Makaleler Bütün Yazılar Makale Guncel Psikoanalizin Sanat Anlayışı
 

Psikoanalizin Sanat Anlayışı Popüler

Makale

“bitmemiş bir kendi kendine analizin dipsiz çukurunda otobiyografik bir yazı nasıl dünya çapında bir kurumlaşmaya neden olabilir?” Jacques Derrida

Freud savaşları yıllardan beri ortalığı kırıp geçirmekte, aşağılamalar, huysuzluklar ve acı sözler, soyut felsefi eleştiriler ve ciddi tarihsel argümanlar birbirine karışmaktadır. Her türlü iletişim araçlarından, sinemadan, edebiyattan bilimsel dergilerde yayımlanan makalelere kadar kamuya açık tüm alanlarda çekişme devam etmektedir. Freud’un yirminci yüzyıl kültüründeki –bilimsel, felsefi, edebi, kültürel ve dinsel- yeri tartışmasızdır. Ahlaki düşünce, benliğin yaratılması ve cinsellik alanında Freud öncesi dönme şansı, Kopernik öncesi inançlara geri dönme şansı kadar azdır. Bütün karşıtlıklara rağmen Freud konusunda ne çok şey bilinirse onun o kadar ilginç, şaşırtıcı ve düşünmeye özendirici olduğu anlaşılacaktır. Freud’un öncülük ettiği psikoanalitik kuramın varsayımlarından ikisi özetle şöyledir:

1. ruhsal gerekircilik yani nedensellik ilkesi. Buna göre, ruhsal süreçlerin mutlaka bir neden vardır.

2. bilinçdışı süreçlerin etkinliği; bilinçdışı zihinsel işleyişler düşünce ve davranışlarımıza etki edebilir.

Bu iki temel varsayım ışığında Freud’un, dahası psikoanalitik kuramın sanat anlayışına bu yazının sınırları içerisinde değinmeye çalışalım. Bu yüzyılda, sanat ve edebiyata ilişkin geleneksel sorunlara belirli kesinlikte yanıtlar getirilebildiği görülmektedir: Esinin doğası nedir? Ya yaratıcı süreçlerin? Sanat yapıtı karşısında nasıl birtakım tepkiler gösteririz? Tepkimiz nasıl olur da belirli bir biçime bürünmektedir? Ya anlam? Özdeşim? Edebiyat nasıl bir moral etkiye sahiptir? Biz nasıl olur da bir sanat yapıtını bir başkasından daha iyi buluruz? Kuşkusuz bu soruların hepsi yanıtlanmış değildir; fakat bir takım yanıtlar vermek olanaklı hale gelmiştir. Freud'un on dokuzuncu yüzyılın sonundaki, bilinçdışı zihinsel yaşama ilişkin keşfi, yirminci yüzyılın entelektüel yaşamındaki belirleyici olayı müjdeler. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Psikanalizin kabulü ya da reddi ancak onun verilerine dayanarak mümkündür; çözümlemek ya da çözümlenmek gerekir. Freud şöyle yazıyor: “Psikanalizin öğrettiği şeyler, sayısız gözlem ve deneyime dayanmaktadır ve bu gözlemleri kendisi ya da başkaları üzerinde tekrarlamamış bir kimse, onun yani psikanalizin bağımsız bir değerlendirmesini yapacak bir durumda değildir.” Şöyle devam ediyor: “Psikanalizin tek konusu, insanlardaki zihinsel süreçlerdir ve bu, yalnızca insanlarda araştırılabilir.” Bu anlamda, Onun sanat eleştirisi alanına geçmesi sürpriz değildir. Fakat şurası da unutulmamalıdır ki, onun sanatla ilgili eleştirel uğraşları psikanalitik araştırmalarının bir yan dalıdır ve o, sanat eleştirisini en çok psikanalitik hipotezler için, zaten elinde olan klinik verileri güçlendirmek için kullanmıştır. Belki de tek amacı insanın kaygı ve umutsuzlukla mücadelesinde daha etkin olabilmenin yollarını bulmaktı. Bu nedenle bir sanat kuramı oluşturmamıştır. Ancak, yüzyılın ilk çeyreğinden sonra başta sinema olmak üzere hemen tüm sanatsal faaliyetler psikoanalitik kuramdan oldukça etkilenmiştir. Psikanalizin gelişimindeki farklı evreler, oluşturulan yaklaşıma farklı açılar ve etkiler getirirken Freud'un sanata ilişkin temel düşüncesi değişmemektedir. Freud’a göre sanat (birinci planda yaratıcı sanatçının kendisindeki ve ikinci planda onun izleyicilerindeki ve dinleyicilerindeki) doyurulmamış istekleri hafifletmeye yönelik bir etkinliktir. Şu halde Freud, dinleyicinin/izleyicinin sanata ilişkin yaşantısını, sanatçının etkinliğinin yeniden yaratılışı olarak görenlerle aynı düşüncededir. Sanat, ancak ve ancak, sanatçı ve onun izleyicileriyle mümkündür. Freud'un temelde bu görüşe eklediği düşünceler; birincisi, sanatın hem sanatçının, hem de izleyicinin/dinleyicinin isteklerini doyurmak için var olduğu; ikincisi, doyurulan isteklerin (bilinçdışı ve bilinç-öncesi olmak üzere) psikanalizin keşfettiği şeyler olduğu şeklindedir. Freud'un yaklaşımı doğal olarak, sanatçıya, sanat yapıtının kendisine ve izleyiciye/dinleyiciye yönelik olmak üzere üçe ayrılır. Freud, sanatçıdan söz ederken ağırlıklı olarak sanatı kendini dışa vurma olarak gören Romantik geleneğin içinde yer alır. Sanatta yerine getirilen iş, dört “değişken”in bir işlevidir: a) sanatçının kendisinden gelen doğal yetisi, b) bir birey olarak bilinçdışında varlığını sürdüren kendisine özgü doğuştan gelme dürtüleri ve bebeklik çağına ait istekleri; c) sanatçının doğrudan yaşantıları ve izlenimleri, d) kişisel yaşantılarına yeniden işlerlik kazandırıcı, sanatsal teknikleri. Freud, “Yaratıcı Yazarlar Ve Gündüz Düşleri” adlı denemesinin bütününü, edebiyatın orijinal modelinin normal, sıradan çocuk oyunları olduğu tezine ayırmıştır. Şöyle der: “Çoğu insanda oyun oynama dürtüsü gündüz düşü yaşantılarına dönüşmektedir; yazar yalnızca bunu bir meslek haline getirmektedir. Biz de bunu yapabildiği için onu kutsamaktayız.” Sanat ve edebiyat, psikanalizin istek-doyurma olarak belirlediği bir etkinlikler bütününün parçalarıdır. Kısacası, sanat ve edebiyat tamamen normal bir şeydir. “Artık sağlık ve hastalığın, normal ve nevrotik hastaların birbirlerinden keskin bir biçimde ayrıldığını düşünmüyoruz... Bugün biliyoruz ki nevrotik belirtiler, çocukluktan uygar bir insana dönüştüğümüz gelişim çizgimiz içinde yerine getirmemizin gerektiği belirli bastırma edimlerinin yerini alan yapılardır. Ayrıca şunu da biliyoruz: bir şeylerin yerine koyduğumuz bu yapıları hepimiz üretmekteyiz ve pratikteki hastalık kavramını kullanırken bize haklılık kazandıran şey, yalnızca bunun sayısı, yoğunluğu ve dağılımıdır.” Freud sanatçılara ilişkin üç temel etkenden söz eder: alışılmışın üstünde bir dürtü yoğunluğu, olağanüstü bir yüceltme kapasitesi ve özgül bir bastırma gevşekliği. Fakat bu, söz konusu sorunu sadece bir adım geriye götürmektedir. Bir kere, bunlar nereden gelmektedir? Freud bunu bilmediğini ve psikanalizin buna bir yanıt getirmediğini tekrar tekrar ifade etmiştir. Örneğin, 1910'da Leonardo'nun özgül bastırma ve yüceltme eğilimini tanımladıktan sonra şu sonuca varır. “içgüdüler ve dönüşümleri, psikanalizin ayırt edebileceği şeylerin son sınırında yer alır. Bu noktadan ötesi, biyolojik araştırmanın alanıdır. Karakterin organik temellerindeki kaynağını araştırmak zorundayız.” Sanatsal yaratma sürecindeki diğer iki “değişken” olan çocuksu istekler ve erişkin yaşantıları bir sanat yapıtından ötekine ve bir sanatçıdan diğerine değişim gösterdiği için, Freud bunlar hakkında fazla bir şey söylememiştir. Olgulara, ya da tek bir olguya yönelmek durumundayız. Freud'un en özenli bir biçimde çözümlediği yazar, Dostoyevski'dir. Freud, 1927'deki bir yazısında Dostoyevski'nin alışılmışın dışında bir duygusal yaşam yoğunluğu ile dünyaya geldiği, biseksüelliğe eğilimli olduğu ve “çözümlenemez” bir sanatsal yeteneğinin bulunduğu sonucuna varmıştır. Freud için sanat ve edebiyatı tartışırken en fazla göz önünde bulundurulan öğe sanatçıdır. Dinleyici/izleyici hakkında ve tek başına sanat yapıtı hakkında söyledikleri çok daha azdır. Psikanaliz, her şeyin ötesinde zihinlerle ilgilidir; sanat ve edebiyatta incelenen en apaçık zihin, sanatçının zihnidir. Bir psikanalistin kendisinden en fazla emin olduğu an gerçek bir kişinin zihniyle ilgilendiği andır. Belki de Freud'un sanattan söz ederken en çok sanatçının zihninden söz etmeye eğilimli oluşunun nedeni budur. Derrida’nın sözüne tekrar dönersek “bitmemiş bir kendi kendine analizin dipsiz çukurunda otobiyografik bir yazı nasıl dünya çapında bir kurumlaşmaya neden olabilir” Derrida gibi birçokları Düşlerin Yorumu’na “otobiyografik yazı” denmesini doğru buluyor; bu eseri Freud’un kendi kendine analizin başyapıtı olarak görüyor. Bu, Freud’un da görüşüydü: “çünkü bu kitabın şahsen benim için çok özel bir anlamı vardır ancak bitirdikten sonra kavramış olduğum bir anlam—Onun kendi kendime analizimin bir parçası; babamın ölümüne, yani bir erkeğin hayatının en önemli olayına, en dokunaklı kaybına tepkimin bir parçası olduğunu gördüm.” “bu tür bir içgörü insanın önüne ancak bir kere çıkar; benim önüme bu kitabı yazarken çıktı” (Düşlerin Yorumu; 13. Baskıya Önsöz) Aslında sanatsal bir başyapıt olarak da görülebilecek “düşlerin yorumu” isimli kitabın psikoanalitik hareketin odağı olduğuna göre psikoanaliz bir bilim midir yoksa sanat mı sorusu gündeme gelmektedir. Doğrusu Psikoanalizin hem bilim hem de sanat olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bu yüzden Freud sadece Darwin ya da Einstein ile yan yana değil, Proustla Darwin’in, Picasso’yla Pasteur’ün bir bileşimi olarak da görmek lazım.

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (5)
  • onder
    avatar

    Reich'in Organon'u falan cok uçuk hakikaten ama insan soramadan da edemiyor, herif ilginç birşeyleri kurcalamıyor olsaydı ABD hükümeti niye bu kadar süründürür müydü? Reich'e karşı inanılmaz derece sert olmuşlar.Pek rastlanılan bir durum değil.Komplo teorici damarım kabardı.

  • Murat
    avatar

    Hapishanede mi yoksa hemen çıktıktan sonra mı ölmüş tü?

  • onder
    avatar

    Hapishanede öldü diye hatırlıyorum..Wikipedia'ya bakmak lazım

  • Murat
    avatar

    Yazacaklarım makaleye yorum olmayacak belki ama, konu ile ilgili soru diyebiliriz:

    Her nedense psikoanalizle ilgili okumalarıma Reich ile başladım ve öyle devam etti. Daha sonra farkettim ki literatürde Reich'in adı fazla (hatta bazen hiç) geçmiyor. Solculuk damarı ile adı geçmiyorsa iyidir diyerek daha fazla okudum ve fazla bir yamuğunu görmedim. Marksizme yönelik eleştirileri beni fazla rahatsız etmedi. Sadece insan vücudundaki yaşam enerjisini toplayıp onu hastalıklar için kullanması bana hala uçuk gelir.

    Sedat hocam,
    Reich'in fazla anılmamasının sebebi nedir? Psikoloji camiasında sevilmez mi?

    Murat

  • imago40
    avatar

    Murat hocam,
    Sordugun sorularin elbette cok degisik yanitlari olacaktir; hakikatin ne oldugunu ise sanirim hic bilemeyecegiz. Tesbitin dogrudur; Reich, psikoanaliz camiasi tarafindan benimsenen, okunan ve anlasilmaya calisilan bir figur degildir. Dahasi, neredeyse sadece muhalifligiyle bilinir. Bu durumda olan yani Freud ve ogrencilerinin, takipcilerinin golgesinde kalan tek isim o degil (orn., Carl G. Jung). Ana akim olan durtu-savunma kurami disina cikma tesebbusunde bulunan herkes bir bicimde alandan afuruz edilmistir. Freud, kimi zaman bir peygamber olarak anilir ki bu durum tesadufu degildir cunku soylenmesi gereken neredeyse herseyi ya soylemis ya da ima etmistir. Bir kuram ya da kuramcinin soylenenin otesine gecmesi icin paradigmayi tumden degistirecek onerme ve bulgularla ortaya cikmasi gerekmektedir. Bu durum simdiye kadar tezahur etmedi. Post-freudiyen kuramcilarin yapabildikleri ise freud'un fazla mesgul olmadigi pre-odip (0-3 yas araligi) donem uzerinden soylem olusturmak oldu. Kisaca, acilan bir pencereyi yeniden acmak mumkun degildir. Yapabilecegin tek sey (eger varsa) baska bir pencereyi acabilmektdir. Konuyla ilgili Freud Savaslari isimli kitabi (yazarini unuttum) ve Carl Jung'un Can yayinlarinda cikan otobiyografisini onerebilirim.
    saygilar. SDT

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #5 Önder Kurt 25-01-2008 17:45
Hapishanede öldü diye hatırlıyorum..W ikipedia'ya bakmak lazım
Alıntı
 
 
0 #4 Murat 25-01-2008 17:44
Hapishanede mi yoksa hemen çıktıktan sonra mı ölmüş tü?
Alıntı
 
 
0 #3 Önder Kurt 25-01-2008 16:35
Reich'in Organon'u falan cok uçuk hakikaten ama insan soramadan da edemiyor, herif ilginç birşeyleri kurcalamıyor olsaydı ABD hükümeti niye bu kadar süründürür müydü? Reich'e karşı inanılmaz derece sert olmuşlar.Pek rastlanılan bir durum değil.Komplo teorici damarım kabardı.
Alıntı
 
 
0 #2 Sedat ISIKLI 25-01-2008 15:28
Murat hocam,
Sordugun sorularin elbette cok degisik yanitlari olacaktir; hakikatin ne oldugunu ise sanirim hic bilemeyecegiz. Tesbitin dogrudur; Reich, psikoanaliz camiasi tarafindan benimsenen, okunan ve anlasilmaya calisilan bir figur degildir. Dahasi, neredeyse sadece muhalifligiyle bilinir. Bu durumda olan yani Freud ve ogrencilerinin, takipcilerinin golgesinde kalan tek isim o degil (orn., Carl G. Jung). Ana akim olan durtu-savunma kurami disina cikma tesebbusunde bulunan herkes bir bicimde alandan afuruz edilmistir. Freud, kimi zaman bir peygamber olarak anilir ki bu durum tesadufu degildir cunku soylenmesi gereken neredeyse herseyi ya soylemis ya da ima etmistir. Bir kuram ya da kuramcinin soylenenin otesine gecmesi icin paradigmayi tumden degistirecek onerme ve bulgularla ortaya cikmasi gerekmektedir. Bu durum simdiye kadar tezahur etmedi. Post-freudiyen kuramcilarin yapabildikleri ise freud'un fazla mesgul olmadigi pre-odip (0-3 yas araligi) donem uzerinden soylem olusturmak oldu. Kisaca, acilan bir pencereyi yeniden acmak mumkun degildir. Yapabilecegin tek sey (eger varsa) baska bir pencereyi acabilmektdir. Konuyla ilgili Freud Savaslari isimli kitabi (yazarini unuttum) ve Carl Jung'un Can yayinlarinda cikan otobiyografisin i onerebilirim.
saygilar. SDT
Alıntı
 
 
0 #1 Murat 25-01-2008 12:45
Yazacaklarım makaleye yorum olmayacak belki ama, konu ile ilgili soru diyebiliriz:

Her nedense psikoanalizle ilgili okumalarıma Reich ile başladım ve öyle devam etti. Daha sonra farkettim ki literatürde Reich'in adı fazla (hatta bazen hiç) geçmiyor. Solculuk damarı ile adı geçmiyorsa iyidir diyerek daha fazla okudum ve fazla bir yamuğunu görmedim. Marksizme yönelik eleştirileri beni fazla rahatsız etmedi. Sadece insan vücudundaki yaşam enerjisini toplayıp onu hastalıklar için kullanması bana hala uçuk gelir.

Sedat hocam,
Reich'in fazla anılmamasının sebebi nedir? Psikoloji camiasında sevilmez mi?

Murat
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile