"Her seçim bir kaybediştir" Popüler
Makale
Bir kale daha gidiyor...
Cumhurbaşkanlığı, YÖK, üniversiteler, yargı... derken, Barolar Birliği de "giden"lerin arasına katılmak üzere...
Ankara Barosu'nda seçim vardı bu hafta sonu. Seçmen işini bildi; meslek adına en büyük icraatlarından biri adliyeye ayakkabı fırçalama makinesi yerleştirmek olan, Demokratik Sol Grup önseçimlerinde Sivas katliamının sanıklarının avukatlarının verdiği oylarla, Fethullahçı avukatları otobüs otobüs taşıyarak aldığı destekle önseçimi kazanan Av. Vedat Ahsen Coşar'ı başkan seçti. İktidarın faşizan politikalarına, yolsuzluklara, yargıya müdahale çabalarına sesini çıkarmayıp da, Akepe hakkında kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını "çağdışı, antidemokrat" olmakla suçlayan başkan, 3. kez seçimi kazandı. Mayıs'ta yapılacak Barolar Birliği seçiminde muhtemelen başkanlığa aday olacak olan meslektaşımız, muhtemelen bu iktidarın Altangillerkardeşler, Mahçupyan, Çandar, vs. destekçilerinin çizdiği yolda emin adımlarla ilerleyecek...
Çığ gibi geliyorlar... Kuran kurslarında, yatılı okullarda, dersanelerde beyinleri yıkanan çocuklar, çok değil, bundan 5 yıl sonra karşımıza dikilecekler. Sizin kaç çocuğunuz var? Belki hiç, belki bir, bilemedin iki... 6-7 çocuk büyütüyor o sıkmabaş kadınlar, Başbakanlarının "en az üç" sözünü dinleyerek...
Daha kaç genç gözaltında katledilecek? Kaç çocuk "dur ihtarına uymadığı için" kafasına sıkılan kurşunla ölecek? Kaç aydın daha sabahın 4,5'unda apar topar gözaltına alınacak? Kaç Madımak daha yaşanacak bu topraklarda, kaç Yozgat? Daha ne olması gerekiyor yurdum insanının uyanması için?
Korkuyorum... Korkum uyutmuyor... Uyuyanlara kızıyorum...
P.S. Pek makale tadında sayılmaz ama kusura bakmayın arkadaşlar...
Üye eleştirileri
-
2008-11-05 09:31:40 |Administrator| guclu
-
2008-11-05 08:41:17 |Administrator| guclu

Kapitalizm geliştikçe muhafazakarların da modernleşeceği beklentisi, ilk duyulduğunda makul gelse de, aslında saf bir iyi niyete dayanıyor. "Yeşil Sermaye" ilişkileri genellikle ya aile merkezlidir ya da bu aile merkezinden türemiş ve cemaatler çerçevesinde gelişmişlerdir. Günümüz kapitalizmi ise tartışmasız biçimde anonim şirketlere dayanmakta, mülkiyet ilişkileri borsadaki alım satıma göre ciddi şekilde değişebilmekte ve ortada şirket sahipleri adına hareket edip milyonlarca doları götüren CEO'larla temsil edilmektedir. 19. yüzyıla ait bir sembol olan açgözlü ve gaddar patron imgesi gerçek hayatta fiilen buharlaşmıştır. CEO'lar şirketlerin sahibi değildir. Yönetim Kurulları adına şirketleri idare eden çok üst düzey yöneticilerdir. Günümüzün "Yeşil Sermaye" şirketlerinde bu tür bir eğilimi bir tarafa bırakın, en fazla holdingleşme aşamasına gelmiş yabancı ortaklı şirket gruplarından söz edilebilir.
Sol liberallerin inatla reddettikleri bir husus da, Türkiye'de burjuva sınıfının varlığı. Beylere/hanımlara burjuva beğendiremiyoruz. Devletin elinde sadece birkaç tren ve buna bağlı bir iki fabrika kaldı, tüm üretim araçları özel sektörün elinde ama ne hikmetse ülkede burjuvazi yok! Ben, taş gibi bir burjuvazinin olduğunu, üstelik her istediğini de bal gibi yaptırdığını, ayrıcalıklı konumunun da TSK'dan aşağı olmadığını düşünüyorum. Burjuvazinin olmadığını iddia etmek, ancak TSK'yı sözde geriletmeyi öneren Taraf gazetesi çizgsinin yanıltmacasıdır.
İstanbul kıyı şeridi hakikaten çok güzel ama olağanüstü çirkin kullanılan bir yer. Bunun esas nedeninin şehrin aşırı kalabalık olmasına bağlıyorum. Artan nüfusa yönelik ne bir planlama ne bir politika ne de strateji bulunuyor. Bir de büyük sermayenin hala ve hala girmediği alanlar bulunması da söz konusu. Aşırı özelleştirmeci liberallerin belediyelere ait tesislerin özele devredilmesi yolundaki alt telden seslendirdikleri çağrıları, muhtemelen, belediyelerin "populist" (bu sözü de sevmiyorum ama ikame edecek bir başka kavram yok)yönelimleri nedeniyle karşılık bulmadı. Normalde, Harem civarı bu şekliyle kalabilemez.
-
2008-11-05 08:00:17 |SAdministrator| onder

Güçlü klavyene sağlık..Gerçekten benim de tamı tamına anlatmaya çalıştığım böyle birşeydi..
Bu arada Moda İskele Cafe'de içki satışının yasaklanması gibi "minicik" bir olay bana bu Taraf tayfasının muhafazakar sermayede toplumu devindirici anlamda ilerici kapitalist eğilimler görmesinin iki yüzlülüğünü hatırlattı..Bu örneği genişletirsek;
Harem-Kuzguncuk arası sahil şeridi, turizm ve eğlence sektörü açısından sanırım dünyanın en değerli mülklerinden biridir. Koca imparatorlukların tarihsel başkentinde sultanların, imparatorların yönetim saraylarına bakan ve muazzam doğa güzelliği içindeki bir mekan dünyanın hiçbir kapitalist ülkesinde bu kadar ucuza gitmez. Salacak sahili gibi çok özel biryer nerdeyse tamamen turizme kapalı..
Eğer muhfazakar kesimin, Cemil Ertem ve NAbi Yağcı gibilerin iddia ettiği gibi "ilerici sermaye" potansiyeli olsaydı, Salacak/Üsküdar gibi aslında bir anlamda çok önemli bir "üretim aracı" heba edilmezdi.
Aslında bu durum Türkiye'nin tarihini özetliyor: Yerasimos'un anıtsal eserinin okuduğum bölümünde de anlatıldığı gibi toplumun ayrıcalıklı yönetici kesimi, sabit rantiye ile yetinmiş, muhafazakar huzur ortamı içinde dünyanın dinamiklerine ayak uydurma gereği duymamıştır..Belediyenin şimdi gösterdiği belediyecilik anlayışı da bence tam bu kadim muhafazakar, statik, kendi içine kapalı huzur ortamına uygun tezahür ediyor; Bir ara Mine Kırıkkanat'ın bence çok güzel eleştirdiği gibi havaalanı-Sarayburnu, ya da Bostancı-Karatal sahil şeritlerinin, muhazafakar ailelerin "huzur içinde" piknik yapıp mangal yakacağı alanlar haline getirilmesi, kapitalist işletmecilik mantığından ne kadar uzak olduklarını kanıtlıyor..Dünyanın hiçbir yerinde böylesine değerli üretim araçları heba edilmez.
Düşünün Salacak sahili gibi bir yerde belediye işletmesinin 5 yıldızlı eğlence merkezi haline getirilebilecek bir lokantası var, Moda İskelesi var, buraları nakit para basan yerler haline getirmek mümkünken ne yapıyor, 3-5 muhafazakar ailenin arasıra kebab yiyip, balık yiyebileceği bir mekan haline getiriyor, güzelim sahil şeritleri mangal festivali yapılan yerler haline getiriliyor.
Başka bir deyişle, muhafazakar kültür sermayenin gerektirdiği birikim süreçlerinin olabildiğince serpilmesine verdiğim küçük örnekte olduğu gibi ayak uydurması çok mümkün görünmüyor bana..
-
2008-11-05 07:10:45 |Administrator| guclu

Sivil Toplumcu ya da Sol Liberal diye adlandırılan kesimin Türkiye ve sınıflar analizinde bir sorun var ve bunun tarihsel kökenleri çok büyük oranda İdris Küçükömer'e dayanıyor. Marksist yöntemi Türkiye analizine uygulamaya çalışan bir akademisyen olan Küçükömer, kanımca, Kemalizmin ilerici ve solcu olmadığını göstermek için "çubuğu fazla bükmüş" ve DP'de temsil edilen taşralı eşraf ve "ön sermaye ilişkileri" diyebileceğimiz tutucu küçük müteşebbis sermayesinin solcu olduğu sonucuna ulaşmıştır. Şerif Mardin'in de "merkez-çevre" diyalektiği çerçevesinde ilerlettiği ve aslında dolaylı olarak da bu görüşe destek olan yaklaşım, özellikle 80'lerden sonra solun bir kısmının gündemine çıkmamacasına girdi. Bu yaklaşım, 80'lerden bu yanan merkez sağ cenahta ortaya çıkan neredeyse hemen her yeni oluşuma kendiliğinden demokratik bir içerik atfetti. Demirel'in 90'ların başında nasıl da önemli bir demokrat olduğunun keşfedildiğini unutmayalım.
Aynı mantık silsilesi içinde, "kadim ceberrut devlet"e karşı "çevrenin" haklarını "merkeze" taşımaya çalıştığına inanılan ve demokrasiyi ilerleteceğine yönelik saf duygular beslenen taşra hareketlerine, (Refah, Fazilet, AKP), açıkça sempati gösterilmediyse de kesinlikle cephe alınmadı. Açın bakın bu yaklaşımın yayın organlarına, CHP ve Kemalizm'e yöneltilen katı dışlayıcı ve eleştirel tutumun yüzde birini siyasal islam ve ondan türeyen hareketlere göstermezler. Daha çok yeni başladılar eleştirmeye, o da hala belli bir ümit taşıdıklarını da gizlemeden. Murat Belge sayfalarca Kemalizm ve devlet eleştirisi yazar da, iş AKP ve onun dayandığı katı tutucu ve neredeyse arkaik görüşlere gelince "canım, bu adamlar zaten muhazafazakarlar, bunlardan ne beklenir" argümanından fazlası ileri sürülmez.
Solun bir kısmı bu argümanların yoğun etkisi altında ve hala AKP'nin ülkeyi demokratikleştirebileceği düşüncesine sahip. Ergenekon davası çerçevesinde yaratılan illüzyonun nedeni de bu ve malesef bu illüzyon yüzündendir ki solcular bu davayı adamakıllı bir hesaplaşma ve sahici bir cepheleşme çabası içinde ele alamıyorlar.
-
2008-11-05 04:55:10 |SAdministrator| onder

Mehmet içinde bulunduğumuz açmazı/aporia durumunu gerçekten yerinde çözümlemişsin..
Özellikle "liberaller ekonominin veya eski ve eksik tabirle altyapının öncelikli olmasını, meta ekonomisinin çözücü işlevinin farkında olarak; üstyapıyı uzun vadede stabilleşecek bir kerte olarak alıyorlar" saptaman en azından benim Taraf çevresine olan büyük gıcığımın en önemli çıkış noktasını özetliyor. Özellikle Cemil Ertem, Nabi Yağcı gibi iktisadi çözümleme yapanların temel argümanı altyapı üzerinde bir gücü olan "anadolu sermayesi", sermayenin çelik yasaları gereği değişmek zorunda kaldı, artık eskisi gibi değiller mantığı..Mustafa Sönmez röportojı buna güzel bir cevap vermişti..
Akademisyen olmasak da kendi birebir hayatlarımızda bu dönüşümün emarelerini göremiyoruz. Ne bilim mesala islami sermayaye ait büyük market zincirlerinde hala alkol satılmaz, Hüseyin Üzmez vakasında olduğu gibi -her ne kadar eskiye kıyasla biraz tepki gelmiş galiba, Ahmet Hakan'ın yazısına bakılırısa bizzat Vakit'in kendi yazarı çok kızmış bu duruma, ve muhafazakar kadınların bir örgütü Vakit'e ultimatom vermiş falan- islami kesim, herkesi çok kızdıran olaylarda objektif davranamıyor vs.vs..
Kısacası büyüyen sermayesi ile islami kesim, farklılıkları kabüllenip, birarada yaşamanın temel öncüllerini özümsemiş görünmekten çok uzak. Son derece kadim pre-modern reflekslerle hareket etmeye devam ediyorlar..Gerçek kültürel dönüşümün izlerini toplumda somut hayatlarımızda almadığımız için, pre-modern reflekse tepki olarak karşı kutpu otoriter, yoz bir modernizm anlayışı ister istemez pavlov refleksi olarak kendini dayatıyor..
Eğer dönüşmüş bir islami sermaye ve onun çok kimliliği sindirecek kültürel dönüşümü yaratmış bir yeni sınıfsal temeli gerçekten bulunuyor olsaydı, bugün abidik gubidik meseleler koca bir toplumun ana tartışma başlıkları olmazdı; niyeti kendi değerlerini de muhafaza ederek, çok kimlikli bir dünyada varolmak olan bir islami kesim sözkonusu olsaydı, bir kaç ay önce sırf çocuk parkı var diye gitmek zorunda kaldığımız Maltepe sahildeki cemaat lokantasında bira içebilirdir diyelim..
İslami kesim hala arkaik kültürel tepkilere en temel mesele imiş gibi sarılmaya devam ediyorlar; kendi değer yargılarını yaşam biçimlerini sezdirmeden dayatıyorlar; İstanbul'un en güzel bira içme mekanlarından Moda İskelesini içkisiz hale getirdiler mesala..Bu resmen çok bariz bir inatlaşmadır; Sultanbeyli'de, Fatih'de olsa anlarım. Ama Kadıköy yaşam biçimleri dinsel olmayan insanların ezici çoğunlukta olduğu bir yer; Buranın en popüler ve ekonomik eğlence mekanlarından birini içkisiz hale getirmek, işin kültürel boyutunu geçelim, en bariz işletmecilik mantığına aykırı. Sonra çıkıp pişkin pişkin bu bizim özellikle aldığımız bir karar değil, belediye işletmelerinde içki satılmıyor diyebiliyorlar..
Uzatmayayım; hepimizi bildiği günlük çekişmeler. Böylesi somut günlük hayat pratiklerini kendi hayatlarımızda birebir deneyimliyorken, analitik düşünmenin değil reflekslerin etkisi tavır almak kaçınılmaz oluyor.
Senin çok titiz bir şekilde gündeme getirdiğin çekinceleri düşünmeye başlamak sanıyorum ancak somut hayatlarımızda iyi niyetin ipuçlarını almaya başladığımız zaman gerçekleşecek..
Bir de kopuk olacak ama şunu belitrmek istiyorum;
Anadolu sermayesinin kendi çıkarları gereği çok kültürlülüğü özümsemesi gerektiği bence koca bir yalan;
Türkiye Tarihi bilgim Yalçın Hoca'nın Tezleri ve Stefenos Yerasimos'un "Az Gelişmişlik Sürecinde Tirkiye" adlı eserinin ilk cildiyle sınırı..Yerasimos'un kitabında aklımda kalan en önemli izlenim şu; Türkiye'nin az gelişmiliğinin en büyük nedeni ayrıcalıklı sınıfları göreceli statik ayrıcalıkları ile mutlu olup, topladıkları rant ile yüzlerce yıl huzur içinde yaşamayı seçmiş olmaları..Belli bir toprak rantını garantiye al, yeter..
Bunun Avrupalı tüccarların 15.yüzyılda başlayan deniz aşırı sınırsız hırsları ile karşılaştıralım..
Demek istediğim şu; o çok övülen anadolu kaplanlarının da ben çok farklı olduğunu sanmıyorum. Bu sefer toprak rantı değil de ne bilim belli statik bir pazar rantını eline geçir yeter. Muhafazakar zihniyet içinde kalarak, hiçbir sınırın tanınmadığı dünya pazarlarında at koşturabilmek ve bu at koşturmanın Taraf'ın iddia ettiği gibi Türkiye üstyapısında dönüşüm yaratacağını beklemek saflıktan başka birşey değil, eğer kötü niyet yoksa.
-
2008-11-05 04:52:12 |SAdministrator| onder

Mehmet içinde bulunduğumuz açmazı/aporia durumunu gerçekten yerinde çözümlemişsin..
Özellikle "liberaller ekonominin veya eski ve eksik tabirle altyapının öncelikli olmasını, meta ekonomisinin çözücü işlevinin farkında olarak; üstyapıyı uzun vadede stabilleşecek bir kerte olarak alıyorlar" saptaman en azından benim Taraf çevresine olan büyük gıcığımın en önemli çıkış noktasını özetliyor. Özellikle Cemil Ertem, Nabi Yağcı gibi iktisadi çözümleme yapanların temel argümanı altyapı üzerinde bir gücü olan "anadolu sermayesi", sermayenin çelik yasaları gereği değişmek zorunda kaldı, artık eskisi gibi değiller mantığı..Mustafa Sönmez röportojı buna güzel bir cevap vermişti..
Akademisyen olmasak da kendi birebir hayatlarımızda bu dönüşümün emarelerini göremiyoruz. Ne bilim mesala islami sermayaye ait büyük market zincirlerinde hala alkol satılmaz, Hüseyin Üzmez vakasında olduğu gibi -her ne kadar eskiye kıyasla biraz tepki gelmiş galiba, Ahmet Hakan'ın yazısına bakılırısa bizzat Vakit'in kendi yazarı çok kızmış bu duruma, ve muhafazakar kadınların bir örgütü Vakit'e ultimatom vermiş falan- islami kesim, herkesi çok kızdıran olaylarda objektif davranamıyor vs.vs..
Kısacası büyüyen sermayesi ile islami kesim, farklılıkları kabüllenip, birarada yaşamanın temel öncüllerini özümsemiş görünmekten çok uzak. Son derece kadim pre-modern reflekslerle hareket etmeye devam ediyorlar..Gerçek kültürel dönüşümün izlerini toplumda somut hayatlarımızda almadığımız için, pre-modern reflekse tepki olarak karşı kutpu otoriter, yoz bir modernizm anlayışı ister istemez pavlov refleksi olarak kendini dayatıyor..
Eğer dönüşmüş bir islami sermaye ve onun çok kimliliği sindirecek kültürel dönüşümü yaratmış bir yeni sınıfsal temeli gerçekten bulunuyor olsaydı, bugün abidik gubidik meseleler koca bir toplumun ana tartışma başlıkları olmazdı; niyeti kendi değerlerini de muhafaza ederek, çok kimlikli bir dünyada varolmak olan bir islami kesim sözkonusu olsaydı, bir kaç ay önce sırf çocuk parkı var diye gitmek zorunda kaldığımız Maltepe sahildeki cemaat lokantasında bira içebilirdir diyelim..
İslami kesim hala arkaik kültürel tepkilere en temel mesele imiş gibi sarılmaya devam ediyorlar; kendi değer yargılarını yaşam biçimlerini sezdirmeden dayatıyorlar; İstanbul'un en güzel bira içme mekanlarından Moda İskelesini içkisiz hale getirdiler mesala..Bu resmen çok bariz bir inatlaşmadır; Sultanbeyli'de, Fatih'de olsa anlarım. Ama Kadıköy yaşam biçimleri dinsel olmayan insanların ezici çoğunlukta olduğu bir yer; Buranın en popüler ve ekonomik eğlence mekanlarından birini içkisiz hale getirmek, işin kültürel boyutunu geçelim, en bariz işletmecilik mantığına aykırı. Sonra çıkıp pişkin pişkin bu bizim özellikle aldığımız bir karar değil, belediye işletmelerinde içki satılmıyor diyebiliyorlar..
Uzatmayayım; hepimizi bildiği günlük çekişmeler. Böylesi somut günlük hayat pratiklerini kendi hayatlarımızda birebir deneyimliyorken, analitik düşünmenin değil reflekslerin etkisi tavır almak kaçınılmaz oluyor.
Senin çok titiz bir şekilde gündeme getirdiğin çekinceleri düşünmeye başlamak sanıyorum ancak somut hayatlarımızda iyi niyetin ipuçlarını almaya başladığımız zaman gerçekleşecek..
Bir de kopuk olacak ama şunu belitrmek istiyorum;
Anadolu sermayesinin kendi çıkarları gereği çok kültürlülüğü özümsemesi gerektiği bence koca bir yalan;
Türkiye Tarihi bilgim Yalçın Hoca'nın Tezleri ve Stefenos Yerasimos'un "Az Gelişmişlik Sürecinde Tirkiye" adlı eserinin ilk cildiyle sınırı..Yerasimos'un kitabında aklımda kalan en önemli izlenim şu; Türkiye'nin az gelişmiliğinin en büyük nedeni ayrıcalıklı sınıfları göreceli statik ayrıcalıkları ile mutlu olup, topladıkları rant ile yüzlerce yıl huzur içinde yaşamayı seçmiş olmaları..Belli bir toprak rantını garantiye al, yeter..
Bunun Avrupalı tüccarların 15.yüzyılda başlayan deniz aşırı sınırsız hırsları ile karşılaştıralım..
Demek istediğim şu; o çok övülen anadolu kaplanlarının da ben çok farklı olduğunu sanmıyorum. Bu sefer toprak rantı değil de ne bilim belli statik bir pazar rantını eline geçir yeter. Muhafazakar zihniyet içinde kalarak, hiçbir sınırın tanınmadığı dünya pazarlarında at koşturabilmek ve bu at koşturmanın Taraf'ın iddia ettiği gibi Türkiye üstyapısında dönüşüm yaratacağını beklemek saflıktan başka birşey değil, eğer kötü niyet yoksa.
-
2008-11-03 15:02:18 |Publisher| mehmet özgür

önder'in yeni yazdıklarını eski zannettim. şimdi farkettim.
200 yıllık modernleşme kavgası hakkında daha derinlikli birşeyler söylemekten uzağım.(ama az çok üçüncü dünya'da demokrasi/modernleşme/kapitalizm ilişkilerinin dengesizliği üzerine az çok sezgilerim var. zira dünyanın bu tür bölgelerinde ilk defa görülen bir durum değil, dinselliğin baskın politik ideoloji olması. bunda kendini avrupa suretinde yaratan ilk dönem modernleştirmecilerin az rolü yok. ama bütün bunları konuşmak çok uzun boylu modernleşme-kapitalizm-ezilenler tartışması gerekiyor ki benim boyumu aşıyor) ama hegelyan bir sürekliliktense, dönemin kapitalist konjonktürüne uygun bir kavramsallaştırmanın daha gerekli olduğunu düşünüyorum ki bunun teorik bir gereklilikten öte, kendimiz için gerekli bir durum bence. bugünü düne tabii kılmak her zaman insan gücünü kıran, dönemin güç kazanma olanaklarını yoksayan bir duruma yol açıyor.
kemalistler de, liberaller de bir tür eksik okunan marksizmden gıdalarını alıyorlar bence :-)
liberaller ekonominin veya eski ve eksik tabirle altyapının öncelikli olmasını, meta ekonomisinin çözücü işlevinin farkında olarak; üstyapıyı uzun vadede stabilleşecek bir kerte olarak alıyorlar.
kemalistler ise altyapıyı üretecek bir üst yapı organizasyonu yokken altyapının her zaman güdük olacağı iddiasıyla söylemlerini kuruyorlar.
her ikisi için de mülksüzleştirme kör nokta kalıyor ki gericilik veya faşizm diye kodladıkları semptomları anlamsız kılıyor kendilerine. bu anlamda toparlarsam 200-300 senelik süreç de ilkel sermaye birikimi/mülksüzleştirmenin çevre coğrafyalarda nasıl yaşandığına dair bir örnek bence. dolayısıyla verili koordinatları değil ama koordinatların üzerinde yükseldiği alan bana somut geliyor.
-
2008-11-03 11:50:08 |Publisher| mehmet özgür

söyledikleriniz şeytanın avukatlığı değil ki, kusura bakmayın. şeytanın avukatlığını yapanlar halen daha bu tür politikaya karşı sosyalist, devrimci yöntemi savunanlar oluyor.
birlikte mücadele etmek için, kemalistlerin kürtlere, yerli sermayeye, ordunun görev ve tanımına dair söylediklerinin 40 yıl önceki doğan avcıoğlu'ndan daha geride olmaması gerekiyor.
sınıf politik veya kültürel süreçler içerisinde oluşsa da, bu onun daha çok mücadeleyi ne şekilde yürüttüğüne dair renk verir; olmamasını sağlamaz. yani bahsettiğiniz gibi hiç bir zaman o "alan"dan mahrum kalınamaz. üretim tarzı kavramı kültüre, politikaya indirgenmeyi engeller sınıfın. dolayısıyla bir bakmışsınız yaprak kıpıldamayan mısır'da kitlesel grevler, arap yarımadasındaki ülkelerde göçmen işçi hareketleri çıkıvermiş.
-
2008-11-03 09:25:09 |Administrator| AliOsman

Yine hamaset yapmak istemem ama teorisyen-pratisyen olma konusunda, 3. dünya ülkelerine biçilen 'teori fena değil ama pratik sallanıyor' ifadesi bence bu günü anlatması açısından makul olabilir. Ama onca yıl cezaevi, işkence ve öldürülmeler süreçleri yaşamış onbinlerce insan için biraz acımasız değil mi ?
-
2008-11-03 09:39:57 |Publisher| annakarenin

"Dünya karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getirmediğinle ilgilenir." diye bir söz vardır... (Şeytanın avukatıyım ya...:-)
Verilen mücadeleleri küçümsemek, çekilen acıları hakir görmek, "ne yaptınız ki?" diye dudak bükmek olarak algılandıysa tavrım, bundan üzüntü duyarım. Ama arkadaşlar, şunu kabul etmek gerekiyor. Bu ülkede sosyalist bir devrim için sokaklara çıkılacak olsa, sosyalistler hangi sokaktan bile yürüyeceğine karar veremeyeceğinden devrim gerçekleşmez. Kişisel tecrübelerimle de, sosyalistlerin "bölünmeye ve ayrıntıya takılmaktan resmin tamamını kaçırmaya" ne kadar yatkın olduğunu biliyorum. (Ben de bir zamanlar sosyalist görürdüm kendimi...) Benim "şeytanın avukatı" olarak dikkat çekmek istediğim en önemli şey bu. Gerçekten... "Ülke gidiyor" denirdi birkaç yıl öncesine kadar. "Gitti bile, kurtarılacak ne kaldıysa onu kurtaralım" diyorum ben de... Sanki yarın eylem hazırlığındaymışım, destek arıyormuşum gibi panik içinde olduğumun da farkındayım. Ama kimse kılını kıpırdatmadıkça paniğim daha da artıyor. Ne kaldıysa...
-
2008-11-03 09:10:11 |Publisher| annakarenin

Birçok yanıt gelmiş benim yazdıklarımdan sonra. Hepsine teker teker yanıt vermek mümkün değil ama en azından bu makale ve yorumla aslında ne anlatmaya çalıştığımdan başlamak en doğrusu galiba…
1-Ayhan Işık alıntısı, ideolojilerin basite indirgenmesi ya da “sağda vatan-millet-sakarya, solda ise emek-sınıf-demokrasi vs.” şeklinde formülize etmek amacını gütmemektedir. Zira hiçbir ideolojiyi, buna benzer yaftalamalarla açıklamaya yeltenecek kadar konunun uzağında değilim.
2-Bir ideoloji olarak sosyalizmi “hayalci” olarak nitelendirerek küçümsemek hatasına da düşmem. Kendimi herhangi bir ideolojiye “inanan” biri olarak görmemek de aslında başlı başına bir risk. Taraf olmak konforludur her zaman, taraf olmazsanız “şeytanın avukatlığı” görevi size kalmış demektir.
3-“Hakikat her zaman yalındır” sözünün referans gösterilmesinin amacı, makalenin asıl dikkat çekmek istediği “tehlike”nin bertaraf edilmesi için “birşey yapmalı”noktasında duruyorken, “ne yapmalı” sorusunun yanıtını bulmaya yöneliktir: Birlikte mücadele etmeli.
4-Küresel sermayeye karşı, yerel sermayenin “varlık gösterebilmesi” ve mücadele edebilmesi temelde devlet politikalarıyla ilintilidir. Vergi politikası, sosyal güvenlik mevzuatı gibi ana sorunlarda yapılacak reformlarla reel sektörün sırtındaki yük azaltılmadığı sürece, yatırımların önünü açmak, yerel sermayenin ülkede söz sahibi olmasını beklemek mümkün değildir. Yerel sermayeyi korumak için de, yaklaşık 50 yıldır iktidarda olan popülist, muhafazakar olduğunu iddia ettiği halde yabancı yatırımcılara karşı son derece “esnek”, dışa bağımlı politikalar güden ve özelleştirmeleriyle artık işin suyunu çıkaran “tehlike”ye karşı durmak gerektiğini düşünüyorum.
5-Laiklik konusunun türbana ya da kuran kurslarına endekslenmesi, etkiye karşı geliştirilen bir refleks. Cumhurbaşkanının eşinin türbanlı olması, başta üniversiteler ve diğer kamu kurumlarında türban yasağı gibi tartışmalar “kısır” olmaktan öte, simgesel bir nitelik taşıyor aslında. Laiklik, “devletin dini olmaması” ise, protolde yer alan devlet başkanının eşinin de islami bir simge kullanmıyor olması gerekir. Bu konu, Hayrünnisa Gül’ün başındaki örtü çevresinde dönen, ama aslen devletin, demokrasinin en temel şartlarından biri olan laikliği yaşama geçirmek konusundaki zaafını dile getiren bir tartışmadır. Ya da benzer şekilde, “sıkmabaş”ların artmasını tehlike olarak görmek, ılımlı islamın amaçladığı “koyun” yaratma konusunda başarıya ulaştıklarını farketmenin yol açtığı kızgınlıktır.
6-Gelişmekte olan ülkelerin az çok mürekkep yalamış insanları olan bizler, soyutta harikalar yaratırken, ülke gerçekliklerini yadsıdığımız sürece, bu topraklarda ne “sınıf” kalacak, ne de o “sınıf mücadelesi”nin verilebileceği toprak...
-
2008-11-03 07:25:22 |SAdministrator| onder

Mehmet yazdıklarına söyleceğim söyle birşey; teorik olarak yüzde yüz katılıyorum ama pratik olarak kazın ayağının öyle olmayacağını düşünüyorum..
Zira pek çok insan gibi benim de somut korkularım ve bunların hiç de öyle paranoyakça olduğunu düşünmüyorum.
Aslında geçen Ali Osman'la konuştuğumuzu söylediğim asli mesele buydu; din geçen de çok yerinde belirttiğin gibi sınıf mücadelesinin daha doğrusu sosyalist hegemonyanın bir başka alanı olabilir. Ama gene senin belirttiğin gibi bu konuda sosyalistlerin değil muhafazakar emek hareketinin birşeyler yapması gerekiyor; muhafazakarlarla herhangi bir sınıf mücadelesinde ortaklaşa hareket edilebileceğinin benim bildiğim en küçük emaresi yok..
Arif Dirlik'in dinin nasıl bir kapitalist iktidar tekniği olabileceği fikri oldukça ilginç geldi bana..İşte bu yüzden karşı çıkmak gerekmez mi o zaman dinsel yönelimli muhalefet..
Arif Dirlik'in bahsettiği anlamda yeni bir yön de olabilir; ama Türkiye'de şuanda olup biten bana çok eski bir iktidar mücadelesi gibi görünüyor. Evet itiraf ediyorum bugünkü iktidar mücadelesi bana taa tanzimat'tan beri sürüp gelen modernleşme taraflarıyla mevcut kadim islam coğrafyasının feodal yapısının devamını isteyenler arasında gibi geliyor.
İşin sınıfsal analize konu olabilecek bir yönü bana hiç görünmüyor; ülkenin iki taraf arasında yaşadığı gerilimin temel sorunsallarını bir düşünelim; eşi türbanli birinin cumhurbaşkanı olması konusunda inatlaşma, üniversitelerde türbanın serbest olması, özel kuran kurslarını serbest bırakılması vs. Ülkenin ana temel tartışma başlıkları bu olunca, benim içimden senin gibi işin "teorik" anlamda farklı yönlerini hesaba katmak pek gelmiyor..
-
2008-11-03 07:05:19 |Publisher| mehmet özgür

önder, abartılı bir tanımlama değil mi arkaik düşünce? her ne kadar ironi yaptığını ifade etsen de... o kadar modernizm eleştirisi tartıştıktan sonra hala "din"i klasik ilerleme çizgisinde geride kalmış bir zihniyet kalıbı olarak almak? sonuçta her konjonktürde ve farklı farklı edinim biçimleri mevcut dinin. bence materyalist olan da bu edinim kısmı üzerine yoğunlaşmak. bir tür doğal ideoloji sonuçta bu sonuçta. bu sürecin eski değil, yeni bir süreç olduğunu arif dirlik güney asya ve çin üzerinden çok güzel anlatıyor, bunun nasıl bir kapitalist iktidar tekniği olduğuna dair. dolayısıyla burada dinin ne şekilde ve hangi sınıfa/birikim biçimine yarayacak şekilde edinildiğine dikkat çekmek daha önemli bence, dinin altını çizmektense. türkiye'de kurtuluş teolojisi olmasa da örgüt davalarında imamlar da yargılanmış, güçlü daha iyi anlatır herhalde. sosyalistler bahsettiğin sebepler nedeniyle kemalizme uzak durmuyor; çok daha farklı sebepleri var. daha mahir ve özellikle çorumlu ibo'dan itibaren. zira kemalizm memleketin çoğu yerinde dipçik, sürgün, memur zorbalığı şeklinde deneyimlenmiş. devletin kurucu ideolojisi olduğundan karşı çıkıyorlar özetle. her 3.dünya ülkesinde ilkel sermaye birikim sürecinde kırılma, batıya öykünme anlarında kara kalabalıklara doğal ideolojileri(yani dinsellik) silah olarak kalıyor. özellikle bu devlete karşı başkaldıran sol, devrimci birileri yoksa.
nevra hanım ise maalesef bence tam da uzak durulması gereken bir noktadan yazısını kotarmış. ilk üç maddede sadece sola benzer şeyler söyleniyor, mutabık olunacak değil. zira bu tür bir bakış açısının ezilenler namına sağlayacağı bir yarar yok; türkiye'de pozisyon kaybeden/kazanan ordunun kozu olmak dışında. zira ezilenleri güçlendiren değil, sadece egemenler lehine mobilize eden bir duruşa yol açıyor. hrant olayında, kürt meselesinde, türban meselesinde yaptıkları bütün solun hanesine yazılmıştır ki liberallerin bu kadar rahat konuşmasının sebebi, hala mahir'in ve daha keskinlikle ibo'nun bahsettiği kemalizmden sosyalizm lehine hala kopulamamasıdır. bunu ideolojik anlamda söylediğimden daha fazlasıyla pratik olarak da söylüyorum. zira eskinin sosyalistleri, devrimcileri içerisinde kürtleri, ermenileri hakir gören; liberaller gibi ezilenlerden korkan, kara kalabalık gören bir orta sınıflaşmayla beraber büyüyen bir eğilim var. kemalizm'i de din gibi görmek gerek. bunun ediniminin nişantaşı/moda dışından yapılması gerekiyor. yani memurların, köylülerin içinden/onların kemalizmle ifade edilen arzularını temel alan bir yerden kurulması lazım; yoksa ortaya çıkan ordu "hareketlen" dediğinde hareketlenen, "dur" dediğinde duran ve nereden geldi bu kara kafalar diyen bir kitle oluyor. ki modern faşizme, mhp'den çok daha yakın bir durum bu.
-
2008-11-03 06:22:59 |Administrator| guclu

Önder,
Emperyalizm bahsi hakkında "Monthly Review" çevresinin 60'lardaki katkılarını unutmamak gerekir düşüncesindeyim. Daha o zamandan çok uluslu şirketlerin ulusal devlet sınırlarını aşan işbölümü eğilimlerini tahlil edip, neo-emperyalizm tartışmalarını sürdürdüler.
Bence emperyalizm kavramı hala kullanılabilecek ve açıklayıcığı da süren bir kavram. Sonuçta ne kadar küreselleşse de, dünyadaki siyasal yönetimler ulusal devletler ve emperyalizme karşı olmak, ille de ulusal burjuvazi gibi olmayan bir şeyi savunmayı ya da milliyetçiliği de gerektirmez düşüncesindeyim.
Bence bu emperyalizm bahsini bilahare ele alıp üzerinde okuyup düşünelim..
-
2008-11-03 07:04:48 |SAdministrator| onder

Güçlü,
Benim emperyalizm nosyonunun geçersizleştiği şeklindeki yorumumun sadece milliyetçiliğe yol açar endişesinden kaynaklandığını düşünüyorsun. Aslına bakarsan bu karşı çıkışımdaki temel konu bile değil o..
Ben hakikaten anlayamıyorum; gerek abd çalışma deneyimimden, gerek Çin, Hindistan gibi ortalama gelir düzeyi son derece düşük ülkelerin eski kavrayışa göre emperyalist devletin pekçok yönüne sahip ülkelerin varlığından, gerek çok uluslu şirketlerin merkezinin neresi olduğunun saptanamasından yola çıkınca emperyalizm bana pek çözümleyici ipuçları veriyor gibi gelmiyor..Belki benim emperyalimz algılayışım çok sınırlı; ben emperyalizm deyince klasik sömürgeci devletleri anlıyorum: bir de akademik çevrelerde kolonyalizm diye birşey var..Benim bittiğini düşündüğüm belki de kolonyalizmdir..Lakin Türkiye'de kullanılış şekliyle de emperyalizm nosyonun çok sığ olduğunu düşünüyorum ki işte bu versiyonu çok itici geliyor bana..Bilumum "dış mihraklar" temelli komplo teorilerini besliyor.
Ama bu emperyalizm konusu benim için hakikaten temel bir soru; eğer bilen eden, elinde güzel bir yazı olan varsa ya da bu konuda ilginç görüşleri olduğunu bildiğiniz bir yazar varsa okumayı çok isterim.
Lakin Türkiye sol çevrelerinde emperyalizm algılayışının 60'ların kavrayışında hiç de farklı olduğunu sanmıyorum..Klasik zayıf halka teorisinin geçerli olabilmesi için gereken bir kavram..
Bir de dikkat ederseniz Taraf çevresinin sosyalistlere en büyük saldırısı bu emperyalizm odaklı düşünmekten kaynaklanıyor. Ağızlarına sakız etmiş durumdalar..Eğer sosyalistler zamanında bu ve başka konularda yaşanan zamanlara uygun düşünce üretebilmiş olsaydı, bu adamların elinde bence haklı böyle ideolojik bir silah olmazdı..
İşinde gücünde olan insanlar pratik düşünür; emperyalizm nosyonunun geçersizleştiğini iddia etmek ve benzer diğerleri alıcı buluyor çünkü insanlar kendi somut hayatlarında deneyimliyorlar..Oysa anti-emperyalizm insanların yaşanan gerçekliğine çok uymuyor ya da en azından benim gibi çok uluslu firmalarda çalışan orta sınıf insanların gerçeğine..
BU konu tartışmaya değer..
Ay
-
2008-11-03 03:00:24 |Administrator| AliOsman

Sosyalizmi 'ayakları yere basmayan ideoloji' olarak görmek bana biraz tuhaf geldi. Daha özele indirgeyip Türkiye için bile böyle bir idda sarfetmek, en azından tarihsel olarak bir çelişki içeriyor. Hele hele bu iddayı yapan kişinin Atatürkçü ya da temayüllü olması ise iyice şaşırtıcı.
Şimdi çoğu kişinin gurur duyduğu, Atatürk'ün zamanında yapmaya çalıştığı devrimler için Türkiyeli halklar çok mu hazır kıta bekliyorlardı ? Batılı devrimler gelse de kılığımız kıyafetimiz düzelse, şu arap harflerinden kurtulsak, kadının toplumdaki yeri daha iyi konumlara gelse, metre-kilogram gibi ölçülere dönsek de batı ile daha iyi kaynaşsak diye yanıp tutuşuyorlar mıydı ? Aydınlamacı temeller dayanan her devrim, halk adına, halk için yapılır. Bu iyidir kötüdür, tamamen ayrı bir konu.
Hamaset yapmak istemem ama şunu söylemeden geçemeyeceğim : Sosyalizm, insanların insanlar için düşünülen bir yaşam formu, bir yaşam biçimidir. Bunu yaratmanın için ise eşitlik (ya da denklik), dayanışma, kardeşlik, adalet, insan huzuru ve mutluluğunu esas alır. Bizlerin onaylamadığı, geçmişte ya da halen yaşanan en kötü sosyalist deneyimler de bile bunların nüvelerini görebiliriz.
Yani kısaca, Atatürk Devrimlerini 'rasyonel', Sosyalizmi ise 'ayakları yere basmayan' olarak görme, en basit haliyle söyleyeyim : Beni şaşırttı...
-
2008-11-03 02:25:57 |SAdministrator| onder

Yeni yorumumu aslında cuma günü yazmıştım ama herhalde çok uzun oldu ve yazarken sistem bağlantımı kopardı. Aman ha bu vesile ile eğer uzun bir yazı yazdıysanız gönder tuşuna basmadan önce hafızaya bir kopyalayın..Sistem logout etmiş ise hafızdan tekrar yağıştırırsınız..
Nevra Hanım, Ayhan Işık'ın lafına bazı durumlarda, hatta çoğu durumda katılırım ama sözkonusu olan ideoloji, dünya görüşü gibi meseleler ise tam zıttı da sözkonusu olabilir..Zira hem solda hem sağda aslında karmaşık olanı basitleştirmektir norm olan; hatta belki ideoloji biraz da böyle çalışıyor. Pekçok dinamiği olan hayatı basit bir kaç değişkenle açıklamak; sağda vatan-millet-sakarya, solda ise emek-sınıf-demokrasi vs.
1. maddeye bazı çekincelerle katılırım; lakin küresel sermaye ve emperyalizm bence aynı tarihsel dönemde aynı anda birarada olamayacağı için ikisine de aynı anda karşı çıkmak bana mümkün görünmüyor. Emperyalizm kendi yerel pazarlarından taşmaya başlayan ulusal sermayelerin, bakir dünya pazarlarını (yeraltı ve yerüstü kaynaklarını) paylaşmak için kanlı bir çekişme içinde oldukları 20.yüzyıl ortalarına kadar işlevi olmuş bir kavramdır. Son krizinin de gösterdiği gibi birbirine et ve tırnak gibi entegre olmuş küresel sermaye grupları çağında artık emperyalizmden hangi sınırlar içinde bahsedilebilir bilmiyorum.
Bir de küresel sermayeye karşı çıkış, yerel sermayeyi destekleme anlamına geliyorsa bende tereddüt doğar..Yerel sermaye diye bir şey bence artık mümkün değil..BU saatten sonra Türkiye'de küresel ölçekte iş yapan, kendine yeni pazarlar kapan 100% yerel bir sermayenin çıkması artık asla ve kata mümkün değildir..Türkiye bu açıdan treni açık ara kaçırdı.. Şimdi Taraf gibilerin güzellemesini yaptığı muhafazakar hükümetler yüzünden Türkiye modernleşme trenini kaçırdı ve küresel sermayeye bir başrol oyunucusu olarak entegre olabilme fırsatı kalmadı..
Bir de küreselleşme sadece sermaye alanında olan bir fenomen değil. Her anlamda küreselleşmiş bir dünyada yaşıyoruz..Bundan geri dönüş olur mu bilmiyorum? Gerçi son kriz küreselleşmeden uzaklaşıp, ulusal duvarların arkasına çekilme eğilimi doğuracak diye haberler okudum..
2. Maddeyle ilgili olarak da söylemem gerekiyor ki, milliyetçiliğin iyisi kötüsü olmaz. Bu anlamda milliyetçiliğin etniği bence olmaz..Solda genel bir kabul var; ezen ulusun milliyetçiliğ kötü, ezilen ulusun ki iyidir..Ben katılmam buna. Kürt milliyetçiliği de bu coğrafyada evrensel bir sol kültürün gelişmesine türk milliyetçiliğ kadar zarar veriyor..
4. madde konusunda Türkiye hakkında konuşuyorsak haklısınız..Ama sosyalist mücadele tarihte zaten pek az dönemde reel politika, parlementer politika alanına çıkar..Futurist bir harekettir sosyalizm, toplumsal mücadele biçimi olduğu kadar, ne bilim budhism, taoism, stoa'cılık vs gibi insanın günlük hayatını regüle etmeye de yarayan kişisel felsefi bir yaşam kullanma kılavuzudur, bireysel bir etik duruştur..Maalsef sosyalizmin bu yönü gözden kaçıyor..
5. otoriter/totaliter muhafazakar islami bir yönetim modeline karşı kemalistlerle sosyalistlerin birlikte hareket etme fikri ise benim yazılarımdaki ana fikirlerden biridir..Maalesef bugünlerde bugünlerde sosyalistler arasında bu "demode" bir görüş. Post-modern liboşları ikinci cumhuriyet, çok kimliklilik vs gibi artık terane haline gelmiş "açılımları" yüzünden "solcular" modernist, kemalist suçlamaması ile karşı karşıya kalmamak, dolayısıyla demode, arkaik olmamak için kemalizmin bu ülkede hala geçerli akçe olabileceğini kabul etmiyor; arkaik bir modernleşme projesi olarak kemalizmi yerin dibine geçirirken, komik bir tabir olacak ama pre-arkaik yapıları yüceltiyorlar; çok kimlilik, hoşğörü, çok renklilik vs altında modernizme karşı çıkarken modernite öncesi feodalite yapılarını güzelliyorlar..
-
2008-10-31 04:20:33 |Administrator| guclu

Nevra,
Birarada duracak olanları bağlayan şey, bir şeye karşı olmak ise, bu karşı olunan şeyin icabına bakıldıktan sonra yollar ayrılır hatta muhtemelen aralar da bozulabilir. Ama eğer ki bir şeyin yanında olmak, bir şeyleri birlikte kurmak amacıyla yan yana geliniyorsa, ancak o zaman sahici bir birliktelik sağlanabilir. Yani mesela apartmanımıza hırsız girip duruyorsa, pek de hoşlanmadığımız komşumuzla biraraya gelip hırsızı bekleyebiliriz; hırsız yakalanırsa da eski mesafeli günlerimize dönebiliriz. Bir ihtimal bir yakınlaşma da doğabilir.
Lafı dolandırmayayım. Kemalistlerin karşı oldukları şeylerin çok büyük çoğunluğuna sosyalistler de karşı ama bu karşı olma hali pozitif bir birlikteliği tek başına sağlamayabilir. Kemalistlerin esas amacı ulusal devlet sınırları içinde, laik ve aydınlanmacı bir rejim altında ve Türk kimliği ile yaşamak. Sosyalistlerin nihai hedefiyle çok da uyumlu olmayan bir hedef bu sanki.
Ama bir de gerçekler var asıl olarak. Verili durum ortadayken, AKP gittikçe artan dozda otoriter ve dinsel yönelimli bir iktidarı tırmandırırken, asgari demokratik bilince sahip ve kapitalizme de antipati besleyen bir sürü insan ortak noktalarda biraraya getirilebilir.
Farklılıklar unutulmadan insanlar belirli mesafeleri birlikte yürüyebilirler...
-
2008-10-30 17:29:30 |Publisher| annakarenin

Ayhan Işık'ın, adını hatırlamadığım bir filmde geçen sevdiğim bir repliği şöyledir: "Hakikat her zaman yalındır, onu biz insanlar karmaşık hale getiririz." Ayrıntıda kaybolmamak için maddeler halinde (alışkanlık diyelim...) sıralamak geldi içimden. (Bu arada belirtmem gerek ki, ben kendimi ne sosyalist ne de kemalist olarak nitelendirmem; nesnel yaklaşımı becerebileceğimi sanıyorum bu sebeple...)
1- Son yıllarda, kemalistlerin ve sosyalistlerin karşısında mücadele etmeleri gereken tek bir güç var aslında: küresel sermaye ve emperyalizm. Gün geçtikçe ağırlığını artıran bu güç karşısında hiçbir etnik kimliğin "kendi kaderini tayin etme" lüksü olduğu düşünülemez bile.
2- Küresel sermayenin gücünü kullanarak, sermayenin atardamarı ABD nin, halihazırda Ortadoğu'yu parmağında oynatabilmek için kullandığı silahınsa ılımlı islam olduğu kadar, etnik milliyetçilik olduğu da gayet açık. "Böl ve yönet" taktiği ile etnik milliyetçiliği kızdırdığı, bunu yaparken bir yandan islamın "kaderci, boyun eğen, -deyim yerindeyse- "koyun" yaratan" etkisinden yardım aldığı da...
3- Gerek etnik milliyetçiliğin, gerekse (ılımlı bile denemez artık) islami faşizmin, ülkeyi etkisi altına aldığı da yadsınamaz bir gerçek.
Buraya kadar mutabıkızdır sanıyorum. :-) Bundan sonrası "öznel"dir...
4- Sosyalizmin, Türkiye için bir fantazi olduğunu, 2 kilo nohuda, ülkesini satanlara oyunu satan halkın, hiçbir zaman o bilince ulaşamayacağını düşünüyorum. Sosyalizme mesafeli durmamın sebebi de budur: fazla realistim.
5- Buna karşın, sosyalistlerin karşılarında duran küresel sermayeye-emperyalizme-neo-liberalizme-daha da önemlisi önümüzde bir dağ gibi duran islami faşizme karşı mücadelede kemalistlerle yanyana-kolkola durmaları gerektiğini,
6- Yerel seçimlerde 2 kilo kömür yerine, 3 kilo dağıtmayacaklarından emin olmadığımız, `-p oy almayacağını garanti edemediğimiz, gitgide büyüyen bu güce karşı mücadelede (ne çok kullandım bu sözcüğü, farkındayım... "savaş" diyemem, savaş denk güçler, denk silahlarla olur çünkü...) kemalistlerin sosyalistlere, sosyalistlerin kemalistlere ihtiyacı olduğunu,
7- Bu güç birliği sağlanmadığı ve küresel sermayeye karşı birlikte mücadele (yafff... yine kullandım...) edilmediği takdirde, kalp krizinden korkarken, kanserden ölme riskiyle burun buruna geleceğimizi,
8- ABD nin yarattığı kahramanları, günü geldiğinde bitirmeyi de bildiğini, (Menderes, Özal, Derviş, Öcalan...) ancak izlerinin baki kaldığını unutmamak gerektiğini,
9- "Tehlikenin farkında olmak" ve asıl tehlikeye karşı yekvücut mücadele (eh, yeter...) etmek gerektiğini,
düşünüyorum.
-
2008-10-30 10:44:32 |Administrator| guclu

Önder,
Kemalizm, 60'larda yükselen sosyalist hareketin elinde anti-emperyalist, halkçı ve devletçi bir devrimci ideoloji işlevi görüyordu. Son yıllardaki faşizan orta sınıf hareketi ise kemalizmin milliyetçi ve laik tarafını kullanıyor. Bugünden bakıp 60'ların kemalizm yorumunu suçlamak, o dönemki sosyalist harekete milliyetçi suçlamasında bulunmak, eğer ahmaklık değilse, ancak Taraf çizgisindeki liboşların kandırmacasına ortak olmaktır. Bu hataya Kürt milliyetçileri, liberaller ve sivil toplumcular ortak oldular.
Ama bir gerçek var ki, kemalizm o yılların taşıdığı anlama artık sahip değil. Artık başka ellerde ve başka bir içerikle yeniden tanımlanmış durumda. Tarihsel bakış açısını kaybetmeden her akımı hakettiği yere yerleştirmek gerekiyor.
Sosyalistlerin kemalizmden tarihsel olarak sahiplenecekleri şeyler hala vardır. Mesela laiklik ve cumhuriyet fikri geri dönülemez değerlerdir. İkisinin de uygulaması sorunludur, elitist ve sünni sapmalara uğramıştır ama özü itibarıyla bugün hiçbir sosyalist, monarşi ya da şeriat fikrine ılık dahi bakamaz. Kadınların sosyal yaşama artan oranda katılması talebine itiraz edilemez. Herkesin en ileri düzeyde eğitim hakkına sahip olması bütün solcuların sahiplenilmesi gereken bir taleptir.
Sosyalistlerin kemalizmden alamayacağı şeyler de vardır kuşkusuz. Milliyetçiliğin hiçbir biçimini alamayız. Tek Parti rejimi türünden bir otoriter yönelimi de sahiplenemeyiz.
Bugün Kemalizmi kim niye sahipleniyor ve kim niye karşı çıkıyor? Kürt milliyetçileri kendi devletlerinin kurulmasına mani olduğu için karşılar, liberaller sözüm ona çok demokrat oldukları için karşılar, şeriatçılar da laiklik nedeniyle karşılar. Sahiplenenler ise var olma kaygısına düşmüş şehirli orta sınıflar, hegemonyalarını kemalizme dayandıran askeriye ve meşruiyet dayanağı arayan her türlü kirli, karanlık, silahlı işe bulaşık faşist kadrolar. Bu Denklemin iki tarafı da "bizi" kesmez ve "bize" hitap etmez. "Biz" milliyetçilere rağmen etnik hakları, liberallere rağmen daha geniş bir demokrasiyi, askeriyeye rağmen daha güvenli bir toplumu ve yozlaşmış orta sınıf değerlerine rağmen de yeni bir toplumsal değerler manzumesini savunmalıyız. Şeriatçılara ve faşistlere ise söylenecek bir sözümüz olamaz doğal olarak.
-
2008-10-30 07:55:34 |SAdministrator| onder

Güçlü söylediklerinin en küçük bir noktasına katılmamak gerçekten mümkün değil. Hakikaten yüzde yüz haklısın yaptığın gözlemlerde. Zaten ben de biraz da bu yüzden ihanete-uğramış-kemalizm dedim.
Hiçbir ideoloji statik değildir, hegemonya mücadelesi içinde farklı aktörler tarafından hegemonize edilebilir. Kemalizmin son derece tipik, Fransız aydınlanması usulü modernizminin yoz bir milliyetçiliğe dönüşmüş olmasından dolayı bir ideoloji olarak kemalizmin kendisini mahkum etmek ne kadar doğru? Birebir aynı durum reel versiyonu bazında sosyalizm için de geçerli değil mi? Kemalizmin bugünkü konjüktürel milliyetçiliği yüzünden kendisini mahkum etmek Pol Pot ya da Stalin yüzünden sosyalizmi mahkum etmekten ne ölçüde farklı?
Kaldı ki kemalizmin standart aydınlanmacı kökenlerinden uzaklaşıp bugünlere gelmesinde pkk sorunun o son derece büyük etkisi dışlanamaz. Tamam ülkede kürt meselesi gibi etnik bir problem var; ama bu probleme namlunun dayattığı "çözümden" başka bir çözüm üretilebildi mi, sadece türk tarafından değil, kürt tarafından da..Resmi kürt liderliği, güneydoğunun arkaik feodal yapısına yönelik tek bir eleştiri getirdi mi? Politik satranç tahtasında gerektiğinde radikal islamı da kullanabileceklerinin ipuçlarını verdiler..Eğer bugün klasik bir modernist hareket olarak kemalizm rayından çıkıp milliyetçiliğe savrulduysa, bunda kürt sorunun "dış mihraklar" tarafından kronikleştirilmesinin payı yadsınamaz..
Bu ülkeyi nerdeyse 60 yıldır Menderes iktidarı ile başlayan tarikat bağlantılı muhafazakar hükümetler yönetti..Eğer ülke bugün hakettiği yerde değilse bunun suçu nasıl oluyor da bir ideoloji olarak kemalizmde oluyor, biri bana açıklayabilir mi? Kemalizm bu ülkede bir "boş gösteren"/"master signifier" olarak sağcı hükümetler tarafından kullanıldı sadece, ilksel hedeflerini uygulamak hiçbir zaman mümkün olmadı ki? Kemalizm bu ülkede Allah aşkına 1950'den sonra ne kadar süre iktidar oldu..Yani ülkenin bugün içinde bulunduğu durumun tek sorumlusu "türban yasağı" mı? Soruyu böyle soruyorum çünkü bu adamların iktidarının gücünün yetmediği tek nokta bu, varsa bir ikincisi davet ediyorum bulun çıkarın..60 yıldır ülkeyi bilfiil yönetiyorlar, güçlerinin yetmediği bir ordu ve bir de türban yasağı gibi sembolik bir yasak var, buna rağmen mazlumu oynuyabiliyorlar..Bunu çok kolay yuttuk, hakikaten çok kolay yuttuk..
Neyse bu böyle bir girizgah..Aslında Ali Osman'la dün yaptığımız konuşmada çok önemli bir nokta vardı..Ona değiecektim ama başka bir yoruma artık, yoksa bu çok uzar..
-
2008-10-30 03:58:48 |Administrator| guclu

Önder,
Keşke her şey dediğin gibi kolay bir biçimde Sosyalistlerin kemalistlerle kaynaşmasıyla hallolabilecek düzeyde olsaydı. Kişisel düzeyde kemalistleri dindarlara tercih ederim, daha önce de yazmıştım bunu ama bu çok da kolay bir durum değil.
Bir kere kemalistlerle sosyalistler arasındaki açı son derece açılmış durumda. Bunun nedeni bir tarafta sosyalistlere nüfuz etmiş liberalizm virüsü ve Kürt sorunu ise, öbür tarafta kemalistlerin had safhaya çıkmış milliyetçi eğilimleri. Son yıllarda laiklik vurgusunu paylaşan ve hatta onu aşan bir milliyetçilik eğilimi mevcut kemalizmde. 1923-38 arasını bir çeşit devr-i saadet olarak yeniden kuran, yanılmaz büyük önder M. Kemal'in ulu şahsiyeti etrafında bir araya gelmiş, her türlü bölünmeyi aşmış bir toplum özlemi çeken insanlar haline geliyor kemalistler. Daha önce burada da yazdığım (Bkz: "Laiklik ve Sınıf Mücadelesi" başlıklı yazım) nedenlerle orta sınıfların kemalizme yönelmesinin son derece sınıfsal nedenleri olduğunu düşünüyorum. Son 10 yilda yitirdikleri ne varsa, bunun sorumlusu olarak kendilerine benzemeyen ve şu ana kadar kabul edilegelmiş "modern" kalıplara uymayan dindar ve Kürt kalabalıklarda gören, son derece savunmacı ve aslında hiç de özgürlükçü olmayan bir kitle söz konusu. Taraf gazetesi liberalleri, nasıl AKP kalabalıklarında sahtekarca bir özgürleştirmeci potansiyel görüyorlarsa, aynı hataya tersten düşmemek lazım.
Cumhuriyet mitinglerinde ortaya çıkan enerji açıkçası beni korkutmuş ve olası bir lider kazanımı ile aleni bir faşist hareteke dönüşebilme riski taşıdığı hissine ulaşmıştım. O mitinglere katılan teyzeleri, amcaları faşistlikle suçlamıyorum ama biraz çabayla çok rahat o yöne dönebilecek bir ruh hali olduğunu düşünmüştüm. Hiçbir eşitlik ve özgürlük talebi içermeyen, görülmedik düzeyde sağcı bir kemalizm yorumunun belirlediği bir ruh haliydi diye düşünüyorum.
-
2008-10-30 02:02:24 |Administrator| guclu

Merhaba,
Ankara Barosunun bu durumda olması sanırım, Ankara'nın bugünkü haliyle ilişkili. Hoş, İstanbul farklı mı, tabi ki değil ama mekansal olarak daha geniş olduğu için belirli soluk alma noktaları mevcut. Ne bileyim, her yer Sultanbeyli ya da Ümraniye değil, Kadıköy var, Beşiktaş var. Ankara sanki iyice daralmış ve dışardan gelenleri daraltan bir yer haline dönüş durumda. Son iki Ankara seyahatimde kaçarcasına geri döndüm. Kızılay'da tur atmak eskiden çok sevdiğim bir şeydi, içimi açan bir şeyler olduğunu hissederdim ama en son gidişimde eciç bücüş üst geçitler, yayaları neredeyse evlerine süren bir yol düzeni ile tipi, davranışı, hareket tarzı değişmiş bir tuhaf ve karanlık kalabalıkla dolu caddelerle karşılaştım.
-
2008-10-30 02:59:20 |SAdministrator| onder

Tesadüf bu ya, dün akşam da telefonda Ali Osman ile Kemalizm/Liberal-muhafazakarlık/Milliyetçilik üçgeni karşısında sosyalist solun nerde konumlanması, ikimizin de hem fikir olduğu ittifak arayışının bu üçlüden hangisiyle yapılması gerektiğini konuştuk.
Benim fikrim şöyle;
Türkiye'de kemalizmin başına gelenle duvarın yıkılmasından sonra Sovyetler'de sosyalizm başına gelen bence tamamen aynı şeydir; her iki devrimin de muazzam kazanımlarını, köhne feodal bir ülkede modern, bilimsel öncüller üzerine yükselen bir toplum anlayışını kurma iyi niyetli çabalarına rağmen çöpe atmak, bugün kendisinin çıkmaz bir yol olduğu gün gibi ortaya çıkmış olan anglo-sakson neo-liberalizmi bekasını temin için en arkaik toplumsal kurumları bile demokrasinin gereğidir diye yüceltmek; hatta en rezil arkaik yapıları toplumunun ilerici dönüşümünü baltalamak için kullanmak.
Ne oldu sovyetlerin yıkılmasından sonra? Daha iyi, daha özgür bir toplum mu ortaya çıktı..Tutup insanlığın gördüğü en despot monarşik devletin efendileri Çar'lara "itibar"larını geri iade ettiler.
Pire için yorgan yakma kabilinden konu sosyalizm'e yapılan haksızlık olduğunda çoğumuz çok net tavır alabiliyoruz; Sosyalizm'in resmen bir karikatürü olan Sovyet deneyiminin bile o inanılması güç başarılarını savunma gereği hissediyoruz. Lakin kemalizm sözkonusu olduğunda, resmen pekçok sosyalis liberal ideolojik saldırıya boyun eğmiş görünüyor. Aynı empatiyi Kemalizm'e karşı gösteremiyoruz. Ne yapmış kemalizm arkadaş? Walla ben anlamıyorum ya? Çökmekte olan bir imparatorluğu almış, onun üzerine çağdaş normlara göre bir toplum inşa etmiş..Bu suç olan? Bugün hiçbirimizin beğenmediği ülkenin içinde bulunduğu hal, Kemalizm yüzünden değil, ihanete- uğramış-kemalizm yüzündedir?
Hiçbir sanayi üretimi olmayan ülkede devasa KIT'leri kurmak mıydı günah olan, ya da TDK, Türk Tarih Kurumu, Köy Ensititüleri gibi son derece tipi aydınlanmacı kurumları hayata geçirmek miydi hata olan? Tekke ve zaviyelerle devam edilse bugün ABD toplum modeline daha mı yakın olurduk..
Neyse mevzu derin ayrı bir başlıkta tartışmak lazım.
Ancak şu kadarı ile bitiriyorum; malum sosyalizm kendi saf gücüne dayanarak reel politika yapamaz bu ülkede (özellikle reel politika diyorum). Bir ittifak gerekli; bence bu ittifakın tek bir adresi vardır: Cumhuriyet mitinglerine katılan yüzbinlerden oluşan kemalistler.
Zizek'in ilginç birşey aktarıyor; ABD'li feministlerin kendilerine or***** diye hitap edilmesini geçersizleştirmek için, evet biz or****yuz demeye ve birbirilerine or**** diye hitap etmeye başladıklarını anlatır. Biz sosyalistlerin de Yuşenko, Şaakaşvili, Leh Walese, Vaclav Havel'in çok daha berbat kairkatürü olan Türkiye şubesinin kuyruğuna takılanların bize yönelltikleri kemalist "suçlamasını" geri püskürtmek için "Evet lan Kemalistim" demek lazım belki..Apologetic bir kasılmaya geçip, binbir dereden su getirerek kemalist olmadığımızı kanıtlamanın gereği yok..Muhafazkar-liboş olmaktan çok daha iyidir.
Yorumlar
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=EklerDetay&ArticleID=869669&Date=05.11.2008&CategoryID=42
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=EklerDetay&ArticleID=869667&Date=05.11.2008&CategoryID=42
Sol liberallerin inatla reddettikleri bir husus da, Türkiye'de burjuva sınıfının varlığı. Beylere/hanımla ra burjuva beğendiremiyoru z. Devletin elinde sadece birkaç tren ve buna bağlı bir iki fabrika kaldı, tüm üretim araçları özel sektörün elinde ama ne hikmetse ülkede burjuvazi yok! Ben, taş gibi bir burjuvazinin olduğunu, üstelik her istediğini de bal gibi yaptırdığını, ayrıcalıklı konumunun da TSK'dan aşağı olmadığını düşünüyorum. Burjuvazinin olmadığını iddia etmek, ancak TSK'yı sözde geriletmeyi öneren Taraf gazetesi çizgsinin yanıltmacasıdır.
İstanbul kıyı şeridi hakikaten çok güzel ama olağanüstü çirkin kullanılan bir yer. Bunun esas nedeninin şehrin aşırı kalabalık olmasına bağlıyorum. Artan nüfusa yönelik ne bir planlama ne bir politika ne de strateji bulunuyor. Bir de büyük sermayenin hala ve hala girmediği alanlar bulunması da söz konusu. Aşırı özelleştirmeci liberallerin belediyelere ait tesislerin özele devredilmesi yolundaki alt telden seslendirdikler i çağrıları, muhtemelen, belediyelerin "populist" (bu sözü de sevmiyorum ama ikame edecek bir başka kavram yok)yönelimleri nedeniyle karşılık bulmadı. Normalde, Harem civarı bu şekliyle kalabilemez.
Bu arada Moda İskele Cafe'de içki satışının yasaklanması gibi "minicik" bir olay bana bu Taraf tayfasının muhafazakar sermayede toplumu devindirici anlamda ilerici kapitalist eğilimler görmesinin iki yüzlülüğünü hatırlattı..Bu örneği genişletirsek;
Harem-Kuzguncuk arası sahil şeridi, turizm ve eğlence sektörü açısından sanırım dünyanın en değerli mülklerinden biridir. Koca imparatorluklar ın tarihsel başkentinde sultanların, imparatorların yönetim saraylarına bakan ve muazzam doğa güzelliği içindeki bir mekan dünyanın hiçbir kapitalist ülkesinde bu kadar ucuza gitmez. Salacak sahili gibi çok özel biryer nerdeyse tamamen turizme kapalı..
Eğer muhfazakar kesimin, Cemil Ertem ve NAbi Yağcı gibilerin iddia ettiği gibi "ilerici sermaye" potansiyeli olsaydı, Salacak/Üsküdar gibi aslında bir anlamda çok önemli bir "üretim aracı" heba edilmezdi.
Aslında bu durum Türkiye'nin tarihini özetliyor: Yerasimos'un anıtsal eserinin okuduğum bölümünde de anlatıldığı gibi toplumun ayrıcalıklı yönetici kesimi, sabit rantiye ile yetinmiş, muhafazakar huzur ortamı içinde dünyanın dinamiklerine ayak uydurma gereği duymamıştır..Be lediyenin şimdi gösterdiği belediyecilik anlayışı da bence tam bu kadim muhafazakar, statik, kendi içine kapalı huzur ortamına uygun tezahür ediyor; Bir ara Mine Kırıkkanat'ın bence çok güzel eleştirdiği gibi havaalanı-Saray burnu, ya da Bostancı-Karata l sahil şeritlerinin, muhazafakar ailelerin "huzur içinde" piknik yapıp mangal yakacağı alanlar haline getirilmesi, kapitalist işletmecilik mantığından ne kadar uzak olduklarını kanıtlıyor..Dün yanın hiçbir yerinde böylesine değerli üretim araçları heba edilmez.
Düşünün Salacak sahili gibi bir yerde belediye işletmesinin 5 yıldızlı eğlence merkezi haline getirilebilecek bir lokantası var, Moda İskelesi var, buraları nakit para basan yerler haline getirmek mümkünken ne yapıyor, 3-5 muhafazakar ailenin arasıra kebab yiyip, balık yiyebileceği bir mekan haline getiriyor, güzelim sahil şeritleri mangal festivali yapılan yerler haline getiriliyor.
Başka bir deyişle, muhafazakar kültür sermayenin gerektirdiği birikim süreçlerinin olabildiğince serpilmesine verdiğim küçük örnekte olduğu gibi ayak uydurması çok mümkün görünmüyor bana..
Aynı mantık silsilesi içinde, "kadim ceberrut devlet"e karşı "çevrenin" haklarını "merkeze" taşımaya çalıştığına inanılan ve demokrasiyi ilerleteceğine yönelik saf duygular beslenen taşra hareketlerine, (Refah, Fazilet, AKP), açıkça sempati gösterilmediyse de kesinlikle cephe alınmadı. Açın bakın bu yaklaşımın yayın organlarına, CHP ve Kemalizm'e yöneltilen katı dışlayıcı ve eleştirel tutumun yüzde birini siyasal islam ve ondan türeyen hareketlere göstermezler. Daha çok yeni başladılar eleştirmeye, o da hala belli bir ümit taşıdıklarını da gizlemeden. Murat Belge sayfalarca Kemalizm ve devlet eleştirisi yazar da, iş AKP ve onun dayandığı katı tutucu ve neredeyse arkaik görüşlere gelince "canım, bu adamlar zaten muhazafazakarla r, bunlardan ne beklenir" argümanından fazlası ileri sürülmez.
Solun bir kısmı bu argümanların yoğun etkisi altında ve hala AKP'nin ülkeyi demokratikleşti rebileceği düşüncesine sahip. Ergenekon davası çerçevesinde yaratılan illüzyonun nedeni de bu ve malesef bu illüzyon yüzündendir ki solcular bu davayı adamakıllı bir hesaplaşma ve sahici bir cepheleşme çabası içinde ele alamıyorlar.
Özellikle "liberaller ekonominin veya eski ve eksik tabirle altyapının öncelikli olmasını, meta ekonomisinin çözücü işlevinin farkında olarak; üstyapıyı uzun vadede stabilleşecek bir kerte olarak alıyorlar" saptaman en azından benim Taraf çevresine olan büyük gıcığımın en önemli çıkış noktasını özetliyor. Özellikle Cemil Ertem, Nabi Yağcı gibi iktisadi çözümleme yapanların temel argümanı altyapı üzerinde bir gücü olan "anadolu sermayesi", sermayenin çelik yasaları gereği değişmek zorunda kaldı, artık eskisi gibi değiller mantığı..Mustaf a Sönmez röportojı buna güzel bir cevap vermişti..
Akademisyen olmasak da kendi birebir hayatlarımızda bu dönüşümün emarelerini göremiyoruz. Ne bilim mesala islami sermayaye ait büyük market zincirlerinde hala alkol satılmaz, Hüseyin Üzmez vakasında olduğu gibi -her ne kadar eskiye kıyasla biraz tepki gelmiş galiba, Ahmet Hakan'ın yazısına bakılırısa bizzat Vakit'in kendi yazarı çok kızmış bu duruma, ve muhafazakar kadınların bir örgütü Vakit'e ultimatom vermiş falan- islami kesim, herkesi çok kızdıran olaylarda objektif davranamıyor vs.vs..
Kısacası büyüyen sermayesi ile islami kesim, farklılıkları kabüllenip, birarada yaşamanın temel öncüllerini özümsemiş görünmekten çok uzak. Son derece kadim pre-modern reflekslerle hareket etmeye devam ediyorlar..Gerç ek kültürel dönüşümün izlerini toplumda somut hayatlarımızda almadığımız için, pre-modern reflekse tepki olarak karşı kutpu otoriter, yoz bir modernizm anlayışı ister istemez pavlov refleksi olarak kendini dayatıyor..
Eğer dönüşmüş bir islami sermaye ve onun çok kimliliği sindirecek kültürel dönüşümü yaratmış bir yeni sınıfsal temeli gerçekten bulunuyor olsaydı, bugün abidik gubidik meseleler koca bir toplumun ana tartışma başlıkları olmazdı; niyeti kendi değerlerini de muhafaza ederek, çok kimlikli bir dünyada varolmak olan bir islami kesim sözkonusu olsaydı, bir kaç ay önce sırf çocuk parkı var diye gitmek zorunda kaldığımız Maltepe sahildeki cemaat lokantasında bira içebilirdir diyelim..
İslami kesim hala arkaik kültürel tepkilere en temel mesele imiş gibi sarılmaya devam ediyorlar; kendi değer yargılarını yaşam biçimlerini sezdirmeden dayatıyorlar; İstanbul'un en güzel bira içme mekanlarından Moda İskelesini içkisiz hale getirdiler mesala..Bu resmen çok bariz bir inatlaşmadır; Sultanbeyli'de, Fatih'de olsa anlarım. Ama Kadıköy yaşam biçimleri dinsel olmayan insanların ezici çoğunlukta olduğu bir yer; Buranın en popüler ve ekonomik eğlence mekanlarından birini içkisiz hale getirmek, işin kültürel boyutunu geçelim, en bariz işletmecilik mantığına aykırı. Sonra çıkıp pişkin pişkin bu bizim özellikle aldığımız bir karar değil, belediye işletmelerinde içki satılmıyor diyebiliyorlar..
Uzatmayayım; hepimizi bildiği günlük çekişmeler. Böylesi somut günlük hayat pratiklerini kendi hayatlarımızda birebir deneyimliyorken , analitik düşünmenin değil reflekslerin etkisi tavır almak kaçınılmaz oluyor.
Senin çok titiz bir şekilde gündeme getirdiğin çekinceleri düşünmeye başlamak sanıyorum ancak somut hayatlarımızda iyi niyetin ipuçlarını almaya başladığımız zaman gerçekleşecek..
Bir de kopuk olacak ama şunu belitrmek istiyorum;
Anadolu sermayesinin kendi çıkarları gereği çok kültürlülüğü özümsemesi gerektiği bence koca bir yalan;
Türkiye Tarihi bilgim Yalçın Hoca'nın Tezleri ve Stefenos Yerasimos'un "Az Gelişmişlik Sürecinde Tirkiye" adlı eserinin ilk cildiyle sınırı..Yerasim os'un kitabında aklımda kalan en önemli izlenim şu; Türkiye'nin az gelişmiliğinin en büyük nedeni ayrıcalıklı sınıfları göreceli statik ayrıcalıkları ile mutlu olup, topladıkları rant ile yüzlerce yıl huzur içinde yaşamayı seçmiş olmaları..Belli bir toprak rantını garantiye al, yeter..
Bunun Avrupalı tüccarların 15.yüzyılda başlayan deniz aşırı sınırsız hırsları ile karşılaştıralım..
Demek istediğim şu; o çok övülen anadolu kaplanlarının da ben çok farklı olduğunu sanmıyorum. Bu sefer toprak rantı değil de ne bilim belli statik bir pazar rantını eline geçir yeter. Muhafazakar zihniyet içinde kalarak, hiçbir sınırın tanınmadığı dünya pazarlarında at koşturabilmek ve bu at koşturmanın Taraf'ın iddia ettiği gibi Türkiye üstyapısında dönüşüm yaratacağını beklemek saflıktan başka birşey değil, eğer kötü niyet yoksa.
Özellikle "liberaller ekonominin veya eski ve eksik tabirle altyapının öncelikli olmasını, meta ekonomisinin çözücü işlevinin farkında olarak; üstyapıyı uzun vadede stabilleşecek bir kerte olarak alıyorlar" saptaman en azından benim Taraf çevresine olan büyük gıcığımın en önemli çıkış noktasını özetliyor. Özellikle Cemil Ertem, Nabi Yağcı gibi iktisadi çözümleme yapanların temel argümanı altyapı üzerinde bir gücü olan "anadolu sermayesi", sermayenin çelik yasaları gereği değişmek zorunda kaldı, artık eskisi gibi değiller mantığı..Mustaf a Sönmez röportojı buna güzel bir cevap vermişti..
Akademisyen olmasak da kendi birebir hayatlarımızda bu dönüşümün emarelerini göremiyoruz. Ne bilim mesala islami sermayaye ait büyük market zincirlerinde hala alkol satılmaz, Hüseyin Üzmez vakasında olduğu gibi -her ne kadar eskiye kıyasla biraz tepki gelmiş galiba, Ahmet Hakan'ın yazısına bakılırısa bizzat Vakit'in kendi yazarı çok kızmış bu duruma, ve muhafazakar kadınların bir örgütü Vakit'e ultimatom vermiş falan- islami kesim, herkesi çok kızdıran olaylarda objektif davranamıyor vs.vs..
Kısacası büyüyen sermayesi ile islami kesim, farklılıkları kabüllenip, birarada yaşamanın temel öncüllerini özümsemiş görünmekten çok uzak. Son derece kadim pre-modern reflekslerle hareket etmeye devam ediyorlar..Gerç ek kültürel dönüşümün izlerini toplumda somut hayatlarımızda almadığımız için, pre-modern reflekse tepki olarak karşı kutpu otoriter, yoz bir modernizm anlayışı ister istemez pavlov refleksi olarak kendini dayatıyor..
Eğer dönüşmüş bir islami sermaye ve onun çok kimliliği sindirecek kültürel dönüşümü yaratmış bir yeni sınıfsal temeli gerçekten bulunuyor olsaydı, bugün abidik gubidik meseleler koca bir toplumun ana tartışma başlıkları olmazdı; niyeti kendi değerlerini de muhafaza ederek, çok kimlikli bir dünyada varolmak olan bir islami kesim sözkonusu olsaydı, bir kaç ay önce sırf çocuk parkı var diye gitmek zorunda kaldığımız Maltepe sahildeki cemaat lokantasında bira içebilirdir diyelim..
İslami kesim hala arkaik kültürel tepkilere en temel mesele imiş gibi sarılmaya devam ediyorlar; kendi değer yargılarını yaşam biçimlerini sezdirmeden dayatıyorlar; İstanbul'un en güzel bira içme mekanlarından Moda İskelesini içkisiz hale getirdiler mesala..Bu resmen çok bariz bir inatlaşmadır; Sultanbeyli'de, Fatih'de olsa anlarım. Ama Kadıköy yaşam biçimleri dinsel olmayan insanların ezici çoğunlukta olduğu bir yer; Buranın en popüler ve ekonomik eğlence mekanlarından birini içkisiz hale getirmek, işin kültürel boyutunu geçelim, en bariz işletmecilik mantığına aykırı. Sonra çıkıp pişkin pişkin bu bizim özellikle aldığımız bir karar değil, belediye işletmelerinde içki satılmıyor diyebiliyorlar..
Uzatmayayım; hepimizi bildiği günlük çekişmeler. Böylesi somut günlük hayat pratiklerini kendi hayatlarımızda birebir deneyimliyorken , analitik düşünmenin değil reflekslerin etkisi tavır almak kaçınılmaz oluyor.
Senin çok titiz bir şekilde gündeme getirdiğin çekinceleri düşünmeye başlamak sanıyorum ancak somut hayatlarımızda iyi niyetin ipuçlarını almaya başladığımız zaman gerçekleşecek..
Bir de kopuk olacak ama şunu belitrmek istiyorum;
Anadolu sermayesinin kendi çıkarları gereği çok kültürlülüğü özümsemesi gerektiği bence koca bir yalan;
Türkiye Tarihi bilgim Yalçın Hoca'nın Tezleri ve Stefenos Yerasimos'un "Az Gelişmişlik Sürecinde Tirkiye" adlı eserinin ilk cildiyle sınırı..Yerasim os'un kitabında aklımda kalan en önemli izlenim şu; Türkiye'nin az gelişmiliğinin en büyük nedeni ayrıcalıklı sınıfları göreceli statik ayrıcalıkları ile mutlu olup, topladıkları rant ile yüzlerce yıl huzur içinde yaşamayı seçmiş olmaları..Belli bir toprak rantını garantiye al, yeter..
Bunun Avrupalı tüccarların 15.yüzyılda başlayan deniz aşırı sınırsız hırsları ile karşılaştıralım..
Demek istediğim şu; o çok övülen anadolu kaplanlarının da ben çok farklı olduğunu sanmıyorum. Bu sefer toprak rantı değil de ne bilim belli statik bir pazar rantını eline geçir yeter. Muhafazakar zihniyet içinde kalarak, hiçbir sınırın tanınmadığı dünya pazarlarında at koşturabilmek ve bu at koşturmanın Taraf'ın iddia ettiği gibi Türkiye üstyapısında dönüşüm yaratacağını beklemek saflıktan başka birşey değil, eğer kötü niyet yoksa.
200 yıllık modernleşme kavgası hakkında daha derinlikli birşeyler söylemekten uzağım.(ama az çok üçüncü dünya'da demokrasi/moder nleşme/kapitali zm ilişkilerinin dengesizliği üzerine az çok sezgilerim var. zira dünyanın bu tür bölgelerinde ilk defa görülen bir durum değil, dinselliğin baskın politik ideoloji olması. bunda kendini avrupa suretinde yaratan ilk dönem modernleştirmec ilerin az rolü yok. ama bütün bunları konuşmak çok uzun boylu modernleşme-kap italizm-ezilenl er tartışması gerekiyor ki benim boyumu aşıyor) ama hegelyan bir sürekliliktense , dönemin kapitalist konjonktürüne uygun bir kavramsallaştır manın daha gerekli olduğunu düşünüyorum ki bunun teorik bir gereklilikten öte, kendimiz için gerekli bir durum bence. bugünü düne tabii kılmak her zaman insan gücünü kıran, dönemin güç kazanma olanaklarını yoksayan bir duruma yol açıyor.
kemalistler de, liberaller de bir tür eksik okunan marksizmden gıdalarını alıyorlar bence
liberaller ekonominin veya eski ve eksik tabirle altyapının öncelikli olmasını, meta ekonomisinin çözücü işlevinin farkında olarak; üstyapıyı uzun vadede stabilleşecek bir kerte olarak alıyorlar.
kemalistler ise altyapıyı üretecek bir üst yapı organizasyonu yokken altyapının her zaman güdük olacağı iddiasıyla söylemlerini kuruyorlar.
her ikisi için de mülksüzleştirme kör nokta kalıyor ki gericilik veya faşizm diye kodladıkları semptomları anlamsız kılıyor kendilerine. bu anlamda toparlarsam 200-300 senelik süreç de ilkel sermaye birikimi/mülksü zleştirmenin çevre coğrafyalarda nasıl yaşandığına dair bir örnek bence. dolayısıyla verili koordinatları değil ama koordinatların üzerinde yükseldiği alan bana somut geliyor.
birlikte mücadele etmek için, kemalistlerin kürtlere, yerli sermayeye, ordunun görev ve tanımına dair söylediklerinin 40 yıl önceki doğan avcıoğlu'ndan daha geride olmaması gerekiyor.
sınıf politik veya kültürel süreçler içerisinde oluşsa da, bu onun daha çok mücadeleyi ne şekilde yürüttüğüne dair renk verir; olmamasını sağlamaz. yani bahsettiğiniz gibi hiç bir zaman o "alan"dan mahrum kalınamaz. üretim tarzı kavramı kültüre, politikaya indirgenmeyi engeller sınıfın. dolayısıyla bir bakmışsınız yaprak kıpıldamayan mısır'da kitlesel grevler, arap yarımadasındaki ülkelerde göçmen işçi hareketleri çıkıvermiş.
Verilen mücadeleleri küçümsemek, çekilen acıları hakir görmek, "ne yaptınız ki?" diye dudak bükmek olarak algılandıysa tavrım, bundan üzüntü duyarım. Ama arkadaşlar, şunu kabul etmek gerekiyor. Bu ülkede sosyalist bir devrim için sokaklara çıkılacak olsa, sosyalistler hangi sokaktan bile yürüyeceğine karar veremeyeceğinde n devrim gerçekleşmez. Kişisel tecrübelerimle de, sosyalistlerin "bölünmeye ve ayrıntıya takılmaktan resmin tamamını kaçırmaya" ne kadar yatkın olduğunu biliyorum. (Ben de bir zamanlar sosyalist görürdüm kendimi...) Benim "şeytanın avukatı" olarak dikkat çekmek istediğim en önemli şey bu. Gerçekten... "Ülke gidiyor" denirdi birkaç yıl öncesine kadar. "Gitti bile, kurtarılacak ne kaldıysa onu kurtaralım" diyorum ben de... Sanki yarın eylem hazırlığındaymı şım, destek arıyormuşum gibi panik içinde olduğumun da farkındayım. Ama kimse kılını kıpırdatmadıkça paniğim daha da artıyor. Ne kaldıysa...

Aşağıdaki linkler, 3 Kasım 2002 seçimleri sonrasında yayınlanan Radikal 2'deki bazı makaleler. Sözünü ettiğim sol liberal ruh haline ve düşünce sistemetiğine de iyi birer örnekler.
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=EklerDetay&ArticleID=869669& Date=05.11.2008&CategoryID=42
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=EklerDetay&ArticleID=869667& Date=05.11.2008&CategoryID=42