Yaşadığımız Çağ Yerinden Edilmişler Çağı(mı)dır? Popüler
Makale
Canlılar içinde mekanını, coğrafyasını uzun süre değiştiren ve bundan kalıcı şekilde etkilenen tek ölümlü insandır.Ölümlüdür, çünkü sınırlı süreli hücrelerden oluşmuştur.Ama aynı zamanda ölümsüzdür de yaşarken ve sonrasına iz bıraktığından.
Hareket edenin, göçenin izi rüzgarda kaybolacak kadar yüzeyseldir. Bundandır Orta Asya’dan Ön Asya’ya oradan Avrupa’ya ve Yenidünya’ya göçü hala devam eden kavimlerin/toplulukların imzalarının zayıf oluşu. Bu göçlerde kalıcı olanı tahrip etme, ete kemiğe bürünen kültüre mirasa hasmane yaklaşılır.Kendi köksüzlüğünü, merkezsizliğini kamufle etmenin kaygısıdır bu birazda.Tarihin her döneminde benzer davranışlara rastlamak mümkündür. 1258’de Moğollar Hülagü Han döneminde Bağdat’ı ele geçirirken kütüphaneyi yerle bir eder. 1400’lerde Katolikler Gırnata’da (bugünkü Granada-İspanya) onbinlerce güzide eseri yakmışlardır.(1) İ.Ö. 3. yüzyılda Mısır’da hüküm süren Ptolemus tarafından kurulan İskenderiye Kütüphanesi (el yazması 50.120 kitaptan oluşur) bazı kaynaklara göre 390’da bazı kaynaklara görede Hz. Ömer’ in emriyle komutanı Amr bin el As tarafından 640’larda yakılmıştır.(1) 2003 yılında ABD’nin saldırısında Irak’ta binlerce yılda oluşturulan medeniyetin mirası olan müzeler yağmalandı. Hepsinde de ortak olan kalıcı izlere düşmanlık ve hoyratca yaklaşımdır.
J.J.Rousseau’nunda tespit ettiği gibi ‘doğanın bir parçasını kendi ayrıcalıklı mülkü yapmak isteyen ve onu aşkın özel mülkiyet biçimine dönüştüren ilk insan kötülüğü icat etmiştir.Halbuki iyi olan ortak olandır.’(2) İşte o özelleşmiş mülkiyet, belli bir yere aidiyeti dolayısıyla bağımlılığı da başlatmıştır. Bu da hem özgürlük arayan hem de özgürlüğünü aidiyet uğruna kısıtlayan müthiş paradoksal bir duruma düşen insanı yaratmıştır. Kötülüğü icat eden insan iyilik ve farklı yaşamında sürekli arayıcısı olmuş, bunda da zaman zaman başarılı olmuştur. Gönüllü ayrılıklar ve terkedişler bireysel olduğu gibi toplumsal da olmuş, bazen daha iyi mekanlar her türlü doyumu sağlayacak imkanlar için, bazende zorunluluklardan dolayıdır. Birinci sebep özgürlük arayışının bir yansıması iken, ikincisi zorunluluk dolayısıyla da huzursuzluk getirmiştir. Bir kısım için zorunluluklardan özgürlüğe, diğerleri için özgürlüklerden yada mücadelesinden zorunluluğa yolculuk olmuştur.
Edward Sait’in tanımlamasıyla geçtiğimiz çağ yerinden edilmişler ya da sürgünler çağıdır.(3) Bu sürgünler büyük trajediler de yaşatmıştır.Yerinden olmuş insan psikolojisi harabiyet doğurabilir. Sait’e göre bu harabiyetten kurtulmanın yolu bir dil, kültür, adet ortaklığı etrafında birleşmektir. Buda aslında hafif milliyetçiliktir. Bir mirasa, kültüre, bir yere, bir topluluğa aitlikle ancak bu harabiyetten kurtulunacağını öne sürer. Aslında bu iddia milliyetçilik hissi uyandırmakla birlikte masum bir savunma mekanizmasıda olabilir. Milliyetçiliğin bazen bireyin psikolojisinde onarıcı etkileri olabilmektedir. Aidiyet duygusu, kimliklilik duygusu, grup psikolojisi açısından bireyin sığınacağı limanlar yaratmasından hareketle faydalıdır diyebiliriz. Özellikle de yerinden edilmişlerin ruhani yapısına bakınca sanki fırtınada, karda kışta kalmışın tutunacağı önemli bir cankurtaran daha doğrusu ruhkurtaran simididir. Aynı zamanda bu aidiyet, evrensel olma, sınırsızlık ve sömürüsüzlük gibi düşlerdeki devasa projesine ket vurabilir.Sait’e göre’ memleketi güzel bulan daha yolun başındadır, heryeri güzel bulab güçlüdür, dünyayı yabancı bulan mükemmeldir. Yolun başındaki sevgisini bir noktaya odaklarken ,güçlü olan sevgisini dünyaya yayarken , mükemmel olan da sevgisini söndürmüştür.(4) İnsan bir çiçek, bir ağaç gibi kökünden ayrı yaşayamaz olmuşken aynı zamanda beyin yada mide açlığı içinde kolayca köklerinden kopabiliyor.Alışkanlıklarını değiştirmeyi göze alabiliyor, ancak uygulamada sürekli bir iç çatışma yaşayabiliyor.
Mekan, insan ilişkisi sürekli çatışmalı veya sevgi dolu olabiliyor. Gerçekte ruhun veya insan psikolojisinin aradığı, huzur yada ona giden yoldur. İbn-i Hazm’ın (994-1063) ruh tanımlaması sanki göçenin, yerinden edilenin durumunu anlatır(5) Hazm’a göre Tanrı ruhu küre biçiminde yaratmış, bir yarısı insanın kendisindeyken, diğer yarısı ancak arayışla bulunacaktır. İşte insan diğer yarıyı bulunca huzura erecektir. Sürgündeki yada göçenin arayışı budur belkide. Ruhunun diğer yarısını bulmak çabası hem huzursuzluk hemde huzur kaynağı olabilir. Bulunamayan yarımküre sürgünde yurt, vatan, doğduğu yer iken, aşkı arayanda sevgili, Hallac-ı Mansur’da Tanrı, Promethus’ta özgürlük, doğada denge, toprakta su olabililir. Zahirde güzel olan surettir. Bu suret zorunlu ikamete tabi olanda yerinden edilmişte sıla, tutsakta özgürlüktür. Suretin surette kalmaması için anavatanın, memleketin karşı konulmaz çekimine kapılmak gerekir. Çünkü o surette insan kendinden birşeyler bulur, kendini oraya ait hisseder. Aitlik hissini kaybetmekten korkar, kökünün kurumasından, başka bir baharda çiçeklenmemesinden endişelenir. Bundandır yerinden edilmişin sürekli kaygılı ruh hali. Aidiyettir dünyayla bağı onun. Bağı kopunca boşlukta sonsuza gideceğini sanır. Wallace Stewen’in söylemiyle yerinden edilmişte sürekli bir ‘kış ruhu’ hali vardır. Bu ruh, bu kış ruhu sanki hiçbir zaman yaza bahara evrilmez gibidir. Oysa bu büyük bir yanılsamadır.
Sürgünün, yerinden edilmişin kaygısı sınırsızdır. İnsan her zaman doğup büyüdüğü yerden gitmek istemiş, ancak ölmek için aynı topraklara dönme isteğiyle yaşamıştır. Tanıdığı toprakta huzur bulacağını düşünür. Bedenen göçmüştür ancak ruhu oralarda kalmıştır. Michalengelo Antonini’nin ‘Bulutların Ötesinde’ adlı filminde bir sahne vardır ki ruhun bedenle ilişkisini çok güzel anlatmıştır. Filmde arkeolojik kazı yapan yabancı grup, Afrika’lı kölelerin başlarına yükledikleri sandıklarla hızla yol alırlar tropikal ormanlarda. Aceleleri vardır, diğer gruplardan önce hazineye ulaşmak isterler. Birden köleler dururlar. Grup şefi tercümanı aracılığıyla sorar neden durduklarını. Cevap beyinlerinde bir tokat gibi patlar. ‘Çok hızlı gidiyoruz, ruhlarımız arkada kaldı’ derler.(6) Sürgündeki kaygıda bu olsa gerek, hızlı gittiğini, bedeninin gurbette ruhunun yurdunda kaldığının rahatsızlığıdır. Bu arayış bu huzursuzluk tehlikelidir. Sürgünün, yerinden edilmişliğin getirdiği harabiyetten daha tehlikelidir. Anları yaşamayı, hayatı paylaşmayı atlatır insana. Yaşamı erteletir, hep ‘birgün’ü bekletir. Bekletirken bakmayı unutturur. Ertelerken şimdiki zamanı hep geçmiş zamana çevirir. Bu geçmişte büyük boşluklar oluşturur.
Ruhun diğer parçasını aramak için çıkılan yol engellerle dolmaya başlar. Büyütülen hedef, ulaşılsa dahi bedende kırılmalar, yaşamda yoksunluklar,hayalde kırıklıklar yaşatır. Simurg’un hikayesine benzer yerinden edilmişin hali. Kuşlar Padişahını aramaya çıkan bir kuşlar Hüthüt kuşunun peşine düşerler. Yedi önemli engeli aşıp Simurg’a ulaşmaktır hedef. Engeller çoktur, her engelde birçok kuş eksilir. Simurg’un karşısına çıktıklarında sadece otuz kuş kalmışlardır.Bunlarda kendi benliklerini kaybetmişler, hırslarından, öfkelerinden, isteklerinden arınmışlardır. Simurg’a baktıklarında kendilerini, kendilerine baktıklarında Simurg’u görürler artık.(7) Geçmişini aramaya çıkmak güzel ancak hem içsel hem dışsal engellerle doludur yerinden edilmişler için. Bu arayış ve özlem ulaşılmasada arındırır, ayakta tutar sürgünü. Özünde aranan toprağa dönmek olmakla birlikte, hiçbir zaman gelmeyecek olan geçmiş zamandır.
1-Bush Bağdat’ta-Tarık Ali-agora yay.Çev:O.Akınhay. İst. 2003
2-İslam Uygarlıkları Tarihi-Corci Zeydan-Çev:Nejdet Gök.-İletişim yay.İst.2003 3-İmparatorluk-M.Hardt ve A.Negri-Çev: A.Yılmaz.-Ayrıntı yay.
4-Kış Ruhu-Edward Said.-Çev:T.Burkan.-Metis yay.
5-Kış Ruhu6-Tavk-ul Hamame-İbn-i Hazm-Çev:M.Kanık.-İnsan yay.İst.20007-Mantık-ul Tayr-Feridüddin Attar-
Üye eleştirileri
-
2008-04-28 09:25:13 |Publisher| Naşşal Keme
-
2008-04-27 23:26:23 |Publisher| emrahpolat

Yazın, bana zorunluluk ve gönüllülük bağlamında yapılabilecek bir ayrımı çağrıştırdı Ali: Sözlük, "sürgün" için, "Ceza olarak belli bir yerin dışında veya belli bir yerde oturtulan kimse, sürülme işi, bir kimsenin sürüldüğü yer" diyor. Bir tür zorunluluk, mahrumiyet yani. Åžu genel kuralın doğruluğuna inanırım ben: İnsan, mahrum bırakıldığı nesneye/cografyaya/kişiye/kimliğe özlem duyar.
Ayrımın ikinci bölümüne geçersek, her ne kadar mahrumiyet yine karşımıza çıksa da, popüler dilde bir kitaptan yola çıkarak kullanılan 'gönüllü sürgün' kategorisi özlemi gerektirmez. Mahrum etmek ve mahrum olmak. İkincisi konumuz bağlamında gönüllülüğe dayanıyor. Başka bir deyişle, bilerek ve isteyerek reddetme haline denk düşüyor yani.
Yazılarının devamını sabırsızlıkla bekliyorum.
-
2008-04-27 22:25:52 |SAdministrator| onder

Ali Hocam çok yoğun ve çok önemli bir meseleye değinen bir yazı. Keyifle okudum eline sağlık.
Tam da Deleuze ve Guattari'nin Bin Yayla eserinde ele aldıkları konu. Onlar için göçebe devrimcidir. Ama vandalist bir göçebelik değil onların devrimci bulduğu..Yerleşik olmak, iktidara teslim olmaktır..Göçebe, hiçbir yere bağlı olmayarak, bütün egemen değerleri "yersizyurtsuzlaştırmaya" tabii kılar..
Çok, çok ilginç bir konu..
-
2008-04-27 22:58:09 |Administrator| AliOsman
Yorumlar
Ayrımın ikinci bölümüne geçersek, her ne kadar mahrumiyet yine karşımıza çıksa da, popüler dilde bir kitaptan yola çıkarak kullanılan 'gönüllü sürgün' kategorisi özlemi gerektirmez. Mahrum etmek ve mahrum olmak. İkincisi konumuz bağlamında gönüllülüğe dayanıyor. Başka bir deyişle, bilerek ve isteyerek reddetme haline denk düşüyor yani.
Yazılarının devamını sabırsızlıkla bekliyorum.
Bu gurbet ve sürgün halleri, gittikleri yerde kabul görürlerse 1. hadi en fazla 2. generasyon için geçerli sanıyorum. Daha sonraki kuşak artık 'oralı' oluyor.
Tam da Deleuze ve Guattari'nin Bin Yayla eserinde ele aldıkları konu. Onlar için göçebe devrimcidir. Ama vandalist bir göçebelik değil onların devrimci bulduğu..Yerleş ik olmak, iktidara teslim olmaktır..Göçeb e, hiçbir yere bağlı olmayarak, bütün egemen değerleri "yersizyurtsuzl aştırmaya" tabii kılar..
Çok, çok ilginç bir konu..

Yersizlik-yurtsuzluk, içerdelik-dışardalık ya da fiziken ve ruhen sürekli göçebelik hali...dünyanın farklı coğrafyalarındaki kenarda bırakılmışların, ihmal edilmişlerin, en alttakilerin ve iktidarın her türlüsünün karşısına dikilenlerin ortak kimliğidir, gönül birliğidir göçebelik...ortak kimliğin vecizesi ülkenin gündelik hayat pratiğinin eleğinden süzülerek gelmiştir; "Kervan Yolda Düzülür"...her mola'da birşeyler bırakıp her durak'dan kendine birşeyler katarak...ama Kervan yoluna devam eder.