Sel ve Yağma Popüler
Dün yaşanan korkunç sel bir kez daha bu şehirde aslında herhangi bir kamu yönetiminin olmadığını, 1 Mayıs kutlamalarını zehir etmek için gerektiğinde yurtdışından gaz bombası ithal eden değerli yöneticilerimizin dere yataklarına ev kurulması konusuyla hiçbir şekilde ilgilenmediklerini ispatlamış oldu. "Servis" adı verilen penceresiz ve koltuksuz, motorlu tabutta can veren yedi işçi kadını da, Tuzla'da gün aşırı sinek gibi ölen diğer işçi kardeşlerinin yanına koyduk diyelim; buraya kadar her şey normal ve "Türkiye gerçeği" dediğimiz şeyler aslında.
Peki ya televizyondan tabak çanak takımına sele kapılan daha paketi açılmamış malları yağmalamak için canlarını tehlikeye atan kitleye ne diyeceğiz? Yağmaladıkları malları üreten fabrikanın işçileri canlarını kurtarmak için çatılara çıkmışken, o insanlara zerre kadar ilgi göstermeyip büyük bir açlıkla lcd televizyon sevdasındaki ahaliyi "emekçi halkımız" diye bağrımıza mı basacağız? İnsanlar sıkıştıkları otobüslerde can derdindeyken kenardan olayları izleyip "Hala mı oruç tutmuyorsunuz kafirler?" diye höykürmesinin ardından beş dakika geçmeden tabak çanak peşine düşen insan yığınının hangi dindarlığından söz edeceğiz o zaman? Ortada saf saf dolaşıp yağmacıları "Biz böyle bir milliet değiliz" diye naifçe durdurmaya çalışan adama ne diyeceğiz: "Hayır, tam da böyle insanlarız!" mı dememiz gerekiyor?
Bana en ağır gelen ne belediye başkanının ne de valinin açıklamaları: Yağmacı kitleden dahi herhangi bir tedirginliğe kapılmayan, sinik orta sınıf tavrı beni en çok ürküten. Hani şu "biz buyuz kardeşim, ne olmasını bekliyordun ki, bunlar olağan şeyler" deyip, olağan olarak görülmesi gerçekten imkansız olayları doğallarştıran bakış açısı.
"Gündelik hayatta etik sorunlar" başlığında tartışmaya çalıştığımız şeye çok uygun bir şeyler yaşandı dün. İnsanların evinde en kral tabak çanak takımının olmasını, yeni teknolojilerin nimetlerinden yararlanmalarını doğal olarak isterim; aç olduğu için fırınları yağmalayan, dükkanları soyan insanları da zerre kadar suçlamam ama sadece hesabının sorulmayacağını bildiği, oluşan felaket ortamında kılına dokunulmayacağını sezdiği için plazma tv derdine düşen insanları da mazur göremem hiçbir şekilde.
Bilmem siz ne dersiniz?
Üye eleştirileri
-
2009-09-18 05:25:26 |Publisher| kaknüs
-
2009-09-16 01:45:25 |Publisher| ayhan

Taşan bir de deredir, iyi ki İstanbul'da nehir yok. Ayamama (aziz anne ya da uluana?!) deresi.
Yaşanan kaotik durumlar ve yağma için de yeri gelmişken söyliyeyim. Şahit olduklarımızı yıllar önce de 99 depreminde gördük aslında. O zaman da benzer şeyler olmuştu. Abimlerin aileyle İzmit'ten çıkmaya çalışırkenki yaşadıkları o zaman benim için inanılmazdı. Sokaktaki ortalama insanın denetleniyor olma hissini kaybettiğinde neler yapabileceğine örnekler bunlar. Yoksulluğun hiçbir şekilde gerekçe olamayacğını düşünüyorum. Böyle insanlar hiç de az değil. Dha üst gelir gruplarında da bu eğilimler var. Trafikte araba kullanırken bunu doğrudan gözlemlemek mümkün.
Bu arada daha önce bir yazışmada ifade etmiştim. Çocuklarınızı piyano kursuna değil karate kursuna gönderin sayın arkadaşlar! Geçen hafta televizyonlardan "gelecekten bazı enstantaneler" gördük çünkü..
-
2009-09-14 07:53:43 |Publisher| AsabiDEV

SORU: “Yağma“ Sosyalizme göre caiz midir?
CEVAP: “Yağma“ etik olarak yanlış bir mevzudur ama yağmalanan mal sosyalizmde sık sık bahsi geçen ve aslen bizden olan „ezilen ve sömürülen halk“ yararına kullanılacaksa ve bu bir gereklilik haliyse bu eylem caizdir ve bu noktadan sonra da yapılan eylem artık “Yağma“ değil “Örgütleme“ veya “Sosyal Paylaşıma Açma“ veya „Sosyalleştirme“ olarak adlandırılmalıdır.
Bir eylem eğer sadece kapital kaygılar dahilinde ve -KÂR- amacı güdülerek yapılırsa o eylemden ne ezilen, sömürülen halka ne de sosyalizme hayır gelmez; yani bir işin içine -bir ihtiyaç fazlası durumu- bir –KÂR- mevzusu sokulursa o eylemin sosyalizmde yeri yoktur ve o eylem artık kapitalist bir eylemdir; o zaman bu eylemi yapan da yaptıran da -En Bi Yağmacıdır, En Bi Hortumcudur- değerli hocam.
-
2009-09-14 08:24:37 |Publisher| AsabiDEV

Ayrıca Kaknüs Arkadaş`ın yorumunun sonuna eklediği Bir Umut Bildirgesinde yer alan ibare, asıl yapılması gerekli olan şeyin de apaçık ifadesidir:
Alýntý:* Bölgeye dönük 'hak-hukuk' meseleleri için heyet oluşturarak dayanışmada bulunma çalışmalarımız devam edecek. Hayatını kaybedenlerin yakınlarına başsağlığı dilerken, 1 günlük yağmurun felakete dönüşmesine neden olanların yakalarında olacak ellerimiz.Dayanışmamızı da, adalet mücadelesini de her düzeyde sürdüreceğiz.
-
2009-09-12 17:17:06 |Publisher| sevda

Herhangi bir eylem meşrulaştırıldı mı gayet normal gelir bize. Yasalarca desteklendiği, toplumca kabul gördüğü, ezberletildiği, kanıksandığı durumlarda içimize batmaz.
Yolda karısını döven, ya da yan daireden dövülen kadın sesi duyduğumuzda sesimizi çıkarmayız. Çünkü nikah adı altında meşrulaşmış ve ait olunmuş bir durum vardır. Polis bile evine gönderir şikayetçi kadını. Kocandır deöver de sever de der.
Fahişelik büyük din adamı altındaysan eğer hizmet olmuştur. Kocasının haremine kattığı küçük kızları bile gülümseyerek izler lüks arabasından.
İş yerlerinde, fabrikalarda emeğimizin sömürüldüğü, mesai adı altında posamızın da çıkarıldığı, sağlıksız koşullarda çalıştırıldığımızda ne çalışan sesini çıkarır ne de bunu gören duyan. Oranın işçisi ve kölesiyizdir.
Öğrenci yurtları tarikatların elinde ve nerdeyse evlerinden teslim alınan öğrenciler vardır. Adı yurt diye nasıl olsa bir çatıdır ve imkanları iyidir diye görmezden gelir işimiz de düştüğü için kabul ederiz. Karşı çıkmayız. Alenen "gelin sizi tarikatımıza alalım "deseydiler kıyamet koparırdık.
Aldaltılmış, cinayete yakınını vermiş, düşmüş(!) birilerinin medyada sömürülmesine, kahvaltı masamıza meze olmalarına ses çıkarmaz, ertesi günü arkası yarınını merakla bekleriz. Röntgencilik evimize kadar girmiş, çaktırmadan kanıksatılmış ve hatta zevk duymaya bile başlamışızdır.
Linç kültürü, istiklal marşı ve tekbir eşliğinde beynimize kadar sokulmuş, allah korkusu duymadan, allah yarattı demeyip o linçe katılmışız ya da bizim yerimize vurdukları için içimiz serinlemiştir.
Devleti soyup soğana çevirenler ve hatta devletin kendi eliyle soy beni ye beni dedikleri vatan kahramanı gibi karşılanmış, ödüllendirilmişlerdir. Kişiye göre yasalar çıkmış önce eylemi, sonra eylemin meşrulaştırılması için düzenlemeler yapılmış canla başla çalışılmıştır.
Komşu aç yatarken hani tok yatılmazdı. Komşunun rengi mi seni iten, dini mi, dili mi? Ramazanda aç kalınca mı anladın açın halinden de günah çıkarır gibi çalışmaktasın; yardım yerlerine kumanya yetiştirmekte, yemekler vermektesin...
Ne kaldı? Yasak olan, ayıp olan, etik dışı olan, günah olan, insanlık dışı olan... Olup da neye karşı çıktığımız ne kaldı? Yağmalama...
Bilincimiz oluştuğu, neyin verili, neyin ezberletildiği, neyin karşı durulası olduğu ne pahasına olursa olsun içimizde varsa, yağmalama kültürüne de diğerlerine karşı çıktığımız gibi çıkacağız elbette. Ya bilinç yoksa! Açlık, sefalet, dayatılanlar, eğitimsizlik, sürüye dahil olunmuşluk varsa! Vahşi kapitalizmin vahşi kavgasında bunların olması olası değil mi?
Yapanların sırtını sıvazlayacak değiliz elbette. Seyerettiğimiz zavallı komedyanın evet komedya çünkü asıl hedef saptırılarak hedef şaşırtmaca oyununun önce senaristine, sonra sahnecisine, sonra sponsoruna en sonunda da oyuncularına bakmak gerek. Oyuncular zavallılaştırılmış, yoksullaştırılmış, yoksunlaştırılmış sonra da küçük birer yağmacı olmuş guruptur. En büyüklerine haksızlık etmemek gerek orda duruyor. Ve gülüyorlar.
-
2009-09-11 17:00:05 |Administrator| AliOsman

Aklıma Karl Marks'ın ' Proleterye diktatörlüğü, proleteryanın kendi kültürünün reddiyesi üzerine kurulur' sözü geldi. Buradan yola çıkarak, Yağma kültürünün yok edilmesi, yağmacılar ile kurulabilecek empatiye bağlıdır diyesim geldi. Lakin kurmak istediğim empatinin nedeni yapılanı haklı çıkarmak değil, bu ve benzeri kültürleri yok etmek için ortaya çıkartan koşulları ve dinamikleri anlama çabası olarak görülmesini isterim.
-
2009-09-11 18:20:41 |Administrator| guclu

Empati duymaya çalışıyorum ve kendimi hiçbir şekilde çatıda kurtarılmayı bekleyen insanların gözlerinin içine baka baka tabak çanak veya televizyon peşinde koşanların yerine koyamıyorum. Bunda en büyük neden, kuşkusuz, benim onlar gibi yoksul ve yoksun olmamam. Hiçbir zaman onlar kadar yoksul olmadım.
Bunu bir tarafa koyuyorum. Ama yine de başka bir şey var ki ne kafamda ne de gönlümde bir çözüm kavuşmuş durumda değil. "Yağma" denen hadiseye karşı nasıl bir tavır sergileyeceğimiz, fetekos'un ilk mesajındaki gibi zaman, mekan ve koşullara bağlı olarak değişmeli mi, yoksa mesela "sömürü" benzeri her zaman ve her yerde reddetmemiz gereken bir eylem mi bu? Mesela biz neden "sömürüye" karşıyız, neden onu ortadan kaldırmayı istiyoruz yeryüzünden? Bunun yanında "yağma" eyleminin mazur görülebileceği, hadi açıkça söyleyelim, sırf yoksullar ve yoksunlar yaptı diye benimseyebileceğimiz bir tarafı var mı? Yağmalanan "mallar" zaten "yağmalayanlara" mı ait, yoksa toplumsal olarak üretildikleri için mi "zaten" onların?
Sol örgütlerin silahlı soygunlarını "kamulaştırma" adı altında propagandif bir biçimde sunması değil bu sonuçta. Gayet "doğal", gayet "kendiliğinden", gayet "aşağıdan" ve gayet de "doğrudan" bir eylem bu. Yani normalde solcular olarak bu niteliklere sahip bir eyleme pozitif bakarız, en kötü ihtimalle negatif bakmayız, yanlış mı düşünüyorum? Neden bu kadar tartışıyoruz bunu o zaman?
Ömer Laçiner'in bir yazısında okumuştum sanırım: "Sosyalist eylem, amacına içkin olmalı" diye yazıyordu üstad. Tam olarak böyle dememiş olabilir ama bu minvaldeydi. Yani etik olmayan bir eylem biçiminin sosyalistlerce uygulanmamasını öneriyordu.
Yanlış anlaşılmak istemiyorum. Karşı çıktığım bu gayet kendiliğinden oluşan el koyma histerisi. Daha önce de belirtmiştim, bu insanlar sosyalistlerin doğrudan doğruya ilgi alanına girmek zorunda. Aslında tam da bu ilgi ve etki alanının dışında oldukları için de bu haller oluşmuyor mu? Oralara ulaşılabilseydi, dayanışma temelli sağlıklı etkileşim ve iletişim ağları yaratılabilseydi her şey çok farklı olmayacak mıydı? Ama bu da bir çeşit fasit daire aynı zamanda: Sosyalistler bu insanlarla temas kuramıyorlar, çünkü bu iki grubun arasında sosyal ve ideolojik formasyon bakımından büyük bir açı var; temas kuramama halinin devamı da açıyı daha da genişletiyor. Ülkedeki yoksul sayısı hızla artarken sosyalist sayısı nederedeyse aynı hızla azalıyor.
Kötümser bir tahminde bulunayım mı? Bu ve benzeri ortam ve oluşumlar bana, fazlasıyla faşizan ve dinsel yönelimlerin güçlenebileceğini düşündürtüyor. Bu tarladan solculuk değil de faşizm çıkarmış geliyor.
-
2009-09-11 15:50:53 |Publisher| erkan
Yağmacıların yağmadan şikayet etmesinin tek nedeni yağmalayanların kendileri olmamasıdır.
Sabah, Yağmacılar yağmacıları gösteriyorlardı televizyonda. Bir tanesi, yüzü tanınmasın diye, ucuz boğazlı kazağını burnunun altına kadar çekmiş, yaptığının kötü bir şey olmadığını anlatmaya çalışıyor kameralara. Anladım ki, o an, delikanlının yaşamı boyunca ciddiye alındığı tek andır.
Boydan aldılar bir ara çocuğu. Ayakkabılarına baktım, pantalonuna, montuna. Beni duyacakmış gibi "Canım kardeşim" dedim televizyona doğru, "Al, hepsini al. Zaten senin onlar."
Ramazan: Hoşgorü, Anlayış, Sel, Ölüler..
Dün Beyoğlu'nda bir kafede, Brecht'in bir sözünü okudum, yanılmıyorsam şöyleydi: "Önce ekmek, sonra ahlak."
Ya da önce empati sonra yazı..
-
2009-09-11 16:11:37 |Publisher| büşra
-
2009-09-11 16:16:08 |Publisher| fetekos

Güçlü,
Bunlar “hiçbir biçimde açıklayamaz” dediğin olguyu, sen de farklı bir biçimde açıklamamışsın nihayetinde. Bu durumda ben neyin bu temel çelişkilerle açıklanamayacak olduğunu anlayamadım. İşyerinde kendi konumundaki çalışma arkadaşının kuyusunu kazarak basamak atlamayı düşünen bir başka emekçiyi, kullandığı maddeyle akli melekelerini tümüyle yitirmiş 13-14 yaşındaki çocuğun 3-5 kuruş için sokak ortasında cinayet işlemesini, bir kimsenin içi sızlamadan düşünemeyeceği yeşermeden soldurulmuş yaşamların içinden çıkan akıl almaz suçları, kısacası senin bahsettiğin adi suçların birçoğunu, bu insanların doğuştan gelen bir özelliğine bağlayacak değiliz. Bu bencil ve duyarsız davranışların normal ve anormalliğini “başka bir biçimde” açıklayamayacağımız için, sorunun yanıtı senin de son yazdıklarının içinde bulunuyor.
Fakat bir siyasi organın, elbette sosyalist olanın, bundan çıkaracağı sonuç, siyasi talep ve eylem bu çürümeyi figüranları ve kahramanları aracılığıyla bizlere mükemmel gösteren bir yönetmeninkinden ya da müzisyeninkinden farklı olur kabul edersin ki. Yani devinim ve dönüşümü amaçlayan siyaset bu farklılığı gerekli kılar. Bu nedenle, bir olguyu, “Türkiye gerçeği dediğimiz şeyi” analiz ederken yalnızca ona ve sonuçlarına, burada yağmaya, lanet okumak, çürüyenleri çürümenin önüne geçirmek, yalnızca insani değer yitiminin sonuçlarından bahsetmek bir sosyalistin yetineceği iş değildir. Bence bu, olguyu en pasifist yaklaşımla kabul etmektir. Zaten istenen (ve saçlarımı diken diken eden) de budur. Zira Altan ailesi de bunu, sonuçları kabul etmeyi, birçok konuda gayet başarıyla yapıyor.
Buradan elbette ki toplumla gerçek anlamda ilgili sinemacı, fotoğrafçı ve yazarlara anlamlı malzemeler çıkacaktır. Onlar bize içinde bulunduğumuz durumu bir kez daha bütün çıplaklığıyla gösterecekler ve bizi düşünmeye davet edeceklerdir. Ancak benim de beğendiğim Demirkubuz’un filmlerini izlemek ve rezilliğimizi, yuvarlandığımız çukuru tekrar tekrar görmek yetmez. Onun nedenini, suçlusunu ve (var olduğunu düşünüyorsak) çaresini de beraberinde düşünmek ve bütün yönleriyle açıkça göstermek zorundayız. Bu “yağma”nın hangi yağma düzeninin doğal bir sonucu olduğunun, “yağma”ya karşı tepkilerin hangi örgütlü, resmi yağmayı örtmek için bu derece ön plana çıkarıldığının, haklı olarak öfke, kin ve nefret dolu insanların kaba ve biçimsiz tepkilerinin örgütlü halde başka bir biçime de bürünebileceğinin, Erkan'ın anımsattığı "önce ekmek sonra ahlak" sözünün yalnızca bir slogan olmadığının gösterilmesi gerekir. Tabii Büşra’nın dediği gibi “çaba” gösterme ve eyleme geçme niyetinde isek... Yok değilsek, bizi bize anlatacak, içine girmeye zorlandığımız, çoğu zaman uygulayıcısı kılındığımız çarpık ilişkilerin üzerimizdeki dayanılmaz ağırlığını sarsıcı bir uysallıkla hafifletecek nice Demirkubuzlar’ın yetişmesini beklemekten başka yapacak bir şeyimiz kalmamış demektir.
Aslında benzer şeylerden bahsettiğimize inanıyorum Güçlü ama konuya ilk tepkini aceleci ve eksik bulduğum için bunları eklemek istedim.
Bu arada bugün Şili darbesinin, yarın da bizim kanlı 12 Eylül darbesinin yıl dönümü. Kadıköy’de bir etkinlik düzenleniyor. Ben bütün bu niyetlerle katılacağım...
-
2009-09-11 13:05:06 |Administrator| guclu

Sevgili fetekos,
Düzenin berbatlığı, Altan familyasının ahlaki sorunları, dinsel ideoloji de dahil olmak üzere bütün egemen anlayışların soygunculuğu haklı çıkarmaları ve daha birçok gerekçe öne sürülebilir; bunların hepsi de doğru olabilir kuşkusuz ama kanaatime göre, yapılan yağmayı hiçbir biçimde "açıklayamaz", en azından bana. Hepimiz aynı düzenin aynı radyoaktif etkilerine maruz kalıyoruz; hiç kuşkusuz insanlar arasında bilinç bakımından "eşitsiz gelişme" var, herkes aynı tepkiyi vermiyor.
Bence iki gün önce bütün çıplaklığı ile bir gerçek açığa çıktı: "Devlet otoritesi" denen nanenin geçici ve çok kısa bir süre için ortadan kalktığı bir katastrof, bir felaket durumunda, insanlarımız kendi aralarında organize olup varolan krize pozitif yönde müdahale edemedikleri gibi, bu krizin olabilecek en insanlıkdışı biçimde derinleşmesi yönünde eylemlerde bulunuyorlar.1999 depreminde de benzer şeyler olmuştu, çarşamba günü İkitelli civarında da benzeri yaşandı. İnsanlarımız arasında toplumsal ve dayanışmacı hiçbir refleks gelişmiş olmadığı gibi, tam tersine mağdur duruma düşmüşlerin pozisyonlarını daha da zora düşürecek eylemler neredeyse kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bunun üzerine özel olarak eğilmek gerekiyor gibime geliyor.
Yaşananların sorumluluğunu 12 Eylül rejimine yıkmaktan vazgeçmeyi önerenleri gerçekten anlamıyorum. O uğursuz, o alçak darbe sonrası değil mi ne kadar dayanışmacı ve kolektif eylem varsa şiddetle yasaklandı, toplum baştan aşağı bir mühendislik harikası sonucu yeniden yapılandırıldı; bir de solcuları "toplum mühendisliği" ile suçlarlar, 12 Eylül ve devamcısı Özal bunun kralını yaptı halbuki! Sonradan gelen ekonomik kriz ve neoliberal iklim de yalnızca kendisini düşünmeye koşullanmış insan yığınlarının egozimini saldırgan bir yağmacılığa dönüştürdü.
Tabi ki düzen sorumlu ve suçlu bundan...da hiçbir ahlaki değeri kalmamış, acından ölene su vermemekle kalmayıp gözünü de oyan bu insanların varoluşlarıyla bu kadar sorunsuz yaşayıp gitmeleri de çok mu normal?
Zeki Demirkubuz filmlerini çok severim. Kimbilir ne kadar çok konu, senaryo, sahne ve replik geçmiştir aklından Demirkubuz'un iki gün önce, yaşananları gördükçe. Çünkü tam da O'nun filmlerinin dünyasına aitti bütün bu olanlar. Kendileri de gaddar ve ezen durumuna dönüşen mağdur ve ezilenler...
-
2009-09-11 14:05:40 |Publisher| büşra

Sonuçta -sanıyorum- hepimiz yağmanın yanlış bir hareket olduğu kanaatinddeeyiz. Fetekos'un açıklaması da bence bu yönde fakat yaşananların nedenine inmesiyle birlikte insanın yapılan yağmaları karşı gösterdiği tavır doğal olarak değişiyor ve belki de bu başlık altında tartışmamız gereken konulardan birine doğru adım atmamızı sağlıyor.
Dün haberlerde yağmacı olarak tutuklanan ve bir süre sonra serbest bırakılan gencin açıklaması beni şaşırttı. Yağma yasalarda şu şekilde geçiyor:
" Madde 148.- (1) Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden ya da malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından bahisle tehdit ederek veya cebir kullanarak, bir malı teslime veya malın alınmasına karşı koymamaya mecbur kılan kişi, altı yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. "
Gencin ağzından çıkanlar tamı tamına bu kelimeler değildi belki ama özünde aynıydı. Yaptığını yasayla savunur birr tavır takınmıştı. "Yağmacı kime denir? Ben yağmacı mıyım?" diye konuşmasına başlayıp, asabi bir edayla yasanın yaptığı yağma tanımı çerçevesinde bir tanımlama yaptı. Bu kişi tam olarak bilemesem de gözlemlerim ititbariyle okumuş tayfasından da değildi. Gerçi bir de öyle olsa durum daha vahim olur. Her neyse sonuç olarak Fetekos'un dediği "sorgu ve sual mekanizmalarının köreltilmesi"nin yansımalarıyla karşı karşıyayız. Yıllardır süregelen bir anlayışın ortadan kaldırılması için yıllar sürecek bir çaba göstermek zorundayız.
-
2009-09-10 20:52:47 |Publisher| fetekos

Yağma sorunlu bir etik tavır olarak göze çarpıyor şüphesiz ama bunun hangi toplum içerisinde, hangi bölgede, hangi yaşam şartları içerisinde gerçekleştiğini de belirtmeden değerlendirme yapamayız.
"insanların öldüğü, bölgenin alt üst olduğu ve cehenneme döndüğü yerlerde hayâsızca “yağma” yapanlar" (M. Altan) gibi karşı çıkılamaz bir genel görüşü öne sürmek pek bir şey ifade etmez. Açıklayıcı ve verimli bir sonuca ulaştırıcı olması için hangi toplumda bunun hayasızca bir eylem olduğunu düşündüğümüzü açıklamak zorundayız. Bu ülke insanları son kuruşlarına kadar yağmalanmadıkları bir toplumsal düzen içerisinde bulunmadılar hiç. Kendilerine okullarda, günlük gazetelerde, televizyonlarda anlatılan hikayeler evrensel insani değerler, yardımlaşma, paylaşma üzerine değil, soygun düzeninden ancak onun önemli bir parçası haline gelmeye çalışarak paçayı sıyırabilecekleri üzerineydi. Önlerine konan, sığınmaları istenen din ideolojisi de farklı bir ahlaki yapı sunmuyordu. Elime tutuşturulan dini dergide, ancak bin bir şarta bağlandıktan sonra kötü bir eylem yapmış olduğu belirtilen çalıp çırpan bir kulun, çalıp çırptıklarını miras bıraktığı kişilerin haram mal sahibi olmadıkları, haram denen şeyin sonraki kuşakları bağlamadığı yazıyordu. Çalıp çırpmak, sorgu ve sual mekanizmalarının tümünden aklanarak çıkıyordu böylece. Şimdi bu insana, yaptığı ne kadar üzücü, vicdanı zedeleyici ve mide bulandırıcı olsa da, hangi toplumsal düzen, hangi ekonomik ilişkiler, buna bağlı hangi değerler sistemi, sosyal ilişkiler ağı içerisinde bulunduğundan bağımsız, yalnızca demiş olmak için “hayasız” demek, benim içime sinmiyor.
ABD'nin bir ülkeyi yağmalamasını "medeniyet" savaşı olarak ilan eden bir adamın yaratılan bu çürümüşlük ortamında, ortamı yaratanları değil de çürüyenleri suçlu olarak göstermesi, kendi büyük yağmasını örtmesinden başka bir şey değil. Yağma tek başına elbette hoş, desteklenecek bir şey değil, ama kendisine yağma kültüründen başka bir şeyin öğretilmediği toplumda bu insanları ahlaksızlıkla suçlamak ne derece doğru..
M. Altan ve benzerleri bu suçlamayı iktidarı aklamak, onun suçunu örtmek için yapıyorlar. Bunlar da Altan’ın kendi deyimiyle “salçalı ucuz hamasetle niteliksiz eleştiriler” olmaktan öteye gidemiyor.
Burada asıl iğrenilecek olan, soygun ve rant düzeninin yaratıcılarının ve yürütücülerinin karşımıza geçip ölümüne neden olduklarının ardından utanmazca rahmet okumalarıdır.
sendika.org'da seli değerlendiren bir yazı var. Yazar gözlemlerini aktarmış, yağmaya da değinmiş.
http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=26563
Bir iki faydalı karşılaştırma (Küba ve Türkiye, Küba ve ABD):
http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/felaketin-adi-kapitalizm-haberi-17920http://www.kubadostluk.org/cms/index.php? option=com_content&task=view&id=147&Itemid=1
-
2009-09-11 07:04:36 |Publisher| kaknüs

yağmur yağdı istanbul boğuldu,yük eşyası gibi işe giden kadınları davutpaşalı,tuzlalı kardeşlerimizin yanına koyduk peki ya sonra?
bütün bu olanlar büyük bir kıyametin habercisi değilse ne!
bu felaket olası bir istanbul depreminde nelerin yaşanacağının bir deneyimi değilmi?
henüz vakit varken istanbul yanıp yıkılmadan hala bir şeyler yapmak mümkün değil mi?
marcos diyor ya "birisi sana parmağıyla güneşi gösterse sen o parmağa bakma güneşe de bakma parmakla güneş arasında uçan kuşu gör"
endişeliyim heyecanlıyım üzgünüm,huzursuzum
siz de beni mazur görün
"dayanışma yoksulların inceliğidir halkaların şefkatidir"gerisi teferruattır ama ona da bakarız sırası gelince...
kaknüs
http://birumutblogcu.blogspot.com/
10 Eylül 2009 Perşembe
selzedelerle dayanışma çalışmalarımız sürüyor
Bugün Minübüste kapalı kalarak boğulan 7 emekçi kardeşimizden dördünün, Ayazmada evinin civarında hayvanlarını toplamaya çalışırken sele kapılan kardeşimizin ve sel başladıktan sonra evinden işyerine bodrumdaki araçları çıkarmak için işverenince çağrılan ve bodrumda boğulan emekçi kardeşimizin Sefaköy inönü Mahallesi, Ayazma ve Kanarya da ailelerini ziyaret ettik ve cenaze törenlerine katıldık.
Kartal Birumutta toplanmış eşyaları birumut gönüllüleri Esenyurt Devlet Hastanesinin arkasında selden zarar görmüş 200 ailenin bulunduğu mahalleye ulaştırdı. Mahallede bulunan diğer gönüllülerke beraber faaliyetleri sürmekte.
Taksim Birumutta toplanan eşyalar tasnif edilerek, Şirinevler Birumuta nakledildi.
Şirinevler Birumuttaki gönüllüler, daha önce giderek tespit ettikleri selden etkilenmiş Ayazmada 40 aile ve İkitelli de ki 40 aile ye eşya yardımını ulaştırdılar.
Ayazma da çadır kuruldu. Yemek ve oturmak için. Evleri zarar görenler akrabalarında kalmakta şimdilik. Çadır daha çok gündüz oturma, yemek yeme, çay içme alanı olarak işlev görmekte.
İhtiyaçlar ve yapılacak işler:
1- Hasar tespitlerinin yetkililer tarafından ayrıntıyla yapılmasının sağlanması ve hasar bilgilerini selzedelerin beyan etmesini sağlamak sonraki hak- hukuk süreçleri bakımından önemli.
2- Şantiye çadırı ihtiyacımız devam etmekte. (Birden fazla..)
3- Giyecek- yiyecek v.d. ihtiyaç konusunda aşağıdaki telefonlardan ayrıntılı bilgi almak mümkündür.
4- Tespit edebildiğimiz yerler, Ayazma-40 aile, ikitelli Atatürk Mahallesi- 40 aile, Mahbutbey Sanayi Mahallesi tespit çalışması yapılacak, Esenyurt Devlet Hastahanesi mevki-200 aile biçimindedir.
5- silivri-Selimpaşa-çatalca-Saray bölgeleriyle haberleşmeye çalışıyoruz. Pazar gününe çeşitli talepleride dikkate alarak bir heyetimiz bölgeye gidecektir.
Özgür
536.338.40.76
Başaran
537.932.42.06
Utkan
535.213.58.03
Taksim birumut
212.245 09 02 Kartal Birumut : 0216.488.02.04 Şirinevler
212.652.95.00
Gönderen kucukcekmeceinisiyatif zaman: 12:49 0 yorum Bu kayda verilen bağlantılar
09 Eylül 2009 Çarşamba
Sel felaketinden etkilenen mağdurlarla dayanışmamız sürüyor..
8-Eylül de Silivri, Çatalca, Saray ilçeleri ve köylerinde, 9-Eylül de İkitelli- Halkalı-sefaköy- Esenyurt ta felakete dönüşen sel mağdurlarıyla dayanışma çalışmalarımız sürmekte.Yağışlarla birlikte benzer felaket haberlerini duymaya devam edeceğiz gibi görünmekte.
Yapılan çalışmalar ve ihtiyaçlara dair son durum;
* Ayazmada yemek organizasyonu için çadır kuruldu.
* Çadır ihtiyacı için haberler gelmeye devam etmekte.Özellikle büyük şantiye çadırları hibe alabileceğimiz inşaat firmaları ve çadır imalatçıları ilişkilerine ihtiyaç var.
* Selin evlerindeki eşyaları kullanılamaz hale getirdiği insanlar için giyim eşyası ve ev eşyası ihtiyaçları devam etmekte.
* Resmi kurumlar hasar tespiti ve çeşitli acil ihtiyaçlar konusunda çalışma sürdürmekteler. Mağdurlar, hayatını kaybedenlerin yakınlarıyla ilişki kurmamıza yarayabilecek bilgilere acilen ihtiyaç var.
* Bölgeye dönük 'hak-hukuk' meseleleri için heyet oluşturarak dayanışmada bulunma çalışmalarımız devam edecek.
Hayatını kaybedenlerin yakınlarına başsağlığı dilerken, 1 günlük yağmurun felakete dönüşmesine neden olanların yakalarında olacak ellerimiz.Dayanışmamızı da, adalet mücadelesini de her düzeyde sürdüreceğiz.
Gönderen birumut haberler zaman: 10:42 0 yorum
-
2009-09-10 19:37:47 |Administrator| AliOsman

Prof Dr. Miktat Kadıoğlu : ' Bir de depremi önceden haberdar edecek sistemler için dünya paralar harcamak niyetindeler. Yahu Selin gelişini önceden bildikte ne oldu? Neyi engelleyebildik ? ' dedi ve beni kopardı...
Bi de ben ekleyeyim : Dünyanın neredesinde tehlike denizden gelmediği halde, deniz kıyısına sel basar ? Ben bunun teknik olarak çok zor olduğunu düşüyorum. Sahilyolunu sel basmış ama su denizden gelmemiş... Ne demek şimdi bu di mi ?
-
2009-09-10 19:41:01 |Administrator| guclu

Yağmaya katılmak için Bolu'dan mı, Adapazarı'ndan mı ne minibüs tutup gelenler varmış.
Açık ki bu olayda ne egemenlere karşı ne de herhangi bir otoriteye karşı tepki kıvılcımı dahi yok. Toplu olarak yapılmış adi hırsızlık olayı bu. Muhtemelen de insanlığın evrimiyle, evrimin daha önceki basamaklarındaki insanlık durumuyla falan da ilgisi olsa gerek. Yani ilkellik de var işin içinde bence.
Bu eylemin sol adına herhangi bir şekilde savunulacak bir tarafı da yok doğal olarak. Hele ki insanlar sulara kapılıp can derdine düşmüşken tabak çanak kovalamak, çok iğrenç geliyor bana açıkçası.
-
2009-09-10 20:04:07 |Publisher| AsabiDEV

Kültürel kokuşmanın ve yağmacılığın her alanda ulaştığı mertebe artık dayanılacak gibi değil hocam. Geçenlerde Eddy Grant üstadı yeniden anmak için internette dolaşırken keşfettiğim bir dumuru burada paylaşmak isterim. Eddy Grant`e ait ve Güney Afrika`nın nerdeyse -özgürlük- ve -ırkçılığa karşı bir başkaldırı- sembolü olmuş şarkısı “Gimme Hope Joanna”`nın Türk versiyonu, Türkiye`de yağmacılığın sadece LCD TVlerle kalmadığını göstermekte. Sen kalk Joanna`yı, Eddy Grant`in Johannesburg/Güney Afrika ve bu bağlamda bütün Afrika olarak simgeleştirdiği “JOANNA”`yı dansöz yap oynat.
Orijinal Eddy Grant versiyonu:
http://vodpod.com/watch/1600675-eddy-grant-gimme-hope-joanna
Türkiye Versiyonu:
[url]http://www.metacafe.com/watch/1673335/dolapdere_big_gang_gimme_hope_joanna/ [/url]
-
2009-09-10 19:30:01 |Administrator| AliOsman

Bir tanesi inanılmaz pişkin bir şekilde 'bunları piyasadan almaya kalasan 1-2 milyar verirsin abi' derken diğeri 'çeyizi için topladığını' söylüyordu. Ben akıl almayan bu ahlaki deformasyon karşısında, analiz kabiliyetimi yitirdim. Hangi ruh hali ile bu işi yapıyorlar algılayamadım.
Benzemeyeceğini biliyorum ama bundan 3-5 sene önce İftar Çadırlarına giden kişiler, kameraları görünce yüzlerini kapatırlar, arkalarını dönerlerdi. Son bir kaç yıldır bakıyorum, bir çoğu kameraya el sallıyor, ropörtaj veriyorlar ve gururla 'ailecek' geldiklerini söylüyorlar. Sadaka kültürüne alışmak böyle bir şey mi ? Yağmaya yatkınlık, sadaka kültüründen mi besleniyor..? Walla bilemedim. Aklım karıştı.
-
2009-09-10 18:35:33 |Publisher| fetekos

Yağma sorunlu bir etik tavır olarak göze çarpıyor şüphesiz ama bunun hangi toplum içerisinde, hangi bölgede, hangi yaşam şartları içerisinde gerçekleştiğini de belirtmeden değerlendirme yapamayız.
"insanların öldüğü, bölgenin alt üst olduğu ve cehenneme döndüğü yerlerde hayâsızca “yağma” yapanlar" (M. Altan) gibi karşı çıkılamaz bir genel görüşü öne sürmek pek bir şey ifade etmez. Açıklayıcı ve verimli bir sonuca ulaştırıcı olması için hangi toplumda bunun hayasızca bir eylem olduğunu düşündüğümüzü açıklamak zorundayız. Bu ülke insanları son kuruşlarına kadar yağmalanmadıkları bir toplumsal düzen içerisinde bulunmadılar hiç. Kendilerine okullarda, günlük gazetelerde, televizyonlarda anlatılan hikayeler evrensel insani değerler, yardımlaşma, paylaşma üzerine değil, soygun düzeninden ancak onun önemli bir parçası haline gelmeye çalışarak paçayı sıyırabilecekleri üzerineydi. Önlerine konan, sığınmaları istenen din ideolojisi de farklı bir ahlaki yapı sunmuyordu. Elime tutuşturulan dini dergide, ancak bin bir şarta bağlandıktan sonra kötü bir eylem yapmış olduğu belirtilen çalıp çırpan bir kulun, çalıp çırptıklarını miras bıraktığı kişilerin haram mal sahibi olmadıkları, haram denen şeyin sonraki kuşakları bağlamadığı yazıyordu. Çalıp çırpmak, sorgu ve sual mekanizmalarının tümünden aklanarak çıkıyordu böylece. Şimdi bu insana, yaptığı ne kadar üzücü, vicdanı zedeleyici ve mide bulandırıcı olsa da, hangi toplumsal düzen, hangi ekonomik ilişkiler, buna bağlı hangi değerler sistemi, sosyal ilişkiler ağı içerisinde bulunduğundan bağımsız, yalnızca demiş olmak için “hayasız” demek, benim içime sinmiyor.
ABD'nin bir ülkeyi yağmalamasını "medeniyet" savaşı olarak ilan eden bir adamın yaratılan bu çürümüşlük ortamında, ortamı yaratanları değil de çürüyenleri suçlu olarak göstermesi, kendi büyük yağmasını örtmesinden başka bir şey değil. Yağma tek başına elbette hoş, desteklenecek bir şey değil, ama kendisine yağma kültüründen başka bir şeyin öğretilmediği toplumda bu insanları ahlaksızlıkla suçlamak ne derece doğru..
M. Altan ve benzerleri bu suçlamayı iktidarı aklamak, onun suçunu örtmek için yapıyorlar. Bunlar da Altan’ın kendi deyimiyle “salçalı ucuz hamasetle niteliksiz eleştiriler” olmaktan öteye gidemiyor.
Burada asıl iğrenilecek olan, soygun ve rant düzeninin yaratıcılarının ve yürütücülerinin karşımıza geçip ölümüne neden olduklarının ardından utanmazca rahmet okumalarıdır.
sendika.org'da seli değerlendiren bir yazı var. Yazar gözlemlerini aktarmış, yağmaya da değinmiş.
http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=26563
Bir iki faydalı karşılaştırma (Küba ve Türkiye, Küba ve ABD):
http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/felaketin-adi-kapitalizm-haberi-17920
http://www.kubadostluk.org/cms/index.php? option=com_content&task=view&id=147&Itemid=1
-
2009-09-10 19:00:18 |Publisher| fetekos

Yağma sorunlu bir etik tavır olarak göze çarpıyor şüphesiz ama bunun hangi toplum içerisinde, hangi bölgede, hangi yaşam şartları içerisinde gerçekleştiğini de belirtmeden değerlendirme yapamayız.
"insanların öldüğü, bölgenin alt üst olduğu ve cehenneme döndüğü yerlerde hayâsızca “yağma” yapanlar" (M. Altan) gibi karşı çıkılamaz bir genel görüşü öne sürmek pek bir şey ifade etmez. Açıklayıcı ve verimli bir sonuca ulaştırıcı olması için hangi toplumda bunun hayasızca bir eylem olduğunu düşündüğümüzü açıklamak zorundayız. Bu ülke insanları son kuruşlarına kadar yağmalanmadıkları bir toplumsal düzen içerisinde bulunmadılar hiç. Kendilerine okullarda, günlük gazetelerde, televizyonlarda anlatılan hikayeler evrensel insani değerler, yardımlaşma, paylaşma üzerine değil, soygun düzeninden ancak onun önemli bir parçası haline gelmeye çalışarak paçayı sıyırabilecekleri üzerineydi. Önlerine konan, sığınmaları istenen din ideolojisi de farklı bir ahlaki yapı sunmuyordu. Elime tutuşturulan dini dergide, ancak bin bir şarta bağlandıktan sonra kötü bir eylem yapmış olduğu belirtilen çalıp çırpan bir kulun, çalıp çırptıklarını miras bıraktığı kişilerin haram mal sahibi olmadıkları, haram denen şeyin sonraki kuşakları bağlamadığı yazıyordu. Çalıp çırpmak, sorgu ve sual mekanizmalarının tümünden aklanarak çıkıyordu böylece. Şimdi bu insana, yaptığı ne kadar üzücü, vicdanı zedeleyici ve mide bulandırıcı olsa da, hangi toplumsal düzen, hangi ekonomik ilişkiler, buna bağlı hangi değerler sistemi, sosyal ilişkiler ağı içerisinde bulunduğundan bağımsız, yalnızca demiş olmak için “hayasız” demek, benim içime sinmiyor.
ABD'nin bir ülkeyi yağmalamasını "medeniyet" savaşı olarak ilan eden bir adamın yaratılan bu çürümüşlük ortamında, ortamı yaratanları değil de çürüyenleri suçlu olarak göstermesi, kendi büyük yağmasını örtmesinden başka bir şey değil. Yağma tek başına elbette hoş, desteklenecek bir şey değil, ama kendisine yağma kültüründen başka bir şeyin öğretilmediği toplumda bu insanları ahlaksızlıkla suçlamak ne derece doğru..
M. Altan ve benzerleri bu suçlamayı iktidarı aklamak, onun suçunu örtmek için yapıyorlar. Bunlar da Altan’ın kendi deyimiyle “salçalı ucuz hamasetle niteliksiz eleştiriler” olmaktan öteye gidemiyor.
Burada asıl iğrenilecek olan, soygun ve rant düzeninin yaratıcılarının ve yürütücülerinin karşımıza geçip ölümüne neden olduklarının ardından utanmazca rahmet okumalarıdır.
sendika.org'da seli değerlendiren bir yazı var. Yazar gözlemlerini aktarmış, yağmaya da değinmiş.
http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=26563
Bir iki faydalı karşılaştırma (Küba ve Türkiye, Küba ve ABD):
http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/felaketin-adi-kapitalizm-haberi-17920
http://www.kubadostluk.org/cms/index.php? option=com_content&task=view&id=147&Itemid=1
Yorumlar
SELDE SAĞ KALANLARDAN BİR MEKTUP: “AHLAKSIZ!” Burhan Sönmez Birgün
16 Eylül 2009
Ölümüz de rahat değil, dirimiz de. Yağmur yağdı, gecekondumuz yamaçtaydı kurtulduk, aşağıları tufan vurdu.
Fakirlik ayıp değil artık, ama fakir olduğunu söylemek ve bunu herkesin yüzüne vurmak ayıp sayılıyor. Kağıt topluyorum çöplüklerden, evin rızkı benim elime bakıyor. İki çocuk, daha okul çağına ermedi. Devletin gelip bir fatura kesmesine gerek yok, hesabımız zaten görülmüş bizim.
Aşağı mahalleye indiğimde, esnaftan bana “iş bulsan ya” diyenler oluyor. Kolay mı? “Siz bulun, çalışayım” diyorum. Tufandan önceydi bu konuşmalar. Memleketimi sorup, sonra “Çoluk çocuk buralarda perişan olacağına köyüne dön” diyorlar. Köyün kaderi, ayrı bir tufan hikayesi.
Yağmurlar biraz durulunca ve cesetler toplanıp takım elbiseli devletliler mahallemize dolunca, çocuklar için bir eğlenceydi sanki. Bizse her zamanki gibi ne yapacağımızı bilmez haldeydik. Zaten devletin bize bir şey sorup söylediği de yok. Evi yıkılan komşularımıza yardım ederken haber geldi. Sele kapılmış eşyalar köprü altına birikmiş, dediler. Hep beraber gittik. Hanım da geldi, yanında iki çocuk.
Vardığımızda kırılmış tabakları, dağılmış kolileri ve artıklara aç kuşlar gibi üşüşen insanları gördüm. Önce bizim iki çocuk toplamaya başladı. Bir top, bir oyuncak bebek... Ben yiyecekleri topladım. Kırık bir kasada birkaç domates ve iki torba kuru fasulye. Büyük torbalardaki şekerler erimişti. Kullanmıyoruz zaten sekiz aydır. Ama şekersiz çaya alışamadık hâlâ.
Sonradan etraftan konuşulanları duydum. Afetten dağılmış eşyaları toplayanların ahlak eksikliği varmış. Bizim vicdanımızın doğruluk terazisi bozukmuş, öyle diyorlar. Ama dolu mutfağımız ve küçük bir banka hesabımız olsaydı, böyle eğilmezdik iki parça eşya için. Büyük oğlan, o kargaşada ayakkabı bulmayı ümit etmiş, eve varınca söyledi.
Lise çağında bir yeğenim vardı. O anlatmıştı. Dünya nüfusu altı milyarmış, bunun bir milyarı açlık sınırının altında yaşıyormuş. Yani bizim gibi. İki milyarı da geçim zorluğundaymış. Yani dünyanın yarısı batmış. Neden kimse bunun için “Kriz var, önlem alalım!” demiyor? Üç beş bankanın batması mı lazım illa ki?
Ama gönlümüzü hoş tutuyorlar. Uno görevlileri, iftar vakti istasyon çıkışında bir dilim ekmek ve bir dilim peynir dağıtıyor. Bedava. Gidip alıyorum. Çocuklar yanımda. Onlar için de veriyorlar. Biraz dolanıp tekrar gidiyoruz, bizi tanıyorlar. Bir daha vermiyorlar. Takdir ediyorum. İşlerini iyi yapıyorlar. Bu arada bir siyasetçi, oğlunu gemi sahibi yapmış, Başbakanın ahbabı olan bir şirket, devletin el koyduğu malları çok ucuza alıyormuş, diyorlar. En son, yüzelli milyon dolarlık bir binayı yarı fiyatına almışlar. Buna da takdir-î ilahi diyorlar mı acaba?
Lise çağındaki yeğenim kitap gibi konuşmayı severdi, bir gün şöyle dedi: “Aç insanların bir kısmı çalar, ama geri kalanlar neden çalmaz. Bunu bir türlü anlamıyorum.” Aklıma devlet geldi, bir de ahlak dedikleri şey. Yeğenim artık yok, geçen sene dağa çıktı. Kaç öğün yemek yiyordur acaba?
Kürt açılımı başlatmışlar, diye duydum. Hanım, “İnşallah, ekmek de dahildir” dedi. Oruçlu olduğundan beri daha çok ekmek lafı ediyor. Devlet geçen ay, iç savaşta ölen asker sayısının beşbinüç olduğunu açıkladı ya, o günden beridir sayıyor hanım. Yeni her ölüde, devletin vebali artarmış. Gerilla da açıklarsa tam ve toplam kayıp sayısını, onun yeni ölülerinin de hesabını tutacakmış. Bundan sonraki her ölümün “kebire” yani günahların en büyüğü olacağını söylüyor. Madem barış olacak, savaş bitecek, madem bizim de köye dönme imkanımız doğacak, “çözüm” lafı edenlerin bundan dönme hakkı yok artık. Öyle diyor. Aşağı mahalleye geçen ay bir asker cenazesi geldi. İyi çocuktu, kahveden tanırdım. Bizim on sene önce zorla boşaltılan köyümüzün yakınında ölmüş. Mayından. Eşim ağladı. Beni sorarsanız, eskisi gibi ağlayamıyorum.
Utanmak eskisi kadar sıkıntı vermiyor kalbime. Eve iki ekmek fazla götürememekten, çocukların yüzüne gururla bakamamaktan daha çok utanırım. Çayımız şekerimiz olmasa da, komşulara açık bir kapımız var hâlâ. Ama en kötüsü, boyun bükmeyi öğrettiler bize. Eskiden olsa, “Nerde bu devlet! Nerde insanlık!” diye feryat ederdik. Konu komşu feryat ederdi. Ama susmayı öğrettiler hepimize.
Seldeki eşyaları toplarken resim çekmişler, bizim hanımın da resmi çıkmış bir gazetede. Üstüne, “Ahlaksız!” diye yazmışlar. Doğrudur. Hem anadilsiz, hem terliksiz, hem ekmeksiz, yağmurda damımız akıyor, üstelik bir de ahlaksız!
Yaşanan kaotik durumlar ve yağma için de yeri gelmişken söyliyeyim. Şahit olduklarımızı yıllar önce de 99 depreminde gördük aslında. O zaman da benzer şeyler olmuştu. Abimlerin aileyle İzmit'ten çıkmaya çalışırkenki yaşadıkları o zaman benim için inanılmazdı. Sokaktaki ortalama insanın denetleniyor olma hissini kaybettiğinde neler yapabileceğine örnekler bunlar. Yoksulluğun hiçbir şekilde gerekçe olamayacğını düşünüyorum. Böyle insanlar hiç de az değil. Dha üst gelir gruplarında da bu eğilimler var. Trafikte araba kullanırken bunu doğrudan gözlemlemek mümkün.
Bu arada daha önce bir yazışmada ifade etmiştim. Çocuklarınızı piyano kursuna değil karate kursuna gönderin sayın arkadaşlar! Geçen hafta televizyonlarda n "gelecekten bazı enstantaneler" gördük çünkü..
Alıntı:
* Bölgeye dönük 'hak-hukuk' meseleleri için heyet oluşturarak dayanışmada bulunma çalışmalarımız devam edecek. Hayatını kaybedenlerin yakınlarına başsağlığı dilerken, 1 günlük yağmurun felakete dönüşmesine neden olanların yakalarında olacak ellerimiz.Dayanışmamızı da, adalet mücadelesini de her düzeyde sürdüreceğiz.
CEVAP: “Yağma“ etik olarak yanlış bir mevzudur ama yağmalanan mal sosyalizmde sık sık bahsi geçen ve aslen bizden olan „ezilen ve sömürülen halk“ yararına kullanılacaksa ve bu bir gereklilik haliyse bu eylem caizdir ve bu noktadan sonra da yapılan eylem artık “Yağma“ değil “Örgütleme“ veya “Sosyal Paylaşıma Açma“ veya „Sosyalleştirme “ olarak adlandırılmalıdır.
Bir eylem eğer sadece kapital kaygılar dahilinde ve -KÂR- amacı güdülerek yapılırsa o eylemden ne ezilen, sömürülen halka ne de sosyalizme hayır gelmez; yani bir işin içine -bir ihtiyaç fazlası durumu- bir –KÂR- mevzusu sokulursa o eylemin sosyalizmde yeri yoktur ve o eylem artık kapitalist bir eylemdir; o zaman bu eylemi yapan da yaptıran da -En Bi Yağmacıdır, En Bi Hortumcudur- değerli hocam.
Yolda karısını döven, ya da yan daireden dövülen kadın sesi duyduğumuzda sesimizi çıkarmayız. Çünkü nikah adı altında meşrulaşmış ve ait olunmuş bir durum vardır. Polis bile evine gönderir şikayetçi kadını. Kocandır deöver de sever de der.
Fahişelik büyük din adamı altındaysan eğer hizmet olmuştur. Kocasının haremine kattığı küçük kızları bile gülümseyerek izler lüks arabasından.
İş yerlerinde, fabrikalarda emeğimizin sömürüldüğü, mesai adı altında posamızın da çıkarıldığı, sağlıksız koşullarda çalıştırıldığım ızda ne çalışan sesini çıkarır ne de bunu gören duyan. Oranın işçisi ve kölesiyizdir.
Öğrenci yurtları tarikatların elinde ve nerdeyse evlerinden teslim alınan öğrenciler vardır. Adı yurt diye nasıl olsa bir çatıdır ve imkanları iyidir diye görmezden gelir işimiz de düştüğü için kabul ederiz. Karşı çıkmayız. Alenen "gelin sizi tarikatımıza alalım "deseydiler kıyamet koparırdık.
Aldaltılmış, cinayete yakınını vermiş, düşmüş(!) birilerinin medyada sömürülmesine, kahvaltı masamıza meze olmalarına ses çıkarmaz, ertesi günü arkası yarınını merakla bekleriz. Röntgencilik evimize kadar girmiş, çaktırmadan kanıksatılmış ve hatta zevk duymaya bile başlamışızdır.
Linç kültürü, istiklal marşı ve tekbir eşliğinde beynimize kadar sokulmuş, allah korkusu duymadan, allah yarattı demeyip o linçe katılmışız ya da bizim yerimize vurdukları için içimiz serinlemiştir.
Devleti soyup soğana çevirenler ve hatta devletin kendi eliyle soy beni ye beni dedikleri vatan kahramanı gibi karşılanmış, ödüllendirilmiş lerdir. Kişiye göre yasalar çıkmış önce eylemi, sonra eylemin meşrulaştırılma sı için düzenlemeler yapılmış canla başla çalışılmıştır.
Komşu aç yatarken hani tok yatılmazdı. Komşunun rengi mi seni iten, dini mi, dili mi? Ramazanda aç kalınca mı anladın açın halinden de günah çıkarır gibi çalışmaktasın; yardım yerlerine kumanya yetiştirmekte, yemekler vermektesin...
Ne kaldı? Yasak olan, ayıp olan, etik dışı olan, günah olan, insanlık dışı olan... Olup da neye karşı çıktığımız ne kaldı? Yağmalama...
Bilincimiz oluştuğu, neyin verili, neyin ezberletildiği, neyin karşı durulası olduğu ne pahasına olursa olsun içimizde varsa, yağmalama kültürüne de diğerlerine karşı çıktığımız gibi çıkacağız elbette. Ya bilinç yoksa! Açlık, sefalet, dayatılanlar, eğitimsizlik, sürüye dahil olunmuşluk varsa! Vahşi kapitalizmin vahşi kavgasında bunların olması olası değil mi?
Yapanların sırtını sıvazlayacak değiliz elbette. Seyerettiğimiz zavallı komedyanın evet komedya çünkü asıl hedef saptırılarak hedef şaşırtmaca oyununun önce senaristine, sonra sahnecisine, sonra sponsoruna en sonunda da oyuncularına bakmak gerek. Oyuncular zavallılaştırıl mış, yoksullaştırılm ış, yoksunlaştırılm ış sonra da küçük birer yağmacı olmuş guruptur. En büyüklerine haksızlık etmemek gerek orda duruyor. Ve gülüyorlar.
Bunu bir tarafa koyuyorum. Ama yine de başka bir şey var ki ne kafamda ne de gönlümde bir çözüm kavuşmuş durumda değil. "Yağma" denen hadiseye karşı nasıl bir tavır sergileyeceğimi z, fetekos'un ilk mesajındaki gibi zaman, mekan ve koşullara bağlı olarak değişmeli mi, yoksa mesela "sömürü" benzeri her zaman ve her yerde reddetmemiz gereken bir eylem mi bu? Mesela biz neden "sömürüye" karşıyız, neden onu ortadan kaldırmayı istiyoruz yeryüzünden? Bunun yanında "yağma" eyleminin mazur görülebileceği, hadi açıkça söyleyelim, sırf yoksullar ve yoksunlar yaptı diye benimseyebilece ğimiz bir tarafı var mı? Yağmalanan "mallar" zaten "yağmalayanlara " mı ait, yoksa toplumsal olarak üretildikleri için mi "zaten" onların?
Sol örgütlerin silahlı soygunlarını "kamulaştırma" adı altında propagandif bir biçimde sunması değil bu sonuçta. Gayet "doğal", gayet "kendiliğinden" , gayet "aşağıdan" ve gayet de "doğrudan" bir eylem bu. Yani normalde solcular olarak bu niteliklere sahip bir eyleme pozitif bakarız, en kötü ihtimalle negatif bakmayız, yanlış mı düşünüyorum? Neden bu kadar tartışıyoruz bunu o zaman?
Ömer Laçiner'in bir yazısında okumuştum sanırım: "Sosyalist eylem, amacına içkin olmalı" diye yazıyordu üstad. Tam olarak böyle dememiş olabilir ama bu minvaldeydi. Yani etik olmayan bir eylem biçiminin sosyalistlerce uygulanmamasını öneriyordu.
Yanlış anlaşılmak istemiyorum. Karşı çıktığım bu gayet kendiliğinden oluşan el koyma histerisi. Daha önce de belirtmiştim, bu insanlar sosyalistlerin doğrudan doğruya ilgi alanına girmek zorunda. Aslında tam da bu ilgi ve etki alanının dışında oldukları için de bu haller oluşmuyor mu? Oralara ulaşılabilseydi , dayanışma temelli sağlıklı etkileşim ve iletişim ağları yaratılabilseyd i her şey çok farklı olmayacak mıydı? Ama bu da bir çeşit fasit daire aynı zamanda: Sosyalistler bu insanlarla temas kuramıyorlar, çünkü bu iki grubun arasında sosyal ve ideolojik formasyon bakımından büyük bir açı var; temas kuramama halinin devamı da açıyı daha da genişletiyor. Ülkedeki yoksul sayısı hızla artarken sosyalist sayısı nederedeyse aynı hızla azalıyor.
Kötümser bir tahminde bulunayım mı? Bu ve benzeri ortam ve oluşumlar bana, fazlasıyla faşizan ve dinsel yönelimlerin güçlenebileceği ni düşündürtüyor. Bu tarladan solculuk değil de faşizm çıkarmış geliyor.
Bunlar “hiçbir biçimde açıklayamaz” dediğin olguyu, sen de farklı bir biçimde açıklamamışsın nihayetinde. Bu durumda ben neyin bu temel çelişkilerle açıklanamayacak olduğunu anlayamadım. İşyerinde kendi konumundaki çalışma arkadaşının kuyusunu kazarak basamak atlamayı düşünen bir başka emekçiyi, kullandığı maddeyle akli melekelerini tümüyle yitirmiş 13-14 yaşındaki çocuğun 3-5 kuruş için sokak ortasında cinayet işlemesini, bir kimsenin içi sızlamadan düşünemeyeceği yeşermeden soldurulmuş yaşamların içinden çıkan akıl almaz suçları, kısacası senin bahsettiğin adi suçların birçoğunu, bu insanların doğuştan gelen bir özelliğine bağlayacak değiliz. Bu bencil ve duyarsız davranışların normal ve anormalliğini “başka bir biçimde” açıklayamayacağ ımız için, sorunun yanıtı senin de son yazdıklarının içinde bulunuyor.
Fakat bir siyasi organın, elbette sosyalist olanın, bundan çıkaracağı sonuç, siyasi talep ve eylem bu çürümeyi figüranları ve kahramanları aracılığıyla bizlere mükemmel gösteren bir yönetmeninkinde n ya da müzisyeninkinde n farklı olur kabul edersin ki. Yani devinim ve dönüşümü amaçlayan siyaset bu farklılığı gerekli kılar. Bu nedenle, bir olguyu, “Türkiye gerçeği dediğimiz şeyi” analiz ederken yalnızca ona ve sonuçlarına, burada yağmaya, lanet okumak, çürüyenleri çürümenin önüne geçirmek, yalnızca insani değer yitiminin sonuçlarından bahsetmek bir sosyalistin yetineceği iş değildir. Bence bu, olguyu en pasifist yaklaşımla kabul etmektir. Zaten istenen (ve saçlarımı diken diken eden) de budur. Zira Altan ailesi de bunu, sonuçları kabul etmeyi, birçok konuda gayet başarıyla yapıyor.
Buradan elbette ki toplumla gerçek anlamda ilgili sinemacı, fotoğrafçı ve yazarlara anlamlı malzemeler çıkacaktır. Onlar bize içinde bulunduğumuz durumu bir kez daha bütün çıplaklığıyla gösterecekler ve bizi düşünmeye davet edeceklerdir. Ancak benim de beğendiğim Demirkubuz’un filmlerini izlemek ve rezilliğimizi, yuvarlandığımız çukuru tekrar tekrar görmek yetmez. Onun nedenini, suçlusunu ve (var olduğunu düşünüyorsak) çaresini de beraberinde düşünmek ve bütün yönleriyle açıkça göstermek zorundayız. Bu “yağma”nın hangi yağma düzeninin doğal bir sonucu olduğunun, “yağma”ya karşı tepkilerin hangi örgütlü, resmi yağmayı örtmek için bu derece ön plana çıkarıldığının, haklı olarak öfke, kin ve nefret dolu insanların kaba ve biçimsiz tepkilerinin örgütlü halde başka bir biçime de bürünebileceğin in, Erkan'ın anımsattığı "önce ekmek sonra ahlak" sözünün yalnızca bir slogan olmadığının gösterilmesi gerekir. Tabii Büşra’nın dediği gibi “çaba” gösterme ve eyleme geçme niyetinde isek... Yok değilsek, bizi bize anlatacak, içine girmeye zorlandığımız, çoğu zaman uygulayıcısı kılındığımız çarpık ilişkilerin üzerimizdeki dayanılmaz ağırlığını sarsıcı bir uysallıkla hafifletecek nice Demirkubuzlar’ı n yetişmesini beklemekten başka yapacak bir şeyimiz kalmamış demektir.
Aslında benzer şeylerden bahsettiğimize inanıyorum Güçlü ama konuya ilk tepkini aceleci ve eksik bulduğum için bunları eklemek istedim.
Bu arada bugün Şili darbesinin, yarın da bizim kanlı 12 Eylül darbesinin yıl dönümü. Kadıköy’de bir etkinlik düzenleniyor. Ben bütün bu niyetlerle katılacağım...
Sabah, Yağmacılar yağmacıları gösteriyorlardı televizyonda. Bir tanesi, yüzü tanınmasın diye, ucuz boğazlı kazağını burnunun altına kadar çekmiş, yaptığının kötü bir şey olmadığını anlatmaya çalışıyor kameralara. Anladım ki, o an, delikanlının yaşamı boyunca ciddiye alındığı tek andır.
Boydan aldılar bir ara çocuğu. Ayakkabılarına baktım, pantalonuna, montuna. Beni duyacakmış gibi "Canım kardeşim" dedim televizyona doğru, "Al, hepsini al. Zaten senin onlar."
Ramazan: Hoşgorü, Anlayış, Sel, Ölüler..
Dün Beyoğlu'nda bir kafede, Brecht'in bir sözünü okudum, yanılmıyorsam şöyleydi: "Önce ekmek, sonra ahlak."
Ya da önce empati sonra yazı..

http://www.birgun. net/writer_ index.php? category_ code=1204675686&news_code=125310134 2&day=16&month=09&year=2009
SELDE SAĞ KALANLARDAN BİR MEKTUP: “AHLAKSIZ!” Burhan Sönmez Birgün
16 Eylül 2009
Ölümüz de rahat değil, dirimiz de. Yağmur yağdı, gecekondumuz yamaçtaydı kurtulduk, aşağıları tufan vurdu.
Fakirlik ayıp değil artık, ama fakir olduğunu söylemek ve bunu herkesin yüzüne vurmak ayıp sayılıyor. Kağıt topluyorum çöplüklerden, evin rızkı benim elime bakıyor. İki çocuk, daha okul çağına ermedi. Devletin gelip bir fatura kesmesine gerek yok, hesabımız zaten görülmüş bizim.
Aşağı mahalleye indiğimde, esnaftan bana “iş bulsan ya” diyenler oluyor. Kolay mı? “Siz bulun, çalışayım” diyorum. Tufandan önceydi bu konuşmalar. Memleketimi sorup, sonra “Çoluk çocuk buralarda perişan olacağına köyüne dön” diyorlar. Köyün kaderi, ayrı bir tufan hikayesi.
Yağmurlar biraz durulunca ve cesetler toplanıp takım elbiseli devletliler mahallemize dolunca, çocuklar için bir eğlenceydi sanki. Bizse her zamanki gibi ne yapacağımızı bilmez haldeydik. Zaten devletin bize bir şey sorup söylediği de yok. Evi yıkılan komşularımıza yardım ederken haber geldi. Sele kapılmış eşyalar köprü altına birikmiş, dediler. Hep beraber gittik. Hanım da geldi, yanında iki çocuk.
Vardığımızda kırılmış tabakları, dağılmış kolileri ve artıklara aç kuşlar gibi üşüşen insanları gördüm. Önce bizim iki çocuk toplamaya başladı. Bir top, bir oyuncak bebek... Ben yiyecekleri topladım. Kırık bir kasada birkaç domates ve iki torba kuru fasulye. Büyük torbalardaki şekerler erimişti. Kullanmıyoruz zaten sekiz aydır. Ama şekersiz çaya alışamadık hâlâ.
Sonradan etraftan konuşulanları duydum. Afetten dağılmış eşyaları toplayanların ahlak eksikliği varmış. Bizim vicdanımızın doğruluk terazisi bozukmuş, öyle diyorlar. Ama dolu mutfağımız ve küçük bir banka hesabımız olsaydı, böyle eğilmezdik iki parça eşya için. Büyük oğlan, o kargaşada ayakkabı bulmayı ümit etmiş, eve varınca söyledi.
Lise çağında bir yeğenim vardı. O anlatmıştı. Dünya nüfusu altı milyarmış, bunun bir milyarı açlık sınırının altında yaşıyormuş. Yani bizim gibi. İki milyarı da geçim zorluğundaymış. Yani dünyanın yarısı batmış. Neden kimse bunun için “Kriz var, önlem alalım!” demiyor? Üç beş bankanın batması mı lazım illa ki?
Ama gönlümüzü hoş tutuyorlar. Uno görevlileri, iftar vakti istasyon çıkışında bir dilim ekmek ve bir dilim peynir dağıtıyor. Bedava. Gidip alıyorum. Çocuklar yanımda. Onlar için de veriyorlar. Biraz dolanıp tekrar gidiyoruz, bizi tanıyorlar. Bir daha vermiyorlar. Takdir ediyorum. İşlerini iyi yapıyorlar. Bu arada bir siyasetçi, oğlunu gemi sahibi yapmış, Başbakanın ahbabı olan bir şirket, devletin el koyduğu malları çok ucuza alıyormuş, diyorlar. En son, yüzelli milyon dolarlık bir binayı yarı fiyatına almışlar. Buna da takdir-î ilahi diyorlar mı acaba?
Lise çağındaki yeğenim kitap gibi konuşmayı severdi, bir gün şöyle dedi: “Aç insanların bir kısmı çalar, ama geri kalanlar neden çalmaz. Bunu bir türlü anlamıyorum.” Aklıma devlet geldi, bir de ahlak dedikleri şey. Yeğenim artık yok, geçen sene dağa çıktı. Kaç öğün yemek yiyordur acaba?
Kürt açılımı başlatmışlar, diye duydum. Hanım, “İnşallah, ekmek de dahildir” dedi. Oruçlu olduğundan beri daha çok ekmek lafı ediyor. Devlet geçen ay, iç savaşta ölen asker sayısının beşbinüç olduğunu açıkladı ya, o günden beridir sayıyor hanım. Yeni her ölüde, devletin vebali artarmış. Gerilla da açıklarsa tam ve toplam kayıp sayısını, onun yeni ölülerinin de hesabını tutacakmış. Bundan sonraki her ölümün “kebire” yani günahların en büyüğü olacağını söylüyor. Madem barış olacak, savaş bitecek, madem bizim de köye dönme imkanımız doğacak, “çözüm” lafı edenlerin bundan dönme hakkı yok artık. Öyle diyor. Aşağı mahalleye geçen ay bir asker cenazesi geldi. İyi çocuktu, kahveden tanırdım. Bizim on sene önce zorla boşaltılan köyümüzün yakınında ölmüş. Mayından. Eşim ağladı. Beni sorarsanız, eskisi gibi ağlayamıyorum.
Utanmak eskisi kadar sıkıntı vermiyor kalbime. Eve iki ekmek fazla götürememekten, çocukların yüzüne gururla bakamamaktan daha çok utanırım. Çayımız şekerimiz olmasa da, komşulara açık bir kapımız var hâlâ. Ama en kötüsü, boyun bükmeyi öğrettiler bize. Eskiden olsa, “Nerde bu devlet! Nerde insanlık!” diye feryat ederdik. Konu komşu feryat ederdi. Ama susmayı öğrettiler hepimize.
Seldeki eşyaları toplarken resim çekmişler, bizim hanımın da resmi çıkmış bir gazetede. Üstüne, “Ahlaksız!” diye yazmışlar. Doğrudur. Hem anadilsiz, hem terliksiz, hem ekmeksiz, yağmurda damımız akıyor, üstelik bir de ahlaksız!