"Dindarlar Özgürlükçü Olabilirler Mi?" (*) Popüler
Makale
(..) Bugünlerde karşı karşıya olduğumuz problemlerin, en azında gelişmiş ülkelerde, sosyo-ekonomik değil artık kültürel-etiksel (kürtaj hakkı, eşcinsel hakları vesaire) olduğu bize anlatıldığında, bu iddianın kendisinin ideolojik mücadelenin ve sosyoekonomik boyutun post-politik bastırılması sonucu olduğu akılda tutulmalıdır.
Solda bazılarının, sınıf mücadelesinin "komplikasyonlarını" ihmal etmeleri yüzünden ödedikleri bedel, başkaları arasında, anti-amerikancı ve anti-batıcı her grubun, mücadelenin "ilerici" biçimlerini temsil ettiğinin ve otomatikman bir müttefik olduğunun çok kolayca ve hiç eleştirel bir tavır almadan kabul edilmesidir: Hamas ve Hizbullah gibi gruplar, ideolojileri Fransız Devrimi'nin bütün bir eşitlikçi mirasını rededen, açıkca anti-modern olmasına rağmen, birden bire devrimci failler gibi ortaya çıkarılıverir. (Burda işler öylesine çığırından çıktı ki, solda bazıları Ateizmi, Batının Kolonyalist komplolarının bir oyunu olduğu vurgusuyla ele almaya başladılar.). Bu ayartmaya karşı, İslam da dahil olmak üzere bütün dinlerin kamusal eleştirel analizlerini icra edebilme koşulsuz hakkı için ısrar etmeliyiz - ve işin en üzücü tarafı da, bundan bile bahsetmek zorunda kalınmasıdır.
Pek çok solcu bu talebi kabul edecek olsa da, ardından hemen, bu eleştirilerin üstten bakan kültürel emperyalizmden kaçınmak için saygılı bir şekilde yapılması gerektiğini eklemekte gecikmeyecektir, --ki bu da aslında de facto olarak her gerçek eleştirinin terkedilmesi anlamına gelir, zira dinin özgün bir eleştirisi, -dinin kutsal karakteri ve (mutlak) doğruluk iddiaları yüzünden-, tanımı gereği "saygısız" olacaktır.
2009 boyunca, Hollandalı eşcinsel gruplar gittikçe aratan bir oranda göçmenlik karşıtı milliyetçi partilere yönelmeye başladılar. Neden basitti; En güçlü ve en organize göçmen grubu olarak Müslüman Cemaati, homofobisinde gittikçe daha ve daha gürültücü olmaya, hatta bazı durumlarda şiddete bile başvurmaya başlamıştı.
Bu gerilime karşı nasıl tavır almalıyız? Kimi desteklemeliyiz? Katıksız, liberal-çokkültürlükçü, hoşgörü çizgisi net bir yanıt verir:
Simetriyi ve hoşgörüyü desteklemeliyiz. Eşcinsel topluluktan, Müslümanları kendilerini kabul etmelerini sağlamak için çok çalışmalarını talep etmek haksızlıktır; ne iseler odurlar, ve kimse ne olduğunu meşrilaştırmak zorunda bırakılmamalıdır. Dolayısıyla ilk hareket Müslüman göçmenler tarafından yapılmalıdır: Yaşam tarzlarının çoğulluğunu ( dinsel, cinsel vesaire) , uygun politik mücadelenin yaşam biçimleriyle ilgilenmemesi gerektiğini kabul etmek zorunda olan onlardır.(Kültürlerin hoşgörü karşılaştırmasında. Ö.K.) açıkça da bir asimetri vardır: 2009 yılında İsviçre Minare inşa edilmesini yasaklama yönünde bir refarandum yapmaya karar verince (diğer müslüman ülkelerle birlikte) Türkiye'nin sert tepkisiyle karşılaştı, -İsviçre bankalarının boykot edilmesi vs çağrıları yapıldı. İyi ama, kendisini modern gören ve Avrupa Birliğine katılmak isteyen Türkiye'de, camiler haricinde hiçbir kutsal yapının inşaasısına izin verilmemesine ne demeli? İstanbul'da yeni bir Katolik Klisesi ya da Sinagog -daha da iyisi- Riyad'ta bir Ateist Araştırmalar Merkezi nasıl olurdu?
Ancak bu çözümün basitliğini karmaşıklaştıran, ekonomik ve politk güçler arasında altta yatan farklılıktır: son tahlilde gerilim, üst-orta sınıf Hollandalı eşcinseller ile sömürülen yoksul müslüman göçmenler arasındadır. Bir başka deyişle Müslümanların düşmanlığını besleyen, eşcinsellerin Müslimanları sömüren ve dışlanmışlar olarak muamele eden elit tabakanın parçası gibi algılanmalarıdır.
Öyleyse eşcinsellere sorumuz şu olmalıdır: Göçmenlere sosyal açıdan yardım etmek için ne yaptınız? Niye yanlarına gidip, bir Komünist gibi davranarak, onlarla birlikte çalışıp bir mücadele örgütlemiyorsunuz?
Öyleyse gerilimin çözümü çokkültürlükçü hoşgörü ve anlayış içinde değil, her (kültürel) topluluğu çaprazlamasına kesen ve kendisine karşı bölen, ancak her iki kamptaki marjinalleri birleştiren bir evrensellik adına ortak bir mücadelededir.
Bu çerçevede birşeyler, Batı Şeria'nın Min adlı köyünde 2009 yılı boyunca gerçekleşti; piercing'li dudakları ve dövmeleri ile tam takım bir Yahudi Lezbiyen grubu, köyün bölünmesi ve yıkılmasını protesto etmek için her hafta toplandılar ve muhafazakar Filistinli kadınlarla safları birleştirdiler ve böylece birbirlerine karşı saygıyı geliştirdiler.
Çok nadir de olsa, böyle olaylar sayesinde, eşcinseller ve fundamentalistler arasındaki çelişkinin gerçekte ne olduğu ortaya çıkarılır: sözde-mücadele, gerçek problemleri karartan, yanlış bir çelişki.
Gerçek Eşcinsel mücadele Hollanda'da verilmez, Arap ülkelerinde ve homofobinin hegemonik ideolojinin açık bir unsuru olduğu diğer ülkelerde verilir; Ve bu mücadele kadınların boyunduruk altına alınmasına, "namus cinayetlerine" ve benzerlerine karşı mücadeleyle bağlantılıdır. Bu, oralarda yaşayan insanlar tarafından verilecek bir mücadeledir, Batılı liberaller tarafından değil.
Avrupalı Müslüman cemaatleri, paradoksal pozisyonlarını çevreleyen zor bir seçimle karşı karşıyalar; onları ikinci sınıf vatandaş seviyesine indirgemeyecek ve dinsel kimliklerini yaşamalarını sağlayacak alanı açacak olan yegane politik güç, "Allahsız" liberallerdir, cinsel azınlıkların üyeleri vesairedir. Buna karşın, dinsel sosyal pratiklerine en çok yaklaşan, yani kendilerinin Hristiyan karşılığı olanlar, en büyük politik düşmanlarıdır.
Zizek-Living In The End Times p 137-138
* Başlığı Koyan ve İngilizceden Çeviren Önder Kurt
Üye eleştirileri
Son Güncelleme: Haziran 01, 2010
#1 Eleştirmen - Bütün eleştirilerime bakın
Gündem Yaratamamak
Merhaba Hasan,
Gündem yaratamıyor olduğumuz ve liberalizmin kavramlarıyla konuşmak zporunda kaldığımız saptaması, solcular arasında içinde bulunduğumuz zamanlarda üzerinde anlaşılan tek konu galiba. Bu açık..
Ancak malum; sorunun adını koymak, bir çözüm önerisinde bulunmuyor. Bütün çağdaş radikal sol düşünürlerin de açmazı biraz bu. Zizek de yukarıdaki pasajında aynı şeyi söylüyor aslında..Kitabın ve Zizek'in düşünsel faaliyetinin genel çerçevesini de az çok bildiğim için bunu rahatlıkla iddia edebiliyorum.
Öyleyse soru ortada duruyor; sol nasıl gündem yaratabilir? Bu soruya yanıt aramaya başlayabilmek için Zizek'in, ideolojik yapılanmanın geçirdiği dönüşüme dair çağdaş alman düşünür Peter Sloterdijk'ten sık sık yaptığı bir saptama üzerine düşünmemiz lazım bence;
Sloterdijk'in saptaması şu; klasik marxism ideolojiyi Marx'ın formüle ettiği gibi "Yapıyorlar ama bilmiyorlar" olarak kavrar, yani yanlış bilinç olarak. Oysa post-modern zamanlarda bu formül "biliyorlar ama yine de yapıyorlar" haline gelmiştir. Kesif bir sinizmin yürürlükte olduğunu dile getirir bu.
Çağımızda ideolojinin kuruluşu, yanlış/ters bilinçten ziyade Lacan'cı felsefeye göre bir fantazi kurgusuyla oluşturulur.
Böyle bir ideoloji kavrayışına göre, ideolojiden sadece burjuva/milliyetçi/dindar vs propagandaya maruz kalan eğitimsiz insanlar etkilenmez. Solcular da, solcu bir varoluş sürdürdüklerine dair bir fantazi evreni kurabilirler. Ama gerçekte sistemin mantığını yeniden üretmekten öte gidemiyor olabilirler. Aslında Zizek de yukarıda Hollandalı eşcinselleri fırçalarken bu saptamaya gönderme yapıyor.
Sistem bugün, kendisine yönelik en sert eleştirileri bile kendi koordinatları içine yerleştirebiliyor, özümseyebiliyor. Bildik M-L anlamda en radikal kapitalizm eleştirisine bile sistem tarafından oyun içinde bir rol verilmiş..Tanımlanmış, kategorize edilmiş, taksonimisi yapılmış bir pozisyondur..
ABD, New Jersey'de, bir alman telekomunikasyon devinin bölge müdürlüğünde bir Fransız mühendis görmüştüm..Masası ana girişin hemen karşısındaydı..Adamın masasında kızıl bayrak önünde duran ünlü pozuyla Lenin'in bir resmi vardı..Yaşadığım şoku tahmin edebiliyor musun? ABD'de, bir çok uluslu teknoloji firmasının ofisine attığın ilk adımda karşına bir Lenin posteri çıkıyor..Fransız çocuk üstelik orta düzey bir yöneticiydi..
Çağımız Foucault'un tabiriyle bir Bio-iktidar ve bio-politika çağı..Yani sistem sadece üretimi organize etmiyor, yaşam biçimlerini, günlük varoluş tarzlarını da üretiyor..İşte kanımca, gerçek anlamda radikal bir sol tavır alış ve gündem yaratış sistemin bu bio-politik günlük hayat formları yaratma, ve her "marjinal" yaşam formunu kendine eklemlemesi süreçlerine karşı alternatif geliştirmekle mümkün olur..Negri bunu "İktidar alanlarını terkedin" diye formule eder. Kapitalist günlük hayat süreçlerinden bir "exodus"u önerir.
Tabii bu da soruya cevap vermekten çok ertelemek anlamına geliyor. Bu "exodus" nasıl mümkün olacak?
Benim verebildiğim cevap, yalnızlığa karşı birşeyler geliştirmek şeklinde, alternatif bir kollektif günlük ilişkiler ağı kurmak..Bunun içinde bir kollektif iletişim platformu elzem görünüyor..
Mütekabiliyet
Sevgili Önder,
Evvela eline sağlık.
Minare meselesini yerinde izlemiş biri olarak gördüğüm en büyük tuzak "Mütekabiliyet" teziydi. Ne yani bir müslüman ülke kilise yapımına karışmasa cami yapımı sorunsuz ve izinsiz hayatımıza giriverecek mi! Ya da tersi. Mesele biraz da başkalarının argümanlarıyla tartışıldı. Marsksistlerin kendi gündemleri olmadığından kendi kavram ve duruşlarını insanlara aktarmada sıkıntı çekiyorlar. Hollanda örneğinde sorun Eşcinsellerle-Müslümanlar arasına sıkışmış. Ama biliyorum ki meselenin özü o değil. "son tahlilde gerilim, üst-orta sınıf Hollandalı eşcinseller ile sömürülen yoksul müslüman göçmenler arasındadır." dedikten sonra tartışmanın tamamen sol bir mecrada devam etmesi gerekmez mi. Ama olmuyor yine de "liberallerin" argümanlarıyla cümle kurmak zorunda kalıyoruz çünkü kaybedilmiş bir "savaşımız" söz konusu.
Al, en son gelişmelere bak. İsrail, sivil toplum kuruluşları, devletler, birleşmiş milletler... Kimin niye var olduğu, kime karşı kurulduğu ve ne işe yaradığı karmakarışık bir hal almış durumda. Tekrar olması pahasına yazıyorum: gündem yaratamamak biz solu başkalarının kavramlarıyla meselere bakmaya zorluyor ve durum daha da karışık hale geliyor.
Başlığına yanıt vermiş olayım: Hayır. Bir dincinin bir başkasına özgürlük tanıma isteği ortalama bir ideolojinin bir başkasına özgürlük tanıma isteğinden ne daha fazla ne de daha eksiktir. İdeolojiler, bana göre, kendilerini özgürlükler üzerinden değil; koruma ve aynılaştırma üzerinden tanımlarlar. Aynının dışında kalan hem kahraman hem de köle olmakla yüzyüzedir. Tıpkı bizim şimdiki halimiz gibi...
