Avrupa Birliği Seçimleri Popüler
SEÇİMLERİN GÖSTERDİĞİ
Her seçimde katılım oranları sonuçlarla birlikte verilen standart bir bilgidir. Genelde Batı temsili demokrasilerinde katılım oranlarının gerilediğini, yüzde atmışlar civarındaki bir katılımın normal sayıldığını biliyoruz. Esasen katılım oranları genel trendin dışında kalmıyorsa çok dikkat çeken veriler değildir. Ama kabul etmek gerekir ki yüzde 43 çok düşük bir oran, hem genel ortalamaların altında hem de yüzde 50 kritik eşiğinin. Ülkelere teker teker baktığımızda, özellikle birliğe yeni katılan Doğu Avrupa ülkelerinde, yurttaşların bir kısmının bütünüyle lüzumsuz gördüğü anayasa değişikliği referandumlarında ancak karşılaşılabilecek türden yüzde 20 gibi (Slovakya ve Litvanya) oranlara rastlıyoruz. Standart üstü sayılabilecek yüzde 75 ve üzeri sadece AB’nin kurumlarının yer aldığı Belçika, komşusu Lüksemburg ve Malta’da var. Sonuçta ortalamalara baktığımızda, Doğu Avrupa’da yüzde otuzlar civarında, diğer yerlerde de bazen yüzde ellinin hemen üstünde, çoğunlukla da altında oranlar görüyoruz.
Seçimlere katılım oranları, önemli bir toplumsal kesim ve-veya siyasal grup tarafından ilan edilen bir boykot durumu yoksa gene de göz ardı edilebilir. Zira istatistiksel olarak genelde katılmama, siyasal yelpazeye eşit dağılır. Katılmayanlar belli bir politik görüştekiler değil her görüşün en az politize olmuş kesimleridir. Bunlar katılsa da oransal sonuçların değişmeyeceği kolaylıkla varsayılabilir. Oysa bu seçimlerde katılmama tavrının siyaset yelpazesinin her tarafına eşit dağılmamış olabileceğini varsayabiliriz kanaatindeyim. Seçim sonuçlarına bakıldığında Yunanistan gibi, sağcı Yeni Demokrasi iktidarının en az İngiliz İşçi Partisi hükümeti kadar yıprandığı yerlerde bile Avrupa Sosyalist Partisi mensubu PASOK’un rakibine anlamlı bir fark atamadığını görüyoruz. Daha geçen yıl seçim kazanmış ve sosyal demokrasinin kıtada kalan son yıldızı olan Zapatero’nun, Avrupa Sosyalist Partisi'nin bu karizmatik yüzünün, sağcı Halk Partisi'nin dört puan gerisinde kaldığını görüyoruz. Aynı hükümette olmalarına rağmen Merkel’in Hıristiyan Demokratları'nın Alman Sosyal Demokratları'ndan çok daha iyi oy aldığını görüyoruz. Bütün bunlar, sosyal demokrasinin klasik seçmeninin partisiyle sağ kanat muhafazakarlar arasında artık pek fark görmediği, bu yüzden de siyasete olan ilgisinin azaldığı yönündeki görüşleri güçlendiriyor.
Hakikaten de Avrupa siyasetinin bu iki tarihsel akımı giderek aynılaşıyor. Son krize karşı ortaya konan tepkiler bu durumu daha açık bir biçimde ortaya koydu. İngiliz İşçi Partisi'nin lideri Gordon Brown’dan, Sarkozy ve Merkel’e kadar tüm Avrupalı hükümet başkanları temelde kapitalistlerin zararlarının kamulaştırılması demek olan ve bu anlamda büyük oranda devlet müdahalesi ve regülasyon gerektiren ekonomik siyasa tercihlerinde bulundu. Üstelik özellikle Sarkozy, de Gaulle’cülüğün Bonapartist kökenlerine uygun bir biçimde, bunu utanmazca bir tür kapitalizm eleştirisiyle birlikte yaptı. Öyle ki Thatcher’ın sahih varisleri olan İngiliz Muhafazakarları bile buna katlanamadı. Bu seçimlerin ardından Avrupa merkez sağının ortak örgütü olan Avrupa Halk Partisi'nden ayrılıp daha az Avrupa merkeziyetçisi ve daha çok piyasa yanlısı bir başka grup oluşturacaklarını ilan ettiler. Siz bu satırları okurken onlar da sağcı Doğu Avrupalılar arasında kendilerine yeni politik ortaklar aramakla meşgul.
Kısacası küresel kapitalizmin serbest piyasa fetişizmi döneminde birlikte davrananlar, fırtınalı sulara girilince kapitalist işletmeleri kurtarmak ya da korumak için devlet müdahaleciliğine de birlikte başvurdu. Kapitalizmin ötesinde bir arayışı olmayan, en genel anlamıyla işletmelerin zararlarının değil karlarının kamulaştırılmasını savunan, sosyal devletin altın çağında ulaşılan kazanımlarından vazgeçmek istemeyen bir ücretli için, yani sıradan bir Avrupalı sosyal demokrat seçmen için, oy vermek giderek anlamsızlaşıyor. Üstelik Avrupa seçimlerinde bu iyice anlamsızdır. Çünkü Avrupa Birliği Parlamentosu'nun gerçek bir gücü yoktur ve Brüksel’in genel siyasetini etkilemek için Strasburg’dan ziyade Paris’teki ya da Berlin’deki vekillerin kim olduğu daha önemlidir. AB komisyonu son tahlilde AB Parlamentosu'na değil hükümetlere özellikle Fransa ve Almanya gibi AB’nin esas çekirdeğini oluşturan hükümetlere hesap verir. Buna rağmen sosyal haklarda dibe doğru yarışın önünü açan pek çok düzenleme için bu ulusal hükümetler Brüksel’e devredilen yetkilerin kullanılmasını tercih eder. Böylece emekçilerin ulaşamadığı bir karar verme düzeyinde kaderleri belirlenmiş olur. Buna AB’nin “Demokratik Açığı” diyorlar, Parlamento'nun yetkileri artırılarak bu durum kurumsal olarak izale edilmeye çalışılsa da hala ortada büyük bir politik sorun olarak duruyor.
Tam da bu yüzden AB seçimlerinde başarılı olan partilerin Avrupa’ya dair, uluslararası ya da ulus aşan konularda kampanya yürütenler olduğunu görüyoruz. Yeşillerden, aşırı sağa, hatta İsveç Korsan Partisi'ne kadar bütün örnekler bu doğrultuda. En ilgincinden başlayalım İsveç Korsan Partisi aslında internet üzerinden kamu otoritesinin bireylerin kişisel bilgilerini takip edebilmesine karşı çıkan ve ticari olmayan her tür dosyanın internet üzerinden ücretsiz paylaşımını savunan bir hareket, Almanya’da da benzer bir oluşum mevcut. Ticari kavramını da fikri mülkiyet savunucularını üzecek kadar dar yorumladıklarını belirtmeden geçmeyelim. Bu seçimlerde yüzde 7 oranında oy aldılar ve bir arkadaşlarını parlamentoya göndermeyi becerdiler. Normalde böyle bir oluşumu bir parti değil, baskı grubu sayarız ve İsveç Parlamento seçimlerinde böyle bir oy alamayacakları da ortada; ama AB Parlamentosu seçimlerinin normal seçimlerden farklı başka türden bir seçim olarak algılanışı, hem onların seçimler alanında mücadele etmesine hem de bu hareketi destekleyen seçmenlerin onlara bu zeminde oy vermesine yol açıyor.
Farklı olmayan bir durum doğrudan AB’ye karşı bir platformla seçime giren Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) ve kıta çapındaki küçük müttefikleri için de geçerli. Aslında Muhafazakar Partisi üyesi olan fakat partiye AB karşıtı tutumlarını benimsetemeyen bu ekibi de normalde bir baskı grubu olarak tanımlarız. UKIP İngiliz Parlamento seçimlerinde ortada yok, ama AB Parlamentosu seçimlerinde son iki dönemdir parlak başarılar elde ediyor. Bu kez İşçi Partisi'ni bile geçip yüzde 16’ıyla ülkenin ikinci partisi haline geldiler. Bu oy oranı seçimler değerlendirilirken çok sözü edilen aşırı sağın yükselişinin bir örneği olarak anlatılıyor. Burada daha ziyade bir tek konu etrafında hareketlenmiş ortak politik yönelimli bir baskı grubu var, onları bir araya getiren kampanya konusuysa AB’nin ortadan kaldırılması.
YEŞİLLER VE AŞIRI SAĞ
Görüldüğü gibi AB Parlamentosu seçimleri bu organın bildiğimiz anlamda bir parlamento olmamasından ötürü hem baskı gruplarını parti haline getiriyor, hem de söz konusu olan bir siyasal iktidarın belirlenmesi olmadığı için normal seçmen davranışlarını büküp oyum boşa gitmesin saikının olmadığı koşullarda oy verilebilmesine yol açıyor. Bu durumdan en çok yararlanan Yeşiller ve aşırı sağ. Ortak bir platformla Avrupa çapında seçime katılmayı ilk Yeşiller akıl etmişti. Letonya ve Slovenya dışında Doğu Avrupa’da yoklar. İngiltere, Fransa ve Yunanistan’da AB’ye daha hayırhah yaklaşan ve ekolojik konularda duyarlı sosyal demokrat seçmenin oylarını da alabiliyorlar, bu yüzden normal parlamento seçimlerinden daha yüksek yüzdelere bu seçimlerde geleneksel olarak ulaşıyorlar. Almanya’da da böyle bir dinamik işlemiş olabilir. Fransa’da aldıkları oy ülkenin politik dizilişini de etkileyebilir, François Bayrou etrafında şekillenen merkez sağ hareketten de oy aldıkları gözüküyor. Fransa gibi başkancı eğilimleri olan bir politik sistemde bir adamın etrafında oluşan seçim makinesinin, onun başkan seçilmesiyle hiç bir alakası olmayan bir seçimde dağılması ve destekçilerinin çözümü için uluslararası perspektif gereken, insanlık için hayati bir konu olan ekoloji meselesine dair tutumları üzerinden pozisyon alması anlaşılır bir şey. Zaten AB Parlamentosu'ndaki Yeşiller grubunda İskoç Ulusal Partisi gibi azınlık milletlerinin merkezci temsilcileri de bulunuyor. İspanya’dan bu gruba giden iki kişiden biri İspanyol soluyla müttefik olarak bir Katalan partisinden, diğeri ise daha muhafazakar bir programı olan başka bir partiden seçilerek gitti.
Aşırı sağ ise AB Parlamentosu'nda üç damardan temsil ediliyor. Biri yukarıda bahsettiğimiz başını UKIP’in çektiği çok küçük bir grup. Yunanistan’ın tek aşırı sağcı gücü LAOS buraya üye, ortak noktaları AB karşıtı olmaları. Daha irice olan diğer grup, Uluslar Avrupası İçin Birlik çok zayıfladı çünkü üyesi olan partiler başka gruplara gitti. Eski İtalyan faşistlerinin örgütü Allianza Nazionale artık Berlusconi’nin partisinde, dolayısıyla üyeleri Avrupa Halk Partisi'nin saflarına geçti. İrlanda’nın iktidar partisi Fianna Fail ise Lizbon Antlaşması'na evet kampanyası yürütebilmek için saf değiştiriyor. Adından da anlaşılacağı gibi buradaki partiler merkezi otoritesi zayıf bir AB istiyor. İtalyan Kuzey Ligi burada kalan en önemli üye, diğer üyeleri ise İngiliz Muhafazakar Partisi kurmak istediği yeni grup için ayartmaya çalışacaktır.
Gerçek ırkçılar, İslam düşmanları ve göçmen karşıtları birbirlerine dahi tahammül edemedikleri için gruplarını geçen dönem dağıtmışlardı. Diğerleri başlığı altında neredeyse her ülkeden seksenden fazla AB parlamenteri burada söz konusu olan. İster ülkelerindeki ulusal azınlıklar olsun, ister kentlerindeki göçmen toplulukları olsun yabancı ve düşman gördükleri bu insanlara karşı ortak bir hat bu şekilsiz siyaseti AB seçimlerinin bir gücü haline getiriyor. Doğu Avrupa dışında etkileri daha ziyade normal seçimlerde bunların oylarını almak isteyecek Avrupa Halk Partisi siyasetçilerinin Sarkozylerin, Merkellerin tutumları üzerinde olacaktır.
PEKİ YA SOLUN SOLU?
Serbest piyasanın itibarının yerle yeksan olduğu, kapitalizmin meşruiyetinin sorgulandığı bir ortamda, emekçilerin otomatik olarak zaten kapitalizme sistemli ve tarihsel olarak karşı çıkmış siyasetlere yönelmeyeceğini de ispat etti bu seçimler. Birleşik sol grup Avrupa çapında oyların ancak yüzde dört buçuğunu aldı. Çek Cumhuriyeti dışında Doğu Avrupa’nın hiçbir yerinde yoklar. Kıbrıs’ta AKEL’in özel durumunu (yüzde 35 ile ikinci parti) saymazsak, en yüksek oyu yüzde 21’le Portekiz’de alıyorlar. Portekiz ve Çek Cumhuriyeti dışında hiçbir yerde üçüncü siyasi güç değiller. İspanya’da beklenen çöküşe İtalya’da bundan daha dört sene önce kesinlikle tahmin edilemeyecek büyük bölünme de eklenince Avrupa Birleşik Solu potansiyelinin altında kaldı ve Fransa’daki başarı çok da bir fark yaratmadı. AB Parlamentosu'nda eğer Avrupa Anti-Kapitalist Partiler Platformu üyesi İrlanda Sosyalist Partisi'nden seçilen temsilci de onlarla davranırsa 34 kişi olacaklar. Bu temsilci eski bir İrlanda milletvekili olan Joe Higgins yoldaşımız. Belki Türkiyeli okur, onu ve partisini İrlanda’da Türk GAMA firmasının buradan götürüp orada asgari ücretin altına çalıştırdığı işçilerin hakları için gerçekleştirdiği başarılı mücadeleden anımsar.
Avrupa Solu için bu seçimlerin en önemli yanı Fransa’da da Alman Sol Partisi benzeri bir yapının kuruluşu yönünde sağlam bir adımın atılmış olması. Bu sol partiler üzerine Birgün’de de başka yerlerde de yazmış biri olarak şunu belirtip geçeyim. Türkiye “sosyal demokrasisi” reformcu bir emekçi tabanına dayalı değildir, daha solun ise emekçiler gözündeki inandırıcılığı ortada. Kısacası nasıl ki başka bir Avrupa istiyoruz demenin ötesinde, bu yönde somut mücadeleler içinde olmadan Avrupalı yoldaşlarımızın seçmenleri ikna etmesi mümkün olmayacak, bizlerin de taklitçilikle alabileceğimiz bir yol yok. Her yerde yapılması gereken sosyalist demokrasiyi inanılır bir alternatif haline getirecek deneyimlerin aşağıdan inşasıdır.
11/06/09 tarihli Birgün Gazetesinden alınmıştır.
