Makaleler Bütün Yazılar Makale Politika Kirli Beyaz Martı (Tersine Hayat Pratikleri) / Murat Müfettişoğlu
 

Kirli Beyaz Martı (Tersine Hayat Pratikleri) / Murat Müfettişoğlu Popüler

Ben bir felsefeci değilim. Ancak, çelişkilerimle ilişkilendirebildiğim felsefi bir metnin içinde kaybolmayı, giderek dönüştüğümü hissetmeyi, en önemlisi, “dönüşmenin” esrikliğiyle ve “yenilenmiş” bir bilinçle metni sorgulamayı seviyorum. Okuduğum her metne kuşkuyla baktığım anlamına gelmeyen bu kendiliğinden durum yaşama sevincimi artıyor. İnsana içkin olduğuna inandığım özgürlük arzusunun başka türlü aktif hale geçemeyeceğini; tekil özgürlük alanının da bu yolla genişleyeceğini düşünüyorum. Kuşkusuz, kendi dışsalını var etmeye güdümlü içsel bir özgürlük talebidir bu, ve tarihsel planda kitlesel bir özgürlük talebiyle buluşmaya mecburdur. Hem umut, yaşama sevincinin ve özgürlük talebinin olduğu yerde değil midir?  

Ben bir felsefeci değilim. Ancak, çelişkilerimle ilişkilendirebildiğim felsefi bir metnin içinde kaybolmayı, giderek dönüştüğümü hissetmeyi, en önemlisi, “dönüşmenin” esrikliğiyle ve “yenilenmiş” bir bilinçle metni sorgulamayı seviyorum. Okuduğum her metne kuşkuyla baktığım anlamına gelmeyen bu kendiliğinden durum yaşama sevincimi artıyor. İnsana içkin olduğuna inandığım özgürlük arzusunun başka türlü aktif hale geçemeyeceğini; tekil özgürlük alanının da bu yolla genişleyeceğini düşünüyorum. Kuşkusuz, kendi dışsalını var etmeye güdümlü içsel bir özgürlük talebidir bu, ve tarihsel planda kitlesel bir özgürlük talebiyle buluşmaya mecburdur. Hem umut, yaşama sevincinin ve özgürlük talebinin olduğu yerde değil midir?  

Kimliğimi önemli ölçüde tanımlayan bir ideolojim var, ancak herhangi bir partiye ya da derneğe üye değilim. Kaldı ki, içten ve doğal olan her tekil tavrın politik bir içeriği de beraberinde getirdiğine inanıyorum. Örgütlülük meselesini elbette önemsiyorum, aksini iddia etmek çocukça. Niyetim, demokratik bir kitle örgütüne katılmadan önce kendi devrimimizin sinyallerini somut düzeyde almamız gerektiğine dikkat çekmek. Bugüne değin yaşadığınız koşullar ve tanık olduğunuz durumlar çerçevesinde huzursuz bir bilinç yaratamadıysanız işiniz zor. Zaten böyle birinin bu tarz bir web sayfasıyla buluşmasının ihtimali de az. Örgütlülük üzerinden herkese ulaşmak teknik olarak mümkün elbette, ancak örgütlü birey olmadığımdan meselenin daha çok tekil tarafı beni ilgilendiriyor. Bu bağlamda bireysel bilincin kitlesel bilinç kadar önemli olduğunu, hatta daha da önemli olduğunu söylüyorum. Bütün bir ömür ‘sorgulama’ nosyonuna bağlı kalarak devam etmesi gerektiğine inandığım ‘aktif-kimlik’ sürecinin belki de en kritik noktasından söz ediyorum. Çünkü kitlesel bir talebi dillendirmeden önce kendi içimizde oluşturacağımız ‘moment’ kitlesel bilince ‘gerçek’ bir eklemlenme için şart olduğu kadar, kanımca ideolojik direngenliğin de güvencesidir. Gelgelelim, örgütlenme geleneği daha çok tam tersi bir yöntem üzerinden yürür. Yani, kitle bilinci tekil bilince ajitatif biçimde temas eder, oluşan birliktelik ritüellerle yaşatılır ve güçlendirilir. Aslında dini ritüellerde de aynı yöntem ve amaç izlenir. Böylece, biri modern diğeri ilkel iki ideolojinin, amaçları ve söylemleri farklı olsa da, istemeden müthiş bir “ortaklığa” imza attıklarını iddia edebiliriz: İdeoloji ve eylem aşkınlaştırılmış, bireyin aktif konuma geçmesi yapısal olarak engellenmiştir.                 

Felsefe ve politika bir yana, hayatın kendisini kurgu bir metin gibi algılamayı ve tepkilerimi ona göre vermeyi tercih ediyorum. ‘Sıklıkla kurgu metin üretirim’ anlamına gelmesin bu söylediğim. Sürükleyici bir kitabı durduk yerde kapatıp nasıl başka şeyle ilgileniyorsam, ışıklı bir caddede yürürken karanlık bir sokağa da öyle saparım. “Nedensiz” üstelik. Çevremde onca hareketli görüntü varken bir tavuğu seyretmeyi tercih ederim. Edebilirim. Heyecanlı bir filmin ortasında televizyonu kapatıp evdeki küçük topu tekmelerim. Biriyle iş görüşmesi yaparken yüzünün çocuk veya yaşlı halini hayal ederim... Ve evde benden başka kimse yokken dahi, arka odaya gidip kapıyı kapatır; bütün bunların ne anlama geldiğini düşünürüm, basit bir can sıkıntısı olmadığını bilerek.  

Ne yapıyorum? Bana kalırsa ‘deniyorum’. Belki pek çoğumuz aynı şekilde davranıyoruz veya yaşıyoruz. Ancak, ‘tersine hayat pratiklerimiz’ tarafından tanımlanıp tanımlanmadığımızı felsefi bir sorun haline getirdiğimiz kanısında değilim. Arka odanın kapısını kapatıp bütün bunların ne anlama geldiğinin cevabını bilincin farklı bir katmanında aradığımda şuna benzer çağrışımlar yakalıyorum: Beni öznel bir varlık olarak tanımlayan ve görece diğer öznelerden ayıran eylemlilikler, ‘tersine hayat pratiklerimdir’. Ben bu mikro olguları yaşarken kendimi oluşturmaktayım ve ilişki kurduğum bütün dinamik varlıkları da bir biçimde etkilemekteyim.   

Büyük bir çoğunluk ise alışılmış ve geleneksel olanı yapmayı tercih ediyor. Aslında huzuru ve istikrarı tercih ediyor… Aslında kendilerini bir tür derin dondurucuya sokuyorlar. Bana kalırsa güçlü bir fiziksel etki karşısında kırılabilirlik katsayılarını artırmaktan başka şey yapmıyorlar. Peki, alışılmış ve geleneksel olan neden tercih edilir? Bir deneme olmadığı çok açık çünkü daha önce pek çok kez yapılmış, hala yapılmakta… Aşağıda okuyacaklarınız kesinlikle bir cevap değildir, o niyetle yazmam bakış açımı yok etmek olur. Kendi yolculuğumda ürkek ama haz duyarak atılmış bir adımdır; bir denemedir. Okuyucuda ufacık bir zihinsel çağrışıma, bir harekete(ne yöne olduğu hiç önemli değil) sebep olursa ne güzel.         

*

Edebi ya da felsefi bir metin düşünelim... Okuyucunun(dışarıdan bir öznenin) metnin yazarını sabit bir özne gibi algılaması gerçekte mümkün müdür? Peki, farklı öznelliğe sahip okuyucuların aynı metni aynı kavrayışla okumaları mümkün müdür? Soruyu daha kışkırtıcı hale getirelim: Metin dediğimiz simgesel dizge, anlam formu dinamik bağımsız bir “varlık” olabilir mi?       

Bu sorulara kabaca ve kısaca üç temel noktadan yaklaşmaya(önermede diyebilirsiniz) çalışalım:    

1) Anlatıcı ve okuyucu özneyi birer sabit kabul edersek, metin üzerinden tanımlanan anlamı da matematiksel kesinlikte dondurmuş oluruz. Evet, haklısınız, böylece kavramları ‘iyi kötü’ mutlaklaştırmış, yaşamı da kolaylaştırırız. Gerçekte yaptığımız, değişmez varlıklardan ve anlamlardan teşekkül metafizik bir evren kurmak olabilir mi? Bana öyle geliyor ki, yaşama coşkumuzu ve heyecanımızı frenliyoruz. Yıldızlı bir gökyüzünü seyretmekle kayan yıldızların olduğu bir gökyüzünü seyretmek arasında fark vardır. İlkinde, sonsuzluğu kesin bir dinginlikle seyredersiniz ama sadece seyredersiniz; ikincisindeyse, neredeyse imgesel sayabileceğim hareketlerin devamını çocuksu bir heyecanla merak edersiniz. Yıldız kayması gökte bitecektir, ancak zihninizde yıldızları kaydırmaya devam edeceğinizden kuşkunuz olmasın.             

2) Anlatıcının ve kaleme aldığı metnin, evrenin bir parçası olduğunu, değişmekte olan ve değişmeyen bağıntılardan ve kavramlardan kurulu bütünün birer temsilcisi olduklarını kabul edelim. Peki, değişirleri ve değişmezleri nasıl ayırt edeceğiz? Deneye dayalı yöntemler sorumuzu kısmen cevaplıyor ancak bütüncül çözüm sunamıyor. Makro/mikro kabul(ler) ve teorik bağıntılar kaçınılmaz görünüyor. Modern felsefe bugün genel hatlarıyla bu yaklaşımı sergiliyor. Ancak “gizem” sürüyor; beşeri yaşam sonlanıncaya kadar da sürecek.        

3) Şimdi de, doğal ve beşeri yaşamda ‘herhangi bir’ mutlak(sabitten) söz edemeyeceğimizi var sayalım. Zamansal ve uzamsal boyutta varlığın ve dahi kavramların bütün türlerine kuşkuyla bakmam, ‘herhangi bir’ metni de, sabit bir özne tarafından kaleme alınmamış, dolayısıyla mutlak anlamlar içerme potansiyeli taşımayan dizgesel bir varlık gibi algılamam gerekmez mi? Aslında ‘gerekirci’ bir bakıştan ziyade, kendiliğinden(doğal) bir bakışta ısrar etmekteyim. Hele ki kendimi, beni kuşatan ve öznelliğime etki eden, dahası, onu belirleyen dışsalımı değişmekte olan varlıklar/olgular gibi algılıyorsam... Açık bir varsayım üzerinden 2. yaklaşımla sıkı bir bağlantı kurmuş oluyoruz. Belki zorlarsak 1. yaklaşımla da bağ kurabiliriz.

Bu üç yaklaşım arasındaki dolaylı/direkt ve açık/gizil bağlantılar beni şaşırtmadığı gibi, ihtimal dâhilindeki bağlantılar da şaşırtmayacaktır. Yüzde yüz kanıtlanabilecek meseleler değil elbette, spekülasyondan uzak durmamsa imkânsız. Kuşkulu bir seçim üzerinden –görece- çözülecek temel felsefi bir problematik olduğunu düşünüyor ve kendimi değişmekte olan bir “özne” gibi algılıyorum. (sevimsiz bir açıklama olacak ama: gördüğünüz üzere; bu denli basit bir gerçeği lafı dolandırmadan söylemenin mümkün olduğunu bile bile, bildiğim bu gerçeği kendi cümlelerimle bir kez daha yaratmanın çabasına girmeyi deniyorum.) Sisli puslu bir yol, ancak görüş uzaklığı “üçlü” bir yol ayrımında olduğumu fark etmemi engellemiyor. Tercihim, bir tür refleks gibi gerçekleşiyor; üçüncü yaklaşımı kendime yakın hissediyorum. Evet, aslında sözcüğün tam anlamıyla bir ‘hissedişten’ söz etmekteyim. Daraltarak söylemeye çalışayım: Seçimim, son sözü sezgilerin söylediği aklın seçimidir. Aklımsa pek çok farklı öğenin devinen bileşkesidir. Zihnimin kendi çapında çapını kabul etmeyecek denli kuşkulu ve huzursuz oluşunu coşkuyla karşılıyorum.                 

Metin örneğine geri dönelim: İyi bir okuyucu ‘metinde’ geçmişten ve şimdiden seslenen iki farklı öznenin varlığını hissedebilir; hissetmekle kalmaz ikisi arasındaki net ayrımı da yapabilir. Epey iyi bir okuyucu ise, aynı metnin zamansal planda çok daha fazla sayıda özne tarafından üretildiğini bilir ve metni bu kavrayışla okur. Neden? Şimdi/şuanda var olan birinin zihninden çıkan cümleler(geçmişten söz etseler de) aslında yaratıcısından koparak kendi anlam alanlarını tesis etmekte; önceden tesis edilmiş anlam katmanlarının üstüne oturmaktadırlar. Tamamen geçmişe ait olmadıkları gibi şimdiye ait de değillerdir. Geleceğe ait olmadıklarını veya geleceğin kurgusuna neden olmadıklarını asla iddia edemeyiz. Kısaca, zamanla aralarındaki ilişki fonksiyoneldir. İşin ilginç tarafı; kendi anlam alanlarını tesis ederlerken asli yaratıcılarını, yani anlatıcı özneyi de kesintisiz bir oluş anına çekerler/sürüklerler. Anlatıcı son noktayı koyup arkasına yaslansa bile, sözcükler ve cümleler üzerinden yarattığı anlam, zihinde belli bir moment kazanmış olarak devinmeye devam eder. Anlam, yeni anlamların(belki ‘içkin’ saydığımız duyguların bile) altyapısını oluşturur ve güçlendirir… Anlatıcı, eski anlatıcı değildir artık… Bu hareket ve ilişki biçimi, metinle okuyucu arasında da aynı biçimde cereyan eder. Metinleri, bu yanıyla, farklı zaman dilimlerine ait okuyucuların var etmeyi sürdürdüklerini de söylemek mümkündür. Dolayısıyla, yazar-metin-okuyucu arasında gizli bir bağın varlığından rahatlıkla söz edebiliriz. Kuşkusuz karşılıklı bir etkileşimdir bu. Basit bir modelleme yapmaya çalışayım: Şimdi/şu anda, diyelim ki 1 sn. süresince, sabit bir özne olarak kaldığımı varsayıyorum ve bir cümle kuruyorum. Kurduğum cümle, harflerden ve sözcüklerden oluşan anlamlı bir dizge olarak gerisin geri bana dönüyor; çünkü onu konuşuyorsam duyuyorum, yazıyorsam görüyorum demektir. (Yukarıda söz ettiğim momentin zihnimde ve bilincimde herhangi bir etki yaratmadığını -süre 1 sn. olmasına rağmen- iddia edemem.) 2. saniyeye geçtiğimi düşünelim: İnsanın, yani öznel varlığın, doğal ve beşeri yaşamın bir parçası olarak sürekli değiştiğini varsaymıştım. Dolayısıyla, 1 sn. sonra bana geri dönen cümlemi, 1 saniye öncesine göre değişmiş ve yenilenmiş bir zihne sahip olan ‘yeni ben’ tarafından algıladığımı ve cümleyi farklı bir zihinle yorumladığımı; bu karşılıklı etkileşim sürecinde de yeni bir varlık olarak oluşmaya(değişmeye) yazgılı olduğumu iddia edebilirim… Bugün Türkiye’ nin batısında yaşayan “ortalama” bir vatandaş gününü yüz sözcükle tamamlıyormuş, doğusundaki bir vatandaş ise elli. Sebepleri kuşkusuz belli, bugün sonuçlarına hep birlikte “katlanmak” zorundayız. Ancak, ‘denemem’ bağlamında söylemek istediğim şey ya da iddia şu: Gününü yüz değil, elli değil, belki “yirmi” sözcükle tamamlayan bir Eskimo, sürekli bir değişime yazgılı olarak yaşar ve ömrünü tamamlar. Elbette bir batılınınkine göre minimaldir yaşadığı değişim, zira Eskimo’yu kuşatan uyaranların sayısı çok daha azdır, ancak bu nicel gerçek, uyaranların niteliğinin değişmeden kaldığı anlamına gelmez. Buzullar eriyor, Eskimolar, kaygı temelli ve alışkın olmadıkları biçimde erimeye bağlı olarak değişen nesnel koşullardan olumsuz etkileniyor. Yazımın içeriğiyle uyumlu olarak; olumsuzluğun da seviyesinin ve niteliğinin aynı kalmayacağı veya başka olumsuzlukları tetiklemeyeceğinin garantisi yok.   

Değişim bir parametredir ve tahmin ettiğimizden çok daha fazlasını belirler; belirlediği şeyler de başka şeyleri belirler. Dolayısıyla -doğrudan veya dolaylı, olumlu veya olumsuz- müdahale edilebilen bir olgudan söz ettiğimiz çok açık. “Dünün” disiplin toplumunda müdahale tek noktadandı, doğrudandı; açıktan yapılan ve yasalarla güvence altına alınan bir dayatma söz konusuydu. “Bugünün” kontrol toplumunda ise, birey-uyaran etkileşiminde öznelliği belirleyen ve hegamonyayı içerden kuran bir müdahale söz konusu. Bunun böyle olduğu söyleniyor, açıkçası bana da çok mantıklı geliyor. Kaldı ki, büyük anlatıların sorgulandığı bugünün modern dünyasında yeni iktidar olgusunun somut göstergeleri de mevcut. Dolayısıyla ilk akla gelen, (reel)politikanın -ideolojinin kaba bir aracı ve pratiği olarak- kendini tam da bu noktada var ettiği. (Bu sitede felsefi referanslarıyla defalarca işlenen bir konu)            

Özne, yarattığı ya da temas kurduğu nesnenin karşıtı olan varlıktır ve onu diğer öznelerden ayıran “öznel” varoluşudur. Öznelliği var eden ögeler ise, en genel kavrayışla, özneyi kuşatan bütün doğal ve beşeri uyaranlardır. Uyaranlar değiştikçe öznellik de değişir. Dolayısıyla değişim, erke, yani iktidara sahip olanların kontrol altında tutabildiği bir olgudur, yukarıda kısaca değindiğim üzere. Metin bir uyarandır, özne tarafından yaratılır ve başka özneler tarafından okunur; yani kendisini kaleme alanın ve okuyanların ortak nesnesi haline gelir, kendisiyle temas eden bütün özneleri de etkiler. Metnin, özneyi yapısal anlamda değişime çektiği an, öznenin kesintisiz değişime eklendiği sıradaki andır. Dileyen meseleye diyalektik pencereden de bakabilir. Ya da şu akla yatkın gelebilir: Her özne, kendi ardışık tezleri ve ardışık anti tezleri üzerinden ardışık sentez özneler oluşumuna açıktır.

Diyalektiğin bu zincirleme esprisine tutucu/ortodoks bir tavırla (katı normlar, ahlaki ve kültürel moral değerleri, gelenek, dinsel ve ideolojik dogmalar, değerler vb.) çomak soktuğunuzda ne olur? “Kaderin” çarkına çomak sokmuş olursunuz, çünkü insan ve doğa değişime yazgılıdır… Peki, ondan sonra? “Metafizik” bir varlığa dönüştüğünüzü ‘sanarak’ haz duyarsınız. Kendinizi mutlak bir varlık gibi algılamak işlerinizi kolaylaştırır. Yeriniz yurdunuz, dünya denizindeki çapanız ve hareket çapınız bellidir; güvende ve rahat hissedersiniz. En önemlisi, sizi en çok yoran yetiniz, yani zihninizin ve hayal gücünüzün kontrolü kolaylaşır. Yakın zihniyete sahip cemaatlere katılırsınız veya siz kendi cemaatinizi kurar; güdümlü kitlenin trajik lideri olursunuz… Bir mürit veya dogma bir militan olduysanız cemaat/örgüt ilişkileri içinde temel güven duygunuz ve inancınız katmerlenir. Aidiyet meselesini çözümüş, genel kabul kaygınızdan da kurtulmuş olursunuz. Öznel/özerk kimlik arayışı gereksiz ve saçmadır artık, değişime yazgılı bu tür bir kimliğin huzursuz eden taleplerini bertaraf etmiş olmanın hafifliğini yaşarsınız vs… Ancak, genel söyleminiz ve bakış açınız, değişip duran yaşam karşısında –geriden bile gelmez- olduğu yerde kalır. Yaşam gemisi limandan ayrılıp uzaklaşırken, siz, giderek küçülen ve nihayetinde kaybolacak köhne bir iskele olarak kalırsınız; bir süre sonra da görünmez olursunuz. Yok olmazsınız belki, ama küçülmemeyi başaramazsınız…

Bu trajik fotoğrafta köhne iskele olmamak yetmez. Gemi ya da geminin kaptanı olmak da yetmez. Geminin üzerinde dönüp duran martılardan biri olmak gerekir. Kirli beyaz bir martı!

Martılar mı nereden çıktı? Onları ancak ‘tersine hayat pratikleri’ güçlü biri hayal edebilir.            

Üye eleştirileri

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Kirli Beyaz Martı (Tersine Hayat Pratikleri) / Murat Müfettişoğlu 2010-09-30 19:01:10 Işıl Kandolu
Eleştiren Işıl Kandolu    Eylül 30, 2010

Hocam size Erhan Bener'in "Tekilleşme" kitabını şiddetle tavsiye ederim.

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
00
Bu eleştiriyi ihbar et
 
Powered by JReviews
Yorumlar (4)
  • erdem

    Kant okumak her şeyden önce son derece sabır gerektirir. Zaman ister, o ölçüde yıpratıcıdır. Kendisin de bildirdiği üzere, "bütün yönüyle gerçeği bilmek mümkün değildir" der. Şu meşhur "Noumenon" kavramının mucidir.
    Özne'nin tarifini söyle verir Kant. Deleuze'ün "Kant Üzerine Dört Ders" kitabında ".... Bunu böylece kabul edin, aksini iddia etmek tamamen saçma olur. Özne kurucudur; belirenin değil, belirişin değil; belirişin ona belirlediği koşulların kurucusudur".


  • Murattı
    avatar

    Erdem sadece Kant temelinde kaleme almadım yazıyı, ama haklısın fazlaca çağrıştırıyor olabilir. Yazı yazarken ya da bir konu hakkında konuşurken/tartışırken filozofları ya da fikirlerini refere etmek hoşuma gitmiyor, zaten kimi ne zaman okuduğumu unutuyorum. Tema aklımda kalıyor, o da "kontrolüm dışında" içsel bir dönüşüme uğruyor, zihnimde başka temalara eklemleniyor, derken bilincim öznelliğim tarafından kollanan "yapısal" bir eksen doğrultusunda sürekli değişim yaşıyor. Hayatla ilgili detay/genel bir uyaran alınca da beyan ediyorum. Herkes gibi. Okuyoruz, etkileniyoruz, yadsıyoruz ve konuşuyoruz. Hal böyleyken gerçekliğin esasına ve gerçeklik algısına ilişkin net şeyler oldukça güç. Nesnelliğinden kuşku duymadığımız argümanlar bana kalırsa günlük hayat pratikleri dışına çıkmak istemeyişle ilgili bir tutukluluk halinden kaynaklanıyor. Deleuze' ün özne kavrayışı beni enterese ediyor çünkü Deleuze enterese ediyor. Bu adamla tanışmam geç oldu ancak izini sürebildiğim kadar sürmeye çalışacağım. Özne kavrayışında -kendi cehaletimden de kaynaklanıyor muhtemelen- eksik bir yan varmış gibi geliyor. Bunu Deleuze' ün stiliyle ve diliyle açıklamam güç; romanın, öykünün, dahası şiirin dilini kullanmam gerek.

  • erdem

    Şunu ifade edeyim ki, felsefenin en temel konusuna gönderimleri nedeniyle metnin kıymetli bir metin. Bu derinliğin içinde bizlere boğulma hissini yaşatıyorsun. Bir an için, argümanların yanlışlığını ya da doğruluğunu bir tarafa bırakalım, çok da önemli değiller, sadece okuyucuya gelgit duygularını yaşatman bile metnin değeri hakkında bizlere söylemesi gerekeni zaten söylüyor. Ancak karşımızda kafası karışık bir yazar yok. Sadece benim kafam karışık hepsi bu. Yorum yapmak istiyorsun ama- bir kaç kere buna yeltendim; wordde yazdım da durdum- en doğru başlangıcı seçmek için nereden başlamalıyım sorusunu sürekli kendime sordum. Her zaman kolaya başvurmaya meyyal zihnim ani bir sıçramayla beni her defasında, kantın muhteşem tanımlarla verdiği "ampirik özne ve "transandantal özne" mevhumlarına götürdü. Çünkü sebebi basitti, metnin "özne, öznenin konumu, bilinç problemi ve varoluş temaları çevresindeki" sorunsal üzerine yoğunlaşmaktaydı. Başlangıç ateşini ilk yorumumla böylece Kantla yakmak istedim. Doğru mu yaptım bilemiyorum? Anladım ki, altından da kalkamadım. Çünkü metnin diğer felsefi kavram ve tanımlarla bağlaşıklığı ve içeiçe girmişliği durumu sözkonusu. Bu hal işi benim adıma oldukça güçleştiriyorlar.
    Beni içteniçe bana anlatan benimim kader çizgisinin kağıt üzerindeki yansımalarını, senin de incelikle ve edebi bir kurguyla ima ettiğin üzere, çoğu öznel yanılgılarımızla ve huzursuzluklarımızla inşaa ettiğimiz hernasılsa hiç birşeye karşı aidiyet duygusu geliştirememiş varoluşlarımızın kendini ifade etmekte kullanabileceği cümlelerin burada yine altını çizerek şimdilik bitiriyorum.
    -----------------------------------------------------
    çomak soktuğunuzda ne olur? “Kaderin” çarkına çomak sokmuş olursunuz, çünkü insan ve doğa değişime yazgılıdır… Peki, ondan sonra? “Metafizik” bir varlığa dönüştüğünüzü ‘sanarak’ haz duyarsınız. Kendinizi mutlak bir varlık gibi algılamak işlerinizi kolaylaştırır. Yeriniz yurdunuz, dünya denizindeki çapanız ve hareket çapınız bellidir; güvende ve rahat hissedersiniz. En önemlisi, sizi en çok yoran yetiniz, yani zihninizin ve hayal gücünüzün kontrolü kolaylaşır. Yakın zihniyete sahip cemaatlere katılırsınız veya siz kendi cemaatinizi kurar; güdümlü kitlenin trajik lideri olursunuz… Bir mürit veya dogma bir militan olduysanız cemaat/örgüt ilişkileri içinde temel güven duygunuz ve inancınız katmerlenir. Aidiyet meselesini çözümüş, genel kabul kaygınızdan da kurtulmuş olursunuz. Öznel/özerk kimlik arayışı gereksiz ve saçmadır artık, değişime yazgılı bu tür bir kimliğin huzursuz eden taleplerini bertaraf etmiş olmanın hafifliğini yaşarsınız vs… Ancak, genel söyleminiz ve bakış açınız, değişip duran yaşam karşısında –geriden bile gelmez- olduğu yerde kalır.
    ------------------------------------------------------------------
    Affına sığınarak "Huzursuzluk Postülatları" diyorum bunlara.

  • Murattı
    avatar

    "Huzursuzluk postulatlarından" kastını doğru anladıysam, yanıtım: evet, olabilir, neden olmasın. Bilincimin huzursuzluğu yaşama sevincimi artırıyor, çünkü "bitmeyen" bir potansiyelin varlığını bana hatırlatıyor, garanti ediyor; sanki potansiyelin ve sonuçlarının yegane güvencesi gibi. Peki sonuç derken? Emin ol, savdan başka şey değil, zaman zaman "mutlak kabul" sıfatına bürünseler de... Sav'ların bana ait olduğuna inanıyorum oysa pek çok kişiye ait, bunu biliyorum ama önemli değil. Alçakgönüllü davranacak olgunlukta değilim henüz. Gene de, "üzerimdeki gömlek, yürüdüğüm kaldırımlar, içtiğim su ne kadar bana aitse savlarım da o kadar bana ait, farkındayım" diyorum ama önemsemiyorum. Pek çok düşünce/duygu gibi bu 'savın savı' da kendini süsleyerek bana sunuyor. Onu allı pullu almak ve başkasına aktarmayı nasıl anlatmalı bilmiyorum... Kendimi mikro/makro "savlarım" üzerinden var etmeye çalışırken yaptığım şeyi, içimi ve dışımı sürekli temiz tutmak türünden bir eylemlilik gibi algılıyorum. Bir duygu obsessif biçimde kendini dayatıyor sanki. O duygunun başlıbaşına bir felsefeye karşılık geldiğine inanmak istiyorum...

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #4 Murat Müfettişoğlu 21-10-2010 12:17
"Huzursuzluk postulatlarında n" kastını doğru anladıysam, yanıtım: evet, olabilir, neden olmasın. Bilincimin huzursuzluğu yaşama sevincimi artırıyor, çünkü "bitmeyen" bir potansiyelin varlığını bana hatırlatıyor, garanti ediyor; sanki potansiyelin ve sonuçlarının yegane güvencesi gibi. Peki sonuç derken? Emin ol, savdan başka şey değil, zaman zaman "mutlak kabul" sıfatına bürünseler de... Sav'ların bana ait olduğuna inanıyorum oysa pek çok kişiye ait, bunu biliyorum ama önemli değil. Alçakgönüllü davranacak olgunlukta değilim henüz. Gene de, "üzerimdeki gömlek, yürüdüğüm kaldırımlar, içtiğim su ne kadar bana aitse savlarım da o kadar bana ait, farkındayım" diyorum ama önemsemiyorum. Pek çok düşünce/duygu gibi bu 'savın savı' da kendini süsleyerek bana sunuyor. Onu allı pullu almak ve başkasına aktarmayı nasıl anlatmalı bilmiyorum... Kendimi mikro/makro "savlarım" üzerinden var etmeye çalışırken yaptığım şeyi, içimi ve dışımı sürekli temiz tutmak türünden bir eylemlilik gibi algılıyorum. Bir duygu obsessif biçimde kendini dayatıyor sanki. O duygunun başlıbaşına bir felsefeye karşılık geldiğine inanmak istiyorum...
Alıntı
 
 
0 #3 erdem 21-10-2010 11:34
Şunu ifade edeyim ki, felsefenin en temel konusuna gönderimleri nedeniyle metnin kıymetli bir metin. Bu derinliğin içinde bizlere boğulma hissini yaşatıyorsun. Bir an için, argümanların yanlışlığını ya da doğruluğunu bir tarafa bırakalım, çok da önemli değiller, sadece okuyucuya gelgit duygularını yaşatman bile metnin değeri hakkında bizlere söylemesi gerekeni zaten söylüyor. Ancak karşımızda kafası karışık bir yazar yok. Sadece benim kafam karışık hepsi bu. Yorum yapmak istiyorsun ama- bir kaç kere buna yeltendim; wordde yazdım da durdum- en doğru başlangıcı seçmek için nereden başlamalıyım sorusunu sürekli kendime sordum. Her zaman kolaya başvurmaya meyyal zihnim ani bir sıçramayla beni her defasında, kantın muhteşem tanımlarla verdiği "ampirik özne ve "transandantal özne" mevhumlarına götürdü. Çünkü sebebi basitti, metnin "özne, öznenin konumu, bilinç problemi ve varoluş temaları çevresindeki" sorunsal üzerine yoğunlaşmaktayd ı. Başlangıç ateşini ilk yorumumla böylece Kantla yakmak istedim. Doğru mu yaptım bilemiyorum? Anladım ki, altından da kalkamadım. Çünkü metnin diğer felsefi kavram ve tanımlarla bağlaşıklığı ve içeiçe girmişliği durumu sözkonusu. Bu hal işi benim adıma oldukça güçleştiriyorla r.
Beni içteniçe bana anlatan benimim kader çizgisinin kağıt üzerindeki yansımalarını, senin de incelikle ve edebi bir kurguyla ima ettiğin üzere, çoğu öznel yanılgılarımızl a ve huzursuzlukları mızla inşaa ettiğimiz hernasılsa hiç birşeye karşı aidiyet duygusu geliştirememiş varoluşlarımızı n kendini ifade etmekte kullanabileceği cümlelerin burada yine altını çizerek şimdilik bitiriyorum.
-----------------------------------------------------
çomak soktuğunuzda ne olur? “Kaderin” çarkına çomak sokmuş olursunuz, çünkü insan ve doğa değişime yazgılıdır… Peki, ondan sonra? “Metafizik” bir varlığa dönüştüğünüzü ‘sanarak’ haz duyarsınız. Kendinizi mutlak bir varlık gibi algılamak işlerinizi kolaylaştırır. Yeriniz yurdunuz, dünya denizindeki çapanız ve hareket çapınız bellidir; güvende ve rahat hissedersiniz. En önemlisi, sizi en çok yoran yetiniz, yani zihninizin ve hayal gücünüzün kontrolü kolaylaşır. Yakın zihniyete sahip cemaatlere katılırsınız veya siz kendi cemaatinizi kurar; güdümlü kitlenin trajik lideri olursunuz… Bir mürit veya dogma bir militan olduysanız cemaat/örgüt ilişkileri içinde temel güven duygunuz ve inancınız katmerlenir. Aidiyet meselesini çözümüş, genel kabul kaygınızdan da kurtulmuş olursunuz. Öznel/özerk kimlik arayışı gereksiz ve saçmadır artık, değişime yazgılı bu tür bir kimliğin huzursuz eden taleplerini bertaraf etmiş olmanın hafifliğini yaşarsınız vs… Ancak, genel söyleminiz ve bakış açınız, değişip duran yaşam karşısında –geriden bile gelmez- olduğu yerde kalır.
------------------------------------------------------------------
Affına sığınarak "Huzursuzluk Postülatları" diyorum bunlara.
Alıntı
 
 
0 #2 Murat Müfettişoğlu 21-10-2010 10:16
Erdem sadece Kant temelinde kaleme almadım yazıyı, ama haklısın fazlaca çağrıştırıyor olabilir. Yazı yazarken ya da bir konu hakkında konuşurken/tart ışırken filozofları ya da fikirlerini refere etmek hoşuma gitmiyor, zaten kimi ne zaman okuduğumu unutuyorum. Tema aklımda kalıyor, o da "kontrolüm dışında" içsel bir dönüşüme uğruyor, zihnimde başka temalara eklemleniyor, derken bilincim öznelliğim tarafından kollanan "yapısal" bir eksen doğrultusunda sürekli değişim yaşıyor. Hayatla ilgili detay/genel bir uyaran alınca da beyan ediyorum. Herkes gibi. Okuyoruz, etkileniyoruz, yadsıyoruz ve konuşuyoruz. Hal böyleyken gerçekliğin esasına ve gerçeklik algısına ilişkin net şeyler oldukça güç. Nesnelliğinden kuşku duymadığımız argümanlar bana kalırsa günlük hayat pratikleri dışına çıkmak istemeyişle ilgili bir tutukluluk halinden kaynaklanıyor. Deleuze' ün özne kavrayışı beni enterese ediyor çünkü Deleuze enterese ediyor. Bu adamla tanışmam geç oldu ancak izini sürebildiğim kadar sürmeye çalışacağım. Özne kavrayışında -kendi cehaletimden de kaynaklanıyor muhtemelen- eksik bir yan varmış gibi geliyor. Bunu Deleuze' ün stiliyle ve diliyle açıklamam güç; romanın, öykünün, dahası şiirin dilini kullanmam gerek.
Alıntı
 
 
0 #1 erdem 17-10-2010 16:59
Kant okumak her şeyden önce son derece sabır gerektirir. Zaman ister, o ölçüde yıpratıcıdır. Kendisin de bildirdiği üzere, "bütün yönüyle gerçeği bilmek mümkün değildir" der. Şu meşhur "Noumenon" kavramının mucidir.
Özne'nin tarifini söyle verir Kant. Deleuze'ün "Kant Üzerine Dört Ders" kitabında ".... Bunu böylece kabul edin, aksini iddia etmek tamamen saçma olur. Özne kurucudur; belirenin değil, belirişin değil; belirişin ona belirlediği koşulların kurucusudur".


Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile