Makaleler Bütün Yazılar Makale Politika Yanlış Anlaşılan Bir Nosyon: "İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek"
 

Yanlış Anlaşılan Bir Nosyon: "İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek" Popüler

Makale

Her ne kadar kitabına başlık olarak koyarak, gündeme getiren John Holloway olsa da "İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek" nosyonun kökenleri aslında bir hayli eskiye gider, bizim ortodoksların sandığı gibi postmodern zamanlarda daha dün piyasaya sürülmüş liberal bir talep değildir. Pek çok düşünür şu ya da bu şekilde benzer bir temayı ele almıştır. Örneğin daha 1960'larda ya da 70'lerde Foucault ünlü analizleriyle, iktidarın tek bir mekanda kristalize olmuş bir nesne değil, omnipresent ilişkisel bir yapı olduğunu göstererek, direnişin de omnipresent olarak yapılanması gerektiği fikrinin yolunu açmıştır. Aslında ondan çok daha önce 17.yüzyılda yaşayan Spinoza'nın bütün bir felsefesi, iktidar olmadan dünyayı değiştirmenin teorisi olarak okunabilir.

Bu yazıda, sözkonusu nosyonun aslında bizde algılanandan çok daha sağlam ve kesinlikle liberal olmayan kökenleri ve nasıl çarpıtıldığı hakkındaki düşüncelerimi ortaya koymaya çalışacağım

Yanlış Anlamaların en Kötüsü: "Bunlar İktidar Mücadelesinden Kaçıyor"

Son on yıllarda komunist teoriye yapılan oldukça önemli katkıların, bizim ülkenin semtine uğra(ya)mamasının bence en büyük nedeni, kadim kültürel zenofobimizdir, bir başka deyişle "huzura" olan kökü çok derinlere giden bağlılımızdır. Bu kültüre verili bir solcunun da bu zenofobiden ve huzur sevdasından muaf olması düşünülemez. Geçerken belirtelim; bir kere huzurun en büyük değer olduğu yerde toplumsal dinamizm durmuştur. Benden tek cümlede ucuz bir Osmanlı Tarihi özeti olsun bu. Bu saptamaya corollary olarak da bir ekleme daha yapalım; huzurun olduğu yerde komunist mücadele yoktur. Huzur saplantımızla, komunist teoriye yapılan son dönem katkılarının bize uğramaması ya da çarpıtılarak uğraması arasındaki bağ nedir? Solcu da olunsa bu ülkenin insanları, binlerce yıllık alışkanlıklarını bozacak yeniliklerden hoşlanmaz. Başka dillerde günlük kullanımlarında "Eski köye yeni adet getirme" gibi bir deyim var mıdır? Varsa da bile bizdeki kadar yaygın değildir herhalde. Nasıl sakallı bir yobaz mahallesinde salyangoz sattırmak istemezse, Türkiye solcusu da kırk yıllık mücadele yöntemlerine yeni adetler sokulmasını hoş karşılamaz. "Bunlar dış mihrakların oyuncağı" lafı sol terminolojiye tercüme edilerek, tekinsiz olan yabancı unsurların huzur kaçırıcı yeni adetleri bertraf edilir.

İşte böyle bir tercüme sonucunda, "İktidar Olmadan Dünyayı Değiştrimek", devrimci mücadelenin yerine uzlaşmacı siyaseti sokmak gibi, merkezi iktidar aygıtını ele geçirme talebinden vazgeçmek gibi lanse edilir. Böyle bir çarpıtmanın arkasındaki psikolojik nedenlerin üstüne gitmeden önce bu çarpıtmanın ne kadar temelsiz olduğu üzerine duralım.

"İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek" iddiası, iktidardan kaçmak anlamına gelmez,  iktidarın "sadece" Olymposvari yüksekliklerde duran ve oturulması gereken  taht türünden yalıtık bir nesne olmadığına gönderme yapar. İktidar ilişkisel bir yapıdır. Yani omnipresent, yani her yerde ve hatta her kişinin öznelliğinde hazır ve nazır olmak gibi bir özelliğe sahiptir. Bizimkilerin gözden kaçırdığı çok daha kritik bir başka özelliği ise, iktidarın mantığının, sürdürdüğümüz günlük varoluşlarımızla,  tek tek bireyler olarak hepimiz tarafından yeniden üretildiğidir. 1990'larda "Gizli Dosyalar"/ X-Fıles diye bir bilim-kurgu dizisi vardı. Bütün bölümlerine yayılan leitmotif'i, dünyayı  hep dumanaltı olmuş karanlık bir odada toplanan ve gerçek kimliklerini kimsenin bilmediği bir avuç perde arkası figürün yönettiği fikrine dayanan komplo teorisiydi. Zizek olsa eminim, iktidarın böyle bir imgesinin çizilmesini, insanlara yaşadığımız felaketlerde bizim (başka bir ifadeyle kapitalist günlük ilişkilerinin icracılarının) hiçbir suçumuzun olmadığı , hep bir takım kötü adamların sebep olduğu rahatlatıcı fikrine gönül rahatlığıyla kapılmalarının ideolojik çağrısı olduğunu söylerdi.

İşte bizim solcuların "iktidar" hakkında sahip oldukları imge de bu X-Files'daki duman altı olmuş karanlık bir odada toplanan, kim olduklarını kimsenin bilmediği, bir takım gizemli kötü adamlar imgesidir. Kendi yaşam tarzımızın, kendi günlük varoluşumuzun kapitalizmi bizatihi yeniden üretiyor olabileceği rahatsız edici fikrinden bağışık olmamızı sağlar. Kapitalizmin serpilmesinde benim bir sorumluluğum yoktur, o bir takım kötü adamların insanları sömürmesinin bir sonucudur.

Şimdi bu çok açık olmayan kendi varoluşlarımızı rasyonalize edici işlemi, daha bariz olan bir örnekle paralellik kurarak açalım. Örnek Zizek'ten:

"Açlıktan ölmek üzere olan bir çocukla karşılaştığımızda (Tv'de Ö.K), bize şu telkin edilir; "Bir kaç Cappucino parasına, ahmakça ve zevk dolu yaşamlarınıza devam edebilirsiniz, kendinizi artık suçlu hissetmemekle kalmaz, insanlığın ıstıraplarına karşı mücadelede yer alıyor olmakla kendinizi iyi bile hissedersiniz" Zizek "İn Defense Of Lost Causes

Bizde o kadar olmasa da, ABD televizyonlarında özellikle entellektüellere/aktivistlere hitap eden kanallarda bu tür çağrılar çok yaygındır. Bir başka alıntıya geçelim;

"Afrika'da açlıktan ölmek üzere olan çocuklarla ilgili sahneler, bize onlara yardım etmek için birşeyler yapmamız çağrısıyla gösterildiğinde, altta yatan ideolojik mesaj şöyle birşeydir: "Düşünme!, politikleşme!, onların yoksulluklarının gerçek nedenlerini unut gitsin, sadece eyleme geç, maddi yardımda bulun, böylece düşünmek zorunda kalmazsın" Zizek "İn Defense Of Lost Causes.

Aziz Nesin bu halkın %60'ı Aptaldır deyince, beni şaşırtan bir şekilde çok sert tepkiler almamıştı Herkes kendini %40'ta görmüş ve üstadın az bile söylediğine hükmetmişti. Zizek'in yukarıdaki laflarını kuşkusuz özellikle solcular hiç üzerine almayacaktır. Aslında solumuz ile ilgili temel sorun da burda başlıyor zaten, herkesin kendini %40'ta görmesi gibi, bizim solcular da kendilerini ideolojiden bağışık görüyor. Zizek'in örneklediği gibi durumlara işte bir zamanların toplu sünnetçisi, Semra Özal'ın Papatya'ları gibiler ya da liberal "güzel ruhlar" düşer. Gerçekten öyle mi? Solcular idealojik rasyonalizasyonlardan ve kapitalist kültürün yeniden üretiminden muaf mıdrrlar? Zizek'in laflarını uyarlayalım;

"Yılda sadece bir gün zaman ayırıp 1 Mayıs mitingine katılarak, ya da Facebook'ta duyarlılığınızı gösteren videolar paylaşarak ahmakça (ignorant) ve zevk dolu (pleasurable) "sol" yaşamlarınıza devam edebilirsiniz, kendinizi kapitalist sisteme entegre olma suçluluğundan kurtarmakla kalmaz, komunist mücadelede aktif olarak yer alıyor olmakla kendinizi iyi bile hissedersiniz"

"Emekçilerin içler acısı durumu, bize onlara yardım etmek için birşeyler yapmamız çağrısıyla gösterilip, protesto etmek için falanca mitinge katılmaya çağrıldığımızda, altta yatan ideolojik mesaj şöyle birşeydir: "Düşünme, mücadelenin standart yöntemlerini sorgulama,  onların yoksulluklarını bizzat kendi yaşam biçiminin yeniden üretiyor olabileceğini unut gitsin, sadece eyleme geç, mitinge katıl, parti toplantılarını kaçırma,  böylece düşünmek zorunda kalmazsın, bir iki saatten sonra işine gücüne ailene dönebilirsin"

"İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirme" türünden radikal talepler bizim solcuları, Afrika'daki çocuğun durumunu doğuranın kendisi olduğunun söylenmesinin evindeki rahat koltuğunda oturan amerikalıyı rahatsız etmesi kabilinden irite eder. Zira bu talep kapitalizmi üreten gerçek nedenleri, yani bizim de müsebbipi olduğumuz asıl nedenleri sorgulama, kendi varoluşumuzu da gözden geçirme çağrısı içerir. "İşinde gücünde" memur solcumuz için, bu soyut bir devrim çağrısından çok daha rahatsız edicidir. Nasıl gerçekleşeceğinin mekanizmaları hakkında bir kaç üstün körü vulgar projeksiyonlardan başka hiçbir bilgiye sahip olunmayan, mistikleştirilmiş, romantize edilmiş devrim nosyonu son derece zararsızdır. Soyutlaştırıldığından, kişinin gerçekten onun için birşeyler yapıp yapmadığının somut bir ölçeği de yoktur. Devrimciyim, devrimi hedeflemeyen politikalarla da işim olmaz der çıkarsın. Böylece rakı masasında devrimciliğine toz kondurmazken, sabah kalkıp tıpış tıpış memuru olduğun bankaya gidersin. Böyle kavranan romantize edilmiş bir devrim, sürdürülmekte olan küçük burjuva fantazi evrenini kuran ve devamını sağlayan ideolojik operator, Lacancı teorinin Master Signifier / Boş Gösteren- Ana Gösteren dediği şey değil midir? Zizek yukarıda tam da bu pozisyonu eleştirmez mi?

Merkezi İktidarı hedef aldığı iddiasındaki "devrimci" pozisyon aslında konformist bir radikalizmdir. Farkındayım, konformist radikallik bir oksimoron, ama bizdeki radikal solcuların varoluşu oksimoronsa ben ne yapayım?. Bu ülkede devrimci patronlar var. Oksimoron değil mi? Magazinel solcu yazarlar var;  Oksimoron değil mi?

Bugün "İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek" Değil, merkezi iktidarı almaktan aşağısını kabul etmemek aslında hiçbirşeyin değişmesini istememektir. Zira ilki kapitalizmi yeniden üreten kendi bireysel varoluşlarımızı, tercihlerimizi, boş zaman kullanımımızı, etik kodlarımızı, egomuzu radikal bir biçimde değiştirme talebinde bulunurken, ne zaman, nasıl bir süreç sonucunda gerçekleşeceği belli olmayan mistikleştirilmiş bir devrim ile nesne olarak kavranan iktidar tahtına oturma perspektifi mevcut günlük varoluşunuzu değiştirmek yönünde zerre bir talepte bulunmaz. Sağda solda, eski öğrenci goşizmlerinizi hey gidi günler diye yadederek, yani solcu, hem en taviz vermezinden solcu kalarak küçük-burjuva varoluşunuzu sürdürebilirsiniz.

Şimdi gelelim "İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmenin" aslında ne demek istediğine:

Herşeyden önce bu talep, uygun koşullar oluştuğunda, o banal yorumlanışında olduğu gibi, iktidarı elinin tersiyle itmek anlamına gelmez. Eylemi "değiştirmek", nesnesi de "dünya" olan bir işlem, sağında solunda bulduğu en küçük bir aleti bile kullanacakken, "iktidar" gibi hepsinin en etkilisi aleti görmezden gelebilir mi? Bu işlem "iktidar olarak" dünyayı değiştirmeye bir alternatifi değil,  daha çok "dünyayı değiştirmeye" başlamak için "iktidar olunmasını" beklemeye gerek olmadığını dile getirir.

Sovyetler, bizim ortodoksların anladığı şekliyle "iktidar oldular", koydukları hedefler uyarınca da son derece başarılı bir deneyim ortaya koydular. Sanırım Frederick Jameson'un dile getirdiği gibi Sovyetler başarısız olduğundan değil, fazla başarılı olduğundan çöktü belki de. Kapitalist gelişimini tamamlamamış yarı feodal bir ülke alındı, bir uzay toplumu yaratıldı ve tamamen kendi insan gücüyle, bütün dünyanın en üstün yeteneklerini rüyasıyıla kendine çeken ABD'yle başa baş yarışıldı, üstelik onca felakete rağmen.

İnsanlık tarihi boyunca görülmüş bence en yüksek, en destansı başarının altına imaz atıldı. Peki böylesi destansı bir başarıyla sürdürülen iktidar olunuş dünyayı değiştirmeye yetti mi? Yetemediği ortada. Peki onca yeraltı zenginliğine ve çok daha önemlisi muazzam bir yetişmiş insan kaynağına rağmen, dünyanın en "huzursuz", en karmaşık ruhlarına sahip rusların yapamadığını bundan sonra bir başka halk deneyebilir mi? Bence çok zor..

Sovyet deneyimi, iktidar olmanın dünyayı değiştirmeye yetmediğini göstermediyse neyi gösterdi?

İşte iktidar olmadan dünyayı değiştirmek, değiştirilmek için enerjinin odaklanacağı nesnenin seçiminde de bir değişikliği gündeme getirir. İktdar olanların değişmesi dünyayı değiştirmek için yeterli değildir. Dolayısıyla vurgu değişmenin nesnesi olarak iktidardan, yaşamın özüne kayar. Yani kendimize, varoluşumuza, beğenilerimize, değerlerimize, hayatı kurgulayışımıza, ilişkilerimize yani kısacası bütün varoluşumuza..Zira bunlar değişmeden, iktidar olunarak dünya değişmez.

Klasik M-L teorinin bir klişesi vardır; "Köylülük özel mülkiyetin kaçabileceği son deliktir" şeklinde. Bu klişenin modası fazlasıyla geçmedi mi? Artık özel mülkiyetin kaçabileceği sayısız delik yok mu? Bizzat kendi oturma odalarımız bu deliklerden biri değil mi? Arabalara, elektronik oyuncaklara vs olan ölçüsüz tutkularımızdan vazgeçebilecek miyiz?

"İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek" bir geri çekilişin, yenilgini değil tam aksine bugüne kadar dillendirilmemiş ölçüde radikal bir değiştirme iradesinin talebidir. Bir kere herşeyden önce, değiştirilmesi iktidar aygıtını değiştirmekten daha kolay olmayan kendimizi, değiştirmenin nesnesi olarak ortaya koyar. Zira sadece Holloway ile sınırlı olarak değil, uzun felsefi kökenleri ile ele aldığımızda, arkasına bir iktidar gücünü almadan değiştirme talebi, bizatihi kendi konumunu değiştirmenin içine dahil eder. Kendisi değiştirilmenin dışında değildir.

Bu kavrayış, kendisi mükemmelliğe ulaşmış, artık başkalarına doğru yolu gösterme yüce gönüllüğünü icra eden bir özne konumdan dile gelmez. Kendisi değiştirilmesi gerekene içkindir. Değiştirilme talebinin yükselmesine sebeb olan dinamikleri kendisi de besliyordur. Bu iktidar aygıtına olduğu kadar, kendi kendine de yönelen bir şiddettir. İşte bizim gibi "huzur", "dinginlik" hastası bir kültürde tiksintiyle karşılanmasının sebebi de budur. Komunistliğin çıtasını bir hayli yükseltir. Biçimsel, romantik radikallikle solcu görünmenin sonunu ilan eder. Dünyayı değiştirmeyi geç, sen şu egonu değiştirebiliyor musun, öznellikten kollektifliğe geçebiliyor musun, önce ondan haber ver der.

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (6)
  • erdem

    Artık işimiz daha da kolay. Çünkü Marks yüzünden, anektod anlatılıcığından başka bir şey elimizden ne yazık ki gelemiyor? Marks'a karşı olanlar ve ona küfredenleri bir tarafa bırakıyorum. Kendimi onu anlamayıpta, varsın olsun en azından yanlış anlamış olan aptalların kategorisinde sayıyorum. Yapboz parçalarının biri eksik olmaya görsün veya bardak kırılmış artık sadece yerde cam kırıklarına dönüşmüş durumda olsun, bütünün resmini hafızanıza ne kadar net şekilde yerleştirsenizde, tüm resmi görüp anlamak, parçadan bütüne gitmek bu durumda imkansızlaşıyor. Bu haliyle parça bütünün özelliklerini taşısa da, bütünden kopmuş sanki başka ve farklı bir nesne ve kavrama dönüşebiliyor.

    Hiç şüphe yokki Marks BECOMING/Oluş okulunun deanidir. Ancak, benim vurgulamak istediğim, tarihsel determinist yasalara bağlı olarak sınıf çelişkilerinin tamamen ortadan kaldırılması durumunda, toplumsal gelişimin komünizm ile tamamlanacağı yönüdeki Marks'ın kehanetidir.

    Manifesto'dan örneklendirdiğin için söylüyorum; Manifesto bildirimi, olması gerektiği şekliyle, amaca matuf politik görevler bildirgesidir. Nihayetinde bir Tebliğ'dir. Şunu anlıyoruz, Tebliğ formundan kaçınmak için uslupta tüm incelikler sergilenmiş olmasına rağmen, bir kaç yerde ve özellikle bitiş cümlesinde "Bütün Dünya İşçileri Birleşin" derken, huzura kavuşacaksınız, ne bileyim mutlu olacaksınız gibi bir algıyı yaratan mesyanik bir ayeti bize hatırlatmıyor mu?

    İşte bu çerçevede algınanan komunizm, senin de vurguladığın üzere, bir peygamberin cennet tasvirinden başka bir şey değildir. Kaldı ki, bu öngörüleri ciddiye alanlar (veya yanlış yorumluyor olabiliriz) gözlerini gökyüzüne çevirmiş şekilde mesihlerini beklerken hayatını devam ettirenlerden ne farkı var?

    Huzur, tarifi zor, göreceli ve anlamlandırılması imkansız kavramlardan birisi olarak karşımıza çıkıyor. Bir komünist devrim için, bir liberal para için, bir inanan cennet için ibadet ederken bunun için mücadele etmiyor mu?

    Şu bir gerçek ki, tüm insanlık olmayan bir şeyi arıyor ve peşinde koşuyor.
    Marks'dan benim öğrendiğim en büyük ders şudur, "ihtiyaçların hayatın tüm yasalarını belirlemesidir" Napolyon'nun nefis bir şekilde belirttiği üzere, "herkes kendinde eksik olan şeyler için savaşıyor"

    İhtiyacımız huzurdur ve huzurlu olmak için mücadele ediyoruz. Ancak mücadele ederken mutlu değiliz, hayattayken hiç kavuşamayacağımız huzur için umutluyuz.

    Selamlar

  • onder
    avatar

    Erdem,

    2003'ten beri internet ortamlarında "huzur" konusunu gündeme getirir dururum, ilk defa senin ilgini çekti. İşin daha güzel tarafı, yaptığın alıntıların gösterdiği gibi bundan anladıklarımız da birbirine çok benziyor.

    Heraklit'e vurgunun ortaya koyduğu gibi, "Huzur" aslında, oturmuş, yerleşmiş, sabit güç ilişkilerinin ifadesi olarak Varlığa / Being'e karşı, akışın, oluşun/ "Becoming"in koordinatları içinde ele alınabilir. Huzur, Varlık'ın/Being'in yarattığı bir etkidir.

    Felsefe tarihi malum Marxist geleneğe göre İdealist / Materyalist okullar olarak ikiye ayrılır. Bu bence yetersiz bir ayrım. Kanımca daha uygunu Varlık ve Oluş felsefe okulları diye ayırmak lazım. Zira, materyalist bir felsefe de Varlık ya da Oluş'un yanında yer alabilir.

    Bu noktada Marx'ın hakkını vermek gerekir. Onun Huzur/Varlık temelli bir filozof olduğu fikrine katılmıyorum. Marx, Oluş/Becoming okulundandır bence.
    Komunist Manifesto'nun o ünlü pasajını hatırlayalım bir kez daha;

    Alýntý:
    Üretimin sürekli olarak devrimci biçimde değiştirilmesi, bütün toplumsal ilişkilerin kesintisiz biçimde altüst edilmesi, hiç bitmeyen bir belirsizlik ve çalkalanma (insan bugüne uygunluğunu göstermek için hangisine vurgu yapması gerektiğine karar veremiyor), bunlar burjuva çağını kendinden önceki bütün dönemlerden ayırt eder. Sabit, donmuş bütün ilişkiler, bunlara eşlik eden bütün saygıdeğer fikir ve düşüncelerle birlikte, tarih sahnesinden süpürülür gider; yeni oluşanlar ise, daha kemikleşmeden kadük hale gelir. KATI OLAN HER ŞEY BUHARLAŞIR, KUTSAL OLAN HER ŞEY SAYGISIZCA KİRLETİLİR ve insanlar nihayet yaşamlarının gerçek koşulları ve öteki insanlarla ilişkileri üzerine uyanık bir bilinçle düşünmeye zorlanır."



    Marx'ın bu pasajlarda aslında kapitalizmin devrimci, değiştirici, dönüştürücü yani "Huzur" yıkıcı yönünü olumladığı söylenir; kapitalizmi bu anlamda aslında kökten dışlamaz Marx, onun binlerce yıllık geleneksel yapıları tarumar etmesini över.

    Dolayısıyla, böyle bir dinamiği savunan bir düşünürün Varlık'ın/Huzur'un yanında yer aldığını söylemek bence çok doğru değil..

    Marx'ın bir Varlık/Being filozofu haline getirilmesi kendisinden sonra Ortodokslar tarafından yapılmıştır.

    Son olarak da şu belirtmek isterim; Geleneksel sınıfların Huzur'u, yani yerleşik ilişkileri tercih etmesi çok bariz ve anlaşılabilir bir durum. Onlar herşeyin olduğu gibi kalmasını ister. Bu yüzden Taraf'ın çarpıtmalarına rağmen belirtmek durumundayız, Anadolu Kaplanlarından da devrimci bir kapitalist sınıf çıkmaz..Kapitalist rekabet bugün her türlü statik bağlanımdan, yerleşik ilişkilerden iplerini koparmış olmayı gerektirir..Hala birilerini içtiğinden, yediğinden, giydiğinden rahatsız olan bir zihinsel yapının, Manifesto'da dile getirilen türden "yıkıcı" bir kapitalizme dönüşmesi mümkün değildir.

    İşin bizi ilgilendiren tarafı, solcuların da bu kültürel etkiye, yani Huzur'a bağımlı olmaları. Belli bazı standart politik varoluş tarzı var, onun içinde huzurlu huzurlu politika yapıyorlar aslında. Toplumsalın alanına dinamiklerine kendilerinin de maruz kaldığı bir Oluş mekanı olarak yaklaşmıyorlar. Dışarıdan olayların akışına "devrimci" müdahalelerde bulunan hakemler gibiler. Kullanılan yöntemler, araçlar, söylemler kendi iç "huzur" hukukunu oluşturmuş. Partiye git gel, toplantılara, protesto mitinglerine katıl vs..

    Bence işte "Huzur"un solculardaki bu türünü eleştirmek lazım.

  • erdem

    Benden bir terane;
    "Öyle bir kişisel devrim tasarlayalım ki, bir yandan hem kendi kendisinin efendisi, diğer yandan kendi benliğinin iktidar hırsına bile tahammül edemeyecek kadar dürüst olsun"

  • onder
    avatar

    Erdem teşekkür ederim. İçtenlikle söylüyorum ki yazımın tek bir cümlede çok güzel bir özeti olmuş bu..anlatmaya çalıştığım tam da buydu..Ortodokslar karşısında devrim yapılacak iktidar oadağını dışsallaştırırlar. Kendileri sütten çıkmış kaşık gibi ak, iktidardan arınmıştır..Olay basit bir biz-onlar düzeyine indirgenir..Oysa iktidara karşı mücadele kendimizde başlar..

    görüşmek üzere..

  • erdem

    "HUZURUN OLDUĞU YERDE KOMUNİST MÜCADALE YOKTUR" çok entaresan nefis bir cümle.Bu konuyla ilgili devam edeceğim. Selamlar

  • erdem

    "HUZURUN OLDUĞU YERDE KOMUNİST MÜCADALE YOKTUR" cümlesi basit bir cümle değil. Huzur kavramını böyle uluorta şekilde, estetik bir metaforla birleştirip felsefi bir kategoriye dahil ettiğin için de teşekkürler. Ben bu cümleden ne anladığmı anlatmaya çalışacağım. Heraklatius denen adam muhteşem bir adam. Sanki Spinoza, Hegel, Marx, Niçe, Guttari-Deleuze kendi kavramlarını sadece ve sadece "Panta Rhei" kavramı üzerine inşa ettikleri hissini bende uyandırıyor. Bu arada Turhan Oflaz'ın o boktan çevirisiyle Guttari-Deleuze'ün "Felsefe Nedir" kitabını okuduğumu konuyla ilgisiz olarak burada veriyorum. Tekrarlıyorum. Her şey akar-panta rhei diyor çağların ötesinden Herakles bizlere. Hegel'in hayata hep olumlu bakmakla suçlayıp, yandsınacak bir şey bulamadığı Spinoza'nın şu örümcek deneyi ile, büyük bir tespit gibi bizlere sunmuş olduğu "HAYAT amaçsızca sonsuza doğru akıp giderken, dikkat ederseniz panta rhei kuralı burada da geçerli- sürekli oluş, evriliş ve yokoluş evrelerindeki hareket ve dönüşüm noktalarında, mikro ve makro kaosu kategorik kavramlara bölmek, düşüncenin ve yönteminin aynı işi yapıpta farklı bir iş yaptığını zannedenlerin bıktırıcı çabalarını bizlere hatırlatmakta başka bir işe yaramıyor gibi. Bu cizgide yani Panta Rhei'de yani oluş, evriliş ve yıklışda sürecinde her şeyden bahsedebilirsiniz. Ancak bulamaycağınız şey huzurdur. Maddi çelişkilerin tamamen ortadan kaldırılıp kurulacak komünist bir düzen ütopyasına bel bağlayıp huzura kavuşayacağmız beklentisini yayan MARX denen o büyük adam, bunu nasıl formülüze etti hala anlamıyorum. Buna rüyalarımız bile izin vermeyecekken. En huzurlu olacağımız ve dinleneceğimizi zannetiğimiz uykumuzda bile, bilinçaltımızın momenti müsaade ettiği ölçüde güzel rüyalar gördüğümüz gibi kabuslar da hiç görmeyecekmiyiz? Freud'un kulakları çınlasın yine panta rhei kuralı geçerli.

    Dostoyevski Puşkin'in 100. yıl doğum günü kutlamalarında yaptığı o meşhur konuşmasında, "Bir Rus serserisinin, tüm insanlık mutluluğa erişmedikçe gönlünün huzura kavuşmayacağını" bildiriyor.

    Bu cümlenin sadece öznesini, iktidar olmak gibi bir derdi olmayan biz anarşistler için değiştirip aynen uyarlarsak literal yönden daha şık ve uygun bir tanımlama yapmış olacağız gibi bana geliyor. Dostoyevski'nin konuşmasında pek tabi vurgulamak istediği konu, Puşkin sanatında en belirgin olan taraf "Evrensel İnsan Sevgisi"dir. İşte bu huya sahip bu Rus serserileri devrimi yapmıştır, bu arada mutluluğa ve huzura kavuşacağını zannedecek kadar saftır, sonunda gönlünün yine huzura kavuşamadığını görmüştür. Ve şimdi mutsuz ve huzursuzdur. Her halde Zizek'in bir manifesto niteliğinde "yine dene, yine yenil, iki kere yenil." sözü benim ruhuma çok uygundur, Herakles'in "Panta Rhei" kavramı Zizek'in ifadesinde yok gibi mi duruyor?

    Ancak, bundan önce Dostoyevski'nin tüm eserleri, tüm komposizyonu, tüm roman karakterlerinde işlenen tek temanın aslında EVRENSEL İNSAN SEVGİSİ olduğunu burada vermek gereksiz bir bilgi olmayacaktır. Gide'nin de belirttiği üzere, bu komposziyonda tüm kahramanlar huzursuz ve hareketlidirler., durmadan bir yerden bir yere koşuşturup dururlar. Yani panta rhei'nin evrenselliği..

    Puşkin'in bir şiriyle bitiriyorum.

    Alçak gönüllü ol ey kibirli adam;
    Hem de herşeye karşı,
    Doğduğun ve yetiştiğin topraklar önünde
    saygıyla eğil....

    Selamlar ve sevgiler







Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #6 erdem 07-06-2010 14:48
Artık işimiz daha da kolay. Çünkü Marks yüzünden, anektod anlatılıcığında n başka bir şey elimizden ne yazık ki gelemiyor? Marks'a karşı olanlar ve ona küfredenleri bir tarafa bırakıyorum. Kendimi onu anlamayıpta, varsın olsun en azından yanlış anlamış olan aptalların kategorisinde sayıyorum. Yapboz parçalarının biri eksik olmaya görsün veya bardak kırılmış artık sadece yerde cam kırıklarına dönüşmüş durumda olsun, bütünün resmini hafızanıza ne kadar net şekilde yerleştirsenizd e, tüm resmi görüp anlamak, parçadan bütüne gitmek bu durumda imkansızlaşıyor . Bu haliyle parça bütünün özelliklerini taşısa da, bütünden kopmuş sanki başka ve farklı bir nesne ve kavrama dönüşebiliyor.

Hiç şüphe yokki Marks BECOMING/Oluş okulunun deanidir. Ancak, benim vurgulamak istediğim, tarihsel determinist yasalara bağlı olarak sınıf çelişkilerinin tamamen ortadan kaldırılması durumunda, toplumsal gelişimin komünizm ile tamamlanacağı yönüdeki Marks'ın kehanetidir.

Manifesto'dan örneklendirdiği n için söylüyorum; Manifesto bildirimi, olması gerektiği şekliyle, amaca matuf politik görevler bildirgesidir. Nihayetinde bir Tebliğ'dir. Şunu anlıyoruz, Tebliğ formundan kaçınmak için uslupta tüm incelikler sergilenmiş olmasına rağmen, bir kaç yerde ve özellikle bitiş cümlesinde "Bütün Dünya İşçileri Birleşin" derken, huzura kavuşacaksınız, ne bileyim mutlu olacaksınız gibi bir algıyı yaratan mesyanik bir ayeti bize hatırlatmıyor mu?

İşte bu çerçevede algınanan komunizm, senin de vurguladığın üzere, bir peygamberin cennet tasvirinden başka bir şey değildir. Kaldı ki, bu öngörüleri ciddiye alanlar (veya yanlış yorumluyor olabiliriz) gözlerini gökyüzüne çevirmiş şekilde mesihlerini beklerken hayatını devam ettirenlerden ne farkı var?

Huzur, tarifi zor, göreceli ve anlamlandırılma sı imkansız kavramlardan birisi olarak karşımıza çıkıyor. Bir komünist devrim için, bir liberal para için, bir inanan cennet için ibadet ederken bunun için mücadele etmiyor mu?

Şu bir gerçek ki, tüm insanlık olmayan bir şeyi arıyor ve peşinde koşuyor.
Marks'dan benim öğrendiğim en büyük ders şudur, "ihtiyaçların hayatın tüm yasalarını belirlemesidir" Napolyon'nun nefis bir şekilde belirttiği üzere, "herkes kendinde eksik olan şeyler için savaşıyor"

İhtiyacımız huzurdur ve huzurlu olmak için mücadele ediyoruz. Ancak mücadele ederken mutlu değiliz, hayattayken hiç kavuşamayacağım ız huzur için umutluyuz.

Selamlar

Alıntı
 
 
0 #5 Önder Kurt 07-06-2010 00:08
Erdem,

2003'ten beri internet ortamlarında "huzur" konusunu gündeme getirir dururum, ilk defa senin ilgini çekti. İşin daha güzel tarafı, yaptığın alıntıların gösterdiği gibi bundan anladıklarımız da birbirine çok benziyor.

Heraklit'e vurgunun ortaya koyduğu gibi, "Huzur" aslında, oturmuş, yerleşmiş, sabit güç ilişkilerinin ifadesi olarak Varlığa / Being'e karşı, akışın, oluşun/ "Becoming"in koordinatları içinde ele alınabilir. Huzur, Varlık'ın/Being 'in yarattığı bir etkidir.

Felsefe tarihi malum Marxist geleneğe göre İdealist / Materyalist okullar olarak ikiye ayrılır. Bu bence yetersiz bir ayrım. Kanımca daha uygunu Varlık ve Oluş felsefe okulları diye ayırmak lazım. Zira, materyalist bir felsefe de Varlık ya da Oluş'un yanında yer alabilir.

Bu noktada Marx'ın hakkını vermek gerekir. Onun Huzur/Varlık temelli bir filozof olduğu fikrine katılmıyorum. Marx, Oluş/Becoming okulundandır bence.
Komunist Manifesto'nun o ünlü pasajını hatırlayalım bir kez daha;

Alıntı:
Üretimin sürekli olarak devrimci biçimde değiştirilmesi, bütün toplumsal ilişkilerin kesintisiz biçimde altüst edilmesi, hiç bitmeyen bir belirsizlik ve çalkalanma (insan bugüne uygunluğunu göstermek için hangisine vurgu yapması gerektiğine karar veremiyor), bunlar burjuva çağını kendinden önceki bütün dönemlerden ayırt eder. Sabit, donmuş bütün ilişkiler, bunlara eşlik eden bütün saygıdeğer fikir ve düşüncelerle birlikte, tarih sahnesinden süpürülür gider; yeni oluşanlar ise, daha kemikleşmeden kadük hale gelir. KATI OLAN HER ŞEY BUHARLAŞIR, KUTSAL OLAN HER ŞEY SAYGISIZCA KİRLETİLİR ve insanlar nihayet yaşamlarının gerçek koşulları ve öteki insanlarla ilişkileri üzerine uyanık bir bilinçle düşünmeye zorlanır."
Marx'ın bu pasajlarda aslında kapitalizmin devrimci, değiştirici, dönüştürücü yani "Huzur" yıkıcı yönünü olumladığı söylenir; kapitalizmi bu anlamda aslında kökten dışlamaz Marx, onun binlerce yıllık geleneksel yapıları tarumar etmesini över.

Dolayısıyla, böyle bir dinamiği savunan bir düşünürün Varlık'ın/Huzur 'un yanında yer aldığını söylemek bence çok doğru değil..

Marx'ın bir Varlık/Being filozofu haline getirilmesi kendisinden sonra Ortodokslar tarafından yapılmıştır.

Son olarak da şu belirtmek isterim; Geleneksel sınıfların Huzur'u, yani yerleşik ilişkileri tercih etmesi çok bariz ve anlaşılabilir bir durum. Onlar herşeyin olduğu gibi kalmasını ister. Bu yüzden Taraf'ın çarpıtmalarına rağmen belirtmek durumundayız, Anadolu Kaplanlarından da devrimci bir kapitalist sınıf çıkmaz..Kapital ist rekabet bugün her türlü statik bağlanımdan, yerleşik ilişkilerden iplerini koparmış olmayı gerektirir..Hal a birilerini içtiğinden, yediğinden, giydiğinden rahatsız olan bir zihinsel yapının, Manifesto'da dile getirilen türden "yıkıcı" bir kapitalizme dönüşmesi mümkün değildir.

İşin bizi ilgilendiren tarafı, solcuların da bu kültürel etkiye, yani Huzur'a bağımlı olmaları. Belli bazı standart politik varoluş tarzı var, onun içinde huzurlu huzurlu politika yapıyorlar aslında. Toplumsalın alanına dinamiklerine kendilerinin de maruz kaldığı bir Oluş mekanı olarak yaklaşmıyorlar. Dışarıdan olayların akışına "devrimci" müdahalelerde bulunan hakemler gibiler. Kullanılan yöntemler, araçlar, söylemler kendi iç "huzur" hukukunu oluşturmuş. Partiye git gel, toplantılara, protesto mitinglerine katıl vs..

Bence işte "Huzur"un solculardaki bu türünü eleştirmek lazım.
Alıntı
 
 
0 #4 erdem 06-06-2010 03:06
"HUZURUN OLDUĞU YERDE KOMUNİST MÜCADALE YOKTUR" cümlesi basit bir cümle değil. Huzur kavramını böyle uluorta şekilde, estetik bir metaforla birleştirip felsefi bir kategoriye dahil ettiğin için de teşekkürler. Ben bu cümleden ne anladığmı anlatmaya çalışacağım. Heraklatius denen adam muhteşem bir adam. Sanki Spinoza, Hegel, Marx, Niçe, Guttari-Deleuze kendi kavramlarını sadece ve sadece "Panta Rhei" kavramı üzerine inşa ettikleri hissini bende uyandırıyor. Bu arada Turhan Oflaz'ın o boktan çevirisiyle Guttari-Deleuze 'ün "Felsefe Nedir" kitabını okuduğumu konuyla ilgisiz olarak burada veriyorum. Tekrarlıyorum. Her şey akar-panta rhei diyor çağların ötesinden Herakles bizlere. Hegel'in hayata hep olumlu bakmakla suçlayıp, yandsınacak bir şey bulamadığı Spinoza'nın şu örümcek deneyi ile, büyük bir tespit gibi bizlere sunmuş olduğu "HAYAT amaçsızca sonsuza doğru akıp giderken, dikkat ederseniz panta rhei kuralı burada da geçerli- sürekli oluş, evriliş ve yokoluş evrelerindeki hareket ve dönüşüm noktalarında, mikro ve makro kaosu kategorik kavramlara bölmek, düşüncenin ve yönteminin aynı işi yapıpta farklı bir iş yaptığını zannedenlerin bıktırıcı çabalarını bizlere hatırlatmakta başka bir işe yaramıyor gibi. Bu cizgide yani Panta Rhei'de yani oluş, evriliş ve yıklışda sürecinde her şeyden bahsedebilirsin iz. Ancak bulamaycağınız şey huzurdur. Maddi çelişkilerin tamamen ortadan kaldırılıp kurulacak komünist bir düzen ütopyasına bel bağlayıp huzura kavuşayacağmız beklentisini yayan MARX denen o büyük adam, bunu nasıl formülüze etti hala anlamıyorum. Buna rüyalarımız bile izin vermeyecekken. En huzurlu olacağımız ve dinleneceğimizi zannetiğimiz uykumuzda bile, bilinçaltımızın momenti müsaade ettiği ölçüde güzel rüyalar gördüğümüz gibi kabuslar da hiç görmeyecekmiyiz ? Freud'un kulakları çınlasın yine panta rhei kuralı geçerli.

Dostoyevski Puşkin'in 100. yıl doğum günü kutlamalarında yaptığı o meşhur konuşmasında, "Bir Rus serserisinin, tüm insanlık mutluluğa erişmedikçe gönlünün huzura kavuşmayacağını " bildiriyor.

Bu cümlenin sadece öznesini, iktidar olmak gibi bir derdi olmayan biz anarşistler için değiştirip aynen uyarlarsak literal yönden daha şık ve uygun bir tanımlama yapmış olacağız gibi bana geliyor. Dostoyevski'nin konuşmasında pek tabi vurgulamak istediği konu, Puşkin sanatında en belirgin olan taraf "Evrensel İnsan Sevgisi"dir. İşte bu huya sahip bu Rus serserileri devrimi yapmıştır, bu arada mutluluğa ve huzura kavuşacağını zannedecek kadar saftır, sonunda gönlünün yine huzura kavuşamadığını görmüştür. Ve şimdi mutsuz ve huzursuzdur. Her halde Zizek'in bir manifesto niteliğinde "yine dene, yine yenil, iki kere yenil." sözü benim ruhuma çok uygundur, Herakles'in "Panta Rhei" kavramı Zizek'in ifadesinde yok gibi mi duruyor?

Ancak, bundan önce Dostoyevski'nin tüm eserleri, tüm komposizyonu, tüm roman karakterlerinde işlenen tek temanın aslında EVRENSEL İNSAN SEVGİSİ olduğunu burada vermek gereksiz bir bilgi olmayacaktır. Gide'nin de belirttiği üzere, bu komposziyonda tüm kahramanlar huzursuz ve hareketlidirler ., durmadan bir yerden bir yere koşuşturup dururlar. Yani panta rhei'nin evrenselliği..

Puşkin'in bir şiriyle bitiriyorum.

Alçak gönüllü ol ey kibirli adam;
Hem de herşeye karşı,
Doğduğun ve yetiştiğin topraklar önünde
saygıyla eğil....

Selamlar ve sevgiler







Alıntı
 
 
0 #3 erdem 05-06-2010 23:21
"HUZURUN OLDUĞU YERDE KOMUNİST MÜCADALE YOKTUR" çok entaresan nefis bir cümle.Bu konuyla ilgili devam edeceğim. Selamlar
Alıntı
 
 
0 #2 Önder Kurt 05-06-2010 23:15
Erdem teşekkür ederim. İçtenlikle söylüyorum ki yazımın tek bir cümlede çok güzel bir özeti olmuş bu..anlatmaya çalıştığım tam da buydu..Ortodoks lar karşısında devrim yapılacak iktidar oadağını dışsallaştırırl ar. Kendileri sütten çıkmış kaşık gibi ak, iktidardan arınmıştır..Ola y basit bir biz-onlar düzeyine indirgenir..Oys a iktidara karşı mücadele kendimizde başlar..

görüşmek üzere..
Alıntı
 
 
0 #1 erdem 05-06-2010 23:07
Benden bir terane;
"Öyle bir kişisel devrim tasarlayalım ki, bir yandan hem kendi kendisinin efendisi, diğer yandan kendi benliğinin iktidar hırsına bile tahammül edemeyecek kadar dürüst olsun"

Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile