Makaleler Bütün Yazılar Makale Guncel YARATICI YAZARLIK (ELİF ŞAFAK’IN AŞK ADLI ROMANININ KISMİ ELEŞTİRİSİ)
 

YARATICI YAZARLIK (ELİF ŞAFAK’IN AŞK ADLI ROMANININ KISMİ ELEŞTİRİSİ) Popüler

(Aşağıdaki yazı, Edebiyat Profesörü Sıtkı Sıyrılmış’ın,  Koç Yumurtası Üniversitesinde verdiği konferanstan alınmıştır. Konferansa katılanların çoğunluğu, plazalarda çalışan üniversite mezunlarıdır)

Yaratıcı yazarlık sözü pek çoğuna çekici geliyor, ben ise, duyunca tepemden tırnağıma kadar titriyorum, beynim zangırdamaya başlıyor, arkadaşlarım en yakındaki kurşunkalemi ısırayım diye ağzıma sokuyor..

Nedir kardeşim yaratıcı yazarlık? Yazarlık kelimesi yeteri kadar anlaşılır. İşte, şu anda yazıyorum, demek ki yazarım. Yazmak, yazanın edebiyat tarihine geçmek gibi bir niyeti yoksa, bir internet bağlantısına bakar aslında. Bağlantın var mı, yaz yolla:
“Ben Ali’ye topu tut dedim. Sonra ona topu attım. Ali topu tuttu. O sırada Ayşe ip atlıyordu. Ayşe’ye “neden ip atlıyorsun, ben sana “Ayşe, ip atla” dediğim zaman atlaman gerekiyordu” dedim. Ayşe, bana “benim adım Ayşe değil, Ayşegül” dedi. Sonra lunaparka gitti..”
Yazdın mı? Tamaam, yayınla düğmesine bas şimdi. Hepsi bu kadar..

Yazarlık kısmında bir numara olmadığının anlaşıldığını düşünerek, kısa tutuyor ve yaratıcılık kısmına geçiyorum. Yaratıcılık, yazarlık kurslarında öğretilen bir şeydir. Sizin kim olduğunuzla alakası yoktur. Örneğin; Yaratıcılığı, lokantasına “Ye İç Restoran” adını koymakla sınırlı olan herhangi biri, o kursa en az yüzoniki saat devam ettiği zaman, bambaşka biri olur, sadece yazarlık konusunda değil, fizik, virüs bilimi ve insan-dünya-evren ile ilgili aklınıza gelen ne kadar konu varsa, hepsi hakkında yepyeni düşüncelere sahip olur. Onun yazarlığı seçmesi artık kendine kalmıştır. Yazarlık olmaz da atomaltı parçacığı uzmanlığı olur, onu kişi kendi bilir.

“İnsan yaşadığını yansıtmaz mı? Hayatımız, sayısız küçük işlemin düzensiz bir tekrarından oluşuyor. Bunu mu yazacağız yani?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Hayır, efendim ne alakası var? Minnacık bir burjuva olarak, gündelik ihtiyaçlarınızı giderme bataklığına boğazınıza kadar batmış olabilirsiniz. Hayatınız, reklamdaki gibi aslında bir kilometrekareden oluşan, iki ucu dairenizde ve işyerinizde noktalanan, taşıt yolunun çizgiselleştirdiği bir alanda geçiyor olabilir; En büyük heyecanınız, arabanızı parkederken öteki arabanın tamponuna dikkat etmekle sınırlı olabilir; Ya da en büyük beklentiniz, yaşlılığınızda emekli maaşı almak ve rahat bir yatakta ölmek olabilir. Varsın olsun, ne yazar?

Şimdi, yüz kişinin aynı büyük odada beraber çalıştığı ofisinizin penceresinden, karşıdaki gökdelenin camında yansıyan ışığa bakarak, Eski Mısır’da güneş ışığının yeraltı odalarını, aynaların yardımıyla nasıl aydınlattığını düşünün. Biraz yabancı mı geldi, o zaman dönün Anadolu topraklarına. Sekizyüzyıl geriye gidin, Mevlana ile Şems’i düşünün, Konya’nın o tarihteki halini hayal edin. At arabalarını, pazar yerini, sarıklı çarıklı erkişileri kurun aklınızda. Sonra girin İnternete, google’a “Rumi” yazın, birkaç döküman indirin. Girin Amazon’a, yirmi tane kitap sipariş edin Sufilik üzerine. Oturun okuyun dökümanları, kitapları. Daha birkaç gün geçmeden göreceksiniz ki Şems rüyanıza girecek, Mevlana en manevisinden bir dörtlük okuyacaktır. Artık yapmanız gereken Mevlana ile yirmibirinci yüzyıl küçük burjuvasının, yani sizin hedef kitlenizin, yani anlı şanlı ülkemin biricik roman tüketicisinin yaşamını kesiştirmektir. Bu ise çok kolay,sadece biraz teknik gerektiren bir işlemdir.

İlkönce, hık demiş burnunuzdan düşmüş, Amerika’da lüks bir evde yaşayan Yahudi kadın karakterinizi editörlüğe başlatın. Üç çocuk annesi, yediğinin önünde yemediğinin arkasında olduğu bir yaşamdan sıtkı sıyrılmış olan kahramanınızın eline romanı tutuşturun ve deyin ki “lütfen bu kitabın editörlüğünü yap”. Kitabı işi gereği okumaya başlayan kadın kahramanımız, gittikçe hem romana hem yazarına kendini kaptırsın ve Şems ile Mevlana’nın yaşadıkları hayat, bizimkine kendi yaşamının anlamsızlığını, sınırlarını göstersin. Kısacası, bir kitap okusun ve hayatı değişsin.
Elif Şafak yazmış. Siz neden yazmayasınız? Tek dikkat etmeniz gereken, yaşadığınız yüzyıldan uzaklaşmak; Osmanlı’nın torunları olarak, saraylarda, türbelerde, eski İstanbul’un semtlerinde ya da Konya gibi tarihi şehirlerde dolaşmaktır. Oralardan aşk romanı da çıkar, cinayet romanı da. Yeter ki bugünden ve bugünün şehirlerinden; şehirlerin alan olarak büyük bölümünü, gelir olarak ufacığını oluşturan, sokaklarından lağım akan gecekondularından uzak durun.

Herneyse. Romanınızı bitirdiniz ama henüz işiniz bitmedi. Şimdi en önemli safhadasınız. Başlamadan önce, son bir kez hayal gücünüzü kullanmanız gerektiğini söylemeliyim.

Kendinizi, havası yerinde lastik bir top, TV kanallarını ise birbirine bitişik, kare şeklindeki kaldırım taşları olarak düşünün. Romanınız çıkmadan birkaç gün önce zıplamaya başlamalısınız. Her zıplayışınızda bir taştan diğerine geçmeli ve günün, mümkünse en prime time’ında romanınızı anlatmalısınız. Emin olun ki umutsuz donuk gözlerle ve ne zaman edindiğini bilmediği bir alışkanlıkla ekrana bakan, işten arta kalan insanlar, sizin kitabınızda, aradığını bulacaktır. Günümüzün erkek azgınlığı-vurkaçcılığı ile kadın kurnazlığı-kafesçiliği arasında kalan memnuniyetsiz erkeklerimiz ve kadınlarımız, sizin sayfalarınız aracılığı ile hidayete erecek, ilahi aşkı tadacaklardır. Onlar da bir kitap okuyacaklar ve hayatları değişecektir, çünkü bu iş bu kadar basittir, fazla kurcalamaya gerek yoktur.

Peki..Konunun anlaşıldığını düşünüyorum. Sorularınız varsa alıyım. Evet, sen, en arkada gözlüklü olan?

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (11)
  • onder
    avatar

    Bu kadının romanlarını okumadan eleştirmekle doğru mu yapıyorum diye sorguluyordum ama şu yazısından sonra az bile söylediğimi gördüm;

    http://www.haberturk.com/HTYazi.aspx?ID=1466

    Soğuk savaş döneminde bile görülmemiş sığ bir anti-komunizm, bizi sevgi kurtaracak türü vıcıklığın, güzel ruh romantizminin bir başka versiyonu: bizi edebiyat kurtacak yaklaşımı (Ciddi ciddi çağın yükselen akımı olarak edebiyat turizmini ilan ediyor. Bilmiyordum, öğrenmiş oldum)

    İşte bazı alıntılar:

    Alýntý:
    Binalarda, ara sokaklarda ve yaşlı insanların yüzlerinde komünizmin gölgeleri dolaşıyor. Öte yandan meydanlarda, ana caddelerde ve gençlerde bir büyük değişim içinde olmanın hazzı okunuyor. Çünkü değişiyor Prag. Hızla. Kararlılıkla. Ve ister inanın ister inanmayın bu dönüşümde "edebiyat turizmi" muazzam bir rol oynuyor!

    "Bana şehri dolaştıran üniversite öğrencisi genç kız komünizmden kalma blok blok apartmanların önünden geçtiğimizde neredeyse utanarak fısıldıyor. "Bu binalar çok çirkin, onlara bakmayın lütfen! Siz esas Eski Şehir'e bakın ya da yeni yapılan modern yapılara!" Prag'da belli ki eskiye rağbet var. Yani imparatorluk dönemine. Önceki yüzyılların ihtişamına. Bir de yeniye rağbet var.Modern ve Batılı olan her şeye.İkisinin arasında kalan komünizm dönemi ise hiç yaşanmamış kabul ediliyor kimilerince, bilhassa gençler tarafından.



    Eeh insaf be kardeşim.!!!!.Bu kadın kesinlikle bir misyonla atanmış; insanların kurtuluşu aryacakları iki yönü işaret ediyor: İmparatorluğun Gerisi ve NeoLiberalizmin "İleri"si. "Aman bu ikisi dışında, komunizm falan gibi alternatiflere yönelmeyin. Bakın onlar böyle çirkin binalar yarattı."

    "Prag'da İmparatorluk dönemime rağbet var" vurgusunun Türkiye'deki bizlere yönelik de "Bizim de Osmanlı dönemine bir rağbet olmalı" yönünde örtük bir mesajı var sanki.?

    "Çocukluğu(n)dan beri çok şehir gör(müş), bambaşka ülkelerde yaşa(mış)."

    Sormadan edemedim; Türkiye'de de yaşadı mı acaba, Türkiye şehirlerini de ziyaret etti mi acaba? Hayır bedenin yaşadığını biliyoruz ancak bedeni yaşarken anlaşılan ruhu tasavvufun esrikliği ile Osmanlı Lale devrine doğru gezintilere çıkıyor. Yoksa bedeni ve ruhuyla bu ülkenin birer çirkinlik abidesi olan şehirlerinde yaşamış biri, yüzü kızarmadan "komunizmin çirkin binalarından" bahsedebilir mi? Bir yabancı yazar kankası İstanbul'u ziyaret etse kendisi utanmadan Bağcılar'a, Armutlu'ya, Sultanbeyli'ye götürebilir mi onu? Anadolunun birbirinin kopyası, parksız, meydansız, tiyatrosuz, salonsuz, sıvası bile olmayan, kırmızı kırmızı tuğla binalardan ibaret şehirlerini gezdirirken konuğunu, Çek kızından daha az utanabilir miydi? Kim yaptı o binaları, kim izin verdi şehirlerimizin dünyanın en çirkin yapılanmışları olmalarına? Komunistler mi, Kemalistler mi?

    Ben de Kiev'i ziyaret ettim. Komunist usulu binaları ben de gördüm. Anıtsal eserler, estetik şahaserleri olmadıkları açık. Zaten o amaçla da inşa edilmiş değillerdi. İnsanlar başını soksun diye yapılmış alt yapısı kusursuz binalar. Tümü merkezi sistemle step kışında ekvator yazını yaşatacak denli iyi ısıtılmıştı. Her bir bloktan çıkıp mükemmel metro sitemine kısa bir yürüyüşle ulaşmak mümkün. Yok ama altyapıdan, ulaşım, sağlık hizmetlerinden bahsetmek komunistlerinden işidir. Bunların soyundan Özal da Demiryolları komunist işidir dememiş miydi?

    Doğu bloku ülkelerindeki binalar tipik modernist mimarinin örnekleriydi. Bu modernist mimariyi komunizmle ilişkilendirmek yüzsüzlüğün, en arsız propagandanın tipik örneği. Aklı sıra "yazar" olan biri herhalde modernizm/post-modernizm ayrımının bile ilk olarak mimarinden kaynaklandığını bilmeliydi. Geniş emekçi ve yoksul kitleleri için toplu konut projeleri, büyük bir nüfüsu etkili bir biçimde barındırma projeleri, modernleşmeye yoluna girmiş her ülkede denenmişti. David Harvey'i, Richard Sennet'yi okumuş olsaydı bunların sayısız örneğinin ABD ne gibi ucubeler yarattığını, zavallı zencilerin o devasa çirkin bloklara nasıl tıkıştırıldığın görebilirdi. Gerçi İngilizce roman yazabilecek kadar amerikan şehirlerinde yaşamış olan "yazarımız" bunlardan habersiz olamaz. O amerikan rüyası suburb'lerden birazcık çıkıp dolaştıysa zenci gettolarını görmemiş olamaz. Peki niye "çirkin" modernist konutları komunizmle ilintilendiriyor? Aslında bunu iyi bir alamet olarak görebiliriz; sistemin efendileri demek ki kendilerini çok da rahat hissetmiyorlar. Kiralık yazarlarını şimdiden sığ anti-komunizm propagandasına ısındırıyorlar. Düşük ölçekli bir soğuk savaş bu sefer kültür/sanat alanında başlatılıyor anlaşılan. Soğuk savaş propagandasının en yoğun dönemindeki en yoz, en yüzsüz iftiralar, sanatın inceliği kisvesi altına tekrar piyasaya sürülüyor;

    Alýntý:
    "Komünizm döneminde ise yazarların ne konuştuklarını dinlemek ve denetlemek için kafedeki her masanın altına bir dinleme cihazı yerleştirilmiş. Burada kahvesini içip, pastasını yiyip, rejim aleyhine uluorta konuştuktan sonra kapıdan çıkar çıkmaz tutuklananlar olurmuş"




    Bu zat, gazete falan bile okumuyor herhalde. Aloooo, telekulak skandallarının bini bir para bu ülkede. Hiçbirini duymadın mı?

    Yazısını "edebiyat turizmi" güzellemesi ile bitirmesi, aydın muhalefetini, aydın ilgisini sınıf savaşından kendi içine kapanan bir entellektüel keyifçiliğe yönlendirmek istemesinin bariz bir örneği. Şu satırlara bakar mısınız:

    Ve bugün Prag'a giden binlerce turist muhakkak Cafe Slavia'ya uğrayıp bu "tarihi ve entelektüel" mekânda bir kahve içiyor.

    Üfff iyice tiksindim..Sanattan edebiyattan nefret ettirecekler bizi sonuçta.

  • onder
    avatar
    Alýntý:
    Şafak'ın gösterdiği her özensizlik, yüzeysellik sergilenmeli, Aşk'ın herhangi bir piyasa romanı kalitesizliğinde olduğu ispatlanmalı



    Kesinlikle katılıyorum. Aslında kendi adıma bu siteden en büyük beklentilerimden biri de buydu. Sırf bu yüzden bir kitap/film/müzik eleştirisi köşesi olması gerektiğini savundum hep.

    Ülkede bir "kitsch" sanat patlaması yaşanıyor. Resmen bir beyin iğfal şebekesi iş başında. Her köşe sahibi, her gazete patronu eşi roman yazmaya başlamış. Fatih Altaylı'nın eşi de yazmış roman. Ben şimdi Mustafa Topaloğlu'ndan bir başyapıt bekliyorum. Çok iyi bilim-kurgu yazabileceğini sanıyorum. Ya da Sergen Yalçın Dostoyevski'yi aratmayacak bir Kumarbaz romanı yazabilir. Ya da şu Ömer Çelakıl denen kuran mucizeleri dedektifinden, bir İslami "Da Vinci Kodu" bekleyebiliriz.

    Takip etmediğim için bilmiyorum, ama konuşulduğuna göre Neo-Osmanlıcılık ikliminin etkisiyle, son derece ağdalı ama yanlış bir Osmanlıca ile kitaplar yazılıp duruyormuş. Bundan 5-6 yıl önce Alfabe devrimini çok sert eleştiren entellektüel bir "solcu" ile karşılaşmıştım. Bir gecede koca bir halkı okuyamaz yazamaz hale getirdiler, türk edebiyatının ilerleyememiş olmasınnın da en büyük sebebi de budur diyen birine denk gelmiştim. O zaman eksantrik bir çıkış olarak algılamıştım bunu. Şimdi moda olan, tavan yapmış muhafazkarlık yalakalığı ve Neo-Osmanlıcılık ortamında, resim daha net ortaya çıkmaya başladı..

    Bir kitsch patlaması yaşanıyor demiştim ama buna mükabil bir eleştiri geleneği eksin. Sanıyorum bir tek Tahsin Yücel bu işi yapmaya çalışıyor. Hala yayında mı bilmem (yayındaymış http://www.insancil.com/index.php baltım) Orhan Gündoğdu yapardı. Benzer bir ruha canlandırmak lazım.

    Alýntý:
    Aşk, bunalımını dinle aşmaya çalışan Elif Şafak'ın kişisel manifestosudur. Edebi açıdan değil de siyasi açıdan okunması gereken bir roman belki de



    Bu saptamaya da katılıyorum.

    Ben hiçbir romanını okumadım. Ama buna rağmen eleştiri hakkım olduğuna inanıyorum, edebi değil siyasal. Zira bu tür yazarların ölçüsüz promosyonu, bir kültürel hegemonya mücadelesinin piyonu olduklarını gösteriyor; İşte uzun boyuyla sülün gibi güzel, çağdaş ama aynı zamanda manevi değerlere sahip çıkan Neo-Osmanlı kadını. Geleneksel değerlerle, modern değerlerin bir arada olabileceğinin canlı abidesi. Hem İngilizce'ye, hem Osmanlıca/Türkçe'ye edebiyat dili olarak kullanacak kadar hakim. "Küresel düşün, yerel davran" post-modern motto'sunun enkarnasyonu. Empoze edilmeye çalışılan model bu bence.

  • erkan

    Rakamlar, yazılardan daha iyi anlatıyor:

    Alýntý:
    Bir ömre sığdırılabilmiş roman adetleri:

    Dostoyevski: 11
    Marquez: 7
    Tolstoy: 14
    Virginia Wolfe:9
    James Joyce: 6
    Scott Fitzgerald: 5

    Elif Şafak'ın 15 yıla sığdırmayı başardığı roman adedi: 10
  • onder
    avatar

    Karşılaştırma açısından:

    Bir ömre sığdırılabilmiş roman adetleri:

    Dostoyevski: 11
    Marquez: 7
    Tolstoy: 14
    Virginia Wolfe:9
    James Joyce: 6
    Scott Fitzgerald: 5

    Elif Şafak'ın 15 yıla sığdırmayı başardığı roman adedi: 10

    Bu hızla gideceğini ve Allah geçinden versin ama Fethullah'ın gelini olması itibariyle en az bir 40 yıl daha yaşayacağını varsayarak, edebiyat kariyerini aşağı yukarı 50 romanla bitireceğini tahmin edebilirz,ki sanırım edebiyat edebiyat olalı böyle bir "yaratıcılık" infilakına tanık olunmamıştır.

    Kitlelerden edebiyatçıların da holywoodçular gibi para kazanabileceği icazetini alırsa, ayda bir roman yazmasını da bekleyebiliriz. Ne güzel! gani gani "edebiyatımız" olacak.

  • onder
    avatar

    Olası Elif Şafak Rasyonalizasyon Yazısı Başlıkları:

    Edebiyatçıların yılda bir yazdıkları romanların üstüne, bebeklerini uyuttuktan sonraki ya da tuvallette geçirilen zaman da boşa gitmesin diye Köşe yazıları da patlatması ayıp mı?

    Edebiyatçıların Borsa'da oynaması ayıp mı?

    Edebiyatçıların Çek-Senet İşlerine girmesi ayıp mı?

    Edebiyatçıları emlak-alım satımı yapması ayıp mı?

    Edebiyatçıların köşe yazarlığının da üstüne, bir de dizilerde oyunculuk yapması ayıp mı?

    Edebiyatçıların reklam filmlerinde oynaması ayıp mı?

    Edebiyatçıların haşema defilesine çıkması ayıp mı?

    vs.vs

  • erkan

    Elif Şafak'ın son romanı Aşk, bence paragraf paragraf, satır satır incelenmeyi ve parça parça edilmeyi hak ediyor. Şafak'ın gösterdiği her özensizlik, yüzeysellik sergilenmeli, Aşk'ın herhangi bir piyasa romanı kalitesizliğinde olduğu ispatlanmalı (Bununla beraber aslında iyi bir yazar olabileceğini gösteren, parıltılı yedi sekiz yer yok değil ama gene de bakırı bol, altını çok az olan kalp bir para var karşımızda). Kapağındaki "yüzbin adet" yazısı ve Şafak'ın, romanı çıkar çıkmaz, o hüzünlü tavrına hiç uymayan bir ataklıkla ne kadar talk-show programı varsa katılması, kitabın asıl amacının ne olduğu konusunda ipuçları vermektedir. En azından yayıncısının amacını.Televizyon televizyon dolaşmak belki de onun fikri değildi, çünkü sudan çıkmış balık gibi duruyordu benim gördüğüm programlarda.

    Aşk, bunalımını dinle aşmaya çalışan Elif Şafak'ın kişisel manifestosudur. Edebi açıdan değil de siyasi açıdan okunması gereken bir roman belki de (Bir yerinde Nisa suresindeki kadına dayak olayına Şems'in bir açıklaması var mesela epey ilginç. Sanki Elif Hanım, Sufiliğe dalarak sureyi,yeni bir aşırı yorumla hazmetmeye çalışmış) çünkü İslamcılığın Türkiye'de geldiği noktadır bu hanıma bu kitabı yazdıran.

    Burada keselim. Dediğim gibi bu roman, olumlu açıdan bakarsak, bir vahadır ama dayanabilene..

    Marks basın özgürlüğü ile ilgili kaleme aldığı bir yazıda şöyle diyor:

    Alýntý:
    Yazar, doğal olarak, yaşamak ve yazmak için kendine bir geçim sağlamalıdır, ama bir geçim sağlamak için yaşayıp yazmamalıdır...



    Bir tane de Cem Yılmaz'dan:

    Alýntý:
    (Tek kişilik tiyatroculuğundan bahsederken) Ben bu işi para kazanmak için yapmadım. Sevdiğim işi yaptım, para kazandım. Ne yapayım?



    Şafak da bu işi para kazanmak için yapmadığını düşünüyor bence. Daha çok, birisinin kendisini gördüğü zaman yanındakini dürtmesini ve "Elif Şafak değil mi bu?" demesini bekliyor.

    Her birey, kendi maddi (paradan bahsetmiyorum) koşullarının dillendiricisidir ve bu Elif Hanım için de doğrudur. Kendi için önemli bulduğu konuları seçiyor; İyi yazmak istiyor; Çok satmak istiyor. Diyecek bir şey yok.

    Kimin kalıcı kimin gidici olduğuna tarihçiler karar verir. Yüzyıl sonra Türkiye'deki hangi edebiyatçıların adının kalacağına da edebiyat tarihçileri ve eleştirmenleri karar verir, romanları alanlar değil (Buradan "çok satan roman dandiktir" sonucu çıkmaz. Baba I, zamanının en büyük gişe hasılatını yapmıştı, otuzbeş yıl sonra da izlendiğine göre kalıcı da olmuş demek ki). Elif Şafak, seksenli yılların baba şarkısı Self Control'u söyleyen, ama şimdi adı unutulan Laura Branigan gibidir, yüzyıl sonra esamesi okunmayacaktır.

  • onder
    avatar

    Bu "arkadaş"ın anlayamacağı belki de şu;

    Edebiyattan para kazanmak değil, edebiyattan para kazanmanın ayıp olmadığını rasyonalize etmek için bir yazı yazma zorlanımı hissetmenin örtük olarak ifade ettiği ruhsal yapılanmaya sahip olmak ayıp.

    Ya da para kazanmak için edebiyat yapılabileceğini savunmak. Para kazanmak için edebiyat yapmakla, edebiyat yaparak para kazanma arasındaki farkı mı bilmiyor? İlki zanaatla, ikincisi sanatla para kazanmak anlamına gelmez mi?

    Edebiyat çevrelerinde yüzlerce yıldır görülmedik bir "üretkenlikle" herhalde ortalama yılda bir "roman" yazmasıyla zaten kuşkulanıyorduk da bu yazısıyla sanatçı değil bir Osmanlı zanaatkarı olduğundan artık iyice emin olabiliriz.

    Yazının meali:

    Kusura bakmayın ben Fethullah'ın gelini olarak süper "tutundum" ama noolur beni duyarsız, bunalamayan biri olarak görmeyin, ben de yeteri kadar para verirseniz sanatçı acısı çekebilirim, hatta bunu seri üretime alabilirim. Oğuz abi gibi "tutunamamayı" başaramadım, ya da Oblomov olamadım ama bu benim "eserlerimin" edebi değerini düşürür mü?

  • onder
    avatar

    Elif Şafağın mentalitesini açığa vurdu "güzel" bir yazısı: Edebiyattan paraz kazanmak ayıp mı?

    ************

    Edebiyattan para kazanmak ayıp mı?

    Edebiyat âleminde pek konuşulmayan tuhaf mı tuhaf bir durum var. Hani sanki hep geçiştiriverdiğimiz bir mesele bu.

    Yok-muş gibi yaptıklarımızdan. Kendi kendimize kalınca bile sormayı sevmediğimiz bir soru söz konusu: "Acaba yazarlar ve şairler eserlerinden bir gelir edinmeyi önemser mi önemsemez mi?" Daha açık sormak gerekirse: "Bir edebiyatçı için yazdıklarından para kazanmak önemli midir?"

    Gelin bu soruya yakından bakalım. Ve dürüstçe... Bu ülkede ne zaman bir müzisyen albüm çıkarsa, klip yapsa, konser verse ya da diyelim, bir yönetmen en son filmini yahut belgeselini tamamlasa, orta yerde hiç çekinmeden "bütçe" konuşulabilir. Edinilen kazanç dillendirilir. Keza, sanatçının eseriyle ilgili tanıtım yapması son derece normal karşılanır. Bir filmin, serginin, albümün reklamının yapılması olağan addedilir. Heykeltıraş heykellerinin, şarkıcı şarkılarının, ressam resimlerinin, yönetmen filmlerinin tanıtımı için uğraş verebilir. Ve tüm bunların karşılığında bir miktar kazanarak, kendi kendine yeterek, ayakları üzerinde durarak üretmeye devam etmesi gayet "anlaşılır" bir meseledir. Aslına bakarsanız, sanatın her dalında sanatçıların yaptığı işten para kazanmak istemesi doğal görülür. Bir tek alan hariç: Edebiyat!

    Edebiyatta, ne hikmetse, kurallar değişiverir. Bambaşka beklentiler ve kriterler devreye girer. Sular tersten akmaya başlar. Bir yazarın ya da şairin kaleminden, emeğinden para kazanmak istemesi pek de hoş karşılanmaz. "Yakışıksız" bir konudur bu; kolay kolay konuşulmaz, hatta ayıplanır. Doğrusu, biz edebiyatçının yoksulunu severiz. Az biraz kenarda kalmışını. "Tutunamayan"ını. Öylesi makbuldür. İsteriz ki edebiyatçılar (ve bir de çevirmenler) materyalizmden, şu maddi dünyanın çarkından uzak kalsınlar.

    Kalsınlar da peki nasıl yaşasınlar? Nasıl iki yakalarını bir araya getirsinler? Edebiyatçı dediğin ağaçta yetişmiyor ki. Gökten zembille inmiyor ki. Onun da kira derdi, geçim derdi, çocukların okul parası, sağlık sigortası, apartman aidatı gibi gayet "fani" ve "süfli" dertleri var. Ya ne yapsın? Nitekim Türk edebiyatına baktığımızda görürüz ki çoğu edebiyatçı hep ikinci bir iş yapmak durumunda kalmıştır. Kimi gitmiş memuriyet yapmış, kimi gazetecilik, kimi çevirmenlik, kimi öğretmenlik. Ek bir işten para kazanma ihtiyacı ise edebiyata ayrılan zamanın daralmasına yol açar. Nice yazar akşam işten döndükten sonra ancak yazıya vakit ayırabilmiştir. Halbuki şartları daha rahat olsaydı muhtemelen daha çok yazacak, daha çok eser bırakacaklardı geride. "Edebiyatçı işinden para kazanmasa da olur." demek, parayı ayıplamak, aslında ve özünde, "sadece zenginler roman yazsın" demekten farksızdır.

    Edebiyatçıların para düşünmemesi gerektiği zannı pek dile getirilmeyen; ama aslında derine kök salmış bir yanılgıdır. Bu önyargı iki ayrı kanaldan beslenir. Birincisi, edebiyat âleminin dışından, yani yazarların ne koşullarda çalıştığını ve yazdığını aslında hiç bilmeyenlerden. İkincisi, ne ironiktir ki, bizzat edebiyatçıların kendilerinden. Evet, bazen edebiyatçılar da bu yanlış kanının yerleşmesine hizmet ederler. Nasıl mı? Edebiyatı diğer sanat dallarının dışında ve üstünde görüp, sırça bir köşke yerleştirerek. Sanki daha yüce, daha halis bir sanat bizimkisi de, diğerleri popüler kültüre "bulaşmış", sulandırılmış sanatlar.

    Edebiyat sanat da müzik ya da sinema daha mı az sanat? Ya ne demeye bu kadar ayrıştırıyoruz edebiyatçıları diğer sanat dallarından? Kabul edelim, her yazar okunmak ister. "Aksini söyleyenleri alkışlayalım ama inanmayalım onlara" demişti Albert Camus. Ve her yazar ister ki kitapları daha fazla sayıda okura ulaşsın. Okunmak istemekte ayıp bir şey yok. "Popüler olan her şey kötüdür" diye basmakalıp bir formül yok. Gizli seçkincilik yapmanın, edebiyatı "ari sanat" kabul edip tepelere koymanın, sanatta ırkçı olmanın ise hiç anlamı yok.

    Şöyle bir dürüstçe ve rahatça söyleyelim artık: Evet, edebiyatçılar da yaptıkları işten para kazanmak ister. Ve dilerim, bu memlekette kitap ve yayın dünyası o kadar zenginleşir, büyür ki, yıllar yıllar içinde çok daha fazla sayıda yazar, şair ve çevirmen emeklerinin karşılığını alabilirler. Sadece manevi olarak değil, maddi olarak da

  • AliOsman
    avatar

    Tarih ve etnik kültür eserlerine ait oykucu sayısının artması ( aslında biraz da post-modern kültürün popülerleşmesinden), edebi eserlerde de bu eğilimden nasibini almasını sağladı. Biraz davul tozu, biraz minare gölgesi hesabı bir durum hasıl oldu. Bu anlamda Elif Şafak, en iyi bildiği konuları ( Master Teziydi sanırım) bu genel eğilim ile birleştirip kitaplaştırıyor. Fakat şu durumu da gözden kaçırmamak lazım, sinopsis yazmak ile senaryo/roman yazmak aynı şey değil. Çok sağlam bir konu bulabilirsin ama bunu edebi bir metin haline getirmek meşekkatli bir iş ve ustalık gerektiriyor. Elif Şafak bunu mükemmel yapıyor demek istemiyorum. Ama dilinin kötü olduğunu da söyleyemeyiz. Benim Elif Şafak ile sıkıntım sadece edebi değil. Kadın farklı bir hayat yaşamak istedi, fakat seçtiği yol ziyadesi ile 'farklı' oldu. Fırsat olursa onu başka bir konuda/zamanda anlatmaya çalışırım.

  • berk kayahan  - Aptal mısınız?

    Yukarıda birkaç arkadaş yazmış işte Elif Hanım 15 yıla 10 kitap sığdırdı falan. Karşılaştırın diye... Kardeşim kadın oturup yazıyorsa ve yaptığı işle sıyrılıyorsa takdir edin onu. Tahkir etmek için elinizden geleni yapıyorsunuz, üretken insanları karalamaya çalışıyorsunuz ama nafile. Yok Tolstoy Dostoyevski bilmem ne kadar yazmış da ... Önemli olan yaptığı iştir ve kadın başarılı. Aşağılık psikolojisinden mi çekememekten mi sürekli eleştiriyorsunuz ya... aptal mısınz? nesiniz?

  • Murat  - RE: YARATICI YAZARLIK (ELİF ŞAFAK’IN AŞK ADLI ROMA
    avatar

    Vallahi bravo, bu kadar yazılan ve çizilenden aşağılık psikolojisi ve çekememezlik çıkarabilen birine ne denebilir bilemiyorum. Sözünü küfürle bitirmek de sanırım bu kadar yazılana yeterli cevap verememenin sıkıntısından olsa gerek. Ne yapalım Allah ıslah etsin, akıl fikir versin Berk.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #11 Murat 13-07-2011 23:19
Vallahi bravo, bu kadar yazılan ve çizilenden aşağılık psikolojisi ve çekememezlik çıkarabilen birine ne denebilir bilemiyorum. Sözünü küfürle bitirmek de sanırım bu kadar yazılana yeterli cevap verememenin sıkıntısından olsa gerek. Ne yapalım Allah ıslah etsin, akıl fikir versin Berk.
Alıntı
 
 
0 #10 berk kayahan 13-07-2011 21:02
Yukarıda birkaç arkadaş yazmış işte Elif Hanım 15 yıla 10 kitap sığdırdı falan. Karşılaştırın diye... Kardeşim kadın oturup yazıyorsa ve yaptığı işle sıyrılıyorsa takdir edin onu. Tahkir etmek için elinizden geleni yapıyorsunuz, üretken insanları karalamaya çalışıyorsunuz ama nafile. Yok Tolstoy Dostoyevski bilmem ne kadar yazmış da ... Önemli olan yaptığı iştir ve kadın başarılı. Aşağılık psikolojisinden mi çekememekten mi sürekli eleştiriyorsunu z ya... aptal mısınz? nesiniz?
Alıntı
 
 
0 #9 Önder Kurt 23-05-2009 15:58
Bu kadının romanlarını okumadan eleştirmekle doğru mu yapıyorum diye sorguluyordum ama şu yazısından sonra az bile söylediğimi gördüm;

www.haberturk.com/HTYazi.aspx?ID=1466

Soğuk savaş döneminde bile görülmemiş sığ bir anti-komunizm, bizi sevgi kurtaracak türü vıcıklığın, güzel ruh romantizminin bir başka versiyonu: bizi edebiyat kurtacak yaklaşımı (Ciddi ciddi çağın yükselen akımı olarak edebiyat turizmini ilan ediyor. Bilmiyordum, öğrenmiş oldum)

İşte bazı alıntılar:

Alıntı:
Binalarda, ara sokaklarda ve yaşlı insanların yüzlerinde komünizmin gölgeleri dolaşıyor. Öte yandan meydanlarda, ana caddelerde ve gençlerde bir büyük değişim içinde olmanın hazzı okunuyor. Çünkü değişiyor Prag. Hızla. Kararlılıkla. Ve ister inanın ister inanmayın bu dönüşümde "edebiyat turizmi" muazzam bir rol oynuyor!

"Bana şehri dolaştıran üniversite öğrencisi genç kız komünizmden kalma blok blok apartmanların önünden geçtiğimizde neredeyse utanarak fısıldıyor. "Bu binalar çok çirkin, onlara bakmayın lütfen! Siz esas Eski Şehir'e bakın ya da yeni yapılan modern yapılara!" Prag'da belli ki eskiye rağbet var. Yani imparatorluk dönemine. Önceki yüzyılların ihtişamına. Bir de yeniye rağbet var.Modern ve Batılı olan her şeye.İkisinin arasında kalan komünizm dönemi ise hiç yaşanmamış kabul ediliyor kimilerince, bilhassa gençler tarafından.
Eeh insaf be kardeşim.!!!!.Bu kadın kesinlikle bir misyonla atanmış; insanların kurtuluşu aryacakları iki yönü işaret ediyor: İmparatorluğun Gerisi ve NeoLiberalizmin "İleri"si. "Aman bu ikisi dışında, komunizm falan gibi alternatiflere yönelmeyin. Bakın onlar böyle çirkin binalar yarattı."

"Prag'da İmparatorluk dönemime rağbet var" vurgusunun Türkiye'deki bizlere yönelik de "Bizim de Osmanlı dönemine bir rağbet olmalı" yönünde örtük bir mesajı var sanki.?

"Çocukluğu(n)dan beri çok şehir gör(müş), bambaşka ülkelerde yaşa(mış)."

Sormadan edemedim; Türkiye'de de yaşadı mı acaba, Türkiye şehirlerini de ziyaret etti mi acaba? Hayır bedenin yaşadığını biliyoruz ancak bedeni yaşarken anlaşılan ruhu tasavvufun esrikliği ile Osmanlı Lale devrine doğru gezintilere çıkıyor. Yoksa bedeni ve ruhuyla bu ülkenin birer çirkinlik abidesi olan şehirlerinde yaşamış biri, yüzü kızarmadan "komunizmin çirkin binalarından" bahsedebilir mi? Bir yabancı yazar kankası İstanbul'u ziyaret etse kendisi utanmadan Bağcılar'a, Armutlu'ya, Sultanbeyli'ye götürebilir mi onu? Anadolunun birbirinin kopyası, parksız, meydansız, tiyatrosuz, salonsuz, sıvası bile olmayan, kırmızı kırmızı tuğla binalardan ibaret şehirlerini gezdirirken konuğunu, Çek kızından daha az utanabilir miydi? Kim yaptı o binaları, kim izin verdi şehirlerimizin dünyanın en çirkin yapılanmışları olmalarına? Komunistler mi, Kemalistler mi?

Ben de Kiev'i ziyaret ettim. Komunist usulu binaları ben de gördüm. Anıtsal eserler, estetik şahaserleri olmadıkları açık. Zaten o amaçla da inşa edilmiş değillerdi. İnsanlar başını soksun diye yapılmış alt yapısı kusursuz binalar. Tümü merkezi sistemle step kışında ekvator yazını yaşatacak denli iyi ısıtılmıştı. Her bir bloktan çıkıp mükemmel metro sitemine kısa bir yürüyüşle ulaşmak mümkün. Yok ama altyapıdan, ulaşım, sağlık hizmetlerinden bahsetmek komunistlerinden işidir. Bunların soyundan Özal da Demiryolları komunist işidir dememiş miydi?

Doğu bloku ülkelerindeki binalar tipik modernist mimarinin örnekleriydi. Bu modernist mimariyi komunizmle ilişkilendirmek yüzsüzlüğün, en arsız propagandanın tipik örneği. Aklı sıra "yazar" olan biri herhalde modernizm/post-modernizm ayrımının bile ilk olarak mimarinden kaynaklandığını bilmeliydi. Geniş emekçi ve yoksul kitleleri için toplu konut projeleri, büyük bir nüfüsu etkili bir biçimde barındırma projeleri, modernleşmeye yoluna girmiş her ülkede denenmişti. David Harvey'i, Richard Sennet'yi okumuş olsaydı bunların sayısız örneğinin ABD ne gibi ucubeler yarattığını, zavallı zencilerin o devasa çirkin bloklara nasıl tıkıştırıldığın görebilirdi. Gerçi İngilizce roman yazabilecek kadar amerikan şehirlerinde yaşamış olan "yazarımız" bunlardan habersiz olamaz. O amerikan rüyası suburb'lerden birazcık çıkıp dolaştıysa zenci gettolarını görmemiş olamaz. Peki niye "çirkin" modernist konutları komunizmle ilintilendiriyor? Aslında bunu iyi bir alamet olarak görebiliriz; sistemin efendileri demek ki kendilerini çok da rahat hissetmiyorlar. Kiralık yazarlarını şimdiden sığ anti-komunizm propagandasına ısındırıyorlar. Düşük ölçekli bir soğuk savaş bu sefer kültür/sanat alanında başlatılıyor anlaşılan. Soğuk savaş propagandasının en yoğun dönemindeki en yoz, en yüzsüz iftiralar, sanatın inceliği kisvesi altına tekrar piyasaya sürülüyor;

Alıntı:
"Komünizm döneminde ise yazarların ne konuştuklarını dinlemek ve denetlemek için kafedeki her masanın altına bir dinleme cihazı yerleştirilmiş. Burada kahvesini içip, pastasını yiyip, rejim aleyhine uluorta konuştuktan sonra kapıdan çıkar çıkmaz tutuklananlar olurmuş"
Bu zat, gazete falan bile okumuyor herhalde. Aloooo, telekulak skandallarının bini bir para bu ülkede. Hiçbirini duymadın mı?

Yazısını "edebiyat turizmi" güzellemesi ile bitirmesi, aydın muhalefetini, aydın ilgisini sınıf savaşından kendi içine kapanan bir entellektüel keyifçiliğe yönlendirmek istemesinin bariz bir örneği. Şu satırlara bakar mısınız:

Ve bugün Prag'a giden binlerce turist muhakkak Cafe Slavia'ya uğrayıp bu "tarihi ve entelektüel" mekânda bir kahve içiyor.

Üfff iyice tiksindim..Sana ttan edebiyattan nefret ettirecekler bizi sonuçta.
Alıntı
 
 
0 #8 Önder Kurt 22-05-2009 22:30
Alıntı:
Şafak'ın gösterdiği her özensizlik, yüzeysellik sergilenmeli, Aşk'ın herhangi bir piyasa romanı kalitesizliğinde olduğu ispatlanmalı
Kesinlikle katılıyorum. Aslında kendi adıma bu siteden en büyük beklentilerimden biri de buydu. Sırf bu yüzden bir kitap/film/müzik eleştirisi köşesi olması gerektiğini savundum hep.

Ülkede bir "kitsch" sanat patlaması yaşanıyor. Resmen bir beyin iğfal şebekesi iş başında. Her köşe sahibi, her gazete patronu eşi roman yazmaya başlamış. Fatih Altaylı'nın eşi de yazmış roman. Ben şimdi Mustafa Topaloğlu'ndan bir başyapıt bekliyorum. Çok iyi bilim-kurgu yazabileceğini sanıyorum. Ya da Sergen Yalçın Dostoyevski'yi aratmayacak bir Kumarbaz romanı yazabilir. Ya da şu Ömer Çelakıl denen kuran mucizeleri dedektifinden, bir İslami "Da Vinci Kodu" bekleyebiliriz.

Takip etmediğim için bilmiyorum, ama konuşulduğuna göre Neo-Osmanlıcılık ikliminin etkisiyle, son derece ağdalı ama yanlış bir Osmanlıca ile kitaplar yazılıp duruyormuş. Bundan 5-6 yıl önce Alfabe devrimini çok sert eleştiren entellektüel bir "solcu" ile karşılaşmıştım. Bir gecede koca bir halkı okuyamaz yazamaz hale getirdiler, türk edebiyatının ilerleyememiş olmasınnın da en büyük sebebi de budur diyen birine denk gelmiştim. O zaman eksantrik bir çıkış olarak algılamıştım bunu. Şimdi moda olan, tavan yapmış muhafazkarlık yalakalığı ve Neo-Osmanlıcılık ortamında, resim daha net ortaya çıkmaya başladı..

Bir kitsch patlaması yaşanıyor demiştim ama buna mükabil bir eleştiri geleneği eksin. Sanıyorum bir tek Tahsin Yücel bu işi yapmaya çalışıyor. Hala yayında mı bilmem (yayındaymış www.insancil.com/index.php baltım) Orhan Gündoğdu yapardı. Benzer bir ruha canlandırmak lazım.

Alıntı:
Aşk, bunalımını dinle aşmaya çalışan Elif Şafak'ın kişisel manifestosudur. Edebi açıdan değil de siyasi açıdan okunması gereken bir roman belki de
Bu saptamaya da katılıyorum.

Ben hiçbir romanını okumadım. Ama buna rağmen eleştiri hakkım olduğuna inanıyorum, edebi değil siyasal. Zira bu tür yazarların ölçüsüz promosyonu, bir kültürel hegemonya mücadelesinin piyonu olduklarını gösteriyor; İşte uzun boyuyla sülün gibi güzel, çağdaş ama aynı zamanda manevi değerlere sahip çıkan Neo-Osmanlı kadını. Geleneksel değerlerle, modern değerlerin bir arada olabileceğinin canlı abidesi. Hem İngilizce'ye, hem Osmanlıca/Türkç e'ye edebiyat dili olarak kullanacak kadar hakim. "Küresel düşün, yerel davran" post-modern motto'sunun enkarnasyonu. Empoze edilmeye çalışılan model bu bence.
Alıntı
 
 
0 #7 erkan 22-05-2009 21:34
Rakamlar, yazılardan daha iyi anlatıyor:

Alıntı:
Bir ömre sığdırılabilmiş roman adetleri:

Dostoyevski: 11
Marquez: 7
Tolstoy: 14
Virginia Wolfe:9
James Joyce: 6
Scott Fitzgerald: 5

Elif Şafak'ın 15 yıla sığdırmayı başardığı roman adedi: 10
Alıntı
 
 
0 #6 erkan 22-05-2009 21:05
Elif Şafak'ın son romanı Aşk, bence paragraf paragraf, satır satır incelenmeyi ve parça parça edilmeyi hak ediyor. Şafak'ın gösterdiği her özensizlik, yüzeysellik sergilenmeli, Aşk'ın herhangi bir piyasa romanı kalitesizliğind e olduğu ispatlanmalı (Bununla beraber aslında iyi bir yazar olabileceğini gösteren, parıltılı yedi sekiz yer yok değil ama gene de bakırı bol, altını çok az olan kalp bir para var karşımızda). Kapağındaki "yüzbin adet" yazısı ve Şafak'ın, romanı çıkar çıkmaz, o hüzünlü tavrına hiç uymayan bir ataklıkla ne kadar talk-show programı varsa katılması, kitabın asıl amacının ne olduğu konusunda ipuçları vermektedir. En azından yayıncısının amacını.Televiz yon televizyon dolaşmak belki de onun fikri değildi, çünkü sudan çıkmış balık gibi duruyordu benim gördüğüm programlarda.

Aşk, bunalımını dinle aşmaya çalışan Elif Şafak'ın kişisel manifestosudur. Edebi açıdan değil de siyasi açıdan okunması gereken bir roman belki de (Bir yerinde Nisa suresindeki kadına dayak olayına Şems'in bir açıklaması var mesela epey ilginç. Sanki Elif Hanım, Sufiliğe dalarak sureyi,yeni bir aşırı yorumla hazmetmeye çalışmış) çünkü İslamcılığın Türkiye'de geldiği noktadır bu hanıma bu kitabı yazdıran.

Burada keselim. Dediğim gibi bu roman, olumlu açıdan bakarsak, bir vahadır ama dayanabilene..

Marks basın özgürlüğü ile ilgili kaleme aldığı bir yazıda şöyle diyor:
Alıntı:
Yazar, doğal olarak, yaşamak ve yazmak için kendine bir geçim sağlamalıdır, ama bir geçim sağlamak için yaşayıp yazmamalıdır...
Bir tane de Cem Yılmaz'dan:
Alıntı:
(Tek kişilik tiyatroculuğundan bahsederken) Ben bu işi para kazanmak için yapmadım. Sevdiğim işi yaptım, para kazandım. Ne yapayım?
Şafak da bu işi para kazanmak için yapmadığını düşünüyor bence. Daha çok, birisinin kendisini gördüğü zaman yanındakini dürtmesini ve "Elif Şafak değil mi bu?" demesini bekliyor.

Her birey, kendi maddi (paradan bahsetmiyorum) koşullarının dillendiricisid ir ve bu Elif Hanım için de doğrudur. Kendi için önemli bulduğu konuları seçiyor; İyi yazmak istiyor; Çok satmak istiyor. Diyecek bir şey yok.

Kimin kalıcı kimin gidici olduğuna tarihçiler karar verir. Yüzyıl sonra Türkiye'deki hangi edebiyatçıların adının kalacağına da edebiyat tarihçileri ve eleştirmenleri karar verir, romanları alanlar değil (Buradan "çok satan roman dandiktir" sonucu çıkmaz. Baba I, zamanının en büyük gişe hasılatını yapmıştı, otuzbeş yıl sonra da izlendiğine göre kalıcı da olmuş demek ki). Elif Şafak, seksenli yılların baba şarkısı Self Control'u söyleyen, ama şimdi adı unutulan Laura Branigan gibidir, yüzyıl sonra esamesi okunmayacaktır.
Alıntı
 
 
0 #5 Önder Kurt 22-05-2009 20:04
Olası Elif Şafak Rasyonalizasyon Yazısı Başlıkları:

Edebiyatçıların yılda bir yazdıkları romanların üstüne, bebeklerini uyuttuktan sonraki ya da tuvallette geçirilen zaman da boşa gitmesin diye Köşe yazıları da patlatması ayıp mı?

Edebiyatçıların Borsa'da oynaması ayıp mı?

Edebiyatçıların Çek-Senet İşlerine girmesi ayıp mı?

Edebiyatçıları emlak-alım satımı yapması ayıp mı?

Edebiyatçıların köşe yazarlığının da üstüne, bir de dizilerde oyunculuk yapması ayıp mı?

Edebiyatçıların reklam filmlerinde oynaması ayıp mı?

Edebiyatçıların haşema defilesine çıkması ayıp mı?

vs.vs
Alıntı
 
 
0 #4 Önder Kurt 22-05-2009 19:53
Karşılaştırma açısından:

Bir ömre sığdırılabilmiş roman adetleri:

Dostoyevski: 11
Marquez: 7
Tolstoy: 14
Virginia Wolfe:9
James Joyce: 6
Scott Fitzgerald: 5

Elif Şafak'ın 15 yıla sığdırmayı başardığı roman adedi: 10

Bu hızla gideceğini ve Allah geçinden versin ama Fethullah'ın gelini olması itibariyle en az bir 40 yıl daha yaşayacağını varsayarak, edebiyat kariyerini aşağı yukarı 50 romanla bitireceğini tahmin edebilirz,ki sanırım edebiyat edebiyat olalı böyle bir "yaratıcılık" infilakına tanık olunmamıştır.

Kitlelerden edebiyatçıların da holywoodçular gibi para kazanabileceği icazetini alırsa, ayda bir roman yazmasını da bekleyebiliriz. Ne güzel! gani gani "edebiyatımız" olacak.
Alıntı
 
 
0 #3 Önder Kurt 22-05-2009 19:20
Bu "arkadaş"ın anlayamacağı belki de şu;

Edebiyattan para kazanmak değil, edebiyattan para kazanmanın ayıp olmadığını rasyonalize etmek için bir yazı yazma zorlanımı hissetmenin örtük olarak ifade ettiği ruhsal yapılanmaya sahip olmak ayıp.

Ya da para kazanmak için edebiyat yapılabileceğin i savunmak. Para kazanmak için edebiyat yapmakla, edebiyat yaparak para kazanma arasındaki farkı mı bilmiyor? İlki zanaatla, ikincisi sanatla para kazanmak anlamına gelmez mi?

Edebiyat çevrelerinde yüzlerce yıldır görülmedik bir "üretkenlikle" herhalde ortalama yılda bir "roman" yazmasıyla zaten kuşkulanıyorduk da bu yazısıyla sanatçı değil bir Osmanlı zanaatkarı olduğundan artık iyice emin olabiliriz.

Yazının meali:

Kusura bakmayın ben Fethullah'ın gelini olarak süper "tutundum" ama noolur beni duyarsız, bunalamayan biri olarak görmeyin, ben de yeteri kadar para verirseniz sanatçı acısı çekebilirim, hatta bunu seri üretime alabilirim. Oğuz abi gibi "tutunamamayı" başaramadım, ya da Oblomov olamadım ama bu benim "eserlerimin" edebi değerini düşürür mü?
Alıntı
 
 
0 #2 Önder Kurt 22-05-2009 19:07
Elif Şafağın mentalitesini açığa vurdu "güzel" bir yazısı: Edebiyattan paraz kazanmak ayıp mı?

************

Edebiyattan para kazanmak ayıp mı?

Edebiyat âleminde pek konuşulmayan tuhaf mı tuhaf bir durum var. Hani sanki hep geçiştiriverdiğ imiz bir mesele bu.

Yok-muş gibi yaptıklarımızda n. Kendi kendimize kalınca bile sormayı sevmediğimiz bir soru söz konusu: "Acaba yazarlar ve şairler eserlerinden bir gelir edinmeyi önemser mi önemsemez mi?" Daha açık sormak gerekirse: "Bir edebiyatçı için yazdıklarından para kazanmak önemli midir?"

Gelin bu soruya yakından bakalım. Ve dürüstçe... Bu ülkede ne zaman bir müzisyen albüm çıkarsa, klip yapsa, konser verse ya da diyelim, bir yönetmen en son filmini yahut belgeselini tamamlasa, orta yerde hiç çekinmeden "bütçe" konuşulabilir. Edinilen kazanç dillendirilir. Keza, sanatçının eseriyle ilgili tanıtım yapması son derece normal karşılanır. Bir filmin, serginin, albümün reklamının yapılması olağan addedilir. Heykeltıraş heykellerinin, şarkıcı şarkılarının, ressam resimlerinin, yönetmen filmlerinin tanıtımı için uğraş verebilir. Ve tüm bunların karşılığında bir miktar kazanarak, kendi kendine yeterek, ayakları üzerinde durarak üretmeye devam etmesi gayet "anlaşılır" bir meseledir. Aslına bakarsanız, sanatın her dalında sanatçıların yaptığı işten para kazanmak istemesi doğal görülür. Bir tek alan hariç: Edebiyat!

Edebiyatta, ne hikmetse, kurallar değişiverir. Bambaşka beklentiler ve kriterler devreye girer. Sular tersten akmaya başlar. Bir yazarın ya da şairin kaleminden, emeğinden para kazanmak istemesi pek de hoş karşılanmaz. "Yakışıksız" bir konudur bu; kolay kolay konuşulmaz, hatta ayıplanır. Doğrusu, biz edebiyatçının yoksulunu severiz. Az biraz kenarda kalmışını. "Tutunamayan"ın ı. Öylesi makbuldür. İsteriz ki edebiyatçılar (ve bir de çevirmenler) materyalizmden, şu maddi dünyanın çarkından uzak kalsınlar.

Kalsınlar da peki nasıl yaşasınlar? Nasıl iki yakalarını bir araya getirsinler? Edebiyatçı dediğin ağaçta yetişmiyor ki. Gökten zembille inmiyor ki. Onun da kira derdi, geçim derdi, çocukların okul parası, sağlık sigortası, apartman aidatı gibi gayet "fani" ve "süfli" dertleri var. Ya ne yapsın? Nitekim Türk edebiyatına baktığımızda görürüz ki çoğu edebiyatçı hep ikinci bir iş yapmak durumunda kalmıştır. Kimi gitmiş memuriyet yapmış, kimi gazetecilik, kimi çevirmenlik, kimi öğretmenlik. Ek bir işten para kazanma ihtiyacı ise edebiyata ayrılan zamanın daralmasına yol açar. Nice yazar akşam işten döndükten sonra ancak yazıya vakit ayırabilmiştir. Halbuki şartları daha rahat olsaydı muhtemelen daha çok yazacak, daha çok eser bırakacaklardı geride. "Edebiyatçı işinden para kazanmasa da olur." demek, parayı ayıplamak, aslında ve özünde, "sadece zenginler roman yazsın" demekten farksızdır.

Edebiyatçıların para düşünmemesi gerektiği zannı pek dile getirilmeyen; ama aslında derine kök salmış bir yanılgıdır. Bu önyargı iki ayrı kanaldan beslenir. Birincisi, edebiyat âleminin dışından, yani yazarların ne koşullarda çalıştığını ve yazdığını aslında hiç bilmeyenlerden. İkincisi, ne ironiktir ki, bizzat edebiyatçıların kendilerinden. Evet, bazen edebiyatçılar da bu yanlış kanının yerleşmesine hizmet ederler. Nasıl mı? Edebiyatı diğer sanat dallarının dışında ve üstünde görüp, sırça bir köşke yerleştirerek. Sanki daha yüce, daha halis bir sanat bizimkisi de, diğerleri popüler kültüre "bulaşmış", sulandırılmış sanatlar.

Edebiyat sanat da müzik ya da sinema daha mı az sanat? Ya ne demeye bu kadar ayrıştırıyoruz edebiyatçıları diğer sanat dallarından? Kabul edelim, her yazar okunmak ister. "Aksini söyleyenleri alkışlayalım ama inanmayalım onlara" demişti Albert Camus. Ve her yazar ister ki kitapları daha fazla sayıda okura ulaşsın. Okunmak istemekte ayıp bir şey yok. "Popüler olan her şey kötüdür" diye basmakalıp bir formül yok. Gizli seçkincilik yapmanın, edebiyatı "ari sanat" kabul edip tepelere koymanın, sanatta ırkçı olmanın ise hiç anlamı yok.

Şöyle bir dürüstçe ve rahatça söyleyelim artık: Evet, edebiyatçılar da yaptıkları işten para kazanmak ister. Ve dilerim, bu memlekette kitap ve yayın dünyası o kadar zenginleşir, büyür ki, yıllar yıllar içinde çok daha fazla sayıda yazar, şair ve çevirmen emeklerinin karşılığını alabilirler. Sadece manevi olarak değil, maddi olarak da
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile