Makaleler Bütün Yazılar Makale Guncel Kürt Meselesi: Niye Var?
 

Kürt Meselesi: Niye Var? Popüler

Bazen böyle olur; baştan almak, “içine gömüldüğümüz mesele nedir?”, “niye var?”, yeniden düşünmek gerekir. Kürt meselesi üzerine düşünmenin de böyle bir zamanındayız. Meseleyi halletmenin imkanları üzerine yoğunlaşan mevcut tefekkür işi, başa dönmeyi, “Kürt meselesi nedir”, “Niye bir Kürt meselemiz var” sorularını bir kez daha cevaplamayı mecbur kılıyor. 

Kürt meselesi nedir?
Lafı dolandırmak lüzumsuz: Kürt meselesi odur budur, sosyal ve iktisadi vasıfları da olan pek çok şeydir, ama evvel emir ve kamilen siyasi bir meseledir. Hem de, siyasal davranışın açık edip gözümüze soktuğu dolaysızlıkta bir siyasi mesele. Kürt yurttaşların siyasal davranışı malum: ‘Bölgede’ meskun Kürt yurttaşların yarısından biraz azı DTP’ye, yarısından biraz fazlası da AKP’ye oy veriyor. Kürtler, yurttaşların geri kalanının yüzde 40’ının oy verdiği iki partiye, CHP ve MHP’ye oy vermiyor, yüzde 100’ünün oy vermediği bir partiye ise büyük ilgi gösteriyor. Bizzat bu davranış, Kürt meselesinin kamilen siyasi bir mesele olduğunu ve dahası ne menem bir siyasi mesele olduğunu mükemmelen gösteriyor olsa gerek. Şöyle ki...
Şimdi, Kürt yurttaşların DTP ve AKP’yi tercih edip CHP ve MHP’ye yüz çevirmiş olmalarının bir anlamı olsa gerek. Belli ki, DTP ve AKP Kürtlerin nazarında CHP ve MHP’den farklı bir yerde duruyor. DTP’nin farkı belli: DTP, Cumhuriyet’in ulus fikrine itiraz ediyor. Ulusu aynı dili (Türkçe) konuşan ve kültürde benzeşmiş bir yurttaşlar topluluğu olmaya indirgeyen Cumhuriyet fikri DTP tarafından kabul görmüyor, bu ortada. Peki AKP? Anadolu’nun Müslüman kavimlerini Türkleştirmeyi hedefleyen bu asimilasyonist ulus/yurttaşlık anlayışına AKP ne diyor? AKP’nin bu anlayışa DTP gibi kökten itiraz etmediği açık. Ancak, tersi de doğru: AKP, Cumhuriyetin ulus fikrini kökten biçimde savunmuyor da. Ulusu, CHP ve MHP gibi “dilde ve kültürde kesinkes ortaklaşmış” bir cemaat olarak görmüyor AKP. “Tek devlet, tek millet, tek vatan” diye gürlediği zamanlarda dahi “tek dil” demekten uzak duruyor. Arada bir yerde durup, hiç olmazsa 80 yıllık ulus olma mevzuatını dayatmayacağını hissetiriyor Kürtlere. Bu durumda, seçmen tercihi, siyasal davranış şunu söylüyor olsa gerek: Kürt yurttaşlar, en azından ‘bölgede’ meskun olanları, Cumhuriyetin ‘önerdiği’ ulus fikrine itiraz eden partilere meylediyorlar.
Durum bu. İşin esası, Kürt meselesi dediğimiz şey de ‘bundan ibaret’. Kürt meselesi, Kürt yurttaşların kahir ekseriyetinin Cumhuriyetin ulus fikrine itiraz ediyor olmasından başka bir şey değil. Malum, bu itiraz bugünün işi de değil. Neredeyse yüz senedir Kürtler itiraz ediyorlar maruz bırakıldıkları ulusal çerçeveye; bildikleri, kullanabildikleri bütün yollarla hem de. Bugünü farklı kılansa şu: Kürtlerin ulusal çerçeveye itirazı, ulusal çerçevenin yenilenmesi için yaptıkları çağrı artık seçmen davranışında bile hemen göze çarpacak ve dahası Cumhuriyeti sürekli bir istikrarsızlık durumuyla başbaşa bırakacak denli açık ve kuvvetli.

Niye var?
Şimdi soru şu: Sözü edilen ulusal çerçeveye Anadolu’da meskun ‘hemen herkes’ davet edilmişken niye ve nasıl oldu da bir tek Kürtler bu davete icabet etmedi, etmiyor? Biraz ironik biçimde soracak olursak: Bu ne cüret? Kürtler, kimselerin hayır demediği ulusal çerçeveye itiraz edecek cüreti nereden buluyor?
Doğruya doğru: Kurucu mottosu “vatandaş Türkçe konuş[acak]” olmuş olan ulusal çerçeveye sadece Kürtler davet edilmedi. Ulus-devlet kurulurken, ülke, gayrimüslim sakinlerinin Ermeni olanlarından ‘tehcir’, Rum olanlarından da mübadele yoluyla ‘arındırılmış’ olmakla beraber, halen hatırı sayılır miktarda Türkçe konuşmayana yurtluk ediyordu. Memleketin 13 milyonluk nüfusunun 1 milyon 184 bin 446’sı Kürtçe, 134 bin 272’si Arapça, 95 bin 801’i Çerkezce, 119 bin 822’si Rumca ve 64 bin 745’i Ermenice konuşuyordu. Lakin, Türkçe konuşmayan bu ahali behemehal Türklüğe, Türkçe konuşmaya davet edildi; ama toptan değil. Lozan antlaşmasıyla ulusal-dini kimliklerini devam ettirme hakkıyla donanmış gayrimüslimlere, özellikle de Rum ve Ermeni yurttaşlara “Türklüğe dahil olmasanız da olur, hatta olmasanız daha iyi olur ama ulusal-dini kimliğinizle gözönünde bulunmayın” dendi. Lozan’la edindikleri farklı kalma hakkının bedelini gözönünde bulunmamak ve ayrımcılığa maruz kalmakla ödedi Rum ve Ermeni yurttaşlar. Kanun-i Esasi Türkleri (sözde Türkler?) olarak kodladığı Rum ve Ermenileri Türklüğün, ulusun çeperine yerleştiren Cumhuriyet, Türkçe konuşmayan ahalinin geri kalanına açık ve net bir celp çıkardı: Türkleşin! Allahları var, onlar da bu celbe icabet etti, Türkleştiler.
Kürtler hariç. Geride kalan yüzyıl gösteriyor ki, yurttaşların büyük çoğunluğu, ama zorla ama yolla, kendilerine yakıştırılan ulusal-çerçeveye rıza gösterdi ve fakat Kürtler, daha doğrusu, Kürtlerin mühim bir kısmı buna razı olmadı. Meskun olduğumuz mekân ve mensup olduğumuz cemaat, memleketin gayrimüslim sakinlerini ‘göndermek’, Türk-olmayan Müslüman sakinlerini de Türkleştirmek vasıtasıyla ulusallaştırılırken Kürtler ‘oyunbozanlık’ etti.
Şimdi, bu istisnai durumun, memleketin Türk olmayan mensuplarının büyük kısmının ‘razı edildiği’ ulusal çerçeveye Kürtlerin itiraz etmesinin ya da Kürtlerin bu ‘cüretinin’ elbette makul bir açıklaması olmalı. Sahi, nasıl oldu da Çerkezlerin, Lazların, Boşnakların, Araplar ve Arnavutların, Türkçe konuşmayan başka hemen herkesin razı olduğu şeye Kürtler itiraz etti, ediyor?
Sorunun basit bir cevabı var: Kürtler, mezkur ulusal çerçeveye itiraz edebilecek denli güçlü bir bizlik duygusuna sahip. Bu güçlü bizlik duygusunu da başka hiçbir şeye değil tarihe, yakın ve uzak olanıyla tarihe borçlular. Yani, Kürtleri bunca güçlü bir bizlik duygusuyla donatıp, kendilerine önerilen ulusal çerçeveye itiraz edebilecek denli cüretkâr kılan Kürtlerin cengaverlikleri gibi tarih-dışı sebepler ya da Rusların ya da İngilizlerin (şimdi de ABD’lilerin) tezgahladığı uluslararası komplolar değil, ‘maddenin tarihi’ oldu. 

