Reel Politikanın Kıskacında Yaşlanan Sol Popüler
Makale
68 ruhunun siyasi jargona kazandırdığı, solun farklı kuşaklarını her onyılın sekizinci yılı ile adlandırma geleneğini takip ederek söylecek olursak 78'liler solun son jenerasyonu idi. Bizim de dahil olduğumuz 88'liler, modernizm ile post-modernizm arasındaki alacakaranlıkta gözlerini açmış, benim Oblomov ya da "Disconnectus Erectus" kuşağı dediğim, klasik zamanlar ve aktörleri ile az biraz dirsek teması olmuş, ama yeni zamanların iletişim devriminin ilk "bozucu" etkilerine maruz kalmış melez ve son derece affallamış bir jenerasyondur. 98'liler ve 08'lilere gelindiğinde ise geçiş tamamlanmıştır, yeni bir paradigma başlamış, geçmişle bağlantı radikal bir biçimde kopmuştur. Solun bir 98'liler ya da 08'liler kuşağı yoktur. Trajedimizin adı da budur. 78'liler hele hele 88'liler kaybedilmiş olsa, sonuç bu kadar yıkıcı olmazdı, lakin tarihin kırılma noktalarındaki kuşakları kaybetmek sırtı açık ayaza yakalanmak kabilinden bir durumdur.
Her genelleme gibi, solun 98'lieri ve 08'lileri kaybettiği tezi de kuşkusuz indirgemecilikten maluldur. Ancak yine her genelleme gibi, gerçekliğin belli belirsiz bir siluetini de az çok çizer, detaylara inmek için iyi kötü bir başlangıç noktası sunar. Benim bu yazıda kendimce biraz aydınlatmaya çalışacağım, sözkonusu genellemenin ortaya koyduğu siluet ise şu; sol, post-modern yeni zamanlara uygun alet edavat geliştirememiştir, zira o alet edavatı geliştirebilecek teknik donanıma sahip 98'liler ve 08'lilere ulaşamamıştır..Tarihin insanı kahreden ironisi ise, yeniliklere kapalı muhafazakarlar iletişim alanında, toplumsalın genelinde paradigmatik kaymaya çok kolay adapte olabilmiş, yeni teknolojileri özümseyebilmiş ve onlardan yeni alet edavat üretebilmişken, yeniliğin sözde öncüsü sol, arkaik, demode alet edavata kendini bile bile mahkum etmiştir. Farklı politik anlayışlar içinde teknolojiye enaz adapte olan, teknik seviyesi en düşük olan solculardır. Bu sonucu doğuran patolojiyi analiz etmek için biyopsiye, -hatta belki de korkarım- otopsiye başlayalım.
SOLUN BAĞRINDAKİ TÜMÖR: DETERMİNİZM ya da "HAKLIYIZ KAZANACAĞIZ" ETHOS'u
Solu kötürümlüğe mahkum eden patalojinin adı bence budur: tarihin zorunlu akışının mutlak faili olunduğu yanılsaması, tarihsel materyalizm Tanrısının yeyüzündeki avatarı olunduğu, bir nevi soylu bir kandan gelindiği algısı. Her ne kadar Zizek karşı çıksa da, bunu Marxismin Hegel'ci kökenlerinin mutlak determinizm anlayışına bağlamak mümkün olsa gerek, en azından popüler dolayısıyla vulgar bir Hegelciliğe.
İşin teorik ayrıntıları bizi ilgilendirmiyor. Bu Hegelci tümör'ün günlük hayatlarımızdaki sıradan izdüşümü nedir: nasıl olsa toplumun maddi yasaları arkamızda, her durumda er ya da geç biz kazanacağız. Bu açıdan solcular Yahudidir biraz; vaatedilmiş Kenan topraklarına er ya da geç yeniden dönecekleri sarsılmaz inancıyla yaşarlar. Analojiyi daha da somutlaştıralım, günlük dile daha da bir inelim ve yazının başlığındaki ilk unsura gelelim: "Haklıyız kazanacağız" ethos'unun doğrudan sonucu, solun kendini sadece reel politik alana sıkıştırmasıdır, zira sahne orasıdır, asıl mücadele orda perde alır. Mentalite budur. Aşağısı kumda oynamaktır sol için. Peki bu sınırlama yüzünden ödenen bedel nedir; kurucu pratiklerin unutulması. Bu deryaya dalmadan önce şu reel politik arenada varolma sevdası ile hesaplaşalım biraz.
REEL POLİTİKA BATAĞI
Alt başlık meramımı hemen ortaya koyuyor ; reel politikanın alanı solun çıkmaya çalıştıkça daha da gömüldüğü bir bataktır. Bir kere herşeyden önce reel politik alan ile solun öncülleri arasında doku uyuşmazlığı vardır, zira orası etik/teorik öncüllerin, yapısal ilkelerin değil pragmatizmin, Machiavellinizmin, popülizmin, taktik ödünlerin alanıdır. Bu kesin nerdeyse fiziksel yasanın adeta labarotuar koşullarında son kanıtlanışlarından birini görmek istiyorsanız Ufuk Uras'a bakın. Kendine solcu diyen birinin, evrenin atom altı parçacık düzeyinde bütün bir ontolojik yapısı radikal bir şekilde değişmedikçe solun yeminli düşmanı, evrensel kötülüğün turnusol kağıdı Nazlı Ilıcak gibi biriyle yan yana gelip, Anayasa değişikliğinin kabulünün hemen ardından koşa koşa, zaten durduğu yerde canlı canlı çürümekte olan 90 yaşında bir zavallı ihtiyarının peşine düşmeyi bir demokrasi mücadelesi gibi sunmaya çalışmasının traji komikliğini görememesi reel politik alan dışında başka nerde mümkün olur?
Bu noktada olası radikal bir yanlış anlamaya karşı önlemimi alayım; reel politik alanın terkedilmesi gibi bir iddiayı savumuyorum. Bu bir başka uca, ütopyacılığa savrulmak anlamına gelir. Benim iddiam daha çok şu; reel politik alana bir toplumsal fail olarak çıkılır; birey ya da marjinal bir heveslililer grubu olarak değil."Büyü de gel" lafının en iyi uygulanabileceği alan reel politik alandır.Dolayısıyla ben reel politik alana çıkılmasını değil zamansız çıkılmasını eleştiriyorum, ki ÖDP'nin kuruluşundan beri temel eleştirim de budur. Tipik bir tavuk-yumurta paradoksu
Türkiye solunun egemen kavrayışı şudur; reel politik alan içinde mücadele ederek sol kendini halka anlatabilir, dolayısıyla kitleselleşebilir. İtirazım buna da değil; belli bir nicel/nitel eşik aşıldıktan sonra, bir sonraki aşamaya geçmek için reel politik alan mücadelesi mücadelenin mutlak son belirleyici cephesidir. Peki sözkonusu eşik nedir; basitçe toplumsal bir fail olma nitel dönüşümünü yaratacak nicel birikim eşiği. Toplumsal fail olmadan, kitleselleşmenin ilk ayağını da reel politik alan üzerinden yapmaya, kitle tabanını doğrudan reel politik sahnede yaratmaya kalkarsan tavizkar olmaktan başka çıkar yol yoktur. Olası savrulmalarını ketleyecek bir toplumsal vicdan yoksa, subjektif varoluşunun kaprislerini ,kendini aşmak olarak kendine bile yutturursun, kaypaklık toplumsal varoluşundan kopmuş insan denen yaşam formunun egosunun temel taşı değil midir? Kendi varoluşunun açmazlarını çözmeye çalışmayı, egonun buyruklarına teslim olmayı, "keyifli uyuşukluk" içindeki kendi subjektif varoluşunun rastlantısal heveslerinin peşine düşmeyi ulvi bir toplumsal amaç uğruna yüce gönüllü bir çaba olarak rasyonalize ediverirsin. Yeterli koşullar sağlansın, sağlam bir kariyer garanti görünsün CEO olmayı bile sosyalizm uğrunda bir mücadele olarak rasyonalize edebilirim. Böylesine çakallarız işte hepimiz.
