Makaleler Bütün Yazılar Makale Guncel Şehirli orta sınıfların Atatürk algısı üzerine
 

Şehirli orta sınıfların Atatürk algısı üzerine Popüler

Bu yazıyı iki yıl önce kaleme alıp üyesi olduğum bir e-mail grubuna yolladığımda, çok sert tepkilerle karşılaşmıştım. Tam 2007 seçimleri sonrası sıcak yaz günleriydi; daha “Taraf” yayınlanmamış ve “Kanal Türk”  Tuncay Özkan’ın elinden çıkarılmamıştı. Üyesi olduğum e-mail grubunun çoğunluğu çok büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor ve Atatürk'e duydukları "inancı" pekiştirmek adına birbirinden tuhaf ve bence "dinsel" mesajlar yolluyorlardı. Benim mesajım ise o kadar büyük bir tepkiye neden oldu ki, yalnızca "Fetullahçı", "dinci" "şeriatçı", "Soroscu" ilan edilmekle kalmadım, mesajımın yayınlanmasını protesto etmek için bazı üyeler gruptan ayrıldıklarını ilan ettiler. Aslında tek amacım, tamamen karşı olduklarını söyledikleri İslami-Muhafazakar kesimle çok benzer bir zihniyet dünyasına sahip olduklarını göstermekti; bunu anlayan çok az kişi oldu.  

Geçen iki yıl içinde meselenin ağırlık noktası değişti. Şu an ana gündemimizin ve "yaklaşan tehlikenin" daha da yakıcı biçimde cemaat merkezli sermaye hareketi ve onun sosyal ilişkiler ağı olduğunu düşünüyorum. Ama buna rağmen  şehirli, orta sınıfa mensup, beyaz yakalı insanların Atatürk ve etrafında inşa edilmiş inanç sistemine bağlılıklarının ortadan kalktığını zannetmiyorum. Ancak ve ancak bu inanç sisteminin zayıflaması ve yerine en azından daha gerçekçi ve daha sosyal içerikli bir yönelimin belirmesiyle, "yaklaşan tehlikenin" savuşturulabileceğine inanıyorum.

Yazının bu çerçevede değerlendirilmesini dilerim.

 

 Dinler, kutsalları ve dokunulmazları olan, kendisinin nedeni ve sonucu yüce varlıklara dayanan inanç sistemleridir. Bu yüce varlıkların hem doğadışı bir biçimde doğayı yarattıkları, yaratmakla kalmayıp sürekli kontrol altında tuttukları, tayin ettikleri temsilcileri vasıtasıyla da yeryüzüne düzen ve kurallar getirdiklerine inanılır. Bu temsilcilerin ömür süreleri dolduktan sonra da, halifeler, imamlar, ruhbanlar, havariler yoluyla bu inanç sistemlerinin sürekliliği sağlanır ve sonraki kuşaklara aktarılırlar.

Bu inanç sistemlerinin tekrar edilen bazı ritüel ve ibadetleri ile içinde gerçeklerin yazılı olduğuna inanılan kutsal kitapları vardır. Bu kitaplar ne kadar çok okunup inanılırsa ve ritüeller-ibadetler ne kadar düzenli tekrar edilirse o dine bağlılık ve iman düzeyi de o kadar artar.

Bu girizgâhtan sonra gelelim asıl meseleye. Mustafa Kemal Atatürk’te bulunduğuna inanılan ve ancak bir "insan-üstü"de  (üstün insanda değil) var olabilecek sıfatlarla ilkokul sıralarında tanışıyoruz. Her sabah okul bahçesinde O'nun büstünün veya heykelinin önünde toplanıyoruz ve bağlılık andı içiyoruz bir ağızdan. Antta sözü geçen kavramların ne olduğunu anlayamadan "Türk varlığı, Ey bugünümüzü sağlayan..." sınıflarımıza giriyoruz. Sınıfta tahtanın üzerinde bahçedeki büstün sahibinin bir resmi var. Uzaklara mı bakıyor, yoksa bizi mi gözlüyor emin olamıyoruz. Kapı girişinin yanındaki panoda, mevsimleri gösteren şemanın hemen üzerinde bir de
köşesi var O'nun. Hayatı, annesi, babası, okuduğu okullar, yaptıkları resimlerle anlatılıyor.

 

Ders başlıyor, kitabimizi açıyoruz, ilk sayfada yine O'nun resmi ve "Gençliğe Hitabesi" var. Ezberlememiz gereken bir söylev bu ama hemen değil, yıllar içinde nasıl olsa kafamıza çivi gibi çakılacak. Kitabın ilerleyen sayfalarında konuyla ilgili olsun ya da olmasın her yerde O'nun sözleri var, konuyla ilgili "göndermeleri" var. Bu, her ders kitabi için geçerli. Ders bitiyor ve O'nun adını taşıyan okulumuzdan çıkıp O'nun adını taşıyan mahallemize gitmek için, yine O'nun büyük heykelinin karşısından otobüse biniyoruz. Kafamızda çeşitli sorular oluşmaya başlıyor. Annemize soruyoruz "Allah mı daha büyük, yoksa O mu?" diye.

Aradan yıllar geçiyor, yıllarla birlikte okullar da ilerliyor, okulların toplanma alanları, sınıflardaki resimleri, ders kitaplarının girişleri değişmiyor ama. Artik sabahları "andımız"ı içmiyoruz ama "Gençliğe Hitabe" ezberlenmek durumunda, İstiklal Marşı da öyle. Lisede milli güvenlik diye bir ders var, genelde babacan bir asker geliyor ve hazır olda karşılıyoruz kendisini. Zaten bütün derslerde ayakta karşılamamız gerekiyor öğretmenlerimizi ama bu başka, avazımız çıktığı kadar "sağol" çekiyoruz. O'nun askeri başarılarından söz ediliyor derste doğal olarak. Sosyal bilgiler içeren derslerde O'nun ilke ve devrimlerinden, "Altı Ok"tan söz ediliyor. Ezberlememiz gerekiyor, ezberliyoruz. 10 Kasım ve milli bayramlarda saygı duruşlarında sessiz ve çok üzgün olmamız gerekiyor.

Lise bitiyor ve artik üniversitedeyiz. Gençliğe Hitabe yok ama mezun olmak için gitmemiz gereken bir ders var, O'nun ilkelerinin tekrar tekrar anlatıldığı. Giriyoruz derslere. Geçmişte öğrendiklerimizin tekrarı. Bilincimize son çiviler de çakılıyor nihayet.

Okul hayatı en sonunda bitiyor ve "erkekliğe atılan son adim" olarak askere gidiyoruz. Burası da O ve O'na ait simgelerle dolu. Kantin duvarlarında O'nun en büyük asker, en büyük insan, en büyük devlet adamı, en büyük Turk ve daha birçok en büyük olduğunu ilan eden sözler var. Bu sözlerin, bizim gibi bir üniversite mezununa değil de daha çok "cahil ve geri kalmış" köylü erlere bilinç kazandırmak için asıldığını düşünüyoruz.

Aylar geçiyor, askerlik bitiyor ve işe giriyoruz. Hayat belli bir rutine giriyor. Eskiden saygı duruşlarında suskun ve üzgün durmamız gereken milli bayramlarda tatil yapıyoruz artik. Milli bayram günlerinde ve 10 Kasımlarda saat 00.00'dan itibaren tüm özel televizyonların üst köşelerinde bayrak ve O'nun resimleri konuluyor. Unutmamamız gerekiyor O'nu.

O büyük gün geliyor ve sevdiğimiz insanla evlenmek için nikâh dairesinin yolunu tutuyoruz. Nikâh salonunda, O'nun büyük resmi altında ve bakışları üzerimizdeyken deftere imzayı atıyoruz. Nikâh memuru, müstakbel çocuklarımızı O'nun ilke ve devrimlerine uygun olarak yetiştirmemizi diliyor.

Zaman geliyor, zaman geçiyor. Secimler yapılıyor. Tüm ailemiz gibi biz de O'nun partisine oy veriyoruz. Sonuçlar ise tam bir hayal kırıklığı. O'nun ilke ve devrimlerine düşman olarak gördüğümüz, cahil ve gerici halk O'nun partisine oy vermemiş. Hepsi gerici ve çağdışı eğitimin mahsulü diye düşünüyoruz. Ne yapacağımızı bilemiyoruz. Görüşlerimize uygun bir televizyon kanalını açıyoruz,  "Nutuk" okunuyor güldür güldür, içimiz titriyor, gözlerimiz doluyor. Bu kanalı izledikçe, aslında "Nutuk"un belli bir periyot içinde devamlı okunup "hatmedildiğini" de görüyoruz. Görüşlerimize uygun bir gazeteyi devamlı okumaya başlıyoruz. Emekli hakimler, savcılar, öğretmenler ve kurmay albaylar, bir daha geri gelmesi mümkün olmayan bir saadet devri olan 1923-38 arasını ballandırarak yazıyorlar. Her şeyin ne kadar güzel olduğunu düşünüyoruz o yıllarda. Ezan bile Türkçe okunmuş meğer. Bütün dünya nüfusunun Türklerden, bütün dillerinden de Türkçeden türediğini anlatan "Güneş Dil Teorisi" ile de o zaman tanışıyoruz. "Nutuk" ile dolan gözlerimiz artik boşalıyor, kıvanç ve sevinç gözyaşları bunlar.

Kabımıza sığamıyoruz ve bizim gibi düşünenler ile birlikte O'na gidiyoruz.
Yüzbinlerce oluyoruz, O'nun yattığı, aslında tabi ki ölü olarak değil, sadece dinlendiği "ebedi istirahatgahı" önünde sıraya giriyoruz. Nöbetçi askerleri sevgiyle alkışlıyoruz. Zaten ordumuz da olmasa bu cahil ve eğitimsiz halk bize her şeyi yapar. Keşke O ölmeseydi ve hep başımızda dursaydı diyoruz. Behçet Kemal Çağlar’ın dizelerini hatırlıyoruz tam burada, "Kâbe Arap’ın olsun, Çankaya bize yeter!"

Gerici ve cahil halkı yönlendiren din istismarcılarının, aslında ABD ve AB'nin ajanları olduğunu okuduğumuz kitap ve gazeteler, izlediğimiz televizyon kanalı her gün ilan ediyor. Batılılar bizi hem bölecekler, hem de Araplaştıracaklar. Bunu da türban yoluyla yapacaklar. Tüm taşlar yerine oturuyor böylece. Çağdaşlaşma yolunda bize engel olan Batılı Emperyalistlere kinle doluyoruz. Bizi dinle oyalamamış olsalardı ne güzel çağdaşlaşacaktık halbuki.

Okuduğumuz yayınlarda, izlediğimiz kanallarda dünyanın 1930'laran bu yana hiç değişmediğini öğreniyoruz. Laiklik en önemli ilkemiz ama bir de şu misyonerler olmasa, bir yandan da bizi gavur yapmak istediklerini öğreniyoruz Emperyalist Batılıların. Hem Araplaştırıp hem de gavurlaştırmanın nasıl olacağı belki tam oturmuyor kafamızda ama olsun.  Batılıların icadı olan demokrasi ve düşünce özgürlüğü yüzünden bu gerici dincilerin, bizi çağdaşlaşma yolundan ve Aydınlanmadan uzaklaştırdıkları kesin ama. Arada bir, keşke askerler olsa basımızda, dediğimiz de oluyor artık.

Penceremize bayrak ve O'nun kalpaklı resimlerini koyuyoruz. Çağdaş düşünceli belediye başkanımızın düzenlediği cumhuriyet yürüyüşüne en önde katılıyoruz. 10. Yıl Marşı’nı okuyoruz ve bir yandan da ağlıyoruz. Eve döndüğümüzde internete bağlanıp Genel Kurmay'dan gelecek ve bizi tekrar çağdaşlık yoluna döndürecek o son bildiriyi bekliyoruz. O bildiri bu gece de gelmeyince, çağdaşlığın tüm gereklerini yerine getirmiş aydın bir birey olarak yatağımıza giriyoruz. Rüyamızda O'nun al bir ata binmiş olarak geldiğini ve bizi terkisine alarak çağdaşlık yolunda aydınlık yarınlara götürdüğünü görüyoruz. Uyandığımızda yüzümüzde tatlı bir gülümseme var.

Sabah kahvaltısında geçtiğimiz ay ilkokula başlayan çocuğumuz bize "Allah’ın mı yoksa O'nun mu daha büyük olduğunu" soruyor. Aslında cevabimiz belli ama şimdilik söylemiyoruz. Günü gelince nasılsa o da öğrenecek.

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (3)
  • onder
    avatar

    Yazarımız Güçlü Kuvvetli, yıllık izninin bir bölümünü kullanmak üzere yazılarına kısa süreliğine ara vermiştir.

    Yaptığımız polemikler yüzünden kızıp gitmiş değildir.:-)

    Haberdar edeyim dedim

  • Murat
    avatar

    Güçlü eline sağlık. Gelen veya gelecek tepkileri anlayamıyorum. Yazın bence çok yerinde tespitlerle dolu. Ayrıca Atatürk'e direk bir eleştirini de göremedim. Dediklerin hep O'ndan sonra gelenler ve yaptıkları hakkında.

  • guclu
    avatar

    Aslında O'ndan sonra gelenlere de "bu işi ifrada vardırdınız; dünyevi (seküler) olduğu iddia edilen bir düşünceyi ayinlerle dolu bir dine çevirdiniz" diye eleştiride bulunmaya çalıştım. Ama malesef Atatürkçülerin çoğunun "inançlarına bağlanma biçimi olarak" dindar müslümanlardan çok kökten bir farkları yok.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #3 Önder Kurt 13-07-2009 13:03
Yazarımız Güçlü Kuvvetli, yıllık izninin bir bölümünü kullanmak üzere yazılarına kısa süreliğine ara vermiştir.

Yaptığımız polemikler yüzünden kızıp gitmiş değildir.:-)

Haberdar edeyim dedim
Alıntı
 
 
0 #2 Güçlü Kuvvetli 10-07-2009 20:58
Aslında O'ndan sonra gelenlere de "bu işi ifrada vardırdınız; dünyevi (seküler) olduğu iddia edilen bir düşünceyi ayinlerle dolu bir dine çevirdiniz" diye eleştiride bulunmaya çalıştım. Ama malesef Atatürkçülerin çoğunun "inançlarına bağlanma biçimi olarak" dindar müslümanlardan çok kökten bir farkları yok.
Alıntı
 
 
0 #1 Murat 10-07-2009 20:52
Güçlü eline sağlık. Gelen veya gelecek tepkileri anlayamıyorum. Yazın bence çok yerinde tespitlerle dolu. Ayrıca Atatürk'e direk bir eleştirini de göremedim. Dediklerin hep O'ndan sonra gelenler ve yaptıkları hakkında.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile