Koca Dağlar Deviren "Liberal" G**ler Popüler
Makale
Hemen şunu belirtmek isterim; tarihsel ve evrensel anlamıyla Türkiye'de liberal yoktur..Herşeyi olduğu gibi bunun da anlamını kıçından alıp Alaturka hale getirdik.
Bizim ülke acayiplikler, garabetler ülkesi; Dünya'nın neresinde, tarihin hangi döneminde muhafazakarlarla işbirliğine gitmiştir liberaller? Muhafazakar-liberal yani İngilizce orjinaliyle conservative/liberal, dilbilgisinde zıtanlamlı kavram çiftlerinin ideal bir örneğidir.
Dünya iktisadi tarihi hakkında genel kültür düzeyinde üstünkörü bilgisi olan biri bile bilir ki, liberal felsefe, sermayenin önüne geleneğin/örfün/adetin çıkardığı engelleri kaldırmak için kurulmuştur..Liberalizmin varlık nedeni muhafazakarlığa karşı olmaktır..Türkiye'deki solcu eskisi bir takım yazarların "liberal" diye nitelenmesi, bariz bir bönlüğü ele verir..Bunlara muhalefet edenlerin, bu yazarlar için "liberal" sıfatını kullanması Türkiye'deki teorik özensizliğin bir başka ifadesidir..
"Liberal" sıfatı bizde özellikle sol muhalifler tarafından tarihsel/evrensel anlamıyla değil bir küfür olarak kullanılır; yani "Ermeni Dölü", "Moskof çocuğu" vs gibi..Hani insan nefret ettiği birini, ermeni olmamasına rağmen bu ifadeyi kullanarak "ad hominem" aşağılar ya, bizim solcu da sırf liberalizmden nefret ediyor diye, sevmediği herkese karşı "liberal" küfrünü kullanır..
Liberal'in temel ontolojik yapısını Marx manifestoda 150 küsur yıl önce ilan etmişti; "katı olan herşeyi buharlaştırma"ya çalışan şahıstır liberal..Peki muhafazakarın buna tekabül eden yapısal özelliğ nedir ;"buharlaşma eğilimi gösteren şerşeyi tekrar katılaştırmak" değil mi?..Şimdi bu iki taban tabana zıt zihinsel yapı Türkiye'den başka nerde biraraya getirilebilir? Kavramları piç etme konusunda üstümüze yok; Hani Erman Toroğlu gibi bir kabzımal bile sağdan soldan duyduğu "etik" kavramını alır, entellektüel görüneceğini sanarak sahada çift dalan futbolcu için "yaptığı hiç etik değildi" türü ucube bir anlamda kullanır ya, o hesap..Bir kere "etik" bir sıfat değil bir isimdir; adamlar bu temel dilbilgisinden bile haberdar değil.."Ya bunları takacak olursan, Türkiye gibi bir ülkede huzur sana haram olur" denebilir, ama Anadolu Solcusunun "liberal" sıfatını gelişigüzel kullanmasıyla, bir kabzımalın etik "ismini" kullanması arasında bir fark yok ki!.
Bu çarpıklığa benim bildiğim bir tek sevgili Uğur Mumcu'nun sevgili oğlu genç Özgür Mumcu değinmişti..
Türkiye'de, basitçe rüzgarın estiği yöne eğilmekten başka bir "meziyeti" olmayan bir takım kadrolu yazarlara "liberal" payesi vermek, onları onurlandırmak, buna karşın kendi kendini ayağından vurmak, gerici ideolojik hegemonyanın kuruluşuna örtük destek vermektir..Sözkonusu yazarların hiçbiri "liberal" sıfatını, solcuların sandığı gibi bir küfür olarak algılamazlar, tam da yaratmak istedikleri imaj budur..Liberalizm bu kadar ucuz mu? John Locke'lar, David Hume'lar, Voltaire'ler, Tocqueville'ler, Robespierre'ler; arkada koca bir külliyat var, bizim esnaf köşecilerin hangisi bu külliyata hakim?
Anadolu solcusu, liberalizme olan tarihsel nefretinin reaktif itkilerine teslim olarak, çok kilit bir kavramın radikal bir biçimde yanlış kullanılmasına izin veriyor, kavramların yerli yerine oturması bu reaktif tavır yüzünden imkansız hale gelince de, muhalefet yaptığını sanarken düşmanlarının ekmeğine yağ sürüyor..
Sosyalist Sol, liberalizmin tarihsel anlamının göz göre gaspedilmesine müdahale edemediği için yaşadığımız konjüktürdeki misyonuna da farkında olmadan ihanet ediyor.
Sosyalistlerin sonal hedefleri bellidir; kimseye kendi içtenliklerini ispatlamak zorunda değilllerdir..Ama sosyalist mücadele başından sonuna ileri doğru çizilen dümdüz bir çizgi midir? "Ben sosyalistim, liberalizmin namusunu savunmak benim işim değil" tavrı, sosyalizmin kitabına uyar mı?
Liberalizmin tarihsel anlamını restore etmek liberalizme teslim olmak anlamına gelmez. Mevcut konjüktürde birileri liberalizmin tarihsel anlamını gasp ederek feodal güç ilişkilerini yeniden ikame etmeye çalışıyor, solun tarihsel görevidir bu eğilime karşı durmak. Tamam biliyorum Ortodoks marksizmin çizgisel, kutsal 5'li şablonu -ilkel, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist- günümüz dünyasının üretim modelini açıklamak için yetersiz..Post-modern dünyada, 5 üretim modeli yanyana varolabiliyor; kapitalizm, despotizmden feodalizme her türlü kültürel yapıya çok kolay eklemlenebilme kapasitesinde olduğunu gösterdi. Hatta sosyalizmle tarihsel mücadelesi sonucunda çıkardığı dersler sayesinde, o mücadele içinde kaybettiği mevzileri yeniden kazanabilmek için despotik rejimlere çok daha kolay entegre olabildiğine tanık olduk; Çin'in durumu ortada; Zizek'in dediği gibi Çin kapitalist ütopyasının gerçekleşmiş halidir. Batı'da işçi sınıfının tarhisel mücadelesi sonucunda elde ettiği kazanımların tamamen sıfırlandığı, dikensiz bir sermaye bahçesi..
Benzer bir şablonun bütün 3.dünya için uygulanmak istediği söylenemez mi? Artan vahşi küresel rekabet koşullarında "bir ülkenin daha" kapitalist üretim modelinin tarihsel resmi felsefesi liberalizmin kriterlerine göre pazarda yeni bir aktör olarak belirmesinin, dünyanın köşelerini tutmuş olanlar tarafından pek de istenmeyeceği açık olsa gerek. Hesap basit; ortadaki pasta büyümeden paylaşmak isteyen çoğalırsa dilim küçülür.
Bunları, sosyalist taleplerin yerine konjüktürel bir liberalizm savunusu adına anlatmıyorum tabii ki. Aksine Kapitalist gelişme yolunda bizim gibi treni kaçırmış olan ülkelerin liberalizm sayesinde arayı kapamasının artık mümkün olmadığını, kapitalist yolun önden gidenler tarafından çoktan kapatıldığını ileri sürmek için anlatıyorum.
Bize bunun tam aksini vaazedenlerin, saftirik bir neo-osmanlı hayali peşinden koşanların ve işbirlikçilerinin mışıl mışıl uyumamız için anlattıkları masalın, kendini aydın sananları kazıklanmalarını sağlamak için ördükleri ideolojik hegemonyanın, nasıl koca bir mit olduğunu göstermek gerekiyor; bunun yapılabilmesi için de kavramların tarihsel anlamları yerli yerine oturtulmak zorundadır.
Batı'nın denk güçler dinamiğinde 400 küsur yıl boyunca kurumsallaştırdığı liberalizm kriterleri, 3.dünyanın bir heyula gibi belirdiği ve güçler dengesini allak bullak ettiği günümüz dünyasında artık uygulanamaz. Zira sözkonusu olan bir İngiltere ile Fransa'nın rekabeti gibi denk güçlerin mücadelesi değildir; Süpermarket ile Kahraman Bakkal'ın mücadelisidir. Sermayenin ilkel birikim aşamasındaki gereklerine göre oluşmuş liberalizm, küreselleşmiş ve konsolide olmuş sermaye aşamasında bir mitten başka birşey değildir..Ama onun artık ancak bir mit olduğunun gösterilebilmesi, tarihsel anlamının restore edilmesi ile mümkündür.
Liberalizmle yeni bir Amerikan rüyası vaaz edenlere "Amerikanın kendisinin o rüyayı artık bir kabus gibi yaşadığı bir devler arenası haline gelmiş olan dünyada, o devler senin elini kolunu sallayarak liberal gelişim çizgisini takip etmene izin vermez, kendi ajandalarına uygun olarak, işbirlikçileri olacak bir despotu yeğlerler" diyebilmeliyiz. Vaazettikleri liberalizmin ambalajlanmış bir despotizm olduğunu gösterebilmeliyiz. Liberalizmi bir havuç gibi kullananların gerçekten liberal olduklarını kabul ederek, masalın yayılmasına katkıda bulunuruz sadece.
Liberalizm mi diyorsun? Liberalizmin çıktığı tarihsel koşullar bunlardır ve "başarılı" olmak için yaptıkları da şunlar. Şimdi sizin göklere çıkardığınız AKP'de bunların hangisi var? Bir kere liberalizm sermayeyi "ancient regime"in boyunduruğundan kurtarabilmek için "laissez faire"/bırakınız yapsınlar düsturu ile kendini kurmuştur. Bir heykele, yuhalamak gibi bir temel protesto eylemine, yumurta fırlatmaya bile tahammülü olmayan feodal zihinler nasıl olacak da liberalizmin temel düsturuna göre hareket edecekler? Feodal derebeyi, sermayenin büyümesi ile ilgili değildir; o mevcut güçler dengesinde sabit bir arpalığı garantiye alıp, rantiyesinin devamı için tebası üzerinde mutlak otorite kurma derdindedir. Her türlü "laissez faire" talebini, tımarına bir tehdit olarak algılar; o yüzden nereye baksa bir bozguncu, bir düşman görür.
Şimdi, ilgili sosyal bilimler disiplinlerinden birinde birinci sınıf öğrencisi olmayı geçelim , ortaokul, lise yıllarını meraklı bir öğrenci olarak geçirmiş, temel genel kültür bilgisine sahip ortalama birinin bile az çok bildiği, insanlık tarihine yönelik bu temel bilgiler ortada dururken nasıl oluyor da bir takım solcu eskileri, liberal postuna bürünmüş bildiğimiz feodal derebeylerinden bir özgürlük savaşcısı yaratabiliyorlar? Daha da ilginci, ciddi bir aydın kitlesi de bunların arkasına takilabiliyor? İşte bu yazıyı kaleme almaya vesile olan sorular bumlardır.
Yanlış bir biçimde "liberal" diye sınıflandıran yazarların iki alt türü bulunuyor galiba; ilki bildiğimiz, kendi çıkarı peşinde koşan, satılık kalemler: birileri ne yazmaları gerektiğini bildiriyor onlar da yazıyor ya da ne yazarlarsa ödüllendirileceklerini görüp yazanlar.
Bir de galiba, varlıklarından bir hayli kuşkulu olsam da, gerçekten samimi olanlar, yani liberalleşmeye, temel hak ve özgürlüklere gerçekten inanan ve onun için mücadele ettiğini sananlar.
Altangiller familyasından Ahmet'in bizzat kendi rol modeli RTE tarafından dava edilen yazısını okuyunca aklıma bu soru geldi; "yahu bu adam yoksa gerçekten saf bir şekilde bir feodalın liberal olabileceğine mi inanıyordu da, takke düşüp kel cascavlak ortaya çıkınca kendine geldi?"
İlgili yazıya şurdan ulaşılabilir;
http://haber.gazetevatan.com/Haber/353475/1/Gundem
Feodal beyin devirdiği çamlar artık savunulamayacak kadar çoğalınca kendi liberal zevahirini kurtarmaya mı bakıyor, "Bakın ben herkese eşit duruyorum, amacım feodal beyleri savunmak değil, ben evrensel liberal değerlerin savunucusuyum" demeye mi getiriyor yoksa hakikaten inandığı değerlerin ugulayıcısı olarak içtenilkle bu feodal beyi görüyordu da, şimdi ihanete uğradığını mı düşünüyor bilmiyorum ama şurası kesin; Altangiller familyası olmasa bile, Kemalist statükoya karşı sol-liberal değerleri bir feodal beyin savunabileceği saftirikliği içinde olan azımsanmayacak bir aydın kesim var. Bunların saflığı yüzünden Refarandum 'da evet çıkmasıyla ülke çok tehlikeli bir eşiği geçti; Anayasa değişikliğinin getireceği sonuçları bir yana bırakalım, bir güven oylamasından başarı ile çıkmış olmanın verdiği ivmeyle bir 5 yılı daha garanti altına aldılar; o 5 yılın Türkiye'nin en zorlu 5 yılı olacağından kuşku duymuyorum.
Teorisizlik öldürür..Vitaminsizlik gibi..
Temel teorik bakışı ihmal edip, reel politikanın tozu dumanı içinde debelenip durmayı, rastlantısal, kanısal, izlenimsel sepkülasyonları Marxist politika yapmak sananlar, herhangi bir rasyonalist uslamlamaya dayanmadan, "düşmanımın düşmanı dostumdur" sığlıyla tavır geliştirenler, ortaya çıkan bu sonuçta pay sahibidirler.
Teori ne işe yarar diye sorulur çoğu zaman; teorinin, işte tarihin içinden geçmekte olduğumuz türden bu kırılma noktalarında "Kemalist statükoyu yıkıyor, demokratikleşiyoruz" iddiaları eşliğinde g**leriyle koca dağlar deviren saftirik "Güzel Ruh"lar olunmasını önlemek gibi "minik" bir işlevi vardır; "Ooops, Ay Pardon..Koca bir ülkeyi 200 yıllık Aydınlanma projesinde kazandıklarını yokederek gerisin geri Feodalizmin karanlığına attık tekrar. Söz bir dahaki sefere daha dikkatli olacağız"
Perestorayka ve Glasnost kavramlarını hatırlıyoruz değil mi?. Onlarla birlikte akla gelen, SSCB gibi bir dağı devirmiş g*t'ü de? SSCB'deki o dönemle kendi ülkemizde yaşananlar benzemiyor mu?
SSCB'nin bir yenilenme geçirmesi gerekiyordu kuşkusuz..Tıpkı Kemalizm gibi. Ancak olanı ortadan kaldirdıktan sonra yerine ne geleceğini bilmeden herşeyi yerle bir etmeye, iyi kötü Türkiye'nin Aydınlanma projesi olan Kemalizmin kazanımlarını yoketmeye kalkarsan, göle maya çalıp tutmasını beklemiş olursun, devrimci değil. Gölün maya tutmayacağı gibi temel bir uzgörüye sahip olmak için de teorik gözlük gerekir, iyi niyet ya da bir "Güzel Ruh" sentimentalitesi değil.
Yetkesini ulvi bir kaynaktan aldığını , dolayısıyla Tanrı'nın yeryüzündeki temsilcisi olarak kendisinden başka herkesin yanıldığını düşünen bir zihniyet, olası hiçbir evrende, zaman ve mekanda liberal olamaz. Marxist literatürün bu temel dersini unutanlar utansın..
Bu temel "teorik" dersi öğrenmek için Batı'nın 1000 yıl harcaması gerekti.
Türkiye solcusunun kendini liberal sananları, bu çok zor öğrenilmiş en temel uygarlık dersini bile alamamış "Güzel Ruh"lar, ya da çok kolay kandırılıp dağa kaldırılan "Polyanna"lardır; herhalde bundan sonra hiç olmazsa zevk almaya bakarlar artık..
Üye eleştirileri
Toplam 2 üyeden ortalama puan:
BAŞLIK ANLATIYOR HER ŞEYİ
"Zihniyetine" sağlık diyorum. Az bile söylemişsin. Etraflı bir yazı. Tebrik ederim. Başlık her şeyi anlatmış biz ne diyelim şimdi.
Tek İsteğim
Tek isteğim o "zevk"in insanlarımdan uzak olmasıdır. Razılık gösterenler için de "kendi düşen köyler kentler ağlamaz" diyor, başka da bir şey demiyorum.
Beynine sağlık...
-

Ali Osman,
Bu yorumuna cevap verme babında bir iki cümle kurmayı çoktandır düşünüyordum; da, site bu aralar çok hızlı, fırsat bulamadım.
Şimdi,
Avrupa Hristiyan demokratları eşittir Türkiye İslam Demokratları diye bir eşitlik yok; en azından ben görmedim. Pratik gözlemlerim bu eşitliğin hiçbir alanda mevcut olmadığını gösteriyor. Belki de konunun özü "İslam" "Hristiyan" karşılaştırmasında yatıyor. İseviliğin kapitalizm içine alınışı ve bunun büyük sancısı gerek avrupa insanında gerek kilisi bünyesinde bir sürü değişikliğe sebep olmuştur ama en büyük değişiklik kilisenin kapitalizmi benimsemesi ve onun için "gönüllü" elçi olması olarak vuku bulmuştur. Bilirsin, Papa'nın başında yer aldığı Vatikan, bütün birimleriyle kapitalist sistemin içinde ve çoğunlukla koç başı durumundadır. (Dünya çapında iş gören Generali sigortasının sembolü olan aslan Vatikan’ı temsil eder. Generali’de, Vatikan’ın büyük bir hissesi vardır) Gerek ikinci cihan harbi gerekse sonrasındaki soğuk savaş sürecinde Kilise, “yüce duyguları” beslemek/izlemekten ziyade politik dengeleri gözetlemek zorunda kalan bir “ülke” gibi davranmıştır. Şimdilerde gerek sinema perdesinde gerek insanların vicdanında paklamaya çalıştıkları o dönemin gerçek yüzü budur. Yani Paris’in anahtaralarını Nazi faşizmine teslim eden sağ-Fransız siyasetiyle; “şimdi sesimizi çıkarmayalım, ilişkiler çok nazik bir dönemde” diyen Papa aynı tavrı sergilemiştir; sistem, yani kapitalizm içidir.
Kapitalizm içi olmak/olabilmek tarihsel manada (bildiğimiz gibi) feodalitenin bir basamak sonrasına denk gelir; mutlak manada ilericidir. İşte bu yüzden Hristiyan demokrat aynı zamanda “bırakınız yapsınlar”cıdır. Kapitalizmin işleyişi için gerek toplumda gerekse bireyde çözülmesi icap eden bağların hepsini çözmek ister; bu bazen can yakar ama böyledir. Örnek; boşanma. Katolik için bu bir tabudur. Ama görüyoruz ki sistemin mobilizasyonu için “boşanma” oldukça gerekli bir müessesedir. Şimdilerde zımni olarak bu durum aşılmış görünüyor, bir tek Papa fermanı eksik ki o daha ziyade arşiv için gerekli.
Siyasetine gelince. Diyalektiğe uygun bir şekilde sosyalistin, sosyal demokratın olduğu bir yerde hristiyan demokrat da bir çizgiye gelebilmiştir. Almanya’da, Fransa’da, İtalya’da ve İngiltere’de, kavramı biraz zorlayarak yazıyorum, hristiyan demokratlar iktidardadır. Günlük konuşmaları ve “saçmalamaları” geçersek ortada cas cavlak bir liberallik görürüz. Her şeyin sisteme açılması gerektiğini savunan bu partiler, doğal olarak, İtalya’da Berlusconi “sapkınlığı, Fransada Sarkozy “lümpenliği”, Almanya’da Merkel “moronluğu” ve İngiltere’de “İngiliz Tilkiliği” olarak mesai görmektedir. Merkel’in Mercedes ve BMW ile, Belusconi’nin Fiat ve Muratti ile, Sarkozy’nin Renault ve Peagout ile, son olarak İngiliz’in Rolls Royce ile bir sorunu yoktur; olması bile düşünülemez.
Bizim topraklarda bu girdilerin hiçbir yoktur. Daha ziyade bir tüccarlık iktidardadır. Hatırlarsın, RTE bir konuşmasında “kredi kartı kullananlara da iyi gözle bakamıyorum” demiştir. Nasıl yorumlamak lazım? Derya içinde yüzen deryadan habersiz bir balık mı diyeyim yoksa armut ağacının armut vermiş olmasına kızıp onu kesen bir çiftçi mi demeliyim.
(Buna üzüleceğim hiç aklıma gelmemişti ama) Bizde eksik olan saf kapitalizmdir. Bu yüzden “bir yanımız bozkır fırtınası / bir yanımız orospu / yaz mevsiminde...
-

Hay beynine sağlık Hasan; işin özü bu kadar kusursuz anlatılabilirdi ancak..Bunun üzerine bana söyleyecek hiçbirşey kalmadı.
Ha şu ekleyeyim ama; bizdeki Taraf tayfasının ve alaturka "liberallerin" örtük ya da açık açık sattıkları da budur aslında; AKP, Türkiye'de Hristiyan-Demokratlara tekabül eden Müslüman-Demokratlardır..Bildiğiniz arkaik feodal bir anlayışı 21.yüzyılda koca bir ülkede iktidar yapan da bu bariz yalandır aslında. Normal koşullarda, diğer İslam ülkelerine kıyasla iyi kötü bir burjuva-demokratik devrim aşamasından geçmiş yegane İslam ükesi olan Türkiye'de böylesi bir zihniyet onlarca yıldır alagediği geleneksel 10-15 civarı oyun üstüne çıkamazdı aslında..Ama biryerlerde, birileri bir takım nedenlerle neyi patlatacağını bilemediğimiz bir fitili ateşledi ve birden feodal bir hareketin, merkez sağı hegemonize etmesine tanık olduk..
Hristiyan-Demokrat benzeri bir hareket mi? Öpüp başıma koyarım..Türkiye gibi iyice sağcılaştırılmış, arkaikleştirilmiş bir ülkede nimettir..Gerekli bağlantılarım olsa böyle bir hareketin içinde aktif politika bile yapardım..
Bizimkilerin görmediği şu; Avrupalı Hristiyan-Demokrat hareketler bizdeki gibi biçimsel bir demokratik sürecin değil Rönesans-Fransız Aydınlanması/1789 devrimi, ve Protestan Reform'un sonucudur..Rönesans yaşayamamış, yarım yamalak Aydınlanması da ihanete uğratılmış ve dinsel Reform'dan geçememiş, yani dinsel inançları kapitalizme entegre olamamış bir ülkede Hristiyan-Demokrat benzeri bir hareket çıkamaz..
-
Alýntý:Bizimkilerin görmediği şu; Avrupalı Hristiyan-Demokrat hareketler bizdeki gibi biçimsel bir demokratik sürecin değil Rönesans-Fransız Aydınlanması/1789 devrimi, ve Protestan Reform'un sonucudur..Rönesans yaşayamamış, yarım yamalak Aydınlanması da ihanete uğratılmış ve dinsel Reform'dan geçememiş, yani dinsel inançları kapitalizme entegre olamamış bir ülkede Hristiyan-Demokrat benzeri bir hareket çıkamaz..
İşin özü, daha ziyade, budur...
-

Avrupa Hıristiyan Demokratlarını ekonomik çizgide liberal görmek ile beraber siyasi çizgilerinin öyle olduğunu düşünmüyorum. Liberallik sosundan kastımda buydu. Reform Hareketlerinin avrupa siyasetini nasıl etkilediği ortada... Bundan Hıristiyan Demokratların nasiplenmemesi zaten düşünülemez. İslami "Demokrat" ile Hıristiyan Demokrat arasında direk bir benzerlik kurmaya çalışmıyorum. Lakin o ülkelerin muhafazakar yapıları olmaktan kaynaklı siyasi liberallikten nasiplerini düşünüldüğü kadar aldıklarını sanmıyorum. Bugün -mış gibi yapıyor olmalarının nedeni, liberalliklerinden ziyade toplumun çoğunun liberal, demokrat anlayışa yakın olması ve bu kesimden gelecek tepkiden çekinmeleridir. Meydan Avrupa'da bunlara kalsa ben onlardan AKP hoyratlığından farklı bir performans beklemiyorum.
-

Ali Osman,
Kendi yorumunda bence kilit önemde olan bir gözlem var, söz demokrasi kültürü olduğunda bizlerle onlar arasındaki derin uçurumu ortaya koyuyor;Alýntý:Bugün -mış gibi yapıyor olmalarının nedeni, liberalliklerinden ziyade toplumun çoğunun liberal, demokrat anlayışa yakın olması ve bu kesimden gelecek tepkiden çekinmeleridir. Meydan Avrupa'da bunlara kalsa ben onlardan AKP hoyratlığından farklı bir performans beklemiyorum.
Ha işte benim meramım da tam bununla ilgili. Gerçek demokrasi varsa işte bu odur. Sovyetler eğer bunu sosyalizm adına gerçekleştirmiş olsalardı, insanlığın büyük düşü de bu kadar kolay çökmezdi..Benim Formel demokrasi ile yerleşmiş demokrasi kültürü arasında yaptığım ayrımı da bu pasaj çok iyi dile getiriyor..
"Meydan Avrupa'da bunlara kalsa demişsin.." ama meydan istedikleri gibi at koşturacak şekilde onlara biraz zor kalır. Ama Türkiye'de Saltanata geri dünülsün mü, RTE de Birinci Tayyip olarak tahta çıksın mı diye bir referandum yapılsa, kabul edilmese bile kıl payı farkla kabul edilmez..Buna karşın Fransa'da faşist Le Pen, demokratların seçimlere ilgisizliği yüzünden ilk turu kazanıp Chirac'ın karşısına çıkınca yapılan muazzam gösterileri ve "bir hata yaptık. Bari şu faşistin sıyrılmasındansa Chirac'ı destekleyelim" yollu kampanyayı hatırlayalım..Keza İspanya'da güçlü Aznar'ın kendisinin ya da halefinin, Irak politikaları yüzünden hezimete uğratılmalarını..İtalya'nın güçlü komunist geleneği, Yunanistan'ın her kızdıklarında ortalığı kasıp kavuran sol muhalefeti de ortada..
Şimdi soru şu; senin de alıntılanan pasajında ortaya koyduğun gibi gericilik ya da muhafazakar politika Avrupa'da nasıl geriletilmiş ve belli sınırların ötesine geçmesi engellenmiştir? İşte bu anlamda Rönesans'tan, Reformdan, Fransız Aydınlanmasından bahsettim, tabii güçlü işçi sınıfı mücadelesini de eklemek lazım..Bütün bunların birkaç yüzyıla yayılan uzun, çileli bir mücadele sonucu olduğu açık..
Bu uzun süreç sonucunda demokrasi kurumsallaşmış ve bir "kültür" haline gelmiştir..Hristiyan-Demokratlar da buna uymak zorunda kalmışlardır..Tamam elbette ırkçı, yabancı düşmanı, sosyal devlet anlayışına karşı çıkıcı yaklaşımları var. Sonuçta sağcı populist hareketler bunlar..Ancak bunların tümü makro politikalar düzeyindedir..Oysa bizde, makro düzeyi geçtim moleküler düzeyde, günlük hayatın en ince dokularına dahi müdahale etme hevesi var..Ya Allah aşkına Batı'da hangi ülkede bir Başbakan çıkıp bir heykele ucube demeye, basit bir islıklamaya karşı bütün polis gücünü harekete geçirmeye, "ağzı olan konuşuyor" , "Ananı da al git lan" vs diye çıkışlar yapmaya, "ıksırıncaya, tıksırıncaya kadar" içiyorlar demeye cüret edebilir, halkın parasıyla yapılan bir yatırımı kendi cebinden yapılmış bir lütuf gibi sunabilir?..Hangi hükümet üyesi çıkıp Arınç gibi "Hayat seksten ya da alkolden ibaret değildir" diye ahlak hocalığına soyunur?
Dikkat bu çıkışlarının politik içeriğiyle ilgilenmiyorum bile; daha çok bir zihinsel yapılanmanın semtpomları olarak ilgileniyorum, yani psikolojik içeriğiyle..En temel diplomasi nezaketinden nasibini alamamış bu çıkışlar bir kişilik yapısını ele verir; cinsellikten sofra kültürüne, spordan plastik sanatlara kadar her alanda mutlak otorite olduğuna inan bir kişiliktir bu..
Hayatın bütün alanlarını düzenleme yetkisini kendinde görür, zira daha önce de dediğim gibi bu yetkeyi ulvi bir kaynaktan aldıklarına inanırlar..Hayatı bütün biyolojik dokusuyla kontrol altına alma derdi vardır..
Batı'da hiçbir muhafazakar politikacı insanların özel varoluşuna, uzmanı olmadığı bir alana müdahale etmeye kalkamaz..Batıda Bir başbakan çıkıp "Ben heykelden anlarım ve bu heykel de bir ucubedir" diyecek ha..Ertesi gün istifa etmek zorunda kalmazsa en azından özür dilemek zorunda kalır..
Aktardığım pasajın demokrasinin yapısal bir özelliğini ortaya koyuyor; demokrasi bir güçler dengesi, tek bir gücün diğer tümünü bastırmasının engellenmesi değil mi?..Oysa karşımızda sadece kamusal alanda değil bireysel varoluşlarda dahi tek yetke olma hevesinde bir anlayış var; zira "düşünsel" kaynakları bunu emreder..
RTE niye bu kadar sert tepkili? Çünkü adam algılayamıyor, havsalası alamıyor bir dediğinin iki edilmesini..Seçimle geldim, niye hepsi de mutlak olarak benim irademe teslim olmuyorlar..Monarşik bir ruha sahip olduğundan muhtemelen..Algilayamıyor, samimiyetle şaşırıp kalıyor..Kızgınlığı samimi aslında..Asıl ürkütücü olan bu zihniyetin "halkımızın değerleri" diyerek toplumsal düzeyde de yerleşiyor olması..İşte bu süreç tamamlandığında, senin Avrupalı muhafazakalar için dile getirdiğin türden çekinecek herhangi bir tepki de kalmayacak..Bir takım yasal düzenlemeleri geçelim, demokrasinin yerleşip yerleşemediğini asıl belirleyen şey onun bir kültür olarak özümsenip özümsenmediğidir..Yasa dediğin kağıt üstünde bir takım cümleler sadece..Bu adamlar bu gerçeğin çok iyi farkında olarak, bir takım "demokratik" yasalar çıkarıyor görünürken diğer taraftan toplum içinde hızla hoşgörüsüz, iktidara tapan, otoriter bir kültürü yerleştiriyorlar.
-

Önder, Almanya'nın Hitleri, İtalya'nın Musolini'yi, İspanya'nın Franco'yu çıkartması Rönensans ve Reformdan önce olmadığına ve tam da tersi işçi hareketliliğinin Avrupa'da tavan yaptığı bir dönemde olduğuna göre salt bu parametrelerin varolan Liberal kültürün devamlılığı için bir garanti olmayacağı açık diye düşünüyorum. Fırsat bulsalar AKP horatlığından farklı olmaz derken bulunacak fırsatın senin düşündüğün kadar zor ve uzak olmayacağı kanaatindeyim. Örneğin yabancı düşmanlığı Avrupada ulaştığı noktadan sadece bir level yükselse ortada Liberal falan kalmayabilir. Her türlü parametre ve ona keza paradigma iflas edebilir. Derdim tasam ve altını çizmeye çalıştığım nokta budur.
-

Derdini anladım ve itirazım da yok da, benim meramımla ilgisini pek kuramadım. Ben batıyı Türkiye'nin mutlak ideali olarak sunmuyorum ki; Benim derdim makro politika düzeyinde değildi bu yazıda ve yorumlarımda..Amaç benim muhfazakarım seninkinden daha iyidir yarışması değil..Sonuçta muhafazakarın temel makro siyasi özellikleri bellidir; ırkçıdır, dincidir, etnik farklılıkları kaşır, demagogdur vs.vs ve muhazakar her yerde bu temel özelliklere sahiptir..Israrla vurguluyorum; ben bir "kültür" olarak, yani sıradan insanların günlük hayatlarına yansıdığı biçimiyle muhufazakarlıkla hesaplaşıyorum. Herhangi bir batı ülkesinde komşu komşunun hayat biçimine karışır mı? Karışmaz..Eve kadın (erkek) aldın diye evsahibi kapına dayanır mı? Dayanmaz..Herhangi bir batılı hükümet vatandaşlarının ne yediğine ne içtiğine müdahale eder mi? Etmez..Bir grup çapulcu sürüsü atalarımızın mekanında şarap içiyorlar diye Müzede konser basar mı? Basmaz..Resim galerileri, kokteyller vs mahalle yobazlarının saldırısına uğrar mı?. uğramaz..Ben bu tür günlük hayat deneyimleriyle ilgileniyorum..Bir başka deyişle günlük hayat içine kök salan "sıradan faşizm" ile..Kurumsal faşizmle değil..Ama yine de senin ölçütlerinle de bir karşılaştıralım;
Hitler iktidara geldiğinde, çok güçlü sosyalist bir hareket de vardır..Koşullar biraz farklı gelişse Almanya'da Naziler değil Spartakistler de iktidara gelebilirdi..İspanya'da Franco, Komunistlerle, anarşistlerle girdiği çok uzun bir iç savaştan sonra muazzam dış destekle iktidar gelebilmiştir..İtalya'nın komunist geleneğinden ise bahsetmeye gerek bile yok sanırım..Mussolinin iktidarı boyunca güçlü oldukları gibi bugün de dünyanın en güçlü, en kitlesel komunist/sosyalist geleneğinden gelirler, öyle bizimkisi gibi hamasetle de sınırlı değillerdir, İtalyan geleneği Marxismin en önemli okullarından biridir; Gramsci, Operaismo, Negri, Togliatti vs..IKP uzun yıllar en büyük komunist partilerden biriydi..Peki Senin ülkende toplam sosyalist/komunist/anarşist oy efsane 80 öncesinde bile yüzde kaçtı?
Avrupa'nın gördüğü en uzun süreli diktatör Franco 35 sene iktidarda kalmıştır..Peki bir küsir milyarlık Arap/İslam coğrafyasında kaç tane Franco çıkmıştır? Batı'da istisna olan Osmanlı'dan ayrıldıktan sonra yani bir yüzyıldır Arap coğrafyasında normdur..
-

HERKESİN AĞZINDA DAHA FAZLA BİR DEMOKRASİ LAKIRTISINA EKLEMLENEN BİR DE DAHA FAZLA "ÖZGÜRLÜK" BİLDİRMİ MEVCUT BU GÜNLERDE. NE KADAR İĞRENİYORUM BU İKİ KAVRAMDAN. DEVRİMCİSİNDEN, DAHA DÜNÜN DİNCİSİNE, LİBERALİNDEN, MUHAFAZAKAR DEMORATINA KADAR, KELLİ FELLİ SOSYAL DEMORATINDAN HERKESİM BREMEN MIZIKACILARI GİBİ BU İKİ BOKTAN SÖZCÜĞÜ SÖYLEMEDEN RAHAT ETMİYORLAR. İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI GİBİ BİR FELAKETTEN DAHA 50 YIL GEÇMEDEN 1993 YILINDA AVRUPANIN GÖBEĞİNDE BOSNA KATLİAMINA İZİN VEREN HUMANİST DEYYUSLAR 2001'DE AYNI SÖYLEMLE KORO HALİNDE GÖZLERİNİ KISMIŞ BİR HALDE BÜYÜK BİR HUŞU İÇİNDE AYNI MUSİKİYİ TERENNÜM EDERLERKEN IRAK'TA 1,5 MİLYON İNSANI KATLETDİLMELERİNE GÖZ YUMMADILAR MI? DÜZEN AYNI DÜZEN KALACAKSA, SERMAYENİN İNSAN EMEĞİN YAPICI VE YARATICI UNSURUNU BÜYÜLÜ BİR FETİŞ İÇİNDE SATIN ALARAK HALA BOĞUP ÖLDÜRYORSA VE İNSANI EFENDİSİNDEN BİR ET PARÇASINI BEKLEYEN DİLENCİ ŞİRİN BİR KÖPEK HALİNE GETİRİYORSA VEYA ÇOĞUNLUĞUN İNSANİ ARZU VE İSTEKLERİNİ BÖYLE HAYASIZCA SÖYLEMLERLE HAYVANCA BİR İŞTAHLA KABARTIRLARKEN ACINASI SİSTEMLERİNİ DEVAM ETTİRİYORLARSA; AFRİKADAKİ YABAN KÖPEKLERİNİN AVLANMA BELGESELİNİ YADA BLOOMBERG TV’DE YAYINLANAN “DRAGON DEN”DEKİ (KÜÇÜK BİR NOT : İSME BAKINIZ DRAGON/EJDER DEMEK DEĞİL Mİ-EJDERE YEM OLACAK KURBANLAR) PARA BABALARIN KARŞILARINA BİNBİR MAHCUBİYET VE BEKLENTİYLE ÇIKAN KİFAYETSİZ MUHTERİSLERİN SÖZÜM ONA AKILLI GEÇİNENLERİN HALİNİN ZAVALLI HALİNİ İZLEMEMİZ GEREKİYOR. BU EJDERLERİN İÇİNDE “TEO” DİYE BİR SEVİMLİ DEYYUS VAR, RUM ASILLI ANASININ GÖZÜ BİR HERİF, DİYOR Kİ, KEZA BÖYLE BİR LAF İTİN ÖTÜNE ATSAN YEMEZ VALLA – SÖYLE BAKAYIM DİYOR SIRTARARAK ŞİRİNLİKLE, “ COCUKLARIM İÇİN AYIRDIĞIM EĞİTİM PARASINDAN 30 BİN PAUNDU SANA VERMEMİ İSTİYORSUN- İNSAN UTANIR. ADAM DA MÜLTİ MİLYONER ÜSTELİK.
“TANRI VARSA HER ŞEY MÜBAH DEĞİL ARTIK”, “SERMAYE VARSA HERŞEY MÜBAH” DİYEBİLİYORUZ... SERMAYE BİR HRİSTİYANI YERİ GELDİĞİNDE DEMOKRAT, ZAMANI GELDİĞİNDE TEOKRAT, ZAMANI GELDİĞİNDE MUHAFAZAKAR NEBİLEYİM SOSYAL DEMOKRAT DA YAPABİLİYOR. AKP YANAŞMACISI CEMİL İPKEÇİ BİLE BEN “MUHAFAZAKAR DEMORAKTIM” DEDİKTEN SONRA B U MEMLEKTTE. AĞABEYİNİN KEMİKLERİ SIZLAMIŞTIR HERHALDE.
ALİ OSMAN’IN, YÜKSELEN IRKÇILIĞA DİKKAT ÇEKEREK AVRUPA BİRLİĞİ PARADİGMASI YIKILABİLİR DİYOR. ZATEN YOKTU Kİ. HAKLI, VOLTER ZAMANINDA “KUTSAL ROMA-GERMEN İMPARATORLUĞU” İÇİN “NE KUTSALDIR NE ROMALIDIR, NE DE İMPARATORLUK OLMUŞTUR” DEMİŞTİR.
DEMOKRASİ VE ÖZGÜZLÜK SÖYLEMLERİNE DİKKAT ÇEKMEK İSTEDİM. HRİSTİYANIN DEMOKRASİ VE SOSYAL DEMOKRASİ, MUHAFAZAKAR DEMOKRASİ GİBİ JANJANLI KAVRAMLAR İKİNCİ DÜNYA SAVAŞINDAN SONRA UYDURULMUŞ KAVRAMLAR OLDUĞUNU HATIRLATAYIM. RÖNESANSA, FRANSIZ DEVRİMİNE, AYDINLANMAYA , GİTMEYE FİLAN GEREK YOK. BUNLAR İNSANLARI AVUTMANIN SİSTEM İÇİNDE UYUTMA VE TUTMANIN MAKYAJ OPERASYONLARIDIR. ZİZEK LAFI ÇOK DOĞRU “DAHA ÇOK RADİKALLEŞMELİYİZ”, SİSTEM TERİMLERİYLE KONUŞURSAK ATİNA SENATOSUNDA ALINAN HER SAVAŞ KARARINDAN SONRA, GİDERİZ KRAL PERİKLESE HERSEFERİNDE YENİLİR GELİRİZ.” ORTADA SENATO VE DEMOKRASİ FİLAN DA KALMAZ. EFENDİ MÜCADELESİNİ SONUNA KADAR GÖTÜRENDİR, KÖLE İSE EFENDİSİNİN KARŞISINDA PES ETTİĞİ İÇİN KÖLEDİR.
-

Sevgili Erdem,
Bu söylediklerin kime? Şu sitede yazan bizlere mi? Eğer bizlere hitap ederek yazıyorsan söylemek durumundayım, yaptığının adı "solcuya solcu propagandası"dır.. Liberalizmi, Aydınlanma mantığını, modernizmi "daha radikal olunması"na alternatif olarak mı çıkarıyoruz, Marxism bitti yaşasın liberalizm, en büyük demokrasi mi diyoruz? Eğer "hala" öyle algılıyorsan, bu sitede yaptığımız yazışmaları hiç okumuyorsun demektir; bu durumda sana bu tür sert yorumlar kaleme almadan önce yazılanları daha özenli okumanı tavsiye edebilirim.Bu sitenin daha kurulduğu ilk andan itibaren Taraf ile hesaplaşmasını, bu konuda yazılan yazılardan oluşan hatırı sayılır arşivini geçtim, eğer son 5-6 günde yaptığımız yazışmaları gerekli dikkati göstererek okumuş olsaydın derdimizin bir Liberalizm, demokrasi, "hak ve özgürlükler" savunusu, Aydınlanmacı ruhu canlandırmak vs.vs olmadığını görürdün..Bu tür olası yanlış anlamalara karşı bizzat uyarılarımızı da yaptık aslında, liberalizm savunusu yaptığımız sanılmasın dedik..
AKP'in ülke gündemine oturmasından önce ben İnternet ortamlarında Marxismin kendi Hegelci, Aydınlanma geleneğinden gelen iktisadi ilerlemeci, modernist perspektifini aşması gerektiğini tartışıyordum hararetle..Pekçok çağdaş yazar, Kapitalizmin ve Sosyalizmin her ikisinin de Aydınlanma'nın çocuğu olduğunu dile getirir..Reel sosyalizmlerde çöken de aslında budur..Eğer amaç ilerlemecilik ise Kapitalizmin bunu en azından bilinen sosyalizmden daha "efektif", hatta dünyanın bütün kaynaklarını kurutacak denli "çok daha efektif" yapabildiği ortaya çıkmıştır..Nazım'ın şiirine "Trik trak..makineleşmek istiyorum" şeklinde yansıyacak, Lenin'e "Sosyalizm elektrfikasyondur" dedirtecek kadar kanıksanmış bu ilerlemeci/aydınlanmacı perspektifin yeterli olmadığını, salt bu perspektifle kalınarak kapitalizme alternatif olunamayacağını tarih bize öğretmiştir..Böyle bir "komunizm" anlayışı hala iktisadi akıl içinde yer alır..
Bunlar var..Ve bunların elbette ki farkındayız..
Ama farkında olduğumuz bir başka şey daha var; bildiğin dümdüz feodal bir mentalite bu ülkede liberalizm, "hak ve özgürlüklerin savunucu" olarak pazarlanıyor..Bizim derdimiz bu hokkabazlığın el çabukluğunu gözler önüne sermektir, liberalizm ve klişe hak ve özgürlükler savunusu yapmak değil..Yazdığı her satırın nerdeyse 70% - 80% okumuş olduğum Zizek'in konumunı da çok iyi bilirim ve tam da o konumu yüzünden kendisini ölçüsüzce severim; dolayısıyla hiç merak etme "demokrasi ve özgürlükler" çığırtkanlığının nasıl bir mit, sistemin bekasını sağlamaya yönelik nasıl bir manipülasyon olduğunun çok iyi farkındayımdır..Bizim burda yaptığımızın Zizek'in yaptığından zerre farkı yoktur, yöntem olarak nerdeyse birebir aynısıdır..Liberalizm diyorsunuz; işte tarihi budur, Aydınlanmayla, Rönesansla, Dinsel Reformizmle ilişki içinde şu koşullarda şu amaçlar için kurulmuştur diye ortaya koyduktan sonra soruyoruz bunların hangisi Türkiye'de yaşanmıştır da bize liberalizmin gelişmekte olduğu masalını yutturmaya kalkıyorsunuz? Amaç budur, liberalizmi yegane uygulanabilir yol olarak sunmak değil..Bunu bu ülkede yapan binlerce satılık köşeci var, bir de biz niye yapalım? Bizi Taraf ile falan karıştırıyorsun galiba..
Şu an ülkede çok ilginç bir durum yaşanıyor; bu Gramsci'nin Hegemonya ile açıkladığı sürecin ideal bir örneğidir..Kendi saf ideolojisi ile kitleselleşemeyen bildiğin arkaik bir feodal zihniyet, liberal merkezi "demokrasi ve özgürlükler" "boş gösterenleri" ile eklemleyerek Gramsci'ci anlamda ideolojik bir hegemonya kurmaktadır..Liberalizm postuna bürünerek, kimi Polyannaları, saftirik Kırmızı Başlıklı Kızları, "Güzel Ruh"ları kendi feodal programına devşirmektedir..Amaç şu konjüktürde bu ideolojik hegemonyaya müdahale etmektir, devrimin nasıl olacağının hesaplarına girmek değil..Ortada kuyruklu bir yalan var ve bu yalan çok iyi iş görüyor..Birileri liberalizme hizmet ettiklerini sanarak bildiğimiz feodal despotizmin değirmenine su taşıyorlar; amacımız bu masalı deşifre etmektir..Bunu yaparken de liberalizm güzellemesi değil, tam aksine liberalizmin kendi yapısal açmazları ile de hesaplaşmaya çalışıyoruz..Ama liberalizmle farklı bir dünya adına hesaplaşabilmek için karşındaki insanın da gerçekten liberal olması gerekir..Liberal olsun ki onlarla başörtüsünü, heykeli, alkolü değil insanlığın asıl temel meselelerini tartışabilelim..Ama ortada liberalizm değil de liberalizm postuna bürünmüş bir katıksız bir köylü feodalizmi varken bunu yapmanın yolu yoktur..Köylülüğün böyle abidik gubidik, alaturka keşmekeşi içinde sosyalist/anarşist/komunist bir perspektifle tartışma falan yapılamaz..Oturmuş hala Alkolü, heykeli tartışıyoruz 2011 yılında..Böyle bir garabetle karşı karşıyayken hangi radikallikten bahsediyorsun, hangi farklı bir dünya perspektifini masaya yatıracaksın böyle bir toz duman içinde..
-

Şahane bir şey buldum. Konuyla muhteşem ilgili...
Alýntý:Aşkın Nur Yengi’yle Kadıköy Moda’daki Oyun Atölyesi’nde buluşuyoruz. “Yemek yemeye fırsat bulamadım, simit peynir yaptırdım. İster misiniz?” diyor, önündeki simiti uzatarak. Teşekkür ediyorum, gözüm, peynir simit ikilisinin yanında içtiği kırmızı, daha doğrusu roze şarap kadehinde. Elindeki kadehi göstererek, “Bir çay için bari” dediğinde anlıyorum ki, o roze şarap sandığım şey, aslında çay. Aşkın Nur Yengi çayını şarap kadehinde içiyor. Hep de öyle içermiş. “Ben şarap içiyorsunuz sanmıştım” dediğimde, kafasını geri geri atıyor: Asla! Ağzıma içki koymam! Kadehte çay, haydi hayırlısı… “Nasıl bir çocukluk?” diyorum. “Fatih’te sobalı bir ev. İETT görevlisi bir baba. Dört kardeş. Kamplarda geçen yazlar. Ben de kampta doğmuşum zaten. Sürekli şarkı söyleyen bir çocuktum. Apartman boşluklarında şarkı söylerdim. Akustiği çok iyi olurdu.” diyor. “Ben de kafamı çamaşır makinesinin içine sokup söylerdim, oranın akustiği de harika olur.” dediğimde bu sefer şaşırma sırası onda. “Kadehte çaydan daha ilginç şeyler de varmış.”
Şimdi...
Ağzına hiç içki koymayan biri çayı neden şarap kadehinde içer? Bizim (Paşabahçe'den)muhteşem ince belli bardaklarımız vardır; çay içindir ve çok estetiktirler. Diyelim ki, Hanımefendi bir ilginçlik/özgünlük peşinde bunun için "modifiye" edilmiş bir çay bardağı bulması gerekmez miydi? Bir insan şarap içmeden onun kadehine/bardağına nasıl aşık olur. Bunun maddi zemini yok ki! Şimdi bunu alalım topluma ve onun siyasetine uyarlayalım; işte demeye çalıştığım şey bu. Yüce Gök, sen aklımı koru!
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx? aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1037923&Date=26.01.2011&CategoryID=41
-

Bugün, nereye elimi atsam malzeme buluyorum. Buyurun:
Alýntý:Ezgi Başaran / 20 Ocak 2011 AKP’nin sekiz yıl önce rüzgarını arkasına aldığı aydınlar iki tür: Biri Ahmet İnsel gibi olanlar, diğeri ise şimdi ‘son makul trene atlamak’ için çırpınanlar. Samimi olanlar ve fikirlerini gücün yönüne göre oluşturanlar… Evet, iki tür aydın var. Ama galiba sadece bana göre. Örneğin AKP, daha önce desteğini aldığı aydınları yekpare bir bütün olarak görüyor ve artık bir bütün olarak pek de umursamıyor. Bu da Ahmet İnsel’in ortaya koyduğu tabloyu dramatik bir gölge olarak iyiden iyiye karartıyor.
Bu nasıl bir dil? Nasıl bir Türkçe? Nasıl bu kadar kötü yazabiliyorlar?Alýntý:Baskın Oran / 12 Aralık 2010 Açıkça ihtar ve hatta tehdit ediyorum: AKP’nin gençleri ezmesine kesinlikle karşı duracağız. Reform yaptığı için bugüne kadar zaman zaman verdiğimiz dikkatli desteği ânında bitiriveririz. AKP iyot gibi açıkta kalır. Asla tevessül etmesin. Gençleri ötekileştiren hiçbir iktidar bugüne kadar ayakta kalamadı.
Oral Bey için daha önce "kaleminin ruhu şad olsun" demiştim. Görüyorum ki "enerjisini" hala sol olduğu dönemden alıyor!
Kaynak: Radikal yazarlarının kaleminden liberal aydınlar
Link: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1037993& Date=26.01.2011&CategoryID=77
-

İlk III. paragrafın muhatabı ben olamam herhalde.
"Radikalleşmekten" kastım "asker parkası" giyip" Zizek okumak değildi, "Karakalpak" giyip aydınlanmacı despotik fikirlere daha çok sahip çıkmaktı. %42'lik bir kesim karakalpak giymeye hazırlar. Tunus'ta bak oluyor, latin Amerikada da oluyor, 88 sene önce de bizde oldu, Gramsci okumaları anadolu için çok ileri seviyededir. Çünkü karşı devrim kuşatması altındayız.
IV. paragraf fikirlere çoğuna katılıyorum.
selamlar
-

Batıdaki sosyalist, komunist , anarşist hareketlerin tarihi hakınnda makul ölçülerde bilgim var. Batı ile Doğu arasında bir sidik yarışı yaratma niyetim hiç olmadım. Haliyle kimin muhafazakarı daha iyidirden ziyade ana karakterleri benzeyen muhafazakarlık denen şeyin farklı ortamlarda farklı, benzer ortamlarda da benzer bir fiiliyatın içinde olacağının altını çizmek istedim.
Öte yandan memleket solu ile ilgili söylediklerin anlaşılır olmak ile beraber bazı noktaların altını çizmekte fayda var. " Peki Senin ülkende toplam sosyalist/komunist/anarşist oy efsane 80 öncesinde bile yüzde kaçtı?" diye soruyorsun. O dönemde söylenenleri yapılanları, yapılmak istenenleri, toplumunun ne kadarını temsil ettiklerini ( % lik dilim) bir kenara koyarsak; dönemin devrimcilerinin memleketi devrim aşamasına doğru sürüklediklerini rahatlıkla söyleyebilirim. Hatta devrime bu yakınlık, Rosa Lüksemburg Almanyasından daha ileri bir noktadaydı dersem haddimi aşar mıyım bilmiyorum. Burada belirtmekte fayda görüyorum, burada kastım Almanya ile Türkiye arasındaki soslist/komunist kültürün "kalite" farkının olmadığını söylemek değil. Elbetteki Almanya kapitalizmini getirdiği nokta itibari ile daha ileri bir sosyalist bilinç ve kültür karatma ihtimali Türkiye'den fazlaydı. Ve sonuçta da öyle oldu. Lakin memleketteki yarı köylü yarı işçi ama çoğunlukla gençlik kökenli lokomotiflik hareketin tarihini yazarken ya da eleştirken bu tarz yaklaşımları yumuşatmak durumundayız. Olayı nankörlük çerçevesi ile değil, bir tarihi ve kültürü anlama hali olarak değerlendirilmesini bekliyorum.
Kalpak mevzusunda düşüncem gayet net. Ben Kemalist değilim. Kemalist olan kalpağı giyer. Lakin kalpaklılar ile siyasi ittifak ya da siyasi yakınlık kurmak gibi önyargım olmadığı gibi Türkiye koşullarında sosyalistler için olabilecek en iyi alternatiftir. Atatürk'ü Türkiye modernist hareketi için çok önemli ve değerli bir figürü olarak görmek ile beraber, bir sosyalist olarak kalpak giymeye hazır sosyalistlere şaşkınlıkla baktığımı da eklemek isterim.
-

Ali Osman,
Bariz bir istatistik aktarmamı "nankörlük çerçevesinde değerlendirme" olarak yorumlamana üzüldüm..Kendi tarihine duygusal bağlanımların ötesinde soğukkanlı bakabilen herhangi birinin aktaracağı tarihsel bir "olgu"ydu benimkisi. Kaldı ki bu olgunun aktarılmasında bir sitem, bir kızgınlık varsa bile bu böylesi bir ülkede solculuk yapmaya çalışmış olanlara değil, içinde bulunduğumuz kültüre yöneliktir..Nazım'ın dediği gibi "Dilim varmıyor ama suçun çoğu da sende be kardeşim" yakınmasıdır.. Bu ülkede soğukkanlılıkla özeleştiri yapabilme meziyeti hiç yok..Bir durumu daha iyi anlayabilmek için ne zaman bir eleştiri yapsan hemen hakaret, nankörlük vs olarak algılanıyor..Osmanlı'yı eleştiremezsin, ceddine ihanet olur, Atatürk'ün yaptıklarını sorgulayamazsın vatan haini damgası yersin. Bu ülkede hamamcıları bile eleştiremezsin, eleştiriyi geçtim haklarında mizah bile yapamazsın..Bir hamamcı, hemşire vs bir espirinin, reklamın, şakanın konusu olduğunda "Hamamcılar ve Tellaklar Odası" ayaklanır..Solcular için de durum farklı değil..
"Dönemin devrimcilerinin memleketi devrim aşamasına doğru sürüklediklerini" iddia ediyorsun..İnandırıcı değil, tarihi olgulara olduğu kadar, temel mantiki çıkarımlara da aykırı..Seni tenzih ederek ben bu tür yaklaşımın Marxist analitik düşünce ürünü olmanın çok altında, naif bir nostaljik romantizm olduğunu düşünüyorum..Eğer durum gerçekten bu idiyse, o zaman şu sorulara cevap vermek gerekir; Ülkeyi Devrimin eşiğine getirmiş bir muhalefet 12 Eylül sabahı buhar olup havaya mı uçmuştur da, bir gece içinde devrim yapacak hale gelmiş koca bir muhalefet toptan susturulabilmiş, kayda geçen tek bir çatışma dahi olmamıştır..Eh adamlar içeri alındı ya Cunta tarafından..Ülke eğer devrim aşamasına getirildi idiyse, ülkede bir darbe olacağının kokusu çok önceden alınmış olmalıydı, gerekli yerlere sızmış devrimciler gerekli uyarıları yapmış olmalıydı ve gerekli hazırlıklara çoktan başlanmış olmalıydı..Eğer ülke gerçekten devrim aşamasına getirilmiş idiyse, öyle ayazda açık kalınmazdı..
Artı, hadi diyelim devrimci kadroların tümü bir şekilde içeriye alındı, "devrim aşamasına doğru sürüklenen" koca bir halk nerdeydi..
Ya devrimden çok farklı şeyler anlıyoruz ya da sen sol hareketlere daha yakınlığın yüzünden bir duygusal bağlılık içinde yorum yapıyorsun..Ben devrimden bir takım dar kadroların Bizans usulü saray darbesini anlamıyorum; sınıfın kendi öz gücüyle yaptığı radikal bir dönüşümü algılıyorum..Eğer ikinci kıstasa göre ülke devrim aşamasına doğru sürükleniyor idiyse bütün bu insanlar sırra kadem mi bastılar? Şimdi nerdeler? Zira normal değil, acayiplik derekesinde orantısız bir sağ-sol dağılımı önümüzde duruyor..Dünyanın başka hangi ülkesinde sağ-sol oranı %75-25 şeklindedir, ki o 75'lik sağın bütük bir kısmı liberal merkez sağ bile değil, faşizm eğilimlerini yoğun olarak içeren bir sağ..25'lik solunun da 24 CHP tarzı sol..O zaman soru cascavlak ortada duruyor; topu topu 30 yıl öncesine kadar Devrim aşamasına sürüklenmekte olan bir ülke nasıl oldu da bu kadar sağcılaştı?
Cevap hazır 12 Eylül..
12 Eylül darbesi bütün yıkımına karşı herhalde Güney Amerika darbeleri kadar da yıkıcı değildi..Peki çok daha sert darbeler görmüş olmasına rağmen üstelik ABD'nin arka bahçesi olan Güney Amerika'da durum ne? Morales Bolivya'da, Chavez Venezuella'da radikal sol çizgiyle iktidar..Artı sosyal demokrat çizgiyi de katarsan Güney Amerika'nın nerdeyse tamamında şu ya da bu şekilde sol iktidarlar vardır.."Devrim aşamasına doğru sürüklenmek" dersen ben bu gibi somut verilere bakarım; Kendi ülkeme baktığım zaman ben böyle bir "yenilgiye uğramış olsa da hala başkalaşmış formlarda devam eden bir sol gelenek" falan göremiyorum..Ne görüyorum, kesif, son derece gerici, arkaik bir feodal zihniyetin almış başını gitmiş olmasını..
Türkiye'nin bir aralar devrim aşamasına getirilmiş olduğu savı benim için toplumsal karşılığı hiç olmayan bir romantizmdir, bir nostaljidir..Değil deniyorsa aktarılan soru ortada duruyor; cevap verilmek durumundadır..
Spartakist ve Türkiye solu karşılaştırmasına gelelim; solun seviyesinin ileri olması, kapitalist gelişmişlikle alakalı değil..Zira solculuk pekçok kimliğin içiçe girdiği çok parçalı bir bütündür..Kimse köylüden teorist olmasını bekleyemez, Ne Almanya'da, ne Türkiye'de..Kapitalist gelişmişlik ise kıstas, Türkiye'den çok da farklı olmayan bir üretim modeli içindeyken diğer ülkeler nasıl Marxist teoriye katkılar yapabilmiştir ve kendi tahlillerini ışığında ülkelerini devrimcilebilmişlerdir..Sonuçta devrim gelişmiş kapitalist merkezlerde değil, feodal ülkelerde oldu..Fazla uzağa gitmeye gerek yok..Rusya da Almanya'nın kapitalist gelişmişlik açısından çok gerisinde, büyük oranda feodal bir ülkeydi, ama o topraklar Bakunin'i, Kropotkin'i Lenin'i,Troçkiyi çıkarabildi..Osmanlının bir eyaleti olan Yunanistan'dan Panakoek çıkabildi..Türkiye'den bir tek düşünür çıktı mı? Düşünürü geçtim, Çayan'ın erken 20'li yaşlarda yazdığı bir kaç fasikülden ve Kıvılcımlıdan başka bir teorik külliyat çıktı mı? Şimdi bu bariz olgulari dile getirince solcuları aşağılamış mı oluyoruz? Asla..İstediğin kadar görmezden gel..Bunlar birer vakıa..Yok saymaktansa o derinde yatan nedenlerini anlamak gerekmez mi?
-

Gerektiğinde Kalpak giyeceğine söyleyen sosyalistlere şaşıran sosyalistlere de ben çok şaşıyorum..Daha düne kadar UDD/MDD bu ülkenin temel sol çizgilerinden biriydi..Ki sadece o da değil, feodalizme karşı Burjuva Demokratik Devrim, ya da emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş mücadelesi sosyalist hareketlerin ilk günden beri ittifak yaptığı mücadelelerdir..Hatta insanlık henüz Marx'ın öngördüğü türden gelişmiş bir kapitalist merkezde kitabına uygun bir devrim görmemişken, feodalizme/emperyalizme karşı verilen mücadelenin radikalleştirilmesi ile yapılmış pekçok devrim görmüştür..Feodalizme karşı konjüktürel bağlaşıklıklar içinde mücadele etmek, sosyalist solun asli temel unsurlarından biridir..Sosyalist hareketler tarihine ve Marxist teorik bünyeye aykırı olan feodalizme karşı Modernist hareketlerle ittifak içinde olmak değil, "demokrasi, hak ve özgürlükler, kimlik politikaları" vs gibi boş gösterenler etrafında post-modern bir "aktivizm" içinde olmaktır..
Ben galiba bu konuda çok ortodoksum; toplumların ilerleme çizgisi bellidir; ilkel, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist..Sosyalist dinsan bu çizgide bir sonraki aşama için politika yapar..Eğer içinde bulunulan durum Burjuva Demokratik Devrime yönelik feodal bir karşı devrim ise, bir Sosyalist'in kalpak giymesi Marxist teorik kanonun buyurduğu temel ödevdir.
-

“İşbirlikçi sermaye ve feodal mütegallibenin vesayeti altında bağımlı bir ülkede demokrasi beklemek aptallıktır; böyle ülkelerde siyasi düzen ya açık faşizmdir ya da Filipin tipi sahte demokrasidir… Tam bağımsız bir Türkiye olmadan sosyalist hiçbir programı hayata geçiremeyiz. İlk amacımız bu olmalı…” dedi Mihri Belli, elindeki son ekmek kırıntısını da cılız bir kuğuyu seçerek atarken.
“Faşist cephe insiyatifi ele geçiriyor, bizi savunma durumuna itiyor, baskınını da yapmak için fırsat kolluyor…” dedi Mahir, dişleri kenetli, elleri yazdan kalma solgun montunun cebinde, bir ağacın köklerine bakarken.
“Aptalca peşinden sürüklenilen, uydusu olunan ‘soğuk savaş’ salaklığı ulusal bağımsızlığımızı yok etti. Tam bağımsız olmayan bir ülkede demokrasi de olmaz…“ dedi mırıldanarak Mihri Belli.
Gözlerine inen kaşları daha da çatılmıştı.
“Baskına engel olmanın tek yolu var: Solda disiplini sağlayacak bir Marksist parti. Hareketi bir öğrenci hareketi olmaktan çıkarıp emekçi halk içinde erimek, güçlü bir halk desteğine dayanabilmek… Ancak böyle postumuzu pahalıya satabiliriz!.. Hakim sınıflar bizi şiddete bulaştırmak, bölmek ve böylece yok etmeyi planlıyor…” diye devam etti.
Mahir Çayan’ın Ünye’ye ölümle sonuçlanacak eyleme giderken arabada yanında oturan Ertuğrul Kürkçü’ye, “Biz en büyük hatayı Mihri Belli’den ayrılmakla yaptık!” dediği söylenir.
-

Önder,
Yazdıklarımda bir miktar romantizm olduğu doğrudur ve bundan rahatsızlık duymuyorum. Lakin ben devrimciler ülkeyi devrim aşamasına getirdiler demedim. Küçük ama önemli bir farkla :
"Dönemin devrimcilerinin memleketi devrim aşamasına doğru sürüklediklerini rahatlıkla söyleyebilirim" dedim. Bu durum 12 Eylül yenilgisini açıklamaya yetmez. Yine yenilebilirdik ama çok daha fazla direniş göstermemiz gerekiyordu.En azından bu tarz eleştiriler için verebileceğimiz bir cevap olurdu. Ama teslimiyet (ki tersine onca söylenen şeye rağmen) bu konuda bizim de elimizi kolumuzu bağlıyor.
Bu arada hamamcı benzetmesi, onca sıkıntılı süreçler yaşayan devrimciler için şık olmadığını düşünüyorum. Eleştiriye evet -ki zaten ihitiyaç duyulan bir şey- ama dil ile dövmeye hayır.
Doğrudur Türkiye'nin dünya sosyalist literatürüne teorik katkıları yok denebilir. Lakin hangi konuda katkıları çok büyük de bu konu eksik kalmış ki ? Bugün yine halk hareketi olsa muhtemelen yine büyük bir teorisyen çıkartamayacaktır. Büyük teorisyen çıkartamayan halkların devrim yapma hakları yok mudur ?
Kalpak mevzusunda yollarımızın ayrıldığı açık. Siyasi ittifaka evet, kalpak giymeye (ne münasebet!) hayır.
Selamlar,
-

Ali Osman,
Bir türlü derdimi anlatamıyorum;büyük teorici illa ki çıkmaldır, teorici olmadan bu işler olmaz falan demiyorum. Hiçbir toplum el aleme karşı havam olsun diye oturup teorici çıkarmaya çalışmaz.. Teorici, bir yan üründür, kendisi için özel bir çaba gösterilmeden toplumsal süreçlerin sonucu "dökülür". Bir bebeğin yanakları kan doluysa bu onun sağlıklı olduğunu gösterir..Benzer şekilde bir teorici çıkmış ise o da bir toplumda işlerin sol açısından iyi gittiğinin göstergesidir. Karşıt olarak teorici -sinemacı, tiyatrocu, yazar- yoksa ortalıkta orda solculara emek çıkmaz; o toplum sola ihtiyaç duyar hale gelmemiştir.
Sanat sanat için kendiliğinden çıkmaz. Bir derdi olan, fokur fokur kaynayan bir toplumda çıkar..Teorici de öyle..Ben de teorisyen çıkmamış olmamasına bakarak, bu ülkede eksik olanın ne olduğunu anlamaya çalışıyorm..Tıpkı bir bebekteki kansızlığın sebebinin ne olduğunu anlamaya çalışmak gibi..Teorisyen olması bir toplumun sorunlarının bilincinde olduğunun ve onları çözmek için yola koyulduğunun götergesidir..Ben bunları solcuları dövmek için aktarmıyorum. Bu ülkenin solcuları ellerinden geleni yapmıştır; ama koşullar uygun değildi..Lenin ve kadrosunu bile Türkiye'ye getirsen hiçbirşey yapamazdı..Rus halkı ile Türkiye halkları arasındaki fark nedir? Benim derdim bu..
Kalpak konusunda da varsın yollarımız ayrı olsun..
Ne münasebete yanıt; Feodallerle demokrasi boş göstereni etrafında bir araya gelmek mi? Ne münasebet? Takke giymektense kalpak giymektir tercihim.
-

Teorisyen-bebek analojisine itiraz eden yok ki ? Doğrudur, elbet Büyük teorisyenlerin yetişmesi siyaseten birşeylerin göstergesidir. Ama sen misin büyük teorisyen yetiştiremeyen deyip odunu ele almanın kime ne faydası vardır onu da bilemedim. Tekrar etmek isterim : Derdim sıkıntım eleştirmek-eleştirilmek değil. Sıkıntım : ilki uslupla, ikincisi yaşananların algılanış şekliyle...
-

Önder,
Sen uyumaz mısın kardeşim ?
) Saat kaç orada ? Yarın iş yok mu ?
Niyetini ve demek istediğini elbette anlıyorum ama anlamaya çalışırken kullandığın üslup beni zaman zaman rahatsız ediyor. Döneme ve devrimcilere ilişkin gizli-açık aşağılamalar görüyor ve hissediyorum. Ve senin bu tarzın durduk yerde bende savunma duygusu uyandırıyor. Hani insan çocuğunu eleştirirken her daim "sen salaksın zaten yapamazsın" ya da "ne sakar şeysin" derse o çocuğun iyi-yetenekli olma ihtimali neredeyse yok. Hani demem o ki eleştiriyi -özellikle uslubu- saldırgan-olanı yok sayan değil gerçekten dönüştürme niyeti ile yapmak daha faydalı diye düşünüyorum. Şeytanın avukatlığı yapmak iyidir. Lakin her daim olunca, 'o kadar da değil !' duygusu uyandırıyor.
Ne tekkeyi beklerim ne de takkeyi giyerim. Ne Anıtkabir'i beklerim ne de kalpak giyerim.
-

Daha erken..12:15..10 saat geri..İş iyice tavsadı..Kimse gelip gittiğime bakmıyor bile..O yüzden sabah uygun bir saatte gidiyorum..
Özeleştiri hangi uslup kullanılırsa kullanılsın bence yapısı gereği rahatsız edici bir pratiktir..Benim kullandığım usluptan çok gündeme getirdiğim içeriğin kendisi sert. Bu sert içeriği yumuşatmaya çalışmak, emin ol sürekli denerim, yapmacık bir ton veriyor..Mesala Türkiye solcusu işlevsel olmaktan çok romantiktir demenin yumuşak bir tarzı olabilir mi? Tutup insanın en temel varoluşunu gündeme getiriyorsun, tezin kendisi sert..
Ama ortada bariz bir olgu; kardeşim bu nostalji ve romantizm ancak kahramanları tarafından hissedilebilecek birşey. 1980'de doğan insan gelmiş 30 yaşına, senin romantizmine, nostaljine nasıl eklemlenebilsin..Bu romantizm, nostalji kendi üzerine kapanan fasit bir daire şeklinde sınır çiziyor daha ilk anda bütün katılmları uzaklaştırıyor..Ee şimdi solu güdükleştiren böylesi bir fasit daire kırılmadan nasıl dışarı açılnacak..
Adam mutlu kendi romantizmi içinde; bir zorlanım duymuyor dışarı açılmak için..Ee buna yönelik eleştiri getirmeden nasıl olacak bu işler.
Sol 12 Eylüle bütün suçu atarak işin içinden sıyrılıyor ve böyle yaparak bizzat kendisinden kaynaklanan problemleri ihmal ediyor.
Derdim kimseyi aşağılamak değil; mensubu olduğum bir camiayı niye aşağılayayım. Ancak Pink Floyd'n dile getirdiği tarzda "keyifli bir uyuşukluk" içinde al gülüm ver gülüm bir kendinden memnuiyeti de solun en yapısal özüne aykırı buluyorum. Solcu rahatsız bir kişiliktir..Tersten söylersek, rahatsız olmayan, kendi kendini yemeyen biri solcu falan olamaz. Benim zannım odur..Rahatsız olacaksın ki birşeyler yapmak için bir ivme olsun..Bir kaya gibi çökmüşüz günlük hayatlarımıza..O kayanın ataletini aşacak bir ivme gerekir..Maalsef ataletten çıkıp yuvarlanmaya başlamanın kendisi huzur bozucu birşeydir.
Yorumlar
Sevgili Ali Osman,
Hatta hatta CHP'lilere de "Karakalpak" giydireceğiz inşallah, hiçbirisi "TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE" demiyor.
“Faşist cephe insiyatifi ele geçiriyor, bizi savunma durumuna itiyor, baskınını da yapmak için fırsat kolluyor…” dedi Mahir, dişleri kenetli, elleri yazdan kalma solgun montunun cebinde, bir ağacın köklerine bakarken.
“Aptalca peşinden sürüklenilen, uydusu olunan ‘soğuk savaş’ salaklığı ulusal bağımsızlığımız ı yok etti. Tam bağımsız olmayan bir ülkede demokrasi de olmaz…“ dedi mırıldanarak Mihri Belli.
Gözlerine inen kaşları daha da çatılmıştı.
“Baskına engel olmanın tek yolu var: Solda disiplini sağlayacak bir Marksist parti. Hareketi bir öğrenci hareketi olmaktan çıkarıp emekçi halk içinde erimek, güçlü bir halk desteğine dayanabilmek… Ancak böyle postumuzu pahalıya satabiliriz!.. Hakim sınıflar bizi şiddete bulaştırmak, bölmek ve böylece yok etmeyi planlıyor…” diye devam etti.
Mahir Çayan’ın Ünye’ye ölümle sonuçlanacak eyleme giderken arabada yanında oturan Ertuğrul Kürkçü’ye, “Biz en büyük hatayı Mihri Belli’den ayrılmakla yaptık!” dediği söylenir.
Özeleştiri hangi uslup kullanılırsa kullanılsın bence yapısı gereği rahatsız edici bir pratiktir..Beni m kullandığım usluptan çok gündeme getirdiğim içeriğin kendisi sert. Bu sert içeriği yumuşatmaya çalışmak, emin ol sürekli denerim, yapmacık bir ton veriyor..Mesala Türkiye solcusu işlevsel olmaktan çok romantiktir demenin yumuşak bir tarzı olabilir mi? Tutup insanın en temel varoluşunu gündeme getiriyorsun, tezin kendisi sert..
Ama ortada bariz bir olgu; kardeşim bu nostalji ve romantizm ancak kahramanları tarafından hissedilebilece k birşey. 1980'de doğan insan gelmiş 30 yaşına, senin romantizmine, nostaljine nasıl eklemlenebilsin ..Bu romantizm, nostalji kendi üzerine kapanan fasit bir daire şeklinde sınır çiziyor daha ilk anda bütün katılmları uzaklaştırıyor. .Ee şimdi solu güdükleştiren böylesi bir fasit daire kırılmadan nasıl dışarı açılnacak..
Adam mutlu kendi romantizmi içinde; bir zorlanım duymuyor dışarı açılmak için..Ee buna yönelik eleştiri getirmeden nasıl olacak bu işler.
Sol 12 Eylüle bütün suçu atarak işin içinden sıyrılıyor ve böyle yaparak bizzat kendisinden kaynaklanan problemleri ihmal ediyor.
Derdim kimseyi aşağılamak değil; mensubu olduğum bir camiayı niye aşağılayayım. Ancak Pink Floyd'n dile getirdiği tarzda "keyifli bir uyuşukluk" içinde al gülüm ver gülüm bir kendinden memnuiyeti de solun en yapısal özüne aykırı buluyorum. Solcu rahatsız bir kişiliktir..Ter sten söylersek, rahatsız olmayan, kendi kendini yemeyen biri solcu falan olamaz. Benim zannım odur..Rahatsız olacaksın ki birşeyler yapmak için bir ivme olsun..Bir kaya gibi çökmüşüz günlük hayatlarımıza.. O kayanın ataletini aşacak bir ivme gerekir..Maalse f ataletten çıkıp yuvarlanmaya başlamanın kendisi huzur bozucu birşeydir.
Sen uyumaz mısın kardeşim ? :-)) Saat kaç orada ? Yarın iş yok mu ?
Niyetini ve demek istediğini elbette anlıyorum ama anlamaya çalışırken kullandığın üslup beni zaman zaman rahatsız ediyor. Döneme ve devrimcilere ilişkin gizli-açık aşağılamalar görüyor ve hissediyorum. Ve senin bu tarzın durduk yerde bende savunma duygusu uyandırıyor. Hani insan çocuğunu eleştirirken her daim "sen salaksın zaten yapamazsın" ya da "ne sakar şeysin" derse o çocuğun iyi-yetenekli olma ihtimali neredeyse yok. Hani demem o ki eleştiriyi -özellikle uslubu- saldırgan-olanı yok sayan değil gerçekten dönüştürme niyeti ile yapmak daha faydalı diye düşünüyorum. Şeytanın avukatlığı yapmak iyidir. Lakin her daim olunca, 'o kadar da değil !' duygusu uyandırıyor.
Ne tekkeyi beklerim ne de takkeyi giyerim. Ne Anıtkabir'i beklerim ne de kalpak giyerim.
Tartışmanızı ilgiyle takip ediyorum. İkiniz de çok değerli cümleler kuruyorsunuz. Kalpak konusunda Ali Osman gibi; teorisyen-bebek analojisinde (çok güzel bir örnek olmuş) Önder gibi düşünüyorum...
Bir türlü derdimi anlatamıyorum;b üyük teorici illa ki çıkmaldır, teorici olmadan bu işler olmaz falan demiyorum. Hiçbir toplum el aleme karşı havam olsun diye oturup teorici çıkarmaya çalışmaz.. Teorici, bir yan üründür, kendisi için özel bir çaba gösterilmeden toplumsal süreçlerin sonucu "dökülür". Bir bebeğin yanakları kan doluysa bu onun sağlıklı olduğunu gösterir..Benze r şekilde bir teorici çıkmış ise o da bir toplumda işlerin sol açısından iyi gittiğinin göstergesidir. Karşıt olarak teorici -sinemacı, tiyatrocu, yazar- yoksa ortalıkta orda solculara emek çıkmaz; o toplum sola ihtiyaç duyar hale gelmemiştir.
Sanat sanat için kendiliğinden çıkmaz. Bir derdi olan, fokur fokur kaynayan bir toplumda çıkar..Teorici de öyle..Ben de teorisyen çıkmamış olmamasına bakarak, bu ülkede eksik olanın ne olduğunu anlamaya çalışıyorm..Tıp kı bir bebekteki kansızlığın sebebinin ne olduğunu anlamaya çalışmak gibi..Teorisyen olması bir toplumun sorunlarının bilincinde olduğunun ve onları çözmek için yola koyulduğunun götergesidir..B en bunları solcuları dövmek için aktarmıyorum. Bu ülkenin solcuları ellerinden geleni yapmıştır; ama koşullar uygun değildi..Lenin ve kadrosunu bile Türkiye'ye getirsen hiçbirşey yapamazdı..Rus halkı ile Türkiye halkları arasındaki fark nedir? Benim derdim bu..
Kalpak konusunda da varsın yollarımız ayrı olsun..
Ne münasebete yanıt; Feodallerle demokrasi boş göstereni etrafında bir araya gelmek mi? Ne münasebet? Takke giymektense kalpak giymektir tercihim.
Yazdıklarımda bir miktar romantizm olduğu doğrudur ve bundan rahatsızlık duymuyorum. Lakin ben devrimciler ülkeyi devrim aşamasına getirdiler demedim. Küçük ama önemli bir farkla :
"Dönemin devrimcilerinin memleketi devrim aşamasına doğru sürüklediklerin i rahatlıkla söyleyebilirim" dedim. Bu durum 12 Eylül yenilgisini açıklamaya yetmez. Yine yenilebilirdik ama çok daha fazla direniş göstermemiz gerekiyordu.En azından bu tarz eleştiriler için verebileceğimiz bir cevap olurdu. Ama teslimiyet (ki tersine onca söylenen şeye rağmen) bu konuda bizim de elimizi kolumuzu bağlıyor.
Bu arada hamamcı benzetmesi, onca sıkıntılı süreçler yaşayan devrimciler için şık olmadığını düşünüyorum. Eleştiriye evet -ki zaten ihitiyaç duyulan bir şey- ama dil ile dövmeye hayır.
Doğrudur Türkiye'nin dünya sosyalist literatürüne teorik katkıları yok denebilir. Lakin hangi konuda katkıları çok büyük de bu konu eksik kalmış ki ? Bugün yine halk hareketi olsa muhtemelen yine büyük bir teorisyen çıkartamayacakt ır. Büyük teorisyen çıkartamayan halkların devrim yapma hakları yok mudur ?
Kalpak mevzusunda yollarımızın ayrıldığı açık. Siyasi ittifaka evet, kalpak giymeye (ne münasebet!) hayır.
Selamlar,

oxymoron her daim modadır...