Kül Ke(n)disi Popüler

Makale

Yazar

Avrupa’nın semasında dolanan “kül bulutu”  benim gözlemleyebildiğim üç şeyi, bir kez daha ön plana çıkardı: Kapitalist altyapının üstyapıdan çok ileride olduğu, teknoloji kullanımı ile doğallığımız arasındaki makasın teknoloji (kar) lehine hızla açılıyor olduğu ve kar dürtüsünün bizi her türlü tehlikeyle baş başa bıraktığı...

Kül Ke(n)disi

Üvey anne ve üvey kız kardeşlerin zulmünü görürüz de, sınıfsal konumundan rahatsız olan ve herkes gibi saraya adreslenmek isteyen kızın “ihanet”ini görmeyiz. “Bir masal böyle mi yorumlanır” diyebileceklere açıklamamdır; “çubuğu tersine büküyorum”. Eski bir Çin masalından Binbir Gece taifesine, oradan da Avrupa’ya cümle atan masal, bize, yine Avrupa üzerinden “Sindirella” olarak gelir. Yani Avrupalı, bizim olanı bize bir kez daha satmıştır. Mesajı sadedir: “Sen doğru ol, kem belasını bulur.” - Ki bulduğu çok nadirdir. - Unutulan ise sürenin ve hükmün sınırlı olduğudur. Saat, gece on ikiyi vurur ve rüya biter. Hızla felaketine koşan dünyamızın haline ne kadar da benziyor. Bir farkla, biz saatten emin değiliz. Felaketimiz bir saat sonra da olabilir, bin saat sonra da... Kaldı ki arkamızda bırakacak bir nişanemiz ve onun sayesinde bizi köşe bucak arayacak bir kurtarıcımız da yok. (Bütün prensesler uykuda, bütün prensler kurbağa şimdi.)

Kül Sistemi

Adını hem yazmakta hem de telaffuz etmekte zorlandığım İzlanda’daki yanardağ (Eyjafjallajökull), iki yüzyıllık uykusundan uyanıp şöyle bir gerindiğinde, kimsenin aklında “havadan” bir felaket yoktu. Büyük havayolu tekelleri (ki küçüğü yoktur) günlük kasalarını yapmakla ve biz insanların “mutluluğu” için mesai tüketmekle meşguldüler. Derken, kül bulutları geldi ve “manzaramıza tüy dikti.” Daha evvelini pek bilemediğimiz sivil havacılık geçmişimiz, bir “insanlık” yapıp uçuşları durdurdu ve buna kimse ses çıkarmadı. Hatta hepimiz içten içe sahiplenilmiş olmanın huzurunu yaşadık. Ne de olsa söz konusu olan hayatlarımızdı ve tehlikenin çapını bilmemekteydik. Hani futbolda denir ya “emin değilsen oynat” diye; havacılıkta ise “emin değilsen durdurmak” gerekiyormuş; öğrendik. Fena halde uçak korkusu olan (ki olmayanı aptallıkla suçlamama kelimeler kalmış bulunuyor) ben, bu durumu büyük bir “şaşkınlık” ve sevinçle karşıladım. Şimdi, şaşkınlığımın haklılığı ve sevincimin kursağımda kalmışlığıyla malulüm...

Alman Die Zeit gazetesinin verilerine göre 137 saatlik “uçuş yasağı” Lufthansa’ya toplamda  200 Milyon, Air France-KLM ortaklığına günlük 35 Milyon, British Airways’e yine günlük 16-17 Milyon ve bütün Havacılık sektörüne ise 1,3 Milyar Avro’ya mal olmuş. Rakamların büyüklüğüne dikkatinizi çekmek isterim. Karlarını bilmekte zorluk çektiğimiz bu tekellerin, zararlarından yola çıkarak, nasıl bir çarka pervane yapıldığımızı görebiliriz sanırım. Avrupa’nın semasında dolanan “kül bulutu”  benim gözlemleyebildiğim üç şeyi, bir kez daha ön plana çıkardı: Kapitalist altyapının üstyapıdan çok ileride olduğu, teknoloji kullanımı ile doğallığımız arasındaki makasın teknoloji (kar) lehine hızla açılıyor olduğu ve kar dürtüsünün bizi her türlü tehlikeyle baş başa bıraktığı...

Kül bulutlarının Avrupa hava sahasını kapattığı ilk saatlerde ortaya çıkan “konsensüs”  uçak güvenliği-zarar (maliyeti-zarar) denkleminin, “dönüm noktası”nı (critical point) aştığı noktada ortadan kalkıverdi. Ama o noktaya kadar durumu idare eden yine de maliyet-zarar denklemi değil, üstyapının “bunca yıllık emeklerimize paralel” hazırlıksız olmasıydı. Çünkü uçulmayan her saat, ekonomik ve matematiksel tarifi ne olursa olsun, zarar demekti. Başlangıçta, maliyet-zarar denklem, uçak güvenliği lehinde tezahür ettiği ve üstyapı “gaflet içinde” olduğu için, gerek büyük gazeteler gerekse büyük televizyon kanallarından uçuşların yapılması konusunda pek bir fikir beyan edilmedi. Ne zaman ki eğri, zarar lehine yol almaya başladı, ortaya ve birden bire, bir sürü uzman görüşü çıkıverdi. Bu, sistemin temel içgüdüsüydü. Büyük bir şaşkınlık ve “tuhaf bir sevinç”le durumu müşahede ettim. “Güvenlik” diyen, biz insanların bunca yıllık emeğiydi. Tarihi birikimimiz, insanlaşma serüvenimiz ve her şeye rağmen sistem üzerinde yarattığımız baskı “üstyapı”nın anında uçuşları durdurmasına sebep olmuştu. Evet, kabul, maliyet-zarar denklemi de bu işte rol oynadı ama o daha çok “konsensüs” oluşturmada vazife gördü. Üstyapının henüz bizim korkumuzdan (insanlığın doğallığı) azad olmadığını büyük bir sevinçle fark ettikten sonra devreye kapitalist “kar dürtü”sü girdi. İşte o noktadan sonra Avrupa’nın irili ufaklı bütün iletişim kanalları “yasağın” kabak tadı vermeye başladığını yazmaya/söylemeye başladılar. Hani diyor ya “kapitalist, yüzde üç yüz kar gördüğü yerde, ipe gideceğini de bilse yatırım yapar” diye, ne zaman ki zarar, uçak güvenliği maliyetini aştı dünya ağız değiştirmeye başladı. Ortaya şöyle bir fotoğraf çıktı: “kapitalizm,” üst yapısının çok ilerisinde bir noktada mesai tüketiyor. Yasalar, güvenlik önlemleri ve tüzükler çarkın “hayvani iştah”ını doyurmaktan çok uzak görünüyor. Bu, kül bulutlarının, yeni bir üst yapı şekillenmesine vesile olacağı anlamına da geliyor olabilir. Durum, biraz da biz sistem dışı yığınların, anlamlı bir bütün olup olamayacağına bağlı görünüyor.

Havaalanlarına yığılan insanların ortaya koyduğu manzara, bir doğal afet görüntüsü vermesine rağmen, asıl fotoğraf, kapitalist sistemin kar uğruna insanları mahkum ettiğiydi. Evet, kabul, uçak teknolojisi yüksek bir teknoloji, insanları bir yerden başka bir yere taşımanın en hızlı (ve karlı) yolu ama motor dönmediği sürece bunun bir önemi yok.  Müthiş bir tezat. “Konvansiyonel” araçların dahi pekala işleyebildiği bir durumda (lakin yaraya merhem olmaktan çok uzaklar) yüksek teknoloji “kör tavuk”u oynuyorsa orada bir strateji hatası vardır. Hoş, kara ve demiryolunun durumuna ayrıca değineceğim ama yine de bu çaresizliğin bir tezgahı olmalı diye düşünüyor insan. Var da... Benim ülkemde de buna benzer fotoğraflar mevcut. Doğru dürüst kara ve demiryolu ulaşımının olmadığı illere havaalanları yapmak sadece bir “hükümet kurnazlığı”yla açıklanamaz. İnsanı, onun her türlü ihtiyacını ve hatta, dokunulmaz kabul ettiği maneviyatını dahi kar-zarar işine indirgeyenler açısından durum çok net. Ama hayat “Think Tank”lerin yumuşak ışıklı odalarındaki gibi tezahür etmiyor. Bütün yönelimi kar üzerine olan sistemin en son geldiği nokta “kül bulutları”nda gizli. Ne oldu! İnsanlar gitmek istedikleri yerlere gidemez oldular. O müthiş kapitalist özgürlüğü(!), seyahat özgürlüğünü, yaşayamadılar! Bir saat içinde alabilecekleri mesafeler için günlerce beklemek zorunda kaldılar. Niye? Hani o sistemin kalbi olan otomotiv sektörü, hani toplu taşım ve çevre dostu trenler? Var mı böyle bir zulüm. Hem her insana bir otomobil satacaksın, yetmeyecek, vicdanını rahatlatmak için “uçan” trenler (1) yapacaksın ve en sonunda bütün bunların boş olduğu ortaya çıkacak. Bunun bir ödentisi olmayacak mı?

Yüksek teknolojiyi tekeline alan kapitalist açısından bu teknolojinin kullanılmasının “her şeye rağmen” hiçbir sakıncası bulunmuyor. Doğanın taşıma kapasitesi, insanın yeni üretim biçimine dayanabilme (adaptasyon süreci) yetisi, yine bu üretimin insanın sosyal yapısında meydana getirdiği ve getirmesi muhtemel olan tahribatlar hiçbir şekilde denklemin girdileri arasında yer almıyor. Böyle olunca çılgın bir üretim karşısında, gittikçe zavallılaşan bir insan tipi ortaya çıkıyor. Cep telefonunun henüz bünyemizde nasıl bir tahribata sebep olabileceğini bilemeden, bu ürünün 2. hatta 3. nesil üretimleriyle yüz yüze gelmiş bulunuyoruz. İnsan doğallığının bu kadar komplike bir ürüne ihtiyaç duyup duymadığını kimse sorgulayamıyor. En sıradan cep telefonun ve bilgisayarın bile günlük yaşamımızı “insanca” sürdürmede yeterli olduğu bilinebildiği halde neden ve neye istinaden bu kadar çılgın bir üretim içindeyiz. Pentium I işlemcisi 1993 yılında piyasaya sürüldüğünde 66MHz hızındaydı, en son İntel işlemcisinin hızı ise (tek çekirdekli) 3.6 GHz’in üzerinde. Bu süre zarfında insanevladının doğallığı gerçekten bu kadar “hız artımı”na ihtiyaç duyacak şekilde mi gelişti. Yani hangi aynı işimizde 50-55 kat daha fazla hıza ihtiyaç duyar haldeyiz.(2) Doğallığımız teknolojinin karşısında gittikçe cüceleşen, biçareleşen bir görüntü sergiliyor.

Sistem öyle bir hızla “kar”a koşuyor ki, ortaya çıkan ve çıkacak olan sorunlar karşısında aptallaşıp kalıyor(uz). Ürettiği sorunun çözümüne muktedir olamamak nasıl bir durumdur.(3) Marx’ı yeniden mi yorumlamamız gerekecek. Bu kadar hız, bu kadar üretim ve bu kadar çark insanların mutluluğu için dönüyor olamaz. Eğer öyle olsaydı insanların mutlu olması beklenirdi. Kara Avrupa’sının atomize edilmiş “einsam” (yalnız yaşayan) insanından, Afrika-Asya’nın açlık ve savaşlarla terbiye edilen “gemeinsam” (toplu yaşayan) insanına kadar herkes bir mutsuzluğun pençesinde kıvranıp duruyor. Kendi isteğini toplumun isteği haline getiren kapitalist hem dünyayı sona yaklaştırıyor hem de bu faaliyetinden ötürü onu ödüllendirmemizi, kutsamamızı bekliyor.(4) Yaşadığımız bir vahşet çağıdır. Yüz yıl öncesi, bin yıl öncesi kadar ilkel olmadığımızı iddia edebilecek biriyle her türlü “çarpışmaya” hazırım.

Kül Kedisi

Kül Kedisi’nin atı, arabası “kül bulutu” olmuş tepemizde dolanıyor. En güzel gecesini yaşamış olan kapitalizm; aldığı zevkten sarhoş, vardığı yükseklikten serhoş sallanıp duruyor. Papatya falı değil ki bu “ha düştü ha düşecek” diyelim. Bir tekmelik hali kalmış “sarhoşun.” Her hareketinden bir güzelleme çıkaranlara inat, ortaya çıkıp, o tekmeyi savurmak gerekiyor. Kaldı ki o tekmenin isabet etmesi bile gerekmeyebilir; rüzgarı dahi bu bulutu dağıtmaya yetecektir.

Hasever,
Zürich, 11 Mayıs 2010


(1) Avrupa’da demiryolları, insan taşıma işine son vereli çok oluyor. Otomobil ulaşımıyla mukayese edildiğinde “toplu taşıma”nın ne kadar pahalı olduğu ve lüks tüketime girdiği çok açık bir şekilde görülebilir. Avrupa’da tren yolculuğu, bir ulaşım biçimi olmaktan çok, zenginlik ve konfor ağırlıklı bir “turistik” faaliyettir. Her-kese(ye)  bir otomobil diyenlerin “toplu taşıma”yı getirdiği nokta bu.
(2) Selçuk Erdem’in, duruma bire bir uyan bir karikatürü vardı. Selçuk Erdem kitaplarım kütüphaneye dönmediğinden karikatürü buraya alamıyorum ama hikaye şöyleydi: 1. Kare: Mağarada oturan biri, sırılsıklam bir vaziyette içeriye(!) giren arkadaşına “dışarıda yağmur mu yağıyor?” diye sorar. 2. Kare: Bilgisayar başında oturan biri, yine, sırılsıklam bir vaziyette içeriye giren arkadaşına “dışarıda yağmur mu yağıyor?” diye sorar. Abartmaya gerek yok, hala yağmurda ıslanıyoruz ;)
(3) Meksika Körfezi’ni kateden ve ABD kıyılarına kadar yayılan petrol sızıntısı karşısında evvela BP’nin, sonra da devletlerin içine düştüğü çaresizlik gerçekten trajedi noktasında. Nasıl bir paylaşımdır akıl erdirmek mümkün değil: Çıkarılan petrolün bütün karı BP’ye yazılırken, ortaya çıkan çevre felaketinin faturası bütün insanlığa kesilmekte. Bu ölçülerde ve saflıkta bir adaletsizlik nasıl oluyor da 21. yy insanının “evrimleşmiş” beyninde “olur” bulabiliyor! Öte yandan, BP’nin başında bulunan zat, Tony Hayward, gazetelere düşen beyanatında hepimizin aklıyla dalga geçiyor. Şöyle diyor “Koca deniz göz önüne alındığında sızan petrol (günde 800 bin litre) bir katre dahi etmez. Kaldı ki meselenin hallinden yana bir sorun yok, sadece zamanını bilemiyoruz” İngilizce’de Hayward ne anlama geliyor bilemiyorum ama Türkçe’deki çağrışımına uygun bir açıklama...
(4) Bkz. İsmet Tekerek, “Ne olacak bu dünyanın hali?” (Gecikmis Bir "Siyaset Meydani" Kritigi), http://www.e-hayalet.net/makale-sections-614/53-medyaelestiri/13241-ne-olacak-bu-dunyanin-hali-gecikmis-bir-siyaset-meydani-kritigi. Bu programı ben de izlemiştim. “Marksistlik” iltifatlarının havada uçuştuğu programın en hareketli ve “ilgi çekici tipi” Besim Tibuk’tu. Tibuk, inatla, “girişimci”nin çok değerli olduğunu, bütün riskleri göze almakla ne kadar muteber bir iş yaptığını ve kesinlikle “takdir edilmesi” gerektiğini vurgulayıp durmuştu. Bizim memlekete kapitalizm geç geldiğinden, övgüsü de epey gecikmiş bulunuyor. Programın bir başka “tuhaflığı” da “Marksist”lerin ağzını açıp Tibuk’a tek satır yanıt ver(e)memeleriydi. Kapitalizmin beşiği olan Avrupa’da “girişimci”ye bu kadar övgü düzebilen kaç “girişimci” kaldı bilemiyorum ama AyEmEf’in başındaki zatın kendisini “sosyalist” gördüğünü hepimiz biliyoruz.

Üye eleştirileri

Toplam 2 üyeden ortalama puan:

Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0  (2)
Üslup 
 
10.0  (2)
Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Kül Ke(n)disi 2010-05-20 11:03:18 hasever

Sevgili Murat,

Sen de o bulutların gazabına uğramıştın. Mesele de bu zaten, sebep olmadığımız şeylerin belasını yaşıyoruz... Ve sanırım biraz daha da yaşamaya devam edeceğiz...

Önder'e de yanıt vermiş olayım.

Özgür Üniversite'nin Zürich'teki programında sunum yapan bir arkadaş, Yugoslavya özgülünde "İyi ki bir sosyalist denemede bulunmuslar. Sosyalizmin "kötüsü" bile bir deneyimdir" demişti, aynı fikirdeyim.. Nestle'nin başındaki adam zamanında "genleriyle oynanmış ürünlerden ötürü ölan mi oldu ki yasaklanıyor" demişti. Çok pervasızlar. Kötü deneyim bir sosyalizm bile bunların kadar pervasız davranmalarına engel olurdu, diye düşünüyorum.

Teşekkür ettim

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
Kül Ke(n)disi 2010-05-18 06:31:52 Murat
Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0
Üslup 
 
10.0
Murat Eleştiren Murat    Mayıs 18, 2010
İlk 10 Eleştirmen Arasında  -   Bütün eleştirilerime bakın

Tebrik Hasan, güzel bir yazı.

Sorduğun sorulara mantıklı(!), aklımızın erdiği ve kabulleniğimiz cevaplar bulabilseydik burada değil de başka bir sitede son teknoloji ürünü telefonların artıları ve eksilerini konuşuyor olurduk herhalde.

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
Kül Ke(n)disi 2010-05-15 21:03:05 Önder Kurt
Önder Kurt Eleştiren Önder Kurt    Mayıs 15, 2010
#1 Eleştirmen  -   Bütün eleştirilerime bakın

Genetik Muhendisligi

BP'nin baskani ne demis Hasan haberim yok?

Ne olacaksa çok yakın bir zamanda olacak..Buna katılıyorum..
Ama genetik konusunda cok tehlikeli bir noktaya gelindi..Önümüzdeki büyük felaket ve çöküş çağında bunun sonuçları da etkili olacak gibi görünüyor..Kayedilen gelişmeler sandığından daha ileride galiba..Mesala bir kaç yıl öncesine kadar sigorta şirketlerinin genetik analizi yapıp, ileride genetik hastalığa kapılma oranı yüksek olanları sigortalamayacağı konuşuluyordu..Sadece omurilik soğanında ibaret, beyinsiz, düşünmeyen hibridler çok uzak gibi görünmüyor..

Zizek'in son kitabı önümde, okumaya başladım; Living In End Times.

Kapitalizmin Apokaliptik çöküşündeki Mahşerin Dört Atlısını şöyle sıralıyor;

1. Ekolojik Kriz
2. Genetik Mühendisliği Devriminin Sonuçları
3. Sistemin kendi iç denegesizlikleri (entelektüel mülkiyet hakları ile ilgili yaşadığı problemler, ham madde, su ve yiyecek üzerindeki gelecek çatışmalar)
4. Sosyal ayrımcılığın ve dışlamanın patalayıcı boyutlarda bütün dünyada büyümesi.


Okuyalım bakalım ne diyor Zizek abi bu konularda..

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
Kül Ke(n)disi 2010-05-15 19:26:50 hasever

Kim Bilir?

Kim bilir, belki de gelecek yaşamımda Zizek okumuşumdur :)

Önder,

Konu su almaya çok müsait bir konu. Yazıyı yayınladığım son ana kadar etraf malzeme doluydu. Karamsarlık değil ama bu hız sanırım genlerle oynamaya fırsat vermez. O zamana kadar olacak olan olur.

Nedir bana en çok dokunan biliyor musun. BP'nin başındaki zat gibilerin bütün dünyayı ti'ye almalarına katlanamıyorum. Bu kadar mı boş bulunuyor meydan?

Teşekkür ediyorum.

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
Kül Ke(n)disi 2010-05-15 05:04:43 Önder Kurt
Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0
Üslup 
 
10.0
Önder Kurt Eleştiren Önder Kurt    Mayıs 15, 2010
Son Güncelleme: Mayıs 15, 2010
#1 Eleştirmen  -   Bütün eleştirilerime bakın

"Nereye Gidiyoruz?"

Hasan, tesadüfün iğne deliği! Zizek'le ruh ortaklığına mı sahipsiniz nedir. Buyur bak o da ne demiş, üstelik hiç de tarzı olmadığı bir şekilde edebi ve duygusal olarak:

"Peki öyleyse Avrupa'nın bugün içinde olduğu açmaz nedir? Avrupa, bir tarafta ABD'nin diğer tarafta Çin'in kıskacına yakalanmıştır. ABD ve Çin, metafizik olarak bakıldığında, bir ve aynıdır: dizginlerinden boşanmış teknolojinin aynı umutsuz çılgınlığı ve ortalama adamın köksüz organizasyonu. Dünyanın en uzak köşesi teknolojik olarak fethedildiğinde ve iktisadi açıdan sömürülebilir hale getirildiğinde; hoşunuza giden hemen her durum, istediğiniz herhangi bir yerde, istediğiniz herhangi bir anda, istediğiniz kadar hızlı ulaşılabilir olduğunda; "canlı" TV programlarıyla, Irak çölündeki bir savaşı ya da Beijing'deki bir operayı aynı anda "deneyimleyebildiğinizde"; küresel dijital ağda zaman hız, anındalık ve eşanlılıktan başka birşey olmadığında; TV'deki bir Reality Show'un birincisi halkın büyük insanlarından biri olarak kabul edildiğinde; evet, o zaman, bütün velvele üzerinde şu sorular hala bir hayalet gibi asılı durur: Neden bütün bunlar? Nereye Gidiyoruz? Ne Yapmalı?" Slavoj Zizek "In Defense Of Lost Causes" sh-274, Verso - 2008

Sen konun çok ön saflarda yer alan yönlerini ele almışsın. Zizek bir de işin Genetik Mühendisliği boyutlarını ele alıyor. İşin bu kısmını "henüz" hissetmiyoruz. Asıl ürkütücü felaket senaryoları orda..

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile