Makaleler Bütün Yazılar Makale Politika Referandum Sürecinin Kazanımları
 

Referandum Sürecinin Kazanımları Popüler

Makale

 

Bıktırıcı bir dönem geçiriyoruz. Lakin tüm bu olumsuzlarına rağmen bu sürecin bazı toplumsal  kazanımları da olduğunu düşünüyorum.

 

Yaklaşık 2 aydır dozunu her geçen gün arttıran ve özelikle son 15 gündür iyiden iyiye kabak tadı veren bu sürecin nihayet sonuna doğru geliyoruz.  Bu dönemde HAYIRcılar çoğunlukta olmak üzere tüm kesimler ile konuşma-tartışma şansım oldu.  Özellikle EVETçilerin durumunu hayli ilginç bulduğumu söylemek isterim. Daha önceki yazımda da bahsettiğim üzere  EVETçilerin büyük çoğunluğu  ya kendileri ya da annne-babası 1982 Anayasına EVET demişti. Şimdi bu Anayasayı değiştirmek için memleketin neredeyse her sokağına EVET yazan  bez afişler ile doldurdular. Bu durumu bir taraftan Önder'in, Manav Kurnazlığı başlığıyla verdiği yazısında da olduğu gibi bir şark kurnazlığı ya da riyakarlık olarak yorumlamak ile beraber, başka bir yönden de değerlendirmek mümkünmüş gibi geliyor.  Yaptığım tartışmalarda gördüğüm, duyduğum şeylerin temelinde 'Daha Özgür ve daha demokratik bir Türkiye' talebi işin merkezine konmuş durumda . Bunun içindeki riyalarlık katsayısını gözardı etmeden, yaşanan  tartışmaların faydalı olduğunu düşünüyorum.  Temeldeki yaklaşımım şu : Referandum süreci öncesinde, SOLdan ( Bence herşeye rağmen MHP dahil) başka hemem hemen hiç kimse 12 Eylül kavramını olumsuz yorumlamazdı.  Kenan Paşalarına da toz kondurmazlardı.  Şimdi öyle ya da böyle 12 Eylül ve Anayasası olumlu algılanmasının dışına ilk kez sorgulanabilir ( ne kadar sorgulanabileceğinden bağımsız)  bir şey haline dönüştü.  Bu bence olumlu bir gelişmedir.

Yine bu sürecin başka olumlulukları olduğunu da düşünüyorum.  Özellikle Özgürlük ve Demokrasi yine salt SOLun kullandığı olgular arasındaydı. Hatta bunları talep ettikleri için binlerce insan işkence tezgahlarından geçmiş, hapishanelere atılmış ve uzun işsizlik dönemleri yaşamışlardı. Şimdi yüzde 50 civarı oy alan bir  partinin tabanı Özgürlük ve daha çok demokrasi taleplerini dillendiriyorlar.  Ha bunlardan ne anlıyorlar o ayrı bir konu ama bir şekilde de olsa bu kesimin gündemine girmiş olması bence yine olumlu bir durum.

Bir başka olumlu gelişmede MHP- siyaset ilişkisi denileblilir. Hem AKP hem de MHP,   muhafazakar tabana seslenmesinden dolayı taban çoğu zaman birbirine karışıyor, benzer refleksler ile hareket ediyorlardı. Bunun en iyi örneklerinden biri Melih Gökçek'in Ankara Büyükşehir Belediyesini üst üste MHP oyları ile alması oldu. Diğer durum ise Kürt sorunu karşısında bibirine yakın yaklaşımları olan bu iki parti tabanının bu süreç ile beraber birbirinden ayrışmaya başlaması ya da daha önceden başlayan ayrışma bu süreç ile beraber daha belirgin hale geldi diyebilriz. Özellile MHP'nin Kürt sorunundan başka bir şey söylemiyor olması, AKP tabanında dalga geçmeye varan yaklaşımlar yarattığını görüyoruz. AKP tabanı, çok net bir şekilde MHPlileri kaba-kafasız olarak nitelemeye başladı. Bu anlamda siyasetçilerin MHP'nin merkeze yaklaşması ile oyları yüzde 25 sınırını aşabilir  yaklaşımının önüne bir set çekilmiş oldu. Yani bu anlamda MHPye bir 'üst sınır' çizilmiş oldu.  Bu süphesiz sistemin MHPye olan ihtiyacının bittiği anlamına gelimiyor  lakin toplumun  ( CHP dahil) milliyetçilik anlamında temel reflekslerini belirleyen bir parti ile arasına belli bir mesafe koymak istediğin bir göstergesi olarak da yorumlanabileceğini düşünüyorum.

 

Referandumda HAYIR çıkması ile yeni, daha katılımcı, daha özgürlükçü ve daha demokratik bir Anayasa tartışması sürecine girebiliriz. Bu da daha düne kadar yeni Anayasa talebi olmayan toplumumuz için başka ve önemli bir gelişme olarak yorumluyorum.

 

 

 

 

 

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (6)
  • onder
    avatar

    Yalın sıfatını kesinlikle bir aşağılama iması ile kullanmadım..Yersiz bir alınganlık gösteriyorsun..Asıl alınması gereken benim şu "Teorinin keyfi ve cazibesi" meselesi yüzünden..

    Yalınlık bir eksiklik değil, meziyettir benim algılamamda..

    Anlatmaya çalıştığım şuydu; son derece meşru talebi olabildiğince sarih bir şekilde dile getiriyorsun..Buna itiraz etmek mümkün değil..İtiraz noktası bu değil..Bu yalın telebin icra edilmesinin kendisi yalın değil..Mesele bu..

    "Ya Sosyalizm Ya barbarlık" sloganı yalın mı değil mi? Peki bunu yalın diye nitelersek aşağılamış mı oluruz..Bu konuda bir kez daha düşün bence..Bir de seninle bu sitenin tarzı konusunda yaptığımız sohbetlerde söylediklerimi bir hatırla istersen..Hatırlamana yardımcı olmak için kolayca bulnabileceği için referans da vereyim; Yazılar-Planlanan Bölümler linki altında bu siteye yönelik nasıl bir ütopyaya sahip olduğumu bir kez daha gözden geçirebilirsin..

    Bu sitenin kuruluş aşamasında, kılı kırk yaran uzun tartışmalar yapılan bir sürü sol forum sitesi var, farkı tartışmalarla uzun yazılarla yaratamayız, site pratik işlevi olan, bir işe yarayan işlevsel bir araç olmalı diyen, bu anlamda turizm, konaklama, solpedia, kültür/sanat eleştirileri, ücretsiz online kurslar vs.vs gibi bölümlere bıkıp usanmadan vurgu yapan, bu konuda katkı yapılmayınca ağlayan sitem eden benim..Teorik/politik yazıların mümkün olduğu kadar gözden uzak, şöyle gözucuyla farkedilebilecek yerde olmasını diyen de..Öykü/foto yarışması gibi maksimum kollektif katılımı teşvik edecek bölümlerin önemini ısrarla belirten, gençleri teşvik onlar için bir çekim merkezi olmak için, çok sıkıcı olmasına rağmen en çok eleştiri yazan da..Bütün bunlara rağmen, bunca yıl aradan sonra hala işi gücü bırakalım "teorinin zevkine ve keyfine dalalım" diyormuş gibi algılanmak da bana dokunuyor..Şu siteye ayırdığım sayısız saatleri "teorinin keyfine ve zevkine" ayırmış olsaydım iki üç tane doktora tezi yazardım herhalde..

    Bu gibi olguları hatırlarsan ikinci yorumundaki pozisyonunu ta en başından beri bizzat benim de savunduğunu görürsün diye düşünüyorum..

    Biriktiremiyoruz..Yani yapılan bunca yazışmaya rağmen bir birikim oluşmuyor..Yani mesala şu Önder'in temel argümanı nedir sorusu akla gelmiyor..Sanki hala daha dün tartışmaya başlamışız, birbirini hiç tanımayan insanlar gibiyiz..

    http://www.e-hayalet.net/index.php?option=com_content&view=article&catid=51: Politika&id=562:devrim-konusu&Itemid=614

    Şimdi bu yazıyı kaleme almış birini, "SOLun salt geleceğin nasıl bir şey olaması gerektiğini şekillendirme gibi bir misyonu yok" cümlesiyle karşı karşıya getirmek haksızlık değil mi?

    Benim sadece bu sitede değil, ta ODTÜ/Abra yıllarından beri solun genel Devrim mentalitesine karşı, yaşadığımız an ve dar mekan içinde, değiştirmeye muktedir olduğumuz şeylere yönelmemiz gerektiğini söyledim..

    Benim ortdoks/sekter solla en büyük kavgam yaşanan "ana" yönelik "çok yönlü" müdahale olasılıklarını değerlendirememesidir..Bu yönde yazılmıs tonlarca satırım olmasına rağmen, sanki bunun hilafına birşeyler söylüyor gibi algılanmam da yine bana karşı bir haksızlık..

    Ben bu ülkede bir bok yapılamaz demiyorum..Aksine sol ve solculuk adına, geçen Hasan'ın vurguladığı gibi sadece 3 kişi bile olsa yapılacaklar vardır..Ben 2-3 kişiyle, sol kalarak yapılabilecekler ortada dokunulmadan dururken, senin de belirttiğin gibi malum cılızlığıyla solun büyük oynamasını eleştiriyorum..Sol kitlesel olmak zorunda değildir..Kitlesel olabilmek için kendi öncüllerinden tavize veremez..Ama bu elbette devrimden aşağısı kesmez mantığıyla sekter bir tutum almak değidir bu..

    Ülkede evrim teorisine karşı çıkan bir mahalle imamı kılıklı adam Biyoloji Bölümü başkanı yapılıyorsa, merkezi bir devlet sınavında Muharrem İnce'nin aktardığı gibi yazılı sınavda ilk 20'ye girenlerin 16'sı mülakatta elenip, kendi yandaşları sınavsız işe alınıyorsa, yani kısacası ülkede yetenek, bilgi, ehliyet değil yalakalık genel değer haline çıkarılıyorsa, halkımla bir araya geleeğim diye alkış tutamam..

    Tamam çok yönlü müdahale..Halkla bir araya gelmek, hepsine eyvalla..Peki KEmalistler halk değil mi? Niye muhafazakarlarla biraraya gelmek için yırtınıyoruz da KEmalistleri miliyetçi, despotlar olarak görüyoruz..Kemalizm bu ülkenin en az muhafazakarlar kadar geniş bir kesimine hitap eden bir ieolojidir.."Çok yönlü yaklaşımları" kemikleşmiş en az 20-25% oyu olan kemalistlere niye çok görüyoruz..

    Neyse dağıtmayayım, yoksa şu bana dokunan "teorinin zevki ve keyfi" meselesine gelemeyeceğim.

    Şurdan gireyim;

    Bu sitenin çıkarılması "teorik" bir faaliyet midir yoksa pratik mi?
    Bu ülkenin kendine solcu diyenlerinin 99.99%, hatta herhade ben hariç tamamı için teorik faaliyettir..Asıl solculuk sokakta yapılır, genel tahayyüle göre..

    Ben de aptal değilim, bir ülkenin dönüşümünün kıçıkırık bir site ile değil halkla yapılacağının tabii ki farkındayım..

    Ama ben toplumsal hareketleri iki düzlemde algılıyorum; bu da benim ihmal edilen ikinci temel pozisyonumdur..Politikanın İki Düzlemi başlıklı bir yazım vardı diye hatırlıyorum ama bulamadım..Ama alakalı şu iki yazıyı vereyim hatırlatmak için;


    <br />http://www.e-hayalet.net/index.php?option=com_content&view=article&catid=51: Politika&id=13182:kurucu-politikalar-mi-icraci-politikalar-mi&Itemid=614

    http://www.e-hayalet.net/index.php?option=com_content&view=article&catid=51: Politika&id=13182:kurucu-politikalar-mi-icraci-politikalar-mi&Itemid=614

    Hani bunları şimdi uydurmadığım görülsün diye verdim, ama bir kez daha kabaca özetleyeyim.

    Her ne kadar sol adına yapılması gerekenleri tam olarak kapsadığını düşünmesem de tartışmada kolaylık olsun diye örgütlülük ile açıklayacağım derdimi;

    Bence örgütlenme iki düzeyde verilir; asıl dönüşümü gerçekleştirecek olan halkın/sınıfın örgütlenmesi olarak tarif edebileceğimiz üst düzey..Bunun altında ve ondan önce gelen olarak da örgütleyicilerin örgütlenmesi..

    Üst düzeyin, yani halkın/sınıfın örgütlenmesi için ülkede gereken bir sol taban yok..Bu konuda hemfikiriz galiba..Bu konuda ben müsterih ve gayet de rahatım..Kendi yaşam sınırlarımız içinde bunu başarmak mümkün değil..İki iki daha dört..Bu misyon bizim kuşağımıza verilmiş değildir..Bu düzeyde kendimi hiç kasmam..Kendimi kandırmam..Ham hayallere kapılmam..Benim hayatımda bu hedefin yeri yoktur..

    Benim asıl derdim geleceğin örgütleyicilerini bugünden örgütlemektir..

    Halka ulaşmak deniyor..Ulaşamazsın..Cami imamıyla ne yaparsan yap aşık atamazsın..

    Mahalle çalışması deniyor..Mahallede olmadan mahalle çalıması yapamazsın..Ataşehir'de güvenlikli sitelerde yaşayıp -sakın yanlış anlama seni katetmiyorum..Ben de Şişli'de oturuyorum, malum- hafta sonları pikniğe gider gibi mahalleye gidip halkla biraraya gelemezsin..

    Buralar şu anda hayatta olan solcuların hiçbirinin etki alanında değildir..Buralara kadar inmek -aslında örgütlenme perspektfi ile çıkabilmek- muazzam bir kadro, bizzat nahallenin sakinlerinden oluşan bir kadro ağı gerektirir. Fethullah'ın mürit ağıyla, halka ne kadar yakın olmaya çalışırsan çalış yarışamazsın..50 yıllık geçmişinle 1500 yıllık kadim bir kültürün derin dokularına kadar sızamazsın..

    Ha bütün bu hedef küçültmeler beni karamsar mı yapıyor..Asla..İyi niyetli olmaktan alı mı koyuyor..Kesinlikle hayır..Bunları ilan etmek bu ülkede bir bok yapılamaz mı demektir? Benim söylediklerimin bunda daha radikal bir yanlış anlaşılması olamaz..

    Bu ülkede bir bok yapılamaz diye düşünüyor olsam ben salak mıyım ki bu siteye sayısız saatle harcayayım..

    Aksine yapılabilecek çok şey olduğuna inanıyorum..Benim eleştirim etki alanımız içinde neyin olduğunu neyin olmadığını saptayamayıp, olmayacak ham hayaller peşinde koşmaktır..

    Ben nasıl allem eder gullem eder de şu ülkede devrim yaparım, çil çil oylar toplarım diye bakmıyorum..İngilizce tabirle "one at a time". Tek tek, damla damla ilişkiler ağını çoğaltmaktır derdim..

    Siteye harcadığım zamanı kimsenin başına kakmıyorum..Zerre de pişmanlık duymuyorum..Bu site vasitasıyla, "normal" koşullarda sönüp gidecek eski ilişkilerimi bir nebze kurtarmış olmam,mesala seninle tekrar kontağa geçmiş olmamız yanında, Hasan'ı bulmuş olmam bile bütün o saatlerin karşılığını aldığımı gösterir bana..Şimdi böyle düşünen biri bu ülkede bir bok yapılamaz yaklaşımı içinde olur mu?

    Ülkemi, insanlarını ve kültürünü kıyasıya eleştiririm..Bir sosyalist olarak birinci görevim budur..Eleştiri ama çok daha önemli olarak özeleştiri sol yaklaşımın temel ilkesidir..Marxisim "eleştirel" bir felsefedir..

    Ülkemin egemen kültürünü kıyasıya eleştirerek halkın antipatisini arttırırım ama diğer taraftan kendisine bu ülkede bir gelecek göremeyen, ve içinde bulunduğu kültüre karşı isyan içinde olan gençlerin sempatisini kazanırım..Çok subjektif olacak ama Facebook'ta bunun işe yaradığını görüyorum..Aziz Nesin'in "Bu Milletin 60% aptaldır" demesine benziyor..Herkes az bile söylemiş demişti, çünkü herkes kendini 40%'da görmüştü..Bir toplumun aşılması gereken egemen kültüründen kopuş böyle başlar diye düşünüyorum..Gençler kuşaktan kuşağa içinde bulundukları toplumun değerlerinden yabancılaşmaya başlar, özeleştiri ile toplumun egemen yapısından koparlar..Bu yüzden değil midir ki muhafazakarlar, paranoyakça bilimsel, tarafsız eğitimden korkar, herşeyden çok cehaleti korumak ister.

    Hayatın normal akışı içinde yolları asla keşimeyecek biri İsviçre'nin dağlarında yaşayan bir yalnız solcuyla, ordan oraya savrulan bir başka yalnız, hatta o kadar yalnız ki bütün dünyada tek başına kalmış gibi hissedecek kadar yalnız bir solcu bu site sayesinde birbirlerini buluyor ve kaybettileri heyacanlarını yakalıyorsa, tekrar soruyorum o zaman bu site teorik bir faaliyet midir pratik mi? Hangi mevcut mahalle çalışması, hangi mevcut sol parti bizleri bir araya getirebilirdi..Sitede yazdığı ilk yazısına verdiğim bir cevap üzerine Hasan beni çok duygulandıran mükemmel bir laf etmişti "Senin yorumunu görünce kendi kedime dedim; yan hücrede bir yoldaşım var".

    Bu buluşmayı yapan bir site "teorik" olabilir mi? Bu buluşmalar mümkünse, bir bok olmayacağın düşünüyor olabilir miyim?

    Ben haddini bilmekle övünürüm hep..Ülkem sözkonusu olduğunda da haddim, onun 1000 yıllık makus talihini değitirmek değildir..Ne yaparsam yapayım hangi taklayı atarsam atayım bunun mümkün olmadığını bilirim..Benim kendiğ yaşamıma biçtiğim Devrimci hedef bir değil mükünse 100 Hasan'a ulaşmaktır..Bunu başarırsam bir Marxist olarak devrimci görevimi tamamlamış birinin huzuruyla bu dünyadan ayrılabilirim..

    Ha bu buluşmaların çoğalması sürecinde, bu hedefin ötesine geçebileceğimiz şimdiden öngörülemeyecek yollar da açılabilir..Onu da zamanı geldiğinde düşünürüm..Şu anda menzilim ve somut varoluşumun ufku içinde böyle bir olasılığı göremiyorum..İnsanın kendi varoluşunun somut sınırları ve etki alanı ötesinde düşünmesinin adı ise Marxism değil İdealizm ya da Teolojidir..

  • onder
    avatar

    Bu yazı bağlamında benim için asıl önemli meseleye, üzerime alındığım ve açıkcası biraz kırılmama yolaçan şu "Teorinin keyfi ve cazibesi" meselesine geçmeden önce yazıda dile getirdiğin saptamalarla ilgili görüşlerimi dile getireyim.

    İlk olarak şunun altını çizmek isterim; "bence", bir toplumun gelişiminin "doğal" diyebileceğimiz kaçınılmaz ritmini, birilerinin bu ülkeye sunduğu bir hizmet olarak algılıyorsun.

    Bu yaklaşım çok daha bariz olarak Özal dönemi için sergilenirdi; hani derlerdi ya, Özal bu ülkenin kabuğunu kırmasını sağladı, Türkiye'yi dünyaya açtı, telekomünikasyon atılımı yaptı, cep telefonu, internet getirdi vs diye. Bütün bunları Özal falan yapmadı, sermayenin çelikten yasaları yaptı..

    Hiçbir şey yapmasan bile bir toplum belli bir minimal gelişme ritmi vardır..Zamanı gelen şey ortaya çıkar, kimse de engelleyemez. Örnek olarak Cep telefonlarını, ya da diğer telekomünikasyon icatlarını Türkiye'ye bir anlamda zorla sokan çok uluslu şirketlerdir, Özal falan değil..Rakamı hatırlamıyorum 60 ya da 6 milyar doları sadece cep telefonlarına harcıyoruz her yıl..Kapitalizm, böyle büyük bir pazarın atıl kalmasına izin vermez.

    Benzer şekilde senin "kazanım" olarak gördüğün gelişmeleri de Tayyip falan lütfetmedi bu topluma..Sağcılarımızın kendilerine yönelik defalarca itiraf ettikleri gibi -Odunu koysam seçilir Yıldırım Akbulut'un başbakanlğına dairdi sanırım, Ceketimi çıkarıp aday göstersem Urfa'da belediye başkanı seçilir vs- kendilerine malettikleri işlev, bir kalas tarafından da pekala yerine getirilebilir..

    Türkiye'de senin "kazanım" olarak gördüğün şeyler kazanılmış değil, lütfedilmiş şeylerdir bence..Daha doğrusu lütuf diye lanse edilen şeyler..Yukarıda bahsettiğim minimal gelişim ritmi sayesinde bu kazanımları sistem zaten bugün olmasa yarın vermek durumunda kalırdı, hani şirketlerde eşek gibi çalışan insanları motive etmek için dolmakalem, fincan falan verirer ya, o hesap..Ya da bir babanın karnesi iyi olan oğluna bisiktlet alması gibi

    Değil diyorsan, bana bu halkın bileğin hakkıyla savaşa savaşa, mücadele vere vere söküp aldığı bir tek kazanım göster..Mesala Tekel işçileri şu 4-C meselesinde istediklerini almış olsalardı ben buna kazanım derdim..Benim "kazanım"dan anladığım budur, diğerleri dolmakalem, eşantiyon kabilinden şeylerdir..

    Eşantiyonları bir toplumun ilerlemesinin göstergesi olarak almak bence yanlış..

    Eşantiyonlardan çok ben vitrinde olmayan, günlük hayatın sessiz, sedasız işleyen sert, yazılı olmayan kurallarına bakıyorum..Eşantiyon analojisinden gidersek, işyerimde patronun bana dolmakalem ya da fincan vermesine değil, sabah 8:00'ı geçirmeden burda olacaksın demesine bakarım..Zira işe bir dakika geç kalma stresi her sabah yaşayacağım, bütün varoluşumu belirleyecek olan sert yalın olgudur..Dolayısıyla dolmakalem'den çok daha belirleyici bir gerçekliğe sahiptir..

    Şimdi ülkenin vitrinlerine, sahnesine yansıması pek mümkün olmayan, günlük hayatın bu sert yalın olgular düzleminde neler oluyor ona bakalım; benim için asıl gösterge budur..

    Bu düzleme baktığımızda Türkiye daha iyi bir durumda mı? Bence asla değil..Aksine ürkütücü bir yöne doğru gidiyor..Hatta diyebilirim ki ülke katıksız bir faşizme hiç bu kadar yakın olmamıştı..

    Şu basit karşılaştırma ile başlayalım;

    Baskının, yıldırmanın çok bariz olduğu bizim 80'lerin ikinci yarısı ile 90'ların ilk yarısını kapsayan dönem ile içinde bulunduğumuz dönemi sol içinde bulunduğu durum açısından karşılaştıralım..Hangisinde daha iyi durumdaydı?..

    Bizim dönemdeki ODTÜ mü yoksa şimdi ki ODTÜ mü daha politize idi?

    Bizim dönemde benim bildiğim 4-5 öğrenci dergisi çıkardı..Bizden sonra ODTÜ'de bir dergi çıkarıldığını duymadım, ya da güçlü bir sol oluşum olduğunu..MEsala benim bildiğim kadarıyla İnternet'te hiç yoklar..ODTÜ'lü bir site gördüm ama duvar gazetesi kıvamında idi..
    Bizim zamanımızda İnternet olacaktı da, bütün ülkede tanınan bilinen, etkili bir site çıkarmıyacaktık..Olacak iş değil..

    Güya özgürlüklerin 80'ler 90'larla kıyaslanmayacak ölçüde tanındığı bir dönemdeyiz..Sen bile bunları kazanım olarak görüyorsun..Peki özgürlüklerin, hakların bu kadar verildiği bir dönemde sol ters orantılı olarak niye geriliyor? Bu "özgürleşmenin" en azından solun bünyesine yaramadığı açık olsa gerek..Demek ki, en azından sol açısından sözkonusu "kazanımlar" pek işe yaramamış..Ortada tekin olmayan birşeyler var olsa gerek..

    12 Eylül'ün toplumun genelinde lanetlenmesini bir kazanım, bir ilerleme olarak görüyorsun..Maalesef ben öyle göremiyorum..Küreselliğin genel trendinin kaçınılmaz bir sonucu bence..Sol bugün yeniden kitlesel bir güç haline gelse, 12 Eylül'ün milli bayram bile ilan edileceğinden kuşku duymuyorum..Bu toplum bu denli de dönerse hiç şaşırmam, zira sözkonusu dönüşümler bir trend/moda olarak medyanın ve liberallerin pompalaması ile popularize oluyor...12 Eylül Out, Demokrasi IN..Olay bundan ibaret..

    12 Eylül'ün konuşulabiliyor olması ile, Che'nin ünlü siluetinin bir pop-kültür ikonu haline gelmesi bir ve aynı sürecin sonucudur..

    Görünür bir komunizm tehlikesi kalmamıştır, dolayısıyla Che tişörtleri giyilebilir, ve 12 Eylül lanetlenebilir..

    Bu toplumu tekrar "Nerde bu devlet nerde bu millet", "Sallandıracaksın 3-5 tanesini Taksim meydanında bak sesleri bir daha çıkıyor mu" moduna getirmek, 1-2 haftalık bir operasyondur..Şu kitle iletişim çağında o kadar bile sürmez..

    Tuluat sahnesinde sergilenenlerden somut insanların somut günlük hayatlarında bir kazanım var mı, ben buna bakarım..

    Baktığım zaman da kazanımı bırak, koca koca kayıplar görüyorum..Tayyip'in övünerek belirttiği gibi sermaye İstanbul'dan Anadolu'ya kaymıştır..Sadece bu bile yeteri kadar sağlam bir veridir. Zira bu güç odağının bütün tarihsel çağrışımları ile birlikte Batı'dan Doğu'ya kayması demektir..Bu sıradan bir iktisadi veri gibi görünen durumun sosyo-kültürel çağrışımları çok derindir, ve toplumun bütün dokusunun değişeceğinin habercisidir..Bu kayma herşeyden önce, bütün doğu sermayelerinden olduğu gibi güçlünün iktidarının mutlakaştırılması anlamına gelecektir..Genel anlamıyla iktidarın kayıtsız şartsız kölesi olmayı kabul etmeyenlerin yaşama şansını kalmayacaktır..Muhafazakar değerlere sahip olmadan herhangi bir kariyere sahip olunmayacaktır..Yetenek değil, itaat aranan özellik olacaktır..Zira komprodor ve fasoncu doğası gereği muhafazakar sermayenin yaratıcılığa, zekaya değil koşulsuz itaata ihtiyacı vardır..Herkesin yerinin doldurulabileceği bir rutin içinde çalışır, gerici esnafın biraz iricesi hakim sınıf olacaktır..Bildiğimiz üzere esnafın yaratıcılık gibi bir kaygısı da yoktur..

    Sonra bir toplumda, yaratıcılığı besleyen kültür sanat alanında ne gibi kazanımlar gerçekleşmiş ona bakalım; kaç tane kültür.sanat merkezi açılmış, hangi ilde yeni tiyatro, konservatuar vs açılmış..Çevrenin ağzına sıçan, uğruna göller kurutulan duble yollardan başka bayındırlık hizmeti verilmiş? Oraya buraya dikilen rantiye kapısı alış veriş merkezlerinden başka bir metropole nefes aldıracak hangi kamusal alanlar kurulmuş?

    Hadi bunları geçelim; toplumda farklı yaşam tarzlarına yönelik hoşgörünün yerleşmekte olduğunun hangi emareleri alınmış? Herşeyden önce karşımızda her önüne gelene fırça atan, çalışma arkadaşlarından "benim" diye bahseden, sallana sallana, dayılana dayılana yürüyen, bir tek yumurta topuk ayakkabısı ve elinde tesbihi eksik olan, her an "haaak tuh" diye balgam fırlatacağı izlenimi veren, kendinden her farklı düşüneni ezilmesi, aşağılanması gereken bir düşman olarak gören, bir karikatüre tahammül edemeyen,seçilmeyi, ağzından çıkanın ferman olarak algılanması gereken bir padişah olarak seçilmek olarak gören bir kabadayı var karşımızda..Bunun üzerinden mi gelecek özgür bir toplum?

    Gelemeyeceğinin, niyetlerinin kendileri gibi olmayanları kabul etmektense, bertaraf etmek olduğunun sinyalleri heran veriliyor.

    Politik alanda değil ama.. kültürel alanda..

    Politik alan ritüellerin alanıdır, maskeli balodur..Siyaseten doğru olan, adabı muaşeret kurallarına uygun olan zikredilir ancak..

    Ali Bulaç, muhafazakarların entellektüel olanı olarak lanse edilir..Habertürk'te bir sohbetine denk geldim..İnanın abartmıyorum, "Mahalle baskısının kötü birşey olmadığı, toplumun kendi değerlerini korumaya yönelik gerekli bir oto kontröl mekanizması olduğunu" söyledi..Burdaki iki yüzlülüğe dikkat!..Peki öyleyse türban yasağına hangi argümanlarla karşı çıkıyorsun..Mahalle baskısında ve türban yasağında, yerleşik bir yapının kendi gibi olmayana yaşam hakkı tanımama aynı mantığı yok mu? Kendi farklılıkları kabul edilmek zorunda, ama başka farklılıklar uyum göstermeli ve genele uymalı..

    Bir de şu 50% meselesine değineyim; bunların seçmen tabanı bence kesinlikle 50% falan değil..Yıllarca  civarlarında olagelmiş bir hareketin birkaç yıl içinde 50% olması pek mümkün görünmüyor bana..

    Bu 50%'nin çok büyük bir kısmının hegemonik, yani bir başka ifade ile ödünç alınmış, yamanmış DYP/ANAP benzeri partilerin tabanı olduğunu düşünüyorum, ki bu tabanın AKP'nin ajandas ile alakasını ben göremiyorum..Bildiğimiz liberal, batıcı, köşeyi dönemeci tipik orta sınıftır bu..AKP kendi gerçek yüzünü gösterse, diyelim ANAP/DYP ekseninden biraz sapsa, AB hristiyan kulübüdür falan dese aldığı gibi geri verir bütün o oyları..

    Liberal söylem sayesinde kurdukları ideolojik hegemonyayı, maksimum programlarını yürürlüğe sokmak, onun zemini hazırlamak için kullandıkları bana çok açık görünüyor..

    Gerçek niyetleri herkez için özgürlük, demokratik haklar vs olsa yapacakları o kadar çok şey var ki..Ama bırak bunları göstermeyi, sadece kendilerine demokrat oldukları sıradan şeylerde kendini gösteriyor.Gerçek derdi, özgürlük, farklılıklarla birarada yaşamak olan bir anlayış milletin yediğine içtiğine karışmaya tenezzül eder mi? Bugün hangi AKP'li belediye işletmelerinde içki içilebiliyor..

    Hadi kendi tabanın için içkisiz lokanta olmasını zorlarsam anlarım diyelim -ki anlayamam aslında, sen içmek istemiyorsan içme, yan masadaki insanın içmesi seni niye rahatsız eder- Kadıköy gibi sosyal demokratların 80% civarında olduğu bir yerdeki işletmende içkiyi yasaklamak nasıl bir mentalitenin ürünüdür, "Bak geldim senin kaleni bile ele geçirdim" intikamcı mantığı değilse..

    Neyse, zoraki yazmaya başladığımı hisettim, bu bapı burda kapayayım..Şu asıl meseleye gelelim..akılda o olunca bu meseleye konsantre olamadım..ama gün boyunca bu konuya yönelik bayağı birşey biriktirmiştim..Şu teori meselesi akılmda olunca başka meseleye konsantre olamıyorum..

  • AliOsman
    avatar

    Türk Solunun teori ile derinlemesine kafa yorduğu pek söylenemez, bu doğru elbet. Ama öte yandan hayatın içinde olmak anlamına gelen pratikten de ziyadesi ile yoksun. Bir taraftan ne yapacağını bilememe, bir taraftan insan kaynağı sorunu ( nitelik ve nicelik), bir taraftan da yapılacakları finanse edememe hali veya yapılmak istenene yapılan sürekli eleştiri...

    SOLun salt geleceğin nasıl bir şey olaması gerektiğini şekillendirme gibi bir misyonu yok, aslolan bugünü anlamak ve ona göre pozisyon almak. Hegemonya ilişkilerini aile,apartman ya da en iyi ihtimalle mahalle düzeyinin dışına çıkarmak Sol için yakın zamanda pek mümkün görünmüyor. Bunun için çok yönlü müdahale şart. Biraz da dünyadaki konjektürün yardımı şart... Benim anlayamadığım nokta biraz da şu aslında : Ne zaman bugünü anlamaya çalışan iki satır karalasam ardından hemen ne iyimserliğim kalıyor, ne safdilliğim ne de yalın halim... O zaman ben de şunu söyleme hakkını kendimde görmeye başlıyorum. Tamam SOL adına hegemonik ilişkiler kuramıyoruz, teori ile ilgilenmiyoruz, kültür oluşturamadık, şanlı bir tarihimiz yok yani bu anlamada ziyadesi ile zavallı insanlarız ve bu ülkeden bir bok olmaz ! Bu durumları tespit etmek iyi güzel de peki bu işlerin dışına nasıl çıkacağız ? Bu akışı tersine nasıl çevireceğiz ? Şanlı tarihi olan, kültürünü oluşturmuş ülkeleri ve insanları da görüyoruz SOL nereyse kendini tamamen kapitalizmin 'insani-zeki' versiyonuna kendini adamış durumda. Daha önceden bahsi geçen LOST, Family Guy vs. gibi parlak zeka içeren yapıtların batıdan çıkması SOLun, SOLUMSULARIN kapitalizmi yeniden ve yeniden inşa etmeye faydasından başka ne faydası var allah aşkına. Bu noktada yapılanlara, yapılmak istenelere haksızlık yapmak istemem elbette. Yapılan eleştirilerdeki iyi niyeti ve kökten değişim bakışını elbetteki görüyorum ama el insaf... Neredeyse halk kavramı köylü kavramı ile eşleşmek üzere. Lenin'in dediği gibi Halkın içinde ama bir adım önünde... Bir adım önünde olmak iyi de önce bir şeylerin içinde olmamız gerekmiyor mu ? Malzeme bu ! İster köylü de ister ahmak, ister riyakar de ister yavşak. Bu ülkede SOL adına birşeyleri halk ile beraber yapmak istiyorsan bu tartışmaların içine girmek ve süreci anlamaya çalışmakla birlikte verili durumlardan neler çıkarılabilir diye de kafa yormak gerekiyor. Karşı takım defans yapıyor, faullü oynuyor diye gol atmaya çalışmayalım mı ? Defans yapıyor diye onları eleştirip rahatlayalım mı ? Bu maç ve kurallar her zaman bizim istediğimiz gibi olmuyor maalesef ama bizden beklene bir şey var : Maçı kazanmaya çalışmak.

    İyiniyetli olmak konusunda hiçbir alınganlığım yok. Evet iyiniyetliyim ve olunması gerektiğini de düşünüyorum. Safdillilik başka bir şey... İyiniyet olmazsa şahsen benim sadece Türkiye için değil tüm dünya için umutlarım tükenir.

  • onder
    avatar

    Hasan lafı ağzımdan almış; ben de "Çok iyimsersin" diye başlamayı planlıyordum Ali Osman.

    Eğer bu bahsettiğin türden dönüşümler gerçekten toplumun bağrında gerçekleşiyorsa bu toprakların birkaç yüzyıllık talihsiz aydınlanma projesi sonunda gerçekleşmiş demektir. Üstelik dünyanın bir başka hiçbir köşesinde tanık olunmamış bir ironi ile; Aydınlanma, kendisine karşı yöneldiği feodal kalıntılar tarafından gerçekleştirilmiş demektir..Dünyanın her yerinde her zaman aydınlanma dinsel dogmatizme karşı yapılır, oysa bizde demek ki bizatihi kendilerine karşı kendileri Aydınlanmayı gerçekleştirdi.

    Sevgili Ali Osman,

    Bu site sayesinde en temel kaygının halkla iletişim kurmak olduğunu anladım. Mantığın son derece yalın ve tabii ki son derece de geçerli; bu ülkede sosyalist solu besleyecek bir kitle tabanı yok, dolayısıyla sesini duyurabilmek, kaale alınabilmek için önce halk tarafında politik bir aktör olarak tanınması gerekir. Şahsen ben 40 yıllık hayatımda bu kaygıyı yersiz bulan şöyle ya da böyle herhangi bir solcuya ne rastladım, ne de duydum..

    Anlaşamadığımız iki nokta var;

    Birincisi senin iddia ediyor olduğunu sandığım gibi, Türkiye solunun bu kaygıdan herhangi bir anda uzak düştüğüne inanmıyorum. Türkiye solunun bu konudaki temel refleksi asortik, alternatif yollar aramak değil, bu kaygıdan bir milim uzaklaşıyor olduğunu düşündüğü anda karşısındakini "kalemşör", "tatlısu sosyalisti", "sırça köşk aydınları", "masabaşı komunisti" vs gibi çok şık sıfatlarla nitelemektir, ODTÜ'yü beraber okuduk ve o zamanki solcunun nasıl bir tip olduğunu ikimiz de biliyoruz.

    Şu "teori zevki" meselesine döneceğim ama şöyle elini vicdanına koyup "Ya bizim ortalama Türkiye solcusu teorici midir pratikçi/halkçı midir" diye sorsan kendi kendine vereceğin cevabın "teorici" olabileceğini sanmıyorum..Şimdi okuyanlara kaba olmayayım diyorum ama kendimi tutamıyorum, şekerim mi yüksek nedir bilmiyorum..Türkiye solcusu işi gücü bırakmış paso okuyor falan değildir..Türkiye solcusu cahildir, solculuğuyla takım tutması arasında pek bir fark yoktur..Solculuğu rastlantısal herhangi bir kimliktir, günlük pratiklerini, varoluşunu belirlemez, solculuğu bir solcu etik geliştirmeye zorlamaz..vs.vs..Neyse konuyu dağıtmayayım..Sık sık solcuların işi gücü bırakıp teoriye yönelmiş olmasından şikayet etmenin inan hakikaten gerçek hayatta bir karşılığı yok..Bu ülkede çağdaş Marxist teori kitapları kaç basar? Benim bildiğim en çok satan teori kitabı 1000-1500 civarında satar..Akademisyenleri, sosyoloji/felsefe öğrencilerini vs çıkar, sırf "zevk için" bir teori kitabını alıp okuyan insan sayısı resmen bir kaç yüzü geçmez..80 milyonluk bir ülkede birkaç yüz kişi "teori yapıyor" diye yapılan şikayetin ülke gerçekleriyle hakikaten hiçbir uyuşur tarafı yok..Neyse konuya dönünce birkaç cümle daha söyleyeceğim..
    Evet, anlaşamadığımız nokta 1: Türkiye solu ana rahmine halkçı olarak düşmüştür, marxist teori geleneği bu topraklarda hiçbir zaman olmamıştır..Türkiye sağcısı nasıl 3-5 öncül ile politika yaparsa, Türkiye solcusunun politika yapması için de fazladan 5-6 öncül yeterli olagelmiştir, sömürü, emek, devrim vs işte..Benden çok daha iyi bildiğin gibi bugün hangi Türkiye sol hareketinin kapısını çalarsan çal, halkçılığın en büyük değer olduğunu söyleceklerdir..Teoriye yönelmeliyiz, harıl harıl kitap okumalıyız diyen herhangi bir sol oluşumu en azından ben bilmiyorum -hoş ben de böyle diyor değilim ya, aşağıda konuya döndüğümde ortaya çıkacak-..Dolayısıyla hangi toplumsal aktörü referans alıyorsun gerçekten idrak edemiyorum..Türkiye solcusu nerdeyse zaten istisnasız hep tam da senin istediğin gibi olmuştur zaten..Ha bir başka yerde dine karşı olumsuz tavırlarını dil getirmiştin..Eğer buysa hakikaten bunu da anlamakta güçlük çekiyorum..Bir insanın, başka birini inançları yüzünden dışlamamayı öğrenmesi için yüksek bir bilinçlilik ve zeka seviyesi gerektiren solculuktan geçmesine falan gerek yok; çocukluktan çıkıp erişkin, ortalama bir insan olması yeter.

    Anlaşamadığımız ikinci nokta da şu; solun felsefesi ile halkın doğal/verili durumu arasındaki açıklık "bence" şikayet edilecek değil, solu sol yapan ontolojik bir yasadır. Asıl bu açıklık kapandığı zaman endişe edilmesi gerekir. Solcu halkın düzeyine inmez, halkı kendi bulunduğu düzeye "çıkarır".

    Sözkonusu açıklık böyle yukarıya değil aşağıya doğru bir hareketle kapanıyorsa sol adına bir kazanımdan bahsetmek mümkün değildir. Uygarlık halkın genel değer yargılarıyla uzalaşarak değil, halka karşı düşünce savaşı verilerek kurulmuştur..Tarihin motoru budur.

    Tamam kaygını herkes gibi ben de paylaşıyorum, ama solcularla halkın buluşması hangi zeminde gerçekleşecek? Ben seninle aynı kaygıyı taşımıyor olsam, her fırsatta Hegemonya kavramını gündeme getirir miyim? Hegemonya, belli bir konjüktürde yürürlükte olan genel değer yargılarını/geçer akçeleri, belli bir ideal altında derip-çatıp bir araya getirmek değilse nedir?

    Sorun şu ki, senin olumluyor izlenimi verdiğin "gelişmeler" sol bir hegemonya altında değil, muhafazakar bir hegemonya altında biraraya geliyor..Bugün Türkiye'de benim gördüğüm durum budur..

    Aynı betonu, aynı demir-çeliği, aynı çimentoyu kullanarak bir hapishane de inşaa edersin, bir kütüphane de..Tamamen aynı malzemeler kullanılarak, hatta aynı tasarımlarla inşaa edilen tamamen aynı iki binayı hapishane ya da kütüphane diye vaftiz eden nedir? Ya da bir ve aynı binayı al, hapishane olarak da kullanabilirsin, kütüphane olarak da..

    İşte bana sen, ortaya kabası çıkmış binayı iskeletine bakarak çoşkuyla karşılıyorsun gibi geliyor..Lakin henüz binanın bir hapishane mi bir kütüphane mi ya da bir hastane mi olduğu belli değil..Ben inşaa edilmekte olanın amerikalıların maximum security diye klasifiye ettiği bizim F-tipi hapishanelerden çok daha berbat bir hapishane olduğundan zerre kuşku duymuyorum..Ancak senin gözüne bir hastane gibi görünüyor sanki..Neyse bekleyip göreceğiz bu adamlar evet çıkarır ve bir sonraki seçimde tekrar seçilirse..Olayın iddia boyutunu geçip asıl konumuza dönelim; tamamen aynı malzemeler ve aynı işçilik ve teknoloi ile inşaa edilen bir binanın son tahlilde hapishane ya da hastahane olmasını belirleyen süreç nedir? Tahmin etmişsindir; Hegemonya..

    Bilmiyorum ifade edebiliyor muyum? Herhangi bir coğrafyada herhangi bir konjüktürde solcular, "Biz tamamen yeni malzemelerle, bambaşka bir işcilik ve teknoloji ile bambaşka bir bina inşaa edeceğiz" demezler.. Elde bulunan malzeme, işçi ve teknoloji ile yürülükte olan tasarım zevki ile o ana kadar inşaa edilmiş binalar gibi bir bina inşaa ederler..Solcuların farkı ortaya çıkardıklar binaya yükledikleri işlevdir..

    İşte hegemonya da aynı malzemelerle farklı bir işlev yaratabilmenin bilgisidir..

    Kullanılan malzemenin kalitesine, yani diyelim özgürlüklerin tanınmasına, milliyetçiliğin azalmasına, ordunun üzerine gidilmesine vs bakarak herkesin işine yarayacak bir bina inşaa edilmekte olduğunu düşünmek bence yanılgıdır.

    Daha söyleceklerim var..Ama yazıyı okunmayacak kadar uzatmamak için burda bir ara vereyim..

  • AliOsman
    avatar

    Özellikle kavramları dejenere etmeleri ve içini boşaltmalarının yaratacağı tehlike ortada. Bu konuda hemfikirim. Lakin memlekette SOL adına siyaset yapmanın önünde (SOLun kendiside dahil olmak üzere) türlü sıkıntılar var. Bu konuda atılacak her türlü adımı, belli bir temkinlilik miktarını gözardı etmeden anlamaya çalışmak lazım. Bu adımlar riyakarlık barındırsa bile... Bu topraklardan devrimci bir siyaset yaratmak için değişen dinamikleri ve kavramları anlamak, ona göre siyaset yapmak şart. Bu demek değil ki memleket köylü ise köylü politikalar yapalım, şehirli ise şehirli... Dönüştürmenin birinci basamağı anlamaktan geçiyor. SOL adına yeterince önyargının ve bariyerin olduğu bu ülkede, dönüşüme yardımcı olacak her türlü parametre bence kaydedeğerdir. Bunları safdillilikle yazmıyorum tam tersi, ölü bir toprakta bir şeyler yetiştirmenin temeli, toprağı adım adım verimli hale getirmek olduğunun bilinci ve inancı ile yazıyorum. Teorinin keyfi ve cazibesi ortada ( Aslolan Dünyayı anlamak değil), bu cazibeye fazla da kapılmadan (Onu değiştirmektir) bir şeyler yapmak gerek. Yoksa yaşanacak ne ülke kalacak ne de dünya...

  • hasever
    avatar

    Ali Osman,

    Bütün kalbimle "keşke dediğin gibi olsa” diyorum ama umutsuzum; en ufak bir güvenim yok. Ve hatta kullandıkları kavramları "dejenere" ettiklerini ve bu yüzden tehlike saçtıklarını dahi söyleyebilirim. Yorumunda "yanılma payını" yüksek tuttuğunu görmekle beraber yine takiye yaptıklarını düşünüyorum.

    Dediğim gibi, keşke dediğin gibi olsa. Durumu bir halk hikayesiyle anlatmaya çalışayım: Bir köyün çobanı "ihtiyar heyeti"nin belirlediği ücrete razı gelmez ve işi bırakır; daha doğrusu işe başlamaz. Çobansız kalan köy, hikaye bu ya, kurda teklif götürmek zorunda kalır. Kurt çağrılır, misafir edilir ve teklif sunulur. Kurt, teklifi dinler, şaşırır; şaşkınlığını üstünden attıktan sonra, bütün heyeti tek tek gözden geçirir ve der ki: "İnansam, bizim küçük oğlan da kuzuları güdsün diyecem amma.."

    Hani inansam bu kavramları kullanmakta samimi olduklarına, varıp olmayan mührümü "evet"e basayım diyecem amma...

    Lakin, AKP-MHP ayrışımı konusunda sanırım durum senin dediğin gibi, yine de Sol'a ve Kürd'e karşı birbirlerinin kuyruklarına basacaklarını düşünmüyorum.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #6 Önder Kurt 11-09-2010 12:29
Yalın sıfatını kesinlikle bir aşağılama iması ile kullanmadım..Ye rsiz bir alınganlık gösteriyorsun.. Asıl alınması gereken benim şu "Teorinin keyfi ve cazibesi" meselesi yüzünden..

Yalınlık bir eksiklik değil, meziyettir benim algılamamda..

Anlatmaya çalıştığım şuydu; son derece meşru talebi olabildiğince sarih bir şekilde dile getiriyorsun..B una itiraz etmek mümkün değil..İtiraz noktası bu değil..Bu yalın telebin icra edilmesinin kendisi yalın değil..Mesele bu..

"Ya Sosyalizm Ya barbarlık" sloganı yalın mı değil mi? Peki bunu yalın diye nitelersek aşağılamış mı oluruz..Bu konuda bir kez daha düşün bence..Bir de seninle bu sitenin tarzı konusunda yaptığımız sohbetlerde söylediklerimi bir hatırla istersen..Hatır lamana yardımcı olmak için kolayca bulnabileceği için referans da vereyim; Yazılar-Planlan an Bölümler linki altında bu siteye yönelik nasıl bir ütopyaya sahip olduğumu bir kez daha gözden geçirebilirsin..

Bu sitenin kuruluş aşamasında, kılı kırk yaran uzun tartışmalar yapılan bir sürü sol forum sitesi var, farkı tartışmalarla uzun yazılarla yaratamayız, site pratik işlevi olan, bir işe yarayan işlevsel bir araç olmalı diyen, bu anlamda turizm, konaklama, solpedia, kültür/sanat eleştirileri, ücretsiz online kurslar vs.vs gibi bölümlere bıkıp usanmadan vurgu yapan, bu konuda katkı yapılmayınca ağlayan sitem eden benim..Teorik/p olitik yazıların mümkün olduğu kadar gözden uzak, şöyle gözucuyla farkedilebilece k yerde olmasını diyen de..Öykü/foto yarışması gibi maksimum kollektif katılımı teşvik edecek bölümlerin önemini ısrarla belirten, gençleri teşvik onlar için bir çekim merkezi olmak için, çok sıkıcı olmasına rağmen en çok eleştiri yazan da..Bütün bunlara rağmen, bunca yıl aradan sonra hala işi gücü bırakalım "teorinin zevkine ve keyfine dalalım" diyormuş gibi algılanmak da bana dokunuyor..Şu siteye ayırdığım sayısız saatleri "teorinin keyfine ve zevkine" ayırmış olsaydım iki üç tane doktora tezi yazardım herhalde..

Bu gibi olguları hatırlarsan ikinci yorumundaki pozisyonunu ta en başından beri bizzat benim de savunduğunu görürsün diye düşünüyorum..

Biriktiremiyoruz..Yani yapılan bunca yazışmaya rağmen bir birikim oluşmuyor..Yani mesala şu Önder'in temel argümanı nedir sorusu akla gelmiyor..Sanki hala daha dün tartışmaya başlamışız, birbirini hiç tanımayan insanlar gibiyiz..

http://www.e-hayalet.net/index.php?option=com_content&view=article&catid=51:Politika&id=562:devrim-konusu&Itemid=614

Şimdi bu yazıyı kaleme almış birini, "SOLun salt geleceğin nasıl bir şey olaması gerektiğini şekillendirme gibi bir misyonu yok" cümlesiyle karşı karşıya getirmek haksızlık değil mi?

Benim sadece bu sitede değil, ta ODTÜ/Abra yıllarından beri solun genel Devrim mentalitesine karşı, yaşadığımız an ve dar mekan içinde, değiştirmeye muktedir olduğumuz şeylere yönelmemiz gerektiğini söyledim..

Benim ortdoks/sekter solla en büyük kavgam yaşanan "ana" yönelik "çok yönlü" müdahale olasılıklarını değerlendiremem esidir..Bu yönde yazılmıs tonlarca satırım olmasına rağmen, sanki bunun hilafına birşeyler söylüyor gibi algılanmam da yine bana karşı bir haksızlık..

Ben bu ülkede bir bok yapılamaz demiyorum..Aksi ne sol ve solculuk adına, geçen Hasan'ın vurguladığı gibi sadece 3 kişi bile olsa yapılacaklar vardır..Ben 2-3 kişiyle, sol kalarak yapılabilecekle r ortada dokunulmadan dururken, senin de belirttiğin gibi malum cılızlığıyla solun büyük oynamasını eleştiriyorum.. Sol kitlesel olmak zorunda değildir..Kitle sel olabilmek için kendi öncüllerinden tavize veremez..Ama bu elbette devrimden aşağısı kesmez mantığıyla sekter bir tutum almak değidir bu..

Ülkede evrim teorisine karşı çıkan bir mahalle imamı kılıklı adam Biyoloji Bölümü başkanı yapılıyorsa, merkezi bir devlet sınavında Muharrem İnce'nin aktardığı gibi yazılı sınavda ilk 20'ye girenlerin 16'sı mülakatta elenip, kendi yandaşları sınavsız işe alınıyorsa, yani kısacası ülkede yetenek, bilgi, ehliyet değil yalakalık genel değer haline çıkarılıyorsa, halkımla bir araya geleeğim diye alkış tutamam..

Tamam çok yönlü müdahale..Halkl a bir araya gelmek, hepsine eyvalla..Peki KEmalistler halk değil mi? Niye muhafazakarlarl a biraraya gelmek için yırtınıyoruz da KEmalistleri miliyetçi, despotlar olarak görüyoruz..Kema lizm bu ülkenin en az muhafazakarlar kadar geniş bir kesimine hitap eden bir ieolojidir.."Ço k yönlü yaklaşımları" kemikleşmiş en az 20-25% oyu olan kemalistlere niye çok görüyoruz..

Neyse dağıtmayayım, yoksa şu bana dokunan "teorinin zevki ve keyfi" meselesine gelemeyeceğim.

Şurdan gireyim;

Bu sitenin çıkarılması "teorik" bir faaliyet midir yoksa pratik mi?
Bu ülkenin kendine solcu diyenlerinin 99.99%, hatta herhade ben hariç tamamı için teorik faaliyettir..As ıl solculuk sokakta yapılır, genel tahayyüle göre..

Ben de aptal değilim, bir ülkenin dönüşümünün kıçıkırık bir site ile değil halkla yapılacağının tabii ki farkındayım..

Ama ben toplumsal hareketleri iki düzlemde algılıyorum; bu da benim ihmal edilen ikinci temel pozisyonumdur.. Politikanın İki Düzlemi başlıklı bir yazım vardı diye hatırlıyorum ama bulamadım..Ama alakalı şu iki yazıyı vereyim hatırlatmak için;



http://www.e-hayalet.net/index.php?option=com_content&view=article&catid=51:Politika&id=13182:kurucu-politikalar-mi-icraci-politikalar-mi&Itemid=614

http://www.e-hayalet.net/index.php?option=com_content&view=article&catid=51:Politika&id=13182:kurucu-politikalar-mi-icraci-politikalar-mi&Itemid=614

Hani bunları şimdi uydurmadığım görülsün diye verdim, ama bir kez daha kabaca özetleyeyim.

Her ne kadar sol adına yapılması gerekenleri tam olarak kapsadığını düşünmesem de tartışmada kolaylık olsun diye örgütlülük ile açıklayacağım derdimi;

Bence örgütlenme iki düzeyde verilir; asıl dönüşümü gerçekleştirece k olan halkın/sınıfın örgütlenmesi olarak tarif edebileceğimiz üst düzey..Bunun altında ve ondan önce gelen olarak da örgütleyicileri n örgütlenmesi..

Üst düzeyin, yani halkın/sınıfın örgütlenmesi için ülkede gereken bir sol taban yok..Bu konuda hemfikiriz galiba..Bu konuda ben müsterih ve gayet de rahatım..Kendi yaşam sınırlarımız içinde bunu başarmak mümkün değil..İki iki daha dört..Bu misyon bizim kuşağımıza verilmiş değildir..Bu düzeyde kendimi hiç kasmam..Kendimi kandırmam..Ham hayallere kapılmam..Benim hayatımda bu hedefin yeri yoktur..

Benim asıl derdim geleceğin örgütleyicileri ni bugünden örgütlemektir..

Halka ulaşmak deniyor..Ulaşam azsın..Cami imamıyla ne yaparsan yap aşık atamazsın..

Mahalle çalışması deniyor..Mahall ede olmadan mahalle çalıması yapamazsın..Ata şehir'de güvenlikli sitelerde yaşayıp -sakın yanlış anlama seni katetmiyorum..B en de Şişli'de oturuyorum, malum- hafta sonları pikniğe gider gibi mahalleye gidip halkla biraraya gelemezsin..

Buralar şu anda hayatta olan solcuların hiçbirinin etki alanında değildir..Bural ara kadar inmek -aslında örgütlenme perspektfi ile çıkabilmek- muazzam bir kadro, bizzat nahallenin sakinlerinden oluşan bir kadro ağı gerektirir. Fethullah'ın mürit ağıyla, halka ne kadar yakın olmaya çalışırsan çalış yarışamazsın..5 0 yıllık geçmişinle 1500 yıllık kadim bir kültürün derin dokularına kadar sızamazsın..

Ha bütün bu hedef küçültmeler beni karamsar mı yapıyor..Asla.. İyi niyetli olmaktan alı mı koyuyor..Kesinl ikle hayır..Bunları ilan etmek bu ülkede bir bok yapılamaz mı demektir? Benim söylediklerimin bunda daha radikal bir yanlış anlaşılması olamaz..

Bu ülkede bir bok yapılamaz diye düşünüyor olsam ben salak mıyım ki bu siteye sayısız saatle harcayayım..

Aksine yapılabilecek çok şey olduğuna inanıyorum..Ben im eleştirim etki alanımız içinde neyin olduğunu neyin olmadığını saptayamayıp, olmayacak ham hayaller peşinde koşmaktır..

Ben nasıl allem eder gullem eder de şu ülkede devrim yaparım, çil çil oylar toplarım diye bakmıyorum..İng ilizce tabirle "one at a time". Tek tek, damla damla ilişkiler ağını çoğaltmaktır derdim..

Siteye harcadığım zamanı kimsenin başına kakmıyorum..Zer re de pişmanlık duymuyorum..Bu site vasitasıyla, "normal" koşullarda sönüp gidecek eski ilişkilerimi bir nebze kurtarmış olmam,mesala seninle tekrar kontağa geçmiş olmamız yanında, Hasan'ı bulmuş olmam bile bütün o saatlerin karşılığını aldığımı gösterir bana..Şimdi böyle düşünen biri bu ülkede bir bok yapılamaz yaklaşımı içinde olur mu?

Ülkemi, insanlarını ve kültürünü kıyasıya eleştiririm..Bi r sosyalist olarak birinci görevim budur..Eleştiri ama çok daha önemli olarak özeleştiri sol yaklaşımın temel ilkesidir..Marx isim "eleştirel" bir felsefedir..

Ülkemin egemen kültürünü kıyasıya eleştirerek halkın antipatisini arttırırım ama diğer taraftan kendisine bu ülkede bir gelecek göremeyen, ve içinde bulunduğu kültüre karşı isyan içinde olan gençlerin sempatisini kazanırım..Çok subjektif olacak ama Facebook'ta bunun işe yaradığını görüyorum..Aziz Nesin'in "Bu Milletin 60% aptaldır" demesine benziyor..Herke s az bile söylemiş demişti, çünkü herkes kendini 40%'da görmüştü..Bir toplumun aşılması gereken egemen kültüründen kopuş böyle başlar diye düşünüyorum..Ge nçler kuşaktan kuşağa içinde bulundukları toplumun değerlerinden yabancılaşmaya başlar, özeleştiri ile toplumun egemen yapısından koparlar..Bu yüzden değil midir ki muhafazakarlar, paranoyakça bilimsel, tarafsız eğitimden korkar, herşeyden çok cehaleti korumak ister.

Hayatın normal akışı içinde yolları asla keşimeyecek biri İsviçre'nin dağlarında yaşayan bir yalnız solcuyla, ordan oraya savrulan bir başka yalnız, hatta o kadar yalnız ki bütün dünyada tek başına kalmış gibi hissedecek kadar yalnız bir solcu bu site sayesinde birbirlerini buluyor ve kaybettileri heyacanlarını yakalıyorsa, tekrar soruyorum o zaman bu site teorik bir faaliyet midir pratik mi? Hangi mevcut mahalle çalışması, hangi mevcut sol parti bizleri bir araya getirebilirdi.. Sitede yazdığı ilk yazısına verdiğim bir cevap üzerine Hasan beni çok duygulandıran mükemmel bir laf etmişti "Senin yorumunu görünce kendi kedime dedim; yan hücrede bir yoldaşım var".

Bu buluşmayı yapan bir site "teorik" olabilir mi? Bu buluşmalar mümkünse, bir bok olmayacağın düşünüyor olabilir miyim?

Ben haddini bilmekle övünürüm hep..Ülkem sözkonusu olduğunda da haddim, onun 1000 yıllık makus talihini değitirmek değildir..Ne yaparsam yapayım hangi taklayı atarsam atayım bunun mümkün olmadığını bilirim..Benim kendiğ yaşamıma biçtiğim Devrimci hedef bir değil mükünse 100 Hasan'a ulaşmaktır..Bun u başarırsam bir Marxist olarak devrimci görevimi tamamlamış birinin huzuruyla bu dünyadan ayrılabilirim..

Ha bu buluşmaların çoğalması sürecinde, bu hedefin ötesine geçebileceğimiz şimdiden öngörülemeyecek yollar da açılabilir..Onu da zamanı geldiğinde düşünürüm..Şu anda menzilim ve somut varoluşumun ufku içinde böyle bir olasılığı göremiyorum..İn sanın kendi varoluşunun somut sınırları ve etki alanı ötesinde düşünmesinin adı ise Marxism değil İdealizm ya da Teolojidir..
Alıntı
 
 
0 #5 Önder Kurt 11-09-2010 10:40
Bu yazı bağlamında benim için asıl önemli meseleye, üzerime alındığım ve açıkcası biraz kırılmama yolaçan şu "Teorinin keyfi ve cazibesi" meselesine geçmeden önce yazıda dile getirdiğin saptamalarla ilgili görüşlerimi dile getireyim.

İlk olarak şunun altını çizmek isterim; "bence", bir toplumun gelişiminin "doğal" diyebileceğimiz kaçınılmaz ritmini, birilerinin bu ülkeye sunduğu bir hizmet olarak algılıyorsun.

Bu yaklaşım çok daha bariz olarak Özal dönemi için sergilenirdi; hani derlerdi ya, Özal bu ülkenin kabuğunu kırmasını sağladı, Türkiye'yi dünyaya açtı, telekomünikasyo n atılımı yaptı, cep telefonu, internet getirdi vs diye. Bütün bunları Özal falan yapmadı, sermayenin çelikten yasaları yaptı..

Hiçbir şey yapmasan bile bir toplum belli bir minimal gelişme ritmi vardır..Zamanı gelen şey ortaya çıkar, kimse de engelleyemez. Örnek olarak Cep telefonlarını, ya da diğer telekomünikasyo n icatlarını Türkiye'ye bir anlamda zorla sokan çok uluslu şirketlerdir, Özal falan değil..Rakamı hatırlamıyorum 60 ya da 6 milyar doları sadece cep telefonlarına harcıyoruz her yıl..Kapitalizm , böyle büyük bir pazarın atıl kalmasına izin vermez.

Benzer şekilde senin "kazanım" olarak gördüğün gelişmeleri de Tayyip falan lütfetmedi bu topluma..Sağcıl arımızın kendilerine yönelik defalarca itiraf ettikleri gibi -Odunu koysam seçilir Yıldırım Akbulut'un başbakanlğına dairdi sanırım, Ceketimi çıkarıp aday göstersem Urfa'da belediye başkanı seçilir vs- kendilerine malettikleri işlev, bir kalas tarafından da pekala yerine getirilebilir..

Türkiye'de senin "kazanım" olarak gördüğün şeyler kazanılmış değil, lütfedilmiş şeylerdir bence..Daha doğrusu lütuf diye lanse edilen şeyler..Yukarıd a bahsettiğim minimal gelişim ritmi sayesinde bu kazanımları sistem zaten bugün olmasa yarın vermek durumunda kalırdı, hani şirketlerde eşek gibi çalışan insanları motive etmek için dolmakalem, fincan falan verirer ya, o hesap..Ya da bir babanın karnesi iyi olan oğluna bisiktlet alması gibi

Değil diyorsan, bana bu halkın bileğin hakkıyla savaşa savaşa, mücadele vere vere söküp aldığı bir tek kazanım göster..Mesala Tekel işçileri şu 4-C meselesinde istediklerini almış olsalardı ben buna kazanım derdim..Benim "kazanım"dan anladığım budur, diğerleri dolmakalem, eşantiyon kabilinden şeylerdir..

Eşantiyonları bir toplumun ilerlemesinin göstergesi olarak almak bence yanlış..

Eşantiyonlardan çok ben vitrinde olmayan, günlük hayatın sessiz, sedasız işleyen sert, yazılı olmayan kurallarına bakıyorum..Eşan tiyon analojisinden gidersek, işyerimde patronun bana dolmakalem ya da fincan vermesine değil, sabah 8:00'ı geçirmeden burda olacaksın demesine bakarım..Zira işe bir dakika geç kalma stresi her sabah yaşayacağım, bütün varoluşumu belirleyecek olan sert yalın olgudur..Dolayı sıyla dolmakalem'den çok daha belirleyici bir gerçekliğe sahiptir..

Şimdi ülkenin vitrinlerine, sahnesine yansıması pek mümkün olmayan, günlük hayatın bu sert yalın olgular düzleminde neler oluyor ona bakalım; benim için asıl gösterge budur..

Bu düzleme baktığımızda Türkiye daha iyi bir durumda mı? Bence asla değil..Aksine ürkütücü bir yöne doğru gidiyor..Hatta diyebilirim ki ülke katıksız bir faşizme hiç bu kadar yakın olmamıştı..

Şu basit karşılaştırma ile başlayalım;

Baskının, yıldırmanın çok bariz olduğu bizim 80'lerin ikinci yarısı ile 90'ların ilk yarısını kapsayan dönem ile içinde bulunduğumuz dönemi sol içinde bulunduğu durum açısından karşılaştıralım ..Hangisinde daha iyi durumdaydı?..

Bizim dönemdeki ODTÜ mü yoksa şimdi ki ODTÜ mü daha politize idi?

Bizim dönemde benim bildiğim 4-5 öğrenci dergisi çıkardı..Bizden sonra ODTÜ'de bir dergi çıkarıldığını duymadım, ya da güçlü bir sol oluşum olduğunu..MEsal a benim bildiğim kadarıyla İnternet'te hiç yoklar..ODTÜ'lü bir site gördüm ama duvar gazetesi kıvamında idi..
Bizim zamanımızda İnternet olacaktı da, bütün ülkede tanınan bilinen, etkili bir site çıkarmıyacaktık ..Olacak iş değil..

Güya özgürlüklerin 80'ler 90'larla kıyaslanmayacak ölçüde tanındığı bir dönemdeyiz..Sen bile bunları kazanım olarak görüyorsun..Pek i özgürlüklerin, hakların bu kadar verildiği bir dönemde sol ters orantılı olarak niye geriliyor? Bu "özgürleşmenin" en azından solun bünyesine yaramadığı açık olsa gerek..Demek ki, en azından sol açısından sözkonusu "kazanımlar" pek işe yaramamış..Orta da tekin olmayan birşeyler var olsa gerek..

12 Eylül'ün toplumun genelinde lanetlenmesini bir kazanım, bir ilerleme olarak görüyorsun..Maa lesef ben öyle göremiyorum..Kü reselliğin genel trendinin kaçınılmaz bir sonucu bence..Sol bugün yeniden kitlesel bir güç haline gelse, 12 Eylül'ün milli bayram bile ilan edileceğinden kuşku duymuyorum..Bu toplum bu denli de dönerse hiç şaşırmam, zira sözkonusu dönüşümler bir trend/moda olarak medyanın ve liberallerin pompalaması ile popularize oluyor...12 Eylül Out, Demokrasi IN..Olay bundan ibaret..

12 Eylül'ün konuşulabiliyor olması ile, Che'nin ünlü siluetinin bir pop-kültür ikonu haline gelmesi bir ve aynı sürecin sonucudur..

Görünür bir komunizm tehlikesi kalmamıştır, dolayısıyla Che tişörtleri giyilebilir, ve 12 Eylül lanetlenebilir..

Bu toplumu tekrar "Nerde bu devlet nerde bu millet", "Sallandıracaks ın 3-5 tanesini Taksim meydanında bak sesleri bir daha çıkıyor mu" moduna getirmek, 1-2 haftalık bir operasyondur..Ş u kitle iletişim çağında o kadar bile sürmez..

Tuluat sahnesinde sergilenenlerde n somut insanların somut günlük hayatlarında bir kazanım var mı, ben buna bakarım..

Baktığım zaman da kazanımı bırak, koca koca kayıplar görüyorum..Tayy ip'in övünerek belirttiği gibi sermaye İstanbul'dan Anadolu'ya kaymıştır..Sade ce bu bile yeteri kadar sağlam bir veridir. Zira bu güç odağının bütün tarihsel çağrışımları ile birlikte Batı'dan Doğu'ya kayması demektir..Bu sıradan bir iktisadi veri gibi görünen durumun sosyo-kültürel çağrışımları çok derindir, ve toplumun bütün dokusunun değişeceğinin habercisidir..B u kayma herşeyden önce, bütün doğu sermayelerinden olduğu gibi güçlünün iktidarının mutlakaştırılma sı anlamına gelecektir..Gen el anlamıyla iktidarın kayıtsız şartsız kölesi olmayı kabul etmeyenlerin yaşama şansını kalmayacaktır.. Muhafazakar değerlere sahip olmadan herhangi bir kariyere sahip olunmayacaktır. .Yetenek değil, itaat aranan özellik olacaktır..Zira komprodor ve fasoncu doğası gereği muhafazakar sermayenin yaratıcılığa, zekaya değil koşulsuz itaata ihtiyacı vardır..Herkesi n yerinin doldurulabilece ği bir rutin içinde çalışır, gerici esnafın biraz iricesi hakim sınıf olacaktır..Bild iğimiz üzere esnafın yaratıcılık gibi bir kaygısı da yoktur..

Sonra bir toplumda, yaratıcılığı besleyen kültür sanat alanında ne gibi kazanımlar gerçekleşmiş ona bakalım; kaç tane kültür.sanat merkezi açılmış, hangi ilde yeni tiyatro, konservatuar vs açılmış..Çevren in ağzına sıçan, uğruna göller kurutulan duble yollardan başka bayındırlık hizmeti verilmiş? Oraya buraya dikilen rantiye kapısı alış veriş merkezlerinden başka bir metropole nefes aldıracak hangi kamusal alanlar kurulmuş?

Hadi bunları geçelim; toplumda farklı yaşam tarzlarına yönelik hoşgörünün yerleşmekte olduğunun hangi emareleri alınmış? Herşeyden önce karşımızda her önüne gelene fırça atan, çalışma arkadaşlarından "benim" diye bahseden, sallana sallana, dayılana dayılana yürüyen, bir tek yumurta topuk ayakkabısı ve elinde tesbihi eksik olan, her an "haaak tuh" diye balgam fırlatacağı izlenimi veren, kendinden her farklı düşüneni ezilmesi, aşağılanması gereken bir düşman olarak gören, bir karikatüre tahammül edemeyen,seçilm eyi, ağzından çıkanın ferman olarak algılanması gereken bir padişah olarak seçilmek olarak gören bir kabadayı var karşımızda..Bun un üzerinden mi gelecek özgür bir toplum?

Gelemeyeceğinin, niyetlerinin kendileri gibi olmayanları kabul etmektense, bertaraf etmek olduğunun sinyalleri heran veriliyor.

Politik alanda değil ama.. kültürel alanda..

Politik alan ritüellerin alanıdır, maskeli balodur..Siyase ten doğru olan, adabı muaşeret kurallarına uygun olan zikredilir ancak..

Ali Bulaç, muhafazakarları n entellektüel olanı olarak lanse edilir..Habertü rk'te bir sohbetine denk geldim..İnanın abartmıyorum, "Mahalle baskısının kötü birşey olmadığı, toplumun kendi değerlerini korumaya yönelik gerekli bir oto kontröl mekanizması olduğunu" söyledi..Burdak i iki yüzlülüğe dikkat!..Peki öyleyse türban yasağına hangi argümanlarla karşı çıkıyorsun..Mah alle baskısında ve türban yasağında, yerleşik bir yapının kendi gibi olmayana yaşam hakkı tanımama aynı mantığı yok mu? Kendi farklılıkları kabul edilmek zorunda, ama başka farklılıklar uyum göstermeli ve genele uymalı..

Bir de şu 50% meselesine değineyim; bunların seçmen tabanı bence kesinlikle 50% falan değil..Yıllarca  civarlarında olagelmiş bir hareketin birkaç yıl içinde 50% olması pek mümkün görünmüyor bana..

Bu 50%'nin çok büyük bir kısmının hegemonik, yani bir başka ifade ile ödünç alınmış, yamanmış DYP/ANAP benzeri partilerin tabanı olduğunu düşünüyorum, ki bu tabanın AKP'nin ajandas ile alakasını ben göremiyorum..Bi ldiğimiz liberal, batıcı, köşeyi dönemeci tipik orta sınıftır bu..AKP kendi gerçek yüzünü gösterse, diyelim ANAP/DYP ekseninden biraz sapsa, AB hristiyan kulübüdür falan dese aldığı gibi geri verir bütün o oyları..

Liberal söylem sayesinde kurdukları ideolojik hegemonyayı, maksimum programlarını yürürlüğe sokmak, onun zemini hazırlamak için kullandıkları bana çok açık görünüyor..

Gerçek niyetleri herkez için özgürlük, demokratik haklar vs olsa yapacakları o kadar çok şey var ki..Ama bırak bunları göstermeyi, sadece kendilerine demokrat oldukları sıradan şeylerde kendini gösteriyor.Gerç ek derdi, özgürlük, farklılıklarla birarada yaşamak olan bir anlayış milletin yediğine içtiğine karışmaya tenezzül eder mi? Bugün hangi AKP'li belediye işletmelerinde içki içilebiliyor..

Hadi kendi tabanın için içkisiz lokanta olmasını zorlarsam anlarım diyelim -ki anlayamam aslında, sen içmek istemiyorsan içme, yan masadaki insanın içmesi seni niye rahatsız eder- Kadıköy gibi sosyal demokratların 80% civarında olduğu bir yerdeki işletmende içkiyi yasaklamak nasıl bir mentalitenin ürünüdür, "Bak geldim senin kaleni bile ele geçirdim" intikamcı mantığı değilse..

Neyse, zoraki yazmaya başladığımı hisettim, bu bapı burda kapayayım..Şu asıl meseleye gelelim..akılda o olunca bu meseleye konsantre olamadım..ama gün boyunca bu konuya yönelik bayağı birşey biriktirmiştim. .Şu teori meselesi akılmda olunca başka meseleye konsantre olamıyorum..
Alıntı
 
 
0 #4 AliOsman KOCAK 11-09-2010 09:52
Türk Solunun teori ile derinlemesine kafa yorduğu pek söylenemez, bu doğru elbet. Ama öte yandan hayatın içinde olmak anlamına gelen pratikten de ziyadesi ile yoksun. Bir taraftan ne yapacağını bilememe, bir taraftan insan kaynağı sorunu ( nitelik ve nicelik), bir taraftan da yapılacakları finanse edememe hali veya yapılmak istenene yapılan sürekli eleştiri...

SOLun salt geleceğin nasıl bir şey olaması gerektiğini şekillendirme gibi bir misyonu yok, aslolan bugünü anlamak ve ona göre pozisyon almak. Hegemonya ilişkilerini aile,apartman ya da en iyi ihtimalle mahalle düzeyinin dışına çıkarmak Sol için yakın zamanda pek mümkün görünmüyor. Bunun için çok yönlü müdahale şart. Biraz da dünyadaki konjektürün yardımı şart... Benim anlayamadığım nokta biraz da şu aslında : Ne zaman bugünü anlamaya çalışan iki satır karalasam ardından hemen ne iyimserliğim kalıyor, ne safdilliğim ne de yalın halim... O zaman ben de şunu söyleme hakkını kendimde görmeye başlıyorum. Tamam SOL adına hegemonik ilişkiler kuramıyoruz, teori ile ilgilenmiyoruz, kültür oluşturamadık, şanlı bir tarihimiz yok yani bu anlamada ziyadesi ile zavallı insanlarız ve bu ülkeden bir bok olmaz ! Bu durumları tespit etmek iyi güzel de peki bu işlerin dışına nasıl çıkacağız ? Bu akışı tersine nasıl çevireceğiz ? Şanlı tarihi olan, kültürünü oluşturmuş ülkeleri ve insanları da görüyoruz SOL nereyse kendini tamamen kapitalizmin 'insani-zeki' versiyonuna kendini adamış durumda. Daha önceden bahsi geçen LOST, Family Guy vs. gibi parlak zeka içeren yapıtların batıdan çıkması SOLun, SOLUMSULARIN kapitalizmi yeniden ve yeniden inşa etmeye faydasından başka ne faydası var allah aşkına. Bu noktada yapılanlara, yapılmak istenelere haksızlık yapmak istemem elbette. Yapılan eleştirilerdeki iyi niyeti ve kökten değişim bakışını elbetteki görüyorum ama el insaf... Neredeyse halk kavramı köylü kavramı ile eşleşmek üzere. Lenin'in dediği gibi Halkın içinde ama bir adım önünde... Bir adım önünde olmak iyi de önce bir şeylerin içinde olmamız gerekmiyor mu ? Malzeme bu ! İster köylü de ister ahmak, ister riyakar de ister yavşak. Bu ülkede SOL adına birşeyleri halk ile beraber yapmak istiyorsan bu tartışmaların içine girmek ve süreci anlamaya çalışmakla birlikte verili durumlardan neler çıkarılabilir diye de kafa yormak gerekiyor. Karşı takım defans yapıyor, faullü oynuyor diye gol atmaya çalışmayalım mı ? Defans yapıyor diye onları eleştirip rahatlayalım mı ? Bu maç ve kurallar her zaman bizim istediğimiz gibi olmuyor maalesef ama bizden beklene bir şey var : Maçı kazanmaya çalışmak.

İyiniyetli olmak konusunda hiçbir alınganlığım yok. Evet iyiniyetliyim ve olunması gerektiğini de düşünüyorum. Safdillilik başka bir şey... İyiniyet olmazsa şahsen benim sadece Türkiye için değil tüm dünya için umutlarım tükenir.
Alıntı
 
 
0 #3 Önder Kurt 11-09-2010 08:46
Hasan lafı ağzımdan almış; ben de "Çok iyimsersin" diye başlamayı planlıyordum Ali Osman.

Eğer bu bahsettiğin türden dönüşümler gerçekten toplumun bağrında gerçekleşiyorsa bu toprakların birkaç yüzyıllık talihsiz aydınlanma projesi sonunda gerçekleşmiş demektir. Üstelik dünyanın bir başka hiçbir köşesinde tanık olunmamış bir ironi ile; Aydınlanma, kendisine karşı yöneldiği feodal kalıntılar tarafından gerçekleştirilm iş demektir..Dünya nın her yerinde her zaman aydınlanma dinsel dogmatizme karşı yapılır, oysa bizde demek ki bizatihi kendilerine karşı kendileri Aydınlanmayı gerçekleştirdi.

Sevgili Ali Osman,

Bu site sayesinde en temel kaygının halkla iletişim kurmak olduğunu anladım. Mantığın son derece yalın ve tabii ki son derece de geçerli; bu ülkede sosyalist solu besleyecek bir kitle tabanı yok, dolayısıyla sesini duyurabilmek, kaale alınabilmek için önce halk tarafında politik bir aktör olarak tanınması gerekir. Şahsen ben 40 yıllık hayatımda bu kaygıyı yersiz bulan şöyle ya da böyle herhangi bir solcuya ne rastladım, ne de duydum..

Anlaşamadığımız iki nokta var;

Birincisi senin iddia ediyor olduğunu sandığım gibi, Türkiye solunun bu kaygıdan herhangi bir anda uzak düştüğüne inanmıyorum. Türkiye solunun bu konudaki temel refleksi asortik, alternatif yollar aramak değil, bu kaygıdan bir milim uzaklaşıyor olduğunu düşündüğü anda karşısındakini "kalemşör", "tatlısu sosyalisti", "sırça köşk aydınları", "masabaşı komunisti" vs gibi çok şık sıfatlarla nitelemektir, ODTÜ'yü beraber okuduk ve o zamanki solcunun nasıl bir tip olduğunu ikimiz de biliyoruz.

Şu "teori zevki" meselesine döneceğim ama şöyle elini vicdanına koyup "Ya bizim ortalama Türkiye solcusu teorici midir pratikçi/halkçı midir" diye sorsan kendi kendine vereceğin cevabın "teorici" olabileceğini sanmıyorum..Şim di okuyanlara kaba olmayayım diyorum ama kendimi tutamıyorum, şekerim mi yüksek nedir bilmiyorum..Tür kiye solcusu işi gücü bırakmış paso okuyor falan değildir..Türki ye solcusu cahildir, solculuğuyla takım tutması arasında pek bir fark yoktur..Solculu ğu rastlantısal herhangi bir kimliktir, günlük pratiklerini, varoluşunu belirlemez, solculuğu bir solcu etik geliştirmeye zorlamaz..vs.vs ..Neyse konuyu dağıtmayayım..S ık sık solcuların işi gücü bırakıp teoriye yönelmiş olmasından şikayet etmenin inan hakikaten gerçek hayatta bir karşılığı yok..Bu ülkede çağdaş Marxist teori kitapları kaç basar? Benim bildiğim en çok satan teori kitabı 1000-1500 civarında satar..Akademis yenleri, sosyoloji/felse fe öğrencilerini vs çıkar, sırf "zevk için" bir teori kitabını alıp okuyan insan sayısı resmen bir kaç yüzü geçmez..80 milyonluk bir ülkede birkaç yüz kişi "teori yapıyor" diye yapılan şikayetin ülke gerçekleriyle hakikaten hiçbir uyuşur tarafı yok..Neyse konuya dönünce birkaç cümle daha söyleyeceğim..
Evet, anlaşamadığımız nokta 1: Türkiye solu ana rahmine halkçı olarak düşmüştür, marxist teori geleneği bu topraklarda hiçbir zaman olmamıştır..Tür kiye sağcısı nasıl 3-5 öncül ile politika yaparsa, Türkiye solcusunun politika yapması için de fazladan 5-6 öncül yeterli olagelmiştir, sömürü, emek, devrim vs işte..Benden çok daha iyi bildiğin gibi bugün hangi Türkiye sol hareketinin kapısını çalarsan çal, halkçılığın en büyük değer olduğunu söyleceklerdir. .Teoriye yönelmeliyiz, harıl harıl kitap okumalıyız diyen herhangi bir sol oluşumu en azından ben bilmiyorum -hoş ben de böyle diyor değilim ya, aşağıda konuya döndüğümde ortaya çıkacak-..Dolay ısıyla hangi toplumsal aktörü referans alıyorsun gerçekten idrak edemiyorum..Tür kiye solcusu nerdeyse zaten istisnasız hep tam da senin istediğin gibi olmuştur zaten..Ha bir başka yerde dine karşı olumsuz tavırlarını dil getirmiştin..Eğ er buysa hakikaten bunu da anlamakta güçlük çekiyorum..Bir insanın, başka birini inançları yüzünden dışlamamayı öğrenmesi için yüksek bir bilinçlilik ve zeka seviyesi gerektiren solculuktan geçmesine falan gerek yok; çocukluktan çıkıp erişkin, ortalama bir insan olması yeter.

Anlaşamadığımız ikinci nokta da şu; solun felsefesi ile halkın doğal/verili durumu arasındaki açıklık "bence" şikayet edilecek değil, solu sol yapan ontolojik bir yasadır. Asıl bu açıklık kapandığı zaman endişe edilmesi gerekir. Solcu halkın düzeyine inmez, halkı kendi bulunduğu düzeye "çıkarır".

Sözkonusu açıklık böyle yukarıya değil aşağıya doğru bir hareketle kapanıyorsa sol adına bir kazanımdan bahsetmek mümkün değildir. Uygarlık halkın genel değer yargılarıyla uzalaşarak değil, halka karşı düşünce savaşı verilerek kurulmuştur..Ta rihin motoru budur.

Tamam kaygını herkes gibi ben de paylaşıyorum, ama solcularla halkın buluşması hangi zeminde gerçekleşecek? Ben seninle aynı kaygıyı taşımıyor olsam, her fırsatta Hegemonya kavramını gündeme getirir miyim? Hegemonya, belli bir konjüktürde yürürlükte olan genel değer yargılarını/geç er akçeleri, belli bir ideal altında derip-çatıp bir araya getirmek değilse nedir?

Sorun şu ki, senin olumluyor izlenimi verdiğin "gelişmeler" sol bir hegemonya altında değil, muhafazakar bir hegemonya altında biraraya geliyor..Bugün Türkiye'de benim gördüğüm durum budur..

Aynı betonu, aynı demir-çeliği, aynı çimentoyu kullanarak bir hapishane de inşaa edersin, bir kütüphane de..Tamamen aynı malzemeler kullanılarak, hatta aynı tasarımlarla inşaa edilen tamamen aynı iki binayı hapishane ya da kütüphane diye vaftiz eden nedir? Ya da bir ve aynı binayı al, hapishane olarak da kullanabilirsin , kütüphane olarak da..

İşte bana sen, ortaya kabası çıkmış binayı iskeletine bakarak çoşkuyla karşılıyorsun gibi geliyor..Lakin henüz binanın bir hapishane mi bir kütüphane mi ya da bir hastane mi olduğu belli değil..Ben inşaa edilmekte olanın amerikalıların maximum security diye klasifiye ettiği bizim F-tipi hapishanelerden çok daha berbat bir hapishane olduğundan zerre kuşku duymuyorum..Anc ak senin gözüne bir hastane gibi görünüyor sanki..Neyse bekleyip göreceğiz bu adamlar evet çıkarır ve bir sonraki seçimde tekrar seçilirse..Olay ın iddia boyutunu geçip asıl konumuza dönelim; tamamen aynı malzemeler ve aynı işçilik ve teknoloi ile inşaa edilen bir binanın son tahlilde hapishane ya da hastahane olmasını belirleyen süreç nedir? Tahmin etmişsindir; Hegemonya..

Bilmiyorum ifade edebiliyor muyum? Herhangi bir coğrafyada herhangi bir konjüktürde solcular, "Biz tamamen yeni malzemelerle, bambaşka bir işcilik ve teknoloji ile bambaşka bir bina inşaa edeceğiz" demezler.. Elde bulunan malzeme, işçi ve teknoloji ile yürülükte olan tasarım zevki ile o ana kadar inşaa edilmiş binalar gibi bir bina inşaa ederler..Solcul arın farkı ortaya çıkardıklar binaya yükledikleri işlevdir..

İşte hegemonya da aynı malzemelerle farklı bir işlev yaratabilmenin bilgisidir..

Kullanılan malzemenin kalitesine, yani diyelim özgürlüklerin tanınmasına, milliyetçiliğin azalmasına, ordunun üzerine gidilmesine vs bakarak herkesin işine yarayacak bir bina inşaa edilmekte olduğunu düşünmek bence yanılgıdır.

Daha söyleceklerim var..Ama yazıyı okunmayacak kadar uzatmamak için burda bir ara vereyim..
Alıntı
 
 
0 #2 AliOsman KOCAK 10-09-2010 21:32
Özellikle kavramları dejenere etmeleri ve içini boşaltmalarının yaratacağı tehlike ortada. Bu konuda hemfikirim. Lakin memlekette SOL adına siyaset yapmanın önünde (SOLun kendiside dahil olmak üzere) türlü sıkıntılar var. Bu konuda atılacak her türlü adımı, belli bir temkinlilik miktarını gözardı etmeden anlamaya çalışmak lazım. Bu adımlar riyakarlık barındırsa bile... Bu topraklardan devrimci bir siyaset yaratmak için değişen dinamikleri ve kavramları anlamak, ona göre siyaset yapmak şart. Bu demek değil ki memleket köylü ise köylü politikalar yapalım, şehirli ise şehirli... Dönüştürmenin birinci basamağı anlamaktan geçiyor. SOL adına yeterince önyargının ve bariyerin olduğu bu ülkede, dönüşüme yardımcı olacak her türlü parametre bence kaydedeğerdir. Bunları safdillilikle yazmıyorum tam tersi, ölü bir toprakta bir şeyler yetiştirmenin temeli, toprağı adım adım verimli hale getirmek olduğunun bilinci ve inancı ile yazıyorum. Teorinin keyfi ve cazibesi ortada ( Aslolan Dünyayı anlamak değil), bu cazibeye fazla da kapılmadan (Onu değiştirmektir) bir şeyler yapmak gerek. Yoksa yaşanacak ne ülke kalacak ne de dünya...

Alıntı
 
 
0 #1 hasever 10-09-2010 20:32
Ali Osman,

Bütün kalbimle "keşke dediğin gibi olsa” diyorum ama umutsuzum; en ufak bir güvenim yok. Ve hatta kullandıkları kavramları "dejenere" ettiklerini ve bu yüzden tehlike saçtıklarını dahi söyleyebilirim. Yorumunda "yanılma payını" yüksek tuttuğunu görmekle beraber yine takiye yaptıklarını düşünüyorum.

Dediğim gibi, keşke dediğin gibi olsa. Durumu bir halk hikayesiyle anlatmaya çalışayım: Bir köyün çobanı "ihtiyar heyeti"nin belirlediği ücrete razı gelmez ve işi bırakır; daha doğrusu işe başlamaz. Çobansız kalan köy, hikaye bu ya, kurda teklif götürmek zorunda kalır. Kurt çağrılır, misafir edilir ve teklif sunulur. Kurt, teklifi dinler, şaşırır; şaşkınlığını üstünden attıktan sonra, bütün heyeti tek tek gözden geçirir ve der ki: "İnansam, bizim küçük oğlan da kuzuları güdsün diyecem amma.."

Hani inansam bu kavramları kullanmakta samimi olduklarına, varıp olmayan mührümü "evet"e basayım diyecem amma...

Lakin, AKP-MHP ayrışımı konusunda sanırım durum senin dediğin gibi, yine de Sol'a ve Kürd'e karşı birbirlerinin kuyruklarına basacaklarını düşünmüyorum.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile