Vicdan Popüler
Makale
Divanın başında müdür baş muavini bir hanım hoca vardı, çirkin, ki güzel öğretmenleri tenzih ederim, ben hiç güzel müdür muavini görmedim. Hanım Hoca etrafında bir kaç öğretmen, Atatürk Lisesi’nin Cihan Sokak’a bakan bir odasını mahkeme salonuna çevirdi. Nümayişe katılmış öğrenciler içlerde bir odaya alındı ve tek tek mahkemeye çağrıldı.
Vicdan
12 Eylül’ün yaklaştığı şu günlerde ağzını açan vicdandan bahsediyor. Memleketi kıskacına almış siyasi liderler, çıktıkları her sahnede hem marifetlerini hem de rakiplerinin açıklarını sergiliyorlar. Aslında eğlenceli bir iş. Ve hatta diyorum ki siyaset, doğrudan hayatlarımıza nüfuz etmese, iyi bir tedavi yöntemi de olabilir. Doldur-boşalt, ver-kaç, al-ver, indir-kaldır vesaire vasaire.
Bir şeyin hakkını teslim edeyim. Hani lazım mıdır bilmem ama, buna bir özeleştiri de diyebilirim. Kılıçdaroğlu kendisinden beklemediğim bir performans ve cümle bütünlüğüyle iş görüyor. Bir bürokrattan bunu beklemiyordum.
Sağda siyaset yürüten partilerin liderlerini her gördüğümde aklıma Aziz Nesin’in Zübük kitabı geliyor. Kaç kere yazdım bilmiyorum ama bir kez daha yazmakta bir sakınca görmüyorum: “Kağnı gölgesinde yürüyen it, gölgeyi kendi gölgesi sanırmış.” Türkiye’de sağ siyaset, o kadar büyük bir iltimasla işe başlıyor ki örnek vermekte zorluk çekiyorum: Bir futbol maçına üç sıfır önde başlamak, fazla oyuncuyla oynamak, hakemi ayarlamak, kuralları kendine yontmak, artık allah ne verdiyse. Sonra çıkıp meydanlarda gürlüyor bu liderler. Her seferinde “çek kağnıyı” diyorum; çek ki gölgen çıksın ortaya. Ne kağnı çekiliyor ne de gölge çıkıyor ortaya...
Yıl 1988. Ankara Atatürk Lisesi’nin lise son yatılı talebeleri, bir belletici hocayla akşam etüdü kavgasından ötürü, bir sonraki gün “toplu” olarak okula gitmeme kararı aldılar. Kararı alanların içinde Ağabeyim de var; ve hem bir çeşit elebaşı pozisyonunda. Tamamen masumane, haşa siyaset dışı, kendiliğinden bir eylem; hatta eylem bile değil. Ne olduysa oldu, “eylem” yapıldığı, yatılı talebelerin derse girmediği, bir şekilde liseye yayıldı. Ve anında güvenlik önlemleri alındı, yatılı bölüm “yabancı girişlerine” kapatıldı ve divan kuruldu.
Divanın başında müdür baş muavini bir hanım hoca vardı, çirkin, ki güzel öğretmenleri tenzih ederim, ben hiç güzel müdür muavini görmedim. Hanım Hoca etrafında bir kaç öğretmen, Atatürk Lisesi’nin Cihan Sokak’a bakan bir odasını mahkeme salonun çevirdi. Nümayişe katılmış öğrenciler içlerde bir odaya alındı ve tek tek mahkemeye çağrıldı.
O çağrılanlardan bir de Hakan’dı. Hakan ki sadece parasız yatılı değil hem parasız hem de yatılı bir talebeydi. Bol ceketin içinde şairin dediği gibi bir damla kadardı. Aşağı Hakan, yukarı Hakan. Cılız, solak; topa her vurduğunda, ayağını Beşiktaşlı Kadir gibi neredeyse kafasına değecek kadar sallayan bir çocuk. Hakan mahkemeye çıktığında yine bol ceket, eller arkada birleştirilmiş; şimdilerde bodyguard duruşu diyorlar buna ve biraz da mağrur. “Eylem güzelleştirir” der ya bizimkiler, biraz da o hesap. Yalnız Hakan’ın bu hesaptan bir haberi yok; sorguyu bekliyor.
Hanım Hoca, Hakan’a şöyle bir bakar, belli ki gözüne kestirir, biraz anaç biraz da otoriter: “Hakan” der, “Elini vicdanına koy ve söyle, kim size derse girmeyelim dedi?” Nasıl ama, tam memleket sorusu değil mi? Dikkat edin, kadın, ne hakim ne de savcı ama soru ortak. Demek o zaman ortak bir sorusu varmış halkımın! Heyhat. Niye yaptınız demiyor. Derdiniz ne demiyor. Doğrudan “elebaşı” arıyor; bir moskofluk yani. Hakan soruyu aldıktan sonra, nedendir bilinmez, arkada birleştirdiği ellerini çözer, getirir cinsel organın üzerinde birleştirir; tıpkı huzura çıkmış sadrazam gibi ve yanıt verir: “Valla Hocam bilmiyom!’
Hakan bir şeyi biliyordu: İçinde “vicdan” geçen bir soruyla/sorguyla karşı karşıyaysanız, ne edip edip yanıtta bir “valla” kullanmalısınız. Hakan bunu bildiğinden, Hakan bunu hissettiğinden, Hakan bunu genlerinde taşıdığından, işi hiç riske atmadı getirdi o “valla”yı cümlenin başına koydu; gerisi malum: Bilmiyorum, görmedim... İşe yarar mı, yaramasa da cezayı arttırmaz zira memleket mahkemelerinde cezanın çoğu cürüme değil savunmaya verilir; heyhat...
Şimdi ben de bir Hanım Hocalık yapayım ve sorayım. “Hakan pardon halkım, elini vicdanına koy ve söyle (lütfen) 12 Eylül’de ne yapacaksın? Sen ki Eylül’e kalmış, sen ki Eylül’de kalmış, sen ki Eylül Eylül bir halksın...
Hasever
Zürich, 7 Eylül 2010
Üye eleştirileri
-
2010-09-08 10:18:53 |Publisher| Murattı
-
2010-09-08 08:16:06 |SAdministrator| hasever

Erdem,
Alev Hanım'dan yaptığın alıntı, benim için jeolog şansı oldu. Hani bir mühendis keşfe çıkar ve herhangi bir hedefe herhangi bir şekilde atmak için, zaman geçsin babında, yerden bir taş alır ve birden fark eder ki elindeki "taş" aradığı madenin ip ucudur. Öyle oldu. Çoktandır kafamda çevirdiğim "ana"dil yazıma "taş" oldu; tembellik yapmayayım, yazayım. Babın bu tarafını da orada tartışalım.
Hürmetle
-
2010-09-07 07:30:14 |SAdministrator| Murat
-
2010-09-07 08:35:55 |Unregistered| erdem
Vicdan çok geniş bir anlam zenginliğini içinde barındırdırdığı şüphesiz. Tam bir amalgam sözcük, her yere şerpiştirilebilir özelliği var. Acıma, başkasının acısını hissetme-empati, merhamet, şevkat, sezgi, sağduyu, örf, kuralları yazılmamış hukuk, adalet, ruh olgunluğu, ruh üstünlüğü, alçak gönüllülük, fedakarlık, sezme gücü-feraset, izan-kavrama gücü, bir çok kaynaktan beslenen büyük anlam ırmağı canlanır zihnimizde. İnsan icat ettiği bir sözcük; zaten biliyorsun.
İlginç bulcağın bir not daha ilave edeyim. Arapça kökenli bir sözcük. Kur'anda da geçmiyor, sadece mealen dilimize aktarılmış durumda olduğunu öğreniyoruz. Dinin kutsal metinlerinde yer almaması sence de çok garip değil mi?
Şu sonuca varıyorsun, Tanrının dağarcığında bile olmayan bir kelime. İnsan icadı anlayacağın. Tanrı sevilemez, tanrıdan korkulacağı için, akıl yürütmeyle, tanrıda vicdanın izi bile bulunmayacağını keşfediyorsun. Evet tanrının merhamet ettiği, rahmetinin bol olduğu doğrudur, ama hep bir şeyin karşılığında bunu yapmak ister...Fedakarlık yapmaz ve burnundan kıl aldırmaz. Niçin hep peygamber sevgisinden ön plana çıktığını anlıyorsun sonunda. İsa'nın insanın gözünde tanrıdan daha çok sevilen bir peygamber olması, tanrının insan kişiliğine bürünmüş olduğu inancından olsa gerek, onu bir tarafa bırakıyorum. Muhammed'in durumu başka. Muhammed sevgisinin, tanrı sevgisinin önüne aşırılıkla geçtiği durumları zaten hepimiz görüyoruz. Vicdanın anlamı hakkında hangi doğuluya sorarsan sor, aklında ilk önce kutsal inançla ilgili bir şeyler çağrışacağı kesindir. Bu durum insanlıkla ilgili en çelişik bir durumdur. Roje Garodi, islamic uhrevi vicdanla aklın birleştirilmesi gerektiği yollu reçeteler sunar insanlığa, bu bayağı da rağbet görür. Tezahürü Müslüman sol gibi kavramlar olarak günümüzde ortaya çıkar. Garodinin geldiği nokta vicdan olgusunu salt-din temelinde geliştirmeye, kabul ettirmeye çalışmasıdır. Bunu çürütüyüyorum böylece.
Aklıyla öğünen batılı için vicdanın anlamı, protestanlarda dahi, bizde ifade etttiği kadar birşey ifade etmez. Onlar için düzeni devam ettirecek bir araç olarak kullanırlar.
İngilizce karşılığı "conscience" malumun. Dilimize çevridiğimizde con aleyhte... science bilim. Birleştirirsek. Anlam planında kupkuru basit anlamla karşılaşıyoruz. Gönül kelimesinin batı dillerinde karşılığı bulunmamakta olduğunu, Oktay Sinanoğlundan öğrenmiştim, oda biz türklere- yani doğululara ait bir amalgam sözcük. Şekspir bile kendi milletine anlatamaz bu sözcüğü, çünkü karşılığı yok kendi dillerinde.
-
2010-09-07 09:07:32 |SAdministrator| hasever

Erdem,
Çok teşekkür ediyorum; gerçekten çok açıklayıcı oldun. "Bir bilim insanı için tanrının varlık yokluk meselesi beyin değil yürek (vicdan) işidir" derken dahi bu dediklerinden habersizdim; sezgilerim beni yanıltmamış. Bu vesileyle bir tezimi de doğrulamış oldum: "Yazmak, her haliyle, daha ziyade bir cahillik derecesidir" :-)
Hürmetle
Not: "İft(ih)arlık bir şey yok!"da işi senin omuzlarına bırakmış oldum ama ben "mevzuyu" bile anlamadım. Alevi deyişleri ve Marks üzerinden bir tanrı ispatı mıdır çaba? Eğer böyleyse söylemiş olayım. Aleviler muhteşem bir kafa karışıklığı ve belirsizlik içinde kulaç atıp duruyorlar; şu anda kendilerine faydaları yok. Oradan bir şey çıkmaz. Marks'a gilince, doğrudur, oradan her şey çıkar; büyüklüğüyle ilgili bir meseledir ve meşhur "kapalı göz fil tarifine" büyük bir örnektir.
-
2010-09-07 10:23:29 |Unregistered| erdem
Tam bir budalalıkla ve mekanik bir açıklamayla vicdanın İNSAN TARAFINDAN "icat" edildiği yönünde tespitime karşılık, SADECE "İNSANA İÇKİN" kavramlardan biri olduğu yönünde Sevgili Murat Müfettişoğlu'nun haklı tespitini buraya koymam gerekiyor.
Sevgili Murat'ın bu işaret fişeğinden sonra, "İNSANA İÇKİN" kavramların nedenselliği ve/veya "metafiziği" üzerine düşünmememiz gerektiğini anladım. Vicdan bir düşünce değil, ancak geliştirilemez bir mevhum gibi görünüyor? Öyle olsaydı yaşadığımız çağdaki zalimlik önceki çağların hepsine rahmet okutacak büyüklükte olmazdı. Başka bir şey… Sanki kendinden başka bir nedeni olmayan bir töz; yine de biyolojik varlığımızda verili, kökeni hayvansı yanımıza mı dayanmaktadır? Hakikaten insana "içkin kavramlar" bir psiko-kimyasal veya psiko-sosyal kavramlarla açıklanabilir mi? Örneğin "ŞEVKAT" olmazsa nesillerin devam edebilmesi mümkün görünmediği söylenmektedir. Bu yeterli bir açıklama mıdır? Bir anne aslana veya bir kutup ayısına bu şefkat nereden verilmektedir? ŞEVKAT'te canlılara içkin bir mevhum değil mi?
Ondan daha beter durumda olacağımızı ve çoğu kez kandırıldığımızı bile bile bir dilenciye son paramızı niye veririz? Bu durumda ne ahlakın, nede felsefenin ne de gerçekçiliğin mekanizması işler öyle değil mi? Veya tam tersi durumda, herkes niye aynı tavrı sergilemez …
İnsana içkin kavramların başlangıcı apriori biyolojik veriler ise niye tezahürü her insan da farklı olur? Her şeye cevap yetiştirmenin hazır bir kalıbı var, That’s is fact that a matter of a DNA/RNA in biological varieties. Bir DNA/RNA meselesinin de ötesinde bir şey bu; DNA/RNA sayısı eşit olduğuna göre demek ki dizilim, kıvrım ve sarmal sayısında bir farklılık kaynaklanan bir durum olmalı ki, kimi insan vicdanlı, kimisi orta yerde/nötr, kimisi de zalim olabiliyor.
Marksistler, maddi verilerle konuşmayı bir yöntem olarak benimsediklerinden şöyle bir önerme ortaya atabilirler; yabancılaşma sorunsalının en üst uğrağındaki hümanizmanın dışa vurumudur, falan filan … En üst uğraktaki hümanizma…. Haklılık payı yok değil
Ulus Baker’in sitemizde de var olan “Vicdan: Romantizmin Ufku” yazısından bir bölümü buraya koymak gerekiyor….
Bugün vicdandan en çok söz eden inanç sistemleri oluyor sanki... Din ya da kimi ideolojik eğilimler... Bu onların ikiyüzlülüğü gibi geliyor bana... Sözgelimi "öldürmeyeceksin", "çalmayacaksın" diyen Musa, kavmine "Mısır''ı soyun" diyor... Yine vicdandan çok sözeden İslamiyet, prensiplerinden biri olarak cihadı koyuyor. Ve yine "sana tokat atana öbür yanağını çevir" diyen Hıristiyanlık, kapitalizmin vahşi yanını bugüne dek bağrında taşımayı sürdürüyor... Ne diyorsunuz bu vicdanın "diğer yüzüne"?
İnanç sistemleri havuc ve sopa yöntemiyle konuştukları için vicdandan bahsetmez.Sadece insanlar vidandan bahseder…..
-
2010-09-07 11:06:15 |Unregistered| erdem
Alev Alat'lının bir TV programında Türklerin en büyük icadı Türkçe'dir dediğinde gerçekten şaşırmıştım. Daha da ileriye görtürmeliyiz... Alevilik bağlamında. Alevilik heterodoks islam anlayışıdır, sadece Anaoduluya yani bize özgüdür, 11. yüzyılda başlamıştır. Türklerin ikinci büyük icadıdır dinde reform anlamında. Batıda reform Calvin ve Luther'le 16 yy.da başladı. Daha sonra rönesans ve aydınlanma geldi. Biz türkler bu reformu 4 yüzyıl önce başlattık. Ama ileriye götüremedik... Ben sunni içtihadına göre yetiştirildim. Şah İsmal'den-Şeyh Hatayi'den deyiş okumayınca bu topraklarda semah ritüeli bile tamamlanmaz. Kimdir Şah Hatayi-Şah İsmail dulgadiroğlu maraşlı bir adam.. Divanında sadece arı türkçeyle konuşmuş ve yazmış bir adam. Ancak sadece düşmanımız olarak biliniyor. Divanını okuyunca insanın içi titriyor ve yüreği eriyor.... Bir ruh var bizim topraklarda sevgili dostum. Sunniler kendi dinini hiç bilmedikleri gibi alevilerde kendi inançlarından gün geçtikçe uzaklaşıyorlar. "Tanrı sivaslıya saz çal türkü oku demiş, erzurumluya ise namaz kıl yalan konuş" TV'2 deki Nakşibendi şeyhi Erzurumlu İbrahim Hakkı'dan tamamen anlayamadığımız bir dildeki zırva beyitlerini okuyupta göklere çıkaran zihniyet, "İftiharlık bir şey yok" yorumlarda Marifetnemaden verdiğim zırvalıklarını bilmiyorlar mı biliyorlar. Bu kadar gözü karalar. Sivas'ta yakılarak öldürülen Asım Bezirci'nin "Din ve bilim" kitabını oku, ilk cümlelerde şunu göreceksiniz, "Marks dinin psikolojik zenginliğine ve derinliğine hiç bir itirazı olmadığı" söylenmektedir. Tartışma konusu başlatmak istemiyorum.
Asıl ben sana teşekkür ederim. Bitmez bir üretkenlikle ve yaratıcılıkla yaz.... Bizde okuyalım... ve yorumlarda bulunalım.
Selamlar ve sevgiler
Yorumlar
Enteresan olan, doğu kültürlerinde salt aklın dolduramadığı boşlukları doldurmasıdır, iyi ki de doldurur. Aksi halde, modernizmin akıl yoluyla diktiği “sağlam” yapıların güçlü statiğinden ve simetrisinden tamamen farklı oryantalist yapılar çoktan çökerdi, biz de ma-aile altında kalırdık.
Doğu kültürleriyle vicdan kavramı arasındaki ilişkiye ilişkin olarak öne sürdüğüm epistemolojik “gerçek”, ilgili kavramın amalgamlığını her kullanımda yeniden ve yeniden üretirken onu içkinleştirmeyi sürdürmemize ve metafiziğin sularında tutmamıza neden olur. Çünkü hayatın yeterince zor ve karmaşık olduğu kültürler kendi kolaylıklarını da bir tür bonus gibi sunarlar, tıpkı iyi niyetli ve fakat huzursuz zihinleri yaptığı gibi.
Vicdanın, şahsen algılamyı tercih ettiğim, ve sevgili Erdem’ e psişik bir karmaşanın ve huzursuzluğun özet dışavurumu gibi, samimi bir ‘inançla’ ama belirsiz bir ‘umutla’ dile getirdiğim anlamı ve çağrıştırdıklar ı özetle budur.
Alev Hanım'dan yaptığın alıntı, benim için jeolog şansı oldu. Hani bir mühendis keşfe çıkar ve herhangi bir hedefe herhangi bir şekilde atmak için, zaman geçsin babında, yerden bir taş alır ve birden fark eder ki elindeki "taş" aradığı madenin ip ucudur. Öyle oldu. Çoktandır kafamda çevirdiğim "ana"dil yazıma "taş" oldu; tembellik yapmayayım, yazayım. Babın bu tarafını da orada tartışalım.
Hürmetle
Asıl ben sana teşekkür ederim. Bitmez bir üretkenlikle ve yaratıcılıkla yaz.... Bizde okuyalım... ve yorumlarda bulunalım.
Selamlar ve sevgiler
Sevgili Murat'ın bu işaret fişeğinden sonra, "İNSANA İÇKİN" kavramların nedenselliği ve/veya "metafiziği" üzerine düşünmememiz gerektiğini anladım. Vicdan bir düşünce değil, ancak geliştirilemez bir mevhum gibi görünüyor? Öyle olsaydı yaşadığımız çağdaki zalimlik önceki çağların hepsine rahmet okutacak büyüklükte olmazdı. Başka bir şey… Sanki kendinden başka bir nedeni olmayan bir töz; yine de biyolojik varlığımızda verili, kökeni hayvansı yanımıza mı dayanmaktadır? Hakikaten insana "içkin kavramlar" bir psiko-kimyasal veya psiko-sosyal kavramlarla açıklanabilir mi? Örneğin "ŞEVKAT" olmazsa nesillerin devam edebilmesi mümkün görünmediği söylenmektedir. Bu yeterli bir açıklama mıdır? Bir anne aslana veya bir kutup ayısına bu şefkat nereden verilmektedir? ŞEVKAT'te canlılara içkin bir mevhum değil mi?
Ondan daha beter durumda olacağımızı ve çoğu kez kandırıldığımız ı bile bile bir dilenciye son paramızı niye veririz? Bu durumda ne ahlakın, nede felsefenin ne de gerçekçiliğin mekanizması işler öyle değil mi? Veya tam tersi durumda, herkes niye aynı tavrı sergilemez …
İnsana içkin kavramların başlangıcı apriori biyolojik veriler ise niye tezahürü her insan da farklı olur? Her şeye cevap yetiştirmenin hazır bir kalıbı var, That’s is fact that a matter of a DNA/RNA in biological varieties. Bir DNA/RNA meselesinin de ötesinde bir şey bu; DNA/RNA sayısı eşit olduğuna göre demek ki dizilim, kıvrım ve sarmal sayısında bir farklılık kaynaklanan bir durum olmalı ki, kimi insan vicdanlı, kimisi orta yerde/nötr, kimisi de zalim olabiliyor.
Marksistler, maddi verilerle konuşmayı bir yöntem olarak benimsediklerin den şöyle bir önerme ortaya atabilirler; yabancılaşma sorunsalının en üst uğrağındaki hümanizmanın dışa vurumudur, falan filan … En üst uğraktaki hümanizma…. Haklılık payı yok değil
Ulus Baker’in sitemizde de var olan “Vicdan: Romantizmin Ufku” yazısından bir bölümü buraya koymak gerekiyor….
Bugün vicdandan en çok söz eden inanç sistemleri oluyor sanki... Din ya da kimi ideolojik eğilimler... Bu onların ikiyüzlülüğü gibi geliyor bana... Sözgelimi "öldürmeyeceksi n", "çalmayacaksın" diyen Musa, kavmine "Mısır''ı soyun" diyor... Yine vicdandan çok sözeden İslamiyet, prensiplerinden biri olarak cihadı koyuyor. Ve yine "sana tokat atana öbür yanağını çevir" diyen Hıristiyanlık, kapitalizmin vahşi yanını bugüne dek bağrında taşımayı sürdürüyor... Ne diyorsunuz bu vicdanın "diğer yüzüne"?
İnanç sistemleri havuc ve sopa yöntemiyle konuştukları için vicdandan bahsetmez.Sadec e insanlar vidandan bahseder…..
Çok teşekkür ediyorum; gerçekten çok açıklayıcı oldun. "Bir bilim insanı için tanrının varlık yokluk meselesi beyin değil yürek (vicdan) işidir" derken dahi bu dediklerinden habersizdim; sezgilerim beni yanıltmamış. Bu vesileyle bir tezimi de doğrulamış oldum: "Yazmak, her haliyle, daha ziyade bir cahillik derecesidir"
Hürmetle
Not: "İft(ih)arlık bir şey yok!"da işi senin omuzlarına bırakmış oldum ama ben "mevzuyu" bile anlamadım. Alevi deyişleri ve Marks üzerinden bir tanrı ispatı mıdır çaba? Eğer böyleyse söylemiş olayım. Aleviler muhteşem bir kafa karışıklığı ve belirsizlik içinde kulaç atıp duruyorlar; şu anda kendilerine faydaları yok. Oradan bir şey çıkmaz. Marks'a gilince, doğrudur, oradan her şey çıkar; büyüklüğüyle ilgili bir meseledir ve meşhur "kapalı göz fil tarifine" büyük bir örnektir.
İlginç bulcağın bir not daha ilave edeyim. Arapça kökenli bir sözcük. Kur'anda da geçmiyor, sadece mealen dilimize aktarılmış durumda olduğunu öğreniyoruz. Dinin kutsal metinlerinde yer almaması sence de çok garip değil mi?
Şu sonuca varıyorsun, Tanrının dağarcığında bile olmayan bir kelime. İnsan icadı anlayacağın. Tanrı sevilemez, tanrıdan korkulacağı için, akıl yürütmeyle, tanrıda vicdanın izi bile bulunmayacağını keşfediyorsun. Evet tanrının merhamet ettiği, rahmetinin bol olduğu doğrudur, ama hep bir şeyin karşılığında bunu yapmak ister...Fedakar lık yapmaz ve burnundan kıl aldırmaz. Niçin hep peygamber sevgisinden ön plana çıktığını anlıyorsun sonunda. İsa'nın insanın gözünde tanrıdan daha çok sevilen bir peygamber olması, tanrının insan kişiliğine bürünmüş olduğu inancından olsa gerek, onu bir tarafa bırakıyorum. Muhammed'in durumu başka. Muhammed sevgisinin, tanrı sevgisinin önüne aşırılıkla geçtiği durumları zaten hepimiz görüyoruz. Vicdanın anlamı hakkında hangi doğuluya sorarsan sor, aklında ilk önce kutsal inançla ilgili bir şeyler çağrışacağı kesindir. Bu durum insanlıkla ilgili en çelişik bir durumdur. Roje Garodi, islamic uhrevi vicdanla aklın birleştirilmesi gerektiği yollu reçeteler sunar insanlığa, bu bayağı da rağbet görür. Tezahürü Müslüman sol gibi kavramlar olarak günümüzde ortaya çıkar. Garodinin geldiği nokta vicdan olgusunu salt-din temelinde geliştirmeye, kabul ettirmeye çalışmasıdır. Bunu çürütüyüyorum böylece.
Aklıyla öğünen batılı için vicdanın anlamı, protestanlarda dahi, bizde ifade etttiği kadar birşey ifade etmez. Onlar için düzeni devam ettirecek bir araç olarak kullanırlar.
İngilizce karşılığı "conscience" malumun. Dilimize çevridiğimizde con aleyhte... science bilim. Birleştirirsek. Anlam planında kupkuru basit anlamla karşılaşıyoruz. Gönül kelimesinin batı dillerinde karşılığı bulunmamakta olduğunu, Oktay Sinanoğlundan öğrenmiştim, oda biz türklere- yani doğululara ait bir amalgam sözcük. Şekspir bile kendi milletine anlatamaz bu sözcüğü, çünkü karşılığı yok kendi dillerinde.
Vicdan: Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç.
Güçlü olmak lazım...

Birbirimizi mutlak karşıt varlıklar olarak algılayıp zincirleme bir yok oluşun zeminine müdahele eden, mistik felsefenin başka materyalist felsefenin başka çözümlediği, kutsal metinlerin “anlaşılır” biçimde dışladığı, bütün bunlara rağmen “ontolojik gizemini” koruyan, özünde bütünüyle hümanist kilit kavramlardan biridir vicdan.
Enteresan olan, doğu kültürlerinde salt aklın dolduramadığı boşlukları doldurmasıdır, iyi ki de doldurur. Aksi halde, modernizmin akıl yoluyla diktiği “sağlam” yapıların güçlü statiğinden ve simetrisinden tamamen farklı oryantalist yapılar çoktan çökerdi, biz de ma-aile altında kalırdık.
Doğu kültürleriyle vicdan kavramı arasındaki ilişkiye ilişkin olarak öne sürdüğüm epistemolojik “gerçek”, ilgili kavramın amalgamlığını her kullanımda yeniden ve yeniden üretirken onu içkinleştirmeyi sürdürmemize ve metafiziğin sularında tutmamıza neden olur. Çünkü hayatın yeterince zor ve karmaşık olduğu kültürler kendi kolaylıklarını da bir tür bonus gibi sunarlar, tıpkı iyi niyetli ve fakat huzursuz zihinleri yaptığı gibi.
Vicdanın, şahsen algılamyı tercih ettiğim, ve sevgili Erdem’ e psişik bir karmaşanın ve huzursuzluğun özet dışavurumu gibi, samimi bir ‘inançla’ ama belirsiz bir ‘umutla’ dile getirdiğim anlamı ve çağrıştırdıkları özetle budur.