Kürtlerin Sadakati Popüler
1937-8’deki nafile Dersim İsyanı’nı saymazsak, 1930’daki son büyük Kürt ayaklanmasını takip eden 40 yıl boyunca hüküm sürmüş ‘suskunluk’, Cumhuriyet’in inkılap, tenkil ve asimilasyon üçlüsünden oluşan siyasetinin ‘iş gördüğünün’ deliliydi. Kürtler, Türkleşmeyi sevmiş gibiydi. Biraz gayret etseler mesele hepten hallolacak gibiydi.
Ne var ki, 1960’ların ortalarından başlayarak olan biten, Kürtlerin bu gayreti göstermeye niyetlerinin olmadığını belli etti. Kürtler, önce YTP’ye ve TİP’e, ardından da devrimci harekete verdikleri destekle Kürtlüklerinden vazgeçmeye niyetlerinin olmadığını beyan ettiler. Bu durumda, devletten gelen yanıt tanıdık oldu: Tenkil. 1980 darbesi, Türkiye solunu olduğu kadar Kürt hareketini de ezdi geçti. Ancak Kürtlerin mukabele biçimi bu kez tanıdık olmadı. Suskunlukla geçen 40 yılın ardından 1960’ların ortalarında yeniden başlayan Kürt isyanı, 1980 darbesine rağmen süreklileşti, bir ‘son isyana’ dönüştü.
Kürtlerin bu tanıdık olmayan mukabele biçimi devletin meseleye dair algısını da, siyasetini de değiştirdi. 1990’ların hemen başında olan bitenler, özellikle de 1991 seçimleri, Kürt meselesinin yeni bir tenkil hareketiyle bastırılabilir bir asayiş meselesinden ibaret olmadığını göstermeye fazlasıyla yetti.
Güneydoğu’daki pek çok şehir süreklileşmiş kitlesel gösterilere sahne olurken, 1989’da Paris’te gerçekleşen Kürt konferansına katılan yedi Kürt milletvekilini ihraç etmesinin ardından Kürt şehirlerinde tabela indirmek zorunda kalan SHP, 1991 seçimlerinde HEP’le seçim ittifakı yapınca, bazı şehirlerde yüzde 50’leri geçen oy oranlarına ulaştı. Durum barizdi: Son Kürt isyanı şehirlere yayılmış, süreklileşmiş ve kitleselleşmişti.
Tanıma
Kürt memnuniyetsizliğinin ulaştığı hacim ve kıvam 80 senelik inkâr algısının sonunu getirmekle kalmadı, inkılap, tenkil ve asimilasyondan oluşan geleneksel siyaseti de değişmeye zorladı. İlk olarak, 1991 yılında meclis, 1983’te çıkarılan 2932 sayılı yasayla getirilen Kürtçe yayın yasağını kaldırdı. Aynı sene Süleyman Demirel Diyarbakır’da meşhur konuşmasını yaptı ve Türkiye’nin Kürt realitesini tanıdığını beyan etti. Böylece, 70 senelik inkâr algısında büyük bir gedik açıldı ve tanıma siyaseti yeniden avdet eder gibi oldu.
Ne var ki, inkâr algısının çökmesini takip eden uvertür mahiyetindeki bu tanıma siyaseti, 1993 yılında, bir yanda ateşkes ilan etmiş PKK’yı silahsızlandırmanın yollarını arayan Özal’ın ölümü, diğer yanda da PKK’nın silahsız 33 askeri katletmesiyle geride kaldı. Ardından, 1993-99 arasında Kürt meselesinin en kanlı dönemi yaşandı. Onbinlerce PKK’lı ve asker, silahlı çatışmalarda öldü, insan hakları eylemcileri, gazeteciler ve sivil yurttaşlardan binlercesi faili meçhul cinayetlerle katledildi, binlerce köy boşaltıldı, bir milyonun üzerinde yurttaş yerinden edildi. Erken 90’ların uvertür tanıma siyaseti yerini amansız bir baskı siyasetine bırakmıştı.
90’ların sonunda durum yeniden değişti. Değişikliği mümkün kılan, 1999 senesinde Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirilmesi ve Türkiye’nin AB üyeliğine adaylığının onaylanmasıydı. Öcalan’ın yakalanmasının ardından PKK ateşkes ilan edip mensuplarını sınır dışına çekti. Buna mukabil hükümet de Öcalan’ın idam cezasını uygulamaya koyacak süreci başlatmadı ve Meclis idam cezasını kaldırdı. Takip eden süreçte olağanüstü hal kaldırıldı ve Kürtçe üzerindeki kısıtlamalar azaltıldı. Kürtçe’nin özel kurslarda öğretilmesine izin verildi, TRT haftada yarım saat Kürtçe yayın yapmaya başladı ve özel TV’lerin haftada dört saate kadar Kürtçe yayın yapmasına izin verildi. Böylece, 1990’ların sonundan itibaren, tanıma siyaseti, cılız da olsa, yeniden devreye girmiş oldu.
Ancak 2004’te durum yeniden değişti. Bu kez sebep, Irak’ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kurulması, AB’nin reform taleplerine karşı güçlü bir ulusalcı rezistansın ortaya çıkması ve PKK’nın ateşkese son vermesiydi. Bütün bunlar ülkede milliyetçi duyguları alevlendirdiği gibi, orduyu ve yüksek yargıyı AB reformlarının kararlı muhalifi kıldı. Bu ortamda, ordu, Kürt meselesinde takip edilmeye başlanan tanıma siyasetinin sınırlarını çizdi. Genelkurmay’a göre, yapılacak reformlar bireysel haklar alanıyla ve kültürel haklarla sınırlı kalmalıydı. Genelkurmay’ın bu direktifine hükümet evet deyip, AB de itiraz etmeyince, tanıma siyaseti geri alınmasa da askıya alınmış oldu.
Sözde vatandaşlar
Tanıma siyasetinin askıya alındığı ve milliyetçiliğin tedirginliğinin arttığı bu yıllarda Kürtlere ve Kürt meselesine dair görece yeni bir algı peyda oldu. İlk kez hem resmi hem de sivil mahfiller hep beraber Kürt yurttaşların sadakatlerini sorgular oldu. Popüler düzeyde hızla büyüyen bu şüphe, bir süre sonra resmi düzeyde dile getirildi. Bazı yazarlar tehcir ve mübadele seçeneklerini konuşmaya başlarken, devletin tepesi Kürt yurttaşların bir kısmı için sözde vatandaşlar ibaresini kullanmakta beis görmedi. Kürt yurttaşlara yönelik güvensizlik o denli arttı ki, Irak’ta oluşan durumun bölgede Kürtlere psikolojik bir güç verdiği ve vatandaşlarımızın bir kısmı için yeni bir aidiyet modeli oluşturabileceği dahi konuşulur oldu. En son Başbakan da beğenmeyen gitsin mealinde sözler söyledi. Uzun lafın kısası, 80 senenin müstakbel-Türkleri birkaç sene içinde sözde vatandaşlar olup çıkmıştı.
Hazindir ki, Kürtlerin sadakatine dair şüpheler sadece üç beş resmi demeçte yer bulmadı. Enteresan jestler yoluyla da ifade edildi. Malum, 2002’den beridir savaş uçakları Kürt muhalefetinin güçlü olduğu şehirlerin ya da cenaze törenleri ve mitingler için toplanan kalabalıkların üzerinden alçaktan uçuş yapma alışkanlığı edindiler. Bunun gibi, 1943’te 33 Kürt köylüsünü mahkeme kararı olmaksızın kurşuna dizdiren Mustafa Muğlalı’nın adının bu köylülerin kurşuna dizildiği Özalp’teki jandarma kışlasına verilmesi de çok şey söyleyen bir jest olsa gerek.
Ayrımcılık
Kürt meselesinin bir tür sadakatsizlik meselesi olduğuna dair bu algının güçlenmesini resmi ve popüler düzeylerdeki ayrımcı pratikler takip etti. 2003-2008 arasında Ordu Valisi fındık toplamak için gelen Kürtleri il sınırlarından içeri sokmadı. Adana Valisi 2008’de PKK yanlısı gösterilere katılanların yeşil kartlarının iptal edileceğini ve yoksulluk yardımı alamayacaklarını duyurdu. Aliağa Kaymakamı, Rojda isimli bir çocuğun törenlerde şiir okumasına engel oldu. Ayrımcılık Kürt yurttaşların seçtiği vekillere ve belediye başkanlarına da uzandı. Belediye başkanları resmi törenlere davet edilmedi, vekillerle el sıkışılmadı. Resmi düzeydeki bu ayrımcı pratiklerin sivil düzeydeki yansıması vahim oldu: 2004-7 arasında Kürtlere ya da Kürt olduğu sanılanlara yönelik linç girişimleri neredeyse sıradanlaştı.
Velhasıl, Kürt meselesinde 2007 itibarıyla biraz tuhaf bir durum oluştu: Bir tarafta onlarca yıllık inkâr algısından vazgeçilip Kürt meselesinin kültürel ve siyasi mahiyeti ikrar edildi, beri yandaysa onca sene müstakbel Türkler olarak kodlanan yurttaşların sadakatinden şüphe edilmeye başlandı. Başka bir deyişle, 2007’yle beraber, Kürt meselesinin kültürel ve siyasi mahiyeti tanındı ve fakat Kürt vatandaşlar tıpkı gayrimüslimler gibi ‘olağan şüpheliler’ rütbesiyle donanmış oldu. Cumhuriyet’in başında gayrimüslimlere denilen şimdi de Kürtlere denilir gibiydi: “Tanınırsınız ama bedelini de ödersiniz; ayrımcılıkla!”
2004’ü takip eden birkaç yıla damgasını vuran “ayrımcılık hediyeli zayıf tanıma siyaseti” 2007’den bugüne olan bitene bağlı olarak yerini “zayıf tanıma” siyasetine bırakmış görünüyor. 2004-7 arası Türkiye siyasetini karıştıran darbeci-milliyetçi ‘seçeneğin’ etkisizleştirilmesiyle beraber, hem ayrımcılık devletin Kürt meselesi siyaseti repertuarından çıkarıldı hem de tanıma siyasetinin en nitelikli adımları atıldı. Malum, 2009’la beraber bir devlet kanalı 24 saat Kürtçe yayın yapmaya başladı. Bunu üniversitelerin Kürt Dili ve Edebiyatı bölümü açmasına izin verilmesi izledi.
Velhasıl, 1990’dan bugüne geçen 20 senede, devletin Kürt meselesi siyasetinde önemli dönüşümler gerçekleşti. Evvela, 80 senenin inkâr algısı geride bırakıldı. Kürt meselesinin ikrarına zayıf bir tanıma siyaseti eşlik etti. Ne var ki, aynı 20 sene Cumhuriyet döneminin en şiddetli ve en uzun süreli tenkil hareketine de ev sahipliği yaptı. Dahası, ayrımcılık siyaseti de bu zamanlarda peyda oldu. Bütün bu zaman zarfında asimilasyon siyaseti de çeşitlenerek devam etti.
Ne olacak?
Şimdi mesele şu: Sırasıyla tanıma, inkâr ve ikrarla geçen 100 senenin ardından, devlet önümüzdeki birkaç seneyi hangi siyasetlerle geçirmeye meyyal? Kürt meselesinin yakın geleceğinde ne görünüyor? Sanırım evvela şu: İkrardan geri dönüş mümkün değil. Tenkil siyasetine geri dönüşse hepten imkansız. Cumhuriyet, tenkil siyasetinin çıkmaz sokak olduğunun bir zamandır farkında. Dünyanın ve ülkenin mevcut koşulları köklü biçimde değişmeden yürütülecek kapsamlı bir tenkil siyaseti Kürt şehirlerini yönetilemez kılar, bu biliniyor. Huzursuz Kürtlerin ülke nüfusu içindeki oranının yüzde 5’i, Kürt nüfusu içindeki oranınınsa yüzde 30’u geçmiş olduğu düşünüldüğünde, ayrımcılık siyaseti de makul bir seçenek gibi durmuyor. Bu durumda, Cumhuriyet’in önümüzdeki birkaç yılda, etkilerini kuvvetli bir asimilasyon programıyla gidermeye çalışacağı, zayıf bir tanıma siyaseti takip etmesi en makul yol gibi görünüyor. Lakin, asimilasyon destekli bu zayıf tanıma siyaseti Kürt memnuniyetsizliğini ne denli azaltır, orası meçhul. Tahminim, Kürt memnuniyetsizliği zayıf bir tanıma siyasetiyle teskin edilebilecek günlerini çoktan geride bıraktı.
Galiba, Kürt siyasetinde dördüncü dönem bizi çağırıyor; hacimli bir tanıma siyaseti bizi bekliyor!