Şematize ederek dile getirmeye çalışırsam; reel politik alana, savrulmalara karşı sigorta işlevi görecek minimal bir toplumsal fail olmadan çıkılmazdan önce "toplumsal faili kurucu" pratiklerden geçmek gerekir. Bununla bağlantılı olarak bir başka şematizasyona başvurmam gerekiyor: Kitleselleşme kesintisiz tek bir süreç olmaktan ziyade, kanımca bir soğan gibi içerden dışarı doğru üste üste binen konsentrik farklı tabakalardan oluşan çok katmanlı bir süreçtir. En içteki tabaka solun kendi içinde kitleselleşmesini temsil eder, hedef kitle hali hazırda zaten solcu olanlardır. Sonra solculuğa yapısal olarak uygun eğitimli orta sınıfı temsil eden ikinci tabaka gelir. En dıştaki tabaka, halkın/proleteryanın geniş kitlesidir. Egemen Türkiye solunun tarihi hatası, birinci/ikinci vs halkalardaki kitleselleşmeyi gerçekleştirmeden en dıştaki tabakada kitleselleşmeye çalışması, büyük denizde boğulmayı küçük denizde yüzmeye tercih etmesidir. Örgütleyicileri örgütlemeden, halkı örgütlemeye kalkmasıdır. Bu yıkıcı güven nerden kaynaklanıyor, bilinçaltındaki "Haklıyız kazanacağız" Hegelci ethosundan değilse? Haklıyız kısmından hiç kuşku duymuyorum da, haklı olmanın kazanmayı nasıl garanti ettiğini bir türlü anlayamadım. Tarihin maddi yasalarının solculara ihsan ettiği varsayılan bu kazanma zorunluluğunun özgüveni yüzünden, sol kendi doğal kitlesini bile kaybetti; yeni zamanlara uygun alet edavat geliştirme gereği duymadı, nasıl olsa kazanacak ya..İşte bulunduğumuz yer; solu post-modern zamanlarda sırtlayabilecek iki kuşağın 98'lilerin ve 08'lilerin tamamen kaybedilmiş olması.
Buraya kadar dile getirdiğim eleştirilerden şimdi de şu bahsettiğim post-modern zamanlara uygun alet edavat ile neyi kastediyorum onu açayım;
POST-MODERN ZAMANLARDA DEVRİMİN YOLU "PHOTOSHOP"tan, ADOBE FLASH'tan GEÇER
Şimdi varsa Allah rızası için şu soruyu kendimize soralım; solumuzun 2010 yılında mücadele adına kullandığı alet edavatının, 20.yüzyıl başında Bolşeviklerin kullandığı alet edavattan farkı nedir? Eylem repertuarında, 1917'de Lenin'in elinde olanda bulunmayan ne var? Hatta Lenin'in repertuarının fazlası vardır eksiği yoktur. Aradan geçen koca bir yüzyıl ve onca devrim niteliğindeki teknolojilk atılımının, bir toplumsal hareketin alet kutusuna bir tanecik olsun yeni bir alet kazandırmamış olması nasıl mümkün olmuştur. Lütfen yanlış anlaşılmasın, altını çizerek vurguluyorum, ilkelerden değil aletlerden yöntemlerden bahsediyorum. Karşısında mücadele ettiğin egemen sınıf ve diğer politik rakiplerin teknolojinin getirdiği bütün yeni olanakları sonuna kadar kullanırken, senin bütün bu gelişmelerden uzak kalmanın herhangi meşru bir gerekçesi olabilir mi? Solun küresel boyutlarda uğradığı bozgunu gözardı etmiyorum; bundan elbette bizim solumuz da payını almıştır. Ancak dünyanın herhangi bir yerinde sol adına tablonun bizde olduğu denli karanlık olduğuna inanmıyorum. Şu anda Türkiye'nin dünyanın en sağcı bir kaç ülkesinden biri olduğunu düşünüyorum. İşte bu tablonun bu denli vahim olmasında, solun genel küresel gerileyişinin yanında kendi hatalarımızın da etkili olduğuna inanıyorum. Şimdi bu hataları masaya yatıralım.
Hataların en büyüğü bence, çok klişe bir laf olacak ama, çağın gerisinde kalmaktır, teknolojiyi kullanamamaktır. Çok "dan dun" bir şekilde ifade edeceğim: Türkiye solcusu yeteneksizdir, yaratıcı değildir. İçinde kendini huzurlu hissettiği rituelleri yineler durur..Bu rituellerden biraz uzaklaşıldığı zaman, klasik "sırça köşk", "masabaşı solculuğu" eleştirileri başlar..Solumuzun çocukluk hastalığı "teori alerjisidir", "pratik müptelelalığıdır". Üniversite okurken durum buydu, 20 yıl sonra hala bu. Dönüp dönüp bozuk plak gibi "Rahat koltuklarınızdan sokağa davet ediyoruz" namelerini yinelerler. Pratikten ve sokağa inmekten anladıkları da son derece muğlaktır. ODTÜ yıllarında MM önünde forum yapmayı anlarlardı, yaşlılıklarında da 1 Mayıs mitingine katılmayı..Bu palyatif ve son derece naif "pratik" anlayışı, iki yapısal boşluktan maluldur; 1. Kiminle ve kim olarak "sokağa ineceksin"? 2. Hadi indin..Ne yapacaksın, hangi medeti umacaksın?
Bu iki soru iki devasa felsefi soruna tekabül eder; 1. FAIL/ÖZNE 2. GÖSTERGELER DÜZENİ (ANLAM OLUŞTURUMU VE İLETİMİ, genel olarak İLETİŞİM/PROPAGANDA.
Eğer sokağa inme vakti geldiğine inanıyorsan iki varsayımda bulunuyorsun demektir:
1. Belli bir toplumsal fail/özne hali hazırda kurulmuştur.
2. Böyle bir fail olarak aktaracak bir anlam dizgesi oluşturulmuştur, ortada sergilenecek alternatif bir gösterge düzeni vardır.
Başkasını bilmem ama bu iki varsayım benim beynime büyük gelir, ki çocukluktan beri lakabım "kocakafa"dır, piyasadaki en büyük şapka bile kafama küçük gelir. Her iki varsayım da bugün doldurulmayı bekleyen koca açıklardır.
1., ortada bir fail yoktur,
2. Bir fail olarak iletilebilecek bir anlam yoktur.
Ha genel sosyalizm vaati var ya; bugün dünyada sosyalist insan sayısı kadar sosyalizm kavrayışı olduğuyla cevap vereyim..Kaldı ki, iletilecek anlam dizgesi derken "teoriyi" kastetmiyorum..Şunu kastediyorum; Situationist Enternasyonel akımının lideri Guy Debord içinde bulunduğumuz toplumu "Gösteri Toplumu" olarak niteler; egemen sistem "anlamı" gösteri üzerinden yaratır ve gösteri üzerinden iletir. Yani egemen sistem, teori, felsefe vs üzerinden uzun uzun düşünerek anlam yaratmaz, basit göstergelerle, imajlarla yaratır. Kitleleri de böyle kendine bağlar. "Sokağa çıkmak" da diyelim bir miting de Debord'cu anlamda bir "gösteri"dir; peki sol diyelim bir "miting" ile ne gibi bir imaj/anlam üretir ve dolaşıma sokar? İşte düşünülmesi gereken bu değil mi? Birkaç bin kişilik cılız bir orta yaşlı kalabalığı, -çevrede varsa eğer birkaç tane-, izleyenlere ne gibi alımlı bir imaj sunar? Sistemin sonsuz "gösteri" çeşitliliği karşısında, diyelim bir mitingin seyirlik olma ve örtük anlam iletme niteliği nedir? Daha basit dolayısıyla daha da güzel soru şu; sistem gösterilerini nerde sergiler? Sokakta mı, yoksa bütün bir yaşam çevresinde mi, varoluşun her en ufak deliğinde mi?
Anlatmaya çalıştığım şu; içinde bulunduğumuz "gösteri toplumu"nda, yaşamın her alanı, oturma odamız, yatak odamız, ofisimiz, güneşlendiğimiz sahilimiz vs hepsi bizim tipik solcunun yüklediği anlamıyla birer "sokaktır". Zira tüm bu alanlarda sistemin mantığını yeniden üreten göstergelerin bombardımanına maruz kalırız. Bu kapitalist gösterge bombardımanına, cılız bir mitingin, ya da bir mahalle çalışmasının patetik seyirliği ile alternatif yaratmak mümkün mü?
Kapitalist tüketim mantığını yayan göstergelere karşı alternatif bir mantığı yayan olarak bir gösteri değildir bir miting;
Miting bir ifadedir, taleptir, ingilizce olarak daha iyi bir karşılığı aklıma geliyor, bir "statement"dır, anlam üretici bir gösteri değil..Oysa bugün en büyük yapısal eksikliğimiz kapitalizme alternatif anlamlar üretmektir..Anlam ise, tıpkı sistemin yaptığı gibi ancak varoluşun bütün sathında üretilebilir; sınırları belirli, "sokak" gibi belirli bir lokalde değil..Lokalize bir gösteri sadece katılanlara bir çeşit muhalif olma katarsisi yaşatan bir rütueldir hepsi hepsi;
Katılanlar üzerine düşeni yapmış olmanın gönül rahatlığıyla keyifli uyuşuklularına geri dönebilirler. Bu anlamda aslında gericidir, mücadelenin çok daha talepkar varoluşundan sıyrılmayı sağlar, sol vicdana kredi açar küçük burjuva varoluşlara rahatça devam edebilmek için.
Peki anlam üretmekten neyi kastediyorum; hemen akla geleceğini bildiğim artık gerçekten kabak tadı veren şeyi değil, yani teoriyi değil..Türkiye solcusunun son derece naif bir teoricilik eleştirisi var, ve bu yine son derece naif ve arkaik bir pratik kavrayışı ile bağlantılıdır. Her türlü kendimizi yenilemeliyiz çağrısını teori batağına saplanmak olarak kavrar..Mitik bir teorici stereotipi vardır, gerçek hayatta bir karşılığı yoktur. Bizim solcumuza göre, bütün işi gücü bırakıp varolan bütün enerjisini, bütün boş zamanını teoriye ayırmak isteyen nevrotik bir tip vardır. Üstelik bu nevrotik tip, solun geneline kurtuluş reçetesi olarak bu teorik çalışmayı vaazeder. Bir kere teoriyle, hele hele Marxist teoriyle azıcık haşır neşir olmuş biri, tam da bu haşır neşirliği yüzünden teoriyi yüceltmez, teorinin herhangi bir araç olduğunu bilir.
Kendim bu saçma ve son derece yersiz suçlamayla pekçok kez muhattab olduğum için açayım; kendimi savunmak için değil, bu suçlamanın kendisi çok ciddi bir başka eksikliğimizi açığa çıkardığı için; empati eksikliğini, birbirimizi anlamak için minimal bir çaba bile göstermediğimizi.
Bu sitenin arşivi karışıtırılsa, benim uzun teorik yazıların olabildiğince gözden uzaklara atılması gerektiğini, sitenin işlevinin uzun uzun tartışmalardan ziyade günlük hayata yönelik küçük küçük pratik uygulamalara endeksli olması gerektiğini dile getiren tonlarca yazım bulunabilir. Ta en başından beri benim yola çıktığımız arkadaşlara yönelik en büyük sitemim, işi gücü bırakıp teorik yazı yazmamalarına değil, uygulamaya sokmaya çalıştığımız pratik yönelimli bölümleri yaşatmak için hiçbirşey yapmamalarına idi. Sitede bir ara Logo çizdirme gündeme geldi..Tek bir Allah'ın kulu çıkıp da çevresinde ya da internette bir araştırma yapıp nasıl profesyonel bir logo çizdirilebileceğini araştırmadı, birkaç saatini ayırmadı..Bu basit bir logo çizdirmek olayı değildir, bu bir kollektif fail olma pratiğidir..Özne böyle ufak tefek gözeneklerden çıkar ve yayılır..Sokağa çıkmak ha; kimle sokağa çıkacaksın, iyi kötü kollektif bir oluşumun patetik angaryaları için dahi iki saatini bile ayırmaktan aciz bir nostaljik kanka kulbüyle mi?
Şöyle bir iddiam vardı; şu siteyi Avrupa'da ya da ABD'de çıkarsak şimdiye kadar onbinlerce katılımcısı ve birkaç yüz webadmini olurdu..Olacakları sıralayayım; böyle bir platformun gereğine inandıysa bir kişi, hemen oturup Joomla'yı öğrenirdi mesala, tek bir gariban bu çapta bir sitenin teknik işlerinin altından kalkamaz, yardımına yetişeyim diye. Ama bizde herkes assolist olma hevesindedir, angarya işleri muhtarın karısı yapar, bizim pratikçi arkadaşlarımız ise görüşlerini yazarak katkılarda bulunur sadece, böyle bir sitenin teknik işlerini üzerine alabilecek duruma gelmeye çalışmanın da bir "pratik" olacağını görmez pek..Sonra böyle bir sitenin gereğine inan biri, saydığım yerlerde siteye katılması için çevresindekileri teşvik eder, viral bir reklam kampanyası başlatırdı. Batı'da sosyal siteler de böyle doğmuştur zaten..Sonra en önemlisi, herkes kendi yaratıcı önerilerini getirir sitede şunlar şunlar olmalı vs derdi ve kendi önerisini gerçekleştirmenin yollarını arardı.
Peki bizde durum ne? Bütün yapabildiğimiz ne? Yazmaktan başka ne üretebiliyoruz bu sitede? Herkes yazıyor sadece..Kimsenin başka en küçük bir vizyonu yok. Bir "teorici" olarak birilerini şaşırtma adına belirteyim; gösteri toplumunda yazının bir hükmü kalmamıştır. Kimsenin "bir kitap okuyup bütün hayatının değişeceği" yoktur. Uzun uzun yazarak birşeyleri değiştirme şansımız yoktur. Post-modern gösteri toplumunda anlam başka düzlemlerde üretiliyor, metin düzleminde değil. İşte bu yüzden "Devrimin yolu Photoshop'tan geçer" dedim. Post-modern gösteri toplumunda "devrimci pratik" Multimedya yazılımlarını kurup, onlarla farklı göstergeler üretebilecek düzeye gelebilmek için teknik düzeyini arttırmaktır. Bu kasıtlı olarak abartılmış kışkırtıcı sloganla anlatmaya çalıştığım, Guy Debord'un Situationist Enternasyonal'inin "sanatı avamlaştırarak öldürmek" perspektifidir. Bu bağlamda geçerken belirteyim "Ruj Lekesi" ve genel olarak Guy Debord okulu, post-modern zamanlarda sol politika yapabilmek için okunması elzem bir başucu kitabıdır, 1 Mayıs mitingine katılmaktan çok daha zengin bir eylem pratiği için büyük esinler sunar..
Devrimin Photoshop ya da Adobe Flash öğrenmekten geçtiği tezini çok bilinen bir örnekle açayım;
ZEİTGEİST ÖRNEĞİ
Bizim "pratikçi" solumuzun hangi klasik pratik anlayışı, şu fenomen haline elmiş Zeitgeist film serisi kadar etkili olmuştur? Lütfen örneğin içeriğine taklmayalım, biçimi üzerine yoğunlaşalım. Zeitgeist'ın internette nasıl viral bir hızla yayıldığını hatırlayalım. Dikkat edilmesi ereken çok önemli ayrıntı şu; bu film teoriyle haşır neşir olan, sola yakın duran insanlardan daha çok politikayla hiçbir alakası olmayan "sıradan" insanlara ulaştı; kapitalizmin işleyişi hakkında son derece alakasız insanlara bazı mesajlar iletebildi..Filmin içeriğinde eleştirilecek tonlarca şey bulunabilir; dikkat edilmesi gereken bu filmin post-modern iletişim paradigmasını nasıl kendi lehine çevirebildiğidir. Nasıl yapılmıştır bu film? Şu vatandaşın kendi bireysel çabasıyla;
http://en.wikipedia.org/wiki/Peter_Joseph
Peki ne gerekmiştir bu produksiyonu yaratmak için; bir bilgisayar ve bir grafik programı, muhtemelen bütün masraf birkaç bin doları geçmemiştir. Eski zamanlarda sol böyle bir propaganda filmi yapmayı hayal edebilir miydi?
Şimdi sahip olduğumuz hangi propaganda kanalı, hangi devrimci pratik, hangi mahalle çalışması Zeitgeist'ın yarattığı etkinin yanına yaklaşabilir?
Malum örnekler çoğaltılabilir, kendimi bildim bileli bu örnekleri de verir dururum..Bütün bu gerçekler ortada dururken hala teorici olma imalarına maruz kalma bütün saçımı başımı tek tek yolma isteği doğuruyor, onca yazdığım ortada duruken, bunca tartışma yapılmışken..
Sitede sadece uzun yazıların yazılıyor olması kararlı bir iradenin değil, çaresizliğin sonucudur, elden başka birşey gelmiyor..Ortada farklı alternatifler dururken uzun uzun yazılar yazmayı tercih etmek değildir sözkonusu olan..Bu sitenin daha birinci gününden itibaren ben Portal bir site olmalı dedim durdum..
Mecbur bırakıldım, bir kez daha meramımı örneklerle açıklayacağım;
Facebook iletleri sayesinde bizden yeni bir siteyi keşfettim;
Güncel olayları tiye alıyor, dalga geçiyor, satirik bir dille kafasını buluyor..Fırlama bir perspektifle bakıyor olaylara. Edindiğim izlenimlere göre de bir hayli popüler olmuş durumda..
Ekşi sözlüğün muazzam başarısından sözetmeye bile gerek yok. Keza Facebook'tan,Wikipedia'dan.
Bütün bu internet fenomenleri neyi gösterir? İçinde bulunduğumuz zamanların ietişim paradigması budur ve bunun değişeceği de yoktur..Yeni norm budur, alternatif anlam yaratıp yaymanın zemini budur, miting değil..Tekrar hatırlatma; özellikle anlam üretme ve yayma diyorum, mücadelenin karara bağlanacağı alan değil. Elbetteki karar sokakta verilecektir. Ancak anlam üretip yaymanın zemini olarak iletişim üzerine düşünüyorsak, standartlar bunlardır. Kamusal alanların çökertildiği bir dünyada, sınıf nerde biraraya gelip kollektif bilinç üretecek..Bana sorarsanız bugün yegane kamusal alan İnternet'tir.
Peki bu yeni standartların ortak özelliği nedir? Tabii ki kolay tüketilebilmesidir, tabii ki görselliktir, viral bir şekilde çoğalabilmesidir..Derinlikten kaybedilmiştir ama yüzey sınırsızca yayılmıştır. Solun yüzeysel de olsa bu çoğalmaya gözlerini kapamaması gerekir, zira pekçok başarılı örneğin gösterdiği gibi sol adına büyük açılımlar gündemdedir artık. İnsanlara ulaşmanın alanları buralardır. Etkili olan iletişim zemini budur.
Yaşlı solumuzun arkaik yöntemleri ile bu yeni iletişim paradigmasında kendine yer edinmesi mümkün değildir. Ya teknolojiyi kullanmasını öğrenecek, ya da Kanarya Severler Derneği kabilinden bir yapılanma olarak kendi üzerine kapanacak.
İşin ironik yanı, İslamcıların paradoksal biçimde teknolojiye bizlerden çok daha açık olmaları. Siz bir Sosyalist Evlendirme sitesi duydunuz mu? Yüzlerce İslami Eş bulma sitesi var..Her başarılı site örneğinin İslami bir vrsiyonu var. Kendi Facebook'ları bile var artık..Sitenin adını anarak internet polislerinin dikkatini çekmeyeyim, ama Wikipedia'da Facebook'un ingilizce maddesinde linkini görebilirsiniz..
Umarım bu yazdıklarımdan sonra bir daha işi gücü bırakalım teori yapalım türünden çocukca tepkilere maruz bırakılmam..
Bilmiyorum akıllara kazınması için büyük harflerle mi yazsam; ben herşeyi bırakalım teoriye bakalım demedim hiçbir zaman..Teori bu sitede yapılacaklar arasında en son sıralarda gelir..Bana kalsa, elimde kaynak olsa kurmak isteyeceğim site teorik tartışma sitesi değil, "pratik" uygulamalar sayesinde insanların birbirini bulmasını ve süreğen bir iletişim/etkileşim içinde olmalarını sağlayacak bir site olurdu..İnanmayan "Planlanan Bölümler" kısmında dile getirdiğim site ütopyama baksın..Ben ta en başından beri bu sitenin "pratik"yönüne vurgu yaptım. Post-modern zamanlarda, soğanın birinci halkasında kitleselleşmeye yönelik olası tek devrimci pratik etkili bir kitlesel iletişim platformu kurmak ve kollektif muhalif bir ses olarak çıkmayı başarmaktır. Ülkede bugün en büyük eksiklik böyle bir ses ve bu sesi oluşturabiecek kamusal alandır..Çivisi çıkmış, bütün kamusal alanları alışveriş merkezlerine çevrilmiş bir dünyada İnternet "mahalledir" ve etkili bir İnternet platformu kurmak da "mahalle çalışmasıdır". Aksini iddia eden İstanbul gibi bir cehennemde kollektif bilinç için "kurucu"işlevi görecek tek bir tane olsun kamusal alan göstermekle yükümlüdür. Bunu gösteremeyen, sokağa inme talebiyle boş konuşmaktan öte hiçbirşey ifade etmiyordur. Kimsenin 2-3 saat trafikte takılmayı göze alıp toplumsal pratik faaliyet içinde bulunmayı isteyeceği yoktur..Kamusal alan yoksa sol da yoktur..
Üye eleştirileri
-
2010-10-22 12:43:55 |SAdministrator| hasever
-
2010-10-22 13:21:57 |SAdministrator| onder

Pratikçi bir damarımız olduğu fikrine katılamayacağım Hasan..
Bizdeki faaliyetleri pratikçilikten daha alışkanlıkçı vs diye nitelemek lazım..Eski köye yeni adet getirme atasözünde ifadesini bulur. Murat Belge'den bir aktarmayla açayım, sevmem kendisini ama maalesef sola yönelik söylediklerinde haklılık payı var.
"Bunlar güya kendini Bolşevik sanır" diye girdikten sonra "Osya Bolşevik dediğin adam bir malikaneye sızıp sahibi hakkında bilgi toplaması gerekiyorsa, gider bilmiyorsa da öğrenir aşçı olur, malikanede aşçı olarak işe başlamayı başarır ve istediği bilgiyi topar" demişti..Benim pratikçilikten anladığım budur ve bunu en azından kendi çevremde göremedim..
Yaratıcılık konusunda ise farklı düşünmüyoruz aslında..Tabii ki sol içinde çok yetenekli insanlar var..Aksi düşünülebilir mi..Ben genel tablodan bahsediyordum kuşkusuz..
Yazıdaki asıl dertlerimden biri de aslında işte bu yeteneklerin atıl duruyor olmasıdır..Egemen solun bu atıl yeteneklere ulaşabilecek yöntemler geliştirmektense, binde bir oy alacağını bile bile 10 küsür yıldır seçimlere odaklanması yazının ana fikriydi aslında..tam da bu yüzden sol yaşlıdır demeye getirdim..kendi tabanını çekemedi..
Mesele e-hayalet falan değil aslında..böyle bir çaba tabandan başarıya ulaşamaz..ulaşır belki ama bizim çevremizde böyle bir kadro yok..asıl eleştiri noktası böyle bir site çıkarmakla yükümlü olan solun örgütlü egemen kesiminin bu tür iletişim platformundan ziyade arkaik gazete formunu seçmesidir..8 yıl sonra birgün'ün durumu ortada..Taraf'a kador yetiştirmekten başka bir etkisi olmadı..
e*hayalet, bakın elinizdeki olanaklarla bu işi yapabilirdinize kendince bir örnek..bunca kador eksikliğine rağmen bir örnek olma derdi..Birgün yerine böyle bir siteye yönelmeleri gerekirdi..anlatılmak istenen buydu..
-
2010-11-26 17:48:57 |Publisher| ismet tekerek

Aşağıdaki şerhlerden sonra metnin altına kendi imzamı da atabilirim. Eline, sağlık. Yalnız insan bazen zihni hızlı gider ve eli yazmak için onu yakalayamazken, bazı şeyleri de atlayabiliyor; ya da öfke zihni hızlandırıyor, zihin hızlandıkça öfke de artıyor. Neyse…
1)a-) Hegel’deki determinizmin Marx’ı etkilemesi üzerine: Bu determinizmin herhalde ilk göze çarptığı nokta, tarihin yasalara bağlı olarak belli bir amaca (özgürlük) doğru ilerlemesi tezi olsa gerek. Hegel’e dair doğru bir tespittir.
Ancak bu konuda sadece Hegel’e mim konulması biraz kafa karıştırıcı ve kestirmeci. Felsefe tarihini –Hegelci ilkeye göre- incelersek filozofların matruşka bebekler gibi iç içe durduğunu görebiliriz. Marx’ı açarız içinden Hegel çıkar, Hegel’i açarız içinden pek çoğunun yanında örneğin Spinoza çıkar, ad infinitum. Spinoza-Marx ilişkisi bir anda, kolayca göze çarpmayan ve pek de incelenmemiş bir şey olduğu üzere ve Marx’ın da kendi göndermeleri nedeniyle akla hemen Hegel-Marx ilişkisi gelir.
Hegel deterministse, bunun bir ve belki en önemli nedeni de ondaki Spinoza etkisi olabilir. (Kaldı ki, çağdaşları da aynı akıma kapılmıştır). Determinizme –hatta fatalizme- dair en keskin eleştirilerden aslan payını Spinoza almıştı. Hegel’in bu eleştirileri dikkate alarak, ama Spinoza’dan da vazgeçmeyerek, yapabileceği şey Spinoza’yı rehabilite etmekti. Etti mi etmedi mi tartışılır. Ama gayesi bu idi.
Not: Tarih tezindeki teleolojik yaklaşımın kökeninde asıl Aristoteles’in yattığı söylenebilir. Bunu burada derinleştirmeye gerek yok.
b-) Kaldı ki, Hegel’in, doğa felsefesi, toplum/devlet teorisi bakımından bir determinist-mekanikçi bakışı değil, tam tersine o günlerde “geri” bulunan organikçi yaklaşımı kabul ettiğini iddia edebiliriz. Aslında, 18.yy başlarında (Kant dönemi) zirveye oturan mekanikçilik, yüzyılın sonuna doğru (Hegel dönemi) eski şaşaasını kaybetmişti, sorgulanıyordu. Çünkü mekanikçiler, sanki ellerinde bir cetvel varmış gibi, mekanik anlayışı gördükleri her şeye uygulamaya çalışıyordu ama tutmuyordu, cetvel ölçmüyordu. O kadar ki, embriyonun içinde bile mekanik bir tasarım olduğu iddia ediliyordu. Ama dönemin iki biyologu –adlarını hatırlamıyorum- mikroskobun da yardımıyla gözlemler yaptıklarını ve embriyonun kendiliğinden geliştiğini, içinde de bir makineye rastlamadıklarını açıklasalar da bunlar mekanikçileri tatmin etmiyordu. O günlerdeki organikçi yaklaşım, sonra modern biyolojinin doğuşunu sağlayacaktır. Dönemin bilimcileri açısındansa Hegel’in yaklaşımı gülünç bulunacaktı (“mantığı” yüzünden de dönemin filozoflarınca kendisine “şarlatan”, “hokkabaz” sıfatları yapıştırılacaktır, o ayrı). Hegel’den biraz önce, Descartes’tan yaklaşık 150-200 yüzyıl sonra, Kant serinkanlılıkla, hâlâ, mealen “canlıların mekanik tasarım tarafından harekete geçirilmediğini bilemeyiz” diyerek meşhur bilinemezci tavrının altında, mekanikçiliğe toz kondurmuyordu, mahçupça. (Aynı Kant, kariyerine fizikle başladığı gençlik yıllarında, kozmoloji hakkında “uçarken”, hocası önüne Newton’ın çalışmalarını koyunca, uçmaktan vaz geçer.)
c-) Hegel, tahminlerin aksine, döneminde yaygın bir yaklaşım olan evrime karşıydı (ondan biraz sonra Darwin bu yaklaşımı bilimsel bir çerçeve içinde teorize edip, dünyaya sunacaktır). Toplum söz konusu olduğunda devrimden ziyade evrime yakın dursa da! Göklere çıkarılan Newton’un hareket teorisine karşı, o, Kepler’inkini savunuyordu. Dahası, hâlâ, Aristoteles’in dört element teorisine sâdıktı. En sıradışı olanı ise, Güneş’in çevresinde dört gezegen olması gerektiğini ispatlamaya girişmesiydi. Bunlar, kendi dönemi için bile çılgınca gelebilen iddialardı. Öyle ki, Hegel’in doğa felsefesi, kendi döneminde –elbette şimdi de- doğanın nasıl “çalışılmaması” gerektiğine örnek gösteriliyordu. Bilimcilerin, Hegel’i bir “gerici” sayması boşuna değil. Bugün hayatta olsa, Einstein’i bile reddeceğini öne sürüyorlar. Olabilir.
Not: Hegel’in doğa bilimlerinde kendini pek fazla geliştirmediği söylense de eksiklerini bu alanda ilerlemiş Schelling’ten tamamlamaya çalışıyordu, ama burada bir bozacı-şıracı ikilisiyle karşılaşıyoruz. Çünkü Schelling de, tıpkı eskilerden Bruno gibi, doğanın kendisinin bütünüyle, canlı bir varlık olduğunu ispatlama peşindeydi.
Peki, Hegel, yukardaki örnekler ışığında, bir inatçı, inakçı, yoksa bir aptal mıydı? Doğa felsefesini yazarken o meşhur melankoli nöbetlerinden birine mi tutulmuştu yoksa?
Bir filozof, dahası Hegel gibi bir filozof, kendi döneminde henüz yerleşmemiş, toplumsal etkileri iyice anlaşılmamış her yeni bilimsel teoriye balıklama atlamaz. Hele felsefe, Hegel’e göre, her şey olup bittikten sonra sahneye çıkıyorsa. Hegel’in “günü yakalamak” için alelacele koşturduğunu sanmıyorum. Ayrıca, filozof, bilimsel gelişmeleri kendine göre takip edebilir, seçebilir, yorumlayabilir, deşifre edebilir, revize edebilir de. Hele, doğa bilimleri ve felsefenin bugün olduğu denli birbirinden ayrılmadığı o dönemlerde. Bir uzmanın dediğine göre, Hegel’in asıl amacı akılsallığın sınırlarını –Hegel’e göre- ihlâl eden bilimsel teorileri çürütmekti.
Kaldı ki, yönteme dair kendi ilkelerini Mantık Bilimi’nde dile getiren Hegel, bu ilkelerin her alana –mekanikçilerin yaptığı gibi- uygulanması gerektiğini söylememiştir. Hegel’e göre, her bilim kendi yöntemini, nesnesinin gereğine göre, kendi geliştirecektir. İlkeleri de, yine o alanın kendi içkin mantığına göre türetilecektir. Örneğin, bir disiplinin ilkelerini başka bir disipline uygulamak, formalizmden başka bir şey değildir (Beiser, 2005, s. 202). (Benzer yaklaşımı, Napolyon’u eleştirirken de sergiler. Napolyon, Fransa’ya İspanya’nın anayasasını ithal etmeye kalkışır. Hegel’e göre, İspanyol anayasası İspanyol kültürünün bir ürünüdür, Fransa’ya uygulanamaz.) Hegelci yöntemin bilimler bilimi ilân edilmesi, bana kalırsa, Marksist bir çarpıtmadır, ve onu şu meşhur cetvel gibi kullanan da onlardır. Bence Hegel bundan sorumlu tutulamaz.
Sistematik felsefe geleneğinin son temsilcisi olan Hegel’in (organik) doğa felsefesi doğrudan okunmayabilir ama doğa felsefesiyle aynı yaklaşıma sahip başka şeyler yanında örneğin Devlet teorisi (hukuk/etik) bugün hâlâ listelerdedir.
Son olarak diyebiliriz ki, Kuhn’un meşhur “paradigmalar” tezine göre, dünya aynı dünyadır ama bilimsel bakışlar değişmektedir. Eski Yunan’ı; Newton fiziğini, mekaniği, keşfetmediler diye aptal ilân etmenin bir âlemi yoktur. Çünkü, ihtiyaçları yoktu, nasıl olsa “âlet” köleleri vardı.
2)Türkiye solunun yeni iletişim kanallarını, araçlarını kullanmada gösterdiği hantallık üzerine: Bence, beceriksizliklerinden değil, küçümsediklerinden, isteksizliklerinden. Solun, en basit solun bile, taşıdığı entelektüel bakış, popülerin, yeninin gelip geçici olduğunu ileri sürer. Bir yandan popülerleşmek isterken, öte yandan popülere bu tepeden bakış çözülmesi gereken bir ikilemdir. Ancak yavaş yavaş onların da bu “gidişat”a boyun eğdiğini gözlemliyoruz. Teknolojinin iletişim araçları, vs.
Başka bir âlemden şöyle bir örnek vereyim: Galiba son belediye seçimlerinde, eski Saadet Partisi (N.Kurtulmuş), seçim kampanyasında Ceza’nın “Fark var” adlı şarkısını kullanmak istemiş. Ceza, vermemiş şarkıyı. Verseydi, bence, parti için şahane bir kampanya atağı olacaktı. Örneğin Konya’nın Kulu ilçesinin sokakları hip hopla cayır cayır yanacaktı. Saadet, doğrudur, bu bakımdan 1-0 öndedir.
Fakat Saadet, ya da sağ, her zaman pragmatiktir. Sol ise, pragmatik olmaktansa yok olmayı tercih eder. Yeninin, popülerin vs.nin kullanımı meselesi, bu pragmatizm konusuna yeni ya da farklı bakışlarla çözülebilir herhalde.
3)Zeitgeist örneği, beni tedirgin de ediyor. Şimdi Zeitgeist’ı sen sevmişsin belli. Ama aynı hızla, sevmediğin, kontrol edemeyeceğin şeyler de yayılıyor. Çöpler de aynı hızla yayılıyor. Sana ukalalık etmeyeyim ama Niçe’nin bir sözünü hatırlıyorum, mealen: “Canavarla savaşırken canavar olmayın”.
Yorumlar
1)a-) Hegel’deki determinizmin Marx’ı etkilemesi üzerine: Bu determinizmin herhalde ilk göze çarptığı nokta, tarihin yasalara bağlı olarak belli bir amaca (özgürlük) doğru ilerlemesi tezi olsa gerek. Hegel’e dair doğru bir tespittir.
Ancak bu konuda sadece Hegel’e mim konulması biraz kafa karıştırıcı ve kestirmeci. Felsefe tarihini –Hegelci ilkeye göre- incelersek filozofların matruşka bebekler gibi iç içe durduğunu görebiliriz. Marx’ı açarız içinden Hegel çıkar, Hegel’i açarız içinden pek çoğunun yanında örneğin Spinoza çıkar, ad infinitum. Spinoza-Marx ilişkisi bir anda, kolayca göze çarpmayan ve pek de incelenmemiş bir şey olduğu üzere ve Marx’ın da kendi göndermeleri nedeniyle akla hemen Hegel-Marx ilişkisi gelir.
Hegel deterministse, bunun bir ve belki en önemli nedeni de ondaki Spinoza etkisi olabilir. (Kaldı ki, çağdaşları da aynı akıma kapılmıştır). Determinizme –hatta fatalizme- dair en keskin eleştirilerden aslan payını Spinoza almıştı. Hegel’in bu eleştirileri dikkate alarak, ama Spinoza’dan da vazgeçmeyerek, yapabileceği şey Spinoza’yı rehabilite etmekti. Etti mi etmedi mi tartışılır. Ama gayesi bu idi.
Not: Tarih tezindeki teleolojik yaklaşımın kökeninde asıl Aristoteles’in yattığı söylenebilir. Bunu burada derinleştirmeye gerek yok.
b-) Kaldı ki, Hegel’in, doğa felsefesi, toplum/devlet teorisi bakımından bir determinist-mek anikçi bakışı değil, tam tersine o günlerde “geri” bulunan organikçi yaklaşımı kabul ettiğini iddia edebiliriz. Aslında, 18.yy başlarında (Kant dönemi) zirveye oturan mekanikçilik, yüzyılın sonuna doğru (Hegel dönemi) eski şaşaasını kaybetmişti, sorgulanıyordu. Çünkü mekanikçiler, sanki ellerinde bir cetvel varmış gibi, mekanik anlayışı gördükleri her şeye uygulamaya çalışıyordu ama tutmuyordu, cetvel ölçmüyordu. O kadar ki, embriyonun içinde bile mekanik bir tasarım olduğu iddia ediliyordu. Ama dönemin iki biyologu –adlarını hatırlamıyorum- mikroskobun da yardımıyla gözlemler yaptıklarını ve embriyonun kendiliğinden geliştiğini, içinde de bir makineye rastlamadıkları nı açıklasalar da bunlar mekanikçileri tatmin etmiyordu. O günlerdeki organikçi yaklaşım, sonra modern biyolojinin doğuşunu sağlayacaktır. Dönemin bilimcileri açısındansa Hegel’in yaklaşımı gülünç bulunacaktı (“mantığı” yüzünden de dönemin filozoflarınca kendisine “şarlatan”, “hokkabaz” sıfatları yapıştırılacakt ır, o ayrı). Hegel’den biraz önce, Descartes’tan yaklaşık 150-200 yüzyıl sonra, Kant serinkanlılıkla , hâlâ, mealen “canlıların mekanik tasarım tarafından harekete geçirilmediğini bilemeyiz” diyerek meşhur bilinemezci tavrının altında, mekanikçiliğe toz kondurmuyordu, mahçupça. (Aynı Kant, kariyerine fizikle başladığı gençlik yıllarında, kozmoloji hakkında “uçarken”, hocası önüne Newton’ın çalışmalarını koyunca, uçmaktan vaz geçer.)
c-) Hegel, tahminlerin aksine, döneminde yaygın bir yaklaşım olan evrime karşıydı (ondan biraz sonra Darwin bu yaklaşımı bilimsel bir çerçeve içinde teorize edip, dünyaya sunacaktır). Toplum söz konusu olduğunda devrimden ziyade evrime yakın dursa da! Göklere çıkarılan Newton’un hareket teorisine karşı, o, Kepler’inkini savunuyordu. Dahası, hâlâ, Aristoteles’in dört element teorisine sâdıktı. En sıradışı olanı ise, Güneş’in çevresinde dört gezegen olması gerektiğini ispatlamaya girişmesiydi. Bunlar, kendi dönemi için bile çılgınca gelebilen iddialardı. Öyle ki, Hegel’in doğa felsefesi, kendi döneminde –elbette şimdi de- doğanın nasıl “çalışılmaması” gerektiğine örnek gösteriliyordu. Bilimcilerin, Hegel’i bir “gerici” sayması boşuna değil. Bugün hayatta olsa, Einstein’i bile reddeceğini öne sürüyorlar. Olabilir.
Not: Hegel’in doğa bilimlerinde kendini pek fazla geliştirmediği söylense de eksiklerini bu alanda ilerlemiş Schelling’ten tamamlamaya çalışıyordu, ama burada bir bozacı-şıracı ikilisiyle karşılaşıyoruz. Çünkü Schelling de, tıpkı eskilerden Bruno gibi, doğanın kendisinin bütünüyle, canlı bir varlık olduğunu ispatlama peşindeydi.
Peki, Hegel, yukardaki örnekler ışığında, bir inatçı, inakçı, yoksa bir aptal mıydı? Doğa felsefesini yazarken o meşhur melankoli nöbetlerinden birine mi tutulmuştu yoksa?
Bir filozof, dahası Hegel gibi bir filozof, kendi döneminde henüz yerleşmemiş, toplumsal etkileri iyice anlaşılmamış her yeni bilimsel teoriye balıklama atlamaz. Hele felsefe, Hegel’e göre, her şey olup bittikten sonra sahneye çıkıyorsa. Hegel’in “günü yakalamak” için alelacele koşturduğunu sanmıyorum. Ayrıca, filozof, bilimsel gelişmeleri kendine göre takip edebilir, seçebilir, yorumlayabilir, deşifre edebilir, revize edebilir de. Hele, doğa bilimleri ve felsefenin bugün olduğu denli birbirinden ayrılmadığı o dönemlerde. Bir uzmanın dediğine göre, Hegel’in asıl amacı akılsallığın sınırlarını –Hegel’e göre- ihlâl eden bilimsel teorileri çürütmekti.
Kaldı ki, yönteme dair kendi ilkelerini Mantık Bilimi’nde dile getiren Hegel, bu ilkelerin her alana –mekanikçilerin yaptığı gibi- uygulanması gerektiğini söylememiştir. Hegel’e göre, her bilim kendi yöntemini, nesnesinin gereğine göre, kendi geliştirecektir . İlkeleri de, yine o alanın kendi içkin mantığına göre türetilecektir. Örneğin, bir disiplinin ilkelerini başka bir disipline uygulamak, formalizmden başka bir şey değildir (Beiser, 2005, s. 202). (Benzer yaklaşımı, Napolyon’u eleştirirken de sergiler. Napolyon, Fransa’ya İspanya’nın anayasasını ithal etmeye kalkışır. Hegel’e göre, İspanyol anayasası İspanyol kültürünün bir ürünüdür, Fransa’ya uygulanamaz.) Hegelci yöntemin bilimler bilimi ilân edilmesi, bana kalırsa, Marksist bir çarpıtmadır, ve onu şu meşhur cetvel gibi kullanan da onlardır. Bence Hegel bundan sorumlu tutulamaz.
Sistematik felsefe geleneğinin son temsilcisi olan Hegel’in (organik) doğa felsefesi doğrudan okunmayabilir ama doğa felsefesiyle aynı yaklaşıma sahip başka şeyler yanında örneğin Devlet teorisi (hukuk/etik) bugün hâlâ listelerdedir.
Son olarak diyebiliriz ki, Kuhn’un meşhur “paradigmalar” tezine göre, dünya aynı dünyadır ama bilimsel bakışlar değişmektedir. Eski Yunan’ı; Newton fiziğini, mekaniği, keşfetmediler diye aptal ilân etmenin bir âlemi yoktur. Çünkü, ihtiyaçları yoktu, nasıl olsa “âlet” köleleri vardı.
2)Türkiye solunun yeni iletişim kanallarını, araçlarını kullanmada gösterdiği hantallık üzerine: Bence, beceriksizlikle rinden değil, küçümsediklerin den, isteksizlikleri nden. Solun, en basit solun bile, taşıdığı entelektüel bakış, popülerin, yeninin gelip geçici olduğunu ileri sürer. Bir yandan popülerleşmek isterken, öte yandan popülere bu tepeden bakış çözülmesi gereken bir ikilemdir. Ancak yavaş yavaş onların da bu “gidişat”a boyun eğdiğini gözlemliyoruz. Teknolojinin iletişim araçları, vs.
Başka bir âlemden şöyle bir örnek vereyim: Galiba son belediye seçimlerinde, eski Saadet Partisi (N.Kurtulmuş), seçim kampanyasında Ceza’nın “Fark var” adlı şarkısını kullanmak istemiş. Ceza, vermemiş şarkıyı. Verseydi, bence, parti için şahane bir kampanya atağı olacaktı. Örneğin Konya’nın Kulu ilçesinin sokakları hip hopla cayır cayır yanacaktı. Saadet, doğrudur, bu bakımdan 1-0 öndedir.
Fakat Saadet, ya da sağ, her zaman pragmatiktir. Sol ise, pragmatik olmaktansa yok olmayı tercih eder. Yeninin, popülerin vs.nin kullanımı meselesi, bu pragmatizm konusuna yeni ya da farklı bakışlarla çözülebilir herhalde.
3)Zeitgeist örneği, beni tedirgin de ediyor. Şimdi Zeitgeist’ı sen sevmişsin belli. Ama aynı hızla, sevmediğin, kontrol edemeyeceğin şeyler de yayılıyor. Çöpler de aynı hızla yayılıyor. Sana ukalalık etmeyeyim ama Niçe’nin bir sözünü hatırlıyorum, mealen: “Canavarla savaşırken canavar olmayın”.
Bizdeki faaliyetleri pratikçilikten daha alışkanlıkçı vs diye nitelemek lazım..Eski köye yeni adet getirme atasözünde ifadesini bulur. Murat Belge'den bir aktarmayla açayım, sevmem kendisini ama maalesef sola yönelik söylediklerinde haklılık payı var.
"Bunlar güya kendini Bolşevik sanır" diye girdikten sonra "Osya Bolşevik dediğin adam bir malikaneye sızıp sahibi hakkında bilgi toplaması gerekiyorsa, gider bilmiyorsa da öğrenir aşçı olur, malikanede aşçı olarak işe başlamayı başarır ve istediği bilgiyi topar" demişti..Benim pratikçilikten anladığım budur ve bunu en azından kendi çevremde göremedim..
Yaratıcılık konusunda ise farklı düşünmüyoruz aslında..Tabii ki sol içinde çok yetenekli insanlar var..Aksi düşünülebilir mi..Ben genel tablodan bahsediyordum kuşkusuz..
Yazıdaki asıl dertlerimden biri de aslında işte bu yeteneklerin atıl duruyor olmasıdır..Egem en solun bu atıl yeteneklere ulaşabilecek yöntemler geliştirmektens e, binde bir oy alacağını bile bile 10 küsür yıldır seçimlere odaklanması yazının ana fikriydi aslında..tam da bu yüzden sol yaşlıdır demeye getirdim..kendi tabanını çekemedi..
Mesele e-hayalet falan değil aslında..böyle bir çaba tabandan başarıya ulaşamaz..ulaşı r belki ama bizim çevremizde böyle bir kadro yok..asıl eleştiri noktası böyle bir site çıkarmakla yükümlü olan solun örgütlü egemen kesiminin bu tür iletişim platformundan ziyade arkaik gazete formunu seçmesidir..8 yıl sonra birgün'ün durumu ortada..Taraf'a kador yetiştirmekten başka bir etkisi olmadı..
e*hayalet, bakın elinizdeki olanaklarla bu işi yapabilirdinize kendince bir örnek..bunca kador eksikliğine rağmen bir örnek olma derdi..Birgün yerine böyle bir siteye yönelmeleri gerekirdi..anla tılmak istenen buydu..
Vurgunu anlıyorum. Zanaatsız olmamıza dair benim de bir sürü gözlemim ve eleştirim var fakat bu soldan ziyade toplumsal bir gerçekliğimiz. Yani bizim toplum, beceri sahibi de biz değiliz değil. Tamam bu bir mazeret olmayabilir ama gerçekliği de yok değil.
Eski Yugoslavya’dan gelen insanlarda gözlemlediğim bir şey vardı. En işe yaramazında dahi bir el becerisi, meslek tecrübesi bulunuyordu. Şaşırarak vakıf olmuştum. Biz ne kadar “teorik” kalmışsak onlar da o kadar “pratik”leşmişl er; her ikisi de yanlış noktada dengelenmiş.
“Haklıyız kazanacağız” vurgunu ben de çok düşünmüşümdür. Ben buna “niyetli” olmak diyorum ve en nefret ettiğim tanımlama “iyi niyetli bir arkadaşımız” tanımlanmasıdır . İyi de biz cennet cehennem peşinde değiliz ki.
“Devrimci irade” vurgusu eksik kalmış yazıda. Ben tamamlayayım. Niye bizden bu kadar kötü yazar çizer çıkıyor biliyor musun? “Devrimci irade” yüzünden. Yazar mı lazım, hayatında hiç kalem oynatmamışa görev verirsin ve o da “devrimci iradeyle” yazar. Gazeteci mi lazım, Layoutçu mu lazım, dizayncı mı gerekiyor, kişinin kabiliyetine bakmadan verirsin görevi olur biter. Sonra da biz biteriz. Söyler misin, bu kadar kötü dergi ve internet sitesi nasıl ortaya çıkıyor.
Yalnız, yaratıcı olmadığımız fikrine katılmıyorum. Biliyorum mübalağa etmeyi özellikle seçmişsin ama kişisel hayatımda gördüğüm yaratıcı insanların hatırına bu fikrine katılmıyorum. Peki nerde bunlar? Genel sistemin içinde atıl duruyorlar.
E-hayalet niye popüler değil? Duruşuna uygun değil mi? Yine de günlük hayattaki karşılığımız kontrol etmek gerekiyor. Bir yerlere denk gelmiyorsak zorlamamızın anlamı yok. Avrupa’da derneklerin kaybolması gibi; bir yerde bir kaçak var.
Ben teoriden çok pratiğe dönük bir sol damarımız olduğunu düşünüyorum. Keşke E-Hayalet sabahtan akşama kadar teori yapsa; hiçbir mahsuru yok.
Çok güzel:
Kitleselleşme kesintisiz tek bir süreç olmaktan ziyade, kanımca bir soğan gibi içerden dışarı doğru üste üste binen konsentrik farklı tabakalardan oluşan çok katmanlı bir süreçtir. En içteki tabaka solun kendi içinde kitleselleşmesi ni temsil eder, hedef kitle hali hazırda zaten solcu olanlardır. Sonra solculuğa yapısal olarak uygun eğitimli orta sınıfı temsil eden ikinci tabaka gelir. En dıştaki tabaka, halkın/proleter yanın geniş kitlesidir.
Ve biliyor musun Önder, soğan, cerahat alır!
Hoşgeldin!

Önder,
Vurgunu anlıyorum. Zanaatsız olmamıza dair benim de bir sürü gözlemim ve eleştirim var fakat bu soldan ziyade toplumsal bir gerçekliğimiz. Yani bizim toplum, beceri sahibi de biz değiliz değil. Tamam bu bir mazeret olmayabilir ama gerçekliği de yok değil.
Eski Yugoslavya’dan gelen insanlarda gözlemlediğim bir şey vardı. En işe yaramazında dahi bir el becerisi, meslek tecrübesi bulunuyordu. Şaşırarak vakıf olmuştum. Biz ne kadar “teorik” kalmışsak onlar da o kadar “pratik”leşmişler; her ikisi de yanlış noktada dengelenmiş.
“Haklıyız kazanacağız” vurgunu ben de çok düşünmüşümdür. Ben buna “niyetli” olmak diyorum ve en nefret ettiğim tanımlama “iyi niyetli bir arkadaşımız” tanımlanmasıdır. İyi de biz cennet cehennem peşinde değiliz ki.
“Devrimci irade” vurgusu eksik kalmış yazıda. Ben tamamlayayım. Niye bizden bu kadar kötü yazar çizer çıkıyor biliyor musun? “Devrimci irade” yüzünden. Yazar mı lazım, hayatında hiç kalem oynatmamışa görev verirsin ve o da “devrimci iradeyle” yazar. Gazeteci mi lazım, Layoutçu mu lazım, dizayncı mı gerekiyor, kişinin kabiliyetine bakmadan verirsin görevi olur biter. Sonra da biz biteriz. Söyler misin, bu kadar kötü dergi ve internet sitesi nasıl ortaya çıkıyor.
Yalnız, yaratıcı olmadığımız fikrine katılmıyorum. Biliyorum mübalağa etmeyi özellikle seçmişsin ama kişisel hayatımda gördüğüm yaratıcı insanların hatırına bu fikrine katılmıyorum. Peki nerde bunlar? Genel sistemin içinde atıl duruyorlar.
E-hayalet niye popüler değil? Duruşuna uygun değil mi? Yine de günlük hayattaki karşılığımız kontrol etmek gerekiyor. Bir yerlere denk gelmiyorsak zorlamamızın anlamı yok. Avrupa’da derneklerin kaybolması gibi; bir yerde bir kaçak var.
Ben teoriden çok pratiğe dönük bir sol damarımız olduğunu düşünüyorum. Keşke E-Hayalet sabahtan akşama kadar teori yapsa; hiçbir mahsuru yok.
Çok güzel:
Kitleselleşme kesintisiz tek bir süreç olmaktan ziyade, kanımca bir soğan gibi içerden dışarı doğru üste üste binen konsentrik farklı tabakalardan oluşan çok katmanlı bir süreçtir. En içteki tabaka solun kendi içinde kitleselleşmesini temsil eder, hedef kitle hali hazırda zaten solcu olanlardır. Sonra solculuğa yapısal olarak uygun eğitimli orta sınıfı temsil eden ikinci tabaka gelir. En dıştaki tabaka, halkın/proleteryanın geniş kitlesidir.
Ve biliyor musun Önder, soğan, cerahat alır!
Hoşgeldin!