ÖDP'de Yeni Bir Dönemin Başlangıcı (mı?) Popüler
Makale
Değerli bir arkadaşımın Fb'taki iletisi sayesinde ÖDP'nin 9.Parti Meclisi Toplantısı Sonuç Bildirgesinden haberim oldu. "İdeolojik-politik-örgütsel anlamda köklü bir yeniden yapılanma sürecinde bir adım daha atma kararlığı" gibi bir ifadeye rastlayınca, sıkıcı bir rutini icra ederken alışılmadık bir fenomenle karşılaşan birinin şaşkınlığıyla, yayıldığım koltuğumda doğruluverdim birden; Bunca yıldır, -"15 yıldır"-, beklediğimiz an sonunda gelmiş miydi yoksa. ÖDP'yi yakından takip etmediğimden, bu olağan, standard bir metin midir yoksa gerçekten işlerin artık bu şekilde gidemeyeceği yönünde bir hidayete en nihayetinde varılmış mıdır bilemiyorum ama ikinci olasılığın sözkonusu olmasına dair içimde beliren o küçücük umut bile sitede yazı yazma orucumu bozmam için yeterli bir gerekçe oluşturdu benim için, her ne kadar metnin o bildik, "varsayılan" ama gerçekte çoktandır mefta olmuş bir sol vicadana hitap eden ethos'u ve özellikle pathos'u hevesimi kursağımda bırakmış olsa da. Lakin ikinci olasılığın, yani bir yeniden yapılanmanın sözkonusu olacağı her durumda, bu metin üzerine konuşmak vicdani sorumluluğumdur, bu toprakladaki herkes için tarihsel bir görevdir.
Öyleyse başlayalım;
ETHOS, PATHOS ve de RETORİK "BU KONJÜKTÜRDE" ÖZENLE SEÇİLMESİ/YAPILANDIRILMASI GEREKEN "ARAÇ"LARDIR
Şimdi önümüzde kısa bir metin var; bu tür metinlerin doğal işlevi gereği derin tahliller yapılmasını kimse bekleyemez. Lakin yine de üzerinde çok ciddi durulması gereken bir metin, zira çok İRİ bir vaatle bir çağrıda bulunuyor; "İdeolojik-politik-örgütsel anlamda köklü bir yeniden yapılanma" iddiasının olumlu anlamda Pandora'nın Kutusunu açacağı sanırım herkesin malumu olsa gerektir. Peki, yerleşik düzene alternatif yaratmak için bir yeniden yapılanma vaadiyle birilerine seslenen, ancak bu seslenişe kulak vereceklere daha ileri tartışmalar için çıkış noktası sunmayan bir metnin neresinden tutulur? İleri sürdüğü bir tez olmadığına göre, ki buraya birazdan döneceğim, eleştiriyi nasıl yapılandırabiliriz?
Ortada bir çağrı varsa akla ilk gelen soru "çağrının yöneldiği özne konumu nedir" olacaktır. Bu bir..İkincisi, birincisiyle bağlantılı olarak, hitap edilen özne "varsayılsa" bile, "çağrı"nın yapısı gereği ona sunmak zorunda olduğu daha geniş zemin nedir? Halihazırda bulunulan zemin yetmiyor olmalı ki, dışarıya, daha geniş bir zemine doğru çağrı yapılıyor. Maalesef metnin ifşa ettiği zihinsel yapının handikapı da işte tam bu noktada ortaya çıkıyor: Çetrefil İdeoloji tartışmalarında özellikle Althusser'in çok kullandığı bir kavram var: "Interpellation" Wikipedia tanımını şöyle veriyor:"to describe the process by which ideology addresses the (abstract) pre-ideological individual thus effectively producing him or her as subject proper." Yani pre-ideolojik öznelere -ki bunları sanırım herhangi politik bir zihinsel fomasyonları olmayan insanlar olarak algılayabiliriz- ideolojinin hitap ederken onları politik bir fail/özne olarak kurma işlemini tanımlamak için kullanılıyor.
İnterpellation kavramını çok kabaca (ideolojik) "çağrı" olarak çevirebiliriz sanıyorum..Şimdi burda son derece önemli, özel olarak önümüzdeki metnin genel olarak da bütün solumuzun gözden kaçırdığı bir nokta beliriyor, -bu dikkatinizi özellikle yoğunlaştırmanızı istirham ediyorum- : yaptığınız interpellation/çağrı ile politik bir faili/özneyi kurarsınız. İşte tam da bu yüzden bu alt bölümünün başlığını yukarıdaki gibi seçtim: Retorik önemlidir, basitçe süslü söz söyleme sanatı değildir, işte bu yazıyı neresinden tutacağımız sorusunun yanıtı da bu, başka bir veri yok maalesef..
İngiliz atasözü der ki "You are what you eat. Eat well. You are what you wear. Wear well"/ Ne yiyorsan osundur, iyi ye. Ne giyorsan osundur. İyi giyin.
Konumuz bağlamında uyarlarsak; Ne söylüyorsan, nasıl söyluyorsan osundur. İyi söyle". Kastettiğim "edebiyat yapmak" değil elbette..Şimdi şöyle bir düşünelim, bu metnin geneline sinmiş ruhsal durum kime hitap eder? Bu metne kimler kulak kesilir, hali hazırda zaten solcu olanlar dışında. Peki ama çağrının sadece kıdemli, meslekten solculara hitap etmesi mi amaçlanmıştır? Eğer solun mevcut yekünü içinde, hep belli aynı isimlerle denenmemiş bir kombinasyon, test edilmemiş bir permutasyonun hala kaldığı, ve onunla amaca ulaşılacağı düşünülmüş ise, "kolay gelsin" deyip "bir durum mu var acaba" umuduyla dışına doğru şöyle bir başımızı uzattığımız köşemize geri çekilip, yazıyı burda kesebiliriz. Ama ya umduğumuz gibi, kadim zamanlardan beri olabildiğince sağcı, olabildiğine kendi halinde "huzur"lu, dolayısıyla herhangi yeni birşey üretme ihtiyacı içinde olmamış bu topraklarda solun mevcut etinin butunun yahni yapmaya yetmeyeceği bariz olgusu, tarihin akışının deterministik bir zorunluluk, bununla bağlantılı olarak solun da ideolojik-i vecip olmadığı uygunsuz gerçeği ile birlikte sonunda kabul edilip, bu sert realite içinde ne yapabiliriz sorusuyla kaleme alındıysa bu metin? İşte bu yöndeki küçücük bir olasılığa dahi duyarsız kalmak, tarihin kendi irademize rağmen üzerimize yüklediği vicdani yükümlülüğe ihanet anlamına gelecektir.
Eğer bu umduğumuz perspektif sözkonusu ise, tarihsel olarak böylesine önemli bir metin böyle mi kaleme alınır? Basit bir üslup sorunundan bahsetmiyorum. Çok sıradan bir meseleyi büyütüyormuşum gibi algınabilir, bu yanlış anlamayı bertaraf etmek için özellikle ethos ve pathos terimlerini gündeme getirdim.
Çabuk bir internet taraması sonucu bulduğum türkçe sözlükler şöyle tanımlıyor; (terimlerin kendisi de Wikipedia'ya linkli)
ETHOS: İlkçağ Yunan felsefesinde “karakter” (kişilik) ve “âdet” (alışkanlık) anlamlarında kullanılan terim yolunun alışkanlıklara dayalı olarak yürünmesi. (...) Günümüz toplum bilimlerinde ise ethos, bir kültürün, topluluğun ya da toplumun kendine özgü niteliği; ruhu ya da tini anlamında kullanılmaktadır.
PATHOS: 1. anlamı i. merhamet ve sempati gibi his uyandırma gücü veya yeteneği. ,acıma uyandıran nitelik.
2. anlamı dokunaklılık.
3. anlamı dokunaklilik. coşkulu anlatım. tumturak.
Wikipedia tanımındaki açıklamalar daha açıklayıcı: "Pathos represents an appeal to the audience's emotions." / Pathos dinleyicinin duygularına yönelik bir hitabı ifade eder. (Şimdi gelecek satırlar çok ama çok daha iyi= Pathos is often associated with emotions, but it is more complex than simply emotions. A better equivalent might be appeal to the audience's sympathies and imagination. An appeal to pathos causes an audience not just to respond emotionally but to identify with the writer's point of view - to feel what the writer feels)
Kilit ifade şu: dinleyicinin sempatisine ve imgelemine hitap. Bir de şu; dinleyicinin yazarın bakış açısıyla özdeşleşmesini sağlamak. Yani birleştirirsek, izleyicinin sempatisi ve hayal gücünden medete umarak, kendi görüşünün salt duygusal bir etkileşimle benimsenmesini sağlamak. Ya böyle bir vicdana sahip olduğu varsayılan izleyiciler artık yoksa, ya kendi kendimize vicdani çağrılar yapıyorsak?
Ne var bunda denebilir. Solun ethos'unun/genel tinini/ahlakının ve pathos'unun/insanların "sempati ve imgelemine hitap" etmesinin nesini kendime dert ediyorum? Sözkonusu metinden şu satırlara bakalım;
"İnanıyoruz ki, yarının kurucuları, kalplerinin közü kararmamış inançlı ve yürekli devrimciler olacaktır. Bunun için bu gün yaşanan küresel kapitalizmin yıkımına ve emperyalist tahakküme karşı şimdi daha güçlü; daha kararlı; ama bu kez yarını bugünden kurmanın heyecanıyla birlikte yürümeye davet ediyoruz."
Tamam hadi diyelim böyle bir pathos bizim gibilerin sempatisine ve imgelemine hitap etti. İyi ama solun derdi bizim gibileri mi kazanmak?. Sadece zaten "kazanılmış" olanları kazanmaya yönelik bir pathos değil mi bu? Solcular olarak tarihsel aktörleri olduğumuz şu tragedyanın, -zira pathos terimi de yunan tragedya'sından kaynaklanıyor-, kalabalık seyirci kitlesinin genel profili ne? Yukarıdaki türden bir pathos'la gözleri sulandırılabilecek bir seyirci grubunun önünde mi sergiliyoruz bu tragedyayı? Seslenmeye çalıştığımız vicdana sahipler mi? Eğer evet denilebiliyorsa, ben çekileyim, bambaşka bir dünyada yaşıyorum demektir. Lakin ben bizim şu bildik klasik sol pathos'umuzla duygulandırılabilecek bir kitle olduğuna inanmıyorum. Böyle bir seyirci kitlesi şu anda olmadığı gibi, Marxismin Aşil topuğu Hegel'ci bir determizme referansla tarihsel maddi süreçlerin er ya da geç çalışması sonucu potansiyel olarak bulunduğunu da düşünmüyorum. Ancak bu bambaşka bir tartışma konusudur, o yüzden uzatmamak adına diyelim ki var böyle determinist bir bağlantı. Peki ama bu bilinmez gelecekte elimizdeki şu pathos'la duygulandırabileceğimiz bir vicdana sahip seyicilere ne vaat edeceğiz, " liberal-muhafakazar hegemonya karşısında devrimci siyaset çizgisi". Şu çok bariz soruyu soralım; Nedir "devrimci siyaset çizgisi?". Çok analitik düşünüyorsam mühendisliğime verilsin; mühendislikte varsayımlar, önkabüller, sanılar, kanılar yoktur, sert gerçekler vardır. Ortaya bir terim, kavram atılıyorsa tanımı istenir..Hadi buyrun tanımlayın, nedir "devrimci siyaset çizgisi"? Anlamsızlık, anlamın negatif olarak, yani pozitif kendi içeriğiyle değil, kötü birşeyi olumsuzlayarak yaratma beyhude çabasından kaynaklanıyor. Yani işte kötü olarak konan bir "muhafazakar-liberal" kendilik var, o olmayan "devrimci siyaset çizgisi" oluyor. Ortada bir dışarısına referansta bulunmak zorunda kalmayan pozitif bir içerik yok. İşte bu yüzdendir ki, solun sayısız benzer birlik/cephe/çatı çağrısı hep aynı makus talihe teslim olmak zorunda kalmıştır. Yeni bir başlangıcın heyacanı ile aynı "Cazcı Kardeşler" bir kez daha toplanır, bir araya gelirler, sarılmalar öpüşmelerden vs sonra, uygunsuz/awkward bir sessizlik hüküm sürmeye başlar, bacaklar sallanmaya, baş parmaklar kendi ekseni etrafına döndürülmeye başlanır, ve tatsız soru kaçınılmaz olarak gündeme gelir; "-Ehh sonra..Sırada ne var? -Devrimci siyaset çizgisini sürdüreceğiz ya.! - Yani? 1 Mayıs için Taksim'i fethedeceğiz vs"
Daha önce çok hatırlattım, bir kez dahası göz çıkarmaz. Yapısalcı, sonra da post-yapısalcı Lacan teorisinin kilit bir kavramı var; Master Signifier/Baş Gösteren aynı zamanda Boş Gösteren/Empty Signifier..Tam da boş olduğu için baş gösterendir. Yapısalcı dil teorisinde, anlam göstergeler/signs zinciri ile kurulur. Herbir gösterge bir gösteren ve gösterilenden oluşur..Gösteren/signifier kullanmak zorunda olduğumuz dilin unsurlarıdır, yani kavramlar, terimler, sözcükler vs..Gösterilen ise sesli bir birim olarak gösteren/signifier'ın ilettiği anlamdır..Ancak her gösterilen, yani her anlam bir başka anlam için aynı zamanda kendisi de bir gösterendir. Bu böyle sonsuz bir zincir olarak devam eder. Ta ki gösterileni olmayan bir gösteren, yani baş gösteren'e kadar..Baş gösteren içeriği olmayan bir işarettir, ancak diğer bütün gösterenlerin bir gösterileni olması için, gösterge zincirinin iş görmesi için gereklidir..Yani bütün bir anlam evrenini kuran Baş Gösteren'dir. Bu da şurdan kaynaklanıyor; terim/sözcük (yani gösteren) ve anlam (yani gösterilen) çiftini iki ayrı paralel düzlem gibi düşünelim. Bu iki düzlem birbirlerine karşı sabit bir konumda değildir, başka bir ifadeyle kavramlar ve anlamları birbirlerine sabitlenmiş değildir..Anlam hapsedildiği terimin altından hep kayar..İşte bu akışkanlığı sabitlemek için, kayma tehlikesi bulunan kendi bir anlamı olmadığı için stabil boş bir forma gerek vardır; yani boş ve bu yüzden baş gösterene. Bu işlemi yapısalcılar "point-de-capiton"/"dikişleme noktaları"/düğüm noktaları vs kavramı ile açıklarlar, hani eski yorganlarda, kılıfın içinde sürekli kayan pamuğu sabitlemek için düğmeler olurdu ya onun gibi.
Bunlar hakikaten boş entel gevezelikler değil; ideoloinin işleyişini anlamak istiyorsak bu gibi temel felsefi açılımları kavramak zorundayız. Somut bir örnekle açalım; Millet kavramına somut bir içerik yüklenebilir mi? Herkes farklı bir anlam yükleyecektir..Tam da bu yüzden Benedict Anderson ve Wallerstein milliyetçiliği ele adlıkları ortak bir çalışmalarının adını "Hayali Cemaatler" olarak koymuşlardır. Millet somut, evrsensel bir kendilik değildir, bir yapıntıdır, boştur, saf bir form,katıksız bir biçimdir sadece. Ama önemsiz mi? Millet kavramı etrafında kurulan o koca anlam evrenini düşünelim? Vatanseverlik, şehadet, onur, fedakarlık vs.vs. Bütün bir egemen ideolojiyi kuran bir Boş ama Baş gösterendir sadece. İşte solun da Boş Göstereni, bu dilimize pelesenk olan "devrimci siyaset"tir..Şimdi burda bir uyarı yapmak zorundayım; insan kötü niyetli olunca mal bulmuş mağribi gibi "Boş" kelimesinin, bilinen pejoratif günlük anlamına referansla "Ulan sen Devrim'e nasıl Boş dersin" türü bir sığlıktan medet umabiliyor.Burda kastedilen boş, önemsiz, saçma vs gibi tınılara sahip olan genel kullanımdaki değil. İngilizce düşünelim, "empty" bu tür tınılara sahip mi? 15 milyar yaşındaki sonsuz evrenin büyük bir kısmı da boştur, ama önemsiz midir? "Devrimci Siyaset" boş gösterendir dediğimizde, önemsizdir, saçmalıktır demiyoruz, yaşanılan ana yönelik somut bir işlevi yoktur demek istiyoruz. İnsanları "devrimci siyasete" davet ettiğinizde yaşanılan zamana, yani çağrının yapıldığı ana yönelik hangi anlam zincirini "dikişliyor"sunuz, hangi "point-de-capiton"u uyguluyorsunuz? Var mı cevabı? Mevcut diyelim 1 milyon solcuya Devrimci-Siyaset nedir diye sorsanız, birbirinin aynısı iki tane olsun cevap alabilir misiniz? TKP'nin Devrimci Siyaset'e yüklediği içerikle ÖDP'inki ya da kürtlerin ki aynı mı? "Ahmet bana elmayı ver" dersem çok somut bir talep dile getiririm. Devrimci Siyaset yapalım dediğimizde böylesi sarih bir talep iletmiş oluyor muyuz? Peki öyleyse hiçbir iki anlayışın üzerinde uzlaşamayacağı bu tür yüzer-gezer bir kavrama, böylesi son derece pratik gönderimli olması gereken bir metinde yer verilmesinin altında yatan yapısal özellik nedir? İşte bu soruya cevap bulmak zorundayız, o hangi yapısal belirlenim "Devrimci Siyaset"ten uzaklaşıyor olma endişesini "İmandan uzaklaşmak" paranoyasına indirger? Ben bunu Türkiye'li olmamıza bağlıyorum; delikanlılığa halel getirmek nasıl yerleşik bir endişe ise, basitçe, alt üstü bir kelime olan Devrim'i dillerden düşürme de, devrimci radikalliğe halel getirmek gibi algılanıyor. Buna karşın ben de şunu ileri sürüyorum; Devrim retoriğinin pathos'na ihtiyaç duymadan da devrimci olmak mümkündür. Şu önümüzde duran metin kaleme alındığı coğrafyanın, şu yaşanmakta olunan bağlamına oturuyor mu? Önümüzde duran acil gündem Devrim mi? Solun ıkına sıkına alacağı oyun 1% bile olamadığı, daha 12 Haziran'a kadar ne olur AKP 50%'yi geçmesin gibi patetik bir beklentinin, olabilecek en makul bekenti olabildiği bir yerde Devrimci Siyaset gibi Boş Bir Gösterenle çağrı yapmak, saksağan damın bağlamına ne kadar oturursa o kadar oturur.
Devrim "pathos"undan vazgeçmenin devrimcilikten vazgeçmek anlamına gelmeyeceğini, bilakis gerçek devrimcinin devrimciliğini, kimlik karmaşasını yeni edindiği Ateistliğini her fırsatta dile getirerek aşmaya çalışan toy radikal gencimiz gibi alakalı alakasız her durumda ifşa etmek zorlanımı içinde olmayacağını göstermek için bilinen bir kaynağa yönelelim.
HOW TO BEGIN FROM THE BEGINNING
Zizek'in bu çok yerinde soruya cevap aradığı bir yazısı var, siteye eklendi..Umarım birgün birileri zahmet eder de çevirir; zira şu içinde bulunduğumuz koşulların bağlamına mükemmel oturan bir metindir bu. Olabildiğince çok insanın okumasını sağlamak lazım, aksi takdirde şu sonu gelmeden kendi içinde evrilen kısır birlik çabalarından birinden diğerine koşar dururuz kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan köpeğinki türünden bir kısır döngü içinde.
Zizek bu yazıda, en geriden başlama sözkonusu olduğunda akla gelebilecek en son isme bol bol referansta bulunur; Lenin.
Serde olan devrimci radikallik ise, Lenin'den ötesi var mı? Az bilinen hatta hiç bilinmeyen, ölümünden sonra basılmış bir yazısını ele alır. Bizim solculara İbreti alem olarak okutulması gereken bir metindir bu. İlgilenen yazının tümüne bakabilir. Ben özellikle bir pasaja dikkat çekmekle yetineceğim;
Lenin, zorlu bir dağın zirvesine ulaşmak için uzun uğraşlardan sonra varabildiği noktadan daha öte çıkamayacağını gören bir dağcı handikapı üzerine bir alegori kurduktan sonra şöyle devam eder;
Geri dönüp, inmeye, belki daha uzun olan, ama zirveye ulaşmasını sağlayacak bir yolu aramaya zorlanır. Hayali dağcımız için, daha önce hiç kimsenin ulaşamadığı bir yükseklikten geriye inişin, muhtemelen çıkışın kendisinden daha tehlikeli ve zor olduğu ortaya çıkacaktır —ayağı kayabilir; ayağını basabileceği bir çıkıntı bulması zor olacaktır; tam hedefe, üstelik yukarıya doğru çıkmakta olanın çoşkusundan yoksun olacaktır vs İplerle sarılıp sarmalanmak, kazma ile basacak bir yer açmak ya da ipin bağlanabileceği sağlam bir destek kazmak için için saatler harcamak gerekecektir ; salyangoz hızıyla ilerlenecektir, aşağı doğru hedeften uzaklaşarak hareket etmek gerekecektir; bu olabildiğince tehlikeli ve acı dolu inişin nerde sonlacağı ya da direk hedefe doğru, daha cüretkar , daha hızlı, daha doğrudan bir çıkışa imkan verecek güvenli bir alternatif yan yol olup olmadığı bilinemeyecektir
Kendi tırmanışımızın içinde bulunduğu durum da bu değil mi? Zizek de şöyle bağlar;
Fail better
This is Lenin at his Beckettian best, foreshadowing the line from Worstward Ho: ‘Try again. Fail again. Fail better.’ [2] His conclusion—to begin from the beginning—makes it clear that he is not talking about merely slowing down and fortifying what has already been achieved, but about descending back to the starting point: one should begin from the beginning, not from the place that one succeeded in reaching in the previous effort. In Kierkegaard’s terms, a revolutionary process is not a gradual progress but a repetitive movement, a movement of repeating the beginning, again and again.
Bugün, bizim de şu ülkede bulunduğumuz durum hayali dağcımızın durumudur. Geldiğimiz noktaya varana dek harcadığımız emekler heba olmasın diye, ta en geriye dönüp alternatif bir yol arama özgüvenini gösteremeyip, çıkmaz bir rotada beyhude bir ısrarı sürdürmek, zirveye ulaşma değil, zirve yolunda telef olma sonucunu doğurur. Ne kadar erken sineye çekersek o kadar iyi; bu ülkede sol bir damar yoktur, önce damarın yaratılması zorunluluğu vardır. Sol henüz bir sese bile sahip değil bu ülkede, eğer sesten, sürekli kendini yineleyen boş gösterenlerden daha fazlasını söyleyebilmek anlaşılıyorsa.
Kanımca, bu ülkede Devrim eksenli politikalardan önce, genel gündeme ve kültürel alana müdahale edebilecek kollektif ve açık, çok daha geniş bir kesime hitap edebilecek bir medya platformu gerekmektedir.
Zamanım daralıyor. Devam etmek üzere şimdilik kesiyorum.
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
Fail better
Ben artık "şarkı söylemek istiyorum”
-

Söylediklerine, özellikle Banu Güven hakkında söylediklerine "realist" ya da makul ya da ayakları yere basan politika bağlamında katılıyorum..3 farklı terimle dile getirmeye çalıştım ama hala uygun betimleme bulamadım; bir de bilinen diyeyim..Yani sol ya da sağın, bilinen, yürürlükteki politika koordinatları içinde katılıyorum. Ama itiyacımız olan yeni Spinozacı, Deleuze'cü, Negri'ci rhizomatik "çokluk" paradigması içinde katılmıyorum. Banu Güven, yerleşik medya koordinatları içinde iyi,güzel, saygı duyulası, sevilesi bir arkadaşımızdır. Biraz taviz verip yalakalık yapıp, ayak uydursa bütün TV kanalarının kapacağı bir isim; ama buna rağmen -sadık kalır mı verdiği söze bilemem- herhangi başka bir kanala geçmeyeceğini, birileriyle bağımsız bir platform kuracağını beyan etmesi ona yönelik olumlu duygularımı daha da güçlendirdi..Lakin ne olursa olsun sonuçta yerleşik medya ilişkileri içinde yeralan biridir ve bizim derdimize deva değildir, zira farklı bir paradigma, mevcut paradigma içinde yeralır..Can Dündar da iyidir, ama o da Banu Güven'le aynı paradigma'dadır..Keza Ece Temelkuran da, keza Nuray Mert'te..Bu tür yazarlara da ihtiyaç tabii ki var, ama bizim ilacımız bunlar değil..Bizim ilacımız kendimiziz. Ne yapacaksak bulunduğumuz yerden kendimiz yapmak zorundayız..
Ne demek istediğimi Ulus Baker'in siteye eklediğim videosunda dile getirdiği mükemmel iki saptamasıyla çok sarih bir şekilde açabieceğimi umuyorum..Boşuna koymadım o video'yu..Planlıyordum, söz konusu iki nokta hakkında konuşmayı..Senin yorumun benim planlarıma çok iyi denk geldi.
Video'yu seyretmeni rica edeceğim..2 saat uzunluğundadır, tahmin ediyorum tamamını seyredemezsin, çok olağan bir şekilde sıkılırsın muhtemelen, zira çok "akademik" felsefi konulara dalıyor videonun genelinde..Ben 1
3'ten başlayıp 1
5'te enfes bir şekilde bağladığı kısmına dikkat kesilmeni isteyeceğim öncelikle..Uzun uzun Spinoza felsfesini anlattıktan sonra, onun felsefesinin "pratik" yönüne vurgu yapar Deleuze üzerinden..Mealen der ki, Spinoza ancak derin düşünürlerin nufüz edebileceği bir adam olarak lanse edilir..Aslında öyle değildir; Spinoza sokaktaki adam okusun diye yazmıştır, felsefesi deneyimlemeye dayan bir felsefedir, dolayısıyla ancak sokaktaki adam anlayabilir, çok ama çok uğraşırsa -buraya dikkat- akademisyen de anlayabilir diye lafı sokuşturuverir..Salon buz kesmiştir tahmin ediyorum, zira muhtemelen tüm dinleyiciler sosyal bilimler akademisyeni ya da öğrencisidir..Çok mu ağır konuştum diye düşünürmüşcesine bir süre susar Ulus..
Bu nedir? Basit bir muziplik mi? Ortamı yumuşatma misali amerikalı hatiplerin çok yaptığı gibi araya espiri parçası atma mı? Giriş seviyesinde, güdük Spinoza bilgimle bile söyleyebiliyorum ki asla değil..Seni temin ederim değil..Ulus Spinoza'cı öncülleri gereği bir saptama yapıyor, o felsefenin gereğidir..Bu noktayı hiçbir zaman akıldan çıkarmamayı öneriyorum..Bu noktayı ezberlemeliyiz..Gerçi sizler unutmaya meyletseniz de ben unutturmam, dönüp dönüp bu 1
3 ile 1
5 arasındaki kısma referans yaparım artık ben..
Şimdi soralım Ulus ne demek istemiştir? Mecazi anlam, şaka, muziplik vs gibi olasıkları çıkaralım aklımızdan..Ulus burda ne söylüyorsa literal anlamda söylüyordur, birebir düz anlamıyla alınmalıdır söylediği..Akademisyenler Spinoza'yı anlayamaz..Bu kadar kesin ve net..Peki neden? Şimdi bunun üzerinde her fırsatta dönüp dönüp tartışsak yersiz mi olur? Bu çok önemli bir mesele..Benim yukarıdaki yazımın da leitmotif'i budur..
Tam da bu gibi eserleri anlamak için yoğun eğitim almış, top üniversitelerde okumuş parlak zihinler neden Spinoza'yı dolayısıyla Ulus'u anlayamaz?..Akılları sokaktaki adamdan kıt olduğu için değil herhalde..Peki niye arkadaş ya, niye?
Bence, Spinoza'yı anlamalarını sağlayacak sorunları etlerinde hissedemezler, daha da önemlisi Ego'nun kibiriyle beslenen bir öznellikleri vardır..
Bunu anlamak için Spinoza-Deleuze felsefesinin deneyimlemeye dayalı ampirik bir felsefe olduğunu gözününde bulundurmalıyız..Ulus ilk 20-30 dakika bunu tartışır..Deneyimleme yoksa bilgi de yoktur..İşte akademisyenlerde olmayan bu ampirik deneyimlemeye dayanan bir epistemelojinin eksikliğidir..Akademisyenin epistemelojisi kitaplara dayanır, yaşama değil..Bunu öznellik sorunsalıyla da ele alalım bir..Eğer Spinoza-Deleuze-Negri bağlamında konuşuyorsak, anlayabilen, üretken öznelliğin türü "çokluk"tur, bu adamlardan konuştuğumuz anda Ego'ya dayalı öznelliği unutmamız gerekir..Akademinin zorunlu hiyerarşik toplumsallığının zorunlu sonucu olarak Ego'su büyük akademisyenin öznelliği Spinozacı-Deleuze'cü-Negri'ci bir öznellik olamaz, ontolojik olarak mümkün değil. Bu öznellik bağlamında benim söylediklerime güvenemeyecekseniz sevgili Ulus'a kulak verin o zaman; işte dikkat çekmek istediğim ikinci kısmı video'nun: 1:33'ten kapanışa kadar söyledikleri.
Çok sert bir şekilde bağımsız bir öznellik olarak, Ego temelli Özne yoktur der Ulus açık açık, o mülayim, kalender tavrını bırakıp resmen sinirlenip kızdığı nokta da budur..Bu kadar yumuşak bir adamın çok nadir kızdığı anlardan biridir bu..Üzerine düşünmek gerekmez mi?
Spinoza ve özellikle Nietzsche'de perpektivizm çok temeldir..Ama beyin iğfal şebekesi bu felsefi perspektivizmi, görecelilik, doğru bana göre olandır vs diye çevirir..Bizim şarlatan yazarlarımız da perspektivizminin literal düz anlamına sarılarak Spinoza, Nietzsche gibi adamlardan kendi aşağılık bireyci varoluşlarının rasyonalizasyonu için onay çıkarırlar..Ulus bağırır, "yok böyle birşey" diye..Ve perspektivizmin ne olduğunu mükemmel bir şekilde ortaya koyar. 1:33'ten sonrasını pür dikkat kesilerek dinlemek lazım..
Şimdi burdan Banu Güven özelinde, yeni bir medya şöyle ya da böyle solda olan bir takım ünlülerle olabilir mi sorusuna gelelim..İşte ayrımımız burda çıkıyor; sol her ne şekilde olursa olsun bir şekilde şan şöhret olmuş insanlara bel bağlayamaz..30 yaşın üstünde olanlara güvenmeyin derdi bir gençlik sloganı, bir başkası hiç hapse girmemiş olanlara güvenmeyin derdi..Ben de yerli ya da yersiz ünlü olanlara güvenmeyin diyorum..
Gerçi sen de başkasının akorduyla bağlama çalma metaforu üzerinden aynı kaygıyı dile getirmişsin. Ama önemli bir nüans var arada..Sen "biz" kategorisi altına Banu Güven'i de alıyorsun, ben alamıyorum..Yukarıda Ulus'un videosunun aktardığım iki kısmında geçen düşüncelerden dolayı alamıyorum..Akademisyenin Spinoza'yı anlamasını zorlaştıran aynı ontolojik nedenlerden dolayı Banu Güven ve diğer tüm ünlülerin senin, benim, yani isimsiz insanlar olarak bizim hayatlarımızın gerçekliğine nüfuz etmesi mümkün değil. Ünlü olmak daha en başta bir büyük eşitsizlik, oransız bir güç dağılımı dayatır.."Çokluk"uğun rhizomatik öznelliğinin gerektirdiği eşitlik yoktur. Ünlü bir konumda olmak bizimkinden bambaşka bir anlam evreni içinde yeralmaktır; sol bir duyarlılığa sahip olunması bunu değiştirmez. O konumda makro/molar sorunsallar vardır; iri iri meselelerdir, kürt sorunudur, ekonomik verilerdir, AB ilişkileridir vs.vs.. Oysa bizim derdimiz moleküler düzlemde minör sorunsallardır; minör derken önemsiz demek istemiyorum kesinlikle..Bilakis, molar olan minör tarafından belirlenir..Yerçekimi molar bir güçtür ama graviton denen temel minör parçacıkların yarattığı bir güçtür..
Şimdi milyonların tanıdığı bir yüz olarak diyelim Banu Güven bizim cebelleştiğimiz kollektivite, iletişim, ortak üretim vs gibi sorunları nasıl hissetsin, benim patetik izole varoluşumun açmazlarını nasıl algılasın?..Nereye gitse ilgi odağıdır, yalnız hissettiğinde arayacağı binlerce insan vardır vs..yalnızlık, onaylanma ihtiyacı, varoluşunu hissettirme vs.vs algı evreni dışındadır..Ünlü olmak olmayanlara karşı faşizan bir orantısız güç farklılığı dayatır; sözkonusu ünlünün karakterinden bağımsızdır bu..Kendi isimlerinin ünlü olmasının okuyucuya karşı dayattığı bu faşizan orantısızlığın farkındalığı ile Deleuze ve Guattari başyapıtları"Bin Yayla"ya, isimlerini kullanmak zorunda kalmaktan dolayı nerdeyse özür dileyerek başlarlar.
Buraya kadar söylediklerim ışığında yukarıdaki yazımın bağlamına gelelim; sevgili solumuz bakıyor ve ortada yürümeyen birşeylerin olduğunu görünce ne yapıyor, tutuyor solun bilinen isimlerini biraraya getiriyor, tepede iyi bir yapılanmayı yaratınca tabanın takip edeceğini sanıyor. Sanıyorlar ki solun meselesi tepede doğru düzgün bir birliğin başarılamaması falan..Anlamıyorlar ki sorun tepede değil, toplumun ta böğründe, hatta böğrünün de altında, hücrelerinde..İşlemeyen kısım en tepedeki örgütlülük değil, sorun o örgütlülüğe görev verecek olan taban hareketinin olmaması..
Sorunu molar düzlemde makro bir mesele olarak ortaya koyunca, "dikişlenen" anlam zinciri de "Devrim" vs gibi Boş Gösterenler etrafında yapılanan kallavi türden oluyor.."Dipten gelen dalga" yoksa istersen Lenini canlandırıp 1000 tane klonunu üret, tümü biraray gelse hiçbir bok yapamazlar 2011'in Türkiye'sinde..Kişinin minör düzlemde bir açmazı, bir yarası olmayınca,-ki eğer ünlüyse olamaz zaten-, Devrim'den aşağı bir hedefi kendisine yakıştıramaz..Hedeflerin molar düzlemden seçilmesi, minör düzlemdeki asıl sorunlara gözleri kapar..Minör düzlemdeki çok temel fail açığı, varsayılan bir kitle ile kapanır; emekçi.
Hegel'deki ünlü in-itself, for-itself ayrımıyla konuşursak, kendinde -in itself-, yani saf ham haliyle emekçi vardır elbette ama bu sorunlarının çözümün nerde olduğunu anlamış yani "kendi için"/for-itself haline gelmiş, kendini bir fail olarak kurmuş emekçi sınıfı olduğu anlamına gelmez..İşte bizim solun önderlerinin göremediği de bu..Onlar toplumun maddi işleyiş yasalarının otomatik olarak in-itself işçi kütlesini, for-itself bilinçli bir fail haline getireceğini varsayıyorlar, dolayısıyla minör düzlemdeki bu çok temel ontolojik meselenin çözümüne yönelik kendilerinin birşeyler yapmak durumunda olduğunu düşünmüyorlar, toplumun madddi yasaları o işi yapacaktır zaten..Fail böylece "varsayılınca" bütün sol mücadele onun sevk ve idaresine indirgenir,fail kurucu pratikler gibi bir arayış yoktur..İşte tam da bu yüzden, insanların kendi-halinde/in-itself yalıtık bireyler olma durumundan, varoluşlarının açmazlarının farkına varacakları, dolayısıyla çözüm arayışına girecekleri kendi-için/for-itself fail haline gelmelerine yardımcı olacak bir iletişim/etkileşim/medya platformunu örgütlemektense, sanki fail hali hazırda varmış gibi Devrim'i örgütlemeye kalkıyorlar..
Ha bu arada az kalsın yorumuma bu başlığı vermeme yolaçan bir pasajın hakkında smyleyeceklerimi unutuyordum;Alýntý:Hangisine yanayım. İnsanlarda çuval, çuval; kamyon, kamyon bilgi var ama nereye bağlayacaklarını bilmiyorlar.
Bu pasaj katıksız Negri'ci bir pasajdır. Negri ve Hardt'ın söyleye söyleye dillerinin tüy ormanı haline gelmesine yolaçan konu budur. Ünlü "Çokluk"un espirisi de burdadır zaten..
İngilizcen ne düzeyde bilmiyorum ama akıcı bir şekilde okuyabiliyorsan şiddetle son kitapları "Commonwealth"i okumanı tavsiye ederim..Bende pdf halinde var isterse yollarım..Kontrol ettim malesef türkçeye çevrilmemiş henüz..Seni temin ederim bir çırpıda hiç takılınmadan okunabilecek bir kitaptır..Gerçi Spinoza'cı/Deleuze'cü kökenleri gözönüne alınmadan bu tür bir çırpıda okumalar bizim kültürümüzde skandal yanlış yorumlara yol açıyor, yüzey anlamlara takılınıyor..
Neyse..Orda derler ki, günümüz kapitalizmi ile 19.yıl kapitalizmi arasında çok ciddi bir fark vardır; kapitalistler artık girişimci değildir. 19.yüzyılın girişimci kapitalizm devri kapanmıştır..Düşünelim; 19.yüzyılda sermaye birikimini sağlayan innovative bilgi, know-how kimdedir? Bizzat kapitalistin kendinde..Bilgi henüz proleteryaya kadar ulaşmamıştır, zira köyünden daha yeni koparılmıştır..Bir de şimdiki kapitalizme bakalım; ABD'de çok yaygın bir kesim var; Venture Capitalist deniyor. Ne yapar bu adamlar? Hiçbirşey..Ellerinde bok gibi bir sermaye Silikon Vadisinde oturur bekler sadece..Zuckerberg, Google'un patronu Sergey Brin gibi parlak zekalı veletler bu adamlara gider, özgün fikirlerini satmaya çalışırlar, onlar da beğenir, bir fırsat görürse sermaye koyar..Negri kapitalistler, girişimci ve bilgi üretiyor olmaktan çıkmış, tabanda üretilen bilginin üzerinde asalak bir yaşam sürdürür hale gelmişlerdir der. Bir başka kitaplarnda da, ilaç tekellerinin Hindistan'da binlerce yıldır halkın kendi kollektif bilgisiyle üettikleri doğal ilaçlar için patent almalarından bahseder; Hintli köylüler binlerce yıldır kullandıkları ilaçların biranda özel bir mülk haline geldiğini görmüşlerdir..
Bu durum, yani bilginin tabana yayılmış olması aslında yeni bir dünya olasılığının tarihte hiç olmadığı kadar güçlü hale geldiğini de müjdeler. Bilgi artık kapitalistlerin özel mülkü olmaktan çıkmaktadır, girişimci, innovative olan tabandır - Türkiye hariç, daha doğrusu İslam dünyası hariç tabii, bizde herhangi birşey üretebilecek bir taban yok malum..
Aslında dünya genelinde sol sanıldığı kadar güçsüz değil; ontolojik bağlamda düşünürsek solun potansiyel kudreti tarihte olmadığı kadar sağlam; sol olduğunun farkında olmayan koca bir sol var..Kendini bizim bildiğimiz terimlerle, Boş Gösterenlerle sol olarak dikişlemeyen ama onotolojik anlamda sol olan çok geniş bir kitle var aslında..Mesala Wikipedia, Joomla cemaati ontolojik anlamda bence olabildiğince soldur, tabi eğer solun belirleyici unsurlarından birinin kollektif üretim olduğunu düşünüyorsak.
Çocukluğumuzdaki Ana Biritannica, Meydan Larousse efsanelerini düşünelim; bizde Gelişim Nasiklopedisi vardı da, bazı ayrıcalıklı komuşularımızın misafir odalarının vitrinlerinde övünçle sergiledikleri Meydan Larousse'lara imrenerek bakardım..Ulaşılamaz bir metaydı bizim için..Şimdi Wikipedia'yı alıp zaman makinesyile 30 yıl öncesine götürsek, Meydan Laorusse'u kaça katlardı, hangi fahiş fiyatla satılırdı..Wikipedia'nın eskinin standartları ile yazılması kaç yüz tane Prof'un kaç yıllık çalışmasını gerektirirdi? Böylesi bir kaynak tamamen adsız "kahramanlar" tarafından üretiliyor, sıfır beklenti ile, sıfır reklam ile..Tamamen bağışlarla yürüyen bir organizasyon..Bu sol değilse ne?
Tabii ben burda yeteri kadar düzenli anlatamıyorum, Commonwealth okunur ve orda yazılanların ışığında dönüp etrafa önyargısız bakılınırsa ne kadar haklı oldukları görülecektir..
Neyse ben susayım; bir çağrıyla bitireyim; Ulus Baker Spinoza-Deleuze felsefesini anlama yolunda çok önemli bir adam, söylediklerini uzun uzun düşünmeliyiz..Ulusa kulak vermeyi ihmal etmeyelim.
Yorumlar
Ne demek istediğimi Ulus Baker'in siteye eklediğim videosunda dile getirdiği mükemmel iki saptamasıyla çok sarih bir şekilde açabieceğimi umuyorum..Boşun a koymadım o video'yu..Planl ıyordum, söz konusu iki nokta hakkında konuşmayı..Seni n yorumun benim planlarıma çok iyi denk geldi.
Video'yu seyretmeni rica edeceğim..2 saat uzunluğundadır, tahmin ediyorum tamamını seyredemezsin, çok olağan bir şekilde sıkılırsın muhtemelen, zira çok "akademik" felsefi konulara dalıyor videonun genelinde..Ben 1:03'ten başlayıp 1:05'te enfes bir şekilde bağladığı kısmına dikkat kesilmeni isteyeceğim öncelikle..Uzun uzun Spinoza felsfesini anlattıktan sonra, onun felsefesinin "pratik" yönüne vurgu yapar Deleuze üzerinden..Meal en der ki, Spinoza ancak derin düşünürlerin nufüz edebileceği bir adam olarak lanse edilir..Aslında öyle değildir; Spinoza sokaktaki adam okusun diye yazmıştır, felsefesi deneyimlemeye dayan bir felsefedir, dolayısıyla ancak sokaktaki adam anlayabilir, çok ama çok uğraşırsa -buraya dikkat- akademisyen de anlayabilir diye lafı sokuşturuverir. .Salon buz kesmiştir tahmin ediyorum, zira muhtemelen tüm dinleyiciler sosyal bilimler akademisyeni ya da öğrencisidir..Ç ok mu ağır konuştum diye düşünürmüşcesin e bir süre susar Ulus..
Bu nedir? Basit bir muziplik mi? Ortamı yumuşatma misali amerikalı hatiplerin çok yaptığı gibi araya espiri parçası atma mı? Giriş seviyesinde, güdük Spinoza bilgimle bile söyleyebiliyoru m ki asla değil..Seni temin ederim değil..Ulus Spinoza'cı öncülleri gereği bir saptama yapıyor, o felsefenin gereğidir..Bu noktayı hiçbir zaman akıldan çıkarmamayı öneriyorum..Bu noktayı ezberlemeliyiz. .Gerçi sizler unutmaya meyletseniz de ben unutturmam, dönüp dönüp bu 1:03 ile 1:05 arasındaki kısma referans yaparım artık ben..
Şimdi soralım Ulus ne demek istemiştir? Mecazi anlam, şaka, muziplik vs gibi olasıkları çıkaralım aklımızdan..Ulu s burda ne söylüyorsa literal anlamda söylüyordur, birebir düz anlamıyla alınmalıdır söylediği..Akad emisyenler Spinoza'yı anlayamaz..Bu kadar kesin ve net..Peki neden? Şimdi bunun üzerinde her fırsatta dönüp dönüp tartışsak yersiz mi olur? Bu çok önemli bir mesele..Benim yukarıdaki yazımın da leitmotif'i budur..
Tam da bu gibi eserleri anlamak için yoğun eğitim almış, top üniversitelerde okumuş parlak zihinler neden Spinoza'yı dolayısıyla Ulus'u anlayamaz?..Akı lları sokaktaki adamdan kıt olduğu için değil herhalde..Peki niye arkadaş ya, niye?
Bence, Spinoza'yı anlamalarını sağlayacak sorunları etlerinde hissedemezler, daha da önemlisi Ego'nun kibiriyle beslenen bir öznellikleri vardır..
Bunu anlamak için Spinoza-Deleuze felsefesinin deneyimlemeye dayalı ampirik bir felsefe olduğunu gözününde bulundurmalıyız ..Ulus ilk 20-30 dakika bunu tartışır..Deney imleme yoksa bilgi de yoktur..İşte akademisyenlerd e olmayan bu ampirik deneyimlemeye dayanan bir epistemelojinin eksikliğidir..A kademisyenin epistemelojisi kitaplara dayanır, yaşama değil..Bunu öznellik sorunsalıyla da ele alalım bir..Eğer Spinoza-Deleuze -Negri bağlamında konuşuyorsak, anlayabilen, üretken öznelliğin türü "çokluk"tur, bu adamlardan konuştuğumuz anda Ego'ya dayalı öznelliği unutmamız gerekir..Akadem inin zorunlu hiyerarşik toplumsallığını n zorunlu sonucu olarak Ego'su büyük akademisyenin öznelliği Spinozacı-Deleu ze'cü-Negri'ci bir öznellik olamaz, ontolojik olarak mümkün değil. Bu öznellik bağlamında benim söylediklerime güvenemeyecekse niz sevgili Ulus'a kulak verin o zaman; işte dikkat çekmek istediğim ikinci kısmı video'nun: 1:33'ten kapanışa kadar söyledikleri.
Çok sert bir şekilde bağımsız bir öznellik olarak, Ego temelli Özne yoktur der Ulus açık açık, o mülayim, kalender tavrını bırakıp resmen sinirlenip kızdığı nokta da budur..Bu kadar yumuşak bir adamın çok nadir kızdığı anlardan biridir bu..Üzerine düşünmek gerekmez mi?
Spinoza ve özellikle Nietzsche'de perpektivizm çok temeldir..Ama beyin iğfal şebekesi bu felsefi perspektivizmi, görecelilik, doğru bana göre olandır vs diye çevirir..Bizim şarlatan yazarlarımız da perspektivizmin in literal düz anlamına sarılarak Spinoza, Nietzsche gibi adamlardan kendi aşağılık bireyci varoluşlarının rasyonalizasyon u için onay çıkarırlar..Ulu s bağırır, "yok böyle birşey" diye..Ve perspektivizmin ne olduğunu mükemmel bir şekilde ortaya koyar. 1:33'ten sonrasını pür dikkat kesilerek dinlemek lazım..
Şimdi burdan Banu Güven özelinde, yeni bir medya şöyle ya da böyle solda olan bir takım ünlülerle olabilir mi sorusuna gelelim..İşte ayrımımız burda çıkıyor; sol her ne şekilde olursa olsun bir şekilde şan şöhret olmuş insanlara bel bağlayamaz..30 yaşın üstünde olanlara güvenmeyin derdi bir gençlik sloganı, bir başkası hiç hapse girmemiş olanlara güvenmeyin derdi..Ben de yerli ya da yersiz ünlü olanlara güvenmeyin diyorum..
Gerçi sen de başkasının akorduyla bağlama çalma metaforu üzerinden aynı kaygıyı dile getirmişsin. Ama önemli bir nüans var arada..Sen "biz" kategorisi altına Banu Güven'i de alıyorsun, ben alamıyorum..Yuk arıda Ulus'un videosunun aktardığım iki kısmında geçen düşüncelerden dolayı alamıyorum..Aka demisyenin Spinoza'yı anlamasını zorlaştıran aynı ontolojik nedenlerden dolayı Banu Güven ve diğer tüm ünlülerin senin, benim, yani isimsiz insanlar olarak bizim hayatlarımızın gerçekliğine nüfuz etmesi mümkün değil. Ünlü olmak daha en başta bir büyük eşitsizlik, oransız bir güç dağılımı dayatır.."Çoklu k"uğun rhizomatik öznelliğinin gerektirdiği eşitlik yoktur. Ünlü bir konumda olmak bizimkinden bambaşka bir anlam evreni içinde yeralmaktır; sol bir duyarlılığa sahip olunması bunu değiştirmez. O konumda makro/molar sorunsallar vardır; iri iri meselelerdir, kürt sorunudur, ekonomik verilerdir, AB ilişkileridir vs.vs.. Oysa bizim derdimiz moleküler düzlemde minör sorunsallardır; minör derken önemsiz demek istemiyorum kesinlikle..Bil akis, molar olan minör tarafından belirlenir..Yer çekimi molar bir güçtür ama graviton denen temel minör parçacıkların yarattığı bir güçtür..
Şimdi milyonların tanıdığı bir yüz olarak diyelim Banu Güven bizim cebelleştiğimiz kollektivite, iletişim, ortak üretim vs gibi sorunları nasıl hissetsin, benim patetik izole varoluşumun açmazlarını nasıl algılasın?..Ner eye gitse ilgi odağıdır, yalnız hissettiğinde arayacağı binlerce insan vardır vs..yalnızlık, onaylanma ihtiyacı, varoluşunu hissettirme vs.vs algı evreni dışındadır..Ünl ü olmak olmayanlara karşı faşizan bir orantısız güç farklılığı dayatır; sözkonusu ünlünün karakterinden bağımsızdır bu..Kendi isimlerinin ünlü olmasının okuyucuya karşı dayattığı bu faşizan orantısızlığın farkındalığı ile Deleuze ve Guattari başyapıtları"Bi n Yayla"ya, isimlerini kullanmak zorunda kalmaktan dolayı nerdeyse özür dileyerek başlarlar.
Buraya kadar söylediklerim ışığında yukarıdaki yazımın bağlamına gelelim; sevgili solumuz bakıyor ve ortada yürümeyen birşeylerin olduğunu görünce ne yapıyor, tutuyor solun bilinen isimlerini biraraya getiriyor, tepede iyi bir yapılanmayı yaratınca tabanın takip edeceğini sanıyor. Sanıyorlar ki solun meselesi tepede doğru düzgün bir birliğin başarılamaması falan..Anlamıyo rlar ki sorun tepede değil, toplumun ta böğründe, hatta böğrünün de altında, hücrelerinde..İ şlemeyen kısım en tepedeki örgütlülük değil, sorun o örgütlülüğe görev verecek olan taban hareketinin olmaması..
Sorunu molar düzlemde makro bir mesele olarak ortaya koyunca, "dikişlenen" anlam zinciri de "Devrim" vs gibi Boş Gösterenler etrafında yapılanan kallavi türden oluyor.."Dipten gelen dalga" yoksa istersen Lenini canlandırıp 1000 tane klonunu üret, tümü biraray gelse hiçbir bok yapamazlar 2011'in Türkiye'sinde.. Kişinin minör düzlemde bir açmazı, bir yarası olmayınca,-ki eğer ünlüyse olamaz zaten-, Devrim'den aşağı bir hedefi kendisine yakıştıramaz..H edeflerin molar düzlemden seçilmesi, minör düzlemdeki asıl sorunlara gözleri kapar..Minör düzlemdeki çok temel fail açığı, varsayılan bir kitle ile kapanır; emekçi.
Hegel'deki ünlü in-itself, for-itself ayrımıyla konuşursak, kendinde -in itself-, yani saf ham haliyle emekçi vardır elbette ama bu sorunlarının çözümün nerde olduğunu anlamış yani "kendi için"/for-itsel f haline gelmiş, kendini bir fail olarak kurmuş emekçi sınıfı olduğu anlamına gelmez..İşte bizim solun önderlerinin göremediği de bu..Onlar toplumun maddi işleyiş yasalarının otomatik olarak in-itself işçi kütlesini, for-itself bilinçli bir fail haline getireceğini varsayıyorlar, dolayısıyla minör düzlemdeki bu çok temel ontolojik meselenin çözümüne yönelik kendilerinin birşeyler yapmak durumunda olduğunu düşünmüyorlar, toplumun madddi yasaları o işi yapacaktır zaten..Fail böylece "varsayılınca" bütün sol mücadele onun sevk ve idaresine indirgenir,fail kurucu pratikler gibi bir arayış yoktur..İşte tam da bu yüzden, insanların kendi-halinde/i n-itself yalıtık bireyler olma durumundan, varoluşlarının açmazlarının farkına varacakları, dolayısıyla çözüm arayışına girecekleri kendi-için/for- itself fail haline gelmelerine yardımcı olacak bir iletişim/etkile şim/medya platformunu örgütlemektense , sanki fail hali hazırda varmış gibi Devrim'i örgütlemeye kalkıyorlar..
Ha bu arada az kalsın yorumuma bu başlığı vermeme yolaçan bir pasajın hakkında smyleyeceklerim i unutuyordum;
Alıntı:
Bu pasaj katıksız Negri'ci bir pasajdır. Negri ve Hardt'ın söyleye söyleye dillerinin tüy ormanı haline gelmesine yolaçan konu budur. Ünlü "Çokluk"un espirisi de burdadır zaten..Hangisine yanayım. İnsanlarda çuval, çuval; kamyon, kamyon bilgi var ama nereye bağlayacaklarını bilmiyorlar.
İngilizcen ne düzeyde bilmiyorum ama akıcı bir şekilde okuyabiliyorsan şiddetle son kitapları "Commonwealth"i okumanı tavsiye ederim..Bende pdf halinde var isterse yollarım..Kontr ol ettim malesef türkçeye çevrilmemiş henüz..Seni temin ederim bir çırpıda hiç takılınmadan okunabilecek bir kitaptır..Gerçi Spinoza'cı/Dele uze'cü kökenleri gözönüne alınmadan bu tür bir çırpıda okumalar bizim kültürümüzde skandal yanlış yorumlara yol açıyor, yüzey anlamlara takılınıyor..
Neyse..Orda derler ki, günümüz kapitalizmi ile 19.yıl kapitalizmi arasında çok ciddi bir fark vardır; kapitalistler artık girişimci değildir. 19.yüzyılın girişimci kapitalizm devri kapanmıştır..Dü şünelim; 19.yüzyılda sermaye birikimini sağlayan innovative bilgi, know-how kimdedir? Bizzat kapitalistin kendinde..Bilgi henüz proleteryaya kadar ulaşmamıştır, zira köyünden daha yeni koparılmıştır.. Bir de şimdiki kapitalizme bakalım; ABD'de çok yaygın bir kesim var; Venture Capitalist deniyor. Ne yapar bu adamlar? Hiçbirşey..Elle rinde bok gibi bir sermaye Silikon Vadisinde oturur bekler sadece..Zuckerb erg, Google'un patronu Sergey Brin gibi parlak zekalı veletler bu adamlara gider, özgün fikirlerini satmaya çalışırlar, onlar da beğenir, bir fırsat görürse sermaye koyar..Negri kapitalistler, girişimci ve bilgi üretiyor olmaktan çıkmış, tabanda üretilen bilginin üzerinde asalak bir yaşam sürdürür hale gelmişlerdir der. Bir başka kitaplarnda da, ilaç tekellerinin Hindistan'da binlerce yıldır halkın kendi kollektif bilgisiyle üettikleri doğal ilaçlar için patent almalarından bahseder; Hintli köylüler binlerce yıldır kullandıkları ilaçların biranda özel bir mülk haline geldiğini görmüşlerdir..
Bu durum, yani bilginin tabana yayılmış olması aslında yeni bir dünya olasılığının tarihte hiç olmadığı kadar güçlü hale geldiğini de müjdeler. Bilgi artık kapitalistlerin özel mülkü olmaktan çıkmaktadır, girişimci, innovative olan tabandır - Türkiye hariç, daha doğrusu İslam dünyası hariç tabii, bizde herhangi birşey üretebilecek bir taban yok malum..
Aslında dünya genelinde sol sanıldığı kadar güçsüz değil; ontolojik bağlamda düşünürsek solun potansiyel kudreti tarihte olmadığı kadar sağlam; sol olduğunun farkında olmayan koca bir sol var..Kendini bizim bildiğimiz terimlerle, Boş Gösterenlerle sol olarak dikişlemeyen ama onotolojik anlamda sol olan çok geniş bir kitle var aslında..Mesala Wikipedia, Joomla cemaati ontolojik anlamda bence olabildiğince soldur, tabi eğer solun belirleyici unsurlarından birinin kollektif üretim olduğunu düşünüyorsak.
Çocukluğumuzdaki Ana Biritannica, Meydan Larousse efsanelerini düşünelim; bizde Gelişim Nasiklopedisi vardı da, bazı ayrıcalıklı komuşularımızın misafir odalarının vitrinlerinde övünçle sergiledikleri Meydan Larousse'lara imrenerek bakardım..Ulaşı lamaz bir metaydı bizim için..Şimdi Wikipedia'yı alıp zaman makinesyile 30 yıl öncesine götürsek, Meydan Laorusse'u kaça katlardı, hangi fahiş fiyatla satılırdı..Wiki pedia'nın eskinin standartları ile yazılması kaç yüz tane Prof'un kaç yıllık çalışmasını gerektirirdi? Böylesi bir kaynak tamamen adsız "kahramanlar" tarafından üretiliyor, sıfır beklenti ile, sıfır reklam ile..Tamamen bağışlarla yürüyen bir organizasyon..B u sol değilse ne?
Tabii ben burda yeteri kadar düzenli anlatamıyorum, Commonwealth okunur ve orda yazılanların ışığında dönüp etrafa önyargısız bakılınırsa ne kadar haklı oldukları görülecektir..
Neyse ben susayım; bir çağrıyla bitireyim; Ulus Baker Spinoza-Deleuze felsefesini anlama yolunda çok önemli bir adam, söylediklerini uzun uzun düşünmeliyiz..U lusa kulak vermeyi ihmal etmeyelim.
“Atışma” geleneğinde Aşık, karşıdakinin son dizesinden yeni bir dörtlük yaratır. “Aşık”lığımız tartışılır, en azından “bağlama çalmadığını biliyorum, bense çaldığımı sandığım bağlamanın akordunu yapamıyorum. Ne oluyor biliyor musun? Akordu sen yapmamışsan çaldığın bağlama senin olmuyor zira başkasının sesiyle çalmış oluyorsun; yani başkasını sesini seslendiriyorsun.Kanımca, bu ülkede Devrim eksenli politikalardan önce, genel gündeme ve kültürel alana müdahale edebilecek kollektif ve açık, çok daha geniş bir kesime hitap edebilecek bir medya platformu gerekmektedir.
“Bizim Kız” Banu (Güven) Natava’dan ayrıldı ayrılacak”tan bu yana kafamda hep aynı soru dönüp duruyor.
“Yahu (ulan) çok mu zor, (bağımsız) bir medya platformu kurmak?”
İnsan bizde, birikimizi de fena değil, okur yazarlığımız da var (çok şükür) peki helvayı niye başkasının tavasında yapıyoruz. Benim “beceiksizliğim e” benzetirsem; saz, söz, nota, gırtlak var ama akort başkasının. Geçen, Birgün’de okudum. Natava’nın, ilk zamanlarında Cavit Cağlar “Her ay bu solcular çuval dolusu para veriyorum” diyormuş. Adamın zoruna gidiyor. Benim de zoruma gidiyor. O para verdiği için, bense ondan para almak zorunda kaldığımız için üzülüyorum.
İnternet bu işi halledemez mi? Banu’nun, Leyla Zana’yla bir röportaj yapıp, herhangi bir video paylaşım sitesinde yayımlaması “yapılması” çok mu zor bir şeydir. Peki bizim o paylaşımı, Natava konforunda izlememiz “yapılması” çok mu zor bir şeydir.
Hani, aylak aylak cümle dolaştırmadan yazmış olayım. Şu ideoloji dedğimiz şey bizde var mı? Geçen bir mektubunda ya da yorumunda yazmıştın, ortalama bir Amarikalı (ve Avrupalı, benim katkım), dili, kültürü, felsefesi gereği “herhangi bir kavramı” çok rahat,sıradan bir cümlede kullanabilir. Bu bizde “okumuşluk” gerektiren bir durumdur. Şaşırmıyorum, bal tutan parmağını yalıyor.
Geçen, (İsviçreli) bir komşumla muhabbet ettim; daha doğrusu o konuştu ben dinledim. Komşum, Avusturya’dan Fransa’ya oradan İsviçre, yetmedi İngilter’ye kadar bir sürü şey anlattı. Hakikaten öyle hafife alınır şeyler değil. Örneğin: “2. Dünya savaşı Almanyanın “savaş” iradesini kırmış dolayısıyla Almanya (kapitalizmi bn) mülayim bir üretkenlik içine girmiş fakat o irade” (dikkat) “burada, İsviçre’de bütün canlılığıyla ayaktadır” dedi, ben henüz nefes alamamışken “işte, hastalık sigortası primleri bu yüzden çok yüksek ve sigorta yapılanması anlamsızdır” dedi. Hangisine yanayım. İnsanlarda çuval, çuval; kamyon, kamyon bilgi vara ama nereye bağlayacakların ı bilmiyorlar.
Bizim de durumumuz budur, Belki kamyon doldurmaz ama çuvalı denkleriz. Küşümsememek lazım, bir birikimimiz var fakat nereye bağlayacağımızı bilemiyoruz. Bu yüzden bahsettiğin “platformu” çok önemsiyorum.
Kavramı ilkin “Yeni İnsan”da duymuştum, “entelektüel şiddet” şart. Çok ricat ettik. Herkes, her konuda, aklına gelen her şeyi “yahu solcular beni itin kötüne sokar” korkusu yaşamadan söyler, yapar oldu. Bilerek abartıyorum, korku devrimi yapmamız lazım. Ya sızısı hiç içimden gitmiyor “Muro” diye günde yirmi dört saat bize hakaret eden “tip” yarattılar ve buranın “eskisolcuları” onun üzerinden sofralarımıza espri koydular. Deli olacağım...
Bak, “Bizim Kız” başbakana mektup yazmış. Vallahi içim sızladı. “Ne gereği vardı” dedim kendi kendime. Banu’nun derdi başbakanın derdi değil ki. Başbakana mektup yazılmaz; soru sorulur. Banu’nun mektubu, ürkek bir isyanın cümleleriyle dolu. Ve bu ürkeklikte hepimizin payı var
Fakat, güzel arkadaşım, bizim deneyimimiz bütün hüznüyle ortada duruyor. Her sabah, “oğlum Hasan, şu biçilmiş çimin kokusuna da olsa bir kez daha dene” diyorum. Her sabah deniyor, her akşam yeniliyorum. Bilirsin “dilim” iyidir; iyidir de “fail better”ın raddesi bende dilimi aştı; böylece duruyorum işte.
Ben artık "şarkı söylemek “istiyorum”

“Atışma” geleneğinde Aşık, karşıdakinin son dizesinden yeni bir dörtlük yaratır. “Aşık”lığımız tartışılır, en azından “bağlama çalmadığını biliyorum, bense çaldığımı sandığım bağlamanın akordunu yapamıyorum. Ne oluyor biliyor musun? Akordu sen yapmamışsan çaldığın bağlama senin olmuyor zira başkasının sesiyle çalmış oluyorsun; yani başkasını sesini seslendiriyorsun.
“Bizim Kız” Banu (Güven) Natava’dan ayrıldı ayrılacak”tan bu yana kafamda hep aynı soru dönüp duruyor.
“Yahu (ulan) çok mu zor, (bağımsız) bir medya platformu kurmak?”
İnsan bizde, birikimizi de fena değil, okur yazarlığımız da var (çok şükür) peki helvayı niye başkasının tavasında yapıyoruz. Benim “beceiksizliğime” benzetirsem; saz, söz, nota, gırtlak var ama akort başkasının. Geçen, Birgün’de okudum. Natava’nın, ilk zamanlarında Cavit Cağlar “Her ay bu solcular çuval dolusu para veriyorum” diyormuş. Adamın zoruna gidiyor. Benim de zoruma gidiyor. O para verdiği için, bense ondan para almak zorunda kaldığımız için üzülüyorum.
İnternet bu işi halledemez mi? Banu’nun, Leyla Zana’yla bir röportaj yapıp, herhangi bir video paylaşım sitesinde yayımlaması “yapılması” çok mu zor bir şeydir. Peki bizim o paylaşımı, Natava konforunda izlememiz “yapılması” çok mu zor bir şeydir.
Hani, aylak aylak cümle dolaştırmadan yazmış olayım. Şu ideoloji dedğimiz şey bizde var mı? Geçen bir mektubunda ya da yorumunda yazmıştın, ortalama bir Amarikalı (ve Avrupalı, benim katkım), dili, kültürü, felsefesi gereği “herhangi bir kavramı” çok rahat,sıradan bir cümlede kullanabilir. Bu bizde “okumuşluk” gerektiren bir durumdur. Şaşırmıyorum, bal tutan parmağını yalıyor.
Geçen, (İsviçreli) bir komşumla muhabbet ettim; daha doğrusu o konuştu ben dinledim. Komşum, Avusturya’dan Fransa’ya oradan İsviçre, yetmedi İngilter’ye kadar bir sürü şey anlattı. Hakikaten öyle hafife alınır şeyler değil. Örneğin: “2. Dünya savaşı Almanyanın “savaş” iradesini kırmış dolayısıyla Almanya (kapitalizmi bn) mülayim bir üretkenlik içine girmiş fakat o irade” (dikkat) “burada, İsviçre’de bütün canlılığıyla ayaktadır” dedi, ben henüz nefes alamamışken “işte, hastalık sigortası primleri bu yüzden çok yüksek ve sigorta yapılanması anlamsızdır” dedi. Hangisine yanayım. İnsanlarda çuval, çuval; kamyon, kamyon bilgi vara ama nereye bağlayacaklarını bilmiyorlar.
Bizim de durumumuz budur, Belki kamyon doldurmaz ama çuvalı denkleriz. Küşümsememek lazım, bir birikimimiz var fakat nereye bağlayacağımızı bilemiyoruz. Bu yüzden bahsettiğin “platformu” çok önemsiyorum.
Kavramı ilkin “Yeni İnsan”da duymuştum, “entelektüel şiddet” şart. Çok ricat ettik. Herkes, her konuda, aklına gelen her şeyi “yahu solcular beni itin kötüne sokar” korkusu yaşamadan söyler, yapar oldu. Bilerek abartıyorum, korku devrimi yapmamız lazım. Ya sızısı hiç içimden gitmiyor “Muro” diye günde yirmi dört saat bize hakaret eden “tip” yarattılar ve buranın “eskisolcuları” onun üzerinden sofralarımıza espri koydular. Deli olacağım...
Bak, “Bizim Kız” başbakana mektup yazmış. Vallahi içim sızladı. “Ne gereği vardı” dedim kendi kendime. Banu’nun derdi başbakanın derdi değil ki. Başbakana mektup yazılmaz; soru sorulur. Banu’nun mektubu, ürkek bir isyanın cümleleriyle dolu. Ve bu ürkeklikte hepimizin payı var
Fakat, güzel arkadaşım, bizim deneyimimiz bütün hüznüyle ortada duruyor. Her sabah, “oğlum Hasan, şu biçilmiş çimin kokusuna da olsa bir kez daha dene” diyorum. Her sabah deniyor, her akşam yeniliyorum. Bilirsin “dilim” iyidir; iyidir de “fail better”ın raddesi bende dilimi aştı; böylece duruyorum işte.
Ben artık "şarkı söylemek “istiyorum”