Makaleler Bütün Yazılar Makale Guncel Özür dilerim Sn. Tayyip Erdoğan!
 

Özür dilerim Sn. Tayyip Erdoğan! Popüler

Makale

Yanlış anlamayınız; “düşmanımın düşmanı, dostumdur” manasında değildir bu mektubun asıl mesnedi.

“Ehven-i şerdir” deyip, yüreğimin tarumar olması pahasına, hani şu –bilirsiniz canım- “oyum boşa gitmesin” endişeleriyle oy verdiğim, “gelin birlik olalım, haydi kardeş olalım, RTE yi defedip, neşeyle gülüp oynayalım” nidalarıyla, eş, dost, ahbap karşısında CHP’nin çığırtkanlığını yaptığım günlerin pişmanlığıdır aslında.

 

 

 

Siz kazandınız!

Öyle bir buladınız ki siyaseti rüşvete, pisliğe, yalana, dolana, yolsuzluğa, oy avcılığına… Aynı kuyunun içinde sizinle debelenenler, çamura sizden daha beter bulandılar. Siz, elbette ki bu işin pîrî olarak, çamurun içine biraz daha çamur kattığınızda, bunu “yedirmeyi” bildiniz, de… Diğerleri, acemi olduklarından olsa gerek, yüzlerine gözlerine bulaştırdılar.

Siz kazandınız Sn. Erdoğan… Ve kadronuz, elbette. Onları nasıl unutabilirim?

Siz Tunceli’de sudan önce çamaşır makinesi dağıtadurun, CHP her mahallede Kuran kursu açadursun –bu arada, “kursların kayıt altına alınması ve denetlenmesi” amacını küçümsediğimden değildir, aman yanlış anlaşılmayayım. Merkezi yönetimi, ulus-devleti zayıflatmayı amaçlayan sizlerin ekmeğine yağ sürmelerini, bunu meşrulaştırmanın önünü açmalarından bahsediyorum, eğer tüm bu sakıncaları öngöremiyorlarsa da, basiretsizliklerinden…- ben artık bir “yıkım”ın tek çare olduğuna inanmış durumdayım. Bunun türü, şekli, kim tarafından gerçekleştirileceği,… vs. hiç önem arz etmiyor şahsım nezdinde.

“Yıkım” olmazsa zira, istifra edeceğim başkentin ortasına.

Bu mektubu –özellikle istirhamımdır- savaş alanında yenilen bir –naçizane- neferin, centilmence –bu sözcük yabancı gelebilir size, sözlükten anlamına bakınız- bir tebriki olarak kabul etmenizi arz ederim. (makamınız gereğidir, üstünüze alınmayınız.)

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (15)
  • Murattı
    avatar

    Önder,
    Hem kendisi hem arka planı açısından zor bir mesele. Reel politik dediğimiz zaman varolan/güncel süreci anlıyoruz. Paralel boyutta hayata geçirilmesi gerektiğini öne sürdüğün sürecin dilinin/argümanlarının/pratiklerinin reel olandan nasıl ve ne oranda bağımsız tutulabileceğine ve içiçelik halinde nasıl davranılabileceğine dair daha sarih fikirler öne sürmek; gündemin gün be gün değiştiği, aydınlanmaya dair temel düşüncelerin bile içselleştirilmediği bu ülkede bana biraz zor gibi geliyor. Üstelik, 'paralel politik sürecin' giderek 'reel süreci' etkilemesi ve dönüştürmesi gibi temaslar zorunluyken. Yoksa kendi halinde marjinalleşen ve giderek dar grupların savunusuna dönüşen bir tuzakla da burun buruna kalınabilir. Sürecin dilinin ve dinamiklerinin alt yapısı bu anlamda yeterince oluşturulmazsa, ya reel politikten seslenmek ya da salt teoride kalmak gibi bir ironi bile yaşanabilir. Bu çabayı, solun yaşadığı tıkanıklıkla ilişkilendirdiğimizde daha neler söylenebilir? Doğrusu merak ediyorum...

  • onder
    avatar

    Muradım,

    Ben de senin söylediklerine tamamen katılıyorum. Aksi düşünülebilir mi? Herhangi bir somut uygulaması gerçekliğe yönelik herhangi bir izdüşümü olmayan bir açılım düşünülebilir mi? Ben bunu demiyorum, eğer diyor olsaydım komik duruma düşerdim ya da dar komünal bir yaşam savunusu yapan bir hayalperest, ya da aralarında kurdukları kitap kulübünün gazına gelip teori herşeyden üstündür diyen hevesli üniversiteli genç.

    Gerçeklik mutlak çerçevedir, pratik aşılamaz mutlak anlam evrenidir. Buna karşı çıkan felsefelere ne dendiğini biliyoru; İdealist/Metafizik.

    Post-yapısalcılar, tabii bu arada Deleuze, metafizikten nefret eder..Bütün teorilerini metafiziğe karşı verdikleri savaş etrafında kurmuşlardır..Bu adamlar ilginç bir şekilde kendini materyalist sanan ortodoks solun da dahil olduğu pekçok anlayışın aslında ne denli yaşamdan kopuk "metafizikler" olduğunu gösterirler..

    Benim iddiam da böyle birşeydi; bu yüzden reel politikten gıcık alıyordum..Bizde reel politik, reel politik gibi yapılmıyor..Bizde Reel Politik, başka bir metafizik gibi yapılıyor..Materyalist anlayışın uygualaması sanılan şey alıp seni metafiziğin göbeğine koyuyor. Somut öreneklerle açıklayayım ne demek istediğimi; Bizde "politik" insan profili nedir? 3-5 "politik" kitap okumuştur, ki bunlar Lenin'in "Ne yapmalı?"sı, Politzer'in "Felsefenin Temel İlkeler" kabilindendir, bu 3-5 kitabın üstüne günlük olarak da gazete başlıklarını okur..Böylece "politik" bir bilinci oluşmuştur..Sonra bunu "gerçekliğe" uygular..Ha işte benim sorunumu da burda çıkıyor; Bu "gerçekliğe" uygulamanın çoğunlukla yaygın olan tarzı nedir; bence sadece sohbet..Yani bazı fikirlerin sadece kendi aralarında girdiği bir ilişki sözkonusu..Uygulamalar değil, uygulamalar hakkındaki fikirlerin bağımsız etkileşimi sözkonusu burda..Peki metafiziğin bir tanımı da bu değil midir; fikirlerin gerçeklikten ayrı kendi bağımsız varoluşlara sahip olması..Ayrım budur, metafizikliği belirleyen o ayrı bağımsız varoluşu sürdüren fikirlerin temaları değildir..Yani gerçek hayatta birşeyleri değiştirmiyorsan Meleklerin cinsiyetini de, güncelin göbeğindeki kürt sorunun da tartışıyor olsan farketmez; her ikisinde de metafiziğin alanındasındır..Fikirlerin kendi bağımsız varoluşudur metafizik..

    Benim için kollektif bir çabayla bir piknik organize etmeye yönelik fikirler son derece materyalisttir de, ama örneğin türkiye devriminin kırdan mı şehirden mi yoksa Kırşehir'den mi başlayacağını, "Suni Denge"nin hangi eylemlerle bozulacağını tartışmak, ya da herhangi somut bir uygulaması olmayan "emek eksenli politikalar" söyleminin bıkıp usanmadan yinelemek metafiziktir..Ben şuna bakarım; şu bardağı burdan alıp şuraya koyabildin mi? Ben sadece devrim teorisiyle (ya da konumuz bağlamında reel politik ile) ilginiyorum diye, günlük hayatta yapılabilecek ufak tefek koolektif çabaları küçümsüyorsan materyalist değil, kusursuz bir metefizikçisindir..

    Son bir örnekle bitiriyorum; Reel Politika yaptığını sanmanın nasıl da dönüp reel poltika yapmanın kendisine zarar verdiğinin bence mükemmel bir örneği. ÖDP deneyimden bahsedeceğim; Önce tarihsel arkaplana bakalım;

    Bir Müslüman ülke burası; olduğunca muhafazakar, olabildiğince sağcı..Bu en genel tarihsel çerçeve..Bir de bunun üzerine 80'de faşist bir darbe yaşamış bu ülke..Bunun ardından bu sağcı ülkenin olan toplumsal değerleri, dayanışmacı ruhu da Özalizm denen şeyle tarümar edilmiş; "Benim Vatandaşım işini bilir" felsefesi, köşedönmeci ablayış hakim kılınmış; bunun da üstüne 1991'de sosyalist blok çökmüş..Sosyalizm bir teori olarak bütün itibarını yitirmiş.

    Şimdi ÖDP kurulduğunda tarihsel arkaplan bu; yani son derece sağcı bir ülkede faşist bir darbenin üzerinden 20, Sovyet çöküşünün üzerinden daha 10 yıl bile geçmemişken hala köşedönmeci Özal felsefesinin etkisi altında bir ülkede "Sosyalist" bir parti kuruyorsun ve SEÇİMLERE GİRİYORSUN.

    Böyle koyunca absürdlüğü ortaya çıkıyor bence..Gücün varsa güç gösterisi yaparsın, olmadan yaparsan kendini olduğundan büyük gibi göstermeye çalışan kurbağaya benzersin. Son derece basit bir gözlem; bu ülkenin şimdiki koşulları ve dünyada sosyalizmin genel prestij kaybı sosyalist bir parti kurmaya elverişli midir? Boyacı küpü mü bu, parti kuruyorsun..

    ÖDP'nin zamansız kurulmas, hem de büyük bir heyacanla kurulması sonucu doğuran zihinsel yapılanmanın temel özelliği nedir; reel politik eksenli düşünüyor olmak..

    Şu bizim protesto mitinglerimizde de aynı zihinsel yapı sözkonusu değil midir? Mesala en son birkaç yıl önce Birgün ya da ÖDP'nin düzenlediği "Birarada Yaşayabiliriz" mitingini hatırlıyorum..Bir miting siyasi bir pratik olarak etkisini yapabilmesi için büyük kitlelerle yapılmak zorundadır..Birkaç bin kişiyle miting yaparsan kendi elinle lades olursun; vermeye çaılıştığın mesajın tam zıttı bir mesajı verirsin; "Ha demek ki bunlar bir avuç hayalperest".

    Bizde politika yapmanın yegane yöntemi olarak bu tür reel politik uygulamaları sanılıyor..Politiklik böyle birşey olarak algılanıyor..Politiksen hemen siyasi arenaya gireceeen gündemdeki konular hakkında taraf olacaan, seçimlere girip en yüksek oyu toplamaya çalışacaan vs.vs..

    Tamı tamına da reel politik alana odaklanmış ÖDP 10 yılın ardından reel politik alanda herhangi birşeyi değiştirebildi mi? 10 yıl, 100 yıl daha kalsa değiştirebilir mi? Bu süre içinde yaptıkları reel politik alanın temel değişkenlerini etkileyebildi mi?

    Kuruluş gününe geri dönelim; Parti kurulmayıp da ne yapılacaktı? Bir hareket olunabilirdi, toplumun, günlük hayatın bağrında politik bir hareket olunabilirdi..Şimdi çevremizde bir ÖDP'li kimliği görebiliyor muyuz..Bir insan karşımıza çıksa ve ben ÖDP'liyim dese, hakkında çok genel fikirlerin dışında bir izlenim elde edebilir miyiz? Şimdi bariz bir şekilde ortaya çıktığı gibi bu ÖDP'li arkadaşımız bir liberal de olabilirdi, bir Ortodoks da, bir kemalist de..

    O zamandan bu yana değiştiremeyeceğin birşeye -reel politikaya- odaklanıp seçimlere girip yüzde 3-5 kadar bir oy almaya çalışmak yerine, hayatın içinde, toplumun içinde belli bir yeni solcu kimliği, yani diyelim bir ÖDP'li kimliği yaratılmaya çalışılamaz mıydı?

    Benim sosyalizm füturist bir projedir derken kastettiğim buydu; hemen bir sonraki yerel seçimlerde muhtar seçilmeye çalışmak değil, hayatın içinde sosyalist kültürü, sosyalist ilişkiler "nüvesini" -sosyalist üretim tarzını değil- yerleştirmeye çalışmak lazım..Fethullahçıların, Nurcuların kendi ideolojilerince yapmaya çalıştığı tam da bu değil mi? Fethullaşçılar beraber büyür, birbirlerini destekler -hem fikirsel hem maddi olarak-, sosyalistler ise büyük egoları ve sinizmleri yüzünden birbirini yer.

    İdris Küçükömer'in ünlü formülünün bir varyantı ile bitireyim;

    "BU ÜLKEDE SAĞCILAR MATERYALİSTTİR, SOLCULAR İDEALİST"

  • Murattı
    avatar

    Abi(önder) Taraf konusunu geç, sana tamamen katılıyorum.

    Demek istediğim, son mesajındaki “soruları” sorman, yorumları yapman bile, güncel siyasetin kirine bulaşmadan ya da tuzaklarına kapılma kaygısı taşımadan tavır koymandır, ki gereklidir. Bunu söylüyorum ben de. Ana haber bültenlerindeki en dangalak haberi bile yeri geldiğinde yorumlayıp deşifre etmek lazım. İdeolojik tutarlılığını ve inandırıcılığını kanıtlaman gerektiğinde elinde başka malzeme var mı sanki? Kaldı ki, siyasi bir triği açığa çıkarırken kullanman gereken ideolojik referansları her türlü olguyu/gerçeği baz alarak işlevsel kılman önemli değil mi? Sana değil bu sorular sen bunları zaten yapıyorsun, gördüğüm kadarıyla.

    Aydın bilir ama sadece bilir; entellektüelse bilmekle kalmaz, tavır da koyar. Bu ayrımı Fikret Başkaya yapmıştı. ODTÜ felsefe bölüm başkanı Ahmet İnam’ da bir röportajında şöyle demişti. Entellektüel, televole programlarına da bakar, sonra gider çalışma odasında mesneviyi farsçasından okur:-)

    Hadi selamlar

  • Murattı
    avatar

    Önder,
    Sosyalizmin fütüristik bir proje olduğuna ben de katılıyorum. Ancak aklıma şu soru geliyor: “Geleceği kurgularken güncelden ne derece kopuk davranabiliriz? Ben geleceği tasarlarken başkaları içinde bulunduğum anı yapılandırıyor ve bana ayak bağı olmaya devam ediyor. Buna kayıtsız mı kalmalıyım? Veya hangi noktada ne düzeyde tavır koymalıyım? Kıstaslarım ne olmalı? İnsanlığı sınıfsız topluma götürecek/motive edecek parametrelerle günceli ne oranda buluşturmalıyım? Ergenekon denince aklımdan geçen en son söz: “yesinler birbirlerini” Benim de söyleyeceklerim olamaz mı? Taraf grubunun sinsiliğinin ve son kertede neye hizmet ettiğinin farkındayım. Ama beni konjonktürel olarak enterese eden şeylerin bazılarını ve benzerini Tarafın ya da başka bir siyasi grubun söylemesi benim açımdan neyi değiştirir ki? Buyur işte Murat Belge’ nin önceden ya da şimdi söyledikleri. Doğru söylediğinde katılıyorum, yanlış söylediğinde katılmıyorum. Sol liberaller ne diyor diye hergün Taraftan iki makale okuyorum. Ama Marksist yayın organlarına da bakıyorum. Ve Tarafın genel tavrına elbette katılmıyorum. İsrail’ de çocuklar öldürüldü. Bu gerçeğe yürekten tepki verdiğine inandığım herkesle ortak doğaçlama tepkiyi veririm. Ne benim ideolojim onunkine bişey katar ne de onunki benimkine. Umurumda da olmaz açıkçası. Vicdanımı devre dışına alıp ‘güncelin çamuruna bulanmamış’ ideolojik parametrelerle her an her durumda iş görecek soğukkanlılıkta ve bilinçte olmayabilirim. Varsın bu da benim açığım olsun. Ama bu “açık” benim gibi düşünmeyen birilerinin hayatımda ilk defa bana hak vermelerine ve samimiyetimi görmelerine sebep oluyorsa. Benim içtenlikle ilgili bir sorunum yok ama ONUN var ve bunu görmesi ikimiz için de İYİ...

    Bana kalırsa popüler siyasetle reel siyaset arasında da bir nüans var. İşler bu noktada karışıyor gibi. Popüler olan; kendini dayatan veya manüpülasyon yoluyla kendine çeken. İçeriğine de bakarak, o zaman derim: “yesinler birbirlerini” diye. Ancak ortada kökleri faili meçhullere uzanan/dokunan/kurgulayan/gerçekleştiren düpedüz bildik bir örgüt gerçeği var. Ve bu gerçek benim gelecek düşlerime birinci dereceden tesir ediyor. Neden taraf olmayayım? Neden, umurumda değil, diyeyim? Mesai arkadaşlarımda ve mahallemin bakkalında Kürtlere karşı kaya gibi önyargılar oluşmasını sağlayan, dahası Kürtleri düşman belleten bir anlayışı canlı tutan bir örgüt gerçeğine nasıl kayıtsız kalabilirim? Seneler önce biz söylediğimizde komplo teorisi deniyordu, sözümüz kısa düşüyordu. Dediklerimiz –birilerinin çıkar amaçlı motivasyonuyla ve ABD’ nin de yardımıyla da olsa- doğru çıktı. Susup siyaseten absürd bir çelişkinin oluşmasına mı sebep olalım? Neticede; sen geleceği tasarlarken sana tuzaklar kuran bir yapının iç yüzlerinden birinin ifşasıdır olup bitenler. Ergenekonla sınırlı değildir söylediklerim. Ulusal ve uluslararası siyasi süreçlerin hepsini kapsar nitelikte düşünmeye çalışmak ve tavır almak lazım. Buna Hindistandaki otel baskını da dahildir, Rusya’ nın Güney Osetya’ ya saldırısı da. Peki hangi noktada susuyor ve çekiliyorum? Seçimler söz konusu olduğunda mesela.
    Neresinden baksan inanmadığım, inandığım düşüncelerin de bir biçimde önünü kesen bir “demokratik sistemin” sandığına gitmiyorum. Sonuçları bile merak etmiyorum. Film veya varsa avrupadan maç seyrediyorum. Kimin kazandığını sabah söylüyorlar. Popüler olan, kurgulanandır bu. Aksinin doğru olduğuna kimse inandıramaz beni. Burjuva parlementer sistemi. İnanmıyorum. Bitti. Nereye yazdığımı hatırlamıyorum ama konuyla ilgisini olduğunu düşündüğüm bir şeyler yazmıştım. Hayalet’ e de olabilir. Hislerimin senin tavrınla örtüşen kısmına tercüman olsun diye, şimdilik bitiriyorum:

    “NTV’ de yayınlanan yorum farkını arada izliyorum. Emre Kongar – Mehmet Barlas kapışması olarak başlamıştı; Kongar- Cengiz Çandar kapışması olarak devam ediyor. Ekranın sivil/askeri bürokrasi kanat – sivil/liberal kanat şeklinde ortadan ikiye bölünmesi, ya da, bu iki kanat arasındaki iktidar savaşı diye algılıyorum durumu. Çoğu zaman sinirden elleri ayakları titriyor ikisinin de ve fakat iş sistemi kökten tehdit edebilecek meselelere gelince uzlaşıveriyorlar. Barlas’ ta bu uzlaşmacı yan daha belirgindi; sınır ötesi harekatı destekler lafları, işin başarıyla kotarılması için duaları vardı mesela. Amerikayı en başından öpmemekle hata yaptık demişti bir ara. Özal en iyi Türkiye’ yi yaratan politikacı, Koç en asil aile ona göre. Çandar’ ın sivil/askeri bürokrasinin politikalarına karşı tavrı daha sert. Peki nedir bu hassas meseleler: Kürt sorununda çözüm inisiyatifinin kimlerde olması gerektiği, devrimci/sendikal örgütlenmeler, sermayeyle ilgili temel süreçlerin kesintiye uğraması, ekonomik küçülme, burjuvazinin zayıflaması vs. Kongar, sosyal demokratların(resmi ideolojinin) demogojik/retorik dilini kullanarak harbi demokrat ayaklarına yatmaya çalışıyor, dahası bazı tespitlerinde ağzından emperyalizm, dialektik lafları falan çıkıyor; Çandar AB’ ye entegrasyon gazıyla her türlü özgürlüklerden ve acil sivilleşmeden dem vuruyor. Ben ekran karşısında göbeğini kaşırken bıyık altından gülen adam edasıyla bu iki adamın kafalarındaki “toplumcuk baloncuklarının” farklı olmadığını görerek her program bitiminde midemde biriken gazı çıkarıyorum ve iyi biliyorum: Kongarın ülkesinde ne yaparsak copun sırtımızda patladığını; Çandar’ ın ülkesindeyse bazı şeylerin canımız acıtılmadan nasıl halledileceğini.

  • onder
    avatar

    Aslında hassas konuları tartışmak bende stress yarattığından son yazdığım iki yorumu, yazdıktan hemen sonra yayından kaldırmıştım ama sanırım yeteri kadar hızlı davranamamışım..Söylediklerin havada kalmasın diye tekrar yayına alıyorum.

    Önceki yazdıklarımda fazla ısrarcı olamayacağım..Çok da bel bağlayabileceğim sağlam temelli argümanlar değil..Benimkisi çok yoğun bir bireysel tepki..Elimde değil..Taraf grubundan kayıtsız şartsız nefret ediyorum, onlarla herhangi bir doğruda bile buluşmayı içime sindiremiyorum..Herhangi bir konuda uzlaşamayan binbir parçalı solumuzun tek bir konuda uzlaştığı bilinir; Aydınlık grubuna duyulan nefret..Şimdi şöyle ifade edeyim Taraf'a olan nefretimin ne boyutta olduğu anlaşılsın diye; Taraf karşısında Doğu Perinçek kırk yıllık yoldaşım gibi geliyor..

    Taraf çıkana kadar Taraf'ın savunduğu şeyleri bireysel olarak ben tartışma gruplarında savunuyordum..Artık bunlar Taraf'ın ağzından dile getiriliyor diye yanlışlandıkları anlamı çıkmaz tabii..Ama ben kavramların, söylemlerin özneler üstü, aşkın anlamları olduğuna inanmıyorum..Nasıl bir koordinatta anlamlandırıldıklarının da önemi var. Misal; ABD niye Irak'a girdi, ya da Irak'a gelen kadar bilumum ülkeye istediği gibi girdi; Özgürlük ve Demokrasi getirmek için..Demek ki özgürlük ve demokrasi gibi kavramların bile bağlam ötesi bir anlamları yok..

    Zizek'in Lacancı psikolojiden alıntıladığı güzel bir çözümleme var; Ödip karmaşası ile ilgili..Malum Büyük Öteki'nin, yani toplumun, geleneklerin vs otoritesi Ödip karmaşasından geçilerek kurulur..Ödip'te anneye karşı duyulan ensest istek yasaklanarak yasanın otoritesi kurulur..İlginç olan burda devreye giriyor; aslında ensest bir ilişki zaten imkansızdır, imkansız olan birşey yasaklanarak asıl amaç, yani yasanın otoritesini içselleştirmek gerçekleşir..

    İşte benzer bir süreç de şu an Taraf ve efendilerinin tuluatında sergleniyor; özgürlükçü her muhalefette zaten imkansız birşey yasaklanarak birilerinin yasasının otoritesi kuruluyor..Bir özgürleşme projesi olarak sosyalist mücadelenin milliyetçi, ayrımcı, baskıcı vs olması düşünülebilir mi:-? Böyle bir sosyalist projeksiyon tasavvur edilebilir mi? Hangi anlayıştan olursa olsun Herhangi bir sosyalistin bir ermeniye, kürte vs karşı bir önyargısı vs olabilir mi? Mümkün mü böyle birşey? Ya da namazında niyazında biri gelip ben dindarım ama aynı zamanda sosyalistim dese herhangi bir sosyalist tarafından dışlanır mı?

    Tıpkı zaten imkansız olan ensestin yasaklanarak yasanın Süperego'nun otoritesinin kurulması gibi, sosyalistler için düşünülmesi zaten mümkün olmayan şeyler yasaklanarak, sosyalist olmayan bir vicdan, sosyalizmle alakası olmayan bir Süperego yaratılıyor..Uzun vadede değerlendirilirse Taraf'ın efendilerinin asli hedefi Kemalistler ya da mevcut statüko falan değil bence..Asıl hedeflenen toplumun sınıf temelli bir muhalefet geliştirmesinin en zayıf olanaklarını bile köreltemek..Şaka gibi..Bunca yoksul, bu kadar kadersiz bir ülkede tartıştığımız meselelere bak; kızlar başörtüsü taksın mı takmasın mı, ermenilere yapılana soykırım densin mi denmesin mi, kürtçe TV olsun mu olmasın mı? Bütün bu politik sorunsalların ne gibi politik bir vicdan yarattığını soralım kendimize? Bu "sorunsalların" yaratacağı politik özne nasıl olur?

    Leman'da bir dönem popüler olan gönül adamı gibi bir gözünde bir damla gözyaşı eksik olmayan, sevelim, sevilelim, farklılıklarımıza saygılı olalım, empati gösterelim vs diyen bir tip...Hegel'in mükemmel bir tanımı var bunlar için; "Güzel Ruh".

    Reel politik yoksanmalı demiyorum..Ama reel politik toplumsal gücün, uzun vadeli bir teorin, bir açılımın varsa yapabileceğin birşeydir..Bunlar olmadan yapmaya kalkarsan, bence Siyaset Meydanında yapılan türden birşeyler yapılır ancak..

    Sizi bilmem ama sol adına piyasayı tamamen Güzel Ruh'ların kapladığını düşünüyorum..Ya Güzel Ruh'lar, ya da arkaik ortodoks sosyalistler..Başka alternatif yok maalesef..

  • onder
    avatar

    Murat'ın yazdıklarında benim için en büyük itiraz noktası şu satırlardır;

    Alýntý:
    Marjinal ideolojilere mensup iki kişinin ortak düşünce balonuna şunlar yazılabilir belki: “Benim hayal ettiğim yaşam modeli onunkinden farklı. Ancak, bizi, her ikimizi, tam da şu anda, hayallerimizle birlikte toprağa ve tarihe gömmek isteyen resmi erk sahibine karşı tek erkimiz, demokratik bir sürecin tüm organlarıyla işlevsel kılınması, bu erk sahiplerinin de tüm manüpülasyonlarıyla, dezinformasyonlarıyla ve şimdiye kadar kullandığı bütün pislik yöntemleriyle deşifre edilmesidir. Bunu bilerek gidebildiğimiz kadar gidebiliriz. ”



    Malum bu tam olarak Taraf'ın vaazettiği perspektif; bu yaklaşım son derece makul geliyor. Yüzey anlamında hiçbir itiraz edilecek nokta yok gibi, eğer bir takım örtük varsayımlar kabul edilirse..Ah hegemonya mücadelesi sen nelere kadirsin..Bu ideolojik hegemonya mücadelesi körü badem gözlü yapar. Bu yaklaşımın temel modus operandi'si nedir? Düşmanım düşmanı dostumdur mantığı..Düşmanımın düşmanı da olsa sonuçta yine bir düşmandır konuştuğumuz..Taraf'ın yarattığı hegemonya'da bu çoşunlukla gözden kaçıyor..Bir de benim aklıma şu soru geliyor; iki düşmanımın kendi aralarındaki düşmanlığı kendi mücadelem için niye A'dan B'ye kurmak zorundayım, aynı düşmanım dümanı dostumdur mantığını B'den A'ya da kurabilirim o zaman..Demek ki böyle bir mantıkta A'nın mı B'nin mi bana daha düşman olduğumu saptamam lazım..Bu soruya uygun cevabu bulmak için kullandığımız yöntem ne? Şu anda iktidarı elinde bulunduran A doğrudan devlet baskısını uyguladığı için "daha düşmadır". Yani bir anlamda kendi realitemizden değil de, politik teori öyle söylediği için kabul ettiğimiz bir varsayım..Yani öğrenilen bir şey..İngilizcede "Acquired Taste" denen şey..Popüler sanatçılar, vitrindeki entellektüeller öyle söylediği için öğrendiğimiz birşey..Ama ben kendi hayatıma baktığım zaman, şimdi köşe dönme peşindeki hızlı devrimci arkadaşlar belki hissetmiştir ama ben kendim 12 Eylül döneminde bile "devlet baskısını", "faşizmi" falan yaşamadım..İstediğim kitabı, sokakta alınıp götürülürüm korkusu yaşamadan okudum, ki buna Sol yayınlarının kitapları da dahildir..Üniversitede istediğimiz gibi toplandık, siyaset konuştuk, dergi çıkardık..Şu anda bir site çıkarıyoruz, istediğimiz gibi yazıp çiziyoruz.."Yakın düşmanın" sıradan bireyler olarak hayatlarımızda kurduğu baskı böyleyken, uzak düşmanın merkezi iktidara sahip olmadan yarattığı gerçek baskı ise pek aklımıza gelmiyor, doğrudan muhattabı olduğumuz halde..Yakın düşman hakkında bireysel düzlemde kaldığı sürece istediğini söylersin, öte taraftan hadi sıkıysa birileri "inanç" sözkonusu olduğunda aynı özgürlüğü kullanabilsin bakalım..Anadolunun ezici bir çoğunluğunda hissetiğimiz "mahalle baskısını" geçelim, artık metropollerin belli bazı semtleri dışında kendi hayat tarzınızı uygulamaya kalkın bakalım..Malum konu örneklendirmeye gerek yok..Bana ilginç gelen, sıradan bireyler olarak kendi somut günlük varoluşlarımızda üzerimizdeki baskısı çok daha yoğun olanların nasıl olup da bir ortak düşmana karşı sempati duyulabilecek bir partner olarak algılanabildiği..Ha bu baskının icracılarının tarihin herhangi bir döneminde herhangi bir coğrafyasında kendilerinden olmayanlara yaşam hakkı tanıdıklarının bir örneği verilebilse anlayacağım..

    Geçen Sam Peckinpah'ın "Straw Dogs" adlı filmini seyrediyordum..Bir rahip bir bilim adamının evine misafir oluyor..Atom bombasından söz açılıyor..Rahip "Sorumluluk hissediyor musun?" diye soruyor..Bilim adamı -Dustin Hofmann- cevabı yapıştırıyor: "Yoo..Peki sen? İnsanlık tarihinde en büyük katliamlar din adına işlenmiştir ya hani"

    Ergenekon vs gibi konularda sol adına doğru tavrı katılmadığım bir mantığın sonucu da olsa Birgün'ün sergilediğini düşünüyorum; "Yesinler Birbirilerini".

    Şık bir tavır olmayabilir ama bize sunulan seçim kümesinde başka bir alternatif de görünmüyor. Bu benim seçtiğim bir siyasi konjuktür değil..Toplumsal gücüm itibariyle önemli bir aktör olabileceğim bir oyun da değil..Bu oyunda benden sadece figuran olmam bekleniyor..Başkasının oyununda figüran olacağıma başrolde olacağım kendi oyunumu yazarım..

    Yıllardır reel politikanın kuyruğuna takılmaktan kendi çok uzun vadeli pozitif programımızı geliştirmeyi boşladığımızdan, böyle durumlarda apışıp kalıyoruz işte..Ortada böyle bir mesele var, illa ki ya ondan ya bundan olacaksın deniyor..Bana ne? Benim sosyalist projemle ne ilgisi var bunun.?
    Şöyle bir düşünün; bütün sol tarihimizin hep bize dayatılan bu tür "acil" reel politik konularında zoraki bir seçim yapmakla belilerlenmemiş midir? Kürt konusu, AB konusu, Kıbrıs Konusu, Ermeni konusu.. Bütün bunların sosyalist mücadele ile direk ilişkisini kurabilen var mı?

  • onder
    avatar

    Murat'ın söylediklerine katılıyorum demekle biraz acele etmişim sanırım, aslında katıldığım pekçok yön var ama katılmadıklarım da varmış. Detaylara geçmeden önce alakasız gibi görünecek bir düşüncemi aktarayım; reel politik konusu.

    Kendimi bildim bileli reel politike gıcık oldum..Hadi vurgulamak adına daha sert ifade edetim, sosyalist sol politika açısından reel politik gericidir. Murat Belge'yi sevmeyiz falan, en azından kuşkuyla yaklaşırız..Ama yerinde gözlemler de yapar..Mesala bir TV programında hangi bağlamda söylediğini hatırlamıyorum ama "Sosyalizm futuristik bir projedir" demişti..Sosyalist proje yaşanan anla çok fazla ilgilenmez aslında..Geleceği kurgular..Bu yüzden aslında sosyalist proje felsefeden ayrı düşünülemez..Temel insani açmazlar, varoluşsal problemler üzerine de düşünür..Ama bizdeki sosyalist sol politika yapmanın tarzını düşünelim şöyle bir; hem kişisel düzeyde hem örgütsel düzeyde sadece şimdiye yönelik politika yapmıştır, yani sadece reel politik alanda söz söylemiştir..Futuristik açılımların rehberliği olmayınca, kendini reel politiğin kaotik ortamında doğaçlama spekülasyonlar yapmakla sınırlamıştır, politikanın ütopik yönünü tamamen dışlamıştır. Ortaya da birkaç yıl sonra unutulup gidecek anlık politik gevezeliklerden öte herhangi bir politik açılım koyamamıştır..Her zaman kendi dışındaki başka dinamikler tarafından belirlenen politik konjuktürün kuyruğuna takılmış bulmuştur..Bu ülkede politika yapmaktan anlaşılan şey, o anda kimbilir kimim belirlediği bir politik alanda kendi sözünü de söylemiş olmaktan öte gidememiştir..Siz bu ülkede özellikle reel sosyalizmin çöküşünden sonra kendi pozitif gündeminin takip edebilen, kendi programını, projesini politik alana dahil edebilen bir sol açılım biliyor musunuz? Beğenelim ya da beğenmeyelim, iyi kötü pozitif bir gündem sunan hep klasik sol anlayışların dışındaki yeni toplumsal hareketlerden çıkmıştır; mesala Dünya Sosyal Forumu, mesala topraksızlar hareketi vs. Bu tür açılımlar bu ülkenin kıyısından bile geçmiyor..Bu ülkede sol reel politik hakkında sohbet konusu olmanın ötesine geçemiyor

    Neyse bu konuya girersem çıkamam..Keseyim bari..

    İkinci bir itirazım da "siyasi terminolojinin ve kuramların o veya bu sebeple kapsayamadığı anlarda ve alanlarda edebiyat hakikaten işe yarıyor" konusunda..İnsanlar arasındaki düşünsel iletişimi kolaylaştırmak için metafor, metonim, teşbih vs gibi söz söyleme tekniklerini kullanılması anlamında ise katılıyorum elbette..Ancak genel olarak sanatın, özel olarak edebiyatın eski yüzyıllarda oynadığı toplumsal devindirici rolünü artık eskisi gibi oynayabileceğini düşünmüyorum..Bu konu üzerine de sayfalar dolusu konuşabiliriz..Ama özetle böyle düşünmemin şu an aklıma gelen iki gerekçesi var; birincisi yaşadığımız post-modern zamanlarda sanat özellikle anlatı sanatı artık bir eğlence sektörü haline gelmiştir. Herhangi bir edebi üründen şahsen Lost kadar keyif alabileceğimi sanmıyorum..Belki çok şahsi belki geçici birşey, genelleme yapmak doğru değil belki..ama az çok bir eğilimi ifade ediyor bence..Sizce gerçek bir edebi başyapıt en son ne zaman yazılmıştır..Öyle iyi bir roman, öykü falan kastetmiyorum, gerçek bir başyapıt. Kimdir mesala? Marquez benşm aklıma geliyor..O da malum klasik bir anlatı değil, belli bir fantezi unsuru var..Neyse dağıtmayalım ama sanıyorum sanatın içine ciddi bir eğlendirme, hoşca vakit geçirtme kaygısı dahil olmuştur..Eskilerin yaptığı gibi derin felsefi çözümlemelere, insanlık durumunun "puslu kıtalarına" dalan eserler pek yazılamaz gibi sanki..Şöyle bir örnek vereyim; "Suç ve Ceza". İki ciltlik anıtsal bir eser. Konusu ne? İnsanlığa hiçbir faydası olmayan tefeci bir kadını öldürmek suç mudur? Günümüzün vahşi toplumunda ne kadar naif bir vicdani mesele gibi geliyor değil mi? Böyle bir durumla karşılaşıldığında yaşlı cadının baltayla öldürüleceği zaten verili bir durum olarak varsayılıyor..Yani eskinin derin çözümlemeleri, vicdani hesaplaşmalarına bu toplumda pek gerek yok gibi..Günümüzde hayatta kalma yegane varoluşşsal sorunsal olarak yerleşmiş gibi; Survival tekniklerini, ana teması bu olan bayağı bir popüler kültür ürünü birikmiş durumda..Discovery'de "Survivor Man" ve "Man Vs. Wild" adlı çok popüler iki dizi var..Sonra malum şu survival reality show'ların popülerliği..Felakate sonrası dünya ya da ters ütopya temalı kült filmler..Sanatın bu eğlendirme eksenli yapılanışını ikinci gerekçemle de bağlantılı; Sanat bence artık hiç olmadığı kadar bireysel bir aktivitedir..Sanatın her türü bana bireyselliği/bireyciliği besliyor gibi geliyor..Bireyciliği besleyen herşeye de ben kuşkuyla bakıyorum..Toplumsallığı, toplumsal alanları sürekli kaybediyoruz..Bir toplumsal matrisin olmadığı bir dünyada, bağımsız, izole olarak yaratılan her sanat ürünü bana bireyci olmak zorundadır gibi geliyor..Bireyciliğ değil kollektiviteyi vaaz eden bir sanata ihtiyacımız var gibi geliyor..Aslında sanata değil bir anti-sanata ihtiyaç var belki de..Bu anlamda "Situanionist International" hareketinden çğrenebilecek çok çey var..Guy Debord'un "Gösteri Toplumu"nu iyi okumak lazım..Situanionist harekete giriş içinde "Ruj Lekesi" adli kitabı öneriyorum..

    Uzun oldu..Reel politik açısında itirazlarımı ikinci yorumda aktarayım..

  • Murattı
    avatar

    Aslında desteklemek babında genel/benzer bir girizgah yapmak istemiştim; belki gereksizdi, itiraz falan yok yani. Senin söylediğin “reel politik-ideolojik meseleler” ayrımından yola çıkarak yakın ama farklı gurupların argümanlarına dönüktü girişim. Kendimce önemli gördüğüm iki noktanın da altını çizmeye çalıştım. Onlar da cevabında bahsettiğin noktalar.

    Hasbelkader edebiyatla uğraşan biri olarak, deniz feneri benzetmen hoşuma gitti. İletişime dönük dil tercihinde etkili oluyor bu metaforlar. Önder’ e de daha önce bahsetmiştim: siyasi terminolojinin ve kuramların o veya bu sebeple kapsayamadığı anlarda ve alanlarda edebiyat hakikaten işe yarıyor. Neyse...

    “Reel politikte yakınlaşmış gibi görünen politik duruşlar, ideolojik anlamda başka denizlerde, başka iklimlere yelken açmış tekneler misali farklı noktalarda vucut bulabiliyor.”

    Resmi ideolojinin ve geleneklerin kıstasları dışında kalarak marjinalleşen grupların birgün aynı demokrasiye el açmaları anlaşılır olduğu kadar; ortak ihtiyaçlar karşısında ittifak kurmalarını da mümkün kılan bir durum/olgu gibi gözüküyor. Oldukça anlaşılır bir örnek: Fundementalist(islamcı) bir akrabam bana, benim ideolojimi bilerek, İsrail’ in yaptıklarını kınama mesajı gönderdi ve buna onay vermemi rica etti. Onay verdiğim bildirinin altında marjinal/islamcı bir grubun adı vardı. Gözümü bile kırpmadım, verdim onayı. Peşinden sol bir grubun ki geldi, ona da verdim.

    Marjinal ideolojilere mensup iki kişinin ortak düşünce balonuna şunlar yazılabilir belki: “Benim hayal ettiğim yaşam modeli onunkinden farklı. Ancak, bizi, her ikimizi, tam da şu anda, hayallerimizle birlikte toprağa ve tarihe gömmek isteyen resmi erk sahibine karşı tek erkimiz, demokratik bir sürecin tüm organlarıyla işlevsel kılınması, bu erk sahiplerinin de tüm manüpülasyonlarıyla, dezinformasyonlarıyla ve şimdiye kadar kullandığı bütün pislik yöntemleriyle deşifre edilmesidir. Bunu bilerek gidebildiğimiz kadar gidebiliriz. ”

    İttifak, ortak taktiksel strateji vb zor konular bunlar; pozisyon açısından beni aşar. Tartışılabilir, ayrı konu. Ancak, “aynı hedefi” gösteren vefakat yöntemsel farklılıklar arz eden sol fraksiyonların haline bakınca ütopik de görünüyor. Günlük siyasette -bilerek veya bilmeyerek- ortak dilin kullanıldığı son zamanlarda sık oluyor. Özellikle liberaller ve Kürt aydınları arasında. Zaman zaman buna muhafazakar liberaller de angaje oluyor. Belki günlük söylemlerimizde hepimiz kuruyoruz bu angajmanı... Uzun lafın kısası; özellikle son yıllarda verdiğim tepkiler otonom tarzda. Kendi adıma iki kerterizim var: içtenlik ve ışığının rengine ve konumuna hala inandığım ‘deniz fenerim’.

  • AliOsman
    avatar

    'Reel politiği ya da ideolojik meseleleri baz almanın, siyasi duruşumuzu açısal anlamda yerinden oynatmadığını düşünüyorum(aksi, siyaseten etik sorunlara ya da tutarsızlıklara sebebiyet verebilir çünkü).' Benim yazıma itiraz gibi geldi ama açıkcası neye itiraz edildiğini pek anlayamadım.

    Zaten yazının devamında da 'Kişisel olarak hassasiyet gösterdiğim nokta, yanlış insanlarla aynı gemideymişim gibi algılanmak, daha da kötüsü bunu bilmeden yapmak.' gibi bir yaklaşım göstermişsin. Bu bölüme kesinlikle katılıyorum. İdeolojik duruş, 'Denizfenerini referans alma' metaforu ile bunu anlatmak istemiştim. Reel politikte yakınlaşmış gibi görünen politik duruşlar, ideolojik anlamda başka denizlerde, başka iklimlere yelken açmış tekneler misali farklı noktalarda vucut bulabiliyor. O an için rüzgar benzer, hava sıcaklığı yakın, nem aşağı yukarı aynı olabilir ama farklı denizlerde olmaktan kaynaklı 10 dakika sonra havanın bir yerde patlarken,diğer yerde günlük güneşlik olmayacağını kimse bilemez.

    Bir de ideolojik yakınlık olarak ya da olmayarak, yapılması zaman zaman zorunlu (ya da faydalı) olan 'siyasi ittifaklar' mevzusu var ki.. O bambaşka bir konu...

  • Murattı
    avatar

    Reel politiği ya da ideolojik meseleleri baz almanın, siyasi duruşumuzu açısal anlamda yerinden oynatmadığını düşünüyorum(aksi, siyaseten etik sorunlara ya da tutarsızlıklara sebebiyet verebilir çünkü). Ancak, tartıştığımız konunun yakınına veya uzağına düşmek gibi bir “doğrusal sapma” durumu yaşanabilir, ki bence önemli değildir. Doğru terminoloji kullanıldığında destek alınan ideolojik referanslardan kopmadan her türlü reel siyaset konusu gerçek solun terminolojisini ve referanslarını bilmeyen birinin anlayabileceği biçimde çözümlenebilir, tanımlanabilir. Bu bağlamda herkesle ve her bireyle iletişim kurmak mümkün elbette. Bunu günlük hayatta hepimiz yapıyoruz. Kişisel olarak hassasiyet gösterdiğim nokta, yanlış insanlarla aynı gemideymişim gibi algılanmak, daha da kötüsü bunu bilmeden yapmak. Kendini “radikal sol” diye nitelendiren bir sürü insan ergenekonu BOP içinde bir tezgah olarak değerlendirip demokratik süreçler karşısında aleyhte tavır alabiliyor. BOP meselesinde aynı stratejik parametreleri kullanıyorum bu insanlarla. Neticede emperyal sürecin bir uzantısı ya da parçasıdır. Ancak ergenekonun da bu meseleden çok bağımsız olmadığını; neticede global zeminde cereyan eden emperyal süreçte ‘merkezi otoriteyi(sosyo-ekonomik ve politik anlamda sınıfsal konumunun farkında olan emekçiler hariç her türlü erk sahibi=sivil/askeri bürokrasi+sermayedarlar) temsil eden bütün unsurların bu süreçten nemalanmak adına hareket ettiklerini ve illegal alanda eşkiyalığa soyunduklarını fark edemiyorlar, belki de etmek istemiyorlar. Bu insanlarla reel siyasetin diliyle konuşmak ne kadar anlamlı bilmiyorum. İdeolojik açıdan yakın olduğum insanlara, “nihayetinde bu emek-sermaye çelişkisidir” demek ne beni ne onları bir yerden alıp bir yere taşıyor. Ancak kendine solcu deyip gündemdeki mevzulara sağ ayakla girenlere daha net daha özet kavramlarla konuşmayı tercih ediyorum. Selamlar.

  • AliOsman
    avatar

    Aslında bakış açısı olarak siyasi duruşumuzu reel politik ve 'ideolojik meseleler' gibi genelleyerek ikiye ayırırsak; reel politikte zaman zaman yakınlaşan ya da yakınlaşıyormuş gibi görünen politik eksen, hatta ve hatta aynı gemideymişiz hissiyatı veren ifadeler, ideolojik ve algısal farklılıklar yüzünden koordinat ekseninde çok farklı noktalarda kendini bulabiliyor. Bu noktada Murat'a ben de katılıyorum. Reel politik mevzulara kafa yorarken ideolojik eksenden çok uzaklaşmamakta fayda var. Ne kadar kulağa eski ve demode bir kavram gibi gelse de 'emek-sermaye çelikisi' 'malesef' temel çelişkilerden biri olmaya devam ediyor.

    AKP-CHP, İslamcı-Laik çelişkileri lokal ve konjektüreldir. Ha bu demek değil ki bunlara ilişkin fikrimiz olmasın ve bunu ifşaa etmeyelim. Lakin istediğin kadar sağa sola git, bu salvoları gece deniz fenerini referans alarak yapıyorsan, ne kadar sağa veya sola gittiğinin pek de bir önemi yok aslında. Fakat deniz fenerlerini sapıtırsan (yanlışlıkla ya da bilerek), ya da başka bir fener bulmuşsan, işte o zaman aynı denizde olduğunu düşünerek başka rüzgarlara yelken açma tehlikesi beliriverir.

  • annakarenin
    avatar

    Merkezi otoritenin küresel sermayeye karşı bir kalkan olduğuna inandığım için, "elle tutulur yanı kalmadığını" kabul etmek işime gelmiyor açıkçası... Gemi batana kadar yelkenleri suya indirmeye dayanmıyor yüreğim...

    Selamlar,

  • Murattı
    avatar

    "Merkezi otoritenin küresel sermayeye karşı bir kalkan olduğuna inandığım için..."

    "Naif" bir bakış açısı.

    Merkezi otoriteden benim algıladığım; küresel/yerel her türlü sermaye grubunun makro ölçülerdeki kurumsal yansımasıdır; düzenleyicisidir(bütün organlarıyla). Kaldı ki, sermayenin yerlisi yabancısı olmaz. Olduğunu iddia eden ontolojik anlamda hata yapar ve asıl mesele bağlamından kopar. Mesele; "AKP-CHP çekişmesi" ya da "kutsal merkezi otorite - onu satan siyasi iktidar" çatışması değildir; mesele, emek-sermaye savaşıdır. Siyasi iktidar, merkezi otoriteyi savunurmuş görünen laik bürokratik kesime karşı bu çatışmadan galip çıkarsa, yabancı sermayenin önü biraz daha açılacak; yerli sermayeyle ve onun bekçiliğini yapan merkezi otoriteyle bütünsel kucaklaşması daha kolay gerçekleşecektir. Neticede; sömürünün efektif alanı ve derinliği artacaktır. Kısacası, savunmakta olduğunuz merkezi otoriteyle birlikte sermaye grupları tamamen ortadan kaldırılıp, sivil halkın egemen olduğu yatay bir örgütlenme modeli gerçekleşmedikçe bu kale kapma oyunu sürecek; filler tepişirken ezilenler gene çimenler olmaya devam edecektir.

  • onder
    avatar

    Murat'ın söylediklerine katılıyorum..

  • Murattı
    avatar

    AKP ile CHP arasındaki simbiyotik ilişkinin deşifre edilmesi önemlidir ki bu pisliğin özüne dair önemli ip uçları verir. Ancak deşifre edilmesi gereken çok daha büyük ilişki modelleri var: Merkezi yönetim ve ulus-devlet gibi. Zira, "legal" hiyerarşik yapılar içindeki illegal örgütlenmeleri ve eylemleri meşru sayan zihniyetin dayanak noktasıdır bu kavramlar. Terminolojik olarak rasyonalize edebilir; hatta savunabilirsiniz. Yok edildiklerini düşünüp kaygıya kapılabilirsiniz. Ancak içinde bulunduğumuz siyasi gerçeklikte elle tutulur yanları kalmamıştır.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #15 Murat Müfettişoğlu 25-02-2009 13:53
Önder,
Hem kendisi hem arka planı açısından zor bir mesele. Reel politik dediğimiz zaman varolan/güncel süreci anlıyoruz. Paralel boyutta hayata geçirilmesi gerektiğini öne sürdüğün sürecin dilinin/argüman larının/pratikl erinin reel olandan nasıl ve ne oranda bağımsız tutulabileceğin e ve içiçelik halinde nasıl davranılabilece ğine dair daha sarih fikirler öne sürmek; gündemin gün be gün değiştiği, aydınlanmaya dair temel düşüncelerin bile içselleştirilme diği bu ülkede bana biraz zor gibi geliyor. Üstelik, 'paralel politik sürecin' giderek 'reel süreci' etkilemesi ve dönüştürmesi gibi temaslar zorunluyken. Yoksa kendi halinde marjinalleşen ve giderek dar grupların savunusuna dönüşen bir tuzakla da burun buruna kalınabilir. Sürecin dilinin ve dinamiklerinin alt yapısı bu anlamda yeterince oluşturulmazsa, ya reel politikten seslenmek ya da salt teoride kalmak gibi bir ironi bile yaşanabilir. Bu çabayı, solun yaşadığı tıkanıklıkla ilişkilendirdiğ imizde daha neler söylenebilir? Doğrusu merak ediyorum...
Alıntı
 
 
0 #14 Önder Kurt 24-02-2009 11:49
Muradım,

Ben de senin söylediklerine tamamen katılıyorum. Aksi düşünülebilir mi? Herhangi bir somut uygulaması gerçekliğe yönelik herhangi bir izdüşümü olmayan bir açılım düşünülebilir mi? Ben bunu demiyorum, eğer diyor olsaydım komik duruma düşerdim ya da dar komünal bir yaşam savunusu yapan bir hayalperest, ya da aralarında kurdukları kitap kulübünün gazına gelip teori herşeyden üstündür diyen hevesli üniversiteli genç.

Gerçeklik mutlak çerçevedir, pratik aşılamaz mutlak anlam evrenidir. Buna karşı çıkan felsefelere ne dendiğini biliyoru; İdealist/Metafizik.

Post-yapısalcılar, tabii bu arada Deleuze, metafizikten nefret eder..Bütün teorilerini metafiziğe karşı verdikleri savaş etrafında kurmuşlardır..B u adamlar ilginç bir şekilde kendini materyalist sanan ortodoks solun da dahil olduğu pekçok anlayışın aslında ne denli yaşamdan kopuk "metafizikler" olduğunu gösterirler..

Benim iddiam da böyle birşeydi; bu yüzden reel politikten gıcık alıyordum..Bizd e reel politik, reel politik gibi yapılmıyor..Biz de Reel Politik, başka bir metafizik gibi yapılıyor..Mate ryalist anlayışın uygualaması sanılan şey alıp seni metafiziğin göbeğine koyuyor. Somut öreneklerle açıklayayım ne demek istediğimi; Bizde "politik" insan profili nedir? 3-5 "politik" kitap okumuştur, ki bunlar Lenin'in "Ne yapmalı?"sı, Politzer'in "Felsefenin Temel İlkeler" kabilindendir, bu 3-5 kitabın üstüne günlük olarak da gazete başlıklarını okur..Böylece "politik" bir bilinci oluşmuştur..Son ra bunu "gerçekliğe" uygular..Ha işte benim sorunumu da burda çıkıyor; Bu "gerçekliğe" uygulamanın çoğunlukla yaygın olan tarzı nedir; bence sadece sohbet..Yani bazı fikirlerin sadece kendi aralarında girdiği bir ilişki sözkonusu..Uygu lamalar değil, uygulamalar hakkındaki fikirlerin bağımsız etkileşimi sözkonusu burda..Peki metafiziğin bir tanımı da bu değil midir; fikirlerin gerçeklikten ayrı kendi bağımsız varoluşlara sahip olması..Ayrım budur, metafizikliği belirleyen o ayrı bağımsız varoluşu sürdüren fikirlerin temaları değildir..Yani gerçek hayatta birşeyleri değiştirmiyorsa n Meleklerin cinsiyetini de, güncelin göbeğindeki kürt sorunun da tartışıyor olsan farketmez; her ikisinde de metafiziğin alanındasındır. .Fikirlerin kendi bağımsız varoluşudur metafizik..

Benim için kollektif bir çabayla bir piknik organize etmeye yönelik fikirler son derece materyalisttir de, ama örneğin türkiye devriminin kırdan mı şehirden mi yoksa Kırşehir'den mi başlayacağını, "Suni Denge"nin hangi eylemlerle bozulacağını tartışmak, ya da herhangi somut bir uygulaması olmayan "emek eksenli politikalar" söyleminin bıkıp usanmadan yinelemek metafiziktir..B en şuna bakarım; şu bardağı burdan alıp şuraya koyabildin mi? Ben sadece devrim teorisiyle (ya da konumuz bağlamında reel politik ile) ilginiyorum diye, günlük hayatta yapılabilecek ufak tefek koolektif çabaları küçümsüyorsan materyalist değil, kusursuz bir metefizikçisindir..

Son bir örnekle bitiriyorum; Reel Politika yaptığını sanmanın nasıl da dönüp reel poltika yapmanın kendisine zarar verdiğinin bence mükemmel bir örneği. ÖDP deneyimden bahsedeceğim; Önce tarihsel arkaplana bakalım;

Bir Müslüman ülke burası; olduğunca muhafazakar, olabildiğince sağcı..Bu en genel tarihsel çerçeve..Bir de bunun üzerine 80'de faşist bir darbe yaşamış bu ülke..Bunun ardından bu sağcı ülkenin olan toplumsal değerleri, dayanışmacı ruhu da Özalizm denen şeyle tarümar edilmiş; "Benim Vatandaşım işini bilir" felsefesi, köşedönmeci ablayış hakim kılınmış; bunun da üstüne 1991'de sosyalist blok çökmüş..Sosyali zm bir teori olarak bütün itibarını yitirmiş.

Şimdi ÖDP kurulduğunda tarihsel arkaplan bu; yani son derece sağcı bir ülkede faşist bir darbenin üzerinden 20, Sovyet çöküşünün üzerinden daha 10 yıl bile geçmemişken hala köşedönmeci Özal felsefesinin etkisi altında bir ülkede "Sosyalist" bir parti kuruyorsun ve SEÇİMLERE GİRİYORSUN.

Böyle koyunca absürdlüğü ortaya çıkıyor bence..Gücün varsa güç gösterisi yaparsın, olmadan yaparsan kendini olduğundan büyük gibi göstermeye çalışan kurbağaya benzersin. Son derece basit bir gözlem; bu ülkenin şimdiki koşulları ve dünyada sosyalizmin genel prestij kaybı sosyalist bir parti kurmaya elverişli midir? Boyacı küpü mü bu, parti kuruyorsun..

ÖDP'nin zamansız kurulmas, hem de büyük bir heyacanla kurulması sonucu doğuran zihinsel yapılanmanın temel özelliği nedir; reel politik eksenli düşünüyor olmak..

Şu bizim protesto mitinglerimizde de aynı zihinsel yapı sözkonusu değil midir? Mesala en son birkaç yıl önce Birgün ya da ÖDP'nin düzenlediği "Birarada Yaşayabiliriz" mitingini hatırlıyorum..B ir miting siyasi bir pratik olarak etkisini yapabilmesi için büyük kitlelerle yapılmak zorundadır..Bir kaç bin kişiyle miting yaparsan kendi elinle lades olursun; vermeye çaılıştığın mesajın tam zıttı bir mesajı verirsin; "Ha demek ki bunlar bir avuç hayalperest".

Bizde politika yapmanın yegane yöntemi olarak bu tür reel politik uygulamaları sanılıyor..Poli tiklik böyle birşey olarak algılanıyor..Po litiksen hemen siyasi arenaya gireceeen gündemdeki konular hakkında taraf olacaan, seçimlere girip en yüksek oyu toplamaya çalışacaan vs.vs..

Tamı tamına da reel politik alana odaklanmış ÖDP 10 yılın ardından reel politik alanda herhangi birşeyi değiştirebildi mi? 10 yıl, 100 yıl daha kalsa değiştirebilir mi? Bu süre içinde yaptıkları reel politik alanın temel değişkenlerini etkileyebildi mi?

Kuruluş gününe geri dönelim; Parti kurulmayıp da ne yapılacaktı? Bir hareket olunabilirdi, toplumun, günlük hayatın bağrında politik bir hareket olunabilirdi..Ş imdi çevremizde bir ÖDP'li kimliği görebiliyor muyuz..Bir insan karşımıza çıksa ve ben ÖDP'liyim dese, hakkında çok genel fikirlerin dışında bir izlenim elde edebilir miyiz? Şimdi bariz bir şekilde ortaya çıktığı gibi bu ÖDP'li arkadaşımız bir liberal de olabilirdi, bir Ortodoks da, bir kemalist de..

O zamandan bu yana değiştiremeyece ğin birşeye -reel politikaya- odaklanıp seçimlere girip yüzde 3-5 kadar bir oy almaya çalışmak yerine, hayatın içinde, toplumun içinde belli bir yeni solcu kimliği, yani diyelim bir ÖDP'li kimliği yaratılmaya çalışılamaz mıydı?

Benim sosyalizm füturist bir projedir derken kastettiğim buydu; hemen bir sonraki yerel seçimlerde muhtar seçilmeye çalışmak değil, hayatın içinde sosyalist kültürü, sosyalist ilişkiler "nüvesini" -sosyalist üretim tarzını değil- yerleştirmeye çalışmak lazım..Fethulla hçıların, Nurcuların kendi ideolojilerince yapmaya çalıştığı tam da bu değil mi? Fethullaşçılar beraber büyür, birbirlerini destekler -hem fikirsel hem maddi olarak-, sosyalistler ise büyük egoları ve sinizmleri yüzünden birbirini yer.

İdris Küçükömer'in ünlü formülünün bir varyantı ile bitireyim;

"BU ÜLKEDE SAĞCILAR MATERYALİSTTİR, SOLCULAR İDEALİST"
Alıntı
 
 
0 #13 Murat Müfettişoğlu 23-02-2009 19:17
Abi(önder) Taraf konusunu geç, sana tamamen katılıyorum.

Demek istediğim, son mesajındaki “soruları” sorman, yorumları yapman bile, güncel siyasetin kirine bulaşmadan ya da tuzaklarına kapılma kaygısı taşımadan tavır koymandır, ki gereklidir. Bunu söylüyorum ben de. Ana haber bültenlerindeki en dangalak haberi bile yeri geldiğinde yorumlayıp deşifre etmek lazım. İdeolojik tutarlılığını ve inandırıcılığın ı kanıtlaman gerektiğinde elinde başka malzeme var mı sanki? Kaldı ki, siyasi bir triği açığa çıkarırken kullanman gereken ideolojik referansları her türlü olguyu/gerçeği baz alarak işlevsel kılman önemli değil mi? Sana değil bu sorular sen bunları zaten yapıyorsun, gördüğüm kadarıyla.

Aydın bilir ama sadece bilir; entellektüelse bilmekle kalmaz, tavır da koyar. Bu ayrımı Fikret Başkaya yapmıştı. ODTÜ felsefe bölüm başkanı Ahmet İnam’ da bir röportajında şöyle demişti. Entellektüel, televole programlarına da bakar, sonra gider çalışma odasında mesneviyi farsçasından okur:-)

Hadi selamlar
Alıntı
 
 
0 #12 Önder Kurt 19-02-2009 20:48
Aslında hassas konuları tartışmak bende stress yarattığından son yazdığım iki yorumu, yazdıktan hemen sonra yayından kaldırmıştım ama sanırım yeteri kadar hızlı davranamamışım. .Söylediklerin havada kalmasın diye tekrar yayına alıyorum.

Önceki yazdıklarımda fazla ısrarcı olamayacağım..Ç ok da bel bağlayabileceği m sağlam temelli argümanlar değil..Benimkis i çok yoğun bir bireysel tepki..Elimde değil..Taraf grubundan kayıtsız şartsız nefret ediyorum, onlarla herhangi bir doğruda bile buluşmayı içime sindiremiyorum. .Herhangi bir konuda uzlaşamayan binbir parçalı solumuzun tek bir konuda uzlaştığı bilinir; Aydınlık grubuna duyulan nefret..Şimdi şöyle ifade edeyim Taraf'a olan nefretimin ne boyutta olduğu anlaşılsın diye; Taraf karşısında Doğu Perinçek kırk yıllık yoldaşım gibi geliyor..

Taraf çıkana kadar Taraf'ın savunduğu şeyleri bireysel olarak ben tartışma gruplarında savunuyordum..A rtık bunlar Taraf'ın ağzından dile getiriliyor diye yanlışlandıklar ı anlamı çıkmaz tabii..Ama ben kavramların, söylemlerin özneler üstü, aşkın anlamları olduğuna inanmıyorum..Na sıl bir koordinatta anlamlandırıldı klarının da önemi var. Misal; ABD niye Irak'a girdi, ya da Irak'a gelen kadar bilumum ülkeye istediği gibi girdi; Özgürlük ve Demokrasi getirmek için..Demek ki özgürlük ve demokrasi gibi kavramların bile bağlam ötesi bir anlamları yok..

Zizek'in Lacancı psikolojiden alıntıladığı güzel bir çözümleme var; Ödip karmaşası ile ilgili..Malum Büyük Öteki'nin, yani toplumun, geleneklerin vs otoritesi Ödip karmaşasından geçilerek kurulur..Ödip't e anneye karşı duyulan ensest istek yasaklanarak yasanın otoritesi kurulur..İlginç olan burda devreye giriyor; aslında ensest bir ilişki zaten imkansızdır, imkansız olan birşey yasaklanarak asıl amaç, yani yasanın otoritesini içselleştirmek gerçekleşir..

İşte benzer bir süreç de şu an Taraf ve efendilerinin tuluatında sergleniyor; özgürlükçü her muhalefette zaten imkansız birşey yasaklanarak birilerinin yasasının otoritesi kuruluyor..Bir özgürleşme projesi olarak sosyalist mücadelenin milliyetçi, ayrımcı, baskıcı vs olması düşünülebilir mi:-? Böyle bir sosyalist projeksiyon tasavvur edilebilir mi? Hangi anlayıştan olursa olsun Herhangi bir sosyalistin bir ermeniye, kürte vs karşı bir önyargısı vs olabilir mi? Mümkün mü böyle birşey? Ya da namazında niyazında biri gelip ben dindarım ama aynı zamanda sosyalistim dese herhangi bir sosyalist tarafından dışlanır mı?

Tıpkı zaten imkansız olan ensestin yasaklanarak yasanın Süperego'nun otoritesinin kurulması gibi, sosyalistler için düşünülmesi zaten mümkün olmayan şeyler yasaklanarak, sosyalist olmayan bir vicdan, sosyalizmle alakası olmayan bir Süperego yaratılıyor..Uz un vadede değerlendirilir se Taraf'ın efendilerinin asli hedefi Kemalistler ya da mevcut statüko falan değil bence..Asıl hedeflenen toplumun sınıf temelli bir muhalefet geliştirmesinin en zayıf olanaklarını bile köreltemek..Şak a gibi..Bunca yoksul, bu kadar kadersiz bir ülkede tartıştığımız meselelere bak; kızlar başörtüsü taksın mı takmasın mı, ermenilere yapılana soykırım densin mi denmesin mi, kürtçe TV olsun mu olmasın mı? Bütün bu politik sorunsalların ne gibi politik bir vicdan yarattığını soralım kendimize? Bu "sorunsalların" yaratacağı politik özne nasıl olur?

Leman'da bir dönem popüler olan gönül adamı gibi bir gözünde bir damla gözyaşı eksik olmayan, sevelim, sevilelim, farklılıklarımı za saygılı olalım, empati gösterelim vs diyen bir tip...Hegel'in mükemmel bir tanımı var bunlar için; "Güzel Ruh".

Reel politik yoksanmalı demiyorum..Ama reel politik toplumsal gücün, uzun vadeli bir teorin, bir açılımın varsa yapabileceğin birşeydir..Bunl ar olmadan yapmaya kalkarsan, bence Siyaset Meydanında yapılan türden birşeyler yapılır ancak..

Sizi bilmem ama sol adına piyasayı tamamen Güzel Ruh'ların kapladığını düşünüyorum..Ya Güzel Ruh'lar, ya da arkaik ortodoks sosyalistler..B aşka alternatif yok maalesef..
Alıntı
 
 
0 #11 Murat Müfettişoğlu 19-02-2009 19:36
Önder,
Sosyalizmin fütüristik bir proje olduğuna ben de katılıyorum. Ancak aklıma şu soru geliyor: “Geleceği kurgularken güncelden ne derece kopuk davranabiliriz? Ben geleceği tasarlarken başkaları içinde bulunduğum anı yapılandırıyor ve bana ayak bağı olmaya devam ediyor. Buna kayıtsız mı kalmalıyım? Veya hangi noktada ne düzeyde tavır koymalıyım? Kıstaslarım ne olmalı? İnsanlığı sınıfsız topluma götürecek/motiv e edecek parametrelerle günceli ne oranda buluşturmalıyım ? Ergenekon denince aklımdan geçen en son söz: “yesinler birbirlerini” Benim de söyleyeceklerim olamaz mı? Taraf grubunun sinsiliğinin ve son kertede neye hizmet ettiğinin farkındayım. Ama beni konjonktürel olarak enterese eden şeylerin bazılarını ve benzerini Tarafın ya da başka bir siyasi grubun söylemesi benim açımdan neyi değiştirir ki? Buyur işte Murat Belge’ nin önceden ya da şimdi söyledikleri. Doğru söylediğinde katılıyorum, yanlış söylediğinde katılmıyorum. Sol liberaller ne diyor diye hergün Taraftan iki makale okuyorum. Ama Marksist yayın organlarına da bakıyorum. Ve Tarafın genel tavrına elbette katılmıyorum. İsrail’ de çocuklar öldürüldü. Bu gerçeğe yürekten tepki verdiğine inandığım herkesle ortak doğaçlama tepkiyi veririm. Ne benim ideolojim onunkine bişey katar ne de onunki benimkine. Umurumda da olmaz açıkçası. Vicdanımı devre dışına alıp ‘güncelin çamuruna bulanmamış’ ideolojik parametrelerle her an her durumda iş görecek soğukkanlılıkta ve bilinçte olmayabilirim. Varsın bu da benim açığım olsun. Ama bu “açık” benim gibi düşünmeyen birilerinin hayatımda ilk defa bana hak vermelerine ve samimiyetimi görmelerine sebep oluyorsa. Benim içtenlikle ilgili bir sorunum yok ama ONUN var ve bunu görmesi ikimiz için de İYİ...

Bana kalırsa popüler siyasetle reel siyaset arasında da bir nüans var. İşler bu noktada karışıyor gibi. Popüler olan; kendini dayatan veya manüpülasyon yoluyla kendine çeken. İçeriğine de bakarak, o zaman derim: “yesinler birbirlerini” diye. Ancak ortada kökleri faili meçhullere uzanan/dokunan/ kurgulayan/gerç ekleştiren düpedüz bildik bir örgüt gerçeği var. Ve bu gerçek benim gelecek düşlerime birinci dereceden tesir ediyor. Neden taraf olmayayım? Neden, umurumda değil, diyeyim? Mesai arkadaşlarımda ve mahallemin bakkalında Kürtlere karşı kaya gibi önyargılar oluşmasını sağlayan, dahası Kürtleri düşman belleten bir anlayışı canlı tutan bir örgüt gerçeğine nasıl kayıtsız kalabilirim? Seneler önce biz söylediğimizde komplo teorisi deniyordu, sözümüz kısa düşüyordu. Dediklerimiz –birilerinin çıkar amaçlı motivasyonuyla ve ABD’ nin de yardımıyla da olsa- doğru çıktı. Susup siyaseten absürd bir çelişkinin oluşmasına mı sebep olalım? Neticede; sen geleceği tasarlarken sana tuzaklar kuran bir yapının iç yüzlerinden birinin ifşasıdır olup bitenler. Ergenekonla sınırlı değildir söylediklerim. Ulusal ve uluslararası siyasi süreçlerin hepsini kapsar nitelikte düşünmeye çalışmak ve tavır almak lazım. Buna Hindistandaki otel baskını da dahildir, Rusya’ nın Güney Osetya’ ya saldırısı da. Peki hangi noktada susuyor ve çekiliyorum? Seçimler söz konusu olduğunda mesela.
Neresinden baksan inanmadığım, inandığım düşüncelerin de bir biçimde önünü kesen bir “demokratik sistemin” sandığına gitmiyorum. Sonuçları bile merak etmiyorum. Film veya varsa avrupadan maç seyrediyorum. Kimin kazandığını sabah söylüyorlar. Popüler olan, kurgulanandır bu. Aksinin doğru olduğuna kimse inandıramaz beni. Burjuva parlementer sistemi. İnanmıyorum. Bitti. Nereye yazdığımı hatırlamıyorum ama konuyla ilgisini olduğunu düşündüğüm bir şeyler yazmıştım. Hayalet’ e de olabilir. Hislerimin senin tavrınla örtüşen kısmına tercüman olsun diye, şimdilik bitiriyorum:

“NTV’ de yayınlanan yorum farkını arada izliyorum. Emre Kongar – Mehmet Barlas kapışması olarak başlamıştı; Kongar- Cengiz Çandar kapışması olarak devam ediyor. Ekranın sivil/askeri bürokrasi kanat – sivil/liberal kanat şeklinde ortadan ikiye bölünmesi, ya da, bu iki kanat arasındaki iktidar savaşı diye algılıyorum durumu. Çoğu zaman sinirden elleri ayakları titriyor ikisinin de ve fakat iş sistemi kökten tehdit edebilecek meselelere gelince uzlaşıveriyorla r. Barlas’ ta bu uzlaşmacı yan daha belirgindi; sınır ötesi harekatı destekler lafları, işin başarıyla kotarılması için duaları vardı mesela. Amerikayı en başından öpmemekle hata yaptık demişti bir ara. Özal en iyi Türkiye’ yi yaratan politikacı, Koç en asil aile ona göre. Çandar’ ın sivil/askeri bürokrasinin politikalarına karşı tavrı daha sert. Peki nedir bu hassas meseleler: Kürt sorununda çözüm inisiyatifinin kimlerde olması gerektiği, devrimci/sendik al örgütlenmeler, sermayeyle ilgili temel süreçlerin kesintiye uğraması, ekonomik küçülme, burjuvazinin zayıflaması vs. Kongar, sosyal demokratların(r esmi ideolojinin) demogojik/retor ik dilini kullanarak harbi demokrat ayaklarına yatmaya çalışıyor, dahası bazı tespitlerinde ağzından emperyalizm, dialektik lafları falan çıkıyor; Çandar AB’ ye entegrasyon gazıyla her türlü özgürlüklerden ve acil sivilleşmeden dem vuruyor. Ben ekran karşısında göbeğini kaşırken bıyık altından gülen adam edasıyla bu iki adamın kafalarındaki “toplumcuk baloncuklarının ” farklı olmadığını görerek her program bitiminde midemde biriken gazı çıkarıyorum ve iyi biliyorum: Kongarın ülkesinde ne yaparsak copun sırtımızda patladığını; Çandar’ ın ülkesindeyse bazı şeylerin canımız acıtılmadan nasıl halledileceğini .
Alıntı
 
 
0 #10 Önder Kurt 19-02-2009 17:21
Murat'ın yazdıklarında benim için en büyük itiraz noktası şu satırlardır;

Alıntı:
Marjinal ideolojilere mensup iki kişinin ortak düşünce balonuna şunlar yazılabilir belki: “Benim hayal ettiğim yaşam modeli onunkinden farklı. Ancak, bizi, her ikimizi, tam da şu anda, hayallerimizle birlikte toprağa ve tarihe gömmek isteyen resmi erk sahibine karşı tek erkimiz, demokratik bir sürecin tüm organlarıyla işlevsel kılınması, bu erk sahiplerinin de tüm manüpülasyonlarıyla, dezinformasyonlarıyla ve şimdiye kadar kullandığı bütün pislik yöntemleriyle deşifre edilmesidir. Bunu bilerek gidebildiğimiz kadar gidebiliriz. ”
Malum bu tam olarak Taraf'ın vaazettiği perspektif; bu yaklaşım son derece makul geliyor. Yüzey anlamında hiçbir itiraz edilecek nokta yok gibi, eğer bir takım örtük varsayımlar kabul edilirse..Ah hegemonya mücadelesi sen nelere kadirsin..Bu ideolojik hegemonya mücadelesi körü badem gözlü yapar. Bu yaklaşımın temel modus operandi'si nedir? Düşmanım düşmanı dostumdur mantığı..Düşman ımın düşmanı da olsa sonuçta yine bir düşmandır konuştuğumuz..T araf'ın yarattığı hegemonya'da bu çoşunlukla gözden kaçıyor..Bir de benim aklıma şu soru geliyor; iki düşmanımın kendi aralarındaki düşmanlığı kendi mücadelem için niye A'dan B'ye kurmak zorundayım, aynı düşmanım dümanı dostumdur mantığını B'den A'ya da kurabilirim o zaman..Demek ki böyle bir mantıkta A'nın mı B'nin mi bana daha düşman olduğumu saptamam lazım..Bu soruya uygun cevabu bulmak için kullandığımız yöntem ne? Şu anda iktidarı elinde bulunduran A doğrudan devlet baskısını uyguladığı için "daha düşmadır". Yani bir anlamda kendi realitemizden değil de, politik teori öyle söylediği için kabul ettiğimiz bir varsayım..Yani öğrenilen bir şey..İngilizced e "Acquired Taste" denen şey..Popüler sanatçılar, vitrindeki entellektüeller öyle söylediği için öğrendiğimiz birşey..Ama ben kendi hayatıma baktığım zaman, şimdi köşe dönme peşindeki hızlı devrimci arkadaşlar belki hissetmiştir ama ben kendim 12 Eylül döneminde bile "devlet baskısını", "faşizmi" falan yaşamadım..İste diğim kitabı, sokakta alınıp götürülürüm korkusu yaşamadan okudum, ki buna Sol yayınlarının kitapları da dahildir..Ünive rsitede istediğimiz gibi toplandık, siyaset konuştuk, dergi çıkardık..Şu anda bir site çıkarıyoruz, istediğimiz gibi yazıp çiziyoruz.."Yak ın düşmanın" sıradan bireyler olarak hayatlarımızda kurduğu baskı böyleyken, uzak düşmanın merkezi iktidara sahip olmadan yarattığı gerçek baskı ise pek aklımıza gelmiyor, doğrudan muhattabı olduğumuz halde..Yakın düşman hakkında bireysel düzlemde kaldığı sürece istediğini söylersin, öte taraftan hadi sıkıysa birileri "inanç" sözkonusu olduğunda aynı özgürlüğü kullanabilsin bakalım..Anadol unun ezici bir çoğunluğunda hissetiğimiz "mahalle baskısını" geçelim, artık metropollerin belli bazı semtleri dışında kendi hayat tarzınızı uygulamaya kalkın bakalım..Malum konu örneklendirmeye gerek yok..Bana ilginç gelen, sıradan bireyler olarak kendi somut günlük varoluşlarımızd a üzerimizdeki baskısı çok daha yoğun olanların nasıl olup da bir ortak düşmana karşı sempati duyulabilecek bir partner olarak algılanabildiği ..Ha bu baskının icracılarının tarihin herhangi bir döneminde herhangi bir coğrafyasında kendilerinden olmayanlara yaşam hakkı tanıdıklarının bir örneği verilebilse anlayacağım..

Geçen Sam Peckinpah'ın "Straw Dogs" adlı filmini seyrediyordum.. Bir rahip bir bilim adamının evine misafir oluyor..Atom bombasından söz açılıyor..Rahip "Sorumluluk hissediyor musun?" diye soruyor..Bilim adamı -Dustin Hofmann- cevabı yapıştırıyor: "Yoo..Peki sen? İnsanlık tarihinde en büyük katliamlar din adına işlenmiştir ya hani"

Ergenekon vs gibi konularda sol adına doğru tavrı katılmadığım bir mantığın sonucu da olsa Birgün'ün sergilediğini düşünüyorum; "Yesinler Birbirilerini".

Şık bir tavır olmayabilir ama bize sunulan seçim kümesinde başka bir alternatif de görünmüyor. Bu benim seçtiğim bir siyasi konjuktür değil..Toplumsa l gücüm itibariyle önemli bir aktör olabileceğim bir oyun da değil..Bu oyunda benden sadece figuran olmam bekleniyor..Baş kasının oyununda figüran olacağıma başrolde olacağım kendi oyunumu yazarım..

Yıllardır reel politikanın kuyruğuna takılmaktan kendi çok uzun vadeli pozitif programımızı geliştirmeyi boşladığımızdan , böyle durumlarda apışıp kalıyoruz işte..Ortada böyle bir mesele var, illa ki ya ondan ya bundan olacaksın deniyor..Bana ne? Benim sosyalist projemle ne ilgisi var bunun.?
Şöyle bir düşünün; bütün sol tarihimizin hep bize dayatılan bu tür "acil" reel politik konularında zoraki bir seçim yapmakla belilerlenmemiş midir? Kürt konusu, AB konusu, Kıbrıs Konusu, Ermeni konusu.. Bütün bunların sosyalist mücadele ile direk ilişkisini kurabilen var mı?
Alıntı
 
 
0 #9 Önder Kurt 19-02-2009 16:38
Murat'ın söylediklerine katılıyorum demekle biraz acele etmişim sanırım, aslında katıldığım pekçok yön var ama katılmadıklarım da varmış. Detaylara geçmeden önce alakasız gibi görünecek bir düşüncemi aktarayım; reel politik konusu.

Kendimi bildim bileli reel politike gıcık oldum..Hadi vurgulamak adına daha sert ifade edetim, sosyalist sol politika açısından reel politik gericidir. Murat Belge'yi sevmeyiz falan, en azından kuşkuyla yaklaşırız..Ama yerinde gözlemler de yapar..Mesala bir TV programında hangi bağlamda söylediğini hatırlamıyorum ama "Sosyalizm futuristik bir projedir" demişti..Sosyal ist proje yaşanan anla çok fazla ilgilenmez aslında..Gelece ği kurgular..Bu yüzden aslında sosyalist proje felsefeden ayrı düşünülemez..Te mel insani açmazlar, varoluşsal problemler üzerine de düşünür..Ama bizdeki sosyalist sol politika yapmanın tarzını düşünelim şöyle bir; hem kişisel düzeyde hem örgütsel düzeyde sadece şimdiye yönelik politika yapmıştır, yani sadece reel politik alanda söz söylemiştir..Fu turistik açılımların rehberliği olmayınca, kendini reel politiğin kaotik ortamında doğaçlama spekülasyonlar yapmakla sınırlamıştır, politikanın ütopik yönünü tamamen dışlamıştır. Ortaya da birkaç yıl sonra unutulup gidecek anlık politik gevezeliklerden öte herhangi bir politik açılım koyamamıştır..H er zaman kendi dışındaki başka dinamikler tarafından belirlenen politik konjuktürün kuyruğuna takılmış bulmuştur..Bu ülkede politika yapmaktan anlaşılan şey, o anda kimbilir kimim belirlediği bir politik alanda kendi sözünü de söylemiş olmaktan öte gidememiştir..S iz bu ülkede özellikle reel sosyalizmin çöküşünden sonra kendi pozitif gündeminin takip edebilen, kendi programını, projesini politik alana dahil edebilen bir sol açılım biliyor musunuz? Beğenelim ya da beğenmeyelim, iyi kötü pozitif bir gündem sunan hep klasik sol anlayışların dışındaki yeni toplumsal hareketlerden çıkmıştır; mesala Dünya Sosyal Forumu, mesala topraksızlar hareketi vs. Bu tür açılımlar bu ülkenin kıyısından bile geçmiyor..Bu ülkede sol reel politik hakkında sohbet konusu olmanın ötesine geçemiyor

Neyse bu konuya girersem çıkamam..Keseyi m bari..

İkinci bir itirazım da "siyasi terminolojinin ve kuramların o veya bu sebeple kapsayamadığı anlarda ve alanlarda edebiyat hakikaten işe yarıyor" konusunda..İnsa nlar arasındaki düşünsel iletişimi kolaylaştırmak için metafor, metonim, teşbih vs gibi söz söyleme tekniklerini kullanılması anlamında ise katılıyorum elbette..Ancak genel olarak sanatın, özel olarak edebiyatın eski yüzyıllarda oynadığı toplumsal devindirici rolünü artık eskisi gibi oynayabileceğin i düşünmüyorum..B u konu üzerine de sayfalar dolusu konuşabiliriz.. Ama özetle böyle düşünmemin şu an aklıma gelen iki gerekçesi var; birincisi yaşadığımız post-modern zamanlarda sanat özellikle anlatı sanatı artık bir eğlence sektörü haline gelmiştir. Herhangi bir edebi üründen şahsen Lost kadar keyif alabileceğimi sanmıyorum..Bel ki çok şahsi belki geçici birşey, genelleme yapmak doğru değil belki..ama az çok bir eğilimi ifade ediyor bence..Sizce gerçek bir edebi başyapıt en son ne zaman yazılmıştır..Öy le iyi bir roman, öykü falan kastetmiyorum, gerçek bir başyapıt. Kimdir mesala? Marquez benşm aklıma geliyor..O da malum klasik bir anlatı değil, belli bir fantezi unsuru var..Neyse dağıtmayalım ama sanıyorum sanatın içine ciddi bir eğlendirme, hoşca vakit geçirtme kaygısı dahil olmuştur..Eskil erin yaptığı gibi derin felsefi çözümlemelere, insanlık durumunun "puslu kıtalarına" dalan eserler pek yazılamaz gibi sanki..Şöyle bir örnek vereyim; "Suç ve Ceza". İki ciltlik anıtsal bir eser. Konusu ne? İnsanlığa hiçbir faydası olmayan tefeci bir kadını öldürmek suç mudur? Günümüzün vahşi toplumunda ne kadar naif bir vicdani mesele gibi geliyor değil mi? Böyle bir durumla karşılaşıldığın da yaşlı cadının baltayla öldürüleceği zaten verili bir durum olarak varsayılıyor..Y ani eskinin derin çözümlemeleri, vicdani hesaplaşmaların a bu toplumda pek gerek yok gibi..Günümüzde hayatta kalma yegane varoluşşsal sorunsal olarak yerleşmiş gibi; Survival tekniklerini, ana teması bu olan bayağı bir popüler kültür ürünü birikmiş durumda..Discov ery'de "Survivor Man" ve "Man Vs. Wild" adlı çok popüler iki dizi var..Sonra malum şu survival reality show'ların popülerliği..Fe lakate sonrası dünya ya da ters ütopya temalı kült filmler..Sanatı n bu eğlendirme eksenli yapılanışını ikinci gerekçemle de bağlantılı; Sanat bence artık hiç olmadığı kadar bireysel bir aktivitedir..Sa natın her türü bana bireyselliği/bi reyciliği besliyor gibi geliyor..Bireyc iliği besleyen herşeye de ben kuşkuyla bakıyorum..Topl umsallığı, toplumsal alanları sürekli kaybediyoruz..B ir toplumsal matrisin olmadığı bir dünyada, bağımsız, izole olarak yaratılan her sanat ürünü bana bireyci olmak zorundadır gibi geliyor..Bireyc iliğ değil kollektiviteyi vaaz eden bir sanata ihtiyacımız var gibi geliyor..Aslınd a sanata değil bir anti-sanata ihtiyaç var belki de..Bu anlamda "Situanionist International" hareketinden çğrenebilecek çok çey var..Guy Debord'un "Gösteri Toplumu"nu iyi okumak lazım..Situanio nist harekete giriş içinde "Ruj Lekesi" adli kitabı öneriyorum..

Uzun oldu..Reel politik açısında itirazlarımı ikinci yorumda aktarayım..
Alıntı
 
 
0 #8 Murat Müfettişoğlu 19-02-2009 15:22
Aslında desteklemek babında genel/benzer bir girizgah yapmak istemiştim; belki gereksizdi, itiraz falan yok yani. Senin söylediğin “reel politik-ideoloj ik meseleler” ayrımından yola çıkarak yakın ama farklı gurupların argümanlarına dönüktü girişim. Kendimce önemli gördüğüm iki noktanın da altını çizmeye çalıştım. Onlar da cevabında bahsettiğin noktalar.

Hasbelkader edebiyatla uğraşan biri olarak, deniz feneri benzetmen hoşuma gitti. İletişime dönük dil tercihinde etkili oluyor bu metaforlar. Önder’ e de daha önce bahsetmiştim: siyasi terminolojinin ve kuramların o veya bu sebeple kapsayamadığı anlarda ve alanlarda edebiyat hakikaten işe yarıyor. Neyse...

“Reel politikte yakınlaşmış gibi görünen politik duruşlar, ideolojik anlamda başka denizlerde, başka iklimlere yelken açmış tekneler misali farklı noktalarda vucut bulabiliyor.”

Resmi ideolojinin ve geleneklerin kıstasları dışında kalarak marjinalleşen grupların birgün aynı demokrasiye el açmaları anlaşılır olduğu kadar; ortak ihtiyaçlar karşısında ittifak kurmalarını da mümkün kılan bir durum/olgu gibi gözüküyor. Oldukça anlaşılır bir örnek: Fundementalist( islamcı) bir akrabam bana, benim ideolojimi bilerek, İsrail’ in yaptıklarını kınama mesajı gönderdi ve buna onay vermemi rica etti. Onay verdiğim bildirinin altında marjinal/islamc ı bir grubun adı vardı. Gözümü bile kırpmadım, verdim onayı. Peşinden sol bir grubun ki geldi, ona da verdim.

Marjinal ideolojilere mensup iki kişinin ortak düşünce balonuna şunlar yazılabilir belki: “Benim hayal ettiğim yaşam modeli onunkinden farklı. Ancak, bizi, her ikimizi, tam da şu anda, hayallerimizle birlikte toprağa ve tarihe gömmek isteyen resmi erk sahibine karşı tek erkimiz, demokratik bir sürecin tüm organlarıyla işlevsel kılınması, bu erk sahiplerinin de tüm manüpülasyonlar ıyla, dezinformasyonl arıyla ve şimdiye kadar kullandığı bütün pislik yöntemleriyle deşifre edilmesidir. Bunu bilerek gidebildiğimiz kadar gidebiliriz. ”

İttifak, ortak taktiksel strateji vb zor konular bunlar; pozisyon açısından beni aşar. Tartışılabilir, ayrı konu. Ancak, “aynı hedefi” gösteren vefakat yöntemsel farklılıklar arz eden sol fraksiyonların haline bakınca ütopik de görünüyor. Günlük siyasette -bilerek veya bilmeyerek- ortak dilin kullanıldığı son zamanlarda sık oluyor. Özellikle liberaller ve Kürt aydınları arasında. Zaman zaman buna muhafazakar liberaller de angaje oluyor. Belki günlük söylemlerimizde hepimiz kuruyoruz bu angajmanı... Uzun lafın kısası; özellikle son yıllarda verdiğim tepkiler otonom tarzda. Kendi adıma iki kerterizim var: içtenlik ve ışığının rengine ve konumuna hala inandığım ‘deniz fenerim’.
Alıntı
 
 
0 #7 AliOsman KOCAK 19-02-2009 12:04
'Reel politiği ya da ideolojik meseleleri baz almanın, siyasi duruşumuzu açısal anlamda yerinden oynatmadığını düşünüyorum(aks i, siyaseten etik sorunlara ya da tutarsızlıklara sebebiyet verebilir çünkü).' Benim yazıma itiraz gibi geldi ama açıkcası neye itiraz edildiğini pek anlayamadım.

Zaten yazının devamında da 'Kişisel olarak hassasiyet gösterdiğim nokta, yanlış insanlarla aynı gemideymişim gibi algılanmak, daha da kötüsü bunu bilmeden yapmak.' gibi bir yaklaşım göstermişsin. Bu bölüme kesinlikle katılıyorum. İdeolojik duruş, 'Denizfenerini referans alma' metaforu ile bunu anlatmak istemiştim. Reel politikte yakınlaşmış gibi görünen politik duruşlar, ideolojik anlamda başka denizlerde, başka iklimlere yelken açmış tekneler misali farklı noktalarda vucut bulabiliyor. O an için rüzgar benzer, hava sıcaklığı yakın, nem aşağı yukarı aynı olabilir ama farklı denizlerde olmaktan kaynaklı 10 dakika sonra havanın bir yerde patlarken,diğer yerde günlük güneşlik olmayacağını kimse bilemez.

Bir de ideolojik yakınlık olarak ya da olmayarak, yapılması zaman zaman zorunlu (ya da faydalı) olan 'siyasi ittifaklar' mevzusu var ki.. O bambaşka bir konu...
Alıntı
 
 
0 #6 Murat Müfettişoğlu 18-02-2009 17:55
Reel politiği ya da ideolojik meseleleri baz almanın, siyasi duruşumuzu açısal anlamda yerinden oynatmadığını düşünüyorum(aks i, siyaseten etik sorunlara ya da tutarsızlıklara sebebiyet verebilir çünkü). Ancak, tartıştığımız konunun yakınına veya uzağına düşmek gibi bir “doğrusal sapma” durumu yaşanabilir, ki bence önemli değildir. Doğru terminoloji kullanıldığında destek alınan ideolojik referanslardan kopmadan her türlü reel siyaset konusu gerçek solun terminolojisini ve referanslarını bilmeyen birinin anlayabileceği biçimde çözümlenebilir, tanımlanabilir. Bu bağlamda herkesle ve her bireyle iletişim kurmak mümkün elbette. Bunu günlük hayatta hepimiz yapıyoruz. Kişisel olarak hassasiyet gösterdiğim nokta, yanlış insanlarla aynı gemideymişim gibi algılanmak, daha da kötüsü bunu bilmeden yapmak. Kendini “radikal sol” diye nitelendiren bir sürü insan ergenekonu BOP içinde bir tezgah olarak değerlendirip demokratik süreçler karşısında aleyhte tavır alabiliyor. BOP meselesinde aynı stratejik parametreleri kullanıyorum bu insanlarla. Neticede emperyal sürecin bir uzantısı ya da parçasıdır. Ancak ergenekonun da bu meseleden çok bağımsız olmadığını; neticede global zeminde cereyan eden emperyal süreçte ‘merkezi otoriteyi(sosyo -ekonomik ve politik anlamda sınıfsal konumunun farkında olan emekçiler hariç her türlü erk sahibi=sivil/as keri bürokrasi+serma yedarlar) temsil eden bütün unsurların bu süreçten nemalanmak adına hareket ettiklerini ve illegal alanda eşkiyalığa soyunduklarını fark edemiyorlar, belki de etmek istemiyorlar. Bu insanlarla reel siyasetin diliyle konuşmak ne kadar anlamlı bilmiyorum. İdeolojik açıdan yakın olduğum insanlara, “nihayetinde bu emek-sermaye çelişkisidir” demek ne beni ne onları bir yerden alıp bir yere taşıyor. Ancak kendine solcu deyip gündemdeki mevzulara sağ ayakla girenlere daha net daha özet kavramlarla konuşmayı tercih ediyorum. Selamlar.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile