“Bir Bilim Adamı Niye Tanrıya İnanır?” / Hasever Popüler
Makale
“Bir Bilim Adamı Niye Tanrıya İnanır?”
Dersimiz boştu. Ankara Atatürk Lisesi’nin Strazburg Caddesi’ne bakan bloğunun ikinci katındaki sınıfımızda envai çeşit toz uçuşuyordu. Birden kapı açıldı ve o girdi içeriye. İçeriye giren, diğerlerinin değil ama biz yatılı öğrencilerin yakından tanıdığı biriydi. O, biz yatılılardan sorumlu, her eğitim yılı açılışında, kelimesi kelimesine aynı konuşmayı yapan, branşı fizik olduğu halde dini bütünlüğüyle tanınan müdür muavinimizdi. Demek o gün kat görevlisiydi. Söz nerden açıldı hatırlamıyorum. Bir ara kendimizi Kepler’in dünyasında bulmuştuk. Bir fizikçi için bunda şaşılacak ne var diyebilirsiniz ama mevzu fiziği paravan kullanacaktı; biliyorduk.
“Kepler” diye söze başlamıştı. “ Kepler, bir gün, her gün yaptığı gibi teleskopuyla gökyüzünü izliyor, bir yandan da karısının kendisi için hazırladığı salatayı yiyormuş. Salata o kadar lezzetliymiş ki, Kepler, karısından aynı salatadan bir kez daha yapmasını istemiş. Karısı ‘aynısını nasıl yapabilirim, ya tuzu ya yağı farklı olur’ deyince, Kepler, ‘Görüyorsun ya, her gün gökyüzünü izliyor ve onun büyük bir ahenk içinde devindiğine şahit oluyorum. Biz insanlar yaptığımız bir salatanın dahi aynısını tekrarlayamazken, o, her gün koca evreni aynı ahenk içinde tutuyor. İşte bu, tanrının gücü ve onun varlığının ispatıdır.’” yollu bir sonuca bağlayınca el kaldırdım ve söz istedim. “Evet”, dedi. “Hocam” dedim, bütün saflığım ve içtenliğimle “Bir bilim adamı nasıl olur da tanrıya inanır?” Bütün inanmışlığı ve saflığıyla, “Bir bilim adamı nasıl olur da tanrıya inanmaz!” demiş, kıssadan hisseye nokta koymuştu. Yıllar sonra o tartışmayı yeniden ve bu sefer, peygamber yaşına merdiven dayamışlığımın “kiriyle” açmak istiyorum.
Anadolu’nun, haritadan ve devletten uzak bir Alevi köyünde dünyaya gelirseniz, tanrıdan azat büyürsünüz. Bu, sahip olup olabileceğiniz tek ve en büyük mükafattır. Ortaokul iki öğrencisi olarak, 12 Eylül’ün dört adım ötesinde ve Ankara Sıhhiye’de bu soruyu sormanız büyük bir düşünür olacağınıza delaletten çok, sistemin firesi olduğunuza işarettir. Sistemin firesi olan ben, sorduğum sorunun hala saflığından yanayım. Kepler’in böyle bir konuşma yapıp yapmadığını bilmiyorum ve bunu pek de önemsemiyorum. Bir bilim insanının tanrıya inanmasını “artık” anlayabiliyor ama bilim yapmasının tanrıyla çelişik olduğunda “hala” ısrar ediyorum. Kepler, elindeki teleskopla gökyüzünü gözlemlerken pek tabidir ki bugünün bilgisine sahip değildi. Hoş, bugünün bilgisine sahip olup tanrıya inanması da şaşırtıcı olmazdı, ki buna dair bir sürü örnek mevcut zaten. Çıplak gözle de bakıldığında derin bir huşu içinde olduğu izlenimi veren evren, biliyoruz ki aslında büyük bir kaosun tam da ortasında devinip duruyor...
Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi kitabında “Tanrının evreni başka türlü yaratma şansı var mıydı?” diye sorarken aslında hem kaosa hem kaosun düzenliliğine hem de utangaç bir şekilde “tanrı yoktur”a bir gönderme yapıyor. Ortalama zekaya sahip herkes bilir ki tanrının varlığı, onun gücünün sorgulanmasını kaldıramaz. Eğer evrenin oluşumu, kendini tanrıya dayatıyorsa bu, tanrının üstünde bir güce işaret etmek olur. Bugünün bilgisi ve beyniyle algılamakta, pek de şaşırtıcı sayılmayacak bir şekilde, zorlandığımız varlığımızın evrimi, sır olarak beyinlerimize işlendiğinde tanrı kapısını açık tutuyoruz demektir. Bir bilim insanı tanrıya inanabilir çünkü o da diğer insanlar gibi insan beyninin “dünüyle” maluldür. Bu şu demektir: Bir birey bilim yapmadan evvel öncelikle bilim felsefesini kavramak zorundadır. Başka bir yazımla, yaptığı işi bilince çıkarmak zorundadır.
Genellikle espri konusudur ve yerinde kullanıldığında her zaman mizahidir. Saç baş dağınık biri (ki genellikle bu bir erkektir; bilim de diğer bütün alanlar gibi erkeğe tahsis edilmiştir ve “bilim adam”lığından “bilim insanı”na terfimiz bile şunun şurasında üç-beş yıl önceye dayanır) icadının karşısında “Aman tanrım, bir canavar yarattım” der. İcadının ne işe yarayacağını bilemeyen bilim insanlarının sayısı az değildir. (Akıllı(!) füzelerin birer muhteşem fizik-matematik bileşimi olduğunu ve en nihayetinde insan öldürmeye yaradığını ve bunu üreten çocukların zekadan yana sıkıntı içinde olmadığını bilmek zorundayız.) Espirinin kendisinde de var zaten “Aman tanrım” der, şaşkın mucit. Yaptığı şey yaratmak olan biri, döner başka bir yaratıcıya sığınır ki trajiktir. Tanrı mı, onu tanımayanların trajik toplamından başka nedir ki? Oysa ki, hiçbir yaratıcı alt kümelerinde başka yaratıcıların var olmasına müsaade etmez.
Eski bir göl tavanı olan (ve günümüzde yer yer çölleşmeye başlayan) Konya Ovası’na bakıp, işte cennet (bereket) demek ne kadar komikse, büyük bir olasılıkla, Büyük Çarpışma sonucunda dünyadan kopan Ay’a bakıp, işte düzen diye tanrının varlığına gönderme yapmak da bir o kadar komiktir. Bu komedi bilim insanıyla trajediye ve nihayetinde siyasetle kabusa dönüşür. Ve yeryüzünde her şey önünde sonunda siyasete dönüşür. Bu, enerjinin korunum yasasının başka türlü bir tezahürüdür.
Babımızın meramı da budur zaten. Eğer insanların tanrıya inanmaları siyasete dönüşmeyecek olsaydı varsın inanılsındı, ne keder! Bilim insanı üzerinden bir kez daha tahtını pekiştiren tanrı, yaşamlarımıza “bilimsel” yaftasıyla yapıştırıldığında daha bir dokunulmaz ve erişilmez oluyor. Bundan ötürüdür ki “tanrıya sevdalı” bütün ideolojiler, yayın organlarında “bilimsel” görünürler. Evrenin oluşumu, matematiksel denklemler, kimyasal tepkimeler büyük bir maharetle yazıya, görsele aktarılır. Aslında yapılan gerçeklere “perde-i zulmet” çekmekten başka hiçbir şeydir. Her ortaya çıkanda, ortaya çıktıktan sonra ama, tanrıyı yorumlamak bir zavallılık değilse bile muhteşem bir tembelliktir. Bu tembelliğin, insanlar üzerindeki etkisi afyondan da ötedir çünkü içinde iktidarın mayasını ihtiva eder.
Sorumu güncelliyor ve o günün bilgisiyle “bilim adamı”nı abarttığımı kabul ediyorum. Şimdiki sorum şu: Nasıl oluyor da bilim yapmakla tanrıya inanmak aynı bünyede yan yana olabiliyor? Sıra, tanrıya geldiğinde bilim insanı sorularını karnında mı saklıyor? Yoksa ona soracak herhangi bir sorusu bulunmuyor mu? Her durumda çelişik bir vaziyet var ortada. Bilimin ideolojiden bağımsız olmadığını bildiğim halde soruyorum bu soruları. Eğer ortaya tanımsız bir bilim ve bilim insanı çıkıyorsa bu muhakkak geçmişten gelen bir sakatlığa işaret eder. Bu neyin sakatlığıdır? Belki de soru budur.
Geçmişinde uyuşturucu kullanmış birine bir gün “eroin nasıl bir şey?” diye sormuştum. Bana verdiği yanıt çok sadeydi: “Tanışmamak lazım.” Bir takım şeylerle beynin tanışmaması gerekiyor. Ve bunun için insanların, devlete uzaklığına hiçbir lafım yok ve hatta gerekli, “haritadan” uzak büyümesi gerekmiyor. Var olan toplumsal kodlarla büyüyen birinin, uğraşı ne olursa olsun, birden bire ve bütün sadeliğiyle o kodlardan arınması mümkün görünmüyor ve böyle bir beklenti içine girmek “kul” sakatlığı gerektirir. İnsanlar, bilinç dünyalarının emrettiği işlere yönelirken, aynı zamanda geçmişlerinden kaynaklı başka düzlemlerin sakatlıklarını da beraberlerinde taşıyorlar. Çözüm mü? Yine insanın kendisinde. Tanrılar yaratan insan onları yok etmeyi de bilmek zorundadır. Duru bir beyin için bu şart gözüküyor. Ve bunun için, var olan toplumsal kodların deşifre edilmesi ve yeniden oluşturulması gerekiyor. Belki de...
Hasever
Zürich, 2 Mart 2010
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
Muhafazakar Yalakası Postmodern Liboşlara İnat Yaşasın Aydınlanma
Merhaba Hasever,
Emin ol gönlüm senin söylediklerin tarafında; kendimi iflah olmaz bir modernist ve klasik Aydınlanma ruhunun hayranı gibi hissediyorum. Köylü kültürünü sevmiyorum. Bana kalsa Jakobenizmin bayrağını asla indirmem. Lakin sağduyum, ödünsüz bir aydınlanmacılığın pek bir şansı olamayacağını söylüyor bana..Kendimizi yırtsak da, insan toplumlarında din ve Tanrı inancı olacak..Gerçi şu son 5-10 yılda toplumun artan muhafazakarlaşması bana aşırı şişirilmiş de görünüyor..Bu adamlar daha 15-20 yıl öncesine kadar 10%'u bile göremiyorlardı..Ne zaman %40'lara dayandı
Şu sınıra geldik yollu düşüncene de sonuna kadar katılıyorum, bir farkla..Bu sınıra İslam dünyası yeni gelmedi, yüzlerce yıldır zaten o sınıra gelip dayanmıştı..Bağdat Halifeliğinin son bulmasıyla İslamın Rönesansı da tamamlanamadan kaldı..Belki de sorunun özü zaten bu; İslamın bir Rönesans/Reform hareketinden geçmemiş olması
"Tekbir Giyim Haute Couture Olabilir mi?" başlıklı bir yazım vardır, vakit bulursan bakmanı tavsiye ederim..Senin bu sınıra gelip dayanma nosyonunla benzer temalar taşıyor.."Taraf" çevresi Anadolu Muhafazakar sermayesini ve bağlaşık sınıflarını Türkiye'yi ileriye götürecek yeni devrimci güç olarak lanse edince kaleme almıştım..Bu kesimlerin yapısı gereği, her türlü yaratıcı faaliyetin kaçınılmaz öngerekliliği olan özgür düşünme, dogmalardan sıyrılmış olma meziyetine sahip olamayacağını dile getirmek istemiştim..Klasik marxismin, üretim ilişkilerinin üretici güçlerinin gelişimini belli bir noktadan sonra tıkaması saptamasına benzer bir şekilde, dinsel ideolojilerin de yaratacılığın gelişmesinde bir noktadan sonra sınır teşkil edeceği kesin..
Ancak ortada da halkın ezici bir çoğunluğunun dine olan ihtiyacı var..Nasıl bir çıkış mümkün olacak daha uzun uzun tartışmak lazım belki de
Bilim insanı çağı
'Tanrı' Kepler'e sonsuz bir ömür verseydi ikisinin çatışması kaçınılmaz olurdu.
Merhaba Önder,
Verdiğin bütün örneklere hemfikirim. Fizik öğretmeninin Kepler örneğinde aslında Kepler'in devamı olan benim. Tanrı bir ideolojinin simgesiyse, hayatı yorumlama ve "ister istemez" sınırlamaya mecburdur. Bu sınırlara geldiğimiz düşünüyorum. Hatta insanın varlık serüveninin hep bu sınırda vuku bulduğunu düşünüyorum. Kepler sadece bunun farkında ve zamanında değildi.
Siyasete gelince... ABD'yi tanımıyorum ve tarihsizliği itibarıyla pek de muteber bulmuyorum ama Avrupa’da kilisenin sistemin bir organı, bizim gibi ülkelerde ise islamın iktidarların müttefiki durumunda olduğunu düşünüyorum. İttifakların ihtilaflarla malul olduğu göz önüne alınırsa$ coğrafyamızdaki günce zahiri görüntülere de bir açıklama getirilmiş olunur kanaatindeyim. Durum "bu dünyanın bir sahibi" var saflığını çoktan aşmış bulunuyor. Bu yüzdendir ki bilim yapmakla tanrıya inanmanın aynı bünyede yer almasının düşün dünyamızın bir hastalığı olduğunu düşünüyorum. Soru sorma hürriyeti olan bilimin bu hastalıktan azat edilmesi gerekiyor. Bunu yapacak olan insanın da dünün bir devamı olduğunu biliyorum ama bir yerden de başlamak gerekiyor.
Son Güncelleme: Mart 14, 2010
#1 Eleştirmen - Bütün eleştirilerime bakın
İnanan Bilim-Adamları
Gerçekten çok güzel yazılmış bir yazı, kaleminize sağlık.
Ancak benim çok da emin olamadığım bir konu var; bir Tanrı'nın varlığına inanmak, bilim -bu bağlamda felsefe de- yapmayı engeller mi gerçekten?
Çok kolay zıt örnekler bulabiliriz; Modern fiziğin kurucusu Isaac Newton bildiğim kadarıyla fanatiklik derecesinde bir hristiyan imiş. Sonra bir başka dev figür var, Einstein. Hakkında bir belgesel seyretmiştim, adı "Einstein Unfinished Symphony". İnternet'ten kolayca bulunabilir.
Bu belgesele göre Einstein'ın son 30 yılı tam bir azap içinde geçmiş, bir "herşeyin teorisi"ni, "unified theory" bulmaya çalışmış. Bu büyük saga'sını da "Tanrı'nın zihnini çözmek" olarak görüyormuş. Tesadüf, rastlantı fikrinden nefret ediyormuş; bu fikrini de şu çok ünlü lafı ile dile getirmiş: "Tanrı zar atmaz".
Evren'de hiçbir şeyin tesadüfen olduğuna inanmazmış, her ufacık şeyin bile Tanrı'nın muazzam planında bir yere sahip olması gerektiğine inanırmış. Bu yaklaşımı, bu saplantısı fiziğin sonraki yıllardaki gelişimine yabancı kalmasına neden olmuş. 1900'lerin başında formule ettiği genel relativite teorisinden sonra yaşamının geri kalan koca bir döneminde kayda değer hiçbirşey üretememiş (ünlü e=mc2 hangi tarihte bilmiyorum) ; ölüm döşeğinde bile Tanrı'nın zihnini formule edecek bir süper formül arayışı içindeymiş. Kuantum teorisinde yaşanan devrim niteliğindeki gelişmelere burun kıvırmış, saçmalık olarak görmüş. Bu büyük saplantısı fizikte yaşanan ve rastlantıya, olasılığa, kaotik yapının ortaya konuşuna dayanan büyük gelişmelerden uzak kalmasına neden olmuş. Gerçi Einstein'ın bu sonraki kabızlığı, tam da sizin teorinize bir kanıt olarak da sunulabilir; saplantılı bir Tanrı inancı, bilimsel yaratıcılığı engellemiş. Ama sonuçta konuşulan kişi Einstein.
Sonra tikel örneklerden çok daha güçlü bir başka devasa kanıt var; batı düşüncesi, batı felsefesi, batı müziği, resmi, heykeli vs.vs hep kliseden çıkmıştır. İlk filozoflar hep Tanrı'nın varlığını rasyonel uslamlama ile kanıtlamaya çalışan papazların arasından çıkmıştır, daha sonraki filozoflar arasından da aşırı dindar olanlar çıakbilmiştir; Descartes gibi mesala. Sonra çok geç bir dönemin filozofu Kierkegaard nerdeyse yobazlık derecesinde dindar biriydi ancak buna karşı Varoluşculuk gibi modern bir okulun kurucusu sayılır, pek çok çağdaş düşünürü de etkilemiştir. Antik yunandan sonra ilk felsefe okulu skolastik felsefedir ve teolojiden çıkmıştır, ilk büyük müzisyenleri yetiştirenler, iş verenler, besleyenler hep kliseler olmuştur. İlk müzikler dinsel ayinler için yapılmışıtır. Bildiğim kadarıyla o enfes Barok müzikleri yapan Vivaldi bir papazdı, sanırım J.S Bach da papaz olmasa bile en azından hep kliselerde çalışmıştı. Michalengelo hem resimlerini, hem heykellerini dini temalardan esinlenerek yapmıştı..
Neyse uzatmayayım, demek istediğim Hristiyanlığı ve İncil esinlerini, ya da genel olarak Tanrı düşüncesini çıkarın, o devasa Batı kültüründen pek birşey kalmaz geriye. Lost gibi yaşadığımız dönemin bir kültürel fenomeni bile sayısız dini referanslarla doludur.
Aslında burda söylediklerim sadece Hristiyanlık için de geçerli değil; Eski Mısır'ın, Eski Yunan'ın, Eski Hint'in vs hepsinin her türlü yaratıcılıklarının kökeni Tanrı inancıdır, öteki yaşam vs fikridir.
İnsan uygarlığının maddileştiği, dünyevileştiği post-modern zamanlara bakalım yaratıcılığının da son derece yüzeyselliştiğini, tecimselleştiğini görürüz. Büyük romanlar, büyük senfoniler, anıtsal binalar falan artık yapıl(a)mıyor; herşey "bilimsel" bir yaklaşımın ürünü olarak işlevselliğe odaklanmış durumda. Binalar aynı zamanda estetik bir ürün olarak görülmüyor, ne kadar işlevsel, ne kadar rant getirir ona bakılıyor. O yüzden basit dikdörtgen prizmalardan başka birşey olmayan gökdelenler dikiliyor. Ruhsal yön gidip sadece maddi yön kalınca, ortaya çıkan da böyle zevksizlik ürünleri oluyor işte.
Bence sorunu "Tanrı İnancı" diye tek bir genel kavram altında toplamadan, "Hangi İnanç, Nasıl İnanç?" diye sormak lazım. Bazı inanç yapıları yaratıcı faaliyeti engellemez hatta bilakis teşvik ederken, başka bazıları engeller.
Mesala İslam'da tasvire karşı katı bir yasak olması resim/heykel sanatının serpilmesini engellemiş olamaz mı? Hristiyan ayinlerinde müziğin yeri vazgeçilmezdir; kadınlı erkekli toplu ayinler için yazılan Hymn'ler, Gospel'ler batı müziğinin o hayranolunası devasa külliyatının çıkış noktasıydı belki de. Buna karşın İslam dininde ibadeti sadece erkekler toplu olarak yapar ve müziğe yer yoktur.
Bence Tanrı fikrine yönelik iki farklı yaklaşım var; Hristiyanlık "Tanrı Vardır, nokta" deyip, koşulsuz şartsız bir itaat beklemiyor, aksine kendini bilimsel/rasyonel uslamlama ile Tanrı'nın varolduğuna ikna etmek zorunda hissediyor. Ama buna karşın bir çeşit panteizmi dile getiren Hallacı Mansur'un başına gelenler malum.
Aslında bizim coğrafyaya özgü sorunu sizin şu cümleniz çok iyi özetliyor;
"Eğer insanların tanrıya inanmaları siyasete dönüşmeyecek olsaydı varsın inanılsındı, ne keder! "
İşte bence bizdeki temel mesele insanların Tanrı'ya inanmasının bir güçler savaşında bir mevzi olarak kullanılması, yani siyasileştirilmesi.
Ben tam bir belgesel fanatiğiyimdir, fırsat buldukça her disiplinle ilgili belgeselelleri seyrederim, İnternet sağolsun. Bu belgesellerden edindiğim izlenim şu; Batılı bilim insanlarının önemli bir kısmı Tanrıya inanıyor. Evrenin gizemlerini anlatırken önemli bir astrofizikçi bir de bakıyorsunuz, -atıyorum mesala- "Tanrı neden böyle birşey istemiş bilemiyorum tabii" diyebiliyor. Kendi Tanrı inançları ile bilimsel verileri karşı karşıya getirmiyorlar, birbirinden ayırmasını çok iyi biliyorlar. Belki de bir amerikan pragmatizmi ile "Tanrı inanç alanına girer, ama bilim tarafsız rasyonel düşünme alanına" diyerek kolayca iki alanı birbirinden ayırabiliyorlar. Dolayısıyla evrim süreci üzerinde çalışan inançlı bir bilim adamı olabiliyor. Ama bizde Evrim Teorisi bir saçmalıktır diyen bir "profesör" Biyoloji Bölüm Başkanı yapılalbiliyor ve prime time TV'de Evrim Teorisini çürütmeye çalışabiliyor. İnanılması güç bir skandal bu ülkede gazetelere bile yansımıyor, ABD'de olsa kıyametler kopardı.
Sanırım yeryüzündeki en dindar toplumlardan biri Amerikan toplumudur. Geçen bir istatistiğe denk geldim, kesin rakamı hatırlamıyorum ama Amerikan toplumu aşırı ezici bir çoğunlukla Tanrı'ya inanıyormuş, 80%-85% gibi bir oran. Ateist birinin Amerikan toplumunda yüksek makamlara gelmesi nerdeyse imkansızdır sanırım. Ancak böylesi dindar bir toplumda bile, kalıbımı basarım ki Evrim Teorisini saçmalık olarak niteleyip yaradılış teorisini savunan biri önemli bir üniversitenin hem de Biyoloji Bölüm başkanı olamaz. Aşırı ticarileşmiş bir toplum olmanın böyle de bir avantajı var galiba; her kurum gibi üniversiteler de ticari bir kurumdur ABD'de..Ticari bir kurum da "pazarın" çelikten yasalarının zorlaması ile içinde bulunduğu "sektörün" standartlarına uymak zorundadır; Başında Evrim Teorisini mahkum eden birinin bulunduğu bir " biyoloji işletmesine"ye kimse kamyon yüküyle para verip eğitim almak istemez, aşırı dindar biri bile istemez, ortada bir yanlışlık olduğu, parasının karşılığını alamayacağını, kazıklanacağını bilir. Evrim teorisi saçmalıktır diyen bir Biyoloji bölümü, Sigara insanı öldürür diye kampanya yapan bir tütün tekeli kadar çelişiktir.
Sonuç olarak, bence, her Tanrı inancı değil belli bazı Tanrı inancı bilimsel düşüncenin ya da genel olarak her türlü yaratıcılığın önünde engeldir.
-
2010-04-01 16:32:27 |SAdministrator| hasever
-
2010-03-26 15:08:11 |Publisher| erdem_ozcan

“Bir Bilim Adamı Niye Tanrıya İnanır?”
Bilim adamı "NASIL"la başlayan soru cümlesini değil de "NİÇİN" ile başlayan soru cümlesi sormaya başladığında BİLİM'le değil artık felsefenin kategorik bir alanında uğraşıyorsur. Nasıl tabak masada duruyor? önermesini ortaya atarsak, bir çok referans noktasını ilgilendiren sonsuz uğraş alanına giriş yapmış olmaz mısınız?. Nasıl'a verebilecek zordur ve sonsuzdur ve sonu gelmez. NİÇİN o tabak masada duruyor derseniz, daha sınırlı ve kapsayıcı bir cevapla karşılaşma olasılığımız daha yüksektir.
Özetle bilim sonsuz bir uğraştır. Büyüklüğü ise evrenin genişliği ve çapının çarpılmasıyla elde edilen rakam kadardır.
Niçin o vardır,
-
2011-06-21 15:29:59 |Unregistered| Rasim - yeterince komik
onca okuduğum yazılar arasında, Allah ın varlığına karşı çıkan en komik ve asit olanlardan biri. Ha gayret, işin içine biraz daha "bilim adamıyım bilim adamıyım ben!" zırvalıkları kat. Belki sana inanan birkaç saf bulursun. İnsanlara bilimin bu olduğununu hikayesini anlat dur bakalm, senin bilimle ne alakan varsa artık.Ne diyelim, Allah senin gibileride hidayete erdirsin
-

Şöyle bir geçerken uğrayıp „insan“ları inançsızlıkla suçlamak, bir takım Eigen (öz) fonksiyonların cebren ve hile ile görmezlikten gelinmesine ve gayri ihtiyari ve hiç dolaysız yoldan Allah`a küfür anlamına gelebilir. İnsan düşünür, insan irdeler, insan tartışır; yani insan DİYALEKTİK sahibidir. Aslında soru şu olmalı: Allah insana gerilla taktiğini bahşederken bir gün Rasim diye bir arkadaşın çıkıp DİYALEKTİK sahibi arkadaşlara yapacağı vurkaçı önceden görmemiş olabilir mi? veya ALLAH yukarıdaki yazı yazılmadan önce içerisinde ALLAH kelimesinin geçmeyeceğini önceden bilmiyor muydu? Veya kodumun Tanrısını, tabii ki de yeri ve zamanı geldiğinde kurban olduğumuz ALLAH diye anlayıp insanları inançsızlıkla suçlamak bir kez daha ALLAH`a küfür anlamına gelmiyor mu? Gel sen bir daha düşün Rasim.
Yorumlar
Bilim adamı "NASIL"la başlayan soru cümlesini değil de "NİÇİN" ile başlayan soru cümlesi sormaya başladığında BİLİM'le değil artık felsefenin kategorik bir alanında uğraşıyorsur. Nasıl tabak masada duruyor? önermesini ortaya atarsak, bir çok referans noktasını ilgilendiren sonsuz uğraş alanına giriş yapmış olmaz mısınız?. Nasıl'a verebilecek zordur ve sonsuzdur ve sonu gelmez. NİÇİN o tabak masada duruyor derseniz, daha sınırlı ve kapsayıcı bir cevapla karşılaşma olasılığımız daha yüksektir.
Özetle bilim sonsuz bir uğraştır. Büyüklüğü ise evrenin genişliği ve çapının çarpılmasıyla elde edilen rakam kadardır.
Niçin o vardır,

Niçin-Nasıl üzerine düşünmüşlüğüm olduğu halde, yazıya başlık atarken ne düşündüm hatırlamıyorum. Gönlüm hep "Nasıl"dan yanadır: 'Nasıl devrimin; niçin iktidarın derdidir' diyenlerdenim. Belki de bu ikisinden kaçmak için "Niye" dedim. Herneyse, mesele bence süreçlerin kendisinde ve insan ne kadar az "Niçin" derse o kadar iktidardan/tanrılardan uzak durur.