Makaleler Bütün Yazılar Makale Guncel 12 Eylül... Sanırım Evet Diyeceğim
 

12 Eylül... Sanırım Evet Diyeceğim Seçki Popüler

Makale

Uzun zamandır kafam hayli karışık. Biraz da ilgisizlikten, 12 Eylül Referandumuna ne demem gerektiğine bir türlü karar veremiyorum.  Giderek HAVET noktasına sürüklendiğimi hissediyorum. Evet de desek hayır da desek her  anlamda tarihi bir sınavın arifesinde olabiliriz. Bu, benim gibiler için can sıkıcı bir durum.

 

 

İşin içinde 12 Eylül ile kısmi de olsa  bir hesaplaşma olduğunu düşündüğümden,  kendimi EVET demekten alıkoyamıyorum.  Öte yandan AKP'nin   işin çakallığında olduğu da kesin. Bir sürü teknik detay arasında yolu bumak pek de öyle kolay değil. Ne dendiğinden ziyade kimin dediği kolaylığına kapılındığı için sanırım, toplum çok kolay saf tutmuş durumda.  Benim gibi kararsız  kişilerin bu referandum sonucunu etkileme olasılığı nedir bilmiyorum.  Temel olarak neden HAYIR demek istediğim ile ilişkin yazacaklarım öyle çok da fazla  değil.  Sıralarsak,   AKP'nin genel çakallığı, HSYK üyelerini belirleme, böylelikle başını zaman zaman ağrıtan bir kurumu ( Anayasa Mahkemesi dahil)  ele geçirme sevdası. Bu konuda Yargının siyasileştirilmesi endişeleri duyanları anlamakda zorlandığımı da söylemeliyim. Yargı hali hazırda siyasi değil mi ?  Buna cevabın 'evet siyasi' olacağını düşünerek, sorunun yargının islamcılara kaptırılmama telaşı olduğunu anlıyorum.  Ve sormadan edemiyorum : Yargının şu anki siyasi durumdan memmuniyet duyuyor muyuz ?

Teknik detaylara girmeden bu taslak bizlere, en azından kağıt üzerinde, neler sunduğuna şöyle bir bakarsak, konuları bazı başlıklara dağıtırsak, sanırım şunları söyleyebiliriz :

 

Sendikal Haklar : Bir kişinin birden fazla sendikaya üye olması ( Bu sendikal harekete ne katar bilemiyorum).

Grev ve Lokavt Hakkı : Grev esnasında oluşan maddi zarardan sendikaların sorumlu tutulmaması ( demek tutuluyormuş).  Siyası maksatlı grev ve lokavt, dayanışma grevi, işyeri işgali, iş yavaşlatma, verim düşürme konularına ilişkin yasakların kalkması ( Kulağa hoş geliyor).

Toplu Sözleşme : Memurlara ve diğer kamu görevlilerine toplu sözleşme hakkı tanınıyor ( Gerçekse güzel). Emeklilere de bu hakkın yolu açılıyor ( neden yolu açılıyor da verilmiyor anlayamadım).

Devlet Memuruna verilen uyarma ve kınama cezaları da yargı denetimine açılıyor ( İyi gibi görünüyor ama yasa başka uygulama başka olabilir).

Partilere Mali Denetim : 2010'dan itibaren Sayıştay yapacak. ( Önemli ama biraz da tehlikeler barındırmıyor değil hani. Sayıtay üyelerini belişleyecek olan kim ? Bu üyeler iktidarı ne kadar denetleyebilir ?).

Darbecilere yargı yolu. (12 Eylül darbesi birfiil ABD tarafından planlandığı ve yönetildiğine göre, bu yasa değişikşliği ne kadar ciğerlere su döker mechul. Sanki topluma sunulmuş bir havuç gibi. Hangi darbe hoşlarına gitmezse 'doğruuu yargıya' gibi bir uygulamaya maruz kalma beni hiç şaşırtmaz).

Fişlemeye karşı koruma : (Hemen herkesin dinlendiği bir ülkede bu iş nasıl olacak, nasıl yapılacak  ciddi sıkıntılarım var).

Meclis Başkanlarına ve Komutanlara Yüce Divan yolu : ( Uygulamalar ile ilgili soru işaretlerim olsa da hiçbir itirazım yok).

Askere Sivil Yargı : ( Yukarıdaki başlık  ile aynı şeyleri düşünüyorum).

 

 

Bir de konuya direkt cepheden hayır diyenler var.  Bunların gördüğüm kadarıyla temel argümanlarını da söyle sıralayabiliriz :

 

Hazırlanış ve şunuşu itibari ile antidemokratik : ( %100 katılıyorum)

Sağlık, eğitim ve Kürt Sorunları ile ilgili hemen hiçbir şey yok : (%100 katılıyorum).

AKP kendi ihtiyaçları için bir yasa paketi hazırlamış ( %100 Katılıyorum)

Emekçilerden yana bir anayasa paketi değil ( Sendika, toplu sözleşme haklarını neler getireceğini bimediğim için bu başlığa soru işareti koyuyorum).

HSYK ve AYM bu yolla siyasileşecek ve iktidar el değiştirecek :  ( Zaten siyasi bir oluşum olduğu için ilgili kurumların siyasileşmesi gibi bir durum söz konusu değil ama daha önce altını çizdiğim gibi iktidarın tamamen  islamcıların eline geçmesi. Bu anlamada benim de sıkıntılarım var.)

HSYK'nın üye sayısı  7 'den 22'ye çıkacak : ( Ele geçirdikten sonra sayının ne önemi var anlayamadım. Avrupada benzer kurumların sandalye sayıları  10 ile 27 arasında değişiyor. İngiltere ve Avusturya gibi ülkelerin benzer kurumları yok.  Onlarda olmayan bizde olan şey toplumun doğrudan ve dolaylı olarak yönetimin politikalarını belirlemeleri, haliyle iktidarların, yasalardan gelen bu haklarını suistimal etmedeki zorlukları diyebiliriz).

 

Tüm bu çerçeveden baktığımda HAVET çizgisinde görüyorum kendimi. Ama sanırım 12 Eylülde sandık başına gittiğimde oyum EVET olacak gibi.

 

Üye eleştirileri

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
12 Eylül... Sanırım Evet Diyeceğim 2010-08-04 07:45:05 Önder Kurt
Önder Kurt Eleştiren Önder Kurt    Ağustos 04, 2010
#1 Eleştirmen  -   Bütün eleştirilerime bakın

Çocuğa Acı Hapı Yutturmak İçin

Bir de ben deneyeyim bakalım Ali Osman, seni ikna edebilecek miyim? Gerçi kararını olumlu yönde değiştirmişsin zaten ama için de rahat ettirmeye çalışmak anlamında bir deneyelim bakalım.

Bence çok önemli bir şeyi gözden kaçırıyorsun; demokrasinin ya da özgürleşmenin biçim ve içeriği arasındaki ilişkiyi.

Biçimsel miçimsel demokratikleşme adımları atılsın yeter der gibisin.. Felsefenin klasik konularından birinin terimleri ifade edecek olursak, biçim içeriği belirler der gibisin..Oysa ben kendi adıma bunda o kadar emin değilim..Bu ikisi arasında çok kompleks bir ilişki olduğunu kabul etmekle beraber içeriğin biçimi belirlediği fikrine daha çok meylediyorum..Konu bağlamında biçim - içerik neye tekabül eder.

Şu bilinen klişe ile açayım; haklar verilmez alınır..Demokrasi üstten birilerin bahşettiği birşey değildir, dişinle tırnağınla yüzlerce yıl boyunca kazanırsın.. Bir de 10-15 yıl öncesinden bir örnekle açayım;

Belki hatırlarsın o dönemde bir soğuk fizyon olayı çıkmıştı; sıfır girdiyle sonsuz enerji sağlanabileceği iddiasıydı bu..Olay patlak verir vermez, hiç unutmuyorum Hacettepe Üniversitesinden bir grup çıkıp "Biz de soğuk fizyonu gerçekleştirdik" demişti..haberlere de Türkiye soğuk fizyonu gerçekleştiren ikinci ya da ne bilim üçüncü olarak yansıdı..Hacettepelilerin deney seti çok komikti; birkaç tane tüp, yanları, sağları solları beyaz köpükle izole edilmiş vs..Tam aziz nesinlik durum..Şimdi Hacettepelilerin iddiası diyelim ki doğruydu, bu "büyük başarı" Türkiye'nin bir bilim toplumu olduğunu mu gösterir? Bir toplumun bilim toplumu olduğunun "içerik" düzleminde göstergeleri yayınlanan bilimsel makale sayısıdır, alınan patentlerdir, üniversitlerinin uluslararası alanda kabul edilebilirliğidir vs.vs..Bunları veri aldığın zaman Türkiye'nin bir bilim toplumu olmadığı tartışmaya kapalı somut istatistiklerle kanıtlanmıştır..Biçim düzeyinde çıkıp bizimde soğuk fizyonumuz oldu demek "Olacak O kadar" düzeyinde bir skeç sahneye koymaktır sadece..

Demokrasi söz konusu olduğunda biçimsel düzeydeki yasal düzenlemeler bir toplumun demokratikleştiğinin göstergeleri değildir. Demokrasi siyasi bir yapı olmaktan çok daha fazla kültürel bir yapıdır..Demokrasinin içerik düzeyindeki göstergeleri ise, sözkonusu halkın günlük hayatında birbirlerine karşı gösterdikleri tavırlarda bulunur..Ben bir toplumun demokratik olup olmadığına yasalarına bakarak karar vermem, trafikte insanların hal ve davranışları benim için çok daha büyük bir göstergedir..Bizdeki trafik öküzlerinin bolluğunu dikkate alırsak bu toplumun demokrasi "kültürünü" özümsemekten hala fersah fersah uzak olduğunu çıkarsayabiliriz..Demokratik yasalar onu kullanabilme olgunluğuna erişmiş bir halk varsa bir anlam ifade eder..

Bu gerçeği AKP biz solculardan çok daha iyi görüyor ve bütün stratejisini ona göre yapılandırıyor..Çok iyi biliyor ki, biçimsel demokratik yasalar ellerinin kiridir, kültürel olarak arkaları sağlam olduğundan icap ettiğinde kaşıkla verdiklerini kepçe ile bir gecede geri alırlar..

Anayasa değişikliğini falan geç, bu adamların gerçekten bu ülkeyi demokratikleştirme gibi bir dertleri varsa, anayasa değişikliğine gelene dek, bu ülkeyi çok rahatlatacak bir sürü şey yapılabilir..Sorarlar adama madem bu kadar demokrasi heveslisisin şu seçim barajını bir kaldır hele, milletvekili dokunulmazlığını bir kaldır bakalım..Konuya hakim değilim ama sanıyorum bizdeki parti örgütlenme biçimlerini de yasalar belirliyor..Bunu demokratikleştirmek lider sultasını aşmak için partiler yasasını değiştir..Bunlar için anayasa değişikliği gerekiyor mu?

Paketin içeriğini bilmiyorum ama duyduğum kadarıyla en önemli konu, başkanlık modeline geçiş ve anayasa mahkemesinin yetkilerini sınırlamak..Eğer öyleyse durum benim açımdan çok açık, operasyonun bütün amacı, özü budur..Çalıştığım yerde bir grup genç, kendilerine verilen işi layıkıyla yapamayacaklarını anladıklarında kendi aralarında "sabunla gitsin" derlerdi..tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyorum ama alla pulla sanki bir bok içeriyormuş gibi göster demek istiyorlardı çıkarsadığım kadarıyla..işte bunlar da "sabunla gitsin" diyor..asıl dertlerini toplumun geneline kabul ettirmek için şirin yasalarla sabunluyorlar..

Peki bu kadar tantana Başkanlık sistemi için olabilir mi? ya da anayasa mahkemesinin yetkilerini sınırlamak..Bence tam da o..

Kendini bu adamların yerine koy..Diyelim şu bizim kuşkulandığımız maksimum programa hakikaten sahipler, yani ülkeyi bir İslam devleti haline getirme..Sen olsan bu hedefin önündeki en büyük engel olarak neyi görürdün?

Bu ülkeyi dünyanın en despotik, en gerici, Polonya'dan bile en sağcı bir yer haline getirmeye karşı duran tek birşey var; kurumlar ve mevcut temsil sistemi..Özal'ın marifetiyle son derece adaletsiz de olsa mevcut sistem iyi kötü bir temsil hakkı tanıyor..Eğer ABD tarzı bir başkanlık modeli ise oylanacak olan, bunun yollarını tamamen açacağı bariz olsa gerek..Bu açıdan seçim barajını kaldırmaya yanaşmamaları ile bağlantılı durum..Mantıkları şu; en büyük oy tabanı bende, başkanlık sistemine geçersem bir anlamda kazanan hepsini alır mantığını hayata geçirmiş olurum..Mevcut diğer hiç parti benim kadar oy almayacağına göre, ülke benim için tam anlamıyla dikensiz gül bahçesi haline gelir..Başkanlık ya da yarı-başkanlık sistemini uygulayan ülkelere bakarsa, sağ ve solun dengeli olduğunu görürsün..Fransa'da sosyalist mitterand da seçilebildi muhafazakar Chirac da..Ama Türkiye'nin sağ sol dengesinin bütün dünyada en kötülerden biri olduğunu biliyoruz..Polonya, Japonya ve Türkiye..Dünyanın en sağcı ülkeleri..Türkiye sadece sağ ayağı üzerinde sektire sektire yürüyen bir topal..Yarıdan bir fazla oyu alan mutlak iktidarı ele geçirir dersen Türkiye'de sol ya da solumsu herhangi bir partinin herhangi bir şekilde temsil edilme olasılığı görünen bir gelecek içinde imkansız hale gelir..Anayasa mahkemesinin de sınırlandığını düşün, artık Türkiye'nin teokratik bir ülke olması yönünde hiçbir engel kalmamış demektir..

Olay bana böyle, çok ince işlenmiş uzun vadeli bir programın parçası olarak görünüyor..Bu referandumu ve ardından gelen seçimi kazanırlarsa, içtenlikle söylüyorum Türkiye benim ülkem değildir.Proud American'lığımı ilan edeceğim..Bu gelişmelerden sonra Türkiye'de sol adına bir toz taneciği kadar umut kalmaz..

Son olarak da RTE'nin karakterini pek hesaba katmıyorsun gibime geliyor..Adamın sıradan beyanatlarına pek dikkat etmiyorsun..Oysa bu sıradan beyanatları kişiliğini, zihinsel yapısını çok ele veriyor..Böyle bir zihin yapısından demokrasi adına hafif bir esinti bile çıkmaz Ali Osman..

Karşımızda son derece tipik bir Osmanlı zihniyeti var..Adam "Son Osmanlı Sultanı" triplerine fena halde kaptırmış durumda..Bir örnek..

Geçen "İçmeyin şu alkolu..Azı da çoğu da zarar..Kurusu da yaşı da zarar..Bazı doktorlar kararında içilirse faydalı diyorlar..Ben buna da kızıyorum..Alkolun gramı bile olsa zararlıdır..Meyve suyu için yahu" türü bir açıklamada bulunmuştu..Kimsenin dikkatini çekmedi..Yahu bunu bir alman, fransız, italyan, hintli, japon, gabon, fildişi sahili başbakanı söylese tefe koyup çalarlar adamı..Yaw inanılır gibi değil bir ülkenin başbakanı çıkıyor, insanlara ahlaklı, güzel yaşamın nasıl mümkün olunacağının öğütlerini veriyor..Tıpkı bir babanın toy bir delikanlı olan oğluna öğüt vermesi gibi..Kimse çıkıp da milletin yediğine içtiğine karışmak bir başbakanın işi olamaz demiyor bu canına yandığımın ülkesinde..Bu tür ifadeler adamın gücü biraz daha fazla olsa, nasıl bir yönetim anlayışı içinde olacağını gösteriyor..Yani iktisadi, politik makro meseleleri geçtik, insanların en mahrem varoluş tarzlarına müdahale etme hakkını kendinde görebiliyor..Bunda bir abeslik olabileceği aklına bile gelmiyor..Öylesine sabit fikirli ve kendi yaşam biçimini mutlak güzel bir yaşam biçimi olarak dayatmaya meyilli biri..Yahu arkadaş alkol dediğin meret insanlığın yerleşik düzene geçtiğinden beri kullandığı birşey..Ve o gün bugündür kimse de sağlığını düşündüğünde dolayı içmez..Alkol kişiyi bir öteki boyuta taşıdığı için, yaratıcılığı besleyen esrikliğe ulaştırdığı için içer..Yaratıcı her büyük insanın hayatına bakılsın nerdeyse istisnasız alkolikler olduğu görülür..Ömer Hayyam'ın rübailerini okutmak lazım buna..Yani karşımızda öyle bir şahisyet var ki kendisini koca halkın babası gibi görüyor, güzel ve ahlaklı yaşamın sırlarını onlara öğütleyebileceğine inanacak kadar bir özseverlik içinde..Kendisi neyin doğru neyi yanlış olduğunu bilen bilge ulema halk da güdülmesi gereken teba..Bunlardan mı gelecek demokrasi?

Böyle bir zihniyetin elinden çıkacak ütopyayı bile istemem, eksik kalsın..

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
20
Bu eleştiriyi ihbar et
12 Eylül... Sanırım Evet Diyeceğim 2010-08-04 06:17:27 AliOsman KOCAK

Sanırım Netleşiyorum ya da Netleştim...

Hayalet'e yazdıktan sonra bu konuyu gerek yüz yüze gerekse sanal ortamda tartışma şansım oldu. Açıkça söylemek gerekirse HAYIR diyenlerin argümanları biraz sınırlı, biraz da sıkıntılı olduğunu daha iyi fark ettim. Lakin akla yatkın durumlar da yok değildi. Kendi doğrularımla harmanladığımda kabaca şöyle bir şey çıktı: 12 Eylül Anayasasının değişikliği aslında sol hariç çok dar bir kesimin umurunda. Yani millet mutlu mesut yaşıyor ! Bu 'şansı' kullanmazsak, istenilen gibi bir anayasa uzunca bir süre çıkmayabilir. Ama bu referandumda EVET denirse ve pansuman tedavi kabul edilirse bir daha bu toplumun gündemine ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNİ sokmanın imkanı yok. 'Değiştirdik ya kardeşim. Daha ne istiyorsunuz ' benzeri bir şeyler söylenecek, zaten konuya 'Fransız' olan yurdum insanı da 'Tabi yaaaa' diyerek, her zaman yaptığı gibi konuya ve iktidara yakınlığını devam ettirecek. O yüzden bu anayasa meselesinin kökten bertaraf edilmemesi için tıpkı yıllarca TAKSİM-1 MAYIS konusunda olduğu gibi ısrarlı olmak ve pansumanı reddetmek gerektiğine ikna oldum. Bu sebeple Referandumdaki oyum HAYIR olacak.

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
12 Eylül... Sanırım Evet Diyeceğim 2010-07-27 20:50:45 AliOsman KOCAK

%92 Mevzusu

%92 meselesi bence apayrı bir konu... Süreci ne kadar yaşadınız, ne kadarını dinlediniz ve okudunuz bilmiyorum ama gerek referandumun standartı, gerekse Cunta'nın yarattığı hegemonya ve hegemonik baskı altında pek de direniş ( en azından kendilerinden beklenenden az) gösteremeyen devrimci örgütlerin yarattığı halet-i ruhiye %92 'nin oluşmasında büyük katkılar sağladı. Konu bu çerçevede değerlendirilirse yaşanan süreç sanırım daha iyi anlaşılmış olur.

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
01
Bu eleştiriyi ihbar et
12 Eylül... Sanırım Evet Diyeceğim 2010-07-27 20:38:53 Nevra Başkal

neye evet?

Bir çok kişinin kafası hala karışık aslında, bunun da müsebbibi başta CHP olmak üzere muhalefet partilerinden başkası değil.

Ben de madde madde açıklayayım...

Sendikal haklar: Birden fazla sendikaya üye olunabilmesi "grev kırıcılığı" artırmaktan başka hiçbir yarar sağlamaz. Zaten örgütlenebilme potansiyeli oldukça düşük olan, işini kaybetme korkusu taşıyan işçiler, daha iyi iş vaadleriyle, deyim yerindeyse "yoldan çıkarılacak", bunun kılıfı da "ama Türk-iş'e de üyeyim ben, onlar greve katılmama kararı aldı"larla halledilecektir.

Toplu sözleşme hakkı: Memurlara da tanınmış.(e güzel) ama maddenin devamı aynen şöyle: "taraflar uzlaştırma komisyonuna başvurabilir. uzlaştırma kurulu'nun kararları k e s i n d i r ve toplu sözleşme hükmündedir."
eee, ne anladım ben bu işten?

Partilere mali denetim: Sayıştay yapacak. Tahmin edin, Sayıştay üyelerini kim seçiyor... TBMM, evet... Beni denetleyeni ben seçeceksem, ben de gidip parti kurayım. Hele "kayıp trilyon" gibi sümen altı edilebilen dosyalar varken...

Darbecilere yargı yolu : 90 yaşındaki Kenan Evren ve ekibinin yargılanabilmesi mümkün mü?

Kamu denetçiliği : Bir de böyle bir kurum düzenleniyor. İdari işleyişteki aksaklıklar için idare mahkemeleri yerine "kadı" formülü bir nev'i...
Bi hukuk devleti olayımız vardı bizim?

HSYK ve Anayasa Mahkemesi : Zurnanın acayip sesler çıkardığı yer. HSYK da Adalet Bakanlığı ve Müsteşarın varlığı bile eleştirilirken, üyelerini TBMM seçecek. Yasamanın (TBMM) nin çıkardığı kanunların anayasaya uygunluğunu denetleyen Anayasa Mahkemesi üyelerini de TBMM seçecek.

Akp çok iyi bulmuş bu yöntemi: Seni denetleyecek olanı, sen seç.

Boşuna değil... İslami faşizmin ayak seslerini duymayalım diye Tayyip Erdoğan, darbe çocuklarının mektuplarını okuyup gözyaşı döküyor...

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
21
Bu eleştiriyi ihbar et
12 Eylül... Sanırım Evet Diyeceğim 2010-07-26 13:41:52 ercan yenigül
Eleştiren ercan yenigül    Temmuz 26, 2010

ortaya karışık

karışık bir kafadan evet çıkması çokta yadırganacak bir şey olmasa gerek
çünkü 'bak senin sevdiğin oyun,hadi gel oynayalım' diyen bir iktidar cambazı ile karşı karşıya olduğumuz aşikar.ondan belki eşikte kalınmışlık sözkonusu.evet ,basitçe bir iktidar organizasyonu ile karşı karşı değiliz .fikri yenilginin bir türlü aşılamadığı dönemlerin ertesinde sistemin, kendi karşıtı söylemleri de etkili bir dil haline getirmesi ile oluşturduğu hegemonya , durumun işin içinden çıkılmaz hal olarak görülmesine neden olmakta ve teredetdütü çoğaltmaktadır.oysa bu 'oyuna gelip' açık ve net bir tavır içine girip savaşın kaybedildiği yerde kazanma refleksi göstermek pekala mümkündür.uzun vade de karşı bir gücün açık ve net olarak oluşması için ki bu oyunun bozulmasını da içermekle birlikte karşı bir reaksiyon içinde olmayı bugün açısından öncelemeyi gerektirmektedir diye düşünmekteyim.bunun için hayırlarda ve evetler de demir atmaktan çok yeni hayırlar önererek, siyasetin iki kutupluluğuna da çomak sokarak eveti aşan bir hayırda durmayı, politika bir fikir durağı yapmak bana bu karışıklığı önler gibi geliyor.evet ,bir ihtimal daha var;iki kere hayır;)

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
50
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (32)
  • onder
    avatar

    Ali Osman,

    Öncelikle belirtmeliyim ki senin "Bütündertlerimizin kaynağı ordudur" yaklaşımı içinde olduğun fikri aklımın ucundan bile geçmedi Ali Osman..Bilirsin ki aklımdan geçenleri söylemekte çekinmem, patavatsızlık olsa bile..Herhangi bir meselenin kökeni tek bir unsurda bulan ya kötü vicdanlıdır ya da aptal..Senin her ikisi de olmadığını biliyorum tabii ki..

    Ben senin yanlış algıladığın durumla ilgili lafları, senin için değil, son birkaç yıldır yaratılan genel reel politik söylem hegemonyası için kullandım..Burda hegemonya lafını iktidar kurmak, güç uygulamak vs gibi genel anlamıyla değil Gramscici anlamda Hegemonya olarak kullanıyorum..Yani amiyane bir tabirle, herşeyi bir çingene bohçası içine doldurmayı, bütün sosyal meseleleri tek bir ideolojik çağrı, tek bir gösterge altında toplamayı kastediyorum..İşte itirazım da bu noktada.Yoksa ordunun işlevinin sınıflı toplumlarda ne olduğunu bir sosyalist tartışmaz bile..Malumdur..

    Gramsci'nin Hegemonyası sosyalist solun Marx'inkilerden sonra en önemli kavramı ama maalesef ihmal edilmiş bir kavram..İdeolojik hegemonya kavrayışımı daha sağlam olsa bugünkü olayları daha net değerlendiririz diye düşünüyorum..

    Karşımızda Ordu'ya saldırı ile sahnelen tam da ideal anlamıyla Gramscici hegemonyadır, ya da benzer bir kavramı kullanırsak Lacancı Baş Gösteren/Master Signifier/Fallik Gösteren/BoşGösterendir..Yani tek bir gösteren, sürekli kayan kaotik anlam zincirlerini dikişler, sabitler..

    Bu memleket niye geri kalmıştır; Ordu yüzünden. Bu halk niye sinmiştir, Ordu her sesini çıkaranı ezmiştir..Bu ülkede sol niye zayıftır, Ordu 12 Eylül ile başını ezmiştir de ondan..

    Yaratılan atmosfer bu mu değil mi? Taraf 2-3 yıldır ne yapıyor? Bu süre boyunca 10 bin haber yaptılarsa 9900 tanesi orduya yöneliktir. Benim derdim bunla, senle değil..Hali hazırda herkes koro halinde Ordu'ya yüklenirken kendi arkadaşlarımdan da aynı şeyi duymak üzüyor. Herkes giderken Mersin'e, gitmek değil midir tersine solculuk biraz da..Bunun gerekçelerine geçmeye gerek yok, pragmatik açıdan da bu böyle..Bunca hır gür içinde, ordu düşmanlığının geçer akçe olduğu bir ortamda sol kendi ordu düşmanlığıyla bir fark yaratamaz..Bu Ordu'nun işlevini deşifre etmekten imtina etmek anlamına gelmez..Bütün toplumu bir histeri içine çekerken birileri, herkes akıntıya kapılmış giderken vicdanın çatlak sesi olabilmektir solculuk, ordunun en büyük mağduru olmasına rağmen..Bu toplumun gerçek meselelerinin çok daha derinde olduğunu hatırlatmak, Ordunun bir neden değil sonuç olduğunu hatırlatmak..

    Bir köşe yazarı bugünkü Ordu ile Yeniçeri Ocağı arasında bağlantı kurmuştu..Darbe ve Kazan Kaldırma..Belki de aynı şey..Bugün Kemalist diye lanse edilen ordu sandığımızdan çok daha eski belki de..Ordunun bu toplumdaki yerinin Kemalistlerce belirlendiğini iddia etmek büyük bir falsifikasyondur, kalpazanlıktır..3 kuruşluk Osmanlı tarihi bigisi olan farkındadır ki, bu toplumda bütün yenilikçi hareketler Orduyla hesaplaşmak zorunda kalmıştır..III.Selim'i kim öldürdü? Tahtını sağlama aldıktan sonra II.Mahmut'un ilk yaptığı şeyin yeniçerilerle hesaplaşmak -vakai hayriye miydi?- olması tesadüf mü?..Ordu bu toplumun bağrındaki iktidar/sınıf ilişkilerinin bir ürünüdür..Kemalizm iktidara gelince ona eklemlendi..Eğer bu söylediklerimde bir doğruluk payı varsa, iyi bir sosyalistin işin kolayına kaçıp Orduya nefretini dile getirmektense, bu toplumda böyle iktidar yapılarını ortaya çıkaran "yapısal" dinamiklere, özellikle de inadına böyle bir ortamda dile getirmesi ve yaratılmak istenen Hegemonyaya çomak sokmaya çalısması gerekmez mi?


    İkinci olarak da solcuların etki konusundaki bir yanlış anlamayı düzeltelim; bu topraklarda sol olmadı olamadı yönünde söylediklerimi de beni nankör durumuna düşürecek kadar farklı anlamışsın..(Burda bir kızgınlık falan yok ha..sadece yanlış anlamanın nereye vardığını anlatmakistiyorum)..

    Bu ülkenin sosyalistleri elbetteki bu ülkeye çok emek verdi, bu yolda canlarını bile verdiler..Behice Boranları, Aybar'ları, Aziz Nesinleri, Kıvılcımlıları, Can Yücelleri hangi densiz hiçbirşey yapmamış olmakla itham edebilir..Hepsi bizim, hepsini de seviyoruz..

    Sürekli dile getirdiğim bir sıfatı gözden kaçırıyorsun; "kültür".

    Ben bu ülkede bir sol hiç olmadı, solcular hiçbirşey başaramadı demiyorum..Ben bu ülkede bir "sol kültür" yok diyorum..

    İkisi radikal biçimde çok farklı şeyler..Aslında lafı uzatmaya gerek yok; kitlesel anlamda solun sahneye çıktığı tarih 1960'lardır..Daha fazla olguya ihtiyaç var mı..50 yılda herhangi bir kültür kurulamaz..Kendi başına bu örnek bence yeterli olsa da yine de birkaç örnek verelim;

    Rusya'da Narodnik geleneği, ayrıca önemli bir anarşist gelenek vardır değil mi (Bakunin,Kropotkin)..Sadece bu da değil, Dostoyevski'nin "Ecinniler" romanında betimlediği rusya ve karakterler isyankar bir kültürün resmi gibidir..

    Sonra Fransa..1789'da yaptığı devrim, ardından Paris Komünü, 1848 devrimleri..

    Olayı sadece politik verilerle almıyorum..Sol, insanlığın en yüksek, en rafine düşünce külliyatıdır..Yüksek bir ortalama zeka seviyesi ortamında serpilir..Edebiyatın, tiyatronun, resmin, sinemanın, felsefenin 3-5 elitin çevresini aşıp en azından orta sınıflara kadar inmediği bir yerde sol falan olmaz, olamaz..Bir kardelen nasıl çölde yeşeremezse, sol da böyle bir ortamda yeşeremez..

    Kültür-sanat'tan örnekler vermiş olmama rağmen "sol kültür" derken kastettiğim bununla da sınırlı değil..

    Sol, herhangi bir beklenti olmadan -devrim beklentisi bile olmadan- paylaşmanın, kollektivitenin hazzını sırf kendisi için yaşayabilme yeteneğini de gerektirir..Bizim topraklarda bu da yoktur..Sitenin durumu ortada..

    Neden üniversite yıllarındaki hızlı tefrimcilerin pekçoğunun solla herhangi bir alakası kalmadı? Solu kendisi için değil, bir hedefe ulaşıp, kerevetine çıkmak için yaşadıkları için..Gökten 3 elma düşemeyince de solculuğun bir hükmü kalmadı..Oysa solcu olmak, vatanı milleti kurtarmak için, insanın hayatını yaşandığı anda keyifli ve onurlou hale getirmek için vardır..Sol reel politik bir okul olmaktan çok etik/estetik bir varoluş biçimidir, bir yaşam felsefesidir..Solcu olmanın heyacanı bireysel bir deneyim olarak yaşanamaz bu ülkede.

    Sonuç olarak bir kez daha tekrar; ben somut varlıklar olarak tek tek solcuları eleştirmiyorum, toplumsal bir yapıyı eleştiriyorum..

    Bir itirazım da solun "halkçılığına" yönelik..Onu da Hasana cevap verirken açayım..

  • hasever
    avatar

    Önder,

    Ali Osman'ın belirttikleriyle senin klavyeye aldıkların, bana göre, bir ve aynı. Ben de, genel bir tahlil yapmak gerekirse senin gibi; bir özet geçmek gerekirse Ali Osman gibi konuşurdum. Ama biliyorsun işe en yakınımızdakilerle başlıyoruz. Ve bunda şaşacak bir durum olmasa gerek.

    Hayatımızın her alanına girmiş bir kurumun ve üstelik bir çeşit "din iltiması" şemsiyesi altında korunmuş bir yapının, bütünün bir parçası olarak ve kimi zaman da o bütünün bütünü olarak eleştiriye tabi tutulmasında bir sorun görmüyorum. (Senin de bir sorun görmediğini ama eksik bulduğunu anlıyorum)

    Belki de bilerek ve kasten eleştiriyi yoğunlaştırmak gerekiyor. Biliyorsun, ordu, yaş itibarıyla bekçisi olduğu (ne demekse artık) cumhuriyetten daha yaşlı ve hatta itfaiye kurumu bile cumhuriyetten daha yaşlı. Bu başlı başına bir trajedidir. Şimdi diyoruz ya bu toplum hafızasız diye. E sormazlar mı sebebi ne diye? Memleketin eli klavyeye varan insanlarından olan bizler, memleketin 100 yıl evveline ait bilgileri inceleme şansına (bilgisine, yetisine) sahip miyiz? Hafızamız kaç yaşında? Evet Osmanlı ceddi, Orta Asya, Mezopotamya, Sümerler, Medler vs. ama bizim hafızamız kaç yaşında?

    Bir kurumdan kendi özüne uygun davrandığı için şikayet ediyor değilim. Dünyanın her yerinde ordu en nihayetinde ordudur. Benim itirazım, ki anladığım kadarıyla Ali Osman da bu noktaya işaret ediyor, orduya olduğundan daha fazla bir önem atfediliyor olmasıdır. Anlamakla birlikte, en güvenilir kurumlar arasında yer alması, en fazla, bir toplumun “celladına aşkı” olabilir. Çok mu kırıcı bir tabir? Olsun. Zararı yok. Dinlediğim askerlik anılarından beni en çok şaşırtanları ki çoğu bu yöndedir, orduda bir “dinsizlik” havasının hakim olduğu şeklinde olanları olmuştur. Memleketin haliyle ne kadar tezat değil mi? Ve yine bildiğim kadarıyla ordu kantinlerine “ülker” ürünleri alınmıyor. Sebep? Malum. Ama bu, ordunun memleketi getirdiği noktayı gizlemeye yetmiyor. Doğru “kardeş kanı” üzerinde yürüyen bir iktidarın devamından ne beklenebilir? Ama eğer tarif böyle yapılmazsa can acıtıyor. Kaç generale bunu kabul ettirebiliriz? Kaç ordu mensubu bunun doğal bir süreklilik olduğunu itiraf eder? Hiçbiri. İşte mesele de burda. Hem o, hem bu, hem şu olunmaz. İşine gelince bin yaşında, Atilladan bu yana; işine geldiğinde genç bir cumhuriyet, işine geldiğinde dinsiz ama her daim solun ensesinde. Bunun adı konsun benim “hıncım” biter. Dediğim gibi ordudan bir demokrasi, devrim bekliyor değilim. Failin adı konsun yeter.

    Adı konmayınca, tedavisi de olmuyor. Şimdi düşünüyorum da AKP ordu karşıtı deniyor. Aklım almıyor, ordunun bu kadar belirleyici olduğu bir yerde hem hükümet hem de cumhurbaşkanı nasıl olunabilir? AKP ordu karşıtı değil ya da ordu AKP karşıtı, başka bir izahı var mı? Kaldı ki ordunun karşı olmasının nasıl kırıcı bir güç ihtiva ettiğini sol tarihimizden biliyoruz? Bir şeyi daha anlayamadığımı bu vesileyle belirtmiş olayım. AKP niye anyasa değiştirmek ister? Sayesinde başbakan ve cumhurbaşkanı olduğu metnin neresinden hoşnut kalmaz insan? Siyaseten gidilecek, alınacak daha neresi kalmıştır? Tıpkı ordunun hedef şaşıtması gibi bir durumla karşı karşıyayız.

    Kemalist devrim, asker kadrolardan oluşuyordu; kabul. Ama bu askerlik hiç bitmez mi? Bitmiyor. Solun gün yirmidört saat budandığı bir yerde askerlik bitmez. Hatırlıyorum, ne zaman başları sıkışsa bize gelirlerdi. ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğundan bahsediyorum. “Hocalar ya” derlerdi “bişey yapmayı düşünmüyor musunuz?” Dinci gruplar kastedilerek. “E siz yapın Hocam, memleket sizin” dediğimizde de. “Gücümüz yok” derlerdi. Gücü olmayan ADT fırsatını bulduğu ilk köşede solcuyu terk ederdi. İtiraf ediyorum ki biraz da “canıma değsin” duygusuyla seyrediyorum onların halini. “Ensemde boza pişirilirken ağustos böceği gibi şarkı söylersen bunu hak ettin demektir.” Ama yine de yerimde duramıyorum. Bu da solun farkı işte.

    Neyse, hafıza meselesine de bir iki cümleyle değinip bahsimi kapatayım. Hep düşünmüşümdür, Farsça ve Arapça bilmeden kendimizi tarif etmemiz mümkün değildir diye; en azından böyle hissediyorum. Devam eden bir edebiyatımız, tarihimiz, siyasetimiz, şarkımız yok bizim. Köksüzlüğümüz biraz da burdan kaynaklanıyor. Ve belki de köksüzlüğe layık kurmlarla yönetiliyoruz. Yine Can’ın dediği gibi “kendi düşen köyler kentler ağlamaz.” Ağlamaya olmasa da derdimizi tarife hakkımız var diye düşünüyorum...

  • AliOsman
    avatar

    'Bütün dertlerimizin kaynağı Ordudur' gibi bir yaklaşımım olduğunu sanmıyorum ya da böyle bir yanlış anlaşılmaya neden olacak bir ifade kullandığımı. Benimkisi durum değerlendirmesi yapmaya çalışmaktı. Yaşanan şeylerin kökeni ne olursa yaşananlar ve sonuçlarını değiştirmez.

    Türkiye toprakları sol adına ne kadar çorak olursa olsun, batılaşma ile başlayan süreç ve ardından gelen Cumhuriyet-Kemalizm dönemi sol için bu topraklardaki en cidiye alınır gelişmeydi. Tepeden inmeciydi, baskıcıydı, despottu ama devrimci karakter barındırıyordu... Türkiye, toplumsal anlamda sol ile ( TKP geleneğini gözardı etmeden) TİP aracılığıyla tanıştı desek pek de yanlış olmaz sanırım. Ve ardından gelen yıllarda kendini bir taraftan Kemalizm ile ayrıştırmaya çalşırken diğer taraftan da ülke tarihinde belki de ciddi anlamda ilkkez 'Dünyada neler oluyor ?' sorusunu sormaya başladı ( Jön Türkler ve akranlarını gözardı etmeden). Ve bu vesile ile memleket bir çok farklı değer anlayış ve mentalite ile tanıştı.

    Öte yandan, dil üzerine konuşuyorsak, o konuda da altını çizmek istediğim kısa bir kaç cümlem olacak. Bugün dilimize giren yanıt, olanak, olasılık ve benzeri yüzlerce kelime 1970-80 yılları arasında memlekette kullanılmaya başladı. Bu konu hakkında bir de Blog yazmıştım sitemizde. Ve bunların ilk kullanılması ve sahiplenilmesi önce sosyalistler, sonrasında da Kemalistler arasında oldu. Bu durumun toplum tarafından hazmedilmesi tahmin edilenin çok ötesinde zordu. O yıllarda ilkokul ve ortaokul öğrencileri bile sadece yazılı kağıtlarında bu kelimeleri kullandıkları için alması gereken notları alamamışlar yani bir anlamda kendi ölçeklerinde bedel ödemişlerdi.

    İster seversin, ister sevmezsin bugün Türkiye entellektüel, yazar çizer, elle tutulur gazeteci taifesi içinde eskiden bir şekilde sola bulaşmamış insan bulmakda zorlanırsın. Türkiye'nin bugünkü durumunda hoşlanmasakda, diğer İslam ülkeleri ile bir farklılık yarattı ise bu salt Kemalizmin değil sosyalizmin ve sosyalistlerin de başarısıdır. Ve özellikle sosyalistler, bunu iktidara gelmeden, işçi, memur, öğrencilerin içinden çıkardıkları muhalefet ile gerçekleştirmişlerdir. Tüm bunları neden anlatıyorum ? Bu topraklarda sol olmadı, olamadı yaklaşımlarına karşı bir çift söz söylemek için diyebilirim. İster İslam kültürü de , ister biat kültürü ya da ATÜT ( Asya Tipi Üretim Tarzı); ister reform, rölesans de ister aydınlama de yani ne demek istersen onu de Türkiye'de sol-entellektüel kültür filizlendi ama gelişemedi, geliştirmediler... Bunun tek sorumlusu bu halk ya da sosyalistler midir ?! Yukarıda bahsi geçen kültürlerden beslenen devlet yönetimi geleneğinin, ve onun bürokrasisinin hiç mi katkısı yok ? Allah aşkına hangi ülkede bir ordu 300 milyar dolar ( Bütce oranına da bakmak lazım) harcar ve 25 yıl sonra bir arpa boyu yol alamaz. Ve bunu yaparkende her türlü gayri hukuki ve gayrı ahlaki yolları kendine meşru yol olarak görür. De ki böyle bir coğrafya buldun, kaç ülkede, bu ordunun büyük kumandanları herşeye rağmen bu kadar değerlidir ? Kaç ülke PKK gibi çözülemeyen bir problem-güç karşısında 25 yıl, her türlü fakirliğine ve yoksuluğuna rağmen, inatla, bıkmadan usanmadan yoluna devam edebilir ? Ve bu başarısız ordu ve komutanları kaç ülkede, yapılan anketlerde yüzde 87 oranında en güvenilir kurum seçilebilir ? Şimdi böyle bir tarih ve sosyolojik yapıda, sosyalistler biraz da konjoktürü de arkalarına alarak, bir dönem, köyler dahil olmak üzere bir dönüşümü başlattılar ve öyle ya da böyle dönemi içinde de başarılı olmamışlar mıdır ? Bu başarı neredeyse spatula ile kazınıp memleketten atılmaya çalışılmadı mı ? Ben Kayseri'de doğdum ve büyüdüm. Milliyetçi-muhafazakar olarak bilinen bu kentte bile yüzlerce insan işkencelerden geçirildi, yine yüzlercesi belki de binlecesi cezaevlerine atıldı. Ve ardından uzuuun işsizlik dönemi yaşadılar. Bunlardan iki tanesi benim dayım. Şimdilerde ikisi de 50 yaşın üzerinde. Büyük olanı 1982'den beri işssiz ve 1980'lerin sonunda yaşadıklarından kaynaklı ruh sağlığını kaybetmek üzereyken, tedavi altına alındı ve şimdi ilaçlar ile yaşamaya çalışan bir şizofren. Diğeri de müzmin işsiz. Kayseri'de ( diğer yerlerde hemen hemen aynıydı) Komunist (!) oldukları için kimse iş vermedi. Nişanlısı, 'işkencede aldığı elektirikleden kaynaklı çocuğu olmaz' diyerek nişanı attı (!)... Şimdi ben bunları neden anlattım ? Eminim bir çok ülkede bu ve benzeri yaşanmışlıklar hatta daha fazlası da vardır. Lakin onların kültürü ve tarihi biraz da devlete karşı-muhalif olduğundan tüm bunları saracak ya da hafifletecek bir altyapıları vardı. İşte Türkiye'de de yapılmaya çalışılan şey biraz da böyle bir şeydi. Yani altyapı oluşturmaya çalışmak... 1960-80 dönemi sol tarihi aklamaya çalışmıyorum, lakin solu ve bugününü sonuçlar ile değerlendirmek bence haksızlık. Çok yanlışlar yapıldı ama çok da doğrular yapıldı. Yanlışı ile doğrusu ile anlatılan bizim tarihimizdir, bu toprakların tarihidir. Yeni bir sol kültür oluşturacaksak bunlar yokmuş ve yaşanmamış gibi davranamayız. Kemalizm bu denli sahiplenilirken, 1960-80'lerin solu ve yaratmaya çalıştığı kültür bir çırpıda silinip atılamaz.

    Selam,

  • hasever
    avatar

    Ali Osman,
    İçimden geçenleri yazmışsın; özellikle de ordu hakkında...

  • onder
    avatar

    Ali Osman,

    Ordu hakkında sahip olduğumuz çözümlemelerde çok önemli bir noktayı gözden kaçırıyoruz gibimegeliyor..Şu klasik soruyu Orduya uygulayarak başlayalım;

    Böyle bir orduya sahipolmamız neden mi sonuç mu?

    100% neden ya da 100% sonuç denemez elbette..Ama sen ordunun bugükü meselelerimizin yegane nedeni olarak görmeye meyilliyken ben bir sonuç olduğunu düşünüyorum..Böyle bir toplum böyle bir ordu çıkarır..Ya da her halk layık olduğu gibi yönetilir..

    Biraz daha açmak için Rusya ve Ruslar hakkında şu çok ünlü saptama ile devam edelim; Rusya'da Çar'lar değişir ama düzen değişmez..Yarım yamalak, yalan yanlış aktarıyor olabilirim..Bir başka versiyonu da şöyle birşey; Rusya her zaman bir Çar'a ihtiyaç duyar..Sosyalist devrime rağmen Stalin'in ve arkasından gelenlerin yeni Çar'lar olduğu söylenmiştir..Keza Putin'in post-modern zamanların Çar'ı olduğu iddia edilmiştir..Rusya için Doğru ya da yanlış..Şu anda bizi ilgilendiren bu değil..Bu saptamanın ifade ettiği, "yapı"ların kişilerden daha belirleyici olduğudur...İşte bu bağlamda Yapısalcıların ve Post-yapısalcıların politik düşünceye katkıları çok büyük olmuştur..Adı üstünde "yapısalcı" okul, toplumların hayatında insan öznelerinden çok yapıların etkili olduğunu iddia eder..Althusser ile Marxisme uyarlanan bu anlayışa göre, asıl belirleyici olan kadim yapılardır..Marxsim proleterya gibi kollektif de olsa öznelerin belirleyiciliğine inanır..O yüzden yapısalcı okulun fikirleri bizlereilk başta aykırı gelir..Herşeyi açıklayamasa da yapısalcı okulun toplumu anlama yeteneğimize büyük katkılar yaptığı da yadsınamaz..

    Yapısalcılık, dil analizlerinden, linguistic'ten çıkmıştır..Neden dil? Çünkü dil ideal bir yapıdır..Şimdi ideal bir yapı olarak dil hakkında şunu soralım; bir toplumun dilinin değişikliğe uğrama dinamikleri nelerdir? Hemen akla dilin kolay kolay değişmediği gelmez mi? Dil hakkında konumu açısından bir başka önemli saptama da herkesin paylaşılan dilin içinde olduğudur..Herkes aynı grameri kullanır..Ama aynı gramer çok farklı tikel söylemler yaratır, herkesin kendi dili kullanma tarzı vardır, ancak arka planda aynı dilsel yapı işgörür ve kuşaktan kuşağa aktarılır..

    Şimdi toplumu da bir dil gibi kavramaya çalışalım..Eğer bunu yaparsak ortaya şöyle bir sonuç çıkmaz mı: tıpkı dil gibi toplumsal yapılar da analitik bir şekilde ortaya konabilecek bir değişim mekenizmasına sahip değildir, çok uzun vadede sayısız olumsal etkenlerin kaotik ilişkisi sonucu değişir..

    Nasıl her toplumun dilinin bir grameri varsa, kültürlerinin de bir grameri vardır..Nasıl dilin grameri bugünden yarına değişmezse, kültürün grameri de bugünden yarına değişmez..

    Bu söylediklerim ığığında iddia şu; bugün eleştirdiğimiz ordu kemalizmin falan bir sonucu değildir..Kemalist devrim ile birlikte ordu sancağını değiştirmiştir sadece..Aynı şekilde toplumun bugünkü ana dikişleyici göstereni, yani Master Signifier/Baş Göstereni kemalizmden diyelim İslama doğru dönüşürse sen sanıyormusun ki ordunun şu an eleştirdiği özellikleri değişecek? Atatürk potreleri kaldırılıp Ulema potreleri asılacak hepsi o..Bugün erinden orgeneraline ordunun tamamını 600-700 bin her neyse hepsini tek tek kovup yerine tamamen yeni bir kador kursan, ordunun bu toplumdaki işlevi değişir mi?

    Başka hiçbirşey değil bütün sorunlarımızın kaynağı ordudur yaklaşımı bana doğru gelemiyor..Bu post-modern çarpıtmadan, hedef saptırmadan başka hiçbirşey değildir..Bu toplumun sorunlarının kaynağı çok derinlerde..1923'te falan başlamadı..Bu toplum bir sonraki yöneticisinin, bir kan banyosundan sonra seçildiği bir tarihten geliyor..Tahta çıkmanın kişinin kendi öz kardeşlerini boğazlaması kaydıyla mümkün olacağı yazılı olmayan yasasına dayanıyor bu toplumun devlet ve yönetim anlayışı..Ordu darbeci demiyorlar mı deli oluyorum..Kardeş, "darbe" bu toplumun kurucu yasasıdır..Hani duyan da sanır ki, Türkiye denen ülke bin yıldır demokrasi ile yönetiliyordu da, bu kemalist darbeci askerler geldi despot bir rejim kurdu..

    Ferhan Şensoy'un efsane haline gelmiş bi numarası vardır ya; İstiklal'de Nazi SS subayı üniformasını giyip gelen geçene kimlik sorup milleti çuvallar gibi üst üste yığmışlar ya..Bütün gün boyunca bir tek İTÜ öğrencisi siz kimsiniz, necisiniz diye kimlik sormaya cesaret edebilmiş..

    İşte bu toplumun temel sorunu bu, ordu falan değil..Ordu, bu halk her gördüğü üniformalıya bir iktidar odağı olarak taptığı için böyle..Ya da her iktidar odağına kayıtsız şartsız teslim olduğu için, dini bunu emrettiği için böyle..Ordunun sadece bir ürünü olduğu bu toplumun "yapısı" bu işte..Bu toplumun "kültürünün grameri" bu işte..Sen istediğin kadar farklı bir dil kullanmaya kalk, bu gramer içinde konuşmak zorundasın..

    Bütün dertlerimizin kaynağı ordudur demek bir Marxistin sahip olması gereken tarihsel boyutu gözardı edip "şimdi" içinde düşünmeye çalışmak anlamına gelir..Ordu bu toplumu bu hale getirmedi, bu toplumun yüzlerce yıllık bu hali orduyu bu hale getirdi..

  • AliOsman
    avatar

    Neden bilmiyorum cümle yarım kalmış. Tamamlayayım :

    Bir anlamda statükoyu da savunduğu doğru lakin bugün kendine sosyalist-komunist diyen insanların anne-babaları

  • AliOsman
    avatar

    Koray Bey,

    Öncelikle şunu belirtmekte fayda görüyorum, bu siteye bir birine yakın ama aynı şeyi düşünmeyen insanlar yazılar yazıyorlar. Kemalizme bakışım ve değerlerndirmem Önder'e yakınken kendimi Kemalist olarak tanımlamam. Ve tanımlamayı da doğru bulmam. Kemalizm ile benim aradaki ilişki gayet basit : Kemalizm halen bu topraklarda zemin ve taban bulmuş tek modernist proje. İçeriği itibari ile de , Önder'in altını çizdiği gibi, sol değil ama sola yakın durur. Tabanı ise yine Önder'in altını çizdiği gibi sol-solumsudur. İş, demokrasi konusunda taraf olmaya gelince elbetteki AKP'nin şu yada bu şekilde getirmeyi planladığı bir demokrasi değil, modernist bir proje olan Kemalizmden yanadır.

    Kemalizm dediğimiz şey bugün Ordu ve CHP ile ziyadesi ile özdeşleşmiş durumda olduğu için farkı koymanın da önemli olduğunu düşünüyorum. Çok küçük bir örnek ile ordu ve aramdaki farkı koymak isterim. Köy Enstitüler ve dramatik sonu yıllardır konuşulur. Ülkenin Köy Enstitülerin yok olması ile neler kaybedildiği defalarca yazıldı çizildi. Bence gözden kaçan çok daha büyük birşey var. 12 Eylül öncesinde, yaşı erenler ve o politik atmosferi şu ya da bu şekilde tenefüs edenler gayet iyi hatırlar ki hemen her köyde ( bu abartılı bir şey değil) en az 8-10 tane devrimci genç vardı. Ve bunlar yeni bir dünya kurmanın mümkün olduğunua inanıyorlardı. Köy tecrübesi olanlar iyi bilir ki 8-10 kişi, 100-150 haneli bir köyde inanılmaz etkili ve güçlü olma potansiyellerine sahiptirler. 12 Eylül Cuntası ve paşaları bu potansiyeli yok ettiler,kazıdırlar. Hatta gençlerin kendilerini yanlış yaptıklarına ikna ettiler. Ve bu tahribat Köy Enstitülerinden belki 100, belki de 1000 kat daha fazla vurdu memleketin entellektüel ve aydınlanmacı karakterini. Diğer batılı ülkelerde, İspanya, Portekiz, Yunanistan, Arjantin... Gelenekleri, aydınlama rüzgarı nedeniyle, Cunta ve baskısına rağmen sol güçlenirken, Türkiye'de Cunta solu ezdi geçti...

    Kemalizm ile beraber Sol düşünceye merheba diyen memleket , 2. Dünya Savaşı ( Atatürk ve İnönü döneminde TKP'ye ve Nazım'a yapılanlar unutulmamalı elbet) ile soluklandıktan sonra sol adına tekrar 1960'lı yılları beklemek zorunda kaldı. Topu topu 20 yıl gibi bir süre, neredeyse sadece Kemalizmin yarattığı görece sol taban ile kendi gövdesini yaratmaya çalıştı. Çoğunlukla doğruları el yordamı ya da deneme-yanılma ile bulmaya çalıştılar. Ve 20 yılın sonunda, niteliği tartışma götürse de, yukarıda bahsettiğim gibi, Sunni-Türk köyler dahil olmak üzere neredeyse tüm köylerde en az 8-10 devrimci -ya da kendine bu adı veren genç yetişti-yetiştirildi. Benim Orduya karşı bitmeyen hıncımın ve duyduğum iğrentinin temelinde yatan en önemli sebep budur. Memleketin geleceğini karartılar. Entellektüel açıdan boktan çıkabilecek bir ülkeyken, tam da dibine gömdüler. Şimdi bu entellektüel fukaralıkla akla zarar şeyleri konuşup duruyoruz.

    Ordu ile ilgili sıkıntılarım elbette bununla sınırlı değil ya da varolan durumu salt bu parametre ile değerlendirmiyorum. Benimki canımı çok acıtan sosyolojik bir vakayı sizler ile paylaşmaktı.

    CHP'nin durumu elbette biraz daha farklı... Keşke biraz daha solda olsa da girip çalışsam diye düşündüğüm bir partidir, CHP. Türlü sıkıntıları yok demiyorum elbette var. Bir anlamda statükoyu da savunduğu doğru lakin bugün kendine sosyalist-komunist diyen insanların anne-babaları

  • Redmoon

    Merhabalar,
    Uzun süredir siteyi misafir olarak takip ediyorum ve çok yararlı buluyorum. Yalnızson zamanlarda farkettim ki yazarların birçoğu aslında 'elitist', bu topraklardan beslendiği için de d oğal olarak 'Kemalist' bir düşünce yapısından besleniyor. Zizek' ten, Negri' den, Adorno' dan beslenen bir zihin dünyasının geldiği yerin burası olması üzücü.
    Kemalizm solun ehven-i şeri olamaz artık, olmamalı. Nasıl bir düzen tahayüllünde olduklarını artık bilyoruz. Tek tip, sınıfsız, sınai kalkınmaya odaklı bir düzen. Bunların iktidarda olduğu(gerçi her zaman iktidarda azımsanmayacak etkileri oldu) ve sosyalislerimizin 'devletçi' olduğu için sempatiyle baktığı 1930' lardaki icraatlerine bakmak yeterli. 1930' lardaki hızlı büyümenin hangi toplumsal sııfların sömürüsü ile ortaya çıktığını biliyoruz artık. Ayrıca bu dönem de Kürt bölgelerinde yapılanları da. 1930 larda ve sonrasında 40' larda en büyük darbeyi yiyen geniş köylü kesimi fırsatını bulunca Kemalist iktidarı alt etmekten geri durmayacaktı elbette. Kemalizm siyasi iktidarda olmadığı her anda bir şekilde etkili olmuştur. Yargının yapısına bakın, askeriyenin yapısına bakın.

  • erdem

    Aşkınlık problemini kemalistler çözemediği gibi Zizek ve Negri'de hala çözemedi. Kurucu kadronun ortak ismi Gazi Mustafa Kemal Paşa hem Zizek ve hem Negri, hem de Adorno hem de Lenin'den bir adım daha önde. Gerçeğe en yakın doğruyu eskikte olsa pratik söyler. Gerçek olabildiği kadar pratikte somutlaşır. Çünkü bu adamlar kurucular ve kurucu oldukları için haklılar, kurdukları Cumhuriyet bunca saldırıya rağmen can çekisese de ayakta ve hala yaşamıyor mu?

    Eğer varsa ve mevcutsa "Kemalist düşünce sistemi-yapısı" tartışılabilir. İleriye taşınabilir ya da karşı devrimlerle yok da edilebilir. Buna itirazımız yok. Öğrendiğimiz ve bildiğimiz kadarıyla şüphe götürmez bir gerçekle bu kadro antiemperyalist ve tam bağımsızlık taraftarıdırlar. Bir de çok namuslular. Ben kendi adıma o eski ruhun yanında ve onlardan taraf olarak yer almayı tercih ediyorum. Uzun uzun analizler yapmaya, doğru yada yanlış envanter çıkarmaya gerek bile duymuyorum. Tamamen duygusal nedenlerle tarafım. TKP, ÖDP ve İP'de artık mümayişlerinde Ay Yıldızlı bağrağımızı taşıyorlar. Atatürk'ün Gençliğe Hitabesindeki dile getirilen, "ele geçirilen tüm kaleler, tüm tersaneler ve müstevlilerin işbirliği yaptığı dahili bedhahtlar" nedeniyle olsa gerek. Fidel ne kadar "El libertatora bağlıysa bizde o kadar "Gazi Paşa bağlıyız"

    Düşünce anlamında bu topraklar kendi ekolü ve özgülünü kuracak elitist (ne demekse bu) bir adam daha yetiştirmedi. Herkesin başkasının aklıyla ve metodolisiyle konuştuğu doğrudur. Evrensel bir zorunluluk olarak bundan kimse de kaçamaz. Atatürk de Rousse'n aklıyla konuştuğu doğrudur. Anadolu insanı kolayı seçer, taklidi tekrarlamak işine gelir; 250 senelik aydınlanma adına modernleşme çabalarımızın özeti kupkuru olan bir şemayı takip etmekten başka bir şey değildir.

  • onder
    avatar

    Koray bey,

    Öncelikle siteye hoşgeldiniz.

    Bu eleştirileriniz muhattabı sanırım benim, zira çizdiğiniz profile bir tek ben uyuyorum..Diğer arkadaşlar, bırakın Kemalist/elitist olmayı, bu sitede yaşanan bütün gerginliklerde tam da bu konuda tam da sizin temsil ettiğiniz pozisyonda olmuşlardır..Bu sitede sizin anladığınız alamda elitisit, yani kemalist elitist varsa bir tek benimdir o profile uyan..İtiraf etmeliyim ki bundan gocunmuyorum..Ancak ben buna elitizim değil Jakobenizm diyorum..Jakobenizm de aslında özsel olarak sadece köylülüğe güvenmemek anlamına gelir; yaşanılası bir toplumve dünya kurmak için köylülüğün altedilmesi anlamına gelir..Demokrasinin köylülük üzerinden kurulabileceği, gittikçe popularize olan post*modern bir saçmalıktan başka birşey değildir..Köylülük, burjuvaziden bile önce baş düşmandır..Kemalizmin bir hatası varsa köylülüğe karşı sert olası değil, Fransız Jakobenleri gibi yeterince sert olamamasıdır..Korkaklıklarından iktidarı çok erken teslim etmiş olmarıdır..

    Ben mühendisim; sosyal meseleler üzerine düşünürken sağlam bir çıkış noktası olacak kesinliker, tartışmaya kapalı mutlak öncüller, aksiyomlar ararım..Bu kesin aksiyomlardan biri şudur; bu ülkede Kemalizm er ya da geç aşılmalıdır; ancak misyonunu tamamladıktan sonra, yani yüzlerce yıllık yoz kültürüyle köylülüğü altettikten sonra..İkinci bir aksiyom ise şu, ki bu çok daha önemli;

    Kemalizm sağdan değil ancak soldan aşılabilir..Sağın, hele hele Türkiye sağının böyle bir yeteneği, tıyneti yoktur..Dünyanın en aşağılık, en yoz, en talancı sağı Türkiye sağıdır..

    Peki Kemalizmi aşabilecek bir sol Türkiye'de var mı?Bırakalım Kemalizmi aşma misyonunu, bugün bu ülkede herhangi bir sol yoktur..Soldan ben üç beş miting düzenleyip, geçmişi yad etmeyi anlamıyorum..Sağa olduğu gibi sola da öncelikle bir kültür olarak bakıyorum..Türkiye'de "kültür olarak" bir sol yoktur..Hiçbir zaman da olmamıştır..Tıpkı sağı gibi solu da bu ülkenin, halkçılık adı altında köylü yalakası olagelmiştir..Müziğiyle, seçimiyle vs hep köylüye yaltaklanmaya çalışmıştır..Sonuçta bugün bulunduğumuz yerdeyiz..Sanki solun cılızlığı, şehri pas geçip köylüye yaltaklanmaktan kaynaklanmıyormuş gibi, halktan koptuk diye daha da bir köylü severliğe yönelmiştir; bu sefer de dini keşfetmiştir..

    Sol bu ülkede, yerleşik bir kültür halinde değil, artık en genci bile orta yaş sınırını geçmiş bir yaşlılar kulubüdür; briç kulüplerinden bir farkı kalmamıştır..Yaşam enerjisini yitirmiş bir grup yaşlı insanın nostaljik bağlılığından başka hiçbir toplumsal gönderimi yok..Bu yolda büyük özveriyle bir ömür adamış insanları tenzih ediyorum..Ama onların insan üstü muazzam adanmışlıkları ve özverileri Yunan trajik kahramanlarınınki hep bireysel kalmıştır maalesef...Dediğim gibi etik, estetik, ontolojik öncüllerle beslenen bir kültür olarak sol bu ülkede yoktur, kendini solcu sananlar arasında bile yoktur..Solculuk bu ülkede tutulan 6.büyük takımdır hepsi o; gerçi siir köy hizmetleri kadar bile taraftarı yok ama tarihi itibariyle 6.büyük olur işte..Sol bu ülkede, kendini solcu sananın bile yaşamına dokunmaz, günlük pratiklerini, varoluş tarzını belirlemez; iş güç, çoluk çocuk meselelerinden sonra şöyle 5-10 dakka ayrılan bir meşgaledir, hepsi o..Bu anlamda bütün kalbimle inanarak söylüyorum ki Türkiye toplumu sol kültür açısından ABD'ni bile çok gerisindedir..ABD'de hiçolmazsa kökü çok sağlam, yani kültürel olarak yerleşmiş bir grassroots dayanışması vardır..Şurda burda zaman zaman çok güçlü açığa çıkar..Şu ya da bu formuyla bir grassroots dayanşması kuruluverir..Şu siteyi ABD'de çıkarmış olsak, iki ay içinde birkaç onbin üyesi olur, birkaç yüz webadmin'i gönüllü olur, hergün sitede büyük bir canlılık görülürdü..Bir ucundan tutup siteyi geliştirecek yüzlerce gönüllü çıkardı..

    Mevcut politik profili olan böyle bir ülkede kemalizm, farklı bir toplum isteyenleri bir araya getirecek bir "Fallik Gösteren", Baş Gösteren/Master Signifier olmayı sürdürecektir..

    Kemalizmin bugün alternatifi ne? Durum ortada..Yukarıda çizmeye çalıştım..Bu durumda kim Kemalizmi aşacak? İslamcı neo-liberaller mi?

    Ben kendi hayatımda, sosyalist sol olmayan hangi toplum gruplarıyla biraraya gelebilir, şöyle ya da böyle minimum müsterekler üzerinden iliçkilenebilir, eklemlenebilirim diye arandığım zaman İslamcı neo-liberalleri görmüyorum, kemalistleri buluyorum yanımda..İyi ya da kötü bir ortak paydayı bir tek onlarda buluyorum, İslamcı köylülerde değil..

    İş ortamından tanıdığım pek çok kemalist insanın, Facebook üzerinden solun değerlerine, ikonlarına, sembollerine sahip çıktılarını görüyorum..Solun en azından benim ait olduğum kesimi yüzünü nasıl Kemalistlere dönüyorsa, Kemalistlerde son birkaç yıldır yüzlerini sola dönmüş durumdalar..Kendilerinden asla beklemeyeceğim, sağcı, milliyetçi olarak bidiğim, işinde gücünde, aile babası mülayim insanların Che Guevara'ya, Nazım'a, Deniz'e hatta ve hatta Lenin'e sahip çıktıklarını görüyorum..Facebook gibi herşeyin uluorta sergilendiği, kişinin alakalı alakasız bütün tanıdıklarının takip ettiği bir ortamda onca yıl tanımış olmama rağmen böyle birşey asla beklemeyeceğim "sıradan" insanlar olabildiğince radikal sol paylaşımlar yapabiliyorlar..Bu sayede görüyorum ki sosyalist sol tek başına bu ülkede birşeyler yapamayacağına göre, kemalist orta sınıfla biraraya gelebilecek koşullar oluşmuştur..Sıradan kemalistler bunun için yeterince mavi boncuk yollamaktadır..

    Kemalist orta sınıftan böylesine sinyaler alıyorken, özgürlük savaşcısı olarak sunulan İslamcı kesimden sola gönderilmiş tek bir mesaja ben rastlamadım..Kemalistler kamusal alanda Nazımlara, Denizlere, Che Guevaralara açık açık sahip çıkarken İslamcı kesimden sola yönelik en küçük bir şirin görünme olayına ben rastlamadım..Kemalistler kendilerini sola dönmüşken diğer ehveni şer adayı, demokrasi havarisi İslamcı kesim kime dönmüş durumda? Neo-liberallere, post-modernistlere, kimlik politikacılarına, etnik ayrılıkçlara..

    Son olarak da Zizek'ten, Negri'den beslenen düşüncelerin nasıl buraya geldiğini açıklayayım; bu düşüncelerden beslenen bir zihin dünyası başka yere gidemezdi zaten..Eğer okuyorsanız bilmeniz gerekir ki,Zizek'in baş düşmanı, iliklerine kadar tiksindiği tek bir grup varsa liberallerdir..Bugün bu ülkede iberallerin kimi desteklediği malum..Zizek, yeri gediğinde en ortodoks solcuya bile bu kadarı fazla dedirtecek kadar sosyalist solun kötü şöhretli yönlerine sahip çıkar, sırf iğrendiği liberallerle aynı gemide bulunmamak için..Adeta sırf onlarla aynı düzlemde buluşmuyor olmak için, tutar Stalini savunur, tutar Kültür Devrimini savunur..Bugünün türkiye ortamına uyarlarsak, Zizek'in en son biraraya geleceği kesim Taraf alçaklarıdır..

    Negri'ye gelirsek; Negri düşüncesinin kaynakları Spinoza'dır, Deleuze'dür, Nietzsche'dir..Bu kaynakların hepsinin en büyük ortak paydası ise dine karşı duydukları nefrettir..Nietzsche Hristiyanlığa karşı başkaldırmış en büyük filozoftur..Spinoza, kendi yahudi cemaatinden dinsiz diye afaroz edilmiştir..

    Bu düşünce çizgisinin en belirleyici bir başka özelliği ise "çokluktur", ki yerleşik iktidar yapılarına karşı bütün farklı kaçış çizgilerinin buluşma noktasını arar..Bu kaçış çizgileri neyden kaçar? Yerleşik kültürel mentaliteden; Nietzsche "İyini ve Kötünün Ötesinde" arayışa çıkarken, mevcut kalıpların dışına çıkmanın yollarını arar; ya da "Ahlakın Soykütüğünü" incelerken, mevcut kültürel yapıların nasıl birey üzerine boyunduruk taktığını gösterir..Bu adamların düşüncelerin bizatihi çıkış noktası yerleşik ahlaka/dine karşı çıkıştır..Ona karşı çokluğun aranışıdır..Herkesi tek bir ulvi buyruğun hükmüne sokmaya çalışan bir kültürün "çokluk"la uzaktan yakından ilgisi olamaz..

    Mesele bir devlet ideolojisi olarak kemalizmle biraraya gelmek değildir..Kemalizm "Baş Göstereni" altında toplanmış somut tikel bireylerle biraraya gelmektir..Karıştırılan nokta bu..Bir devlet ideolojisi olarak Kemalizmin neyi vaaz ettiğinin hiçbir önemi yoktur..Anlaşılmak için abartalım; Kemalizm isterse faşist bir ideoloji olsun, solcuların ittifak arayışı açısından birşey değişmez..Zira ittifakı ideolojinin kendisiyle değil, o ideolojiye bağlanmış somut tikel bireylerle yapılır..Zira ideolojik bağlanım dengesiz, sürekli yeniden ve yeniden kurulan bir ilişkilenme tarzıdır..Önümüzdeki somut reel olaylar, sosyalist solun kendi hedefleri açısından İslamcı muhafazakar kesimle değil Kemalist orta sınıfla kısır olmayan bir ilişki kurulabileceğini gösteriyor..En azından ben kendi somut hayatımda bunu görüyorum..Kutsal bir kitabın takipçisi olduğuna inan birinde özeleştiri dinamiği ölmüştür..Kendisini ulvi bir doğrunun militanı olarak görür..Bunlarla bir "çokluk" kurulamaz..Ama kendini Aydınlanmanın, özgür düşüncenin, bilimin, çağdaşlığın bir temsilcisi olarak gören insanlarla bu olasılık en azından bir potansiyel olarak vardır..

    Kemalizmin dahil olduğu -yarım yamalak da olsa- ulusal kurtluşcu, burjuva demokratik devrimci, aydınlanmacı hareketler dünyanın heryerinde sola dönüşebilmiştir..Tarih bunun örnekleriyle dolu..

    Ancak İslamın şu ya da bu şekilde solun şu ya da bu şekline dönüşebildiğine insanlık henüz tanık olmadı..İslam coğrafyasına bakmak yeterli..Solun bugün herhangi bir şekliyle tamamen ölü olduğu topraklar sadece İslam topraklarıdır..Başka her ülkede şöyle ya da böyle solumsu bir yapı, bir kültür vardır..En azından solun serpilebileceği bir nüve vardır..Ancak sol için tamamen çöl olan tek yer Arap/İslam çoğrafyasıdır..Bugün Türkiye ait olduğu İslam liginde iyi kötü, az biraz solun tomurcuklandığı tek ülke olarak duruyorsa bunun yegane sebebi Kemalist Aydınlanmadan geçmiş olmasıdır..

    Böyle bir kültürde, kendi yaşam sınırlarım içerisinde Kemalizm sol açısından hala önemli bir kaynaktır..O yüzden göğsümü gere gere Kemalistliğimi ilan etmekte hiçbir beis görmüyorum..Bilakis gurur duyuyorum..Kemalistliğimin de Negriciliğim ve Deleuzecülüğüm ile tam bir uyum içinde olduğunu düşünüyorum..

    Saygılar..

  • ayhan
    avatar

    Hasan merhaba,
    Birşeyler daha yazayım o zaman. Yukarıdaki yorumlarda kürt meselesi bağlamında da birşeyler yazılmış. Bence kürtlükle siyaset yapanlar için bu ülke artık önem taşımıyor. Gördüğüm kadarıyla zihinsel bağlar artık kopmuş. Uğurlar olsun demekten başka yapacak birşey yok. Her ne kadar uğur olmayacağını düşünsem de. Bu nedenle artık bu konuda düşünmenin gereksiz olduğunu düşünüyorum.

    Ali Osman’ın yazısında lokavtla ilgili atlanmış bir noktaya daha dikkat çekeyim. Lokavt ilk kez bir “hak” olarak tanımlanıyor. 12 eylül anayasasında dahi buna cüret edilmemişti. O en karanlık dönemde bile. Bildiğim kadarıyla lokavtın hak olarak tanımlandığı bir Avrupa ülkesi yok (yanılıyor olabilirim, emin değilim). Ama önde gelen ülkelerin hiçbirinde hak olarak tanımlanmamış.

    Bu bahsettiğim yerindelik denetimi hakkında biraz daha yazayım. Çünkü bence meselenin odak noktası budur ve bundan kimse bahsetmiyor. Sorun mevcut anayasanın yürütme bölümüne ait ve 101. madde ile 137. madde arasını düzenliyor. Yürütmenin nasıl oluştuğundan tasarruf yetkisini nasıl kullanacağına kadar düzenlenmiş. Başbakanlıktan başlayarak bakanlar kurulu vs ve alt birimleri içeriyor. 123 124 ve 125. maddelerde idare ve idarenin esaslarını düzenlenmiş. Referandumda oylanacak 11. madde 125. maddeye küçük bir ek yapıyor. İfade şu: “Yargı yetkisi, idari işlem ve eylemlerin hukuka uygunluğunun denetimiyle sınırlı olup hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz.” Yani mahkemeler sadece ve sadece idarenin (herhangi bir devlet kurumu olabilir) yaptığı işlemin usul yönünden uygun olup olmadığını denetleyebilir. Eğer yürürlükteki mevzuata göre süreçte herhangi bir sorun yoksa o karar iptal edilemez. Mahkemenin kamu yararı ya da sosyal devlet ya da kamu mülkiyeti gibi ilkelere göre karar vermesinin önüne geçiliyor.

    Şimdi bu düzenleme ne gibi durumlara yol açabilir? Mesela HES’lere artık itiraz edilemez. Siyanürlü ya da çevreye zararlı yöntemlerle altın aramaya itiraz edilemez. Bu daha önce bahsettiğim madenciliğe yatırım yapacak olan sermaye için önemli. Herşeyi tahrip ederek hemen herşeyi piyasaya göre tanımlayıp düzenleyecek dizginsiz bir sermaye birikiminin önü açılıyor. Ama bu kadarla kalmıyor. Hepimiz vatandaşlar olarak sabahtan akşama kadar bir şekilde devletle muhatabız. İdarelerin hakkımızda alacağı kağıt üzerinde prosedürün doğru bir şekilde izlendiği kararların hiçbirine itiraz edemeyeceğiz. Yürütme piramidinin her aşamasında nasıl bir iktidar birikimi olacağını varın artık siz tahayyül edin. İdari kurumların her birinde yukarıya doğru giderek daha da güçlenen padişahlarla muhatap olup duracağız. Doğal olarak iktidar yandaşları ve yalakaları normal insanların fersah fersah önünde olacak. Her türlü kaynak ve hak dağıtımı iktidarlara göre biçimlenecek demektir. Böyle bir iktidar birikimine her hal ve şartta hangi tür “müesses nizam” yürürlükte olursa olsun itiraz edilmelidir. Bence kendine solcu diyen özgürlükten ve eşitlikten bahseden hiç kimse tarafsız kalamaz. Kesin ve net hayır demek gerekir. İktidar ne kadar merkezileşmişse ve güçlüyse o kadar keyfi demektir ve bu iki kavram o kadar azdır. Solun sadece bu meselede değil hemen her meselede anlayamadığı da bence budur.

    Sözün özü dünya sistemi bağlamında şimdiye kadar bu ülkenin hep sütü sağıldı. Denetimsiz sermaye birikimi ve yağma ile beraber kürt meselesini de içine katarsak şimdi sıra kesmeye geldi. Etimizi yiyecekler.

  • ayhan
    avatar

    Bir bilgi vereyim. Yeni anayasa hükümlerine göre grev zararları nedeniyle sendiklara dava açılamıyor, ama işçilerin doğrudan kendilerine dava açılıyor. Bu daha kötü. Maden iş’ten bir sendikacının olduğu bir panelde dinlemiştim. Diğer emek ile ilgili değişiklikleri dikkate almaya bile değmez. Önceki durumlara göre herhangi bir ilerleme yok.

    Bu ülke hiçbir zaman liberal demokratik anlamda bir hukuk devleti olmadı. Ne bu ülkenin ne de başka bir kapitalist ülkenin hukuk devleti olması mümkün değil. Hukuk devleti nosyonu bir liberal üfürükten daha fazlası değil. Hukuk denen şey, Erhan Göksel’in “müesses nizam” kavramıyla çevirdiği gavurların “establishment” dediği kurulu düzenin devamı için örgütlenmiş yasalar ve uygulamalar bütünü. Sistem sıkıştığı yerde zevahirde kabul edilmiş gibi görünen ilkeleri çiğneyecek bir bahane her zaman yaratır, örneği çoktur. Son zamanların en görünür örneği Guantanamo pratiği. Türkiye’de şu anda yaşanan durum bu müesses nizamın değiştirilmek, yeni bir rotaya oturtulmak istenmesinden doğan zorlamalar. Şu anda HSYK üyelerinden biri, galiba başkanın yardımcısı, A. Suat Ertosun 2000 yılında ceza ve tevkif evleri genel müdürüydü. O yıl yapılan operasyonda ceza evlerinde kaç kişinin öldürüldüğünü nasıl öldürüldüğünü hatırlamak yeterli. Ben sayıyı bilmiyorum.

    Benim dikkat çekmek istediğim nokta başka. Bu iktidarın yargıyla sorunu sadece denetlenme kaygısından kaynaklanmıyor. Denetlense yürürlükteki yasalara göre hapislerde uzun zaman mesai yapacak çok kişi var ama mesele başka boyutlar da taşıyor. Yargı sermaye birikiminin (dünya sistemi açısından) önünde engel teşkil etmeye başladı. Özellikle son yıllarda HES’lerle ilgili olarak yatırımcılar tarafından çok sıkıntılı bir süreç yaşanıyor. Mahkemelerden habire iptal kararları geliyor. Üretim için ciddi anlamda zorlamalar yaşanıyor. Bu durum önümüzdeki dönemde de madencilik açısından yaşanabilir. Son yıllarda maden arama için müthiş imtiyazlar tanındı. Sadece Çalık grubuna verilen arama sahası genişliği toplam 5000 km kareyi geçiyor. Bu şekilde bir sürü grup var. Toplam verilen arama işletme imtiyazları yüzbin km kareden fazla. Doğal olarak da bu grupların çoğunun avrupalı amerikalı ortağı var. Bilhassa avrupa sermayesinin önemli beklentileri var. Bu nedenle yargının önümüzdeki dönem bu alanda yatırım yapmaya hazırlananların karşısında ayakbağı olmaktan çıkarılması gerekiyor ki yatırımlara eşlik eden yağma ve doğayı tahrip etmenin denetimi engellensin. Çünkü ne olursa olsun orada burada hukuk nosyonunu önemseyen insan evladı idealist hakim savcılar olabiliyor. Bunların ayıklanması gerekiyor. Arada gözden kaçanlar olursa da onların yetkisiz kılınması gerekiyor. Bunun için mahkemelerin yerindelik denetimi yapması engelleniyor. Bu bir anayasa değil aslında yağmayasası. Benim tavrım net, o gün gidip hayır basıp geleceğim. Hukuk ya da özgürlükler alanı açısından ne eskisinden ne yenisinden herhangi bir beklenti taşıyorum. Aslında farkına varılması gereken din sosuyla bulanmış baskıcı bir düzenin yaratacağı bir sürü yeni durum var ama bence ikincil. Ben bu yağmanın engellenmesine katkı açısından sandığa gideceğim, bir oysa bir oy. Her kendine solcu diyenin yurtseverin yapması gerekenin bu olduğunu düşünüyorum. Bu anayasa değişikliği neo liberalizmin Türkiye’deki nihai saldırısıdır. Sol açısından asıl tartışılması gereken bence budur.

    Eğer referandum sonucu evet olursa ve sonrasında bu iktidar devam ederse cumhuriyet tarihinin en büyük yağmasını izleyeceğiz.

  • hasever
    avatar

    Ayhan,

    (Yıllar sonra merhaba...)

    Eline sağlık. Bu "yargıya el koyma" işinde bende eksik olan tarafı tamamlamış oldun. Özelleştirmelerin önünde "üst yapının" engel olduğunu Özal'dan bu yana bilmekle birlikte, son operasyonun bu bağlantısını kuramamıştım; eyvallah.

    Söylediklerinden sonra, bu işin ne kadar büyük bir "zaruriyetle" yapılmak zorunda olduğu çok aşikar. AKP sırtını verdiği kesimlere sırt vermezse bindiği dalı keser; kesmeyecek kadar "iç güdü" sahibiler; şüphe yok.

    Lakin evet-hayır konusunda seninle aynı fikirde değilim. Gerçi davulun sesinin hoş geldiği bir mesefeden yazıyorum ama kendimi halaya kaptırmadığıma seni temin edebilirm :-) Bence "boykot" tavrı taraf olmaya bir vurgu olduğu için desteklenmeli zira evet-hayır aynı geçede davul çalıyor.

    Sevgiyle

    Hasan

  • ayhan
    avatar

    Bir bilgi vereyim. Yeni anayasa hükümlerine göre grev zararları nedeniyle sendiklara dava açılamıyor, ama işçilerin doğrudan kendilerine dava açılıyor. Bu daha kötü. Maden iş’ten bir sendikacının olduğu bir panelde dinlemiştim. Diğer emek ile ilgili değişiklikleri dikkate almaya bile değmez. Önceki durumlara göre herhangi bir ilerleme yok.

    Bu ülke hiçbir zaman liberal demokratik anlamda bir hukuk devleti olmadı. Ne bu ülkenin ne de başka bir kapitalist ülkenin hukuk devleti olması mümkün değil. Hukuk devleti nosyonu bir liberal üfürükten daha fazlası değil. Hukuk denen şey, Erhan Göksel’in “müesses nizam” kavramıyla çevirdiği gavurların “establishment” dediği kurulu düzenin devamı için örgütlenmiş yasalar ve uygulamalar bütünü. Sistem sıkıştığı yerde zevahirde kabul edilmiş gibi görünen ilkeleri çiğneyecek bir bahane her zaman yaratır, örneği çoktur. Son zamanların en görünür örneği Guantanamo pratiği. Türkiye’de şu anda yaşanan durum bu müesses nizamın değiştirilmek, yeni bir rotaya oturtulmak istenmesinden doğan zorlamalar. Şu anda HSYK üyelerinden biri, galiba başkanın yardımcısı, A. Suat Ertosun 2000 yılında ceza ve tevkif evleri genel müdürüydü. O yıl yapılan operasyonda ceza evlerinde kaç kişinin öldürüldüğünü nasıl öldürüldüğünü hatırlamak yeterli. Ben sayıyı bilmiyorum.

    Benim dikkat çekmek istediğim nokta başka. Bu iktidarın yargıyla sorunu sadece denetlenme kaygısından kaynaklanmıyor. Denetlense yürürlükteki yasalara göre hapislerde uzun zaman mesai yapacak çok kişi var ama mesele başka boyutlar da taşıyor. Yargı sermaye birikiminin önünde engel teşkil etmeye başladı. Özellikle son yıllarda HES’lerle ilgili olarak yatırımcılar tarafından çok sıkıntılı bir süreç yaşanıyor. Mahkemelerden habire iptal kararları geliyor. Üretim için ciddi anlamda zorlamalar yaşanıyor. Bu durum önümüzdeki dönemde de madencilik açısından yaşanabilir. Son yıllarda maden arama için müthiş imtiyazlar tanındı. Sadece Çalık grubuna verilen arama sahası genişliği toplam 5000 km kareyi geçiyor. Bu şekilde bir sürü grup var. Toplam verilen arama işletme imtiyazları yüzbin km kareden fazla. Doğal olarak da bu grupların çoğunun avrupalı amerikalı ortağı var. Bilhassa avrupa sermayesinin önemli beklentileri var. Bu nedenle yargının önümüzdeki dönem bu alanda yatırım yapmaya hazırlananların karşısında ayakbağı olmaktan çıkarılması gerekiyor ki yatırımlara eşlik eden yağma ve doğayı tahrip etmenin denetimi engellensin. Çünkü ne olursa olsun orada burada hukuk nosyonunu önemseyen insan evladı idealist hakim savcılar olabiliyor. Bunların ayıklanması gerekiyor. Bu bir anayasa değil aslında yağmayasası. Benim tavrım net, o gün gidip hayır basıp geleceğim. Hukuk ya da özgürlükler alanı açısından ne eskisinden ne yenisinden herhangi bir beklenti taşıyorum. Aslında farkına varılması gereken din sosuyla bulanmış baskıcı bir düzenin yaratacağı bir sürü yeni durum var ama bence ikincil. Ben bu yağmanın engellenmesine katkı açısından sandığa gideceğim, bir oysa bir oy. Her kendine solcu diyenin yurtseverin yapması gerekenin bu olduğunu düşünüyorum.

  • ayhan
    avatar

    Bir bilgi vereyim. Yeni anayasa hükümlerine göre grev zararları nedeniyle sendiklara dava açılamıyor, ama işçilerin doğrudan kendilerine dava açılıyor. Bu daha kötü. Maden iş’ten bir sendikacının olduğu bir panelde dinlemiştim. Diğer emek ile ilgili değişiklikleri dikkate almaya bile değmez. Önceki durumlara göre herhangi bir ilerleme yok.

    Bu ülke hiçbir zaman liberal demokratik anlamda bir hukuk devleti olmadı. Ne bu ülkenin ne de başka bir kapitalist ülkenin hukuk devleti olması mümkün değil. Hukuk devleti nosyonu bir liberal üfürükten daha fazlası değil. Hukuk denen şey, Erhan Göksel’in “müesses nizam” kavramıyla çevirdiği gavurların “establishment” dediği kurulu düzenin devamı için örgütlenmiş yasalar ve uygulamalar bütünü. Sistem sıkıştığı yerde zevahirde kabul edilmiş gibi görünen ilkeleri çiğneyecek bir bahane her zaman yaratır, örneği çoktur. Son zamanların en görünür örneği Guantanamo pratiği. Türkiye’de şu anda yaşanan durum bu müesses nizamın değiştirilmek, yeni bir rotaya oturtulmak istenmesinden doğan zorlamalar. Şu anda HSYK üyelerinden biri, galiba başkanın yardımcısı, A. Suat Ertosun 2000 yılında ceza ve tevkif evleri genel müdürüydü. O yıl yapılan operasyonda ceza evlerinde kaç kişinin öldürüldüğünü nasıl öldürüldüğünü hatırlamak yeterli. Ben sayıyı bilmiyorum.

    Benim dikkat çekmek istediğim nokta başka. Bu iktidarın yargıyla sorunu sadece denetlenme kaygısından kaynaklanmıyor. Denetlense yürürlükteki normal yasalara göre hapislerde uzun zaman mesai yapacak çok kişi var ama mesele başka boyutlar da taşıyor. Yargı sermaye birikiminin önünde engel teşkil etmeye başladı. Özellikle son yıllarda HES’lerle ilgili olarak yatırımcılar tarafından çok sıkıntılı bir süreç yaşanıyor. Mahkemelerden habire iptal kararları geliyor. Üretim için ciddi anlamda zorlamalar yaşanıyor. Bu durum önümüzdeki dönemde de madencilik açısından yaşanabilir. Son yıllarda maden arama için müthiş imtiyazlar tanındı. Sadece Çalık grubuna verilen arama sahası genişliği toplam 5000 km kareyi geçiyor. Bu şekilde bir sürü grup var. Toplam verilen arama işletme imtiyazları yüzbin km kareden fazla. Doğal olarak da bu grupların çoğunun avrupalı amerikalı ortağı var. Bilhassa avrupa sermayesinin önemli beklentileri var. Bu nedenle yargının önümüzdeki dönem bu alanda yatırım yapmaya hazırlananların karşısında ayakbağı olmaktan çıkarılması gerekiyor ki yatırımlara eşlik eden yağma ve doğayı tahrip etmenin denetimi engellensin. Çünkü ne olursa olsun orada burada hukuk nosyonunu önemseyen insan evladı idealist hakim savcılar olabiliyor. Bunların ayıklanması gerekiyor. Bu bir anayasa değil aslında yağmayasası. Benim tavrım net, o gün gidip hayır basıp geleceğim. Hukuk ya da özgürlükler alanı açısından ne eskisinden ne yenisinden herhangi bir beklenti taşıyorum. Aslında farkına varılması gereken din sosuyla bulanmış baskıcı bir düzenin yaratacağı bir sürü yeni durum var ama bence ikincil. Ben bu yağmanın engellenmesine katkı açısından sandığa gideceğim, bir oysa bir oy. Her kendine solcu diyenin yurtseverin yapması gerekenin bu olduğunu düşünüyorum.

  • hasever
    avatar

    Ali Osman,

    Mesele de bu işte. Kürtlerin denge oyunu sadece burjuva siyasetini değil sol siyaseti de etkiliyor hatta sol siyaseti zıvanasından çıkarıyor. Kürt siyasetini eleştirirken klavyemizi fazla yormadığımız için bu durum bir "kafa bulanıklığı" olarak solun tepesinde dolanıp duruyor. Dikkat et içinde Kürt siyasetinin olduğu bir denge oyununa kimse sonuna kadar sırtını dayayamaz ama o olmadan da denge kurulmaz. Kısacası bu dava fazla uzamış bulunyor. Bir an önce hal yoluna girmesi en az Kürt halkı kadar sosyalistler için de bir zaruriyet olarak gözüküyor; başka türlü kimin ne olduğu hangi siyasete kayıtlı olduğu bir keşmekeş halinde devam edip gidecek görünüyor. Bu durumda kazanan hep statüko oluyor...

  • AliOsman
    avatar

    BDP'nin enteresan tutumu sonuçları belirleyecek gibi. Kürtler bir taraftan boykot derken bugün bazı Kürt Sivil Toplum kuruluşları EVET diyeceğini açıkladı. PKK'nın alttan alta HAYIR kampanyası güttüğü aynı zamanda da AKP ile pazarlık peşinde olduğu bilgileri de basına sızmış durumda. Tüm bunların güçleri nedir neye kadirdirler bilemem ama Saadet Partisi de EVETçi olduklarını açıkladıklarından ibre heran EVET'e dönebilir.

  • hasever
    avatar

    Ali Osman,

    Açtığın tartışmayı ilgiyle takip ettim/ediyorum. Ekleyecek pek bir sözüm yok sadece Kürtlerin son "kararsızlığından" rahatsızlık duydum ama neylersin herkesin bir dengesi var. Zaten oldum bittim siyasetin "güncelliğinden" hoşlanmadım; biraz teorik mi kalıyorum ne. Ne yapayım benim kimseye verilmiş bir sözüm yok. Boykota verdiğim önem bir tarafı olumsuzlamaktan/olumlamaktan çok bir taraf olmayı vurguladığı içindi. Belki de bu, Kürt Davası'nın sınıfsal karakteri açısından hesapta olmayan bir gösterge sunuyordur bize. Kim bilir!

  • AliOsman
    avatar

    Kürtler, bir bütün olarak konuyu pazarlık unsuru olarak görmeye başladılar. Ve bence anketler 'Kürtlersiz olmaz' derse, bir takım tavizler koparabilirler. Lakin bu durumu saygı ve taktir ile takip ettiğimi söyleyemem.

    Güncel politikanın yavşaklığı su götürmez elbet ama onsuz da olmayacağı aşikar. Bir yerde bir zaman mutlak ilgilenmek durumunda kalıyorsun. Teorinin steril ortamı bazen yanılsamalar yaratabilir.

  • erdem

    YILMAZ ÖZDİL-HÜRRİYET

    Taksim

    Kliment Vefremoviç Voroşilov...

    Var mı tanıyan?

    Mihail Vesilyeviç Frunze?

    Hadi bi soru daha... Erkek ceketlerinin düğmeleri sağda mı olur, solda mı?
    *
    Voroşilov, adı üstünde, Rus.

    Frunze de.

    Bolşevik devriminin generalleri.

    Atatürk için "özel" adamlardı.

    Çünkü, Kurtuluş Savaşı’nda dünya bize silah doğrultmuşken, bize destek veren Sovyetler’in "apoletli elçileri"ydi onlar... Frunze, 1921’de TBMM kürsüsüne çıkmış, Rus halkı adına, Sakarya Zaferimizi kutlamıştı. Voroşilov ise, "silahsa silah, paraysa para, isteyin verelim" demek için, savaşın en zorlu günlerinde Ankara’daydı.

    Atatürk, onları unutmadı hiç.

    Diyeceksiniz ki, e-ee?

    E’si şu...

    Taksim Meydanı’yla ilgili ne zaman bir tartışma olsa, aklıma geliverir Voroşilov ile Frunze... Çünkü, Taksim Cumhuriyet Anıtı’nda heykelleri var onların... Bizzat, Atatürk’ün emriyle dahil edildiler, Anıt’taki figürler arasına... 1928’den beri orada, Taksim’in göbeğinde, Atatürk’ün hemen yanıbaşında duruyorlar.

    *

    Taksim Cumhuriyet Anıtı’nda "ne var, niye var" gibi soruları merak etmeyen, orada "kim"lerin olduğundan haberi bile olmayan bir toplumun, "Taksim’e çıkarım, çıkartmam" diye kavga etmesinin manası var mıdır? "Gomünistler Moskova’ya" diyen dangalakların, Taksim Anıtı’nda Bolşevik generallerin önünde saygı duruşunda bulunması veya onları sendikalardan koruması, komik değil midir?
    *
    Habire önünden gelip geçtiğimiz Taksim Cumhuriyet Anıtı yıllardır orada dururken, Atatürk, Rus generalleri yanına yerleştirmişken; nasıl oldu da, 1950’den itibaren, Kurtuluş Savaşı’nda bize kurşun sıkanlarla kanka olup, bize destek verenlere düşman olduk? Atatürk o heykeli, kafasına kuş pislesin, siz de seyredin diye mi dikti?
    *
    Amaaaan, bana ne be...

    Sıkıldık tarihten.

    Magazine geçelim...

    Erkek ceketlerinin düğmeleri sağda olurken, Taksim Cumhuriyet Anıtı’ndaki Atatürk’ün ceket düğmeleri neden solda?
    -----------------------------------------------------

    Yılmaz Özdil denen adamın bilmediği veya bize söylemek istemediği bir şey var gibi bana geliyor. Çünkü bana ne diye geçiştiriyor. EEE diyoruz Doğan gazetesinde elin kalem tutarsa, ancak SOS... dersin YALİZM'i ağzına bile alamazsın.

    Biz devamını getirelim;
    Voroşilov Anadoluyu karış karış gezer ve Moskova'ya bir rapor hazırlar. Kısaca raporun özeti şudur; "Anadoluda asla sosyalizm filan olmaz der".

    Atatürk ölüyor. İkinci dünya savaşında stalin rusyası varlık sebebi olarak emperyal ve yayılmacı bir canavara dönüşürken, isteyerek veya istemeyerek türkiye ABD'nin kucağına itiyor.

    Sorun şurda, İsmet İnonü 1945 yılın sonunda savaşın sonu yaklaştığında dünyayı bölüşen iki güçten biri olan Sovyetlerin değilde niçin ABD'nin yanında yer alıyor. Sovyet generalinin rapor ettiği üzere ne yazıkki maya uygun değil, despotizmle filan da olmaz bu durum. Ancak menderes, demirel, ecevit, erbakan hocanın talihsiz bir yazgıyı paylaşmakta ortaktırlar her kıçı şıkıştıklarında Sovyet yanaşmacılığı yapmaya çalışırken yakalanıp tepelenip gidiyorlar.

    Sorun şurda, Anadolu çok verimli ve zengin bir yer değil. Bunun için parası verildiğinde istenildiği zaman gelip geçilebilecek bir medeniyetler köprüsü boşuna demiyorlar.
    Yalnız şunu biliyoruzki Osmanlı kurmay askerleri sosyalizm de dahil ve yaşadıkları çağı ve dünyayı çok iyi bilen adamlar. Vorşilov bu raporu ATATÜRK'e de vermiş durumda olduğunu tahmin ediyorum....

  • onder
    avatar

    Ağzına sağlık Erdem..Fazla söze gerek bırakmamışsın..Olay budur..

    Aziz Nesin bir Dünya fenomenidir ve boşuna bu ülkeden çıkmamıştır. O kadar komik olayları nasıl yazabildiği sorulduğunda "Ya ben komik olmaya çalışmadım ki ne gördüysem onu anlattım" demesi çok fazla şey anlatıyor..

    Mesala bu ülkede bir İmam Hatip'li, ya da İlahiyatçı Anayasa Mahkemesi üyesi yapılırsa -hukuk diploması yokken- içtenlikle söylüyorum ben şaşırma..Zira buna yakın örnekleri gördük..

    9 Eylül Üniversitesi Biyoloji Bölüm başkanı evrim teorisine "bilimsel" olarak karşı çıkıyordu..Dünyanın hiçbir yerinde bu olmaz..Çünkü olursa o üniversitenin bilimsel vasfını kaybedeceğini bilir insanlar..Bu halk neyi seçtiğini bilmeden, adayın kara kaşına kara gözüne bakarak oy kullanır..Adım gibi biliyorum ki AKP, şimdikine mantıksal olarak taban tabana zıt bir başka paketle de çıksaydı, şimdi evet diyecekler ona da evet derdi..

    Tek bir saptamana katılamıyorum Erdem; Türkiye'nin sorunu cumhuriyet'in aydınlanmacı-despotik oluşu değildir, tam aksine yeterince aydınlanmacı-despotik olamamasıdır..İktidarı erken bırakıp, 1950 gibi çok erken bir tarihte seçimlere gitmeleridir..İlk fırsatta bir Aydın köylüsü iktidara gelmiştir..Ardından bir Isparta köylüsü..Ve sonuçta buralara geldik..

    Cumnhuriyet tarihini ilk yıllarını hatırlayalım; köylü severlik geçer akçe idi.."Köylü yurdun efendisidir" ile icazet verilmiş, köylü edebiyatı çıkmış, ressamlar bile harman yeri, taharet ibriği resmetmiştir ancak..

    Cumhuriyet asıl despotik olunması gerekenlere değil, kendi çocuklarına karşı despotik olabilmiştir ancak, komunizm korkusuyla..

    Fransız Devrimci Robespierre, aşırı despotik olunmasına karşı kızanlara "Bunlar devrimsiz devrim istiyorlar" demişti..İmkansız olduğu açıktır..Kemalistler, korkularından ya da güçsüzlüklerinden o imkansız "devrimsiz devrimi" başarmaya çalıştılar, yenilmeye mahkumdu..1950 ile birlikte Kemalizm iktidar düşmüştür ve bir daha da asla iktidar olamamıştır..O tarihten itibaren köylüler iktidardır..Bizim solcuların görmediği de bu..1950'den beri Kemalizm, köylülerin iktidarlarını meşrulaştırmak için kullandıkları bir "boş gösteren"den başka birşey değildir.

  • erdem

    Evet demek çok az şey getirebilir görünse de, Cumhuriyet’in aydınlanmacı-despotik devrimci ruhundan arta kalanları da süpürüp çöplüğe götürecek sonucunu çıkarabiliriz. Geçen yorumumda bu oyunun taraflarının aklım yettiğince sınıfsal temelli oyucularını vermeye çalıştım, bir taraf olmak gerekirse, sevgili Önder’in bir eleştirisinde de ifade ettiği üzere az çok okuma yazma bilen “Kemalistlere rabıtalanmak” şerin ehveni olacaktır. Ehveni şer’den kastedilen iki kötünün arasında en makul olan kötüyü seçmektir.Artık can çekişen Cumhuriyetimizde, demokrasiyi en yüce değer olarak göklere çıkaran şarlatanlar kimlerin oyunu alarak zafer çığlıkları atmak istiyorlar. Buna bir bakalım. TUIK sitesinden yaş gruplarına göre bir rapor üretmeniz gerekiyor... 6-13 yaş grubundan başlıyor.
    Okuma yazma bilmeyen (4.672.257-kişi), Okuma yazma bilen fakat bir okul bitirmeyen (13.517.214-kişi) İlk okul mezunu (18.523.823-kişi), İlk öğretim mezunu (7.432.613-kişi), Ortaokul veya dengi okul mezunu (2.795.917-kişi). Ek bilgi olarak üniversite mezunları ise (4.320.813-kişi) Bilinmeyen (3 milyon kişi) olduğunu söylüyor rakamlar.
    Kabaca toplam; 46,6 milyon ilk ve orta okul mezunu var. 15 milyon kişiyi 6-13 ve 14-17 yaş grubunu çıkardığımızda 32 milyon ilk okul ve orta okul mezunu bu referandumda oy kullanacak demektir. Referandumda kaç kişi oy kullanacaktır 50 milyon… Yorumu size bırakıyorum. Bu tabloda ne sağlam bir cumhuriyetin ne de demokrasinin esamesi okunmaz. cehalet iktidara elinde tespik ve seccadesiyle birlikte getirilir, herşeyin satılır, tüm hazinen işbirlikçi büyük sermayenin bankaları tarafından soyulur ve ülken savaş yeri haline getirilir, bu iş böyle devam eder gider.

    Amerikalılar boşuna gittikleri yere demokrasi götürmezler. 1947 yılından beri bize getirdikleri demokrasimizin kısa ama hazin öyküsü bundan ibarettir.



  • AliOsman
    avatar

    Ankara Çiğdem Mahallesine 10 yı kadar önce bir klise açıldığını ve haber olduğunu hatırlıyorum. Bir de Ceevleri sanırım bu klasmana girmiyor. Bu demek değildir ki bu işler memlekette kolay oluyor. Kesin eminim tırmalattırıyorladır.

    Referandumun faşizan öğeler içerdiğini düşünüyorum. Çoğunluğun kalanlar üzerindeki baskısı denebilir. Ve salt bu yüzden tüm referandumlar boykot edilebilir. Lakin bu iş bu sefer başka. Evet ya da HAYIR yönünde mutlak taraf olmak gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda ciddi bir tarihi sınav.

    Zaten daha önceki yazımda EVET'i ŞER olarak tanımladığım için ehven-i Şşer mevzuuna girmeyeceğim.

    Son söz olarak : Eğer Referandumdan HAYIR çıkarsa, bu AKP'nin süreci yönetememesin kaynaklı olduğu düşüncesindeyim. Resmen yanlız kaldılar. Birkaç liberal ve solcu hariç kimse EVET deme taraftarı değil.

  • onder
    avatar

    Ali Osman,

    Yatmadan hemen önce uykulu gözlerle yazdığım için iyi ifade edemedim sanırım.

    AKP'in demokrasi getireceği yönünde bir iddian olduğunu hiç düşünmedim. Seni tandığım için böyle düşünmediğini biliyorum..

    Bütün yorumum tamı tamına evhen-i şer mantığı içinde düşündüğünü dikkate alarak yazıldı. Bu partinin ehveni şer de olsa bu ülkenin demokratikleşmesine zerre katkı yapamayacağını anlatmaya çalıştım.

    Zira demokrasi yolunda asıl yapısal dönüşümü gerçekleştirecek adımları atamazlar..Bu en temel adımları atmak kendi ayakları altındaki zemini kendi elleri ile kaydırmak anlamına gelir.

    Bu adamlar halkın cahilliğinden besleniyorlar..Dolayısıyla halkın din boyunduruğu altında cahil kalması bunlar için asıl meseledir..Gerisi, yok AB uyum yasalarıymış, yok anayasa değişikliği imiş fasa fiso..Örneklerle açıklamaya çalıştım, eğer niyetin evheni şer bile olsa bu halkının özgürleşmesine katkıda bulunmaksa anayasa değişikliğinden önce yapacağın çok daha temel, bürokratik açıdan çok daha basit işlemler var..Anayasa dediğin nedir ki? Hangi sıradan vatandaşın günlük hayatını belirler..Anayasası olmayan ülkeler bile var..Geçen Zizek'de denk geldim, İtalyan anayasası İtalya'nın bir işçi sınıfı devleti olduğu maddesiyle açılıyormuş..Muazzam şaşırmıştım..Eh şimdi bu İtalya'nın sosyalist bir devlet olduğu anlamına mı gelir.?

    Eğer halkın gerçekten özgürleşmesi ise derdin eğitime el atarsın, farklı dinlerin yayılmasına ses çıkarmasın..Kendileri İSviçre'nin minare yasağını kınıyor özgürlükler adına, ama Zizek sayesinde öğrendim Türkiye'de Camii haricinde bir ibadet yeri açmak mümkün değilmiş..Daha önce de belirttim, seçimlerdeki baraj bir ülkede demokrasi adına en büyük utançtır..Yahu bu ülkde 5% oy bir milyon insana tekabül eder..Ama barajı geçemediği için sen bu insanların oyunu geçerli kabul etmiyorsun..Bunun adı resmen gasptır..Bu gasp ortadayken hangi demokrasiden konuşuyoruz..

    Oy barajı lehine teme argümanları ne? Eğer kaldırırsak ülke istikrarsızlaşır, koalisyonlar dönemi başlar..Yani tercümesi, biz mümkü olduğu kadar az ses istiyoruz..Ülkeyi sadece iki temel görüş etrafında kutuplaştırmak istiyoruz..Diğeri karşısında bizim kutup halkın eğitimsizliği ve cahilliği yüzünden hep daha çok oy alacağı için, sonsuza kadartek başına iktidar olmak istiyoruz..Başkanlık sisteminin meali budur..

    Ehveni şer, eğitim üzerindeki yobaz boyunduruğunu kaldırmaktır, insanların vicdanları üzerindeki din ipoteğini kaldırmaktır, seçim barajını kaldırmaktır, farklı düşünen insanlara uygulanan mahalle baskısına karşı yaptırımlar getirmektir -mahalle baskısı demişken islamcı kesimin sözde entellektüeli Ali Bulaç Habertürk'te mahalle baskısını aleni bir şekilde halkın ahlakını korumak için gerekli bir baskı aracı olarak olumlamıştır-, hırsızların, katillerin dokunulmazlık zırhı arkasına saklanmalarının önüne geçmektir, siyasetçilerin ticari ilişkiler içine girmelerini engellemektir..Bu ülkenin damarlarını kurutan bu gibi yapısal konulardır..Ve bu yapısal konuların ehveni şer anayasa değişikliklerle zerre ilişkisi yoktur..

    Anayasa değişikliği ile yapılmak istenen demokrasiyi peyderpey geliştirmekle uzaktan yakından ilgili değildir..Bu sadece uzun vadeli stratejik bir manevradır..Mantıkları beni halkın yarısından bir fazlası seçti, o halde canım ne isterse yaparım mentalitesinin önündeki tüm engelleri kaldırmaktır..Utanmasalar Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay vs vs üyelerini de Yozgat'ın bozkır köylülerine seçtirecekler..Mantıkları, demokrasi anlayışları bu değilse hiçbirşey bilmiyorum..Yüzlerce yıllık temel "kuvvetler ayrılığı" prensibi bile bunlara göre anti-demokratik..Herşeyi Çorum köylüsü seçerse demokratik..Demokrasi anlayışları budur..Realize etmeye çalıştıkları da bu köylü "demokrasisini" kurumsallaştırmaktır..

    Bunu açık açık yapmayacakları için malum güzel ruhları uyandırıp denizi bulandırmamak için gerçek niyetlerini ambalajlıyorlar..

    Ortada bir ehveni şer demokratik açılım falan yok, halk seçtiyse herşeyi yapmaya hakkımız vardır primitif demokrasi anlayışını evrensel demokrasi diye yutturma manevrasıdır sözkonusu olan..

    Referandum'un son derece riskli ve aslında demokratik hukuk teamülerine aykırı olduğu yönünde düşüncelere denk geldim..

    1930'ların almanyaında Yahudileri gazodasına gönderelim mi diye referandum yapsaydın herhalde 80% çoğunlukla kabul edilirdi..Keza AB'de bütün türkler sınır dışı edilsin ve AB topraklarına ayak basamasınlar diye referandum yapsan yine büyük çoğunlukla kabul edilir..Ya da bizde hemen Irak'a girip Kandili yakıp yıkalım mı diye referandum yapsan bu ülkede 90% oyla kabul edilir..

    Bütün bunlar referandum sonucu kabul edildi diye, demokratik kararlar olduğu anlamına mı gelir?

    Güçler ayrılığı mekanizmalarını mümkün olduğunda ortadan kaldırıp, kurumsal denetimleri sıfırlayıp, herşeyi halka seçtirip -ki bunun meali AKP'nin dediklerinin koşulsuz şartsız uygulanmasıdemektir- bütün demokratik denetim mekanizmalarını sıfırlamaktır..Operasyonun adı budur..

  • AliOsman
    avatar

    Önder, benim AKP demokrasi getirecek gibi bir iddam yok, hiç de olmadı. Yaklaşımımı, 12 Eylül Anayasında açılan delik her daim iyidir, mantığı üzerinden yürüttüm. Zaten açılan ilk delik de bu değildi. Son 20 yıldır hemen heryıl ufak tefek delikler açıldı. Ve iş yamalı bahçaya zaten dönmüştü. Bu Referandum da 12 Eylül'e bir darbe daha vurmak için fırsat olarak görmüştüm. Lakin yukarı belirttiğim nedenlerden ve başka detaylardan dolayı zaten HAYIR'a dönmüş durumdayım.

    Ötesinde, gözden kaçırdığı şeyler elbetteki vardır. Ama tam senin belirttiğin şekilde değil. Yazdıkların şeylerden bir çoğunu görmüyor değilim. Sadece teraziye koyup tartmaya çalışıyorum. Ben bir çok arkadaşım gibi 'Olacaksa en iyisi olsun, olmayacaksa da olmasın' diyemiyorum maalesef. Bu yaklaşımın solu ve sol kazanımları törpülediğini ve giderek hemen her şeye HAYIR diyen ya da boykot-protesto eden bir yaklaşıma sürüklediğini gözlemliyorum. Ama olması gereken daha çok yaşamın içinde olmak ve bazen ehven-i şere de evet demek. Bu noktada, Referandum şu söylenebilir : Bu Referandum ŞER midir ehven-i şer midir ? Bu sürece ehven-i şer diye başladım, ŞER olarak bitirdim. Keşke ehven-i şer olabilseydi...

  • AliOsman
    avatar

    Solun-sosyalistlerin tek başlarına toplumu dönüştürme, hayat ve hukuk standartlarını yukseltme gibi bir güçlerinin olmadığı aşikar. Bu durumda tüm tercihlerimiz aslında ehven-i şer olmak durumunda, öncelikle buna alışmak gerekiyor. Diğer türlüsü senden olmayan her öneriyi red etmek anlamına gelir ki bu solun yokoluş bildirgesine kendi elleri ile imza atması demektir. Bu anlattıklarımdan yola çıkarak her durumda bir ehven-i şer seçimi yapmak durumunda değiliz elbet. Ve bir ezber bozarak söyleyeyim her zaman da 'ehven-i şer şerlerin en kötüsü olmayabilir'. Ya da bazen tercih yapmak durumunda kalabiliriz. Benim tartışmaya çalıştığım aslında bu.

    Biz kazanamayacağımıza göre, kim kazanacak ? diye sorulmuş. Bizim kazanacağımız hiçbir şey olmadığını neden çıkardınız ya da nasıl bu kadar net olabiliyorsunuz ? Daha önceki yorumumda söylediğim gibi net olmak ya da net gibi davranmak sol için bence ciddi bir sorun. Eğer Sol-Sosyalist siyasi partiler bu referanduma 'EVET' deseydi, buradaki yazılar ve yorumlar çok farklı olabilirdi. Benim de takıldığım nokta biraz da bu. Bizim irademizi ve kararlarımızı çoğu zaman bizim dışımızdaki unsurlar mı belirleyecek ?

    Ne ÖDP ne Birgün Gazetesi yazarları ne de diğer sosyalist unsurlar beni tam olarak HAYIR'a ikna edemedi. Aslında itiraf etmekde fayda var, kendimi HAYIR'a ikna etmek için bir parça da zorlamadım değil hani. Ama olmadı işte... Öte yandan EVET'e de tamamen ikna omuş değillim elbet. Bir şeylerin değişmesi için ya da değişimin öyle ya da başlaması için Sanırım EVET diyeceğim. Hepsi bu...

  • erdem

    Anayasa bir toplumsal sözleşmedir. Olmazsa olmaz şartı asgari bir mutabakatın sağlanmış olmasıdır. Ancak ehveni şer'in oylaması hiç değildir. Yekten ve toptan yapılır. Oturursun toplumun tüm kesimleriyle anlaşırsın. Oturmadığında ise kılıçların çekildiği iç savaşın ilk kıvılcımını yakarsın. Ortada oynanan oyunun sınıfsal kadrosu milli burjuvazinin temsilcileri ulusalcılarla işbirlikçi komprodor büyük sermayeden oluşuyor. Evet yada hayır kampanyasına dönüştürdüğü savaş alanında bir figüran olarak nasıl bir tavır sergileyeceğimizdir. Biz kaybedeceğimize göre Quibono sorusunu sormamız lazım, yani kim kazanacak? Kimin kazanması bizim menfaatimize uygun olur, içsavaş hallerinde sorulan en güzel sorulardan biri budur. Evetçiler mi, hayırcılar mı. Kanaat oluşturmadan kimin kazanması bizim için daha uygundur.

  • AliOsman
    avatar

    Bir konu hakkındaki netlik her zaman taktir edilmesi gereken bir durum değil maalesef. Tersi durumda acizlik değil. Net bir şekilde HAYIR yada EVET demek aslında şu konjonktürde işin belki de en kolayı.

    Bu yazıyı yazmamdaki sebebin acizliğimi paylaşmak ya da HAYIR diyen kişilerin kendini daha çok devrimci hissettirmek olmadığı aşikar diye düşünüyorum. Benim korkum ve telaşım yine her zamanki gibi bizim adımıza düşünüp neden evet ya da hayır diyeceğimizi söyleyen 'abilerimizin-büyüklerimizin' varlığı. Acaba gerçekten HAYIR konusunda bu kadar netmiyiz yoksa farkında olmadan toplum olarak netleştirildik mi ? Konuyu tartışmaya ihtiyacım var. Buraya aktarma nedenim de bu.

  • AliOsman
    avatar

    Bir konu hakkındaki netlik her zaman taktir edilmesi gereken bir durum değil maalesef. Tersi durumda acizlik değil. Net bir şekilde HAYIR yada EVET demek aslında şu konjonktürde işin belki de en kolayı.

    Bu yazıyı yazmamdaki sebebin acizliğimi paylaşmak ya da HAYIR diyen kişilerin kendini daha çok devrimci hissettirmek olmadığı aşikar diye düşünüyorum. Benim korkum ve telaşım yine her zamanki gibi bizim adımıza düşünüp neden evet ya da hayır diyeceğimizi söyleyen 'abilerimizin-büyüklerimizin' varlığı. Acaba gerçekten HAYIR konusunda bu kadar netmiyiz yoksa farkında olmadan toplum olarak netleştirildik mi ? Konuyu tartışmaya ihtiyacım var. Buraya aktarma nedenim de bu.

  • erdem

    Mevlam ne eylerse güzel eyler bu topraklarda, aklıyla değil herzaman o şaşmaz sağduyuyla bir kez daha demokrasi sınavı verecek halkımız yine ne eylerse yine güzel eyleyecek gibi görünüyor. Evren anayasını % 92 gibi ezici bir oranla kabul eden, demokrasiye herzaman inanmış büyük halkımız kendi kıçına zevkle bir zamanlar soktuğunu şimdi çıkarmasına neden gerek var anlayamıyorum. Hap gibi yutacaksınız diyorlar..... Ya yutacaksın yada tüküreceksin.....

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #32 Önder Kurt 02-09-2010 08:55
Ali Osman,

Öncelikle belirtmeliyim ki senin "Bütündertlerim izin kaynağı ordudur" yaklaşımı içinde olduğun fikri aklımın ucundan bile geçmedi Ali Osman..Bilirsin ki aklımdan geçenleri söylemekte çekinmem, patavatsızlık olsa bile..Herhangi bir meselenin kökeni tek bir unsurda bulan ya kötü vicdanlıdır ya da aptal..Senin her ikisi de olmadığını biliyorum tabii ki..

Ben senin yanlış algıladığın durumla ilgili lafları, senin için değil, son birkaç yıldır yaratılan genel reel politik söylem hegemonyası için kullandım..Burd a hegemonya lafını iktidar kurmak, güç uygulamak vs gibi genel anlamıyla değil Gramscici anlamda Hegemonya olarak kullanıyorum..Y ani amiyane bir tabirle, herşeyi bir çingene bohçası içine doldurmayı, bütün sosyal meseleleri tek bir ideolojik çağrı, tek bir gösterge altında toplamayı kastediyorum..İ şte itirazım da bu noktada.Yoksa ordunun işlevinin sınıflı toplumlarda ne olduğunu bir sosyalist tartışmaz bile..Malumdur..

Gramsci'nin Hegemonyası sosyalist solun Marx'inkilerden sonra en önemli kavramı ama maalesef ihmal edilmiş bir kavram..İdeoloj ik hegemonya kavrayışımı daha sağlam olsa bugünkü olayları daha net değerlendiririz diye düşünüyorum..

Karşımızda Ordu'ya saldırı ile sahnelen tam da ideal anlamıyla Gramscici hegemonyadır, ya da benzer bir kavramı kullanırsak Lacancı Baş Gösteren/Master Signifier/Falli k Gösteren/BoşGös terendir..Yani tek bir gösteren, sürekli kayan kaotik anlam zincirlerini dikişler, sabitler..

Bu memleket niye geri kalmıştır; Ordu yüzünden. Bu halk niye sinmiştir, Ordu her sesini çıkaranı ezmiştir..Bu ülkede sol niye zayıftır, Ordu 12 Eylül ile başını ezmiştir de ondan..

Yaratılan atmosfer bu mu değil mi? Taraf 2-3 yıldır ne yapıyor? Bu süre boyunca 10 bin haber yaptılarsa 9900 tanesi orduya yöneliktir. Benim derdim bunla, senle değil..Hali hazırda herkes koro halinde Ordu'ya yüklenirken kendi arkadaşlarımdan da aynı şeyi duymak üzüyor. Herkes giderken Mersin'e, gitmek değil midir tersine solculuk biraz da..Bunun gerekçelerine geçmeye gerek yok, pragmatik açıdan da bu böyle..Bunca hır gür içinde, ordu düşmanlığının geçer akçe olduğu bir ortamda sol kendi ordu düşmanlığıyla bir fark yaratamaz..Bu Ordu'nun işlevini deşifre etmekten imtina etmek anlamına gelmez..Bütün toplumu bir histeri içine çekerken birileri, herkes akıntıya kapılmış giderken vicdanın çatlak sesi olabilmektir solculuk, ordunun en büyük mağduru olmasına rağmen..Bu toplumun gerçek meselelerinin çok daha derinde olduğunu hatırlatmak, Ordunun bir neden değil sonuç olduğunu hatırlatmak..

Bir köşe yazarı bugünkü Ordu ile Yeniçeri Ocağı arasında bağlantı kurmuştu..Darbe ve Kazan Kaldırma..Belki de aynı şey..Bugün Kemalist diye lanse edilen ordu sandığımızdan çok daha eski belki de..Ordunun bu toplumdaki yerinin Kemalistlerce belirlendiğini iddia etmek büyük bir falsifikasyondu r, kalpazanlıktır. .3 kuruşluk Osmanlı tarihi bigisi olan farkındadır ki, bu toplumda bütün yenilikçi hareketler Orduyla hesaplaşmak zorunda kalmıştır..III. Selim'i kim öldürdü? Tahtını sağlama aldıktan sonra II.Mahmut'un ilk yaptığı şeyin yeniçerilerle hesaplaşmak -vakai hayriye miydi?- olması tesadüf mü?..Ordu bu toplumun bağrındaki iktidar/sınıf ilişkilerinin bir ürünüdür..Kemal izm iktidara gelince ona eklemlendi..Eğe r bu söylediklerimde bir doğruluk payı varsa, iyi bir sosyalistin işin kolayına kaçıp Orduya nefretini dile getirmektense, bu toplumda böyle iktidar yapılarını ortaya çıkaran "yapısal" dinamiklere, özellikle de inadına böyle bir ortamda dile getirmesi ve yaratılmak istenen Hegemonyaya çomak sokmaya çalısması gerekmez mi?


İkinci olarak da solcuların etki konusundaki bir yanlış anlamayı düzeltelim; bu topraklarda sol olmadı olamadı yönünde söylediklerimi de beni nankör durumuna düşürecek kadar farklı anlamışsın..(Bu rda bir kızgınlık falan yok ha..sadece yanlış anlamanın nereye vardığını anlatmakistiyorum)..

Bu ülkenin sosyalistleri elbetteki bu ülkeye çok emek verdi, bu yolda canlarını bile verdiler..Behic e Boranları, Aybar'ları, Aziz Nesinleri, Kıvılcımlıları, Can Yücelleri hangi densiz hiçbirşey yapmamış olmakla itham edebilir..Hepsi bizim, hepsini de seviyoruz..

Sürekli dile getirdiğim bir sıfatı gözden kaçırıyorsun; "kültür".

Ben bu ülkede bir sol hiç olmadı, solcular hiçbirşey başaramadı demiyorum..Ben bu ülkede bir "sol kültür" yok diyorum..

İkisi radikal biçimde çok farklı şeyler..Aslında lafı uzatmaya gerek yok; kitlesel anlamda solun sahneye çıktığı tarih 1960'lardır..Da ha fazla olguya ihtiyaç var mı..50 yılda herhangi bir kültür kurulamaz..Kend i başına bu örnek bence yeterli olsa da yine de birkaç örnek verelim;

Rusya'da Narodnik geleneği, ayrıca önemli bir anarşist gelenek vardır değil mi (Bakunin,Kropot kin)..Sadece bu da değil, Dostoyevski'nin "Ecinniler" romanında betimlediği rusya ve karakterler isyankar bir kültürün resmi gibidir..

Sonra Fransa..1789'da yaptığı devrim, ardından Paris Komünü, 1848 devrimleri..

Olayı sadece politik verilerle almıyorum..Sol, insanlığın en yüksek, en rafine düşünce külliyatıdır..Y üksek bir ortalama zeka seviyesi ortamında serpilir..Edebi yatın, tiyatronun, resmin, sinemanın, felsefenin 3-5 elitin çevresini aşıp en azından orta sınıflara kadar inmediği bir yerde sol falan olmaz, olamaz..Bir kardelen nasıl çölde yeşeremezse, sol da böyle bir ortamda yeşeremez..

Kültür-sanat'tan örnekler vermiş olmama rağmen "sol kültür" derken kastettiğim bununla da sınırlı değil..

Sol, herhangi bir beklenti olmadan -devrim beklentisi bile olmadan- paylaşmanın, kollektivitenin hazzını sırf kendisi için yaşayabilme yeteneğini de gerektirir..Biz im topraklarda bu da yoktur..Sitenin durumu ortada..

Neden üniversite yıllarındaki hızlı tefrimcilerin pekçoğunun solla herhangi bir alakası kalmadı? Solu kendisi için değil, bir hedefe ulaşıp, kerevetine çıkmak için yaşadıkları için..Gökten 3 elma düşemeyince de solculuğun bir hükmü kalmadı..Oysa solcu olmak, vatanı milleti kurtarmak için, insanın hayatını yaşandığı anda keyifli ve onurlou hale getirmek için vardır..Sol reel politik bir okul olmaktan çok etik/estetik bir varoluş biçimidir, bir yaşam felsefesidir..S olcu olmanın heyacanı bireysel bir deneyim olarak yaşanamaz bu ülkede.

Sonuç olarak bir kez daha tekrar; ben somut varlıklar olarak tek tek solcuları eleştirmiyorum, toplumsal bir yapıyı eleştiriyorum..

Bir itirazım da solun "halkçılığına" yönelik..Onu da Hasana cevap verirken açayım..
Alıntı
 
 
0 #31 hasever 01-09-2010 19:06
Önder,

Ali Osman'ın belirttikleriyl e senin klavyeye aldıkların, bana göre, bir ve aynı. Ben de, genel bir tahlil yapmak gerekirse senin gibi; bir özet geçmek gerekirse Ali Osman gibi konuşurdum. Ama biliyorsun işe en yakınımızdakile rle başlıyoruz. Ve bunda şaşacak bir durum olmasa gerek.

Hayatımızın her alanına girmiş bir kurumun ve üstelik bir çeşit "din iltiması" şemsiyesi altında korunmuş bir yapının, bütünün bir parçası olarak ve kimi zaman da o bütünün bütünü olarak eleştiriye tabi tutulmasında bir sorun görmüyorum. (Senin de bir sorun görmediğini ama eksik bulduğunu anlıyorum)

Belki de bilerek ve kasten eleştiriyi yoğunlaştırmak gerekiyor. Biliyorsun, ordu, yaş itibarıyla bekçisi olduğu (ne demekse artık) cumhuriyetten daha yaşlı ve hatta itfaiye kurumu bile cumhuriyetten daha yaşlı. Bu başlı başına bir trajedidir. Şimdi diyoruz ya bu toplum hafızasız diye. E sormazlar mı sebebi ne diye? Memleketin eli klavyeye varan insanlarından olan bizler, memleketin 100 yıl evveline ait bilgileri inceleme şansına (bilgisine, yetisine) sahip miyiz? Hafızamız kaç yaşında? Evet Osmanlı ceddi, Orta Asya, Mezopotamya, Sümerler, Medler vs. ama bizim hafızamız kaç yaşında?

Bir kurumdan kendi özüne uygun davrandığı için şikayet ediyor değilim. Dünyanın her yerinde ordu en nihayetinde ordudur. Benim itirazım, ki anladığım kadarıyla Ali Osman da bu noktaya işaret ediyor, orduya olduğundan daha fazla bir önem atfediliyor olmasıdır. Anlamakla birlikte, en güvenilir kurumlar arasında yer alması, en fazla, bir toplumun “celladına aşkı” olabilir. Çok mu kırıcı bir tabir? Olsun. Zararı yok. Dinlediğim askerlik anılarından beni en çok şaşırtanları ki çoğu bu yöndedir, orduda bir “dinsizlik” havasının hakim olduğu şeklinde olanları olmuştur. Memleketin haliyle ne kadar tezat değil mi? Ve yine bildiğim kadarıyla ordu kantinlerine “ülker” ürünleri alınmıyor. Sebep? Malum. Ama bu, ordunun memleketi getirdiği noktayı gizlemeye yetmiyor. Doğru “kardeş kanı” üzerinde yürüyen bir iktidarın devamından ne beklenebilir? Ama eğer tarif böyle yapılmazsa can acıtıyor. Kaç generale bunu kabul ettirebiliriz? Kaç ordu mensubu bunun doğal bir süreklilik olduğunu itiraf eder? Hiçbiri. İşte mesele de burda. Hem o, hem bu, hem şu olunmaz. İşine gelince bin yaşında, Atilladan bu yana; işine geldiğinde genç bir cumhuriyet, işine geldiğinde dinsiz ama her daim solun ensesinde. Bunun adı konsun benim “hıncım” biter. Dediğim gibi ordudan bir demokrasi, devrim bekliyor değilim. Failin adı konsun yeter.

Adı konmayınca, tedavisi de olmuyor. Şimdi düşünüyorum da AKP ordu karşıtı deniyor. Aklım almıyor, ordunun bu kadar belirleyici olduğu bir yerde hem hükümet hem de cumhurbaşkanı nasıl olunabilir? AKP ordu karşıtı değil ya da ordu AKP karşıtı, başka bir izahı var mı? Kaldı ki ordunun karşı olmasının nasıl kırıcı bir güç ihtiva ettiğini sol tarihimizden biliyoruz? Bir şeyi daha anlayamadığımı bu vesileyle belirtmiş olayım. AKP niye anyasa değiştirmek ister? Sayesinde başbakan ve cumhurbaşkanı olduğu metnin neresinden hoşnut kalmaz insan? Siyaseten gidilecek, alınacak daha neresi kalmıştır? Tıpkı ordunun hedef şaşıtması gibi bir durumla karşı karşıyayız.

Kemalist devrim, asker kadrolardan oluşuyordu; kabul. Ama bu askerlik hiç bitmez mi? Bitmiyor. Solun gün yirmidört saat budandığı bir yerde askerlik bitmez. Hatırlıyorum, ne zaman başları sıkışsa bize gelirlerdi. ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğundan bahsediyorum. “Hocalar ya” derlerdi “bişey yapmayı düşünmüyor musunuz?” Dinci gruplar kastedilerek. “E siz yapın Hocam, memleket sizin” dediğimizde de. “Gücümüz yok” derlerdi. Gücü olmayan ADT fırsatını bulduğu ilk köşede solcuyu terk ederdi. İtiraf ediyorum ki biraz da “canıma değsin” duygusuyla seyrediyorum onların halini. “Ensemde boza pişirilirken ağustos böceği gibi şarkı söylersen bunu hak ettin demektir.” Ama yine de yerimde duramıyorum. Bu da solun farkı işte.

Neyse, hafıza meselesine de bir iki cümleyle değinip bahsimi kapatayım. Hep düşünmüşümdür, Farsça ve Arapça bilmeden kendimizi tarif etmemiz mümkün değildir diye; en azından böyle hissediyorum. Devam eden bir edebiyatımız, tarihimiz, siyasetimiz, şarkımız yok bizim. Köksüzlüğümüz biraz da burdan kaynaklanıyor. Ve belki de köksüzlüğe layık kurmlarla yönetiliyoruz. Yine Can’ın dediği gibi “kendi düşen köyler kentler ağlamaz.” Ağlamaya olmasa da derdimizi tarife hakkımız var diye düşünüyorum...
Alıntı
 
 
0 #30 AliOsman KOCAK 01-09-2010 11:05
'Bütün dertlerimizin kaynağı Ordudur' gibi bir yaklaşımım olduğunu sanmıyorum ya da böyle bir yanlış anlaşılmaya neden olacak bir ifade kullandığımı. Benimkisi durum değerlendirmesi yapmaya çalışmaktı. Yaşanan şeylerin kökeni ne olursa yaşananlar ve sonuçlarını değiştirmez.

Türkiye toprakları sol adına ne kadar çorak olursa olsun, batılaşma ile başlayan süreç ve ardından gelen Cumhuriyet-Kema lizm dönemi sol için bu topraklardaki en cidiye alınır gelişmeydi. Tepeden inmeciydi, baskıcıydı, despottu ama devrimci karakter barındırıyordu. .. Türkiye, toplumsal anlamda sol ile ( TKP geleneğini gözardı etmeden) TİP aracılığıyla tanıştı desek pek de yanlış olmaz sanırım. Ve ardından gelen yıllarda kendini bir taraftan Kemalizm ile ayrıştırmaya çalşırken diğer taraftan da ülke tarihinde belki de ciddi anlamda ilkkez 'Dünyada neler oluyor ?' sorusunu sormaya başladı ( Jön Türkler ve akranlarını gözardı etmeden). Ve bu vesile ile memleket bir çok farklı değer anlayış ve mentalite ile tanıştı.

Öte yandan, dil üzerine konuşuyorsak, o konuda da altını çizmek istediğim kısa bir kaç cümlem olacak. Bugün dilimize giren yanıt, olanak, olasılık ve benzeri yüzlerce kelime 1970-80 yılları arasında memlekette kullanılmaya başladı. Bu konu hakkında bir de Blog yazmıştım sitemizde. Ve bunların ilk kullanılması ve sahiplenilmesi önce sosyalistler, sonrasında da Kemalistler arasında oldu. Bu durumun toplum tarafından hazmedilmesi tahmin edilenin çok ötesinde zordu. O yıllarda ilkokul ve ortaokul öğrencileri bile sadece yazılı kağıtlarında bu kelimeleri kullandıkları için alması gereken notları alamamışlar yani bir anlamda kendi ölçeklerinde bedel ödemişlerdi.

İster seversin, ister sevmezsin bugün Türkiye entellektüel, yazar çizer, elle tutulur gazeteci taifesi içinde eskiden bir şekilde sola bulaşmamış insan bulmakda zorlanırsın. Türkiye'nin bugünkü durumunda hoşlanmasakda, diğer İslam ülkeleri ile bir farklılık yarattı ise bu salt Kemalizmin değil sosyalizmin ve sosyalistlerin de başarısıdır. Ve özellikle sosyalistler, bunu iktidara gelmeden, işçi, memur, öğrencilerin içinden çıkardıkları muhalefet ile gerçekleştirmiş lerdir. Tüm bunları neden anlatıyorum ? Bu topraklarda sol olmadı, olamadı yaklaşımlarına karşı bir çift söz söylemek için diyebilirim. İster İslam kültürü de , ister biat kültürü ya da ATÜT ( Asya Tipi Üretim Tarzı); ister reform, rölesans de ister aydınlama de yani ne demek istersen onu de Türkiye'de sol-entellektüe l kültür filizlendi ama gelişemedi, geliştirmediler ... Bunun tek sorumlusu bu halk ya da sosyalistler midir ?! Yukarıda bahsi geçen kültürlerden beslenen devlet yönetimi geleneğinin, ve onun bürokrasisinin hiç mi katkısı yok ? Allah aşkına hangi ülkede bir ordu 300 milyar dolar ( Bütce oranına da bakmak lazım) harcar ve 25 yıl sonra bir arpa boyu yol alamaz. Ve bunu yaparkende her türlü gayri hukuki ve gayrı ahlaki yolları kendine meşru yol olarak görür. De ki böyle bir coğrafya buldun, kaç ülkede, bu ordunun büyük kumandanları herşeye rağmen bu kadar değerlidir ? Kaç ülke PKK gibi çözülemeyen bir problem-güç karşısında 25 yıl, her türlü fakirliğine ve yoksuluğuna rağmen, inatla, bıkmadan usanmadan yoluna devam edebilir ? Ve bu başarısız ordu ve komutanları kaç ülkede, yapılan anketlerde yüzde 87 oranında en güvenilir kurum seçilebilir ? Şimdi böyle bir tarih ve sosyolojik yapıda, sosyalistler biraz da konjoktürü de arkalarına alarak, bir dönem, köyler dahil olmak üzere bir dönüşümü başlattılar ve öyle ya da böyle dönemi içinde de başarılı olmamışlar mıdır ? Bu başarı neredeyse spatula ile kazınıp memleketten atılmaya çalışılmadı mı ? Ben Kayseri'de doğdum ve büyüdüm. Milliyetçi-muha fazakar olarak bilinen bu kentte bile yüzlerce insan işkencelerden geçirildi, yine yüzlercesi belki de binlecesi cezaevlerine atıldı. Ve ardından uzuuun işsizlik dönemi yaşadılar. Bunlardan iki tanesi benim dayım. Şimdilerde ikisi de 50 yaşın üzerinde. Büyük olanı 1982'den beri işssiz ve 1980'lerin sonunda yaşadıklarından kaynaklı ruh sağlığını kaybetmek üzereyken, tedavi altına alındı ve şimdi ilaçlar ile yaşamaya çalışan bir şizofren. Diğeri de müzmin işsiz. Kayseri'de ( diğer yerlerde hemen hemen aynıydı) Komunist (!) oldukları için kimse iş vermedi. Nişanlısı, 'işkencede aldığı elektirikleden kaynaklı çocuğu olmaz' diyerek nişanı attı (!)... Şimdi ben bunları neden anlattım ? Eminim bir çok ülkede bu ve benzeri yaşanmışlıklar hatta daha fazlası da vardır. Lakin onların kültürü ve tarihi biraz da devlete karşı-muhalif olduğundan tüm bunları saracak ya da hafifletecek bir altyapıları vardı. İşte Türkiye'de de yapılmaya çalışılan şey biraz da böyle bir şeydi. Yani altyapı oluşturmaya çalışmak... 1960-80 dönemi sol tarihi aklamaya çalışmıyorum, lakin solu ve bugününü sonuçlar ile değerlendirmek bence haksızlık. Çok yanlışlar yapıldı ama çok da doğrular yapıldı. Yanlışı ile doğrusu ile anlatılan bizim tarihimizdir, bu toprakların tarihidir. Yeni bir sol kültür oluşturacaksak bunlar yokmuş ve yaşanmamış gibi davranamayız. Kemalizm bu denli sahiplenilirken , 1960-80'lerin solu ve yaratmaya çalıştığı kültür bir çırpıda silinip atılamaz.

Selam,
Alıntı
 
 
0 #29 Önder Kurt 01-09-2010 05:14
Ali Osman,

Ordu hakkında sahip olduğumuz çözümlemelerde çok önemli bir noktayı gözden kaçırıyoruz gibimegeliyor.. Şu klasik soruyu Orduya uygulayarak başlayalım;

Böyle bir orduya sahipolmamız neden mi sonuç mu?

100% neden ya da 100% sonuç denemez elbette..Ama sen ordunun bugükü meselelerimizin yegane nedeni olarak görmeye meyilliyken ben bir sonuç olduğunu düşünüyorum..Bö yle bir toplum böyle bir ordu çıkarır..Ya da her halk layık olduğu gibi yönetilir..

Biraz daha açmak için Rusya ve Ruslar hakkında şu çok ünlü saptama ile devam edelim; Rusya'da Çar'lar değişir ama düzen değişmez..Yarım yamalak, yalan yanlış aktarıyor olabilirim..Bir başka versiyonu da şöyle birşey; Rusya her zaman bir Çar'a ihtiyaç duyar..Sosyalis t devrime rağmen Stalin'in ve arkasından gelenlerin yeni Çar'lar olduğu söylenmiştir..K eza Putin'in post-modern zamanların Çar'ı olduğu iddia edilmiştir..Rus ya için Doğru ya da yanlış..Şu anda bizi ilgilendiren bu değil..Bu saptamanın ifade ettiği, "yapı"ların kişilerden daha belirleyici olduğudur...İşt e bu bağlamda Yapısalcıların ve Post-yapısalcıl arın politik düşünceye katkıları çok büyük olmuştur..Adı üstünde "yapısalcı" okul, toplumların hayatında insan öznelerinden çok yapıların etkili olduğunu iddia eder..Althusser ile Marxisme uyarlanan bu anlayışa göre, asıl belirleyici olan kadim yapılardır..Mar xsim proleterya gibi kollektif de olsa öznelerin belirleyiciliği ne inanır..O yüzden yapısalcı okulun fikirleri bizlereilk başta aykırı gelir..Herşeyi açıklayamasa da yapısalcı okulun toplumu anlama yeteneğimize büyük katkılar yaptığı da yadsınamaz..

Yapısalcılık, dil analizlerinden, linguistic'ten çıkmıştır..Nede n dil? Çünkü dil ideal bir yapıdır..Şimdi ideal bir yapı olarak dil hakkında şunu soralım; bir toplumun dilinin değişikliğe uğrama dinamikleri nelerdir? Hemen akla dilin kolay kolay değişmediği gelmez mi? Dil hakkında konumu açısından bir başka önemli saptama da herkesin paylaşılan dilin içinde olduğudur..Herk es aynı grameri kullanır..Ama aynı gramer çok farklı tikel söylemler yaratır, herkesin kendi dili kullanma tarzı vardır, ancak arka planda aynı dilsel yapı işgörür ve kuşaktan kuşağa aktarılır..

Şimdi toplumu da bir dil gibi kavramaya çalışalım..Eğer bunu yaparsak ortaya şöyle bir sonuç çıkmaz mı: tıpkı dil gibi toplumsal yapılar da analitik bir şekilde ortaya konabilecek bir değişim mekenizmasına sahip değildir, çok uzun vadede sayısız olumsal etkenlerin kaotik ilişkisi sonucu değişir..

Nasıl her toplumun dilinin bir grameri varsa, kültürlerinin de bir grameri vardır..Nasıl dilin grameri bugünden yarına değişmezse, kültürün grameri de bugünden yarına değişmez..

Bu söylediklerim ığığında iddia şu; bugün eleştirdiğimiz ordu kemalizmin falan bir sonucu değildir..Kemal ist devrim ile birlikte ordu sancağını değiştirmiştir sadece..Aynı şekilde toplumun bugünkü ana dikişleyici göstereni, yani Master Signifier/Baş Göstereni kemalizmden diyelim İslama doğru dönüşürse sen sanıyormusun ki ordunun şu an eleştirdiği özellikleri değişecek? Atatürk potreleri kaldırılıp Ulema potreleri asılacak hepsi o..Bugün erinden orgeneraline ordunun tamamını 600-700 bin her neyse hepsini tek tek kovup yerine tamamen yeni bir kador kursan, ordunun bu toplumdaki işlevi değişir mi?

Başka hiçbirşey değil bütün sorunlarımızın kaynağı ordudur yaklaşımı bana doğru gelemiyor..Bu post-modern çarpıtmadan, hedef saptırmadan başka hiçbirşey değildir..Bu toplumun sorunlarının kaynağı çok derinlerde..192 3'te falan başlamadı..Bu toplum bir sonraki yöneticisinin, bir kan banyosundan sonra seçildiği bir tarihten geliyor..Tahta çıkmanın kişinin kendi öz kardeşlerini boğazlaması kaydıyla mümkün olacağı yazılı olmayan yasasına dayanıyor bu toplumun devlet ve yönetim anlayışı..Ordu darbeci demiyorlar mı deli oluyorum..Karde ş, "darbe" bu toplumun kurucu yasasıdır..Hani duyan da sanır ki, Türkiye denen ülke bin yıldır demokrasi ile yönetiliyordu da, bu kemalist darbeci askerler geldi despot bir rejim kurdu..

Ferhan Şensoy'un efsane haline gelmiş bi numarası vardır ya; İstiklal'de Nazi SS subayı üniformasını giyip gelen geçene kimlik sorup milleti çuvallar gibi üst üste yığmışlar ya..Bütün gün boyunca bir tek İTÜ öğrencisi siz kimsiniz, necisiniz diye kimlik sormaya cesaret edebilmiş..

İşte bu toplumun temel sorunu bu, ordu falan değil..Ordu, bu halk her gördüğü üniformalıya bir iktidar odağı olarak taptığı için böyle..Ya da her iktidar odağına kayıtsız şartsız teslim olduğu için, dini bunu emrettiği için böyle..Ordunun sadece bir ürünü olduğu bu toplumun "yapısı" bu işte..Bu toplumun "kültürünün grameri" bu işte..Sen istediğin kadar farklı bir dil kullanmaya kalk, bu gramer içinde konuşmak zorundasın..

Bütün dertlerimizin kaynağı ordudur demek bir Marxistin sahip olması gereken tarihsel boyutu gözardı edip "şimdi" içinde düşünmeye çalışmak anlamına gelir..Ordu bu toplumu bu hale getirmedi, bu toplumun yüzlerce yıllık bu hali orduyu bu hale getirdi..
Alıntı
 
 
0 #28 hasever 31-08-2010 22:18
Ali Osman,
İçimden geçenleri yazmışsın; özellikle de ordu hakkında...
Alıntı
 
 
0 #27 AliOsman KOCAK 31-08-2010 13:36
Neden bilmiyorum cümle yarım kalmış. Tamamlayayım :

Bir anlamda statükoyu da savunduğu doğru lakin bugün kendine sosyalist-komun ist diyen insanların anne-babaları
Alıntı
 
 
0 #26 AliOsman KOCAK 31-08-2010 13:29
Koray Bey,

Öncelikle şunu belirtmekte fayda görüyorum, bu siteye bir birine yakın ama aynı şeyi düşünmeyen insanlar yazılar yazıyorlar. Kemalizme bakışım ve değerlerndirmem Önder'e yakınken kendimi Kemalist olarak tanımlamam. Ve tanımlamayı da doğru bulmam. Kemalizm ile benim aradaki ilişki gayet basit : Kemalizm halen bu topraklarda zemin ve taban bulmuş tek modernist proje. İçeriği itibari ile de , Önder'in altını çizdiği gibi, sol değil ama sola yakın durur. Tabanı ise yine Önder'in altını çizdiği gibi sol-solumsudur. İş, demokrasi konusunda taraf olmaya gelince elbetteki AKP'nin şu yada bu şekilde getirmeyi planladığı bir demokrasi değil, modernist bir proje olan Kemalizmden yanadır.

Kemalizm dediğimiz şey bugün Ordu ve CHP ile ziyadesi ile özdeşleşmiş durumda olduğu için farkı koymanın da önemli olduğunu düşünüyorum. Çok küçük bir örnek ile ordu ve aramdaki farkı koymak isterim. Köy Enstitüler ve dramatik sonu yıllardır konuşulur. Ülkenin Köy Enstitülerin yok olması ile neler kaybedildiği defalarca yazıldı çizildi. Bence gözden kaçan çok daha büyük birşey var. 12 Eylül öncesinde, yaşı erenler ve o politik atmosferi şu ya da bu şekilde tenefüs edenler gayet iyi hatırlar ki hemen her köyde ( bu abartılı bir şey değil) en az 8-10 tane devrimci genç vardı. Ve bunlar yeni bir dünya kurmanın mümkün olduğunua inanıyorlardı. Köy tecrübesi olanlar iyi bilir ki 8-10 kişi, 100-150 haneli bir köyde inanılmaz etkili ve güçlü olma potansiyellerin e sahiptirler. 12 Eylül Cuntası ve paşaları bu potansiyeli yok ettiler,kazıdır lar. Hatta gençlerin kendilerini yanlış yaptıklarına ikna ettiler. Ve bu tahribat Köy Enstitülerinden belki 100, belki de 1000 kat daha fazla vurdu memleketin entellektüel ve aydınlanmacı karakterini. Diğer batılı ülkelerde, İspanya, Portekiz, Yunanistan, Arjantin... Gelenekleri, aydınlama rüzgarı nedeniyle, Cunta ve baskısına rağmen sol güçlenirken, Türkiye'de Cunta solu ezdi geçti...

Kemalizm ile beraber Sol düşünceye merheba diyen memleket , 2. Dünya Savaşı ( Atatürk ve İnönü döneminde TKP'ye ve Nazım'a yapılanlar unutulmamalı elbet) ile soluklandıktan sonra sol adına tekrar 1960'lı yılları beklemek zorunda kaldı. Topu topu 20 yıl gibi bir süre, neredeyse sadece Kemalizmin yarattığı görece sol taban ile kendi gövdesini yaratmaya çalıştı. Çoğunlukla doğruları el yordamı ya da deneme-yanılma ile bulmaya çalıştılar. Ve 20 yılın sonunda, niteliği tartışma götürse de, yukarıda bahsettiğim gibi, Sunni-Türk köyler dahil olmak üzere neredeyse tüm köylerde en az 8-10 devrimci -ya da kendine bu adı veren genç yetişti-yetişti rildi. Benim Orduya karşı bitmeyen hıncımın ve duyduğum iğrentinin temelinde yatan en önemli sebep budur. Memleketin geleceğini karartılar. Entellektüel açıdan boktan çıkabilecek bir ülkeyken, tam da dibine gömdüler. Şimdi bu entellektüel fukaralıkla akla zarar şeyleri konuşup duruyoruz.

Ordu ile ilgili sıkıntılarım elbette bununla sınırlı değil ya da varolan durumu salt bu parametre ile değerlendirmiyo rum. Benimki canımı çok acıtan sosyolojik bir vakayı sizler ile paylaşmaktı.

CHP'nin durumu elbette biraz daha farklı... Keşke biraz daha solda olsa da girip çalışsam diye düşündüğüm bir partidir, CHP. Türlü sıkıntıları yok demiyorum elbette var. Bir anlamda statükoyu da savunduğu doğru lakin bugün kendine sosyalist-komun ist diyen insanların anne-babaları
Alıntı
 
 
0 #25 Önder Kurt 31-08-2010 11:19
Koray bey,

Öncelikle siteye hoşgeldiniz.

Bu eleştirileriniz muhattabı sanırım benim, zira çizdiğiniz profile bir tek ben uyuyorum..Diğer arkadaşlar, bırakın Kemalist/elitis t olmayı, bu sitede yaşanan bütün gerginliklerde tam da bu konuda tam da sizin temsil ettiğiniz pozisyonda olmuşlardır..Bu sitede sizin anladığınız alamda elitisit, yani kemalist elitist varsa bir tek benimdir o profile uyan..İtiraf etmeliyim ki bundan gocunmuyorum..A ncak ben buna elitizim değil Jakobenizm diyorum..Jakobe nizm de aslında özsel olarak sadece köylülüğe güvenmemek anlamına gelir; yaşanılası bir toplumve dünya kurmak için köylülüğün altedilmesi anlamına gelir..Demokras inin köylülük üzerinden kurulabileceği, gittikçe popularize olan post*modern bir saçmalıktan başka birşey değildir..Köylü lük, burjuvaziden bile önce baş düşmandır..Kema lizmin bir hatası varsa köylülüğe karşı sert olası değil, Fransız Jakobenleri gibi yeterince sert olamamasıdır..K orkaklıklarında n iktidarı çok erken teslim etmiş olmarıdır..

Ben mühendisim; sosyal meseleler üzerine düşünürken sağlam bir çıkış noktası olacak kesinliker, tartışmaya kapalı mutlak öncüller, aksiyomlar ararım..Bu kesin aksiyomlardan biri şudur; bu ülkede Kemalizm er ya da geç aşılmalıdır; ancak misyonunu tamamladıktan sonra, yani yüzlerce yıllık yoz kültürüyle köylülüğü altettikten sonra..İkinci bir aksiyom ise şu, ki bu çok daha önemli;

Kemalizm sağdan değil ancak soldan aşılabilir..Sağ ın, hele hele Türkiye sağının böyle bir yeteneği, tıyneti yoktur..Dünyanı n en aşağılık, en yoz, en talancı sağı Türkiye sağıdır..

Peki Kemalizmi aşabilecek bir sol Türkiye'de var mı?Bırakalım Kemalizmi aşma misyonunu, bugün bu ülkede herhangi bir sol yoktur..Soldan ben üç beş miting düzenleyip, geçmişi yad etmeyi anlamıyorum..Sa ğa olduğu gibi sola da öncelikle bir kültür olarak bakıyorum..Türk iye'de "kültür olarak" bir sol yoktur..Hiçbir zaman da olmamıştır..Tıp kı sağı gibi solu da bu ülkenin, halkçılık adı altında köylü yalakası olagelmiştir..M üziğiyle, seçimiyle vs hep köylüye yaltaklanmaya çalışmıştır..So nuçta bugün bulunduğumuz yerdeyiz..Sanki solun cılızlığı, şehri pas geçip köylüye yaltaklanmaktan kaynaklanmıyorm uş gibi, halktan koptuk diye daha da bir köylü severliğe yönelmiştir; bu sefer de dini keşfetmiştir..

Sol bu ülkede, yerleşik bir kültür halinde değil, artık en genci bile orta yaş sınırını geçmiş bir yaşlılar kulubüdür; briç kulüplerinden bir farkı kalmamıştır..Ya şam enerjisini yitirmiş bir grup yaşlı insanın nostaljik bağlılığından başka hiçbir toplumsal gönderimi yok..Bu yolda büyük özveriyle bir ömür adamış insanları tenzih ediyorum..Ama onların insan üstü muazzam adanmışlıkları ve özverileri Yunan trajik kahramanlarının ki hep bireysel kalmıştır maalesef...Dedi ğim gibi etik, estetik, ontolojik öncüllerle beslenen bir kültür olarak sol bu ülkede yoktur, kendini solcu sananlar arasında bile yoktur..Solculu k bu ülkede tutulan 6.büyük takımdır hepsi o; gerçi siir köy hizmetleri kadar bile taraftarı yok ama tarihi itibariyle 6.büyük olur işte..Sol bu ülkede, kendini solcu sananın bile yaşamına dokunmaz, günlük pratiklerini, varoluş tarzını belirlemez; iş güç, çoluk çocuk meselelerinden sonra şöyle 5-10 dakka ayrılan bir meşgaledir, hepsi o..Bu anlamda bütün kalbimle inanarak söylüyorum ki Türkiye toplumu sol kültür açısından ABD'ni bile çok gerisindedir..A BD'de hiçolmazsa kökü çok sağlam, yani kültürel olarak yerleşmiş bir grassroots dayanışması vardır..Şurda burda zaman zaman çok güçlü açığa çıkar..Şu ya da bu formuyla bir grassroots dayanşması kuruluverir..Şu siteyi ABD'de çıkarmış olsak, iki ay içinde birkaç onbin üyesi olur, birkaç yüz webadmin'i gönüllü olur, hergün sitede büyük bir canlılık görülürdü..Bir ucundan tutup siteyi geliştirecek yüzlerce gönüllü çıkardı..

Mevcut politik profili olan böyle bir ülkede kemalizm, farklı bir toplum isteyenleri bir araya getirecek bir "Fallik Gösteren", Baş Gösteren/Master Signifier olmayı sürdürecektir..

Kemalizmin bugün alternatifi ne? Durum ortada..Yukarıd a çizmeye çalıştım..Bu durumda kim Kemalizmi aşacak? İslamcı neo-liberaller mi?

Ben kendi hayatımda, sosyalist sol olmayan hangi toplum gruplarıyla biraraya gelebilir, şöyle ya da böyle minimum müsterekler üzerinden iliçkilenebilir , eklemlenebiliri m diye arandığım zaman İslamcı neo-liberalleri görmüyorum, kemalistleri buluyorum yanımda..İyi ya da kötü bir ortak paydayı bir tek onlarda buluyorum, İslamcı köylülerde değil..

İş ortamından tanıdığım pek çok kemalist insanın, Facebook üzerinden solun değerlerine, ikonlarına, sembollerine sahip çıktılarını görüyorum..Solu n en azından benim ait olduğum kesimi yüzünü nasıl Kemalistlere dönüyorsa, Kemalistlerde son birkaç yıldır yüzlerini sola dönmüş durumdalar..Ken dilerinden asla beklemeyeceğim, sağcı, milliyetçi olarak bidiğim, işinde gücünde, aile babası mülayim insanların Che Guevara'ya, Nazım'a, Deniz'e hatta ve hatta Lenin'e sahip çıktıklarını görüyorum..Face book gibi herşeyin uluorta sergilendiği, kişinin alakalı alakasız bütün tanıdıklarının takip ettiği bir ortamda onca yıl tanımış olmama rağmen böyle birşey asla beklemeyeceğim "sıradan" insanlar olabildiğince radikal sol paylaşımlar yapabiliyorlar. .Bu sayede görüyorum ki sosyalist sol tek başına bu ülkede birşeyler yapamayacağına göre, kemalist orta sınıfla biraraya gelebilecek koşullar oluşmuştur..Sır adan kemalistler bunun için yeterince mavi boncuk yollamaktadır..

Kemalist orta sınıftan böylesine sinyaler alıyorken, özgürlük savaşcısı olarak sunulan İslamcı kesimden sola gönderilmiş tek bir mesaja ben rastlamadım..Ke malistler kamusal alanda Nazımlara, Denizlere, Che Guevaralara açık açık sahip çıkarken İslamcı kesimden sola yönelik en küçük bir şirin görünme olayına ben rastlamadım..Ke malistler kendilerini sola dönmüşken diğer ehveni şer adayı, demokrasi havarisi İslamcı kesim kime dönmüş durumda? Neo-liberallere , post-modernistl ere, kimlik politikacıların a, etnik ayrılıkçlara..

Son olarak da Zizek'ten, Negri'den beslenen düşüncelerin nasıl buraya geldiğini açıklayayım; bu düşüncelerden beslenen bir zihin dünyası başka yere gidemezdi zaten..Eğer okuyorsanız bilmeniz gerekir ki,Zizek'in baş düşmanı, iliklerine kadar tiksindiği tek bir grup varsa liberallerdir.. Bugün bu ülkede iberallerin kimi desteklediği malum..Zizek, yeri gediğinde en ortodoks solcuya bile bu kadarı fazla dedirtecek kadar sosyalist solun kötü şöhretli yönlerine sahip çıkar, sırf iğrendiği liberallerle aynı gemide bulunmamak için..Adeta sırf onlarla aynı düzlemde buluşmuyor olmak için, tutar Stalini savunur, tutar Kültür Devrimini savunur..Bugünü n türkiye ortamına uyarlarsak, Zizek'in en son biraraya geleceği kesim Taraf alçaklarıdır..

Negri'ye gelirsek; Negri düşüncesinin kaynakları Spinoza'dır, Deleuze'dür, Nietzsche'dir.. Bu kaynakların hepsinin en büyük ortak paydası ise dine karşı duydukları nefrettir..Niet zsche Hristiyanlığa karşı başkaldırmış en büyük filozoftur..Spi noza, kendi yahudi cemaatinden dinsiz diye afaroz edilmiştir..

Bu düşünce çizgisinin en belirleyici bir başka özelliği ise "çokluktur", ki yerleşik iktidar yapılarına karşı bütün farklı kaçış çizgilerinin buluşma noktasını arar..Bu kaçış çizgileri neyden kaçar? Yerleşik kültürel mentaliteden; Nietzsche "İyini ve Kötünün Ötesinde" arayışa çıkarken, mevcut kalıpların dışına çıkmanın yollarını arar; ya da "Ahlakın Soykütüğünü" incelerken, mevcut kültürel yapıların nasıl birey üzerine boyunduruk taktığını gösterir..Bu adamların düşüncelerin bizatihi çıkış noktası yerleşik ahlaka/dine karşı çıkıştır..Ona karşı çokluğun aranışıdır..Her kesi tek bir ulvi buyruğun hükmüne sokmaya çalışan bir kültürün "çokluk"la uzaktan yakından ilgisi olamaz..

Mesele bir devlet ideolojisi olarak kemalizmle biraraya gelmek değildir..Kemal izm "Baş Göstereni" altında toplanmış somut tikel bireylerle biraraya gelmektir..Karı ştırılan nokta bu..Bir devlet ideolojisi olarak Kemalizmin neyi vaaz ettiğinin hiçbir önemi yoktur..Anlaşıl mak için abartalım; Kemalizm isterse faşist bir ideoloji olsun, solcuların ittifak arayışı açısından birşey değişmez..Zira ittifakı ideolojinin kendisiyle değil, o ideolojiye bağlanmış somut tikel bireylerle yapılır..Zira ideolojik bağlanım dengesiz, sürekli yeniden ve yeniden kurulan bir ilişkilenme tarzıdır..Önümü zdeki somut reel olaylar, sosyalist solun kendi hedefleri açısından İslamcı muhafazakar kesimle değil Kemalist orta sınıfla kısır olmayan bir ilişki kurulabileceğin i gösteriyor..En azından ben kendi somut hayatımda bunu görüyorum..Kuts al bir kitabın takipçisi olduğuna inan birinde özeleştiri dinamiği ölmüştür..Kendi sini ulvi bir doğrunun militanı olarak görür..Bunlarla bir "çokluk" kurulamaz..Ama kendini Aydınlanmanın, özgür düşüncenin, bilimin, çağdaşlığın bir temsilcisi olarak gören insanlarla bu olasılık en azından bir potansiyel olarak vardır..

Kemalizmin dahil olduğu -yarım yamalak da olsa- ulusal kurtluşcu, burjuva demokratik devrimci, aydınlanmacı hareketler dünyanın heryerinde sola dönüşebilmiştir ..Tarih bunun örnekleriyle dolu..

Ancak İslamın şu ya da bu şekilde solun şu ya da bu şekline dönüşebildiğine insanlık henüz tanık olmadı..İslam coğrafyasına bakmak yeterli..Solun bugün herhangi bir şekliyle tamamen ölü olduğu topraklar sadece İslam topraklarıdır.. Başka her ülkede şöyle ya da böyle solumsu bir yapı, bir kültür vardır..En azından solun serpilebileceği bir nüve vardır..Ancak sol için tamamen çöl olan tek yer Arap/İslam çoğrafyasıdır.. Bugün Türkiye ait olduğu İslam liginde iyi kötü, az biraz solun tomurcuklandığı tek ülke olarak duruyorsa bunun yegane sebebi Kemalist Aydınlanmadan geçmiş olmasıdır..

Böyle bir kültürde, kendi yaşam sınırlarım içerisinde Kemalizm sol açısından hala önemli bir kaynaktır..O yüzden göğsümü gere gere Kemalistliğimi ilan etmekte hiçbir beis görmüyorum..Bil akis gurur duyuyorum..Kema listliğimin de Negriciliğim ve Deleuzecülüğüm ile tam bir uyum içinde olduğunu düşünüyorum..

Saygılar..
Alıntı
 
 
0 #24 erdem 31-08-2010 10:52
Aşkınlık problemini kemalistler çözemediği gibi Zizek ve Negri'de hala çözemedi. Kurucu kadronun ortak ismi Gazi Mustafa Kemal Paşa hem Zizek ve hem Negri, hem de Adorno hem de Lenin'den bir adım daha önde. Gerçeğe en yakın doğruyu eskikte olsa pratik söyler. Gerçek olabildiği kadar pratikte somutlaşır. Çünkü bu adamlar kurucular ve kurucu oldukları için haklılar, kurdukları Cumhuriyet bunca saldırıya rağmen can çekisese de ayakta ve hala yaşamıyor mu?

Eğer varsa ve mevcutsa "Kemalist düşünce sistemi-yapısı" tartışılabilir. İleriye taşınabilir ya da karşı devrimlerle yok da edilebilir. Buna itirazımız yok. Öğrendiğimiz ve bildiğimiz kadarıyla şüphe götürmez bir gerçekle bu kadro antiemperyalist ve tam bağımsızlık taraftarıdırlar . Bir de çok namuslular. Ben kendi adıma o eski ruhun yanında ve onlardan taraf olarak yer almayı tercih ediyorum. Uzun uzun analizler yapmaya, doğru yada yanlış envanter çıkarmaya gerek bile duymuyorum. Tamamen duygusal nedenlerle tarafım. TKP, ÖDP ve İP'de artık mümayişlerinde Ay Yıldızlı bağrağımızı taşıyorlar. Atatürk'ün Gençliğe Hitabesindeki dile getirilen, "ele geçirilen tüm kaleler, tüm tersaneler ve müstevlilerin işbirliği yaptığı dahili bedhahtlar" nedeniyle olsa gerek. Fidel ne kadar "El libertatora bağlıysa bizde o kadar "Gazi Paşa bağlıyız"

Düşünce anlamında bu topraklar kendi ekolü ve özgülünü kuracak elitist (ne demekse bu) bir adam daha yetiştirmedi. Herkesin başkasının aklıyla ve metodolisiyle konuştuğu doğrudur. Evrensel bir zorunluluk olarak bundan kimse de kaçamaz. Atatürk de Rousse'n aklıyla konuştuğu doğrudur. Anadolu insanı kolayı seçer, taklidi tekrarlamak işine gelir; 250 senelik aydınlanma adına modernleşme çabalarımızın özeti kupkuru olan bir şemayı takip etmekten başka bir şey değildir.
Alıntı
 
 
0 #23 Koray 30-08-2010 16:45
Merhabalar,
Uzun süredir siteyi misafir olarak takip ediyorum ve çok yararlı buluyorum. Yalnızson zamanlarda farkettim ki yazarların birçoğu aslında 'elitist', bu topraklardan beslendiği için de d oğal olarak 'Kemalist' bir düşünce yapısından besleniyor. Zizek' ten, Negri' den, Adorno' dan beslenen bir zihin dünyasının geldiği yerin burası olması üzücü.
Kemalizm solun ehven-i şeri olamaz artık, olmamalı. Nasıl bir düzen tahayüllünde olduklarını artık bilyoruz. Tek tip, sınıfsız, sınai kalkınmaya odaklı bir düzen. Bunların iktidarda olduğu(gerçi her zaman iktidarda azımsanmayacak etkileri oldu) ve sosyalislerimiz in 'devletçi' olduğu için sempatiyle baktığı 1930' lardaki icraatlerine bakmak yeterli. 1930' lardaki hızlı büyümenin hangi toplumsal sııfların sömürüsü ile ortaya çıktığını biliyoruz artık. Ayrıca bu dönem de Kürt bölgelerinde yapılanları da. 1930 larda ve sonrasında 40' larda en büyük darbeyi yiyen geniş köylü kesimi fırsatını bulunca Kemalist iktidarı alt etmekten geri durmayacaktı elbette. Kemalizm siyasi iktidarda olmadığı her anda bir şekilde etkili olmuştur. Yargının yapısına bakın, askeriyenin yapısına bakın.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile