Kürtlere Samimi Birkaç Soru Popüler
Makale
Yıllar içinde giderek tırmanan, sağa sola savrulan, bir inip bir çıkan ama nihayetinde çözülmeyen-çözülemeyen-çözülmek istenmeyen bir sarmala dönüştü Kürt Sorunu. İki dilli hayat ile yeni bir boyuta ulaşan, tabir-i caizse 'level atlayan' , kimilerince kopuşun yol haritası, kimilerine göre Kürt Halkının kendini bulması olarak yorumlanan bu soruna ilişkin Kürt Cephesine basit ve olabildiğince sade birkaç samimi soru yönetmek istiyorum.
1. Türkiye'nin hem yatırım , hem de mili gelir anlamında en düşük , en fakir bölgesi olan Kürt İlleri için düşünülen gelecek, federasyonda olsa bağımsızlık da olsa bazı soruların cevap bulması gerekli. Türkiye'deki Kürtlere göre birkaç adım ileriden giden Kuzey Irak, gerek ABD askeri gücü, gerekse uluslarası sermayenin salındığı bir yere dönüşmüş durumda. Bu arada altını çizmekde fayda var, Türkiye'nin K. Irakla olan ticari hacmi ise 6 Milyar Dolar seviyelerinde geziniyor.. Varolan ticari hareketlilik tamamen uluslararası sermayeye bel bağlar durumda. Bu sermayenin şu ya da bu sebepten dolayı geri çekilmesi durumunda, devlet olma adına adımlar atan bölge insanının hali nice olacak ?
2. Benzer bir şekilde Güney Doğu'da, K.Irak yaratma peşinde olan BDP-PKK çevresi, olası Federetif yapı ya da Bağımsız bir Cumhuriyet'in ekonomik temellerinin nerelere dayandığını anlatmak zorundadır. Kendini Kürt Solu olarak göre BDP-PKK, yoksa tüm geleceğini ululararası sermaye mi bağlamış durumda ? Değilse 15-20 Milyon insanı ne ile ve nasıl besleyeceğini açıklamak durumunda.
3. Olası bağımsız bir devletin oluşması esnasında, bölgede varolan baraj, okul, hastane, yol...vs TC Devleti tarafından tüm iyiniyetleri ile yeni oluşacak Kürt Devletine devredeceği düşünülmüyorsa; karşımıza üç seçenek çıkıyor : Ya bunların kullanımlarının 30-40 yıl boyunca TC Devleti tarafından yapılması, ya bunların amortizman hesaplarının yapıldıktan sonra Kürt devletine satılması ya da geri çekilirken İsrail'in Sina Yarımadasında yaptığı gibi herşeyi yakıp yıkıp, bölgeyi harabe şeklinde devretmesi. Her koşulda ortada çok ciddi bir finansal sorun çıkmakta. ABD ve diğer emperyal güçler kendi başlarının dertlerine düştüğü şu günlere bölgede oluşacak bir Kürt Devletine finans yaratabilecekler mi ? Yaratmak isteyecekler mi ? Ya da yaratılan finans desteği, Kürt Devletinin bir sonraki yüzyıla kadar ödemek zorunda olacağı bir borç yığını mı olacak ? Öte yandan petrol bölgesi içinde olmayan Güney Doğunun onlar açısından faydası nedir ?
Yukarıdaki satırlar ve sorular Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı ile ilgili kafalarda soru işaretleri yaratabilir. Lakin literatürde böyle bir kavram var diye göz göre göre de Kürt Halkını başka bir cenderenin içine sokmanın da gerekliliği tartışılmalı.
Üye eleştirileri
-

LOZAN BARIŞ ANLAŞMASINI KABUL ETMEYEN VE TANIMAYAN TEK ÜLKE SAM AMCADIR BUNU BİLİYORUZ. CUMHURİYETİN KÜRT YURTTAŞLARININ COĞUNLUĞA YAKINI BIRAKIN TÜRKİYEDEN AYRILMAYI AKILLARINDAN BİLE GEÇİRMİYORLAR. SORUN KÜRT SİYASASININ TEMSİLCİLERİNDE. ERBİL’LE AYNI SİYASET MERKEZLERİNDE WAŞHİNGTONLA FLÖRT VE YARIŞ ETMEKTEN YORULMUYORLAR. BDP PARTİ PROGRAMINI BİR OKUMAMIZ GEREKİYOR BAKIN SOL BİR PARTİNİN PRORAMI BÖYLEMİ OLUR DİYE. DİĞER SORUN DA, TÜRKİYE’DE GÜÇLÜ BİR SOSYALİST PARTİNİN KÜRT SOLU VE DEVRMİCİ GÜÇLERİYLE KAVUŞUP ORTAK HAREKET EDEMEMESİNDE... DEMOKRATİK BİR CUMHURİYETİN ALTINDA SOSYALİZM GERÇEKLEŞMEZSE BİLİYORUZ Kİ BU TOPRALARDA BİN SENELİK KARDEŞ KAVGASI BAŞLAYACAK. KÜRTLER DE CUMHURİYETİN KURUCU UNSURLARDIR. ONLARDAN BİZİ AYIRIP BİR DEVLET Mİ KURMAK İSTİYORSUNUZ O BİRAZ SIKAR, ŞAVAŞ KAZANIP, SONUNDA DA BİR ANLAŞMA İMZALATMASINIZ GEREKİR. ŞU ANKİ KAVGANIN YERİ İKİ MERKEZDE KURULACAK GİBİ BİRİ DİYARBAKIR'DA DİĞERİ İSE ERBİL'DE. WAŞHİNTON-TEL AVİV- ERBİL HATTINDAN ÇALINAN DAVULUN SESİ, DOLARLA KANLA VE PROPAGANDAYLA CİLANIP PARLATILAN MUZİKİSİ VE IŞILTILI RENKLERİYLE HEM KAFALAR KARIŞTIRILIYOR HEM DE MAZLUMLARIN İŞTAHLARI KABARTILIYOR. UNUTMAYALIM KUZEY IRAK, MİSAKI MİLLİ SINIRLARI İÇERİSİNDEDİR. MİSAKI MİLLİ SINIRLARI İÇİNE ERBİL DE DAHİL OLSAYDI- MUSUL VİLAYETİ TÜRKİYENİN SON TOPRAK KAYBIDIR- GERÇEKLEŞMEYEN MİLLİ YEMİNİMİZDİR BU YEMİN KÜRTLER İÇİNDE GEÇERLİDİR VE HALE İDRAK EDEMEMİŞTİR VE YERİNE GETİRİLEMEMİŞTİR-ŞİMDİ BARZANİ, TALABANİ VE BELKİ APO'DA TBMM’DE SİYASET YAPAN MİLLETİN VEKİLİ OLCAKLARDI... YA KÜRTLERDEN AYRILIP, BİRLEŞİK KÜRDİSTAN DİYECEĞİZ YA DA SONUNDA ORJİNAL MİSAKİ MİLLİ SINIRLARI İÇİNDEKİ SOSYALİST TÜRKİYE CUMHURİYETİ … YOK OLMAMAK İÇİN BAŞKA ALTERNATİFİMİZ YOK…..
-

Kürt Halk Heyetinin Lozan’a Gönderdiği Tarihi Mektup
“Bu günlerde ( Lozan Konferansı görüşmeleri sırasında) İngiltere yetkili kurul başkanı Lord Curzon’un Kürtlere bağımsızlık verilmesi fikrini ortaya atarak, Kürtlerin koruyucusu tavrını takınmasını, hayret ve şaşkınlıkla karşıladık.
Biz Kürtler, Turan neslinden bir kavimiz. Milli hatıralarımız ve özelliklerimizden dolayı Türkler bize, “yiğit ve cesur” anlamına gelen “Kürt” ismini vermişlerdir. Kürt adıyla anılan ve büyük hizmetleri geçen kahramanların isimlerinin yaşaması amacıyla Deminan, Hayderan, Kureyşan ve Lolan gibi isimler kabile ve aşiretlere verilmiştir. Bu aşiretler bugün anavatanın Doğu Türklerini oluşturmaktadır. Kürtlerin 1876 tarihinden önceki ve sonraki durumları araştırılacak olursa, “İranlı misyonerler”in aşiretler üzerinde yaptıkları çalışmaların sonucunda Kürtler kendi öz dilleri olan Türkçe lehçesini ve öz kültürlerini yavaş yavaş kaybettiler. Bundan dolayı Erzurum, Van, Bitlis ve Musul taraflarındaki aşiretler, Farsçadan başka bir şey olmayan, Kırmanç adı verilen Farisi lehçeyi konuşmaya başladılar. Bu misyoner faaliyetlerinden az etkilenen, Harput ve Diyarbakır taraflarındaki Kürt aşiretler ise ana dilleri olan Türkçe lehçesi ile karışık Zaza lehçesini konuşmaya başladılar. Bu Öz Türkoğlu Türkler’i Yavuz Sultan Selim Han, Kürtlerin hanı Şeyh İdris-i Bitlisi’ye gönderdiği fermanla kendi ülkesine dahil etti. O günden bu güne kadar, Türk akrabalarının şefkat ve himayelerinde huzurlu ve rahat yaşamakta ve Türk lehçesi ile de konuşmaktadırlar.
Yukarıda yapılan değerlendirmeden sonra, İngiltere yetkili kurul başkanı Lord Curzon’a sorarız ki; İranlıların dilini biraz konuşmakla, o millete mensup olunduğu kabul edilirse, İngilizlere de dahil her milletin durumu tartışılır. Doğu ülkelerini istila eden ve genellikle dünyanın kendi toprakları içerisinde olmasını hayal eden İngilizlerin, diğer milletlerin kabullenemediği “müstemleke” kelimesinin yerine kulağa hoş gelmeyen ve aynı anlamı taşıyan “manda” kelimesinin de aslında aynı şey olduğunu Kürtler anlamıştır. Dünyadaki zenginlik kaynaklarına sahip olmak isteyen İngilizlerin, 10/12si Türk olan Musul’u ve petrol kaynaklarını biz Müslüman Türk’lere çok görmesini hayretle karşılıyoruz. Lozan Konferansı’nda İngiltere yetkili kurul başkanı Lord Curzon’un, Dersim (Tunceli) ve Bitlis olaylarından bahsederek tek millet olan Türk ve Kürt arasına ayrılık düşünceleri sokma gayretini biz Kürtler anladık. Biz Kürtler, Avrupa ve İngiliz diplomatlarının parlak vaatlerinin altında kendi menfaatlerinin olduğunu biliyoruz. Ve, bundan dolayı kendi direniş kuvvetlerimizi oluşturduk. 1917 yılında İngiltere yetkili kurul başkanı Lord Curzon gibi bağımsızlık vaatlerinde buluna Ruslara biz Kürtler: “Bizi anavatandan hiçbir kuvvet ayıramaz. Bizim rahata kavuşmamız sizin hemen bu topraklardan çekilmenizle olacaktır,” dedik.
İşte bugün bütün Kürtler, Lozan’daki Avrupa ve bilhassa İngiliz diplomatlarına aynı yanıtı veriyoruz. Kürtler bağımsızlıklarını, kendilerini yok edecek yabancılara değil, kendi ailelerinden olan Türk’lere ve Onları temsil eden Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ne emanet etmiştir. Sonuç olarak biz Kürtler, İngiltere yetkili kurul başkanı Lord Curzon’un bizler için fikirler üretmemesini rica eder ve Lozan’daki Temsil Heyetine ve başkanı sevgili hemşerimiz (Kürt) İsmet Paşa hazretlerine başarılar dileriz.”
Umum Kürt Amele ve Esnaf Cemiyeti
İstanbul’daki Umum Kürtler adına Reisi Salih Kahya adına Lolan aşiret reisi ve Sabık Erzurumlu İsazade Ahmet, Kürt Gençler Cemiyeti Düzerzadesi Dersimli Mehmet Sabri.
*Kaynak: 24 Kânun-u Sani (1339 - 24 Ocak 1923) Devlet Arşivleri Genel Müd. Başbakanlık Osmanlı Arşivi
http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=14706
-

Örneğin Wikipedia azınlığı şöyle tanımlıyor : A minority is a sociological group that does not make up a politically dominant voting majority of the total population of a given society. A sociological minority is not necessarily a numerical minority — it may include any group that is subnormal with respect to a dominant group in terms of social status, education, employment, wealth and political power.
Sayısal bir azınlık bile olmasına gerek yok. Dominant gruba göre altgrup olarak kalan sosyal statüler, eğitim, iş ve politik politik güçler azınlık tanımındadır diyor.
-
2010-12-30 14:41:30 |Unregistered| Koray Dağıstanlı - Bir cevap denemesi
Merhaba,
Öncelikle şunu belirtmem gerekir: Mevcut yapıya alternatif bir yapı yaratma idaasıyla çıkan her hareketin yukaridaki sorularla formüle edilmiş bir sorunlar yumağıyla karşılaşacağını belirtmek gerekir. Sosyalist bir sistem yaratmak isteyen hareketler için de, örneğin, aynı sorular yöneltilebilir.
Benim takip ettiğim kadarıyla Kürtler' in bağımsızlık gibi bir planı yok. Özerk bir yönetim sistemi istiyorlar. Gerçi tam olarak formüle edilmiş bir şey de yok, kimi zaman Kürdistan' daki dört ülkeye ayrılmış tüm halkı kapsayan konfederal bir sistemden bahsedilirken, kimi zaman sadece Türkiye çapında geçerli olması istenen bir özerk yönetim sistemi isteniyor. Sonuçta ortaya çıkacak şeye göre yukarıdaki sorular anlamlı olacaktır. Şu an için yapılan bir tartışma ortamı başlatmaktır. Tartışmaya kartkı yapmak yerine, tartışmanın ve alternatif önerilerin önünü kapayacak sorular sormak çok da anlamlı değil bence.
-

Benim takip ettiğim kadarıyla Kürtler' in bağımsızlık gibi bir planı yok.
ne yazık ki, Türkiye Cumhuriyetinin de bir planı yok, herifçi oğullarının var ve plan tamamen dışarıdan Sam Amca tarafından adım adım uygulanıyor bunu biliyoruz. Ve tartışmalar da bu planın merkezinde sadece başkalarının niyetlerini tekrarlamayı vazife haline getirmiş kürsüyü kapan şarlatanların diliyle bizlerin gözü önünde yapılıyor.
Bunun için ilk önce Cumhuriyetin kodifasyonunun ve kurumlar refleksinin tamamen kırılması ve istikrasızlaştırılıp, felce uğratılması (son referandumdan sonra yargının elegeçirilmesi+TSK içindeki operasyonlar) gerekiyordu, kendi içine kapanıp bir demode bir entegrizm fantezisi içinde boğulduğu algısının yaratılması gerekiyordu, final daha sonrası Ankara merkezli bir başkanlık/yarı başkanlık yönetim modeline geçilmesi şeklinde tamamlanacak gibi görünüyor. Sonrası ilk önce kendi içinde ne idüğü belirsiziçi boş bir özerklik talebi, daha sonrası BM nezdinde, BM kolluk kuvvetlerinin nezaretinde bağımsızlık için yapılacak bir plesibit ile tam bir bölünme. Yani bir Yugoslavya örneği......
Bu rada BDP BM nezdinde başvurusunu yaptı bile.
Bugün Deniz Harp Okulu komutanlığı yapmış ordudan istifa etmiş bir general 28 Şubat bir felaketti ve büyük bir haksızlıktı, çünkü Necmettin Erbakan herşeyden önce bir ANTI-EMPERYALİSTTİ diyebiliyorsa bu milli ve vatansever bir cephenin gönüllerde ve zihinlerde kuruluş hazırlıklarına işaret ediyor demektir. Kürt siyasası tamamen emperyalistlerin emri altında değil midir? Ancak, Doğu Perinçek de Apo bile "Kemalisttir" artık. Çünkü ikisi de tutsaktır. Bir akıl danesinin çıkıp ta alaycı bir dille "onu bodruma vali yapma önerisine" karşılık biz de diyoruz ki, gücümüz yetiyorsa Apo’yu kuzey ırakta parlementer yapalım” önerisinde bulunabiliyoruz. Tarihi sorumluluğumuz bunu gerektiriyor.
Kürt ve türk vatansever devrimci güçleri bu gelişmeleri bir fırsat olarak görmelidir. Herşey bitmemiştir, daha yeni başlıyor, çünkü herşeyin zıttı da kendi içinden doğmuyor mu?
Felsefeyi ilk önce romantik sosyoloji terimlerden ve bir takım istatistiki bilgi kırıntılarından arındırıp, tamamen politik ve ideolojik söylemin emrine vermenin zamanı gelmiştir. Kendi tarihimiz ve kendi devrimci geleneğimizin kavramlarıyla düşünmenin de tam zamanıdır.
-

17 Nisan 1995
Ahmet Altan
Mustafa Kemal, Selanik’te değil de Musul’da doğmuş bir Osmanlı paşası olsaydı, Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle ve Kürtlerle birlikte gerçekleştirdikten sonra kurulmasına önayak olduğu cumhuriyetin adını “Kürdiye Cumhuriyeti” koysaydı, kendisi de Meclis kararıyla “Atakürt” adını alsaydı...
Kürdiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşlarına “Kürt” deneceği için hepimiz “Kürt” sayılsaydık, Taksim’e, Kadıköy’e, Kızılay Meydanı’na, Kordon’a “Ne mutlu Kürdüm diyene” pankartları asılsaydı...
“Kürdiye’de” Türk olmadığı, herkesin aslında Kürt olduğu söylenseydi, kendilerini Türk sananların aslında “deniz Kürdü” oldukları iddia edilseydi...
Kürtlerin “yedi bin yıllık” bir tarihi bulunduğunu, Anadolu’nun esas sahiplerinin Kürtler olduğunu, Moğolların, Hunların, Etrüsklerin aslında Kürtlerin atası sayıldığını, Osmanlıdaki Kürt paşalarının kahramanlıklarını derslerde okusaydık.
Teoman, Cengiz, Atilla, Osman gibi isimler almamız yasaklansaydı, Berfin, Beruj, Tiruj, Nevruz gibi isimler almak zorunda kalsaydık...
Türkçe televizyon kurulması yasak edilseydi, bütün televizyon yayınları Kürtçe yapılsaydı...
Romanlarımızı, hikayelerimizi, şiirlerimizi Kürtçe yazmak zorunda kalsaydık, yalnızca Kürt şarkıları dinleseydik, gazetelerimizi Kürtçe çıkarsaydık...
Okullarımızda yalnız Kürtçe okutulsaydı ve Türkçe okutulması yasaklansaydı...
“Biz Türküz, bizim bir tarihimiz, bir dilimiz var” dediğimizde sorgusuz sualsiz hapislere atılsaydık.
İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Bursa’da, Edirne’de polis sürekli olarak bizi izleseydi, “özel timler” bizim “Kürdiye Cumhuriyeti’ni” parçalamak isteyen “ayrılıkçılar olmamızdan” kuşkulanıp hepimize sürekli “suçlu” muamelesi yapsaydı, sırf Türk olduğumuz için hakaretlere uğrasaydık.
12 Eylül darbesinden sonra bütün batı bölgesindekiler hapishanelere doldurulsa, inanılmaz işkencelerden geçirilse, boğazlarına kadar çamurların içine battıkları hücrelere konsa, tazyikli sularla iç organları perişan edilse, azgın köpeklerle bacakları parçalansaydı...
Evlerimiz basılsa, ayrılıkçı “Türk teröristlere” yardım ettiğimiz iddialarıyla apartmanlarımız yakılsa, biz evimizden bir eşya bile alamadan çıkarılıp, Diyarbakır’a, Hakkari’ye sürgüne gönderilerek, çadırlarda yaşamak zorunda bırakılsaydık...
Biz Türkler buna razı olur muyduk, “işte hepiniz Kürdiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak birer Kürtsünüz, ayrıca Türklük diye niye tutturuyorsunuz, isterseniz başbakan bile olabilirsiniz” sözlerini bir hakkaniyet işareti olarak kabul eder miydik?
Yoksa, Türk kimliğimizin, dilimizin, kültürümüzün, bu ülkenin “eşit” vatandaşları olarak kabul edilmesinde ısrarcı mı olurduk?
Bu ülkenin Türk ve Kürt vatandaşları var ve tarih “Türk” çizgisinden yürümüş, bugün bizim “Türk” olarak kabul edemeyeceklerimizi Kürtlerin kabul etmesini istemişiz, bu yersiz istek sonunda patlamış, ülke önce teröre arkasından bir iç savaşa yuvarlanmış.
Türkiye’nin bu kanlı karmaşadan “demokrasiyle” ve Kürt vatandaşların “kimliklerinin” kabulüyle kurtulacağına inanan insanlar, bu düşüncelerini dile getirdiklerinde, bizim yöneticilerle taraftarları hep aynı soruyu soruyor:
- Nedir demokratik çözüm, nedir Kürt kimliği?
Biz Türkler, bir “Kürdiye Cumhuriyeti’nde” yaşasaydık ne isteyeceksek, bu isteklerin bugün Kürtler tarafından dile getirilmesini kabul etmektir demokrasi.
Kendimiz için isteyeceğimizi, bizimle eşit oldugunu kabul ettiğimiz insanlara vermemek için bu kadar kan dökmeye, ülkeyi bir çıkmaza sürüklemeye değer mi?
Değmez diyenler “demokrasi” istiyor işte.
Demokrasiyi getirmek çok mu zor zanaat?
-

Yukarıdaki yorumlar gayet genel ve soyut, halbuki Ali Osman’ın soruları açık ve seçik, analitik. Bence yine analitik cevaplar lâzım.
Örneğin, bu sorulara bir bağımsızlıkçı (ya da bir etiket isterseniz, burjuva demokratik devrim peşinde koşan biri) nasıl cevap verirdi onu düşünmeye çalışalım. Onun karşı-tezi ne olurdu? Aşağıdaki cevaplar varsayımsal analitik cevaplar:
1) Bağımsızlık “kutsal”dır. O ölçüye gelmez. Hele sermaye, yatırım, maliyet kaça patlar gibi paradoksal ölçüye hiç gelmez. Bunun en somut formülasyonu kendi yakın tarihimizden Mustafa Kemal’in sözüdür:
“Ya istiklâl ya ölüm” ya da “size ölmeyi emrediyorum”
Dolayısıyla bağımsızlığın bedeli ancak ölüm olabilir. (Bağımsızlık) hayat ve ölüm arasında bir değiş-tokuş. Bu değiş-tokuşu yapmaya hazır insanlar varsa onları hiçbir finansal, mali tablo alıkoyamaz.
Yine kendi tarihimize bakalım; herhalde, memleket dahası Devlet elden gidiyorken, Osmanlı aydınları ve zabitleri (İttihatçılar ve İtilafçılar) bu maliyet tablolarını, eldeki gücü, “ne yapabiliriz”i tartışmışlardı, herhangi bir tarafa paye vermeden hepsini katarak söylüyorum, biri diğerinden daha vatanperver değildi herhalde. İşte bu tartışmalarda, görüşmelerde (yüz yüze toplantı olabilir, dolaylı olabilir; kitaplar, evraklar, telgraflar, her tür kamusal araç olabilir), bir ayrım ortaya çıkmıştı. Bir tarafta bir yedi düvele nasıl karşı çıkacağız duygusu hakimdi, diğerleri de arayış, alternatifler yaratma derdindeydi. Bütün bunlar ortaöğretim İnkılâp Tarihi kitaplarında da “resmi” olarak anlatılır. Sultanahmet meydanında hem de “kadın” başına, işgalcilere atıp tutan bir kadına kim vatan haini diyebilir? O zaman mesele nedir? Perspektif farkı, değerlendirme vs. Bir de belki karşıt-tarafın gözü karalığı olabilir. Karakter farkı bile olabilir. O sırada karşı tarafta dört önemli adam var. Enver Paşa Kafkaslar’da arada bir komünist kurultaylarına uğrayıp, milliyetçi nutuklar atarken bir yandan da Mustafa Kemal’i gözlüyor. Onun ayağı bir sürçse, hemen Anadolu’ya inecek. Kazım Paşa büyük komutan Doğu’yu bekliyor. Bir şeyler düşünüyor ama ne yapacağını tam bilemiyor, Sultan’a telgraf mı çeksin ne yapsın. İsmet Paşa’nın nerede olduğunu bilmiyoruz, hatırlamıyoruz. Demek ki ön saflarda değil. Aralarından en deli/dahi çıkan Mustafa Kemal oluyor. Orada burada Kongre topluyor (Anadolu halkı ne zaman kongrede toplanmış!) İstanbul’dan söz etmiyoruz. Nutuk’taki, savaş esnasında Mustafa Kemal’in telgraf trafiğinin içeriklerine bakarsak onun nasıl tavşana kaç tazıya tut dediğini görürüz. Anadolu’nun dört bir tarafından telgraf yayıyor –binbir türlü dert, iktidar mücadelesi, isyan vs.-. Kazım Karabekir ya da İsmet İnönü, bunların altından kalkabilecek gibi görünmüyor.
Elbette, Anadolu’da Kuvay-ı Milliye, Kuvay-ı Milliye diye bir çatı altında toplanmadan, direniş şöyle böyle başlamıştı. İşte bu da baştaki gözü karalığın, o kadar da çılgınlık olmadığını, elle tutulur somut veriler olduğunu gösterir. Direniş dağınıktı, cılızdı. Ama vardı işte. Stratejik zekaya, savaş sanatına sahip komutanlar bunları değerlendirdi. E para yok, pul yok. Bunlar o zamanda herhalde söylenmişti.
Kime güvenebileceklerdi? Güvendikleri Batı zaten işgale gelmiş; yukarıda Rusya devrim ertesi kendi sıkıntılarıyla uğraşıyor. Yine de yardım onlardan geldi, hepimizin bildiği gibi. Askerine karavana bile veremeyen bir ordu için hiç de fena bir fon sayılmazdı.
Kimilerinin (başta Y. Küçük’ün) küçümsediği Kurtuluş Savaşı –doğrudur yedi düvele değil sadece Yunanlılara kurşun sıkılmıştır- yine de yedi düvele karşıdır. Benzetmek gibi olmasın, İran-Irak savaşı gibi, bir Osmanlı/Türk-Yunan savaşıdır. Doğrudur, Osmanlı/Türk tarafı 17.000 kayıp vermiştir, ama bir de ülkenin o günkü nüfusuna bakmalı. Söylendiğine (ve söylenmediğine) göre bugünkü ordu ve PKK’nın toplam kayıpları daha fazladır.
Kuvay-ı Milliye’nin Mustafa Kemal’in ihtirasıyla bastırıldığı, dağıtıldığı ve düzenli ordu kurma yoluna gitmenin aslında bir aldatmaca olduğu söylenir (Bkz. “Kutsal İsyan”, Hasan İzettin Dinamo, 5 Cilt, Çerkes Ethem-Mustafa Kemal Kutuplaşması). Stratejik zekâ, Mustafa Kemal’e düzenli orduya karşı düzenli ordu fikrini de vermiş olabilir. Osmanlı’nın bu zabitleri zaten yıllardır savaşıyordu. Tecrübeleri engindi. (Bugün Osman Pamukoğlu tam tersini savunur. Gerilla saldırılarına karşı mobil güçleri tavsiye etmekte). Öyle ya da değil, ayrıca ihtiras büyük adamları büyük adam yapan şeydir de, olaylar sonuçta olması gereken kanalda akmıştır.
Kurtuluş Savaşı’ndan önce, yani yüzyıllık hikayedir, Wilson “kendi kaderini tayin hakkından” bahsetmemiş miydi? Bu ilke sadece Lenin’in değil işte, bu dönemin ilkesidir, kimin ortaya koyduğunun bir önemi yoktur, bu zeitgeist gibi bir şey. Peki, şimdi ne deniyor?
Varsayımdan çıkıp söyleyelim: Marx’ın deyişle tarihte ilk gerçekleşen trajiktir, aynı şey ikinci kez gerçekleşiyorsa komedidir. Ama bu komedi acı yüklü, insanlara korkunç zararlar, yıkımlar veren komedidir. Kendisine gülemediğimiz komedi. Hegel bu konuda her şey bir kere olur der, Roma bir kere kurulur, misyonunu tamamlar çöker gider, yeni bir Roma kurulamaz. Kanımca Marx haklı çıkmıştır.
2) Daha çok Amerikan sermayesi, hatta Türk sermayesi ağırlıklı uluslar arası sermaye terk ederse nice olacak halimiz? Amerikan sermayesi, uluslar arası sermaye, bu ülkenin bir tarafı kan ağlıyorken, ya da moda deyimle düşük yoğunluklu çatışmalara bağlı “istikrarsızlık” hüküm sürerken Türkiye’yi terk ediyor mu, etti mi? K. Irak’ı da terk etmez, ne zamana kadar, işleri bitene kadar. Onların işi savaşla, savaş ağalarını bir yana bırakır da daha eli yüzü düzgün olanlarını ele alırsak, değil ki. Iraklılar sinek gibi ölmüş, kime ne!
Ayrıca, dışarıda aç kurtlar gibi bekleyen Irak’ın eski müdavimleri, bağlaşıkları Fransa ve Rusya varken, bunlar hiçbir yere gitmez. Giderlerse, mahrum kalırlar.
Dolayısıyla varsayımsal bağımsızlığı bu iddia da engelleyemez.
3) Aynı minvalde gideceği üzere üçüncü sorunun cevabını sizlere bırakıyorum.
Yukarıdaki analitik varsayımsal bir bağımsızlıkçının ifadeleri, savaş-karşıtlarına, kaynağını nereden aldığını bugüne kadar bir türlü anlayamadığım hümanizmacılara dehşet verebilir. Ben kendim bizzat savaş yanlısı değilim. Ama biri bana vurursa muhtemelen ben de ona vururum –öteki yanağımı uzatmam-. Kaldı ki, yukarıdaki cevaplar kendisinden bir bağımsızlıkçının iddialarıdır.
Bir sonuç yazmak gerekirse, kimsenin şu anda birbirinden ayrılmaya niyeti yok görünüyor. İddialı zamanlardan bugüne geldiğinde Kürt hareketi (sol ya da değil) biraz “ne koparırsak” havasına girmiş gibi. Artık bunun formu ne olursa.
Uluslar arası görünür politika açısından, ABD ve İsrail, İran’a karşı öyle küçülmüş, güdük, prestiji, sarsılmış bir Türkiye istemez. İster beğenin, ister beğenmeyin, Ortadoğu’da elle tutulur iki güç vardır: O da Türkiye ve İran. Mısır bence iki Arap-İsrail savaşından sonra o kadar güçlü değil. İsrail o kadar etkin değil, kompakt bir güç ise de sürekli ABD’nin bekçiliğine muhtaç, özgüveni yok, ödü patlıyor, Arap ve Müslümanların ortasında. İşi bu kadar tırmandırması da korkudan. Mısır, iki savaştan da aşağılayıcı bir şekilde yenik çıktıktan sonra, günümüzde Müslüman Kardeşler’den kaynaklı bir devrimle sarsılmıştır.
Dolayısıyla bütün dünya İran’a karşıysa (Chavez hariç) ve Batı bir taşa ihtiyaç duyacaksa, bu bir tarafı yıpranmış basit bir piyon değil, parlak bir fil ya da kale olur muhtemelen.
Bu nedenle “halkların kardeşliği” bir kenara, bu taşa çeki düzen vermek o da en fazla özerklik, eyalet ya da o tür bir şeyle bu sorunu çözmek, başta ABD’nin ve Batı’nın işine gelir. Kimse orman yangının kendi evine doğru yaklaşmasını istemez.
Osmanlı’da Kürdistan zaten eyaletti, diğer eyaletleri gibi.
Yeni bir komedi mi yaşayacağız?
View image
-

Aynı minvalde gideceği üzere üçüncü sorunun cevabını sizlere bırakıyorum.
Yukarıdaki analitik varsayımsal bir bağımsızlıkçının ifadeleri, savaş-karşıtlarına, kaynağını nereden aldığını bugüne kadar bir türlü anlayamadığım hümanizmacılara dehşet verebilir. Ben kendim bizzat savaş yanlısı değilim. Ama biri bana vurursa muhtemelen ben de ona vururum –öteki yanağımı uzatmam-. Kaldı ki, yukarıdaki cevaplar kendisinden bir bağımsızlıkçının iddialarıdır.
İsmet
Yukarıda koyu olarak verdiğim bölümü gerçekten anlayamadım. Biraz daha açarmısın.
Yorumlar
Yukarıdaki analitik varsayımsal bir bağımsızlıkçını n ifadeleri, savaş-karşıtlar ına, kaynağını nereden aldığını bugüne kadar bir türlü anlayamadığım hümanizmacılara dehşet verebilir. Ben kendim bizzat savaş yanlısı değilim. Ama biri bana vurursa muhtemelen ben de ona vururum –öteki yanağımı uzatmam-. Kaldı ki, yukarıdaki cevaplar kendisinden bir bağımsızlıkçını n iddialarıdır.
İsmet
Yukarıda koyu olarak verdiğim bölümü gerçekten anlayamadım. Biraz daha açarmısın.
Örneğin, bu sorulara bir bağımsızlıkçı (ya da bir etiket isterseniz, burjuva demokratik devrim peşinde koşan biri) nasıl cevap verirdi onu düşünmeye çalışalım. Onun karşı-tezi ne olurdu? Aşağıdaki cevaplar varsayımsal analitik cevaplar:
1) Bağımsızlık “kutsal”dır. O ölçüye gelmez. Hele sermaye, yatırım, maliyet kaça patlar gibi paradoksal ölçüye hiç gelmez. Bunun en somut formülasyonu kendi yakın tarihimizden Mustafa Kemal’in sözüdür:
“Ya istiklâl ya ölüm” ya da “size ölmeyi emrediyorum”
Dolayısıyla bağımsızlığın bedeli ancak ölüm olabilir. (Bağımsızlık) hayat ve ölüm arasında bir değiş-tokuş. Bu değiş-tokuşu yapmaya hazır insanlar varsa onları hiçbir finansal, mali tablo alıkoyamaz.
Yine kendi tarihimize bakalım; herhalde, memleket dahası Devlet elden gidiyorken, Osmanlı aydınları ve zabitleri (İttihatçılar ve İtilafçılar) bu maliyet tablolarını, eldeki gücü, “ne yapabiliriz”i tartışmışlardı, herhangi bir tarafa paye vermeden hepsini katarak söylüyorum, biri diğerinden daha vatanperver değildi herhalde. İşte bu tartışmalarda, görüşmelerde (yüz yüze toplantı olabilir, dolaylı olabilir; kitaplar, evraklar, telgraflar, her tür kamusal araç olabilir), bir ayrım ortaya çıkmıştı. Bir tarafta bir yedi düvele nasıl karşı çıkacağız duygusu hakimdi, diğerleri de arayış, alternatifler yaratma derdindeydi. Bütün bunlar ortaöğretim İnkılâp Tarihi kitaplarında da “resmi” olarak anlatılır. Sultanahmet meydanında hem de “kadın” başına, işgalcilere atıp tutan bir kadına kim vatan haini diyebilir? O zaman mesele nedir? Perspektif farkı, değerlendirme vs. Bir de belki karşıt-tarafın gözü karalığı olabilir. Karakter farkı bile olabilir. O sırada karşı tarafta dört önemli adam var. Enver Paşa Kafkaslar’da arada bir komünist kurultaylarına uğrayıp, milliyetçi nutuklar atarken bir yandan da Mustafa Kemal’i gözlüyor. Onun ayağı bir sürçse, hemen Anadolu’ya inecek. Kazım Paşa büyük komutan Doğu’yu bekliyor. Bir şeyler düşünüyor ama ne yapacağını tam bilemiyor, Sultan’a telgraf mı çeksin ne yapsın. İsmet Paşa’nın nerede olduğunu bilmiyoruz, hatırlamıyoruz. Demek ki ön saflarda değil. Aralarından en deli/dahi çıkan Mustafa Kemal oluyor. Orada burada Kongre topluyor (Anadolu halkı ne zaman kongrede toplanmış!) İstanbul’dan söz etmiyoruz. Nutuk’taki, savaş esnasında Mustafa Kemal’in telgraf trafiğinin içeriklerine bakarsak onun nasıl tavşana kaç tazıya tut dediğini görürüz. Anadolu’nun dört bir tarafından telgraf yayıyor –binbir türlü dert, iktidar mücadelesi, isyan vs.-. Kazım Karabekir ya da İsmet İnönü, bunların altından kalkabilecek gibi görünmüyor.
Elbette, Anadolu’da Kuvay-ı Milliye, Kuvay-ı Milliye diye bir çatı altında toplanmadan, direniş şöyle böyle başlamıştı. İşte bu da baştaki gözü karalığın, o kadar da çılgınlık olmadığını, elle tutulur somut veriler olduğunu gösterir. Direniş dağınıktı, cılızdı. Ama vardı işte. Stratejik zekaya, savaş sanatına sahip komutanlar bunları değerlendirdi. E para yok, pul yok. Bunlar o zamanda herhalde söylenmişti.
Kime güvenebilecekle rdi? Güvendikleri Batı zaten işgale gelmiş; yukarıda Rusya devrim ertesi kendi sıkıntılarıyla uğraşıyor. Yine de yardım onlardan geldi, hepimizin bildiği gibi. Askerine karavana bile veremeyen bir ordu için hiç de fena bir fon sayılmazdı.
Kimilerinin (başta Y. Küçük’ün) küçümsediği Kurtuluş Savaşı –doğrudur yedi düvele değil sadece Yunanlılara kurşun sıkılmıştır- yine de yedi düvele karşıdır. Benzetmek gibi olmasın, İran-Irak savaşı gibi, bir Osmanlı/Türk-Yu nan savaşıdır. Doğrudur, Osmanlı/Türk tarafı 17.000 kayıp vermiştir, ama bir de ülkenin o günkü nüfusuna bakmalı. Söylendiğine (ve söylenmediğine) göre bugünkü ordu ve PKK’nın toplam kayıpları daha fazladır.
Kuvay-ı Milliye’nin Mustafa Kemal’in ihtirasıyla bastırıldığı, dağıtıldığı ve düzenli ordu kurma yoluna gitmenin aslında bir aldatmaca olduğu söylenir (Bkz. “Kutsal İsyan”, Hasan İzettin Dinamo, 5 Cilt, Çerkes Ethem-Mustafa Kemal Kutuplaşması). Stratejik zekâ, Mustafa Kemal’e düzenli orduya karşı düzenli ordu fikrini de vermiş olabilir. Osmanlı’nın bu zabitleri zaten yıllardır savaşıyordu. Tecrübeleri engindi. (Bugün Osman Pamukoğlu tam tersini savunur. Gerilla saldırılarına karşı mobil güçleri tavsiye etmekte). Öyle ya da değil, ayrıca ihtiras büyük adamları büyük adam yapan şeydir de, olaylar sonuçta olması gereken kanalda akmıştır.
Kurtuluş Savaşı’ndan önce, yani yüzyıllık hikayedir, Wilson “kendi kaderini tayin hakkından” bahsetmemiş miydi? Bu ilke sadece Lenin’in değil işte, bu dönemin ilkesidir, kimin ortaya koyduğunun bir önemi yoktur, bu zeitgeist gibi bir şey. Peki, şimdi ne deniyor?
Varsayımdan çıkıp söyleyelim: Marx’ın deyişle tarihte ilk gerçekleşen trajiktir, aynı şey ikinci kez gerçekleşiyorsa komedidir. Ama bu komedi acı yüklü, insanlara korkunç zararlar, yıkımlar veren komedidir. Kendisine gülemediğimiz komedi. Hegel bu konuda her şey bir kere olur der, Roma bir kere kurulur, misyonunu tamamlar çöker gider, yeni bir Roma kurulamaz. Kanımca Marx haklı çıkmıştır.
2) Daha çok Amerikan sermayesi, hatta Türk sermayesi ağırlıklı uluslar arası sermaye terk ederse nice olacak halimiz? Amerikan sermayesi, uluslar arası sermaye, bu ülkenin bir tarafı kan ağlıyorken, ya da moda deyimle düşük yoğunluklu çatışmalara bağlı “istikrarsızlık ” hüküm sürerken Türkiye’yi terk ediyor mu, etti mi? K. Irak’ı da terk etmez, ne zamana kadar, işleri bitene kadar. Onların işi savaşla, savaş ağalarını bir yana bırakır da daha eli yüzü düzgün olanlarını ele alırsak, değil ki. Iraklılar sinek gibi ölmüş, kime ne!
Ayrıca, dışarıda aç kurtlar gibi bekleyen Irak’ın eski müdavimleri, bağlaşıkları Fransa ve Rusya varken, bunlar hiçbir yere gitmez. Giderlerse, mahrum kalırlar.
Dolayısıyla varsayımsal bağımsızlığı bu iddia da engelleyemez.
3) Aynı minvalde gideceği üzere üçüncü sorunun cevabını sizlere bırakıyorum.
Yukarıdaki analitik varsayımsal bir bağımsızlıkçını n ifadeleri, savaş-karşıtlar ına, kaynağını nereden aldığını bugüne kadar bir türlü anlayamadığım hümanizmacılara dehşet verebilir. Ben kendim bizzat savaş yanlısı değilim. Ama biri bana vurursa muhtemelen ben de ona vururum –öteki yanağımı uzatmam-. Kaldı ki, yukarıdaki cevaplar kendisinden bir bağımsızlıkçını n iddialarıdır.
Bir sonuç yazmak gerekirse, kimsenin şu anda birbirinden ayrılmaya niyeti yok görünüyor. İddialı zamanlardan bugüne geldiğinde Kürt hareketi (sol ya da değil) biraz “ne koparırsak” havasına girmiş gibi. Artık bunun formu ne olursa.
Uluslar arası görünür politika açısından, ABD ve İsrail, İran’a karşı öyle küçülmüş, güdük, prestiji, sarsılmış bir Türkiye istemez. İster beğenin, ister beğenmeyin, Ortadoğu’da elle tutulur iki güç vardır: O da Türkiye ve İran. Mısır bence iki Arap-İsrail savaşından sonra o kadar güçlü değil. İsrail o kadar etkin değil, kompakt bir güç ise de sürekli ABD’nin bekçiliğine muhtaç, özgüveni yok, ödü patlıyor, Arap ve Müslümanların ortasında. İşi bu kadar tırmandırması da korkudan. Mısır, iki savaştan da aşağılayıcı bir şekilde yenik çıktıktan sonra, günümüzde Müslüman Kardeşler’den kaynaklı bir devrimle sarsılmıştır.
Dolayısıyla bütün dünya İran’a karşıysa (Chavez hariç) ve Batı bir taşa ihtiyaç duyacaksa, bu bir tarafı yıpranmış basit bir piyon değil, parlak bir fil ya da kale olur muhtemelen.
Bu nedenle “halkların kardeşliği” bir kenara, bu taşa çeki düzen vermek o da en fazla özerklik, eyalet ya da o tür bir şeyle bu sorunu çözmek, başta ABD’nin ve Batı’nın işine gelir. Kimse orman yangının kendi evine doğru yaklaşmasını istemez.
Osmanlı’da Kürdistan zaten eyaletti, diğer eyaletleri gibi.
Yeni bir komedi mi yaşayacağız?
Ahmet Altan
Mustafa Kemal, Selanik’te değil de Musul’da doğmuş bir Osmanlı paşası olsaydı, Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle ve Kürtlerle birlikte gerçekleştirdik ten sonra kurulmasına önayak olduğu cumhuriyetin adını “Kürdiye Cumhuriyeti” koysaydı, kendisi de Meclis kararıyla “Atakürt” adını alsaydı...
Kürdiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşlarına “Kürt” deneceği için hepimiz “Kürt” sayılsaydık, Taksim’e, Kadıköy’e, Kızılay Meydanı’na, Kordon’a “Ne mutlu Kürdüm diyene” pankartları asılsaydı...
“Kürdiye’de” Türk olmadığı, herkesin aslında Kürt olduğu söylenseydi, kendilerini Türk sananların aslında “deniz Kürdü” oldukları iddia edilseydi...
Kürtlerin “yedi bin yıllık” bir tarihi bulunduğunu, Anadolu’nun esas sahiplerinin Kürtler olduğunu, Moğolların, Hunların, Etrüsklerin aslında Kürtlerin atası sayıldığını, Osmanlıdaki Kürt paşalarının kahramanlıkları nı derslerde okusaydık.
Teoman, Cengiz, Atilla, Osman gibi isimler almamız yasaklansaydı, Berfin, Beruj, Tiruj, Nevruz gibi isimler almak zorunda kalsaydık...
Türkçe televizyon kurulması yasak edilseydi, bütün televizyon yayınları Kürtçe yapılsaydı...
Romanlarımızı, hikayelerimizi, şiirlerimizi Kürtçe yazmak zorunda kalsaydık, yalnızca Kürt şarkıları dinleseydik, gazetelerimizi Kürtçe çıkarsaydık...
Okullarımızda yalnız Kürtçe okutulsaydı ve Türkçe okutulması yasaklansaydı.. .
“Biz Türküz, bizim bir tarihimiz, bir dilimiz var” dediğimizde sorgusuz sualsiz hapislere atılsaydık.
İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Bursa’da, Edirne’de polis sürekli olarak bizi izleseydi, “özel timler” bizim “Kürdiye Cumhuriyeti’ni” parçalamak isteyen “ayrılıkçılar olmamızdan” kuşkulanıp hepimize sürekli “suçlu” muamelesi yapsaydı, sırf Türk olduğumuz için hakaretlere uğrasaydık.
12 Eylül darbesinden sonra bütün batı bölgesindekiler hapishanelere doldurulsa, inanılmaz işkencelerden geçirilse, boğazlarına kadar çamurların içine battıkları hücrelere konsa, tazyikli sularla iç organları perişan edilse, azgın köpeklerle bacakları parçalansaydı.. .
Evlerimiz basılsa, ayrılıkçı “Türk teröristlere” yardım ettiğimiz iddialarıyla apartmanlarımız yakılsa, biz evimizden bir eşya bile alamadan çıkarılıp, Diyarbakır’a, Hakkari’ye sürgüne gönderilerek, çadırlarda yaşamak zorunda bırakılsaydık.. .
Biz Türkler buna razı olur muyduk, “işte hepiniz Kürdiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak birer Kürtsünüz, ayrıca Türklük diye niye tutturuyorsunuz , isterseniz başbakan bile olabilirsiniz” sözlerini bir hakkaniyet işareti olarak kabul eder miydik?
Yoksa, Türk kimliğimizin, dilimizin, kültürümüzün, bu ülkenin “eşit” vatandaşları olarak kabul edilmesinde ısrarcı mı olurduk?
Bu ülkenin Türk ve Kürt vatandaşları var ve tarih “Türk” çizgisinden yürümüş, bugün bizim “Türk” olarak kabul edemeyeceklerim izi Kürtlerin kabul etmesini istemişiz, bu yersiz istek sonunda patlamış, ülke önce teröre arkasından bir iç savaşa yuvarlanmış.
Türkiye’nin bu kanlı karmaşadan “demokrasiyle” ve Kürt vatandaşların “kimliklerinin” kabulüyle kurtulacağına inanan insanlar, bu düşüncelerini dile getirdiklerinde , bizim yöneticilerle taraftarları hep aynı soruyu soruyor:
- Nedir demokratik çözüm, nedir Kürt kimliği?
Biz Türkler, bir “Kürdiye Cumhuriyeti’nde ” yaşasaydık ne isteyeceksek, bu isteklerin bugün Kürtler tarafından dile getirilmesini kabul etmektir demokrasi.
Kendimiz için isteyeceğimizi, bizimle eşit oldugunu kabul ettiğimiz insanlara vermemek için bu kadar kan dökmeye, ülkeyi bir çıkmaza sürüklemeye değer mi?
Değmez diyenler “demokrasi” istiyor işte.
Demokrasiyi getirmek çok mu zor zanaat?
ne yazık ki, Türkiye Cumhuriyetinin de bir planı yok, herifçi oğullarının var ve plan tamamen dışarıdan Sam Amca tarafından adım adım uygulanıyor bunu biliyoruz. Ve tartışmalar da bu planın merkezinde sadece başkalarının niyetlerini tekrarlamayı vazife haline getirmiş kürsüyü kapan şarlatanların diliyle bizlerin gözü önünde yapılıyor.
Bunun için ilk önce Cumhuriyetin kodifasyonunun ve kurumlar refleksinin tamamen kırılması ve istikrasızlaştı rılıp, felce uğratılması (son referandumdan sonra yargının elegeçirilmesi+ TSK içindeki operasyonlar) gerekiyordu, kendi içine kapanıp bir demode bir entegrizm fantezisi içinde boğulduğu algısının yaratılması gerekiyordu, final daha sonrası Ankara merkezli bir başkanlık/yarı başkanlık yönetim modeline geçilmesi şeklinde tamamlanacak gibi görünüyor. Sonrası ilk önce kendi içinde ne idüğü belirsiziçi boş bir özerklik talebi, daha sonrası BM nezdinde, BM kolluk kuvvetlerinin nezaretinde bağımsızlık için yapılacak bir plesibit ile tam bir bölünme. Yani bir Yugoslavya örneği......
Bu rada BDP BM nezdinde başvurusunu yaptı bile.
Bugün Deniz Harp Okulu komutanlığı yapmış ordudan istifa etmiş bir general 28 Şubat bir felaketti ve büyük bir haksızlıktı, çünkü Necmettin Erbakan herşeyden önce bir ANTI-EMPERYALİS TTİ diyebiliyorsa bu milli ve vatansever bir cephenin gönüllerde ve zihinlerde kuruluş hazırlıklarına işaret ediyor demektir. Kürt siyasası tamamen emperyalistleri n emri altında değil midir? Ancak, Doğu Perinçek de Apo bile "Kemalisttir" artık. Çünkü ikisi de tutsaktır. Bir akıl danesinin çıkıp ta alaycı bir dille "onu bodruma vali yapma önerisine" karşılık biz de diyoruz ki, gücümüz yetiyorsa Apo’yu kuzey ırakta parlementer yapalım” önerisinde bulunabiliyoruz . Tarihi sorumluluğumuz bunu gerektiriyor.
Kürt ve türk vatansever devrimci güçleri bu gelişmeleri bir fırsat olarak görmelidir. Herşey bitmemiştir, daha yeni başlıyor, çünkü herşeyin zıttı da kendi içinden doğmuyor mu?
Felsefeyi ilk önce romantik sosyoloji terimlerden ve bir takım istatistiki bilgi kırıntılarından arındırıp, tamamen politik ve ideolojik söylemin emrine vermenin zamanı gelmiştir. Kendi tarihimiz ve kendi devrimci geleneğimizin kavramlarıyla düşünmenin de tam zamanıdır.
Öncelikle şunu belirtmem gerekir: Mevcut yapıya alternatif bir yapı yaratma idaasıyla çıkan her hareketin yukaridaki sorularla formüle edilmiş bir sorunlar yumağıyla karşılaşacağını belirtmek gerekir. Sosyalist bir sistem yaratmak isteyen hareketler için de, örneğin, aynı sorular yöneltilebilir.
Benim takip ettiğim kadarıyla Kürtler' in bağımsızlık gibi bir planı yok. Özerk bir yönetim sistemi istiyorlar. Gerçi tam olarak formüle edilmiş bir şey de yok, kimi zaman Kürdistan' daki dört ülkeye ayrılmış tüm halkı kapsayan konfederal bir sistemden bahsedilirken, kimi zaman sadece Türkiye çapında geçerli olması istenen bir özerk yönetim sistemi isteniyor. Sonuçta ortaya çıkacak şeye göre yukarıdaki sorular anlamlı olacaktır. Şu an için yapılan bir tartışma ortamı başlatmaktır. Tartışmaya kartkı yapmak yerine, tartışmanın ve alternatif önerilerin önünü kapayacak sorular sormak çok da anlamlı değil bence.
Sayısal bir azınlık bile olmasına gerek yok. Dominant gruba göre altgrup olarak kalan sosyal statüler, eğitim, iş ve politik politik güçler azınlık tanımındadır diyor.
MEKTUBU YAZAN KİŞİLERİN ÜNVANINA DİKKAT EDELİM.
KÜRT İŞÇİ VE ESNAF CEMİYETİNİN BAŞKANLARI DA NE YAZIKKİ O ZAMANLARDA AŞİRET REİSİMİŞ.

Bu soruları samimi bulup cevaplayacak Kürt bulmak zor sanırım