Türkiye solcusunun çilekeş bir insan olarak portresi Popüler
Makale
Çok büyük bir devrimciydi…
Öyle yiğitti ki….
Tam bir enternasyonalistti…
Nice işkencelere, acılara göğüs gerdi, hiç yılmadı…
Bunlar, Türkiye sosyalist hareketinin yitirdiği komünistlerin, Marksistlerin, devrimcilerin ölümünün ardından söylenmesine alıştığımız sözler.
Bu yazının, Mihri Belli’nin ölümünden kısa bir süre sonra yazılıyor olması, yazarı için bir “zamanlama hatası” sayılabilir; yanlış anlamalara, kızgınlıklara yol açabilir. Ancak, kastım açıktır ve şöyledir:
Bir ülkede sosyalistlerin, hele hele mücadelenin belirli tarihsel dönemlerine damga vurmuş seçkin liderlerin ölümlerinden sonra düşüncelerine pek atıfta bulunulmadan salt olumlu kişisel-moral değerleriyle anılıp güzellenmeleri, geride kalanların, halen yaşayanların da fazla “canlı” olmadıklarının işaretidir…
Şöyle de söylenebilir: Bugün Türkiye sosyalist hareketi, kendi tarihine ancak ve ancak kimi seçkin kişilerin solukluluğu, direnci ve mücadeleciliği bağlamında dönebiliyorsa, bunun ötesinde söz konusu kişilerin düşünsel üretimine herhangi bir göndermede bulunma ihtiyacı duymuyorsa, burada bir “gariplik”, hatta “marazi” bir durum vardır…
***
Türkiye sosyalist hareketi, yiğitliği, solukluluğu ve kararlılığı hiçbir biçimde tartışma konusu yapılamayacak olan, özellikle 1967-70 aralığının gençler üzerinde tereddütsüz en etkili kişisi Mihri Belli’yi uğurlarken, örneğin milli demokratik devrim tezine, orduya ve Kemalizm’e bakışına değinilerde bulunsa kendisine çok mu saygısızlık etmiş olurdu?
Bu ülkede, kapitalizmin emperyalizmle iç içe geçmişliğini, anti-emperyalizmin anti-kapitalizm, anti-kapitalizmin de anti-emperyalizm olduğunu, “zinde güçlere” değil işçi sınıfına bakmak gerektiğini o yıllar (60’ların başı) için en gelişkin biçimde formüle edebilen kişi Behice Boran’dır. Behice Boran’ı anarken bütün bunları unutup salt “kadın olmasına” veya 40’lardaki akademik formasyonunun gelişkinliğine odaklanmak doğru mudur? Sonra, 1965-69 TİP’inin gerçekten “parlamentarist” yönelimlerinde Boran’ın da belirli bir payının olduğunu söylersek kemiklerini sızlatmış mı oluruz?
Eski tüfek sosyalistler arasında, gelişkin Marksist formasyonuyla Türkiye’nin özgüllüklerine ilişkin çözümlemeleri kaynaştırma çabalarından hiç vazgeçmemiş bir Hikmet Kıvılcımlı’yı anarken, orduya ilişkin düşüncelerine eleştirel yaklaşmak saygısızlık mıdır?
Türkiye’de sosyalizm fikrinin yaygınlaşmasına çok büyük katkıları olan Mehmet Ali Aybar’ı bu anlamda hayırla anarken, “Leninist örgüt modeli” konusundaki düşüncelerini eleştiremez miyiz?
Nazım Hikmet’in, çok cefa çekmiş, uzun yıllar hapis yatmış ve güzel şiirler yazmış olmanın ötesinde insana ve topluma dair hiç mi fikri olmamıştır?
Kızıldere’yi anarken, Mahir Çayan’ı bir de “sol Kemalizm” “suni denge” ve “politikleşmiş öncü savaş” tez ve değerlendirmeleriyle hatırlamanın neresinde yanlış olabilir?
Yanlışsa, o zaman oturup şunlarla yetinelim:
Mihri Belli: çok yiğitti, işkencelere göğüs gerdi…
Behice Boran: kadındı, çok acı çekti
Kıvılcımlı: prostat kanserinden ölümün eşiğindeyken Bulgaristan kendisini kabul etmedi…
Aybar: sosyalizm fikrinden hiç vazgeçmedi, partisi kendisine nankörlük etti…
Nazım Hikmet: haksız yere çok uzun süre hapis yattı…
Mahir Çayan: Deniz’leri kurtarmak isterken Kızıldere’de katledildi…
İbrahim Kaypakkaya: ser verdi sır vermedi…
Bunları, Türkiye sosyalist hareketini fazla tanımayan yabancı bir komüniste söyleseniz hiç kuşkusuz hepsine saygı duyar, haklarını teslim eder; ama şunu sormadan da edemez: Peki, bu seçkin ve önder kişilerin sosyalist mücadele ve sosyalizme ilişkin fikirleri nelerdi? Bu konularda bir şeyler yazıp çizmediler mi, fikir üretmediler mi?
Sahi, üretmediler mi?
***
Türkiye sosyalist hareketini ısrarla hep “acıların hareketi” olarak görmenin; böyle resmetmenin, değerlendirmenin, romanlaştırmanın ve anılaştırmanın “marazi” bir yanı vardır. Bu marazi yaklaşımın ve onun ürünü olan anlatının bu ülkenin insanlarına artık fazla hitap etmediğinin anlaşılmış olması gerekir. Ha, belki Avrupalı Komünistlere, solculara, demokratlara vb hitap ediyordur; duyduklarında, öğrendiklerinde diyeceklerdir ki “vah vah, şu Türkiyeli solcular da çok cefakâr, çilekeş, hapislerde süründürülen, katledilen insanlar…”
Ama bir yerden sonra onlar da soracaklardır: “Yahu bu insanlar çile çekmenin dışında hiç mi fikir üretmemişler?”
Sahi, üretmemişler mi?
Kim bilir, belki de işin içinde benim de vakıf olamadığım bambaşka bir gerçek vardır. Öyle ki, Türkiye sosyalist hareketi bugün yepyeni, önceki tüm birikimi aşan, çok gelişkin, adeta Marx’ın düşüncesinin daha önceki ütopyacı sosyalistlerin düşüncelerinden kopuşu gibi bir sıçrama yaşamıştır; böyle olunca da milat öncesi sosyalistler için yapılabilecek en iyi şey, öyle düşüncelerine falan hiç bakmadan onları yiğitlikleri, dirençleri ve solukluluklarıyla yâd etmektir…
Gerçekten böyleyse, diyeceğim bir şey yok.
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
Son Güncelleme: Eylül 07, 2011
İlk 10 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
Kısık Ateş
Güçlü,
işin içinde vakıf olmadığımız bir durum olduğunu sanmıyorum. Kapağını açtığın konu, bütün yönleriyle tartışılıp, kısık ateşte pişirilmediği sürece, bence, parça parça, dünden kopuk, yarına kayıtsız bir tarihimiz olacak. Bu tarih midir? O da ayrı soru
Hasan kardeşim,
Öncelikli amacım bir "tabutatör" olup önümüze gelen bir tekme atalım demek değil. Taraf gazetesindeki liberal görünümlü gericilerin sola ait her türlü değer ve tarihe saldırısı ortadayken ve üstelik malesef solun bir kısmı da bunun etkisi altındayken, belki de yanlış zamanlamalı bir tartışma dahi olabilir bu; emin olamadım açıkçası. Ama sosyalist solun neredeyse bir komayı hatırlatan derin uykusu ve etkisiz hali ortadayken de "varoluş" hakkında tartışmak elzem duruyor.
Bağcı dövmek değil, üzüm yemek istiyorum.
-
2011-09-07 08:07:47 |Administrator| AliOsman
-
2011-09-07 09:02:53 |Administrator| guclu

İpucu vereyim: Eski TİKB MK Genel Sekreteri Yaşar Ayaşlı'nın geçenlerde çıkan "Yeraltında Beş Yıl" adını taşıyan 12 Eylül dönemi illegalite anılarını okuyorum ve son otuz sayfaya geldim. Kitap bu meseleler hakkında bir derya. Kitabı tanıtıp, sonra da genelleştirilebilecek belli başlıkları tartışacağım, kısmet olursa

-
2011-12-17 22:04:29 | yusuf
Rüzgarlar tersten güçlü esince belki durakladınız. Ama ilk duygu ve izlenimleriniz doğru. Söylenenler ne olursa olsun zamanla çok şey açığa çıkacak ve kitap da değerini bulacaktır.
Herkesi eleştiren bir kitap, en iyi suskunlukla öldürülür ama suskunluk sonsuza kadar devam edemez.
-
2011-09-07 10:40:47 |Administrator| AliOsman
-
2011-09-07 10:57:00 |Administrator| guclu

Haksızlık yapmaktan kaçınmalıyım, kitap "tersten" bir derya değil. Kafama yatmayan çok fikir, görüş barındırsa da yaşanan olayların sertliği ve yer yer vahşeti elimi kolumu bağlıyor. Sadece yaşananlar hakkında bir kitap olduğu için "faillerin" tutum, tavır ve sonları da son derece etkileyici. Ayrıca hiç ummadığım kadar eleştirel bir tavır da yakaladım yazarda.
Neyse, herhalde yarın yazarım...
-
2011-09-07 12:09:29 |SAdministrator| Murat
-
2011-09-07 12:13:31 |Administrator| guclu
-
2011-09-28 08:50:06 | Anonim
Metin Çulhaoğlu, kime kızmış da bunu yazmış bilemem. Ama tek ayak üstünde duruyor, sağ ayağının üzerinde. Bir devrimci, bir devrimci önder nasıl olmalıdır, tanımı yok. Öyle olunca da devrimciliği "fikir üretmeye" indirgediğini, arkalarında kitaplar bırakmayanları kale almadığını görüyoruz. Onun için Aybar ve Boran'ı öne çıkarabiliyor. Buna karşılık yiğit ve enternasyonalist devrimci olmayı küçümsüyor, devrimciliğin fedakarlık, cefakarlık, çile gerektiren yanlarının anılmasından hoşlanmıyor. Darılmasın ama kendi durumunun teorisini yapıyor. Onun gibi kravatlı devrimciler zor zamanlarda ortalıktan toz olurlar; iyi günlerde en öndedirler; işleri güçleri okumak ve yazmaktır(bu önemsiz demiyorum ve kendisinin birikimini küçümsemiyorum). Aslında bilmiyor ki, onun gibiler "acıların çocukları" sayesinde ayakta durabiliyorlar.
Devrimciliğin fikri cephesi de, militan cephesi de önemli. Türkiye devrimciliği ikisini birleştiremediği, iki kanat da ayrı yollardan ilerlediği için başarılı olamıyor. Kürt hareketi bu ikisini kaynaştırabildiği için başarılı. Teorisyen bunun farkında değilse belki yazardır ama teorisyen değildir.
-
2011-12-04 10:26:18 | Anonim
Sır!
25.11.2011 - 07:30 YURDAKUL ER, Sol Portal
Her fırsatta, artık hangi Batı merkezinde duyup akıllarına sokmuşlarsa, "resmi tarihe" veryansın edenlerin, gözlerinin önündeki "gayrıresmi tarih" belgelerine ilgi göstereceğini bekleyecek değiliz. Ama olup bitenleri farklı değerlendirdiğimiz açıktır: Türkiye artık bir ölüm-kalım savaşı içindedir ve buradan ya sosyalizmle çıkılacak ya da Türkiye denilen bu yaralı şiir yarım kalacak. Kanla boğulacak. Acı.
Peki, böyle bir ortamda resmi tarih kimler tarafından sorgulanıp yenilenecek?
Elbette bakışa ve arayışa göre değişebilir, ortada mutlak bir doğru yok, ama sonuçta bu da bir öneridir: Sonuna yaklaştığımız 2011 yılı içinde Türkçe kitap dünyasında, en azından bu satırların yazarına göre, en önemli iki kitap, tarihimizin çoktandır yepyeni bir aşamaya girdiğini göstermiş oldu.
Birincisi, geçen yıl "devrimcilerin 12 Eylül’ün mağduru değil muhatabı olduğunu" söyleyerek, yüz binlerce insanı sarsan Oğuzhan Müftüoğlu’na aittir. Adnan Bostancıoğlu’nun hazırladığı bir "nehir söyleşi" bu: "Bitmeyen Yolculuk". Müftüoğlu, bu mütevazı kitapla, Türkiye toprağının derinlerinde akan bir ırmağın hallerine, bir büyük kavganın ayrıntılarına dikkat çekmiş oldu. Yeni şeyler öğrendik. Trajedi, bu önemli kitabın, Türkçeye ve Türkiye devrimci hareketine düşman bir yayınevi bünyesinde okur önüne çıkmasıdır. Bu, belki de bizim tarihimizin özgün bir cilvesidir. Unutulmaz Mihri Belli de anılarını, o soylu yaşamını, Türkiye’yi soyup soğana çeviren bir yayın tekeli bünyesinde yayımlamıştı. Kim bilir neler böyle bir kararı zorunlu kılmıştır? Oğuzhan Müftüoğlu ve soylu kavgasına saygımızın, kitabını layık gördüğü yayınevi nedeniyle yine de fazla hasar gördüğünü söyleyemeyiz. Bir kırıklığımız olduğu açıktır, ama karşı karşıya olduğumuz ömür, önünde saygıyla ayağa kalkacağımız bir ömürdür.
Tabii onu bazı açılardan kompanse eden bir başka kitap ve yayınevi var.
İkinci kitap, dedik. Bu kitap, yeni yüzyıla ve Türkçeye, galiba Kemal Özer'in güzel bir şiirinde kullandığı imgeyle, şeker kamışı tarlasına giren bir bıçak gibi dahil olan Yordam Kitap’ın armağanıdır. Yaşar Ayaşlı’nın "Yeraltında Beş Yıl" adlı bilançosu, Türkiye solunun nasıl soluk soluğa bir akış olduğuna, bitti denilen yerde nasıl yeniden başladığına, cehennemin içinde insan sevgisinin nasıl yaşatılabildiğine bir başka örnektir. Yordam Kitap, Türkiye solunun yüzünü ağartan dört dörtlük bir yayıncılık başarısıdır.
Eğer bu kitaplar varsa, Türkiye’nin çok uzun yıllardır bambaşka ve bize anlatılanların dışında bir tarihe sahne olduğu rahatça ilan edilebilir.
İki tarihsel kişiliğin, zaman zaman birbirlerine ve siyasal çizgilerine sert eleştirilerde bulunduğunu gördüğümüz iki kitap, büyük devrimci akışımızdaki karakterlerin, birbirlerini ne kadar ağır eleştirirlerse eleştirsinler, aynı akışın parçaları olduğunu gösteriyor.
Asıl önemlisi, Türkiye’nin, belki kendi alanlarında başarılı, ama her zaman tuzu kuru kimi sinemacıların ağzına değil, bu devlerin mütevazı anlatımlarına sığacak kadar büyük olduğunu görüyoruz. Acıyı, direnci ve umudu, sanatçılar değil, bu alçakgönüllü devler temsil ediyor.
Birbirlerini eleştiriyorlar, dedik. Çünkü birbirlerinin akrabası olduklarını biliyorlar. İtiraf etmeyi pek yakışır bulmadıkları sevgileri, birbirlerine duydukları sevgi, çok büyüktür; bu nedenle bazen eleştirinin dozu da kaçabiliyor. Bu büyük akışta, Mahir’den Dr. Hikmet’e, Behice Hanım’dan Deniz Gezmiş ve Mustafa Hayrullahoğlu’na, Türkiye tarihinin en büyük acılarını sessiz sedasız omuzlamış on binlerce devrimci militanı hep birlikte görüyoruz. Bir sevgi okyanusu bu. Görmek isteyenler için tabii.
İki kitap, iki yazar, Müftüoğlu ve Ayaşlı, gayriresmi tarihi sadece yaşamakla kalmıyorlar, ayrıca o tarihin ayrıntılarını "tahsil edilmek üzere" sonraki kuşaklara bırakmayı da bir görev sayıyorlar.
Oradayız.
Oradayız ve bu devlerin sırtında yükselmeden, onları tahsil etmeden yeni bir tarih yapılamayacağını ve yazılamayacağını hatırlatmış olalım. Isaac Newton’un sözüdür: "Eğer ben diğer insanlardan biraz daha uzağa bakabildimse, bu sadece devlerin omuzlarında durabildiğim içindir" diyordu. Devlerimiz: Omuzlarını yeni devrimci kuşakların ayakları altına, bütün yüce gönüllülükleriyle seren insanlarımız. On binlerle ifade edilebilirler. Dünyanın bu konuda az sayıda zengin topraklarındayız.
Galiba hep birlikte bir sırrı paylaşıyoruz.
Hani geçen hafta Belkıs Önal Pişmişler, bu gazetede, 25 yaşında bu topraklara körpe ömrünü serip giden bir devrimciyi, Necdet Pişmişler’i hatırlatırken hepimize sormuştu ya... O sırrı paylaşıyoruz.
Bir sır?
Ömrünü büyük acılarla halkının ayakları altına sermeyi seçen devrimcinin üzerine eğilen kadın, Türkiye, ona nasıl bir sır vermektedir?
Yanıtı çok.
Büyük acıların üzerine serin elini uzatan Türkiye adlı kadın, ölen veya ölümün eşiğinden şans eseri dönecek bir devrimciye gerçekten de bir sır vermektedir. Söylediği herhalde şudur: "O sır sensin çocuğum! Sen hepimizin sırrısın!"
Bize ve bizden sonrakilere bu sırrı taşıyan, cehennemin içinden özgürlük ateşini söküp alan o çocuklara selam olsun.
Aşkolsun!
Yorumlar
Herkesi eleştiren bir kitap, en iyi suskunlukla öldürülür ama suskunluk sonsuza kadar devam edemez.
25.11.2011 - 07:30 YURDAKUL ER, Sol Portal
Her fırsatta, artık hangi Batı merkezinde duyup akıllarına sokmuşlarsa, "resmi tarihe" veryansın edenlerin, gözlerinin önündeki "gayrıresm i tarih" belgelerine ilgi göstereceğini bekleyecek değiliz. Ama olup bitenleri farklı değerlendirdiği miz açıktır: Türkiye artık bir ölüm-kalım savaşı içindedir ve buradan ya sosyalizmle çıkılacak ya da Türkiye denilen bu yaralı şiir yarım kalacak. Kanla boğulacak. Acı.
Peki, böyle bir ortamda resmi tarih kimler tarafından sorgulanıp yenilenecek?
Elbette bakışa ve arayışa göre değişebilir, ortada mutlak bir doğru yok, ama sonuçta bu da bir öneridir: Sonuna yaklaştığımız 2011 yılı içinde Türkçe kitap dünyasında, en azından bu satırların yazarına göre, en önemli iki kitap, tarihimizin çoktandır yepyeni bir aşamaya girdiğini göstermiş oldu.
Birincisi, geçen yıl "-)evrimci lerin 12 Eylül’ün mağduru değil muhatabı olduğunu" söyleyerek, yüz binlerce insanı sarsan Oğuzhan Müftüoğlu’na aittir. Adnan Bostancıoğlu’nu n hazırladığı bir "nehir söyleşi" bu: "Bitmeyen Yolculuk". Müftüoğlu, bu mütevazı kitapla, Türkiye toprağının derinlerinde akan bir ırmağın hallerine, bir büyük kavganın ayrıntılarına dikkat çekmiş oldu. Yeni şeyler öğrendik. Trajedi, bu önemli kitabın, Türkçeye ve Türkiye devrimci hareketine düşman bir yayınevi bünyesinde okur önüne çıkmasıdır. Bu, belki de bizim tarihimizin özgün bir cilvesidir. Unutulmaz Mihri Belli de anılarını, o soylu yaşamını, Türkiye’yi soyup soğana çeviren bir yayın tekeli bünyesinde yayımlamıştı. Kim bilir neler böyle bir kararı zorunlu kılmıştır? Oğuzhan Müftüoğlu ve soylu kavgasına saygımızın, kitabını layık gördüğü yayınevi nedeniyle yine de fazla hasar gördüğünü söyleyemeyiz. Bir kırıklığımız olduğu açıktır, ama karşı karşıya olduğumuz ömür, önünde saygıyla ayağa kalkacağımız bir ömürdür.
Tabii onu bazı açılardan kompanse eden bir başka kitap ve yayınevi var.
İkinci kitap, dedik. Bu kitap, yeni yüzyıla ve Türkçeye, galiba Kemal Özer'in güzel bir şiirinde kullandığı imgeyle, şeker kamışı tarlasına giren bir bıçak gibi dahil olan Yordam Kitap’ın armağanıdır. Yaşar Ayaşlı’nın "Yeraltınd a Beş Yıl" adlı bilançosu, Türkiye solunun nasıl soluk soluğa bir akış olduğuna, bitti denilen yerde nasıl yeniden başladığına, cehennemin içinde insan sevgisinin nasıl yaşatılabildiği ne bir başka örnektir. Yordam Kitap, Türkiye solunun yüzünü ağartan dört dörtlük bir yayıncılık başarısıdır.
Eğer bu kitaplar varsa, Türkiye’nin çok uzun yıllardır bambaşka ve bize anlatılanların dışında bir tarihe sahne olduğu rahatça ilan edilebilir.
İki tarihsel kişiliğin, zaman zaman birbirlerine ve siyasal çizgilerine sert eleştirilerde bulunduğunu gördüğümüz iki kitap, büyük devrimci akışımızdaki karakterlerin, birbirlerini ne kadar ağır eleştirirlerse eleştirsinler, aynı akışın parçaları olduğunu gösteriyor.
Asıl önemlisi, Türkiye’nin, belki kendi alanlarında başarılı, ama her zaman tuzu kuru kimi sinemacıların ağzına değil, bu devlerin mütevazı anlatımlarına sığacak kadar büyük olduğunu görüyoruz. Acıyı, direnci ve umudu, sanatçılar değil, bu alçakgönüllü devler temsil ediyor.
Birbirlerini eleştiriyorlar, dedik. Çünkü birbirlerinin akrabası olduklarını biliyorlar. İtiraf etmeyi pek yakışır bulmadıkları sevgileri, birbirlerine duydukları sevgi, çok büyüktür; bu nedenle bazen eleştirinin dozu da kaçabiliyor. Bu büyük akışta, Mahir’den Dr. Hikmet’e, Behice Hanım’dan Deniz Gezmiş ve Mustafa Hayrullahoğlu’n a, Türkiye tarihinin en büyük acılarını sessiz sedasız omuzlamış on binlerce devrimci militanı hep birlikte görüyoruz. Bir sevgi okyanusu bu. Görmek isteyenler için tabii.
İki kitap, iki yazar, Müftüoğlu ve Ayaşlı, gayriresmi tarihi sadece yaşamakla kalmıyorlar, ayrıca o tarihin ayrıntılarını "tahsil edilmek üzere" sonraki kuşaklara bırakmayı da bir görev sayıyorlar.
Oradayız.
Oradayız ve bu devlerin sırtında yükselmeden, onları tahsil etmeden yeni bir tarih yapılamayacağın ı ve yazılamayacağın ı hatırlatmış olalım. Isaac Newton’un sözüdür: "Eğer ben diğer insanlardan biraz daha uzağa bakabildimse, bu sadece devlerin omuzlarında durabildiğim içindir" diyordu. Devlerimiz: Omuzlarını yeni devrimci kuşakların ayakları altına, bütün yüce gönüllülükleriy le seren insanlarımız. On binlerle ifade edilebilirler. Dünyanın bu konuda az sayıda zengin topraklarındayı z.
Galiba hep birlikte bir sırrı paylaşıyoruz.
Hani geçen hafta Belkıs Önal Pişmişler, bu gazetede, 25 yaşında bu topraklara körpe ömrünü serip giden bir devrimciyi, Necdet Pişmişler’i hatırlatırken hepimize sormuştu ya... O sırrı paylaşıyoruz.
Bir sır?
Ömrünü büyük acılarla halkının ayakları altına sermeyi seçen devrimcinin üzerine eğilen kadın, Türkiye, ona nasıl bir sır vermektedir?
Yanıtı çok.
Büyük acıların üzerine serin elini uzatan Türkiye adlı kadın, ölen veya ölümün eşiğinden şans eseri dönecek bir devrimciye gerçekten de bir sır vermektedir. Söylediği herhalde şudur: "O sır sensin çocuğum! Sen hepimizin sırrısın!"
Bize ve bizden sonrakilere bu sırrı taşıyan, cehennemin içinden özgürlük ateşini söküp alan o çocuklara selam olsun.
Aşkolsun!
Devrimciliğin fikri cephesi de, militan cephesi de önemli. Türkiye devrimciliği ikisini birleştiremediğ i, iki kanat da ayrı yollardan ilerlediği için başarılı olamıyor. Kürt hareketi bu ikisini kaynaştırabildi ği için başarılı. Teorisyen bunun farkında değilse belki yazardır ama teorisyen değildir.
Neyse, herhalde yarın yazarım...

Bu yazıyı aslında bu aralar tartışacağım bir konuya girizgah oluştursun diye girdim. "Sosyalist militan - sosyalist insan nasıl bir varlıktır, ne gibi bir varoluşa sahiptir ya da olmalıdır; bu kadar azalmamıza ve bir türlü çoğalamamıza merhem olacak şey kahramanlık menkıbeleri midir; işkencede çözülmeyen, açlık grevlerinde ölmeye yatan, varolarak değil de ölerek örnek olan bir insan tipi midir?"sorunsalları etrafında ve bir kitap tanıtımı çerçevesinde çok yakında bu konuya gieceğim. Hazır olun