Maddenin tarihi
Kürtler, evvela bugün yaşadıkları yerlerin kadim sakinlerinden olmalarından dolayı bu kadar güçlü bir bizlik duygusuna sahip oldular. Malum, Kürtler bugün yaşadıkları yerlerin büyük kısmına hatırlanabilir bir ‘eski’ ya da yeni zamanda gerçekleşmiş bir göç durumuyla yerleşmiş değil.
 Dolayısıyla, göç vasıtasıyla yeni bir vatan edinen toplulukların (mesela Çerkezlerin ama daha çok Boşnakların) çoklukla gösterdiği asimilasyona yatkın olma eğiliminin Kürtlerde çok kuvvetli olmamasının anlaşılmaz bir tarafı yok. ‘Hatırlayabildikleri ya da hatırlatılan’ tarihleri Kürtleri asimilasyona direnebilecek denli güçlü bir bizlik duygusuyla donatmış görünüyor. Kürtler, kendilerini Cumhuriyetin önerdiği ulusal gelecekten tarihleri sayesinde uzak tutabildiler.
Osmanlı siyasi birliğine bir uzlaşmayla dahil olmuş olmaları da Kürtleri cüretkâr kılmış olsa gerek. Malum, Kürtler 16. yüzyılda yaptıkları bir uzlaşma neticesinde edindikleri ‘ayrıcalıklara’ bağlı olarak Osmanlı merkeziyle uzunca bir müddet ‘gevşek bir ilişki’ yaşadılar. Kürtlerin güçlü bir bizlik duygusuyla donanmış olmasına merkezle tecrübe ettikleri bu gevşek ilişki de katkıda bulundu. Anlaşılan o ki, Kürtler, Cumhuriyetin sunduğu ulusal-politik çerçeveden başka bir politik çerçeve içerisinde yaşadıklarını güçlü bir biçimde hatırlıyorlar ve yine anlaşılan o ki, bu başka politik çerçeveye bağlı olarak muhafaza edebildikleri farklılıklarını bugün de devam ettirmek istiyorlar. Galiba tarihleri, Kürtlere “ama biz başka bir biçimde yaşamıştık ve bunu hatırlıyoruz” dedirtiyor.
Ama sanırım Kürtleri cüretkâr ve ülkenin diğer Müslüman gruplarından farklı kılan en önemli özellikleri epey bir nüfus oluşturmaları ve belli bir havalide meskun olmalarıydı. Cumhuriyetin ilk nüfus sayımından beri, Kürtlerin toplam nüfus içindeki hacminin yüzde 15 civarında olduğunu biliyoruz. Üstelik Fırat’ın doğusundaki illerin pek çoğunda bu oran yüzde 50’leri epey aşıyor. Bu halleri, yani belirli bir bölgede meskun büyük bir etnik topluluk oluşturmaları Kürtleri ülkenin diğer Müslüman gruplarından kökten farklı kıldı. Kürtleri güçlü bir bizlik duygusuyla teçhiz edip, Türkleşmeye itiraz edebilme cüretiyle donatan en mühim özellikleri bu, bir ulusal topluluk oluşturmaları oldu.
Çok sayıda Kürdün Cumhuriyetin sınırları dışında kalmış olması da ülkenin Kürt yurttaşlarının güçlü bir bizlik duygusuna sahip olmasına yardım etti. Türkiye dışındaki Kürtlerin deneyimleri, kısa ömürlü Mehabad Cumhuriyeti, Irak’ta tecrübe edilen özerklik, İran ve Irak’taki Kürt ‘hareketliliği’ ve bilhassa Barzani miti Türkiye Kürtlerinin ‘bizlik’ duygusunun ayakta kalmasına yardım etti. Sonuçta, Türkiye Kürtlerinin cüretkârlığının ardında böylesi bir sınır-ötesi mahfil de oldu.
Kürtlerin Türkleşin celbine icabet etmeme cüretkârlığının bir başka mühim kaynağı da geleneksel toplumsal ilişkilerini korumakta gösterdikleri hassasiyet ve modern zamanlarda gösterdikleri siyasi performans oldu. Geleneksel ilişkilere tutunmakta gösterilen ısrar, mühim sayıda Kürdü Türkleştirme işinin menzili dışında tuttu. Bunun kadar önemlisi, bir kısım Kürt ‘elit’, bütün bir yüzyıl boyunca ‘Kürt idealini’ modern siyasi enstrümanları kullanarak geleceğe taşımakta kararlı oldu. Hülasa, söz konusu cürete sadece nesnel, kendinde unsurlar değil, irade ve karar unsurları da katkıda bulundu.
Aslında özetlediğim bu maddi tarih tek bir şeye işaret ediyor: Kürtler söz konusu cüretlerini başka hiçbir şeye değil fakat dil ve toprak birliğine sahip bir topluluk olmalarına, meskun oldukları yerlerin mühim bir kısmında çoğunluk olmalarına, uzun lafın kısası ulusal bir topluluk olmalarına borçlular. Ülkenin Müslüman sakinlerinin Türkler haricinde hiçbirinin sahip olmadığı ve Kürtlerin sahip olduğu tarihsel vasıf bu: Kürtler bir ulusal topluluk. Ülkede Laz, Çerkez, Boşnak, Arap, Arnavut herkesin rıza gösterdiği ulusal çerçeveye Kürtlerin 80 senedir itiraz edebiliyor olmalarının ardındaki ‘sihirli’ sebep de bundan başka bir şey değil: Kürtler bir ulusal topluluk namzeti olarak Cumhuriyete dahil oldular ve zaman Kürtlerin bu vasfını çözmek yerine güçlendirdi.
Netice itibarıyla, başlarken sorduğum “Neden bir Kürt meselemiz var” sorusuna cevabım bu: Bir Kürt meselemiz var ya da Kürtler kendilerine önerilen ulusal çerçeveye itiraz edecek cürete sahipler çünkü Kürtler ulusal bir topluluk olmalarından kaynaklanan güçlü bir bizlik duygusuna sahipler.
Öte yandan bütün bu resmin bir de arka yüzü var elbette. Bütün itirazlarına karşın Kürtlerin 80 senedir söz konusu ulusal çerçeve içerisinde kalmış olmaları ya da bugün Kürtlerin yarıya yakınının AKP’ye oy vermesi de gösteriyor ki Kürtlerin Cumhuriyetçe önerilen ulusal çerçeveye itirazları kategorik değil. Malum, Kürtlerin bir kısmı bu çerçevenin kökten bir biçimde yenilenmesini isterken, büyük bir kısmı, kısmi bir revizyon talep ediyor; bir kısmınınsa bu çerçeveyle hiçbir derdi yok. Kürtlerin itirazındaki bu girift hal önemli bir şeye işaret ediyor: Kürtlerle Cumhuriyet arasındaki ilişki bir itiraz ilişkisi olduğu kadar bir onay ilişkisi de. Ne var ki, itiraz onay aleyhine büyüyor, bunu da görmek lazım. İçinde bulunduğumuz ulusal-politik çerçeve Kürtlerin itirazını bir biçimde tanıyacak biçimde yenilenmezse korkarım bu itiraz büyümeye devam edecek.

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (4)
  • AliOsman
    avatar

    Kan olayı ziyadesi ile sıkıntılı bir konu bence metin olmak lazım. 30-40 bin sayısı hakikaten çok ama Avrupalılar daha dün komşularından değil binlerce, milyonlarca insan öldürdüler. Lakin şimdi aynı klübteler. Ortak çıkar ilişkileri yaratıp, Şahinlerin daha az konuştuğu ya da konuştuklarının daha az kaale alındığı bir düzleme geçilirse sorunları hallolabileceğini düşünüyorum. Bu kafa ile deva ederlerse sayıyı 100 bine vurduracaklar ondan sonra 100 bin insan öldü, bu sorun bu şekilde çözülmez ifadeleri daha sık ve sert dillenecek.

  • guclu
    avatar

    Kürtlerle ortak çıkar ilişkisi yaratabilmek için öncelikle onların varlığını resmen tanımak gerekiyor. Bu da pratikte karşılığı olabilecek bir şey; yani dillerini, kültürlerini, varoluşlarını kabullenmek gerekiyor. Onların resmi ve yasal her türlü ortamda Kürt olarak varolmalarını kabul etmek gerekiyor. Enstitüden, radyoya, televizyona birçok uygulamanın hayata geçmesi gerekiyor. Belli bir ölçüde af da çıkarmak gerekiyor sanırım, bu olmuyorsa da suç işlemiş güvenlik güçlerinin de cezalandırılmasının sağlanması gerekiyor ki "Ergenekon" hadisesi belli ölçülerde bunun da kapısını aralamış gibi yaptı şimdilik.

    Ben bu sorunun AKP döneminde belli ölçüde hal yoluna gireceğini düşünüyorum. Üstelik bunun ABD veya başka bir emperyalist gücün çıkarları çerçevesinde olmasının da şu anda benim için mahsuru yok. Bir kişinin bile canı kurtulsa, Kürtlerin tarihsel mağduriyeti bir nebze dahi giderilse bu olumlu bir şeydir. Hem solcuların yıllardır söyleyip durduğu haliyle bu işin çözümü burjuvazinin işi, ulusal sorunun kapitalizm koşullarında hallolmasının gerekliliği söz konusu değil miydi?

    Kürt siyasal hareketine bir sürü eleştirim var. Ama çok uzun yıllardır bitmez bir inatla yoksayılmaktan bugünlere geldiler. Yüz sene önce ortaya çıkan dinsel-feodal bir isyancı hareketten milyonlarca insanı etkileyen, farklı sınıf ve katmanları kesen bir halk hareketi haline geldiler. Herhangi bir sosyalistin haklarını elde etmek için mücadele eden bir halka "bunlar kimlik talebi, bizim işimiz sınıfsal" diyerek sırt çevirmesi mümkün gözükmüyor bana. Hele ki "Subcommandante Marcos" biraderimizin yoksul Chipas yerlileri için verdiği mücadeleye romantik övgüler düzülürken.

    Biliyorum, Marcos ve Öcalan'ın bir çırpıda aynı safalara konulabilmesi kolay gözükmüyor ama benim vurgum da zaten kavgalarının benzer oluşlarına. Yoksa, gönül tabi ki hem siyasetten anlayan, hem şairane bildiriler kaleme alan hem de "etik" bir savaş yürüten bir komutan arıyor bu ülkede de ama...

  • guclu
    avatar

    Bence bu sorun ha deyince hallolabilecek boyutu çoktan aştı. Malesef araya kan girdi her şeyden önce. Resmi verilere göre beşbin küsür asker yaşamını yitirdi, çok daha fazlası da yaralandı; ölen PKK'lı sayısı ise 35,000'in üzerinde. O çok söylenip durulan "Kırkbin kişinin katili Apo" aslında çok da yerine oturmayan bir laf bu nedenle, ölenlerin çok büyük çoğunluğu PKK militanı.

    Bunu bir tarafa koyalım. Beni en fazla tedirginliğe sevkeden şehirli, okumuş, iş-meslek sahibi orta sınıf insanlarda son yıllarda gittikçe yükselen milliyetçi eğilim. Bu basit bir biçimde islamiyetle ve lümpenlikle harmanlanmış olan ve MHP-BBP çizgisinde vücut bulan klasik taşralı kasaba faşizminden farklı. Konu hakkında Tanıl Bora'nın kaleme aldığı birkaç çok güzel makale vardı, onları da bugün siteye koymayı düşünüyorum.

    Bu yeni milliyetçilik türü hem neoliberalizmle hem de Türkiye'nin özgün koşullarıyla ilgili. Refah paylaşımına karşı çıkmasıyla neoliberal; kendilerini elit olarak varsayan bir insan grubunun kendi doğal hakları olarak gördükleri bazı imtiyazlarının tartışmaya açılmaması talebiyle de Türkiye'ye özgü.

    Bu ülkede Kürtlerin varoluşlarının kabul öyküsü de gayet inişli çıkışlı. 1923'e kadar "Kurucu Unsur", sonra "Dağlı Vahşiler", "Şakiler", 1980'den sonra "Dağ Türkleri", sonra 1991'de "Kürt Realitesinin kabulü", 2009'da da Deniz Baykal'ın ağzından "iftihar edilmesi gereken bir etnik kimlik". Bakalım sırada ne var.

  • büşra
    avatar

    Kürt meselesi gün geçtikçe daha dikkat çekici bir hal alıyor ya da ben büyüyorum ve bu konu daha çok ilgimi çekiyor, bilemiyorum. Fakat bildiğim bir şey var ki o da insanlar bu topluluğu görmezden geldikçe onların da varlıklarını ispatlamak istercesine çıkışlarda bulunacak olmaları. Bu da tamamiyle doğal bir sonuç. Fakat bu amaca ulaşmak için çokça üreyerek, kadınları geriye iterek bir sonuca ulaşmak pek de mümkün gözükmüyor. En azından sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkün değil. Verdikleri mücadele başarıya ulaşacak olsa dahi her ailenin dokuz-on evlat sahibi olduğunu ve bu çocukların fizyolojik, sosyolojik ihtiyaçalarının, eğitim ihtiyaçlarının karşılanmadığını düşünürsek yaratılan karmaşadan geriye dökülen kanlardan başka bir şey kalmayacaktır anılarda.

    Ölümler ölümden, kinden, gözyaşından başka bir şey getirmez. Türklükleriyle övünen insanların terörist veya Kürt olmanın birbirinden çok farklı şeyler olduğunu bilmesi gerekiyor. Kendilerinin de Kürt bir annenin rahminde can bulma olasılığı olabilirdi. Bu ne utanç duyulacak ne de aşağılancak bir durum. Ama gözler kapatılıp, yok sayıldıkça onlar da kendilerini göstermek adına girişimlerde bulunacaktır haliyle.

    İnsan her yerde insan. Bunu yürekte hissedip, mantığa oturtmak bu kadar zor olmamalı. Ama Kürtler istediklerine kavuşmak için bolca üremek yerine daha mantıklı işler yapmalı. Eğitimsiz bir topluluk çürümeye mahkum yaşar ve bir sebze kasasındaki tek bir çürük domates etrafındakileri de bozmayı ihmal etmez.

    Tıpkı bir bilgisayar oynundaki gibi, Sims'teki gibi mesela, olan biteni yönlendirebilecek gücüm olsa. Kimseler ölmesin, annelerin yüreği yanmasın, barış, barış, barış gelsin bir an önce derdim. Birlik içinde, ayrım yapmadan yaşamanın bu derece zor olduğuna inanmıyorum, inanmak istemiyorum, yüreğim buna el vermiyor.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #4 Güçlü Kuvvetli 31-08-2009 14:35
Kürtlerle ortak çıkar ilişkisi yaratabilmek için öncelikle onların varlığını resmen tanımak gerekiyor. Bu da pratikte karşılığı olabilecek bir şey; yani dillerini, kültürlerini, varoluşlarını kabullenmek gerekiyor. Onların resmi ve yasal her türlü ortamda Kürt olarak varolmalarını kabul etmek gerekiyor. Enstitüden, radyoya, televizyona birçok uygulamanın hayata geçmesi gerekiyor. Belli bir ölçüde af da çıkarmak gerekiyor sanırım, bu olmuyorsa da suç işlemiş güvenlik güçlerinin de cezalandırılmas ının sağlanması gerekiyor ki "Ergenekon" hadisesi belli ölçülerde bunun da kapısını aralamış gibi yaptı şimdilik.

Ben bu sorunun AKP döneminde belli ölçüde hal yoluna gireceğini düşünüyorum. Üstelik bunun ABD veya başka bir emperyalist gücün çıkarları çerçevesinde olmasının da şu anda benim için mahsuru yok. Bir kişinin bile canı kurtulsa, Kürtlerin tarihsel mağduriyeti bir nebze dahi giderilse bu olumlu bir şeydir. Hem solcuların yıllardır söyleyip durduğu haliyle bu işin çözümü burjuvazinin işi, ulusal sorunun kapitalizm koşullarında hallolmasının gerekliliği söz konusu değil miydi?

Kürt siyasal hareketine bir sürü eleştirim var. Ama çok uzun yıllardır bitmez bir inatla yoksayılmaktan bugünlere geldiler. Yüz sene önce ortaya çıkan dinsel-feodal bir isyancı hareketten milyonlarca insanı etkileyen, farklı sınıf ve katmanları kesen bir halk hareketi haline geldiler. Herhangi bir sosyalistin haklarını elde etmek için mücadele eden bir halka "bunlar kimlik talebi, bizim işimiz sınıfsal" diyerek sırt çevirmesi mümkün gözükmüyor bana. Hele ki "Subcommandante Marcos" biraderimizin yoksul Chipas yerlileri için verdiği mücadeleye romantik övgüler düzülürken.

Biliyorum, Marcos ve Öcalan'ın bir çırpıda aynı safalara konulabilmesi kolay gözükmüyor ama benim vurgum da zaten kavgalarının benzer oluşlarına. Yoksa, gönül tabi ki hem siyasetten anlayan, hem şairane bildiriler kaleme alan hem de "etik" bir savaş yürüten bir komutan arıyor bu ülkede de ama...
Alıntı
 
 
0 #3 AliOsman KOCAK 31-08-2009 13:39
Kan olayı ziyadesi ile sıkıntılı bir konu bence metin olmak lazım. 30-40 bin sayısı hakikaten çok ama Avrupalılar daha dün komşularından değil binlerce, milyonlarca insan öldürdüler. Lakin şimdi aynı klübteler. Ortak çıkar ilişkileri yaratıp, Şahinlerin daha az konuştuğu ya da konuştuklarının daha az kaale alındığı bir düzleme geçilirse sorunları hallolabileceği ni düşünüyorum. Bu kafa ile deva ederlerse sayıyı 100 bine vurduracaklar ondan sonra 100 bin insan öldü, bu sorun bu şekilde çözülmez ifadeleri daha sık ve sert dillenecek.
Alıntı
 
 
0 #2 Güçlü Kuvvetli 31-08-2009 12:23
Bence bu sorun ha deyince hallolabilecek boyutu çoktan aştı. Malesef araya kan girdi her şeyden önce. Resmi verilere göre beşbin küsür asker yaşamını yitirdi, çok daha fazlası da yaralandı; ölen PKK'lı sayısı ise 35,000'in üzerinde. O çok söylenip durulan "Kırkbin kişinin katili Apo" aslında çok da yerine oturmayan bir laf bu nedenle, ölenlerin çok büyük çoğunluğu PKK militanı.

Bunu bir tarafa koyalım. Beni en fazla tedirginliğe sevkeden şehirli, okumuş, iş-meslek sahibi orta sınıf insanlarda son yıllarda gittikçe yükselen milliyetçi eğilim. Bu basit bir biçimde islamiyetle ve lümpenlikle harmanlanmış olan ve MHP-BBP çizgisinde vücut bulan klasik taşralı kasaba faşizminden farklı. Konu hakkında Tanıl Bora'nın kaleme aldığı birkaç çok güzel makale vardı, onları da bugün siteye koymayı düşünüyorum.

Bu yeni milliyetçilik türü hem neoliberalizmle hem de Türkiye'nin özgün koşullarıyla ilgili. Refah paylaşımına karşı çıkmasıyla neoliberal; kendilerini elit olarak varsayan bir insan grubunun kendi doğal hakları olarak gördükleri bazı imtiyazlarının tartışmaya açılmaması talebiyle de Türkiye'ye özgü.

Bu ülkede Kürtlerin varoluşlarının kabul öyküsü de gayet inişli çıkışlı. 1923'e kadar "Kurucu Unsur", sonra "Dağlı Vahşiler", "Şakiler", 1980'den sonra "Dağ Türkleri", sonra 1991'de "Kürt Realitesinin kabulü", 2009'da da Deniz Baykal'ın ağzından "iftihar edilmesi gereken bir etnik kimlik". Bakalım sırada ne var.
Alıntı
 
 
0 #1 m2312 29-08-2009 04:08
Kürt meselesi gün geçtikçe daha dikkat çekici bir hal alıyor ya da ben büyüyorum ve bu konu daha çok ilgimi çekiyor, bilemiyorum. Fakat bildiğim bir şey var ki o da insanlar bu topluluğu görmezden geldikçe onların da varlıklarını ispatlamak istercesine çıkışlarda bulunacak olmaları. Bu da tamamiyle doğal bir sonuç. Fakat bu amaca ulaşmak için çokça üreyerek, kadınları geriye iterek bir sonuca ulaşmak pek de mümkün gözükmüyor. En azından sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkün değil. Verdikleri mücadele başarıya ulaşacak olsa dahi her ailenin dokuz-on evlat sahibi olduğunu ve bu çocukların fizyolojik, sosyolojik ihtiyaçalarının , eğitim ihtiyaçlarının karşılanmadığın ı düşünürsek yaratılan karmaşadan geriye dökülen kanlardan başka bir şey kalmayacaktır anılarda.

Ölümler ölümden, kinden, gözyaşından başka bir şey getirmez. Türklükleriyle övünen insanların terörist veya Kürt olmanın birbirinden çok farklı şeyler olduğunu bilmesi gerekiyor. Kendilerinin de Kürt bir annenin rahminde can bulma olasılığı olabilirdi. Bu ne utanç duyulacak ne de aşağılancak bir durum. Ama gözler kapatılıp, yok sayıldıkça onlar da kendilerini göstermek adına girişimlerde bulunacaktır haliyle.

İnsan her yerde insan. Bunu yürekte hissedip, mantığa oturtmak bu kadar zor olmamalı. Ama Kürtler istediklerine kavuşmak için bolca üremek yerine daha mantıklı işler yapmalı. Eğitimsiz bir topluluk çürümeye mahkum yaşar ve bir sebze kasasındaki tek bir çürük domates etrafındakileri de bozmayı ihmal etmez.

Tıpkı bir bilgisayar oynundaki gibi, Sims'teki gibi mesela, olan biteni yönlendirebilec ek gücüm olsa. Kimseler ölmesin, annelerin yüreği yanmasın, barış, barış, barış gelsin bir an önce derdim. Birlik içinde, ayrım yapmadan yaşamanın bu derece zor olduğuna inanmıyorum, inanmak istemiyorum, yüreğim buna el vermiyor.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile