11.TEZ'e Karşı 11. EMİR: "Başkaldırmayacaksın!" Popüler
Makale
Karl Marx'ın ünlü Feuerbach Üzerine Tezler'inin 11.ncisi, düşünsel faaliyetin amacının bir fikir jimnastiği adına yorumlamak değil dünyayı değiştirmek olduğuna vurgu yapar; "Şimdiye kadar tüm düşünürler dünyayı yorumlamakla yetindi; önemli olan onu değiştirmektir." Geçen hafta Fethullah Gülen bizim 11.Tez'imizin tam anlamıyla anti-tezini deklare ederek, Semavi dinlerin düzenin bekası için başvurdukları en temel kaynak olan Hz.Musa'nın On Emrine adeta yeni katkıda bulundu: BAŞKALDIRMAYACAKSIN. "Şimdiye kadar tüm din büyükleri ahlaklı bir toplum kurmak için dünyayı değiştirmeye çalışmakla yetindi; önemli olan onu olduğu gibi tutmak, değişmesini engellemektir"
Freud, "Günlük Hayatın Psikopataoljisi" adlı eserinde, espiri, şaka, dil sürçmesi gibi sıradan günlük fenomenlerin bilinçaltı ile ilişkilerini inceler. Örneğin, son derece normal gibi görünen bir dil sürçmesinin bilinçaltında bastırılmış olan bir düşünsel içeriğe nasıl işaret ettiğini ortaya koyar. Peki, Fethullah Gülen gibi son derece güçlü bir dini liderin, Wall Street Journal gibi son derece etkili bir yayın organına, Gazza'ya yardım götüren gemilere İsrail'in müdahale etmesi gibi son derece önemli bir gelişme karşısında, adeta müdahaleyi destekler gibi bir demeç vermesini, Freud'un "Günlük Hayatın Psipatolojik" çözümlemesi ile ele alabilir miyiz? Başka bir deyişle, sözkonusu ifade bastırılmış bilinçaltı bir düşünsel içeriği ele veren bir dil sürçmesi midir? Böylesine etkili bir cemaat liderinin bu denli acemice bir hata yapacağına ben pek ihtimal veremiyorum. Bu düzeydeki biri, ağzından çıkacak her kelimeyi kendi hedefleri açısından ölçer biçer, emprovize beyanatlarda bulunmaz. Ancak, hangi ince planlar uyarınca ettiğini asla bilemeyecek olsak da, dile getirilen ifadenin en azından yüzeydeki anlamı apaçık ortada duruyor: http://online.wsj.com/article/SB10001424052748704025304575284721280274694.html.
Hoca'nın açıklaması ile ilgili bir yorum da OdaTv'de.
http://www.odatv.com/n.php?n=gulenin-aciklamasinin-sifreleri-0506101200
Şahsen bu yorumda dile getirilen analizde bana mantıklı gelen yönler var. Gülen harekatının bildik fundemantalist İslami bir hareket olmadığı, aksine kürselleşmiş dünyaya uyarlanmış "çağdaş" bir hareket olduğu yönünde en başından beri yaratılmaya çalışılan imajla uygunluk içinde verilen bir mesaj sözkonusu. Bu anlamda demecin biçimsel/taktiksel yönü "Günlük Hayatın Psikopatolojik" analizleri çerçevesinde bir "dil sürçmesi" gibi değil, gayet bilinçli ifade edilmiş gibi duruyor. Demecin büyük bir batılı gazeteye verilirken, Türkiye'de kendi gazetesi tarafından adeta sansürlenmiş olması da, mesajın batıya yönelik olduğunu kanıtlıyor gibi. Ancak benim dikkat çekmek istediğim ve Freudyen bir günlük hayat psikopatolojisi içinde ele alınabilecek unsur, kendi amaçları açısından uygun bir Machiavellist politik manevraya girişirken referans yaptıkları ilke; Nerde, kimin olursa olsun, Otoriteye başkaldırılmaz.
İşte "Günlük Hayat Psikopatolojisinin" burda kullanılabileceğini düşünüyorum, bastırılmış bilinçaltı düşünsel içeriğe gönderme yapan bu. Varsa taktik hata bu. Gerçek niyetleri hakkında semptomatik olan da bu.Ortalama Batılı kamuoyu açısından otoritenin böylesine bir durumda "dahi" yüceltilmesi pek de sempati ile karşılanacak bir yaklaşım değildir. Türkiye solu olmasa da Batı solu bunu not edecektir. OdaTv yorumcusunun pek dikkat etmediği "dil sürçmesi" de bu aslında. Biçimsel olarak "İsrail ile uzlaşmaz bir sorunumuz yok, karşılıklı diyalog ve hoşgörü içinde her sorun çözülebilir ve birlikte yaşayabiliriz" mesajı verilmek isteniyor belki, ama bu "otoriteye kayıtsız şartsız boyun eğme" referansı ile yapılıyor.
Peki bu, neden kendileri adına politik bir hatadır?
Gülen harekatı hakkında son 20-30 yıldır yaratılan imajı ve Taraf gibi yapıların ve liberal "güzel ruh"ları Kemalizme karşı başlattıkları taarruzun temel argümanını hatırlayalım; neydi?Gülen cemaati hoşgörülü, sevecen, farklılıklara saygılı bir yapıdır, Kemalist Devlet'in oriteryen yönetim anlayışı toplumun gelişimini engellemektedir vs.
Şimdi Gülen'in otoriteyi böylesi bir durumda dahi kutsaması, yaratılan bu liberal post-modern cemaat imajının nasıl içeriksiz bir kurgu, sıradan bir propaganda olduğunu göstermiyor mu? Karşımızda reformdan geçmiş, özgürlükçü, farklılıklara saygılı vs değil, karşı çıktıklarından çok daha otoriter, son derece tanıdık özellikleriyle bildik doğulu otoriteryen, katı hiyerarşik bir yapı vardır. "Dil Sürçmesinin" ortaya koyduğu bastırılmış bilinçaltı içerik budur. Sözkonusu ifade, içeride sıradan bir olay karşısında kendi tabanına yönelik dile getirilmiş olsaydı üzerinde durmak gerekmezdi. Ancak, en azından hareketin tabanı için can düşmanınınki sözkonusu olduğunda dahi ezilenler karşısında otoriteyi savunmak son derece semptomatiktir. Otoritenin içeriği, yani kimin tarafından icra edildiği değil biçimi yani evrensel mutlaklılığıdır önemli olan. Mutlak bir biçim olarak Otoritenin evrenselliğine, hangi bahaneyle olursa olsun başkaldırmanın istisnası bir kez kabul edilirse, bu başka koşullarda başka otoriter yapıların da sorgulanabilmesi için kapıyı açacaktır. Otorite sahiplerini rahatsız eden, sözkonusu olayın şimdiye kadar mutlak bir hiyerarşi altında kontrol edilen kitlenin başkaldırma bilinci geliştirmeye başlayabilecek oluşudur belki de.
Neo-liberallerin bayraktarlığını yaptığı hoşgörü, farklılıklara saygı, bir arada yaşama vesaire, somut sıradan insanların değil efendilerin birbirlerinin farklılıklarına saygı duyması, bir arada yaşamak kadar birarada yönetmesidir. Zaman zaman kitlelerin beklentisine uygun danışıklı döğüşün tuluatı sergilenir, bu tuluatlar aracılığıyla otoritelerini besleyen kitlelerin öfkesi "topraklanır", ya da başka hedeflere "sublime" edilir; Ancak bu işlem kaosun idare edilmesi, ateşle oynamak türünden zor bir süreçtir. Dikkatli olunmazsa, manipulatif performanslar kötü örnek teşkil edebilir. Gülen'in son demeci bu anlamda, hızla gidecek bir aracın yoldan çıkmaması için yapılan bir rot-balans ayarı değil midir? Verilmek istenen mesaj, haddinizi bilin, efendilerin işlerine müdahale etmeye kalkmayın, alınacak tedbirler varsa liderler oturur müzakereler aracılığıyla bir orta yol bulur.
NEO-LİBERAL "GÜZEL RUH" TULUAT'larının ALANI OLARAK POLİTİKA
Yardım gemilerine karşı İsrail müdahalesi, politik alanın post-modernizm ile birlikte nasıl tuluatlaştırıldığının mükemmel bir örneğini koydu önümüze.
Zizek, ABD'de neo-conların, teröristlere karşı işkence yapılmasının meşrulaştırılması için başlattıkları tartışmayı örnekleyerek, politik olanın nasıl tuluatlaştırıldığını ortaya koyar Bu tartışma, neo-liberaller ile gerici muhafazakarların nasıl aynı madalyonun iki farklı yüzünü oluşturduğunu, nasıl bir danışıklı döğüş içinde bulunduklarını gösterir.
Biri, -muhafazakar - diyelim Pişekar ortaya daha doğrusu kuyuyuya insan hak ve özgürlüklerinin açık ihlali olan bir taş atar. Daha sonra diğeri,-neoliberal-, diyelim Kavuklu o taşı çıkarmaya çalışır. Bizler de oturur seyrederiz.
Zizek şunu sorar; ya milyonlarca insanın hayatını kurtarmak için teröristlere işkence yapılması gerektiğine inanıyorsan, zaten yapmıyormuş gibi neden bunu kamusal alanda tartışmaya açarak onay almaya çalışıyorsun, niye böyle bir gündem yaratıyorsun?
Aslında, teoristlere işkence yapılsın mı sorusu McGuffin'dir. Asıl amaç kontrollü bir politik alan yaratmaktır; kamusal tartışmaların hangi kabul edilebilir argümanlarla, hangi pozisyonlarla yapılabileceğini belirleyecek, kafeinsiz kahve gibi politikasız "politik" koordinatlar yaratmaktır. Netekim, tuluata karşı taraftan da hemen katkılar gelmekte de gecikmedi. Hoşgörülü, farklılıklara saygılı, fundementalist New Yorklu Yahudi grupları Türkiye'ye desteklerini sunup İsrail'i lanetlediler. Bizim "güzel ruhlar"ımızın gözleri yaşarmıştır eminim.
Zizek'in sorusunu biz de kendimize uyarlayalım; "Ya Gazza'nın trajedisi çok umrunda ve yardım etmek istiyor idiysen, niye bunu sessiz sedasız, doğrudan sonuç alıcı resmi kanallarla değil de, medyatik bir show olarak yapmaya kalkıyorsun? Gerçek amacın ne?"
Gerçek devrimci pozisyon, politikanın bu Pişekar-Kavuklu koordinatları içinde yapılmasını redetmek ve mesala artan gelir dengesizliği, kapitalist sömürü, ekolojik dengenin yok edilmesi vs gibi asıl meseleleri ele almayı sağlayacak koordinatları kurmak değil midir? Pişekar-Kavuklu koordinatları içinde mevcut iki pozisyondan birini almamız istendiğinde, "Gerçek seçim bu değildir. Bu seçenek kümesinden seçim yapmayı redediyorum" demek gerekmez mi?
Pişekar-Kavuklu tuluatı içinde, halka yakın olmak adına pozisyon alanlar, ne kadar "radikal" olurlarsa olsunlar, tuluatın bir figüranı olmanın ötesine geçemezler. Zira o "halktan yana radikal" rolleri, senaryoda, olası bir emprovizasyon olarak zaten yazılmıştır, Kavuklu veya Pişekar'ın bu radikal emprovizasyona karşı okuyacakları oldukça geniş bir repartuarları vardır. Gerçek devrimci tavır alış, bu tuluat içinde hem seyirci hem oyuncu olarak yer almayı redetmektir.
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
De, bizim solcular görmüyordu
Hasan,
Bunlara bu kadar enerji harcamamak gerekir konusunda haklı olabilirsin. Ancak zaten benim bunlar için hiçbir enerji harcamışlığım yoktur. Benim için ontolojik kesinliktir, "meşrutiyetini" ulvi bir otoriteden aldığını düşünen bir hareketin, özgürlük mücadelesinde yeri yoktur..Bitti..Kendilerinden olmayanları asla denk görmezler..
Benim derdim, bunlarda özgürlükçü bir potansiyel bulanlarla..Enerjimi harcadığım nokta bu..Hayatı boyunca radikal islamın militanı olmuşlar, bir iki solumsu laf etti diye alkışlanıyorlar vs. İhsan Eliaçık mıydı neydi, sonra Bekar, ne bilim Şeriati'ler, Kıvılcımlı'nın tekrar hatırlanması..Yani İslam ile Sosyalizmin kaynaşmasını hayal eden önemli bir eğilim var. Ben bunu sol adına son derece tehlikeli bir gelişme olarak görüyorum..Derdim bununla..Yoksa dediğin gibi bunların zaten hep kel olduğunu ben de çok iyi biliyorum..
Son Güncelleme: Haziran 07, 2010
İlk 10 Eleştirmen Arasında - Bütün eleştirilerime bakın
Keldi zaten
Önder,
Bunlara bu kadar enerji harcamamız doğru mu bilmiyorum. Diyorsun ya "böyle bir hata yapmalarını isterdim" diye, bu bir hata değil, bence. Yarın biryerlerde şöyle açıklamalar duyarsan şaşırma: "Hoca Efendi 'sonuç almayacak şekilde demekle, uyanık olmayı telkin etmiş; boşuna can kaybının önüne geçmiştir" Bu "takiye" denen şeyin ta kendisidir. Gücü yeterse bitirir, yetmezse yaltaklanır. Zaten yaşadığımız da böyle bir süreç değil mi? İktidarla-İslamiyet ilişkisinde bu hep var. Karşılıklı yıpratma ve kendine yontma hep olagelmiştir. Kemalizm'in, iktidar olmadan kaynaklı belki de, düştüğü hata da bu zaten. Kemalistlerin bunu itiraf etmesi gerekir. İslam ile olan flörtlerinde (zorunlu veya gönüllü) mevzi kaybetmiş durumdalar ve bu bugünün kaybı değil.
1992 yılında, Ankara Terörle Mücadele şubesi polisleri bize Osmanlıcılık telkin ediyorlardı. Şimdi daha bir açıkta bütün topluma yapıyorlar. Ben bunların nasıl iktidara geldiklerine evvela yatılı okuduğum Ankara Atatürk Lisesi'nde sonra da ODTÜ'de şahit oldum. Şimdi "otoriteye biat edenler" o zaman da biat ediyorlardı. O biat sonucunda iktidar bu kadar yaklaşmış bulunuyorlar. Bu islam ideolojisinin siyasi tavrıdır ve çok tehlikelidir.
Bence senin yaptığın bunlara fazladan rol biçmedir. Evet, dediğin gibi ancak üç-dört kavramla düşünebilirler ve fakat iktidara çok yakınlar. Zaten peşinde oldukları da çok fazla kavrama yer vermeyecek derecede bir despotizmdir.
Görünmeye Başlayan Kel
Hasan,
Sözkonusu ifadenin bir "dil sürçmesi" olup olmadığı konusunda benim de yoğun bir tereddüt içinde olduğumu yazdıklarımdan hissetmişsindir.
Haberi ilk okuduğumda, hani aşırı ısınmadan dolayı karbüratörün su kaynatması gibi zihnim allak bullak oldu..Hani gelip bana sorsalar, bu adamların gerçek yüzlerini ortaya çıkarmak için, nasıl bir hata yapmalarını isterdin diye sorsalar, "işte tam bu" derdim..
Şimdiye kadar bizim safdil bazı solculara yutturdukları imajın fena halde hilafına söylenmiş bir laf bu..Kafası birazcık çalışan biri otorite'ye başkaldırmanın demokrasinin en temel, ontolojik öncülü olduğunu kavrar..Otoriteye başkaldırma olmasaydı bugün bütün bir insanlık açık despotizm altında inliyor olurdu..Bu laf kendilerinden Kemalist statükoya karşı bir özgürlük savaşcısı yaratılanların, gerçek zihinsel yapısını ortaya koyan çok güçlü bir ifade; nerde, kime ait olursa olsun otoriteye karşı çıkılmaz..Şimdi bu mantığın o bayraktarlığını yaptıkları çok seslilikle, çok kültürlülükle, demokrasi ile vesaire alakası olabilir mi?
Bu çıkışın kendisinde değil, ikinci düzeyde bir dil sürçmesi görüyorum ben..Yani çıkışın kendisi, OdaTV'deki yorumda olduğu gibi Batı'ya şirin görünme yönünde bir strateji..Ancak bunun için kullandığı lafın kendisi sarkma yapıyor..Batı'daki genel kamuoyunun düzeyi herşeye rağmen bizdeki kadar içler acısı bir durumda değil ki..Otorite'nin böylesi bir durumda dahi yüceltilebilmesi, batı entellektüellerinin gözünden asla kaçmaz..İşte bu noktada derslerini iyi çalışmadıklarını tahmin ediyorum; malum populist bir hareketin radikal felsefenin tüm detaylarına hakim olması beklenemez. 3-5 kavramla düşünürler..Eğer OdaTV'nin iddia ettiği gibi bu batı kamuoyuna bir sinyal göndermek ise amaç, bence vahim bir hata yaptılar.. Bırakalım batının entellektüel kesimlerini, Sarkozy, Merkel gibiler bile otoriteyi bu denli ulu orta yüceltmeye cesaret edemezler.
Tamam büyük bir moronluk çağında yaşıyoruz ama batını entellektüel birikiminden ben hala umudu kesmedim. Bizdeki durumla kıyaslandığına hala iyi durumdalar..
Ağlamak
Sevgili Önder,
Eline sağlık. Kısa bir değerlendirme yapmadan önce küçük bir gözlemimi aktarmak istiyorum. Gülen ile Tatlıses arasındaki benzerlik nedir desem ne dersin? Benim yanıtım ikisinin de çok çabuk ağlayabilidiğidir. Dikkatini çekti mi bilmem Gülen, "ağlamayı" hitabetinin, Tatlıses ise, daha acemice, sömürüsünün bir parçası olarak kullanır. Ve o kadar ustaca ağlarlar ki bir sonraki cümlede ağlamalarından eser kalmaz. Ben ağladımda, ki nadirdir, ancak bir haftada kendime gelebildiğimden bunların ağlamayı bu kadar ustaca kullanabilmelerine hep şaşırmışımdır.
Röportajın orijinali nasıl bilmiyorum ama Türk gazeteleri "Otoriteye sonuç almayacak şekilde başkaldırı" diye verdi. Benim gözlediğim, bunun bir dil sürçmesi olmadığı tam tersine muğlak, elastik ve her denizde kullanılabilecek şekilde rafine bir cümle olduğudur. İslam geleneğine çok uygun bir cümle. Başkladır ama eğer müspet sonuç alacaksan başkaldır. Başkaldırma, eğer otoritenin gücü yerindeyse, otur oturduğun yerde. Yani ne başkaldır ne de kaldırma. Nasıl yorumlarsan yorumla. Ben böyle algıladım. Tartışılır.
Soru ise:"Gerçek amacın ne?" sorusudur; belli ki Filistin halkı değil. Geriye ne kalıyor? O da tartışmalı. Bana kalırsa AKP bunu daha çok içerde kullanmak için yaptı. Zaten dış politikada Türkiye gibi bir ülkenin oyun açması beklenemez. Ve şimdilik "iyi gidiyorlar"
Sonuç ise dediğin gibi: "Gerçek devrimci tavır alış, bu tuluat içinde hem seyirci hem oyuncu olarak yer almayı redetmektir."
