Makaleler Bütün Yazılar Makale Guncel Gündelik hayatta etik sorunlar
 

Gündelik hayatta etik sorunlar Popüler

Hani yıllardır söyleyip dururuz, sosyalist mücadelenin gündelik yaşam içinde sürdürülmesi zorunludur, diye. Bunu derken de mücadelenin iktidarın alınacağı o “en son patlama” anına hazırlık sürecinden ibaret olmadığını; kurmak istediğimiz toplumun ön-ilişkilerini adım adım da olsa yaratmamızın gerekli olduğunu; buna bağlı olarak da sosyalist bir bakışın tüm toplumsal ve gündelik sorunlara yönelik olarak geliştirilmesi gerektiğini savunuruz.

Buraya kadar tamam. Gelenekselleşmiş sol anlayışa göre daha ileri bir konuma geçmeyi savunan bir duruştur bu kuşkusuz; ama kabul edelim ki yukarıda adı geçen ön-ilişkileri kurmak için ne yapacağımız, nasıl bir güzergâh izleyeceğimiz meselesi dağ gibi önümüzde durmaktadır; ayrıca bu ilişkilerin ne olacağı da çok önemli bir sorunsaldır. Kapitalizm koşullarında ne kadar bir ilerleme sağlanacağı, ne kadar iyi niyetli ve kararlı olursak olalım, bir muammadır. Daha da ileri gideyim; yenilenmeci (özgürlükçü) sosyalistlerin şu anda yaşadıkları en önemli açmazı, ne yapılması gerektiğini söyleyip, bunun nasıl yapılacağı hakkında dişe dokunur hiçbir şey diyememeleri olarak görüyorum. Yoldaşlar çoğunlukla “geleceği bugünden kuracağız” demeyi yeterli görüp bu konuda ne yapılacağı konusunda herhangi bir fikir geliştirmiyorlar.

 

Söz konusu gündelik hayat olunca, işin içine ister istemez etik de giriyor. Karşılaştığımız sorunlara nasıl çözüm bulacağımız; evde, işyerinde, sokakta, vapurda ve dolmuşta, insanlarla beraber olunan her yerde nasıl bir tutum alacağımız çok önem kazanıyor. Genel olarak hayat, özel olarak da gündelik hayat basit biçimde ak-kara, iyi-kötü, güzel-çirkin türünden ayrımlar sunmuyor bize. Her eylemin etkilediği birden çok taraf, birbirleriyle çelişen yanlar oluyor ve olacaktır. Sosyalistler olarak bu çelişkili durumlar karşısında nasıl tavır alacağız? Toplumsal ve ulusal olarak belirlenmiş ahlaki tavırla ilişkimiz ne olacak?

 

Alın size birkaç örnek:

 

Dilencileri her gün görüyoruz. Karşımıza çıkıp yalvararak bizden yardım istiyorlar. Önemli sayıda dilencinin de aslında başkaları tarafından “çalıştırıldığını”, topladıkları paraları kendi şebekelerine aktardıklarını da biliyoruz. Bu şebekeyi yöneten insanların ise dürüst, topluma faydası dokunan tipler olmadığı da muhakkak. O zaman, dilencilere para vermemek en iyisi…mi? Peki, o zaman bu insanların hali ne olacak? Sokakta yatan kalkan, ahalinin verdiği yemek artıklarıyla beslenebilen, topladığı üç beş liradan kendisine birkaç lira belki ayırabilen bu insanlara karşı nasıl tutum almalıyız? Kapitalist üretim ilişkilerinin içine gir(e)meyen, bildiğimiz anlamda emek harcamayan bu insanlara emekçi dememiz mümkün gözükmüyor diye ilgi alanımızın dışına mı atmamız gerekiyor? Öte yandan, var olan düzenle hiçbir menfaat ilişkisi kurmadan yaşamaya çalışmıyorlar mı bu insanlar? İyi de herhangi bir üretimde bulunmayan, üretici potansiyelini cüzi düzeyde dahi kullanmaya çalışmayan bu insanlar yardım görmeyi “hak ediyorlar mı?” Hangisi daha iyi: Kapitalist üretim ilişkileri içinde sömürülen kafa/kol emekçisi olmak mı; yoksa bu ilişkilere girmeden, yani herhangi bir üretici faaliyete girmeden yaşamak mı?

 

Daha çetrefilli bir örnek daha vereyim, üstelik bu hem Erkan’ın geçenlerde yazdığı iş ilişkileri hakkındaki yazısının işlediği meseleyi de derinleştiriyor, hem de ters köşeye yatırma durumu da doğuruyor. Yoğun çalışılan bir işyerinde son derece uyumlu bir ekiple birlikte olduğunuzu düşünün. Herkes hem kendi işini iyi yapıyor hem de ekibin genel havasını bozmamak adına diğerlerinin açıklarını son derece özverili biçimde kapatıyor. Sonra ekibe yeni birisi daha katılıyor ve bu eleman ne çok çalışkan ne de genele uyum göstermek konusunda çok hevesli. Öğlenleri siz hep beraber yemek yerken o ayrı takılıyor. Siz işinizi en iyi şekilde yapmaya çalışırken o internette falan dolaşıp kaytarıyor. İşini bir biçimde yapıyor belki ama belli ki sizin ve ekibin kalan üyeleri kadar da meraklı değil hadiselere. Baktığınızda kötü birisi de değil ama işe sizin yüklediğiniz anlamı da yüklememiş durumda. Siz fazla mesai de yapıyorsunuz, ofise hafta sonları da geldiğiniz oluyor arada ama bu eleman akşam saat altı oldu mu pırr. Gel zaman git zaman doğal olarak bazı sorunlar baş gösteriyor arkadaşa karşı. Uyumsuzluk had safhaya çıkıyor ve yolların ayrılması, elemanın işten çıkartılması gündeme geliyor. Bu durumda ne yaparsınız? Sonuçta öğrenci evindeki uyumsuz ev arkadaşınızla yolları ayırmıyorsunuz; geçinmek için çalışan, sizin gibi ücretli birisinin ekmeği söz konusu. Hem ayrıca herkesin “ekibin parçası olmayı” güle oynaya kabul etmesi gibi bir zorunluluğu var mı? İşimizi, iş ortamımız sevmek zorunda mıyız? “Uyumsuz” olarak gördüğümüz insanlar aslında belki bilerek veya bilmeyerek “direniş” geliştiren emekçiler değiller mi bir yandan da? İlle de sendikal çerçevede ve grev tarzında mı olmak zorunda direnişler? Öte yandan bir ekip olmak, ekibin kolektif emeğine katkıda bulunup saygı görmek/göstermek de olumsuz bir durum mu? Belki tam da o sözünü ettiğimiz ön-ilişkilere temel teşkil edebilecek  bir tutum söz konusudur burada.

 

Son örneğim de evlilik hakkında. Hemen hepimiz evlenip bağlılık yeminleri ediyoruz. Aile denen ve mülkiyetin en temel yapıtaşını oluşturan kurumu yeniden üretmekle kalmayıp toplumun bize dayattığı ve çoğunlukla dinsel kaynaklı ahlakın kurallarına boyun eğiyoruz. Ömür boyu aynı erkek ve kadınla cinsel ilişkiye gireceğimiz hakkında devlete söz veriyoruz ya da aslında sevdiğimiz kişiye verdiğimiz sözü devlete de onaylatma ihtiyacı duyuyoruz. Bu onay mekanizması ile bir yandan da birbirimizin malı oluyoruz. Evlilik sürerken bize çekici gelen başka birisiyle cinsel, duygusal ilişki kurmamak konusunda kendimizi zorlayıp aslında doğamıza karşı gelmiş olmuyor muyuz? Bu aslında hem mülkiyetçilik hem de kendimizi prangalamak anlamını taşımıyor mu? Öte yandan, şu ana kadar evliliği aşan ve özgür aşkı yaygınlaştırarak doğallaştıran herhangi bir sosyal organizasyon da yaşayabilmiş durumda mı? Sonuçta evlilik oldukça sorunlu bir kurum ama yerine bir şey koyabildik mi? Çok basitçe, çiğnediğimiz ahlaki/dinsel kurallardan değil, üzülen, kalbi kırılan, mutsuzlaşan insanlardan söz ediyorum. Sizi seven ve sizin de sevdiğiniz bir insanla birlikte yaşamanızın hukuki ve toplumsal çerçevesi nasıl olacak eğer evlilik kurumuna başvurmazsak?

 

Bütün bu sorulara kesin cevaplarım yok. Sonuçta içinden geldiği durumlarda sadaka verip, uyumlu bir ekip çalışmasının işyerini çekilir kılan en büyük faktör olduğunu düşünen bir beyaz yakalıyım. Beş yıllık evliliğimde de başka birisine yan gözle bakmadımJ Ama bunların mutlak doğrular olduğunu da hiç düşünmedim. Tersini düşünenlere ve yapanlara da neden öyle yaptın demem. Belki de bu objektif olma halinin kendisi sorunludur, bilemem.

 

 

 

 

 

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (4)
  • fetekos
    avatar

    Güçlü,

    Yazını bir kafeden ancak okuyabilme olanağı buldum. Nete bağlanamıyorum, ne yazık ki.

    Bir tanıdık eski bir hikaye anlattı çok yakın bir zamanda: Kolunun altında “Kapital” taşıyan birine, bir arkadaşı “hayırdır, ne yapıyorsun bu kitapla” diye sormuş. “İşte, Marxism... okuyoruz, öğreniyoruz” açıklamasının üzerine, “Yahu iktidara mı geldik de ekonomiyle ilgileniyorsun” yanıtını almış.

    Fıkra gibi anlatılıyor sanırım...

    Teorik donanımdan yoksun, deneyimsiz, neredeyse içgüdüsel atılımlarla “burjuvazinin duvarına yüklenmenin” süreklilik ve tutarlılık arz edemeyeceği görüldü. Bundan ders almayanlar varsa (?), maalesef tutarlı olmayan bir çizgide oraya buraya savrulup durmak düşer paylarına sanırım. Fakat onca eleştirdiğim, yaklaşamadığım grupların arasında şimdilerde böyle bir fıkravari söyleme rastlamadım. Dolayısıyla, liberal yenilikçilerin eleştirilerini son derece isabetsiz, samimiyetsiz ve art niyetli buluyorum.

    “Asıl mesele” dediğin, liberallerin ve özgürlükçü solcuların bu amansız eleştirilerle “asıl dertleri”, çılgınca korkuları ise, en genel anlamıyla, iktidar konusu etrafında şekillenen bu küçümseme, alay etme, anti-demokratizmle vs. suçlama tavırları (şimdilerde Latin Amerika örneğinde sıkça gördüğümüz, iktidarı elinde tutan ya da ona doğru yürüyen her hareketi yaftaladıkları gibi), tarihi misyonlarına, yaşam güdülerine, doğal dokularına olabildiğince uygun, her zamanki temelde, farklı politik konjonktürlerin sağladığı farklı tezahürlerle, çeşitli politik belirlenmişliklerle ürüyor ve yürüyor. Aşağı yukarı aynı amaca, kitleleri bu hedeften uzak tutmaya yönelik, içi boş “demokrasi”, “özgürlük” söylemleriyle süslenmiş kavramları evire çevire anlatıp duruyorlar. Bunlarla uyutulmuş, oyalanmış, eleştiri yapıyorum diye artık iyice “eleştiri özgürlüğünü”, bağımsız politik tavır belirleme yetisini yitirmiş “muhalif” kitleler yaratmak en büyük kazanımları oluyor maalesef. Son bir senedir Türkiye’nin, giderek “hedef”e yaklaşan her “açılımı”, bu süreçlerin boğucu etkilerini gözler önüne seriyor. (Şimdi, yanımdaki masada bulunan bugünkü Taraf’ın açık duran R.O.Kütahyalı kısmında, Che’den özgürlükçü demokrat olarak değil, “devrimci bir cinayet makinesi” olarak bahsetmek gerektiğini kusan koyu puntolu aşağılık satırlar gözüme ilişti. Ne kötü bir tesadüf!)

    Neyse, bu “asıl” konuda sanırım benzer görüşlere sahibiz. Sözünü ettiğin iktidardan sonrası ise, kesin ve net olmamakla birlikte, hareketin öznel koşulları tarafından şekillenir. Bu sürecin, parti organını mı, sosyalist devlet mekanizmasını mı ya da tam özerk öz yönetim organlarını mı iktidarı sağlam tutmak adına gerekli kılacağı bu koşullarla açıklık kazanır. (Bu arada alternatif olarak iktidardan sonra öz yönetim mekanizmasıyla “başarı” kazanmış bir anarşist örnek bilmiyorum. Bu nedenle şimdilik “başarısız” parti örneğiyle karşılaştıramıyorum.)

    Fakat onca insanın dişiyle tırnağıyla yıkılmış burjuva devlet mekanizmasının yerine, sosyalist anlamda “demokrasi ve özgürlük” için atılmış adımların kazanımlarını, altın tepsiyle, burjuva seçimle de denilebilir, - Sandinistleri örnek vermişsin; onlarınki zorunlu bir lanet olası tercihti. ABD’ci komutan (Zero muydu?) tarafından bölünmüş ve burjuva “demokrasi” muhalefetine boğulmuş, askeri olarak da karşı destek alan (bugünkü Kolombiya sınırına asker yığılmasını sağlayıp Venezuela’ya tehdit oluşturan ABD’nin o dönemde Costa Rica’yı kullandığını anımsıyorum) bir teslim oluştu- bir çırpıda geri sunmayı düşünecek kadar iyi niyetli ve “demokrasi” fetişisti değilim. Bu süreç, Marxist teorinin de öngördüğü, pratikte de gözlemlenen, yıkılmış burjuva devletin baskı araçlarını burjuva kalıntıları ve bilumum karşı-devrimci güçlere karşı kullanacak bir sosyalist devlet mekanizmasını gerekli kılabilir. Somut göstergeler, bu “cansıkıcı” ve maalesef hemen şimdici hayalciler için metanet ve sabrı öğütleyen durumu olanca çıplaklığıyla açıklıyor. Tarihe uzanmak gereksiz. Bugün Honduras’ta neler oluyor diye azıcık düşünmek, emperyalizmin dümen suyuna gitmeyen, yerli işbirlikçilerin, yabancı tekellerin ocağına incir ağacı dikmeyi aklına koymuş “arka bahçe”nin “günahkar” iktidarlarına katılma ihtimalinin bile, bir ülkede nasıl balyoz hareketine anında başvurulduğunu gösteriyor. Bu küçücük, yoksul ülkede darbeyi besleyenler, sosyalist iktidar korkusuyla deli sazanlar gibi nasıl bir yaşamsal içgüdüyle harekete geçtiler, hepimiz gördük. Küba’ya kaç saldırı, yıldırma, yıkma planı yapıldı, bilmiyorum ama Castro’ya 680 küsur suikast girişimi açığa çıktı, vs. Bu, elini ateşin altına koymuş iktidarları biçimsel “demokrasi, özgürlük, vs.” kavramlarla eleştirmenin, kitap eleştirisi yapmaktan biraz farklı bir iş olması gerektiğini gösterir!

    Yeri gelmişken, burada, geçmişe dönük de olsa, yoz örnekleri hepimizin malumu da olsa, kitle ile parti organını karşı karşıya getirmeyi doğru bulmam. Bu, her örgütlü, hedefli eylemi mahkum etme yanılgısına, haksız bir güvensizlik yaratma durumuna yol açabilir. Toplumsal dönüşüm ve kaossuz bir öz yönetim, örgütlü siyasi dönüşümden bağımsız, başlı başına var olabilecek, kendiliğinden sağlanabilecek süreçler değil. Ama bu büyük ve arzulanan hedeflerin, biçimsel burjuva demokratik yöntem ve araçlarla sağlanabileceğine inananlar için, durum başka tabii...


    2. mesajın, söylemek istediğim her şeyi o kusursuz anlatımın sayesinde yeterince açıklıyor. Güçlü, bizler örgütsüz insanlar olarak, örgütlü mücadelenin sağlayacağı bazı olası faydaların da uzağındayız sanıyorum. Kolektif çalışmaların, tartışmaların zihin açıcı, cesaretlendirici, güç verici, berraklaştırıcı etkisini kısmen hissedebiliyoruz. Bireysel çözümlemelerimiz ve gündelik yaşamla ilgili ahlaksal tutumlarımız, savruk ve yanılgıya açık olma ihtimali taşıyor. Böyle bir sorunun varlığını hissetmekle birlikte, kendini sosyalist olarak gören insanların var oluşlarını belli bir sorumluluk duygusuyla örgütlemeyi bilmeleri gerektiğine güçlü bir inancım var.

    Lenin’in aslında bir sosyalist örgüt için temel koşul olarak öne sürdüğü “çok yönlü politik teşhir”, bugün günlük yaşantımızda da hüküm sürmeli. Senin de 2. mesajında bahsettiklerin gibi, işyerinde, otobüste, dolmuşta, evde, okulda, maçta, pazarda, kitleyle temas halinde olunan her yerde ve ortamda ve her konuda mümkün olduğunca, tavrımızı belirleyebilmeli, bunu yansıtabilmeli ve müdahale edebilmeliyiz. Hepsinden önemlisi, kişisel ilişkilerimiz bundan nasibini almalı. İşte, bu diğerleri için huzur kaçırıcı var oluş tarzı, gerçekte ilişki içerisinde olduklarımızın yanı sıra, bizim için de huzur bozucu, yıpratıcı sonuçlar doğurabilir, doğurmalıdır da. Yoksa yaşamımızda, birebir yansıma bulan ve bizi birçok aygıtıyla çevrelemiş toplumsal düzenin akışına uymamak mümkün olmaz. Bu huzur bozucu yaşam tarzı, bizi yaşamdan da koparmaz. Tam tersine, doğru örgütleyebilirsek, yaşamla daha sağlam, daha canlı bir bağ kurmamıza yol açar. Huzur bozmaktan kastım, bağımsız var oluşumuzu teslim etmemek, isyan duygumuzu köreltmemek ve berrak analiz yetimizi yitirmemektir. Yoksa, günlük yaşam içerisinde, düzenle, hakim ideolojiyle uzlaşı sağlamaya yönelik olmayan kişisel huzur bulma faaliyetlerine, fırsat buldukça doğa yürüyüşü, tüplü dalış yapmanın, Bach ve Wagner dinlemenin, Proust okumanın “huzur” verdiği biri olarak, karşı olmam mümkün değil.

  • guclu
    avatar

    Mesajımı tekrar okuyunca, bazı şeyleri atladığımı gördüm ve ekleyeyim istedim.

    Gündelik hayatta karşılaşılan sorunlarla başetmek için ve dahası sosyalist kimliği yaygınlaştırıp çekici hale getirebilmek için başvurmamız gereken iki temel kavram var sanırım: Tavır ve tutum. Biz sosyalistlerin devrim stratejilerimizden, sosyalist teoriye bakışımızdan, işçi sınıfının toplümdeki rolüne ilişkin görüşlerimizden falan daha önce gündelik hayatı nasıl yaşadığımızı ve meydana gelen siyasal olayları nasıl karşıladığımızı ortaya koyacak bir tutarlı tavır ve tutumlar bütününe sahip olmamız gerekir diye düşünüyorum. Evimize gelen insanlar bir sosyalistin evine geldiklerini farketmeliler; kendilerine nasıl davranılacağını, kendilerini nasıl rahat hissedeceklerini bilmeliler. Berbere gittiğimizde yaptığımız muhabbet sosyalist kimliğimizle uyumsuz olmamalı. Bütün Kürtlerin öldürülmesini savunan bir başka müşteriye denk geldiğimizde mesela, ağzının payını uygun bir lisanla vermeliyiz bu arkadaşın. Akıl ve vicdanı bir an bile göz önünden kaldırmamalıyız. Tuttuğumuz takımın maçında yapılan ırkçı-şoven tezahürata katılmamakla kalmamalı, öbür taraftarları da mümkün mertebe bu muhabbetten uzaklaştırmak için çaba sarfetmeliyiz. Bir arkadaş ortamında "amele" sözcüğünün hakaret olarak kullanılmasına göz yummamalıyız ya da. İşçi olmanın utanılacak bir şey olmadığını anlatmalıyız. "Öğreten adam" gibi durmayacak bir üslubumuzun da olması zorunlu. Bunun temel koşulu da herşeyden önce "sosyal" olmaktan, insanlarla iletişimde olmaktan, o çok söylendiği şekliyle "hayatın içinde" olmaktan geçiyor. Antisosyal bir sosyalist, herhalde yumurtasız omlet yapmaya benzer :D

    Zaman zaman ifade edilir, dindarların ulaştığı büyük çoğalma ve toplumun genel muhafazakarlaşması karşı hissedilen ezikliğe mukabil; neden sosyalistler de dindarlar gibi cemaat ilişkileri kurmuyorlar diye, bu şekilde kitleselleşmenin geleceği düşünülür. Halbuki cemaat olmak bir sosyalist için tam cepheden karşı çıkılması gereken şeydir. Cemaat üyeleri, karşılığında hemen hemen bütün irade ve serbestliklerini teslim ederek "huzur" ve menfaat elde ederler. Cemaatin bir merkezi vardır ve bu merkeze itaat esastır. İlişki ağı piramidaldir ve sorumluluklar hiyerarşiktir. Cemaat kendi içinden dışına doğru büyüyen bir ekonomik ve sosyal ilişkiler ağıdır ve çok yakın örneklerini ülkemizde de gördüğümüz üzere kapitalizm ile de son derece mutlu mesut bir ilişkisi vardır.

    Eğer cemaatleşmekten kastedilen dayanışmacı olmak, hakiki ve pratiğe dönüşmüş sosyal ilişki zinciri kurmak ise, bu zaten günümüz dünyasında solculuk yapmak için olmazsa olmazdır. Bunun üzerinde kafa yoralım ama arkaik dinsel yapıların modernizme verdikleri cevapların 21. yüzyıldaki izdüşümlerine de özenmeyelim derim.

    Bir dindar ve bir sosyalist birbirinden farklı insanlardır. Hayata bakışları, tutumları, davranışları bazı açılardan yakın gibi dursa da arada dünyalar kadar fark vardır. Dinsel inanç bir dogmalar bütünü olmasının yanı sıra pratik olarak da bir ibadetler toplamıdır. Bir müslümanın dindarlığını koruması için camiye bile gitmesine gerek yoktur. Beş vakit namazını kılıp, orucunu tutup, günah ve haram olarak kabul edilmiş edimlerden uzak durduğu vakit müslümanlığına halel gelmez. Ama bir sosyalistin mutlaka sosyal ve aktif olması, sanal ve/veya yüz yüze ilişkiler kurması, bu ilişkileri geliştirmesi ve yaygınlaştırması gerekir. Çoğu islam misyonerine sinmiş sinsilik ve küçük hesapçılığın tam tersine, alabildiğine açıksözlü ve diğerkam olmak gerekiyor.



  • guclu
    avatar

    Fetekos,

    Öncelikle son derece verimli bir tartışmayı geliştirebilecek değerli mesajın için teşekkür ederim. Unutmadan, iyi tatiller:-)

    O zaman başlayalım;-)

    "Huzur çukuru" diye tasvir ettiğin durum, tam da küçük burjuva-orta sınıf yaşama biçiminin kendisi. Malesef hepimizin içinde bulunduğu durum. Tam da bu durumu ortadan kaldırmak veya bir nebze olsun azaltmak için uğraşıyoruz burada, elimizden geldiği kadarıyla. Başarılı mıyız, bilemiyorum. Bu bireysel olarak verilebilecek bir yanıt mıdır bilemem. Hayatlarımızda kolektif olarak bir şeyler değişip dönüşüyor mu, ona bakmak lazım sanki.

    Gelelim öteki ve asıl meseleye: Hani yazmışsın ya:
    ...böyle bir görüşü, yani “mücadelenin iktidarın alınacağı o “en son patlama” anına hazırlık sürecinden ibaret” olduğunu savunan, “kurmak istediğimiz toplumun ön-ilişkilerini adım adım da olsa yaratmamızın gerekli” olmadığını düşünen; “buna bağlı olarak da sosyalist bir bakışın tüm toplumsal ve gündelik sorunlara yönelik olarak geliştirilmesi gerektiğini” ileri sürmeyen bir sol oluşum ama ciddiye alınır bir sol oluşum var mıdır şimdilerde, hiç olmuş mudur?

    Sevgili Fetekos, Türkiye sosyalist solunun çok ama çok önemli bir bölümü en kitlesel olduğu dönemde "siyasal iktidarı ele geçirme meselesine" kilitlenmişti. Akla gelebilecek hemen her türlü soru(n), mesela kadın meselesi, emeğin yabancılaşması, sosyalist üretim ilişkilerinin nasıl olacağı türünden, içine mutlaka yaratıcı bir yaklaşım ve ütopya unsuru katmanız gereken tüm konular, tabiri caizse, ötelenmişti. Öncelik devrim yapmak ve iktidarı ele geçirmekti. 1990 sonrasında ise sanki reel sosyalizm çökmemiş; Sovyetler, Çin, Arnavutluk toptan dönüşmemiş gibi bir ruh haliyle bir süre daha klasik çizgi devam ettirilmeye çalışıldı. Bir şeylerin yanlış gittiğini kabul edenlerin önemli bir bölümü malesef galiplerin safına katılarak liberal oldular. Liberal olmayanların hatırı sayılır bir bölümünün de kafası karışık halde. Liberalizmin etkisi çok güçlü ve özellikle Türkiye'de "demokrasi ve özgürlük" türünden ulvi bir çerçeve içinde neler pazarlandığını, solcularımızın bir kısmının da buna nasıl kapıldığını görüyoruz. Sosyalist solumuzun toplam nüfusu ve etkisi yirmi sene önceye göre herhalde yirmide bire, otuz sene önceye göre de otuzda bire inmiş olsa gerek:sad:

    Ama aslında burada başka bir tuhaf durum daha var: O yılları yaşamış birçok devrimciyle yapılmış söyleşileri okuduğumda, az sayıdaki anı kitabını incelediğimde ve o arkadaşlarla bire bir konuştuğumda en çok dikkatimi çeken şey, şu meşhur "siyasal iktidarı alma meselesinin" bu insanların çoğunluğu tarafından dışsal bir şey olarak algılanmasıydı. Yani en derin ve temiz hisleriyle devrim yapmak istiyorlardı ama bu sürecin bir parçası olma konusunda çok net bir fikirleri yoktu sanki. Abartıyorum ama çok da berbat bir örnek olmayacak, bir sabah radyoda devrim yapıldığına, yönetime sosyalistler tarafından el konulduğuna ilişkin bir bildiri okunacak ve her şey sihirli bir değnekle değişip dönüşmeye başlayacaktı sanki. Epi topu dört beş seneye sıkışmış yoğun bir mücadelenin insanları olarak hayal kurmaya da çok vakitleri yoktu sanki. Devrim stratejilerinin bu kadar ince detaylarına kadar tartışıldığı halde, sonraki günlere ait doğru dürüst bir düşüncenin geliştirilememiş olması oldukça anlamlı zaten. TİP'in 78-79'larda yayınladığı kalın bir kitap vardır, gayet somut öneriler de içeren bir çalışmadır bu kitap ve bundan başka pek bir döküman da görmedim açıkçası. DY'nin ön ayak olduğu "direniş komiteleri", Fatsa, "ODTÜ ÖTK" ve Yeni Çeltek deneyimlerinin dışında pratik bir çaba da yok açıkçası. Bu deneyimler de son derece özgün bir dönemin ürünü olmaları nedeniyle günümüz için ne kadar ışık saçıyorlar, bu da ayrı bir tartışma konusudur. DY'nin otantik çizgisini savunan arkadaşların tüm mazilerini kutsallaştırıp, tarihselliğinden uzaklaştırarak her döneme uygun reçeteler gibi gördüklerini, en azından bu türden bir ruh haline sahip olduklarını görüyorum. Bu benim şahsi izlenimim, onu da ekleyeyim.

    İktidar meselesine gelince... Ben utangaç bir anarşist değil, bir sosyalistim. Burjuva devlet mekanizmasının parçalanmasını ve yerine aşağıdan yukarı ve doğrudan demokrasiye yönelen, özgürlükçü ve sosyalist bir emekçi cumhuriyetinin kurulmasının zorunlu olduğunu düşünüyorum. Bunun tek ülkede mi, bölgesel mi, kıtasal mı olacağını bilemem; doğal olarak en geniş alana yayılmasını isterim ama o dönemdeki koşullar devrimimizi beklentilerimizden daha dar bir coğrafyaya sıkıştırırsa da, yıkılmış burjuva iktidarının da tekrar kurulmasına da izin vermemek gerekir diye düşünüyorum. Yani mesela Sandinistlerin yaptığını asla yapmam. Ama devrimci partinin iktidarda olmasının, rejimi sosyalist yapmaya asla yetmediğini ve yetmeyeceğini de kabul ederim. Rejim ancak tüm emekçilerin, kapitalizm koşullarında ezilmiş olanların tarafındaysa ve onlar tarafından sahiplenilip kontrol ediliyorsa, devrim zafere ulaşmış demektir. Yoksa siyasi iktidarı ele geçirip yerine parti iktidarı kurulmasının sosyalizme geçişte yeterli olmadığı tarihsel olarak da kanıtlandı diye düşünüyorum.

    Tarihsel koşullar nasıl olur bilemiyorum ama düşüncem, devrim durumlarında iktidar aygıtını parçalamayı başaran ezilen kitlelerin bu aygıtın yerine koyabilecekleri mekanizmaları da yaratmayı belli oranda başarabildikleri ve başarabilecekleri yönünde. Kendi özyönetim ve demokratik organlarını var olan devlet mekanizmasının yerine koyma eğilimi taşıyacaklardır. Sovyetler bunun en önemli örneğidir. Bu tür özyönetim organları üzerinde düşünmek, bunu yaparken de mesela anarşistlerden yararlanmak son derece faydalı olacaktır diye düşünüyorum.

    "Yenilenmeci" sosyalistlerin azımsanmayacak bir kısmı iktidarın alınmasına karşılar. Bu bana oldukça tuhaf geliyor. İktidarların şu anki sahipleri zaten bırakma taraftarı değiller, içlerini rahat tutsunlar bu arkadaşlarımız. Eğer kastettikleri, sosyalist ilişkiler ağı kurup burjuvazinin egemenliğini kapitalizm koşullarında anlamsız hale getirmekse, bunun koşullarının nasıl olacağı konusunda da önce bizi, sonra da devrimin öznesi olacak/olması gereken emekçileri ikna etmeliler.

    Kitleler, reel sosyalizme sırt çevirirken Troçkizm'e de Maoculuğa da anarşizme de yönelmediler. Doğrudan kapitalizme ve liberalizme koştular. Anarşizm 90 sonrası dönemde belirli bir canlanma yaşasa da anarşistlerin ümit ettiği bir güç ve yaygınlığa ulaşamadı. Çünkü sosyalizmle beraber çöken antikapitalist içerikli bütün muhalefet hareketleriydi. Bu durum 15 sene öncesi kadar olmasa da hala devam ediyor. Güney Amerika'daki sosyalist yönelimli halkçı iktidarları var en azından. Dünyanın hemen her yerinde de ekonomik krizin de etkisiyle kapitalizmin meşruiyeti sorgulanıyor, çok şükür:D

    Benim içime fenalık geldi artık, yenilenmekten bu kadar çok söz edip durup, arkasından simge bir adamın (Ufuk Uras mesela) peşine takılıp solculuk yapılmasından. Ne yapacaksak, ne diyeceksek, ne adım atacaksak, bunu "yeni" ve "yenilenme" adına yapmayalım artık lütfen; buradan yeni hiçbir şey çıkmıyor malesef.

  • fetekos
    avatar

    Güçlü,

    Tatil için İstanbul’dan ayrılmak üzereyim ama yazının yalnızca birkaç noktası hakkında bir iki şey söylemek istedim. İçinde eleştiri varsa, öncelikle kendimedir.

    Yazıda değindiklerin de bir kez daha gösteriyor ki, içinde bulunduğumuz toplumsal düzenin yaygın ideolojisinin hakim değerleri, yaşam deneyimlerimizin gündelik seyriyle birebir örtüştüğü için algılarımıza ve düşüncelerimize de hakim duruma geliyor. Bu durumda, bize basit mantık dizgesini, acele yargı, sığ ve iddiasız hedefler, görüneni olduğu gibi kabul etme yanılsamalarını dayatan bombardıman altında, bir bireyin, sosyalist olanının bile, çözüm bulamadığı sızlanışlar içerisinde olması da gayet insani bir durum ortaya çıkarıyor. Bunları, ben de üzerinde düşünülmesi, sorgulanması gerekli konular ve kaygılar olarak değerlendiriyorum.

    Tüm bunlara kesin bir yanıtım olduğunu iddia edemem. Ancak biraz daha net yanıtım olan bir nokta var yazında: Senin de kuşku duyduğun konu hakkında, evet, gündelik yaşantımızla ilgili tüm bu konularda bu derece “objektif olma halinin kendisinin sorunlu” olduğunu zannediyorum. “İçinden geldiği durumlarda sadaka verip, uyumlu bir ekip çalışmasının işyerini çekilir kılan en büyük faktör olduğunu düşünen”, ev yaşantısında da benzer düzeni tutturabilmiş, “ama bunların mutlak doğrular olduğunu da hiç düşünmeyen, tersini düşünenlere ve yapanlara da neden öyle yaptın demeyen” bir beyaz yakalının, tüm bu huzur ve huşu durumunun, aksi olan uyumsuz davranışın bireyi mutsuz etme olasılığını da göz önüne alarak, biraz sorunlu ve de sorumlu olduğunu düşünüyorum. Yalnızca bunu düşünmekle kalmayıp, bu satın alınmış huzur çukurunun ortadan kaldırılması gerektiğine de inanıyorum.

    İnsanları günlük yaşamlarında mutsuz etme pahasına, bu düzenin sürekliliğine yardımcı olmaktan, onu yamamaktan, ona baston olmaktan öte bir işe yaramayan bu huzur yaratan gündelik varoluş durumunu ortadan kaldıracağız da ne olacak? Yerine koymak istediğimiz bir şey yoksa, neden bir “kaos” yaratmak isteriz? Bu söylemi tutturanların açmazlarından söz etmişsin haklı olarak. Değişmesini dilediğimiz toplumsal düzenin, toplumsal ilişkiler biçiminin süreç içerisinde hangi şekle evrileceği hakkında hem geleneksel hem de yenilikçi anlayışların söylemleri olduğunu kabul ediyorsun sanırım. Ancak bir yanda bunun nasıl gerçekleşeceğini ilk gruptaki anlayışların gerçekçi bir düzlemde algılayamadıklarını, diğer yanda yenilikçilerinse daha ileri bir algılayışları olduğunu ama onların da bunun araçlarını açıklayamadıklarını, bence yerinde bir tespitle, en büyük açmazları olarak ileri sürmüşsün. Peki o zaman, teorik olarak benim de öyle olduğunu hissettiğim ama pratikte gözlemleyemediğimden emin de olamadığım “Gelenekselleşmiş sol anlayışa göre daha ileri bir konuma geçmeyi savunan bir duruştur bu kuşkusuz” cümlesinin dayanağı nedir? Bu duruşu “kuşkusuz” böyle niteleyen ne tür bir veriye sahibiz? Madem her ikisi de yeni düzenin ne olacağını biliyor ama senin deyiminle onun nasıl gerçekleştirileceği konusunda ikincisinin yanıtı bulunmuyor, neye, hangi somut deneyime dayanarak ikincisinin birincisinden daha ileri bir anlayış olduğunu ileri sürebiliriz? Ayrıca, yanlışsa lütfen sol mücadele tarihi hakkındaki cahilliğime ver, böyle bir görüşü, yani “mücadelenin iktidarın alınacağı o “en son patlama” anına hazırlık sürecinden ibaret” olduğunu savunan, “kurmak istediğimiz toplumun ön-ilişkilerini adım adım da olsa yaratmamızın gerekli” olmadığını düşünen; “buna bağlı olarak da sosyalist bir bakışın tüm toplumsal ve gündelik sorunlara yönelik olarak geliştirilmesi gerektiğini” ileri sürmeyen bir sol oluşum ama ciddiye alınır bir sol oluşum var mıdır şimdilerde, hiç olmuş mudur? Sol literatürün en temel ve basit kitaplarını okumuş, çok yüksek konjonktürlerin etkisiyle aceleci girişimlerin içerisinde kendisini bulmamış hiçbir aklı başında insan bu saçmalıkları savunmaz. Savunan olursa da, ciddiye alınmaz. O halde ortaya koyulan ayrımın pratik geçerliliği mevcut mudur? Yenilik adına, olmayan, ciddiye alınır kimse tarafından savunulmayan bir görüşe saldırmak da eğer içinde kötü niyet barındırmıyorsa, boş bir faaliyet değil midir artık? (Bu konudan ziyadesiyle bezmiş vaziyetteyim, ÖS mail grubundan yola çıkarak, taraftarlarının bile yavaş yavaş bezmeye başladığını söyleyebilirim)

    Korkudan ikide bir belirtme gereği duyar oldum: Asla yenilikçi anlayışların, açıkça söyleyeyim anti-komünist olmayanların, karşısında değilim. (burada senin çok güzel bir tespitine değinmeden geçmeyeyim: “Soldaki değişim taleplerinin önünü tıkayanlar muhafazakar sosyalistler falan değil, liberalleşmiş eski komünistlerdir.”) Toplumsallaşma araçlarının acilen ve ciddiyetle yenilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama senin de güzel belirttiğin ve işaret ettiğin açmazın, bunun hangi yolla yapılacağı muğlaklığının, yol gösterememe durumunun gözden kaçırılan ve çözümlemelerde yok sayılan, bazı çevrelerce bilinçli olarak yürütülen bir ayrıştırmadan kaynaklandığını düşünüyorum. Bunu pratikte tespit edecek verilere sahip değilim. Zira dediğin gibi yalnızca söylemler var karşımızda. Dolayısıyla benim de söyleyeceklerim söylemlerine eleştiriden ibarettir. Kısacası, bunun, gerçekleştirmek istediğimiz toplumsal dönüşüm ile geleneksel anlayışta en çok karşı çıkılan siyasi dönüşüm perspektifinin birbirinden koparılmış olmasına bağlı olduğunu zannediyorum. Böyle olunca örgütlü, hedefli ve iddialı saldırının karşısında örgütlü, ölçekli, hedefli ve iddialı bir siyasi oluşum, duruş gereği ortadan kalkıyor. Oysa bu, bana göre mücadelenin birbirinden ayrılmaz iki parçasıdır; toplumsal ve siyasi dönüşüm birbirini dışlayan, birbirine ikame kavramlar değil, bir bütündür; aralarında içsel bağlar bulunan, birbirinden ayrılmaması gereken diyalektik bir birlikteliktir bu. Yanıtlarını aradığımız soruların, gündelik yaşam içerisinde içine düştüğümüz açmazların çözümlenişi de bu birlikteliğin ortak meyvesi olacaktır.

    Bunu ileri sürmeme itiraz edilebilir. Ama kafasının “karışık” olduğu düşünülen birine artık itiraz etmekten daha çok, yol gösterilmesini, alternatif gelecek planının, projesinin net çizgilerle açıklanmasını tercih ederim. Gene de bu konuda “hayalci ve ütopyacı” olmakla da eleştirilebilirim. Aksini kanıtlamaya çalışacak değilim. Bir insan, insanın değil, insanlığın kurtuluşuna inandığı için sosyalist olur. Bu, çok büyük bir idealdir. İçinde hayal ve ütopya da barındırır, hatta kimi durumda bunu gerekli bile kılar.

    Son olarak, Erkan’ın “İş İlişkileri” başlıklı yazısı bence çok önemli bir yazıydı. Bu yazının öznel deneyimlerden yola çıkılarak kaleme alındığını düşünüp, yazıda özenle ve ince detaylarla ileri sürülenlere yalnızca öznel çözümler türetmekle uğraşan herhangi bir kişinin ya da oluşumun, iyi niyetinden bağımsız olarak, bir sonraki adımının ve cümlesinin, kendiliğinden vardığı noktanın “baktım akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdı” olmaması için bir “neden” bulunmalı ve biz o neden için uğraşıyor olmalıyız.

    Küçük bir öneri: Ekibin iş kanunu dışında fazladan çalışma saatlerine uymayan çalışan, mesai saatleri içerisinde işini başka bir çalışana yüklemek gibi bir kötü niyete sahip değilse, diğer çalışanlar onun işten çıkarılması gerektiğini düşünmemelidir. Tam tersine, kanuni haklarını savunan bu çalışanın tavrı, üstelik iş kanunu da onu destekliyorsa direnişin ölçütü kabul edilmelidir. Ekibin diğer elemanları da ona katılmalıdır. İşten çıkarılması gündemdeyse, ekip onu ve aynı zamanda kendi haklarını da savunmanın yollarını aramalıdır.


    Sevgilerimle...

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #4 fetekos 26-08-2009 18:39
Güçlü,

Yazını bir kafeden ancak okuyabilme olanağı buldum. Nete bağlanamıyorum, ne yazık ki.

Bir tanıdık eski bir hikaye anlattı çok yakın bir zamanda: Kolunun altında “Kapital” taşıyan birine, bir arkadaşı “hayırdır, ne yapıyorsun bu kitapla” diye sormuş. “İşte, Marxism... okuyoruz, öğreniyoruz” açıklamasının üzerine, “Yahu iktidara mı geldik de ekonomiyle ilgileniyorsun” yanıtını almış.

Fıkra gibi anlatılıyor sanırım...

Teorik donanımdan yoksun, deneyimsiz, neredeyse içgüdüsel atılımlarla “burjuvazinin duvarına yüklenmenin” süreklilik ve tutarlılık arz edemeyeceği görüldü. Bundan ders almayanlar varsa (?), maalesef tutarlı olmayan bir çizgide oraya buraya savrulup durmak düşer paylarına sanırım. Fakat onca eleştirdiğim, yaklaşamadığım grupların arasında şimdilerde böyle bir fıkravari söyleme rastlamadım. Dolayısıyla, liberal yenilikçilerin eleştirilerini son derece isabetsiz, samimiyetsiz ve art niyetli buluyorum.

“Asıl mesele” dediğin, liberallerin ve özgürlükçü solcuların bu amansız eleştirilerle “asıl dertleri”, çılgınca korkuları ise, en genel anlamıyla, iktidar konusu etrafında şekillenen bu küçümseme, alay etme, anti-demokratiz mle vs. suçlama tavırları (şimdilerde Latin Amerika örneğinde sıkça gördüğümüz, iktidarı elinde tutan ya da ona doğru yürüyen her hareketi yaftaladıkları gibi), tarihi misyonlarına, yaşam güdülerine, doğal dokularına olabildiğince uygun, her zamanki temelde, farklı politik konjonktürlerin sağladığı farklı tezahürlerle, çeşitli politik belirlenmişlikl erle ürüyor ve yürüyor. Aşağı yukarı aynı amaca, kitleleri bu hedeften uzak tutmaya yönelik, içi boş “demokrasi”, “özgürlük” söylemleriyle süslenmiş kavramları evire çevire anlatıp duruyorlar. Bunlarla uyutulmuş, oyalanmış, eleştiri yapıyorum diye artık iyice “eleştiri özgürlüğünü”, bağımsız politik tavır belirleme yetisini yitirmiş “muhalif” kitleler yaratmak en büyük kazanımları oluyor maalesef. Son bir senedir Türkiye’nin, giderek “hedef”e yaklaşan her “açılımı”, bu süreçlerin boğucu etkilerini gözler önüne seriyor. (Şimdi, yanımdaki masada bulunan bugünkü Taraf’ın açık duran R.O.Kütahyalı kısmında, Che’den özgürlükçü demokrat olarak değil, “devrimci bir cinayet makinesi” olarak bahsetmek gerektiğini kusan koyu puntolu aşağılık satırlar gözüme ilişti. Ne kötü bir tesadüf!)

Neyse, bu “asıl” konuda sanırım benzer görüşlere sahibiz. Sözünü ettiğin iktidardan sonrası ise, kesin ve net olmamakla birlikte, hareketin öznel koşulları tarafından şekillenir. Bu sürecin, parti organını mı, sosyalist devlet mekanizmasını mı ya da tam özerk öz yönetim organlarını mı iktidarı sağlam tutmak adına gerekli kılacağı bu koşullarla açıklık kazanır. (Bu arada alternatif olarak iktidardan sonra öz yönetim mekanizmasıyla “başarı” kazanmış bir anarşist örnek bilmiyorum. Bu nedenle şimdilik “başarısız” parti örneğiyle karşılaştıramıyorum.)

Fakat onca insanın dişiyle tırnağıyla yıkılmış burjuva devlet mekanizmasının yerine, sosyalist anlamda “demokrasi ve özgürlük” için atılmış adımların kazanımlarını, altın tepsiyle, burjuva seçimle de denilebilir, - Sandinistleri örnek vermişsin; onlarınki zorunlu bir lanet olası tercihti. ABD’ci komutan (Zero muydu?) tarafından bölünmüş ve burjuva “demokrasi” muhalefetine boğulmuş, askeri olarak da karşı destek alan (bugünkü Kolombiya sınırına asker yığılmasını sağlayıp Venezuela’ya tehdit oluşturan ABD’nin o dönemde Costa Rica’yı kullandığını anımsıyorum) bir teslim oluştu- bir çırpıda geri sunmayı düşünecek kadar iyi niyetli ve “demokrasi” fetişisti değilim. Bu süreç, Marxist teorinin de öngördüğü, pratikte de gözlemlenen, yıkılmış burjuva devletin baskı araçlarını burjuva kalıntıları ve bilumum karşı-devrimci güçlere karşı kullanacak bir sosyalist devlet mekanizmasını gerekli kılabilir. Somut göstergeler, bu “cansıkıcı” ve maalesef hemen şimdici hayalciler için metanet ve sabrı öğütleyen durumu olanca çıplaklığıyla açıklıyor. Tarihe uzanmak gereksiz. Bugün Honduras’ta neler oluyor diye azıcık düşünmek, emperyalizmin dümen suyuna gitmeyen, yerli işbirlikçilerin , yabancı tekellerin ocağına incir ağacı dikmeyi aklına koymuş “arka bahçe”nin “günahkar” iktidarlarına katılma ihtimalinin bile, bir ülkede nasıl balyoz hareketine anında başvurulduğunu gösteriyor. Bu küçücük, yoksul ülkede darbeyi besleyenler, sosyalist iktidar korkusuyla deli sazanlar gibi nasıl bir yaşamsal içgüdüyle harekete geçtiler, hepimiz gördük. Küba’ya kaç saldırı, yıldırma, yıkma planı yapıldı, bilmiyorum ama Castro’ya 680 küsur suikast girişimi açığa çıktı, vs. Bu, elini ateşin altına koymuş iktidarları biçimsel “demokrasi, özgürlük, vs.” kavramlarla eleştirmenin, kitap eleştirisi yapmaktan biraz farklı bir iş olması gerektiğini gösterir!

Yeri gelmişken, burada, geçmişe dönük de olsa, yoz örnekleri hepimizin malumu da olsa, kitle ile parti organını karşı karşıya getirmeyi doğru bulmam. Bu, her örgütlü, hedefli eylemi mahkum etme yanılgısına, haksız bir güvensizlik yaratma durumuna yol açabilir. Toplumsal dönüşüm ve kaossuz bir öz yönetim, örgütlü siyasi dönüşümden bağımsız, başlı başına var olabilecek, kendiliğinden sağlanabilecek süreçler değil. Ama bu büyük ve arzulanan hedeflerin, biçimsel burjuva demokratik yöntem ve araçlarla sağlanabileceği ne inananlar için, durum başka tabii...


2. mesajın, söylemek istediğim her şeyi o kusursuz anlatımın sayesinde yeterince açıklıyor. Güçlü, bizler örgütsüz insanlar olarak, örgütlü mücadelenin sağlayacağı bazı olası faydaların da uzağındayız sanıyorum. Kolektif çalışmaların, tartışmaların zihin açıcı, cesaretlendiric i, güç verici, berraklaştırıcı etkisini kısmen hissedebiliyoru z. Bireysel çözümlemelerimi z ve gündelik yaşamla ilgili ahlaksal tutumlarımız, savruk ve yanılgıya açık olma ihtimali taşıyor. Böyle bir sorunun varlığını hissetmekle birlikte, kendini sosyalist olarak gören insanların var oluşlarını belli bir sorumluluk duygusuyla örgütlemeyi bilmeleri gerektiğine güçlü bir inancım var.

Lenin’in aslında bir sosyalist örgüt için temel koşul olarak öne sürdüğü “çok yönlü politik teşhir”, bugün günlük yaşantımızda da hüküm sürmeli. Senin de 2. mesajında bahsettiklerin gibi, işyerinde, otobüste, dolmuşta, evde, okulda, maçta, pazarda, kitleyle temas halinde olunan her yerde ve ortamda ve her konuda mümkün olduğunca, tavrımızı belirleyebilmel i, bunu yansıtabilmeli ve müdahale edebilmeliyiz. Hepsinden önemlisi, kişisel ilişkilerimiz bundan nasibini almalı. İşte, bu diğerleri için huzur kaçırıcı var oluş tarzı, gerçekte ilişki içerisinde olduklarımızın yanı sıra, bizim için de huzur bozucu, yıpratıcı sonuçlar doğurabilir, doğurmalıdır da. Yoksa yaşamımızda, birebir yansıma bulan ve bizi birçok aygıtıyla çevrelemiş toplumsal düzenin akışına uymamak mümkün olmaz. Bu huzur bozucu yaşam tarzı, bizi yaşamdan da koparmaz. Tam tersine, doğru örgütleyebilirs ek, yaşamla daha sağlam, daha canlı bir bağ kurmamıza yol açar. Huzur bozmaktan kastım, bağımsız var oluşumuzu teslim etmemek, isyan duygumuzu köreltmemek ve berrak analiz yetimizi yitirmemektir. Yoksa, günlük yaşam içerisinde, düzenle, hakim ideolojiyle uzlaşı sağlamaya yönelik olmayan kişisel huzur bulma faaliyetlerine, fırsat buldukça doğa yürüyüşü, tüplü dalış yapmanın, Bach ve Wagner dinlemenin, Proust okumanın “huzur” verdiği biri olarak, karşı olmam mümkün değil.
Alıntı
 
 
0 #3 Güçlü Kuvvetli 12-08-2009 17:43
Mesajımı tekrar okuyunca, bazı şeyleri atladığımı gördüm ve ekleyeyim istedim.

Gündelik hayatta karşılaşılan sorunlarla başetmek için ve dahası sosyalist kimliği yaygınlaştırıp çekici hale getirebilmek için başvurmamız gereken iki temel kavram var sanırım: Tavır ve tutum. Biz sosyalistlerin devrim stratejilerimiz den, sosyalist teoriye bakışımızdan, işçi sınıfının toplümdeki rolüne ilişkin görüşlerimizden falan daha önce gündelik hayatı nasıl yaşadığımızı ve meydana gelen siyasal olayları nasıl karşıladığımızı ortaya koyacak bir tutarlı tavır ve tutumlar bütününe sahip olmamız gerekir diye düşünüyorum. Evimize gelen insanlar bir sosyalistin evine geldiklerini farketmeliler; kendilerine nasıl davranılacağını , kendilerini nasıl rahat hissedeceklerin i bilmeliler. Berbere gittiğimizde yaptığımız muhabbet sosyalist kimliğimizle uyumsuz olmamalı. Bütün Kürtlerin öldürülmesini savunan bir başka müşteriye denk geldiğimizde mesela, ağzının payını uygun bir lisanla vermeliyiz bu arkadaşın. Akıl ve vicdanı bir an bile göz önünden kaldırmamalıyız . Tuttuğumuz takımın maçında yapılan ırkçı-şoven tezahürata katılmamakla kalmamalı, öbür taraftarları da mümkün mertebe bu muhabbetten uzaklaştırmak için çaba sarfetmeliyiz. Bir arkadaş ortamında "amele" sözcüğünün hakaret olarak kullanılmasına göz yummamalıyız ya da. İşçi olmanın utanılacak bir şey olmadığını anlatmalıyız. "Öğreten adam" gibi durmayacak bir üslubumuzun da olması zorunlu. Bunun temel koşulu da herşeyden önce "sosyal" olmaktan, insanlarla iletişimde olmaktan, o çok söylendiği şekliyle "hayatın içinde" olmaktan geçiyor. Antisosyal bir sosyalist, herhalde yumurtasız omlet yapmaya benzer :D

Zaman zaman ifade edilir, dindarların ulaştığı büyük çoğalma ve toplumun genel muhafazakarlaşm ası karşı hissedilen ezikliğe mukabil; neden sosyalistler de dindarlar gibi cemaat ilişkileri kurmuyorlar diye, bu şekilde kitleselleşmeni n geleceği düşünülür. Halbuki cemaat olmak bir sosyalist için tam cepheden karşı çıkılması gereken şeydir. Cemaat üyeleri, karşılığında hemen hemen bütün irade ve serbestliklerin i teslim ederek "huzur" ve menfaat elde ederler. Cemaatin bir merkezi vardır ve bu merkeze itaat esastır. İlişki ağı piramidaldir ve sorumluluklar hiyerarşiktir. Cemaat kendi içinden dışına doğru büyüyen bir ekonomik ve sosyal ilişkiler ağıdır ve çok yakın örneklerini ülkemizde de gördüğümüz üzere kapitalizm ile de son derece mutlu mesut bir ilişkisi vardır.

Eğer cemaatleşmekten kastedilen dayanışmacı olmak, hakiki ve pratiğe dönüşmüş sosyal ilişki zinciri kurmak ise, bu zaten günümüz dünyasında solculuk yapmak için olmazsa olmazdır. Bunun üzerinde kafa yoralım ama arkaik dinsel yapıların modernizme verdikleri cevapların 21. yüzyıldaki izdüşümlerine de özenmeyelim derim.

Bir dindar ve bir sosyalist birbirinden farklı insanlardır. Hayata bakışları, tutumları, davranışları bazı açılardan yakın gibi dursa da arada dünyalar kadar fark vardır. Dinsel inanç bir dogmalar bütünü olmasının yanı sıra pratik olarak da bir ibadetler toplamıdır. Bir müslümanın dindarlığını koruması için camiye bile gitmesine gerek yoktur. Beş vakit namazını kılıp, orucunu tutup, günah ve haram olarak kabul edilmiş edimlerden uzak durduğu vakit müslümanlığına halel gelmez. Ama bir sosyalistin mutlaka sosyal ve aktif olması, sanal ve/veya yüz yüze ilişkiler kurması, bu ilişkileri geliştirmesi ve yaygınlaştırmas ı gerekir. Çoğu islam misyonerine sinmiş sinsilik ve küçük hesapçılığın tam tersine, alabildiğine açıksözlü ve diğerkam olmak gerekiyor.



Alıntı
 
 
0 #2 Güçlü Kuvvetli 12-08-2009 14:07
Fetekos,

Öncelikle son derece verimli bir tartışmayı geliştirebilece k değerli mesajın için teşekkür ederim. Unutmadan, iyi tatiller:-)

O zaman başlayalım;-)

"Huzur çukuru" diye tasvir ettiğin durum, tam da küçük burjuva-orta sınıf yaşama biçiminin kendisi. Malesef hepimizin içinde bulunduğu durum. Tam da bu durumu ortadan kaldırmak veya bir nebze olsun azaltmak için uğraşıyoruz burada, elimizden geldiği kadarıyla. Başarılı mıyız, bilemiyorum. Bu bireysel olarak verilebilecek bir yanıt mıdır bilemem. Hayatlarımızda kolektif olarak bir şeyler değişip dönüşüyor mu, ona bakmak lazım sanki.

Gelelim öteki ve asıl meseleye: Hani yazmışsın ya:
...böyle bir görüşü, yani “mücadelenin iktidarın alınacağı o “en son patlama” anına hazırlık sürecinden ibaret” olduğunu savunan, “kurmak istediğimiz toplumun ön-ilişkilerini adım adım da olsa yaratmamızın gerekli” olmadığını düşünen; “buna bağlı olarak da sosyalist bir bakışın tüm toplumsal ve gündelik sorunlara yönelik olarak geliştirilmesi gerektiğini” ileri sürmeyen bir sol oluşum ama ciddiye alınır bir sol oluşum var mıdır şimdilerde, hiç olmuş mudur?

Sevgili Fetekos, Türkiye sosyalist solunun çok ama çok önemli bir bölümü en kitlesel olduğu dönemde "siyasal iktidarı ele geçirme meselesine" kilitlenmişti. Akla gelebilecek hemen her türlü soru(n), mesela kadın meselesi, emeğin yabancılaşması, sosyalist üretim ilişkilerinin nasıl olacağı türünden, içine mutlaka yaratıcı bir yaklaşım ve ütopya unsuru katmanız gereken tüm konular, tabiri caizse, ötelenmişti. Öncelik devrim yapmak ve iktidarı ele geçirmekti. 1990 sonrasında ise sanki reel sosyalizm çökmemiş; Sovyetler, Çin, Arnavutluk toptan dönüşmemiş gibi bir ruh haliyle bir süre daha klasik çizgi devam ettirilmeye çalışıldı. Bir şeylerin yanlış gittiğini kabul edenlerin önemli bir bölümü malesef galiplerin safına katılarak liberal oldular. Liberal olmayanların hatırı sayılır bir bölümünün de kafası karışık halde. Liberalizmin etkisi çok güçlü ve özellikle Türkiye'de "demokrasi ve özgürlük" türünden ulvi bir çerçeve içinde neler pazarlandığını, solcularımızın bir kısmının da buna nasıl kapıldığını görüyoruz. Sosyalist solumuzun toplam nüfusu ve etkisi yirmi sene önceye göre herhalde yirmide bire, otuz sene önceye göre de otuzda bire inmiş olsa gerek:sad:

Ama aslında burada başka bir tuhaf durum daha var: O yılları yaşamış birçok devrimciyle yapılmış söyleşileri okuduğumda, az sayıdaki anı kitabını incelediğimde ve o arkadaşlarla bire bir konuştuğumda en çok dikkatimi çeken şey, şu meşhur "siyasal iktidarı alma meselesinin" bu insanların çoğunluğu tarafından dışsal bir şey olarak algılanmasıydı. Yani en derin ve temiz hisleriyle devrim yapmak istiyorlardı ama bu sürecin bir parçası olma konusunda çok net bir fikirleri yoktu sanki. Abartıyorum ama çok da berbat bir örnek olmayacak, bir sabah radyoda devrim yapıldığına, yönetime sosyalistler tarafından el konulduğuna ilişkin bir bildiri okunacak ve her şey sihirli bir değnekle değişip dönüşmeye başlayacaktı sanki. Epi topu dört beş seneye sıkışmış yoğun bir mücadelenin insanları olarak hayal kurmaya da çok vakitleri yoktu sanki. Devrim stratejilerinin bu kadar ince detaylarına kadar tartışıldığı halde, sonraki günlere ait doğru dürüst bir düşüncenin geliştirilememi ş olması oldukça anlamlı zaten. TİP'in 78-79'larda yayınladığı kalın bir kitap vardır, gayet somut öneriler de içeren bir çalışmadır bu kitap ve bundan başka pek bir döküman da görmedim açıkçası. DY'nin ön ayak olduğu "direniş komiteleri", Fatsa, "ODTÜ ÖTK" ve Yeni Çeltek deneyimlerinin dışında pratik bir çaba da yok açıkçası. Bu deneyimler de son derece özgün bir dönemin ürünü olmaları nedeniyle günümüz için ne kadar ışık saçıyorlar, bu da ayrı bir tartışma konusudur. DY'nin otantik çizgisini savunan arkadaşların tüm mazilerini kutsallaştırıp, tarihselliğinde n uzaklaştırarak her döneme uygun reçeteler gibi gördüklerini, en azından bu türden bir ruh haline sahip olduklarını görüyorum. Bu benim şahsi izlenimim, onu da ekleyeyim.

İktidar meselesine gelince... Ben utangaç bir anarşist değil, bir sosyalistim. Burjuva devlet mekanizmasının parçalanmasını ve yerine aşağıdan yukarı ve doğrudan demokrasiye yönelen, özgürlükçü ve sosyalist bir emekçi cumhuriyetinin kurulmasının zorunlu olduğunu düşünüyorum. Bunun tek ülkede mi, bölgesel mi, kıtasal mı olacağını bilemem; doğal olarak en geniş alana yayılmasını isterim ama o dönemdeki koşullar devrimimizi beklentilerimiz den daha dar bir coğrafyaya sıkıştırırsa da, yıkılmış burjuva iktidarının da tekrar kurulmasına da izin vermemek gerekir diye düşünüyorum. Yani mesela Sandinistlerin yaptığını asla yapmam. Ama devrimci partinin iktidarda olmasının, rejimi sosyalist yapmaya asla yetmediğini ve yetmeyeceğini de kabul ederim. Rejim ancak tüm emekçilerin, kapitalizm koşullarında ezilmiş olanların tarafındaysa ve onlar tarafından sahiplenilip kontrol ediliyorsa, devrim zafere ulaşmış demektir. Yoksa siyasi iktidarı ele geçirip yerine parti iktidarı kurulmasının sosyalizme geçişte yeterli olmadığı tarihsel olarak da kanıtlandı diye düşünüyorum.

Tarihsel koşullar nasıl olur bilemiyorum ama düşüncem, devrim durumlarında iktidar aygıtını parçalamayı başaran ezilen kitlelerin bu aygıtın yerine koyabilecekleri mekanizmaları da yaratmayı belli oranda başarabildikler i ve başarabilecekle ri yönünde. Kendi özyönetim ve demokratik organlarını var olan devlet mekanizmasının yerine koyma eğilimi taşıyacaklardır . Sovyetler bunun en önemli örneğidir. Bu tür özyönetim organları üzerinde düşünmek, bunu yaparken de mesela anarşistlerden yararlanmak son derece faydalı olacaktır diye düşünüyorum.

"Yenilenmeci" sosyalistlerin azımsanmayacak bir kısmı iktidarın alınmasına karşılar. Bu bana oldukça tuhaf geliyor. İktidarların şu anki sahipleri zaten bırakma taraftarı değiller, içlerini rahat tutsunlar bu arkadaşlarımız. Eğer kastettikleri, sosyalist ilişkiler ağı kurup burjuvazinin egemenliğini kapitalizm koşullarında anlamsız hale getirmekse, bunun koşullarının nasıl olacağı konusunda da önce bizi, sonra da devrimin öznesi olacak/olması gereken emekçileri ikna etmeliler.

Kitleler, reel sosyalizme sırt çevirirken Troçkizm'e de Maoculuğa da anarşizme de yönelmediler. Doğrudan kapitalizme ve liberalizme koştular. Anarşizm 90 sonrası dönemde belirli bir canlanma yaşasa da anarşistlerin ümit ettiği bir güç ve yaygınlığa ulaşamadı. Çünkü sosyalizmle beraber çöken antikapitalist içerikli bütün muhalefet hareketleriydi. Bu durum 15 sene öncesi kadar olmasa da hala devam ediyor. Güney Amerika'daki sosyalist yönelimli halkçı iktidarları var en azından. Dünyanın hemen her yerinde de ekonomik krizin de etkisiyle kapitalizmin meşruiyeti sorgulanıyor, çok şükür:D

Benim içime fenalık geldi artık, yenilenmekten bu kadar çok söz edip durup, arkasından simge bir adamın (Ufuk Uras mesela) peşine takılıp solculuk yapılmasından. Ne yapacaksak, ne diyeceksek, ne adım atacaksak, bunu "yeni" ve "yenilenme" adına yapmayalım artık lütfen; buradan yeni hiçbir şey çıkmıyor malesef.
Alıntı
 
 
0 #1 fetekos 12-08-2009 06:51
Güçlü,

Tatil için İstanbul’dan ayrılmak üzereyim ama yazının yalnızca birkaç noktası hakkında bir iki şey söylemek istedim. İçinde eleştiri varsa, öncelikle kendimedir.

Yazıda değindiklerin de bir kez daha gösteriyor ki, içinde bulunduğumuz toplumsal düzenin yaygın ideolojisinin hakim değerleri, yaşam deneyimlerimizi n gündelik seyriyle birebir örtüştüğü için algılarımıza ve düşüncelerimize de hakim duruma geliyor. Bu durumda, bize basit mantık dizgesini, acele yargı, sığ ve iddiasız hedefler, görüneni olduğu gibi kabul etme yanılsamalarını dayatan bombardıman altında, bir bireyin, sosyalist olanının bile, çözüm bulamadığı sızlanışlar içerisinde olması da gayet insani bir durum ortaya çıkarıyor. Bunları, ben de üzerinde düşünülmesi, sorgulanması gerekli konular ve kaygılar olarak değerlendiriyorum.

Tüm bunlara kesin bir yanıtım olduğunu iddia edemem. Ancak biraz daha net yanıtım olan bir nokta var yazında: Senin de kuşku duyduğun konu hakkında, evet, gündelik yaşantımızla ilgili tüm bu konularda bu derece “objektif olma halinin kendisinin sorunlu” olduğunu zannediyorum. “İçinden geldiği durumlarda sadaka verip, uyumlu bir ekip çalışmasının işyerini çekilir kılan en büyük faktör olduğunu düşünen”, ev yaşantısında da benzer düzeni tutturabilmiş, “ama bunların mutlak doğrular olduğunu da hiç düşünmeyen, tersini düşünenlere ve yapanlara da neden öyle yaptın demeyen” bir beyaz yakalının, tüm bu huzur ve huşu durumunun, aksi olan uyumsuz davranışın bireyi mutsuz etme olasılığını da göz önüne alarak, biraz sorunlu ve de sorumlu olduğunu düşünüyorum. Yalnızca bunu düşünmekle kalmayıp, bu satın alınmış huzur çukurunun ortadan kaldırılması gerektiğine de inanıyorum.

İnsanları günlük yaşamlarında mutsuz etme pahasına, bu düzenin sürekliliğine yardımcı olmaktan, onu yamamaktan, ona baston olmaktan öte bir işe yaramayan bu huzur yaratan gündelik varoluş durumunu ortadan kaldıracağız da ne olacak? Yerine koymak istediğimiz bir şey yoksa, neden bir “kaos” yaratmak isteriz? Bu söylemi tutturanların açmazlarından söz etmişsin haklı olarak. Değişmesini dilediğimiz toplumsal düzenin, toplumsal ilişkiler biçiminin süreç içerisinde hangi şekle evrileceği hakkında hem geleneksel hem de yenilikçi anlayışların söylemleri olduğunu kabul ediyorsun sanırım. Ancak bir yanda bunun nasıl gerçekleşeceğin i ilk gruptaki anlayışların gerçekçi bir düzlemde algılayamadıkla rını, diğer yanda yenilikçilerins e daha ileri bir algılayışları olduğunu ama onların da bunun araçlarını açıklayamadıkla rını, bence yerinde bir tespitle, en büyük açmazları olarak ileri sürmüşsün. Peki o zaman, teorik olarak benim de öyle olduğunu hissettiğim ama pratikte gözlemleyemediğ imden emin de olamadığım “Gelenekselleşm iş sol anlayışa göre daha ileri bir konuma geçmeyi savunan bir duruştur bu kuşkusuz” cümlesinin dayanağı nedir? Bu duruşu “kuşkusuz” böyle niteleyen ne tür bir veriye sahibiz? Madem her ikisi de yeni düzenin ne olacağını biliyor ama senin deyiminle onun nasıl gerçekleştirile ceği konusunda ikincisinin yanıtı bulunmuyor, neye, hangi somut deneyime dayanarak ikincisinin birincisinden daha ileri bir anlayış olduğunu ileri sürebiliriz? Ayrıca, yanlışsa lütfen sol mücadele tarihi hakkındaki cahilliğime ver, böyle bir görüşü, yani “mücadelenin iktidarın alınacağı o “en son patlama” anına hazırlık sürecinden ibaret” olduğunu savunan, “kurmak istediğimiz toplumun ön-ilişkilerini adım adım da olsa yaratmamızın gerekli” olmadığını düşünen; “buna bağlı olarak da sosyalist bir bakışın tüm toplumsal ve gündelik sorunlara yönelik olarak geliştirilmesi gerektiğini” ileri sürmeyen bir sol oluşum ama ciddiye alınır bir sol oluşum var mıdır şimdilerde, hiç olmuş mudur? Sol literatürün en temel ve basit kitaplarını okumuş, çok yüksek konjonktürlerin etkisiyle aceleci girişimlerin içerisinde kendisini bulmamış hiçbir aklı başında insan bu saçmalıkları savunmaz. Savunan olursa da, ciddiye alınmaz. O halde ortaya koyulan ayrımın pratik geçerliliği mevcut mudur? Yenilik adına, olmayan, ciddiye alınır kimse tarafından savunulmayan bir görüşe saldırmak da eğer içinde kötü niyet barındırmıyorsa , boş bir faaliyet değil midir artık? (Bu konudan ziyadesiyle bezmiş vaziyetteyim, ÖS mail grubundan yola çıkarak, taraftarlarının bile yavaş yavaş bezmeye başladığını söyleyebilirim)

Korkudan ikide bir belirtme gereği duyar oldum: Asla yenilikçi anlayışların, açıkça söyleyeyim anti-komünist olmayanların, karşısında değilim. (burada senin çok güzel bir tespitine değinmeden geçmeyeyim: “Soldaki değişim taleplerinin önünü tıkayanlar muhafazakar sosyalistler falan değil, liberalleşmiş eski komünistlerdir. ”) Toplumsallaşma araçlarının acilen ve ciddiyetle yenilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama senin de güzel belirttiğin ve işaret ettiğin açmazın, bunun hangi yolla yapılacağı muğlaklığının, yol gösterememe durumunun gözden kaçırılan ve çözümlemelerde yok sayılan, bazı çevrelerce bilinçli olarak yürütülen bir ayrıştırmadan kaynaklandığını düşünüyorum. Bunu pratikte tespit edecek verilere sahip değilim. Zira dediğin gibi yalnızca söylemler var karşımızda. Dolayısıyla benim de söyleyeceklerim söylemlerine eleştiriden ibarettir. Kısacası, bunun, gerçekleştirmek istediğimiz toplumsal dönüşüm ile geleneksel anlayışta en çok karşı çıkılan siyasi dönüşüm perspektifinin birbirinden koparılmış olmasına bağlı olduğunu zannediyorum. Böyle olunca örgütlü, hedefli ve iddialı saldırının karşısında örgütlü, ölçekli, hedefli ve iddialı bir siyasi oluşum, duruş gereği ortadan kalkıyor. Oysa bu, bana göre mücadelenin birbirinden ayrılmaz iki parçasıdır; toplumsal ve siyasi dönüşüm birbirini dışlayan, birbirine ikame kavramlar değil, bir bütündür; aralarında içsel bağlar bulunan, birbirinden ayrılmaması gereken diyalektik bir birlikteliktir bu. Yanıtlarını aradığımız soruların, gündelik yaşam içerisinde içine düştüğümüz açmazların çözümlenişi de bu birlikteliğin ortak meyvesi olacaktır.

Bunu ileri sürmeme itiraz edilebilir. Ama kafasının “karışık” olduğu düşünülen birine artık itiraz etmekten daha çok, yol gösterilmesini, alternatif gelecek planının, projesinin net çizgilerle açıklanmasını tercih ederim. Gene de bu konuda “hayalci ve ütopyacı” olmakla da eleştirilebilir im. Aksini kanıtlamaya çalışacak değilim. Bir insan, insanın değil, insanlığın kurtuluşuna inandığı için sosyalist olur. Bu, çok büyük bir idealdir. İçinde hayal ve ütopya da barındırır, hatta kimi durumda bunu gerekli bile kılar.

Son olarak, Erkan’ın “İş İlişkileri” başlıklı yazısı bence çok önemli bir yazıydı. Bu yazının öznel deneyimlerden yola çıkılarak kaleme alındığını düşünüp, yazıda özenle ve ince detaylarla ileri sürülenlere yalnızca öznel çözümler türetmekle uğraşan herhangi bir kişinin ya da oluşumun, iyi niyetinden bağımsız olarak, bir sonraki adımının ve cümlesinin, kendiliğinden vardığı noktanın “baktım akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdı” olmaması için bir “neden” bulunmalı ve biz o neden için uğraşıyor olmalıyız.

Küçük bir öneri: Ekibin iş kanunu dışında fazladan çalışma saatlerine uymayan çalışan, mesai saatleri içerisinde işini başka bir çalışana yüklemek gibi bir kötü niyete sahip değilse, diğer çalışanlar onun işten çıkarılması gerektiğini düşünmemelidir. Tam tersine, kanuni haklarını savunan bu çalışanın tavrı, üstelik iş kanunu da onu destekliyorsa direnişin ölçütü kabul edilmelidir. Ekibin diğer elemanları da ona katılmalıdır. İşten çıkarılması gündemdeyse, ekip onu ve aynı zamanda kendi haklarını da savunmanın yollarını aramalıdır.


Sevgilerimle...
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile