sokrates öncesi filozofuna oğluyla neden ilgilenmediği, kendi bedeninden çıkan bir canlıya neden bu denli duyarsız olduğu sorulduğunda koca bir balgam çıkarıp fırlatmış;
"Bu da benim bedenimden çıktı..Bunu da mı sevmeliyim" demiş..
Öyküyü aktarmamdaki amaç, felsefi ideallerle kıyaslandğında, günlük hayatın ikincil belirlenimleri, rastalntısal bağlanımları, yüzey fenomenleri önemsizdir.Dolayısıyla devrim/iktidar hedefini merkeze oturtup, onu ele geçirmek adına o iktidar aygıtı ile ortadan kaldirmaya çalıştığımız yapıların kendisine yamanamayız..
Örneğin, solculuğu bir yaşam felsefesi olarak özümsemiş hiçkimse, hiçbir koşulda, hiçbir zaman ve mekanda, olası hiçbir evrende Nazlı Ilıcak, Yasemin Çongar vs gibi yaratıklarla, durduğu yerde, yaşarken,canlı canlı çürümekte olan 93 yaşına gelmiş bir bedenle hesaplaşmak gibi patetik bir amaç için biraraya gelmez..Ufuk Uras'ın bu yaptığı sol adına utanç duyulacak bir kepazeliktir, terbiyesizliktir, solu ayaklar altına almaktır. Kendine solcu diyen biri yukarıda adı geçen yaratıklarla adı geçen patetik bir eylem uğruna biraraya gelebilecek kadar niye alçalır?
İşte Ahmet Güney'inki gibi rastlanstısal bir penaltı golüyle maçı kazanmak için.
Şark kurnazlğı, doğu zübüklüğü sadece sağcıların değil solcuların da temel politik stratejisi bu ülkede..Hani Moliere tarzı evrensel cimri karakteri, yığdığı altınlarına bakıp bakıp ağzı sulanır, elini ovuşturur ya, bizimkiler de baktılar ülkede sosyalist sol damar yok, çil çil yobaz oylarına bakıp Sosyalist Devrim hayalleri kuruyorlar..Yobazlara yaranarak bir sosyalist devrim olasılık sınırları içinde bile olsa, Ahmet Güney'in penaltısı misali bir şekilde bu oylara dayanarak bir Sosyalist devrim mümkün bile olsa"bence" gerçek sosyalist tavır "Aman köylülere dayanan bir devrim eksik olsun, yokluğu varlığından çok daha iyi" demektir.
20.yüzyıl iki çok büyük devrime tanık oldu; Rus ve Çin devrimleri..İkisi de Marx'ın öngördüğü proleter devrimle uzaktan yakından ilgisi olmayan köylü devrimleriydi..Birincisi insanlığın sosyalist idealine telafisi çok uzun yıllar alacak çok büyük zararlar vererek trajik bir şekilde çöktü, milyonlarca cana mal olarak alınan iktidar, karşı taraftan nerdeyse kimsenin burnu bile kanamadan kelepir fiyatına geri verildi..İkincisi ise, Zizek'i alıntılarsak, insanlık tarihi boyunca kurulmuş en ideal kapitalist devlete dönüştü, kapitalist ütopyayı, yani sermayenin dikensiz gül bahçesini gerçekleştirdi.
Bu iki Devrimden hiçbirşeyi öğrenmediysek en azından şunu öğrenmiş olalım; iktidarı almak/seçim kazanmak/kitleselleşmek komunist bir topluma giden, çağlar katedip sürüp giden sürecin aslında üzerinde düşünülmesi bile gerekmeyen bir momentidir, asıl belirleyici olan dinamik değildir..Asıl mücadele toplumun derin dokularında verilir,asıl devrim buralarda devam eden "bitimsiz" bir "süreçtir". Komunist toplum bir Varlık/Being değil, bir oluş/Becoming'tir..Grand Canyon, hafriyat makineleri ile, kazma ve kürekle birileri tarafından inşaa edilmedi; rüzgar ve nehir milyonlarca yıl boyunca kayaları yavaş yavaş aşındırarak ortaya çıkardı..
Ha elbette, insanlık da milyonlarca yıl beklesin demiyorum; denizin sonuna gelmiş kapitalizmin yıkıcılığı yüzünden insanlığın o kadar bekleyecek zamanı kalmadı belki de...
Ancak finali kazanacağız diye, başdüşmanın olan toplumsal aktörlerle biraraya gelmeye çalışmanın da sonuç vermediği, aksine asıl sonucu çok daha ileri attığı da Sovyet ve Çin deneyimleriyle ortaya çıktı..
Bugün, hem sınıfsal hem kültürel olarak bu toplumun ana egemen yapısı olan muhakazakarlık ile biraraya gelirsen, birlikte yenmeye çalışacağın kim kalacak? Ya da ezeli rakibinle kadroları birleştirirsen finali maçı kimler arasında yapılacak? Hangi iki taraf arasında oynanacak? 70 milyonluk bir halk ile birkaç bin subay arasında mı?
-
2010-09-16 11:21:55 |SAdministrator| onder
-
2010-09-16 08:52:32 |SAdministrator| hasever

Önder,
“Hücuma dönük orta saha oynuyor(d)um” Biraz da bundan olsa gerek “dediğin” yerde cümleyi kesmem gerekiyor(du). Alçak gönüllülük yapmayacağım; “hücum” oynayabilirim ama tercih yapma hakkım varsa “orta saha” isterim. Hem zaten topu adabıyla “ileri uç”a aktarmış görünüyorum.
Detaya geçmeden hatıratıma saygı babında belirtmek istiyorum: O an, o penaltıyı, Ahmet Güney’den başka atacak cesarette biri yoktu içimizde; o sarı karadenizli çocuğun gözlerinden öpüyorum.
Siyasetimizin, bir hayli, cesaret üzerine bina edildiği sanırım hepimizin ortak fikridir. Cesaretimiz çok ön plandadır ve hatta bir geleneğimizin marşı “Cesaret” başlığı taşır. Bizde “devrimcilik” biraz da “kefeni boynunda” olmaktır; tıpkı şoförlük gibi (Başka hangi coğrafyada bu böyledir bilmiyorum ama İstanbul’un bile az ötesinde onüç insanımız “trafik kazası”ndan ölüyorsa bu tanımlama eksik bile kalıyor) Siyasetimizi buradan kurtarmamız gerekiyor. Hep ölümle sınanıyoruz. Ne kadar cesaretle ölürsek o kadar devrimci sayılıyoruz. Ama bir şey değişmiyor: olan(ölen) (biz)e oluyor(uz)
Lise yıllarını anlatmakla bir şeyi yeniden fark ettim. Geçmişimiz sonradan şekilleniyor. Önce yaşıyoruz ve sonra şekil veriyoruz. Şekil verirken nerdeysek, neyle besleniyorsak geçmişimiz biraz da ona benziyor. Kendimden yola çıkıp (bir lider hastalığı tezahürüyle) bir coğrafyayı betimlemek istemem ama sanırım biz bireyler, coğrafyalarımızın birer prototipi oluyoruz. Ulus-devletçilerin “ortak ruh” dediği malzeme burada bir yerde olsa gerek. Sol olarak geçmişimizin hiç de yadsınamayacak bir birikimde olduğunu ama onu bugün işleyemediğimizi düşünüyorum. Dünyanın genel eğilimine ters bir durum değil.
İsviçrelilerin bir sözü var: “Ende (sonuç) gut (iyi) alles (her şey) gut (iyi)” derler. Fazla şarki bir sözdür. Finale odaklandığın zaman biraz da böyle düşünüyorsun: “hele bir devrim olsun bütün bunlar unutulur” gibi bir şey. Bazen de oluyor ama o “sakatlık” önünde sonunda gelip buluyor seni. Sovyetlerin yıkılmasından çok, o kadar “saçma insanın” nerede büyüdüğüne şaşırdım. Bir komünist sistem nasıl olurda “jirinoski” (şimdi ismi nasıl yazılıyordu diye bakamayacağım) gibi bir saçmalığı üretir ve yetmez, o, siyaset yapar hale gelir. Ve yine nasıl olur da “anti emperyalist” savaş yürütmekle övünülen bir yerde “bir bakan” “emperyal bir güç” tarafından “avuç” kontrolünden geçirilir ve tepki vermez. Birbirini tutmayan bir sürü veri var elimizde. Bütün bunlardan bir “doğru” sonuç çıkarmak bazen sadece “saflık” gerektiriyor ve o saflık siyasetten çok uzakta görünüyor
Önder,
Soldan ricat etmiş bütün “eskilerin” ortak vurgusu “bireydir” “Parti bireyi yok saydı derler” Birden bire, çiçek diker, hayvan sever ve “yumuşarlar” O kadar yumuşarlar ki parmağını nereye bastırsan orası çukurlaşır. Sonra yine “partili” olurlar ve bu dediklerinin hepsini unuturlar. Sol olmak ne zaman çiçekten, böcekten ve şaraptan uzak olmak oldu...
Cesareti abartırsan altında “kaba bir erkeklik” besler. “Devrimci kadınlarımızın” erkekleşmesi biraz da bundan olsa gerek. Düşünsene, erkeğin kendisini taşıyamazken bir de kadın erkekleşiyor.(Evlerden uzak; hiç gerekli değil)
Burada duruyorum; yine yay civarına kadar geldim zaten :-)
Yorumlar
Ben solumuzun bir birikimi olduğunu düşünmüyorum Hasan..Bu noktada ayrılıyoruz..Şi mdi böyle söyleyince gıcık karakter rolünü üstlenmiş oluyorum..O yüzde imajı kurtarmaya çalışayım biraj;
Elbette sol adına çok güzel insanlar çıktı bu topraklardan; ama bir başka yazıda da belirttiğim gibi bunlar antik yunan trajik kahramanları gibiydiler..Say ıları çok fazla bile olsa aslında bence katkıları dönemsel idi; aktarım, birikim olamadı. Bu hiçbir sol tarihsel figürü aşağılamak, anılarına saygısızlık yapmak değildir, çünkü mesele bireysel değil..
Geçen Fetekos'a söylediğin gibi, hani "Fidel'in ölmesini bekliyor..Ondan sonra sosyalizmin tutunamayacağın ı umuyorlar" ealinde birşeyler söylemiştin ya..Hani bizde böyle bir sonucu korkarak bekleriz..Ya da bizzat bu yazıda söylediğin gibi Sovyetlerin Jirinovski gibi bir sürü saçma salak insanın nasıl olup da "sosyalist" bir devletten çıkmış olması gibi..Ne alakası var deiyebilirin bu örneklerin..Şun u anlatmaya çalışıyorum; sol dediğimiz şey bireysel olmaktan çok toplumsaldır..D eleuze'ün "akış"ı/"becomi ng"idir..Ya da bir kültürdür..bir yaşam tarzıdır vs.vs..çok farklı terimlerle betimleyebiliri z..derdimi daha iyi ifade edebilmek için şöyle bir laf edeyim; türkiyede tek tek solcular, ya da tek tek dönemsel sol gruplar olmuştur ama bir sol hareket ol(a)mamıştır.. Hareketi bilinen anlamında daha geniş, aslında hadi yanlış anlaşılma riskini göze alarak, daha "derin" algılıyorum diyeyim..Benim kavrayışıma göre, sol bir "hareketin" bilinen sol terminoloji ve örgüt yapısı içinde tezahür etmesi gerekmiyor..Hep diyorum ya solu politik değil kültür olarak kavrıyorum..
Benim ilgilendiğim, elde kızılı bayraklarla ortaya çıkan bariz sol yapılar değil..Ontoloji k bir dinamik olarak sol ile ilgileniyorum.. Ya da daha çok benimsenen bir kavramla maddi güç olarak sol diyelim, ya da sınıfsal olarak sol..
Hani klasik marxismde proleter aktüel, görüngüler düzleminde direk solcu olmasa bile, yapısal olarak, sınıfsal pozisyonu gereği yani ontolojik özelliği gereği solcu kabul edilir ya, benim anlatmaya çalıştığım da böyle bir sol, yani tek tek kişilerden bağımsız ve hatta kişinin kendi öznelliğine rağme sol..
Klasik Marxismden ayrıldığım nokta şu; tek tek bireylerin ontolojik anlamda solcu olabilmesi için proleter olması gerekmiyor..Hat ta bir adım daha ileriye gideyim, bir bireyi ontolojik anlamda solcu kılan sabit bir kategori olarak bir sınıfa ait olması değil, kollektif olarak somut bir üretim içinde yer alıyor olmasıdır bence..Bu "üretimin" iktisadi üretim olması gerekmiyor..
İşin içinde hangi alanda olduğu önemli olmaksızın bir kollektif üretim olmaksızın ontolojik olarak solculuktan bahsetmek mümkün değildir..
Bir edebiyat okulu, bir felsefe okulu doğrudan sol terimler kullanmasa bile ontolojik dinamikler açısından solcudur bence mesala..Çünkü ortak sahip olunulan bir varoluş tarzı solu er ya da geç üretir..Solun serpildiği toprak bu tür ilişkilerdir..B urda Deleuze'ün gücüllük/edimse llik ayrımıyla konuşuyorum; gücül/potansiye l olan er ya da geç edimselleşir..
Şöyle bir örnekle devam edeyim;
Adını hatırlayamadığı m ama çok biline bir köşe yazarı, sanıyorum Meral Tamer idi, bir dostunun anektodunu aktarmıştı. Sözkonusu şahıs 1991 çöküşünün tam ertesinde, Rusya'nın o çok zor döneminde Bolşoy'da seyrettiği bir baleyi insanların bütün olumsuzluklara rağmen büyük bir zevkle seyrediyor olmasına bakarak şöyle demiş;Rusya'nın bütün kaynaklarını istersen sıfırla, böyle bir kültürü olan toplum yeniden ve yeniden dirilir..Tabii çok iyi aktaramadım ama derdimi anlamışsındır sanıyorum..Burd a beni hiç hoşlanmadığım bir duruma düşürecekbir yanlış anlamaya karşı önlemimi alayım; bir yüksek kültür-sanat züppeliği değil amacım..
O yüzden popüler kültürden de örnekler vereyim; dünyada genel bir aptallaşma var..Ama batıda, bütün embesilliklere rağmen, zeka pırıltısı taşıyan ürünler de veriliyor..Ama bizim popüler kültür alanına bak; embesillikten başka birşey üretilmiyor..Sa dece bu milletin melere güldüğüne bakmak bile yeterli..Recep İvedik diye bir karakter çıkarıyorlar mesala, bütün humor'u küfüre dayanıyor, adam küfrettikçe yurdum insanı gülüyor..ve bunlar seçime gelince "muhafazakar" dindar ha..Resmen bir tek espiri yok aslına ortada..sadece durum komedisi denen olay..işte yurdum insanı farklı bir ortamda kendini bulduğunda ortaya çıkan komik durum...
Solun selametini popüler kültürün gelişmişlik seviyesine bağlamıyorum elbette; ama bir halkın nelere güldüğü, okuyorsa eğer neleri okuduğu, hatta kültür sanat alanına takılmaya gerek yok, hangi markaları ürettiği, hangi modaları yarattığı, hangi teknolojileri ürettiği vs bile solun yeşermesi için uygun iklim koşullarının olup olmadığını gösterir..çünkü bunların hepsi kabuğun altında sürüp giden "akış"ın niteliği hakkında indikatörlerdir.
Yani ben solcu, ya da sağcı bir üretkenlikten, yaratıcılıktan bahsetmiyorum, genel olarak yaratıcılıktan bahsediyorum..B izim toplumda ezelden beridir hangi formuyla olursa olsun "halka malolmuş", halkın bizzat icra ettiği bir yaratıcılık yok..Bu toplum yüzyıllardır herhangi birşey üretmiyor..Kişi ler arası farklı varoluş olasılıkları hakkında birbirini ateşleyici, ilham verici etkileşimler yok..Kendimden bir örnek verererek açayım;
Hani fotoğrafçılığa merak saldım ya, ilk aklıma gelen ne oldu biliyor musun; "Lanet olsun niye daha önce başlamadım". Geçip giden yıllarıma acıdım..zaruri ihtiyaçlar için zor para bulan bir aileden gelen biri olarak fotoğrafçılık gibi bir hobiye gençken başlayamazdım ama hiç olmazsa çalışmaya başladıktan sonra yani en azından bir 10-15 yıl önce başlayabilirdim ..Buraya kadar ilginç birşey yok..Asıl anlatmaya çalıştığım şu; herhangi bir insanın fotoğrafçı olabileceği benim algı evrenim içinde değildi..Böyle bir olasılık kendi yaşam çevem, almancadan çkıp genel bir felsefi terim haline gelen bir kelimeyle, benim lebenswelt'im içinde böyle bir olasılık yoktu..
Bu sadece bir örnek; aynı gözlem sayısız başka şey içinde yapılabilirdi.. Bu toplumda bizim lebenswelt'imiz farklı, geniş varoluş çeşitliliği yaratacak bir zenginliğe sahip değil..Bak dikkat et, solun genel ilgi alanıyla doğrudan ilgili olmayan genel şeylerden konuşuyorum..
Meslekten devam edelim; Türkiyede büyüyünce ne olacaan sorusuna kaç farklı cevap verebilir çocuklar..her ne kadar şimdi biraz çeşitlenmiş olsa da, bizim zamanımızda bizim sınıftan gelen çocuklar için kutsal üçlüden, doktor-avukat-m ühendis'ten başka pek az şey algı evreni içinde yeralırdı "parlak çocuklar" için..Yani bir çocuk gelecek vaat ediyorsa bu üçünden biri olmalıdır..
Amerikaya gelince burdaki çocukların ne kadar şanslı olduğunu gördüğüm bu açıdan; "ucubik" şeyleri bile hayal edebilirler, astronot olacağım, National Geographic'e kameraman olacağım, scuba diver olacağım, kaşif, denizalti biyoloğu, astrofizikçi vs.vs diyebilirler, zira ya emmeoğlu, dezzeoğulları vs arasında böyle tipler vardır, ya da hemen kapı komşusunda..Büt ün bunlar olasılık dahilindedir..
Bunlara baktığım zaman, genelgeçer politik kriterlere bakıp solun batılı ülkelerde bizden daha iyi durumda olmadığını söyleyen solun genel yaklaşımından ayrılıyorum; politik veriler ışığından kavrandığı şekliyle solun en zayıf olduğu batılı ülkelerde bile, yukarıda betimlediğim ontolojik anlamıyla sol Türkiye'den çok daha güçlüdür..Çünkü bu ülkelerde şu an için "sol" olmasa bile ileride solun içinden çıkıp serpilebileceği kollektif üretimler sürüp gidiyor..
Türkiye'de bu yok..Bizim ülkede bir Wikipedia çıkarılamaz..Bi zde beleş linux, joomla vs.'yi üreten tamamen gönüllü kollektif yaratıcılık örnekleri sergilenemez..a ma şimdi otursam sana herhalde bir 30-40 tane karşılıklı yardımlaşma platformu sayarım..
Fotoğrafçılığa merak salınca yeni yeni internet sitelerini karıştırmaya başladım; başka alanlardan bildiğim için şaşırmadım sadece fotoğrafçılık için onlarca site var, insanlar deneyimlerini paylaşıp, görüş alıçverişi yapıyor vs..Bundan daha önemlsi bu bir hobi, yani bildiği hobi gibi yaygın; bizde bilinen pulculuk, akvaryumculuk gibi son derece yaygın..
Fotoğrafçılığın sol ile ne ilisi var? Senin farklı düşündüğümden değil ama çok ilgisi var; bu tür ilgileri görmeden de bizim solun kendini aşması mümkün değil..Benim kontrolümde olsaydı, Solculuğa Giriş kitabı olarak Politzer'in rezil Felsefenin Temel ilkelerini yokeder -burda Politzer'e haksızlık etmeyelim..adam cağız herhalde böyle bir kitap yaratmış olmayı istemezdi..Poli tzer'i Politzer yapan daha çok bizimkiler--yer ine Hermann Hesse'nin Boncuk Oyunu'nu koyardım, bu kitabı okuyup anlamadan solcu olamazsın derdim..Boncuk Oyununu okuyan biri fotoğrafçılık ile solculuk arasındaki ilgiyi görmeye başlar..Ya da herhangi bir yaratıcılık alanı ile herhangi bir başkası arasndaki ilgiyi..
Yaratıcılığın sonsuz ağı içinde ancak serpilebilir sol..
Genel anlamıyla yaratıcılığın dumura uğratıldığı "huzur" içinde yaşamayı en büyük mutluluk olarak gören, yaratıcılığı Allah'a mahsus birşey olarak gören bir toplumda hiçbir politik menevra solun serpilmesini sağlayamaz..Top lumun her alanında yayılmış genel bir içinde bireylerin birbirini beslediği "kollektif" bir yaratıcılığın olmadığı yerde sol bitmez..Bilgisa yar oyunu diliye söylersek, solculuk en ileri "level"dır..O level'a atlayabilmek için öcekiler geçilmeli..Önce ki level'larda elde edilen yeteneklerle sol bir topluma doğru gider insanlık ancak..
geç oldu yatayım artık..imla hataları, cümle düşüklükleri affola.
“Hücuma dönük orta saha oynuyor(d)um” Biraz da bundan olsa gerek “dediğin” yerde cümleyi kesmem gerekiyor(du). Alçak gönüllülük yapmayacağım; “hücum” oynayabilirim ama tercih yapma hakkım varsa “orta saha” isterim. Hem zaten topu adabıyla “ileri uç”a aktarmış görünüyorum.
Detaya geçmeden hatıratıma saygı babında belirtmek istiyorum: O an, o penaltıyı, Ahmet Güney’den başka atacak cesarette biri yoktu içimizde; o sarı karadenizli çocuğun gözlerinden öpüyorum.
Siyasetimizin, bir hayli, cesaret üzerine bina edildiği sanırım hepimizin ortak fikridir. Cesaretimiz çok ön plandadır ve hatta bir geleneğimizin marşı “Cesaret” başlığı taşır. Bizde “devrimcilik” biraz da “kefeni boynunda” olmaktır; tıpkı şoförlük gibi (Başka hangi coğrafyada bu böyledir bilmiyorum ama İstanbul’un bile az ötesinde onüç insanımız “trafik kazası”ndan ölüyorsa bu tanımlama eksik bile kalıyor) Siyasetimizi buradan kurtarmamız gerekiyor. Hep ölümle sınanıyoruz. Ne kadar cesaretle ölürsek o kadar devrimci sayılıyoruz. Ama bir şey değişmiyor: olan(ölen) (biz)e oluyor(uz)
Lise yıllarını anlatmakla bir şeyi yeniden fark ettim. Geçmişimiz sonradan şekilleniyor. Önce yaşıyoruz ve sonra şekil veriyoruz. Şekil verirken nerdeysek, neyle besleniyorsak geçmişimiz biraz da ona benziyor. Kendimden yola çıkıp (bir lider hastalığı tezahürüyle) bir coğrafyayı betimlemek istemem ama sanırım biz bireyler, coğrafyalarımız ın birer prototipi oluyoruz. Ulus-devletçile rin “ortak ruh” dediği malzeme burada bir yerde olsa gerek. Sol olarak geçmişimizin hiç de yadsınamayacak bir birikimde olduğunu ama onu bugün işleyemediğimiz i düşünüyorum. Dünyanın genel eğilimine ters bir durum değil.
İsviçrelilerin bir sözü var: “Ende (sonuç) gut (iyi) alles (her şey) gut (iyi)” derler. Fazla şarki bir sözdür. Finale odaklandığın zaman biraz da böyle düşünüyorsun: “hele bir devrim olsun bütün bunlar unutulur” gibi bir şey. Bazen de oluyor ama o “sakatlık” önünde sonunda gelip buluyor seni. Sovyetlerin yıkılmasından çok, o kadar “saçma insanın” nerede büyüdüğüne şaşırdım. Bir komünist sistem nasıl olurda “jirinoski” (şimdi ismi nasıl yazılıyordu diye bakamayacağım) gibi bir saçmalığı üretir ve yetmez, o, siyaset yapar hale gelir. Ve yine nasıl olur da “anti emperyalist” savaş yürütmekle övünülen bir yerde “bir bakan” “emperyal bir güç” tarafından “avuç” kontrolünden geçirilir ve tepki vermez. Birbirini tutmayan bir sürü veri var elimizde. Bütün bunlardan bir “doğru” sonuç çıkarmak bazen sadece “saflık” gerektiriyor ve o saflık siyasetten çok uzakta görünüyor
Önder,
Soldan ricat etmiş bütün “eskilerin” ortak vurgusu “bireydir” “Parti bireyi yok saydı derler” Birden bire, çiçek diker, hayvan sever ve “yumuşarlar” O kadar yumuşarlar ki parmağını nereye bastırsan orası çukurlaşır. Sonra yine “partili” olurlar ve bu dediklerinin hepsini unuturlar. Sol olmak ne zaman çiçekten, böcekten ve şaraptan uzak olmak oldu...
Cesareti abartırsan altında “kaba bir erkeklik” besler. “Devrimci kadınlarımızın” erkekleşmesi biraz da bundan olsa gerek. Düşünsene, erkeğin kendisini taşıyamazken bir de kadın erkekleşiyor.(E vlerden uzak; hiç gerekli değil)
Burada duruyorum; yine yay civarına kadar geldim zaten



Aslında benim de tercihim orta-sahadır. Forvetleri sevmem..tıpkı Rock topluluklarında da solistleri sevmediğim gibi.:-)
Ben solumuzun bir birikimi olduğunu düşünmüyorum Hasan..Bu noktada ayrılıyoruz..Şimdi böyle söyleyince gıcık karakter rolünü üstlenmiş oluyorum..O yüzde imajı kurtarmaya çalışayım biraj;
Elbette sol adına çok güzel insanlar çıktı bu topraklardan; ama bir başka yazıda da belirttiğim gibi bunlar antik yunan trajik kahramanları gibiydiler..Sayıları çok fazla bile olsa aslında bence katkıları dönemsel idi; aktarım, birikim olamadı. Bu hiçbir sol tarihsel figürü aşağılamak, anılarına saygısızlık yapmak değildir, çünkü mesele bireysel değil..
Geçen Fetekos'a söylediğin gibi, hani "Fidel'in ölmesini bekliyor..Ondan sonra sosyalizmin tutunamayacağını umuyorlar" ealinde birşeyler söylemiştin ya..Hani bizde böyle bir sonucu korkarak bekleriz..Ya da bizzat bu yazıda söylediğin gibi Sovyetlerin Jirinovski gibi bir sürü saçma salak insanın nasıl olup da "sosyalist" bir devletten çıkmış olması gibi..Ne alakası var deiyebilirin bu örneklerin..Şunu anlatmaya çalışıyorum; sol dediğimiz şey bireysel olmaktan çok toplumsaldır..Deleuze'ün "akış"ı/"becoming"idir..Ya da bir kültürdür..bir yaşam tarzıdır vs.vs..çok farklı terimlerle betimleyebiliriz..derdimi daha iyi ifade edebilmek için şöyle bir laf edeyim; türkiyede tek tek solcular, ya da tek tek dönemsel sol gruplar olmuştur ama bir sol hareket ol(a)mamıştır..Hareketi bilinen anlamında daha geniş, aslında hadi yanlış anlaşılma riskini göze alarak, daha "derin" algılıyorum diyeyim..Benim kavrayışıma göre, sol bir "hareketin" bilinen sol terminoloji ve örgüt yapısı içinde tezahür etmesi gerekmiyor..Hep diyorum ya solu politik değil kültür olarak kavrıyorum..
Benim ilgilendiğim, elde kızılı bayraklarla ortaya çıkan bariz sol yapılar değil..Ontolojik bir dinamik olarak sol ile ilgileniyorum..Ya da daha çok benimsenen bir kavramla maddi güç olarak sol diyelim, ya da sınıfsal olarak sol..
Hani klasik marxismde proleter aktüel, görüngüler düzleminde direk solcu olmasa bile, yapısal olarak, sınıfsal pozisyonu gereği yani ontolojik özelliği gereği solcu kabul edilir ya, benim anlatmaya çalıştığım da böyle bir sol, yani tek tek kişilerden bağımsız ve hatta kişinin kendi öznelliğine rağme sol..
Klasik Marxismden ayrıldığım nokta şu; tek tek bireylerin ontolojik anlamda solcu olabilmesi için proleter olması gerekmiyor..Hatta bir adım daha ileriye gideyim, bir bireyi ontolojik anlamda solcu kılan sabit bir kategori olarak bir sınıfa ait olması değil, kollektif olarak somut bir üretim içinde yer alıyor olmasıdır bence..Bu "üretimin" iktisadi üretim olması gerekmiyor..
İşin içinde hangi alanda olduğu önemli olmaksızın bir kollektif üretim olmaksızın ontolojik olarak solculuktan bahsetmek mümkün değildir..
Bir edebiyat okulu, bir felsefe okulu doğrudan sol terimler kullanmasa bile ontolojik dinamikler açısından solcudur bence mesala..Çünkü ortak sahip olunulan bir varoluş tarzı solu er ya da geç üretir..Solun serpildiği toprak bu tür ilişkilerdir..Burda Deleuze'ün gücüllük/edimsellik ayrımıyla konuşuyorum; gücül/potansiyel olan er ya da geç edimselleşir..
Şöyle bir örnekle devam edeyim;
Adını hatırlayamadığım ama çok biline bir köşe yazarı, sanıyorum Meral Tamer idi, bir dostunun anektodunu aktarmıştı. Sözkonusu şahıs 1991 çöküşünün tam ertesinde, Rusya'nın o çok zor döneminde Bolşoy'da seyrettiği bir baleyi insanların bütün olumsuzluklara rağmen büyük bir zevkle seyrediyor olmasına bakarak şöyle demiş;Rusya'nın bütün kaynaklarını istersen sıfırla, böyle bir kültürü olan toplum yeniden ve yeniden dirilir..Tabii çok iyi aktaramadım ama derdimi anlamışsındır sanıyorum..Burda beni hiç hoşlanmadığım bir duruma düşürecekbir yanlış anlamaya karşı önlemimi alayım; bir yüksek kültür-sanat züppeliği değil amacım..
O yüzden popüler kültürden de örnekler vereyim; dünyada genel bir aptallaşma var..Ama batıda, bütün embesilliklere rağmen, zeka pırıltısı taşıyan ürünler de veriliyor..Ama bizim popüler kültür alanına bak; embesillikten başka birşey üretilmiyor..Sadece bu milletin melere güldüğüne bakmak bile yeterli..Recep İvedik diye bir karakter çıkarıyorlar mesala, bütün humor'u küfüre dayanıyor, adam küfrettikçe yurdum insanı gülüyor..ve bunlar seçime gelince "muhafazakar" dindar ha..Resmen bir tek espiri yok aslına ortada..sadece durum komedisi denen olay..işte yurdum insanı farklı bir ortamda kendini bulduğunda ortaya çıkan komik durum...
Solun selametini popüler kültürün gelişmişlik seviyesine bağlamıyorum elbette; ama bir halkın nelere güldüğü, okuyorsa eğer neleri okuduğu, hatta kültür sanat alanına takılmaya gerek yok, hangi markaları ürettiği, hangi modaları yarattığı, hangi teknolojileri ürettiği vs bile solun yeşermesi için uygun iklim koşullarının olup olmadığını gösterir..çünkü bunların hepsi kabuğun altında sürüp giden "akış"ın niteliği hakkında indikatörlerdir.
Yani ben solcu, ya da sağcı bir üretkenlikten, yaratıcılıktan bahsetmiyorum, genel olarak yaratıcılıktan bahsediyorum..Bizim toplumda ezelden beridir hangi formuyla olursa olsun "halka malolmuş", halkın bizzat icra ettiği bir yaratıcılık yok..Bu toplum yüzyıllardır herhangi birşey üretmiyor..Kişiler arası farklı varoluş olasılıkları hakkında birbirini ateşleyici, ilham verici etkileşimler yok..Kendimden bir örnek verererek açayım;
Hani fotoğrafçılığa merak saldım ya, ilk aklıma gelen ne oldu biliyor musun; "Lanet olsun niye daha önce başlamadım". Geçip giden yıllarıma acıdım..zaruri ihtiyaçlar için zor para bulan bir aileden gelen biri olarak fotoğrafçılık gibi bir hobiye gençken başlayamazdım ama hiç olmazsa çalışmaya başladıktan sonra yani en azından bir 10-15 yıl önce başlayabilirdim..Buraya kadar ilginç birşey yok..Asıl anlatmaya çalıştığım şu; herhangi bir insanın fotoğrafçı olabileceği benim algı evrenim içinde değildi..Böyle bir olasılık kendi yaşam çevem, almancadan çkıp genel bir felsefi terim haline gelen bir kelimeyle, benim lebenswelt'im içinde böyle bir olasılık yoktu..
Bu sadece bir örnek; aynı gözlem sayısız başka şey içinde yapılabilirdi..Bu toplumda bizim lebenswelt'imiz farklı, geniş varoluş çeşitliliği yaratacak bir zenginliğe sahip değil..Bak dikkat et, solun genel ilgi alanıyla doğrudan ilgili olmayan genel şeylerden konuşuyorum..
Meslekten devam edelim; Türkiyede büyüyünce ne olacaan sorusuna kaç farklı cevap verebilir çocuklar..her ne kadar şimdi biraz çeşitlenmiş olsa da, bizim zamanımızda bizim sınıftan gelen çocuklar için kutsal üçlüden, doktor-avukat-mühendis'ten başka pek az şey algı evreni içinde yeralırdı "parlak çocuklar" için..Yani bir çocuk gelecek vaat ediyorsa bu üçünden biri olmalıdır..
Amerikaya gelince burdaki çocukların ne kadar şanslı olduğunu gördüğüm bu açıdan; "ucubik" şeyleri bile hayal edebilirler, astronot olacağım, National Geographic'e kameraman olacağım, scuba diver olacağım, kaşif, denizalti biyoloğu, astrofizikçi vs.vs diyebilirler, zira ya emmeoğlu, dezzeoğulları vs arasında böyle tipler vardır, ya da hemen kapı komşusunda..Bütün bunlar olasılık dahilindedir..
Bunlara baktığım zaman, genelgeçer politik kriterlere bakıp solun batılı ülkelerde bizden daha iyi durumda olmadığını söyleyen solun genel yaklaşımından ayrılıyorum; politik veriler ışığından kavrandığı şekliyle solun en zayıf olduğu batılı ülkelerde bile, yukarıda betimlediğim ontolojik anlamıyla sol Türkiye'den çok daha güçlüdür..Çünkü bu ülkelerde şu an için "sol" olmasa bile ileride solun içinden çıkıp serpilebileceği kollektif üretimler sürüp gidiyor..
Türkiye'de bu yok..Bizim ülkede bir Wikipedia çıkarılamaz..Bizde beleş linux, joomla vs.'yi üreten tamamen gönüllü kollektif yaratıcılık örnekleri sergilenemez..ama şimdi otursam sana herhalde bir 30-40 tane karşılıklı yardımlaşma platformu sayarım..
Fotoğrafçılığa merak salınca yeni yeni internet sitelerini karıştırmaya başladım; başka alanlardan bildiğim için şaşırmadım sadece fotoğrafçılık için onlarca site var, insanlar deneyimlerini paylaşıp, görüş alıçverişi yapıyor vs..Bundan daha önemlsi bu bir hobi, yani bildiği hobi gibi yaygın; bizde bilinen pulculuk, akvaryumculuk gibi son derece yaygın..
Fotoğrafçılığın sol ile ne ilisi var? Senin farklı düşündüğümden değil ama çok ilgisi var; bu tür ilgileri görmeden de bizim solun kendini aşması mümkün değil..Benim kontrolümde olsaydı, Solculuğa Giriş kitabı olarak Politzer'in rezil Felsefenin Temel ilkelerini yokeder -burda Politzer'e haksızlık etmeyelim..adamcağız herhalde böyle bir kitap yaratmış olmayı istemezdi..Politzer'i Politzer yapan daha çok bizimkiler--yerine Hermann Hesse'nin Boncuk Oyunu'nu koyardım, bu kitabı okuyup anlamadan solcu olamazsın derdim..Boncuk Oyununu okuyan biri fotoğrafçılık ile solculuk arasındaki ilgiyi görmeye başlar..Ya da herhangi bir yaratıcılık alanı ile herhangi bir başkası arasndaki ilgiyi..
Yaratıcılığın sonsuz ağı içinde ancak serpilebilir sol..
Genel anlamıyla yaratıcılığın dumura uğratıldığı "huzur" içinde yaşamayı en büyük mutluluk olarak gören, yaratıcılığı Allah'a mahsus birşey olarak gören bir toplumda hiçbir politik menevra solun serpilmesini sağlayamaz..Toplumun her alanında yayılmış genel bir içinde bireylerin birbirini beslediği "kollektif" bir yaratıcılığın olmadığı yerde sol bitmez..Bilgisayar oyunu diliye söylersek, solculuk en ileri "level"dır..O level'a atlayabilmek için öcekiler geçilmeli..Önceki level'larda elde edilen yeteneklerle sol bir topluma doğru gider insanlık ancak..
geç oldu yatayım artık..imla hataları, cümle düşüklükleri affola.