"Alan Sokal" Adlı Şarlatan Üzerine; Bianet Yapınca Görmezden Gel, Felsefe Dergisi Yapınca Atla Popüler
Makale
Alan Sokal Olayını duymayan kalmamışdır herhalde ama yine de hatırlatalım; Princeton, Harward gibi üniversitelerden mezun hem matematik hem fizik profesörü bir adam "post-modern kültürel çalışmalar" konusunda yayın yapan "Social text" adlı bir dergiye tamamen zırvalıklarla dolu bir makale yolluyor ve dergi de yayınlıyor. Adam daha sonra çıkıp "o makalede ben hiçbirşey anlatmadım, tamamen zırvalıktı hepsi" diyor. Olayda aslında çok büyük skandal boyutunda birşey yok. Böyle bir CV'ye sahip adamı hangi editör denetleme ihtiyacı içinde olur ki? Peki öyleyse Türkiye'de hemen hergün bir benzerinin yaşanıyor olmasına rağmen, bizim ortodokslar niye sadece bu olaya sazan gibi atladılar ?
Çünkü akılları sıra bu olay, koca bir çağdaş felsefe alanın anlamsızlığını ve gereksizliğini kanıtlıyormuş; bütün son dönem {sidebar id=11} filozoflarını kaldırıp çöpe atmamız için yeteri kadar sağlam bir delil sunuyormuş; yani bilmem neredeki, bilmem hangi "felsefe" dergisinin, bilmem hangi salak "editör"nün deli saçması bir makaleyi yayınlamış olması, Zizek, Deleuze, Negri, Badiou, Foucault gibi çağdaş düşünürleri ve bunun sonucunda dolaylı olarak da insanlığın bütün 2500 yıllık felsefe birikimini tek bir kalemde kaldırıp çöpe atmamız için yeterlidir; yani olay bu kadar ucuzdur. Safça inanmamızı bekledikleri zırvalık bu. Kendilerini, okuyup öğrenme, özgürleşme projesi adına ufkunu genişletme korkunç yükünden kurtardığı için, Sokal'ı, tipik bir anglo-sakson pozitivist fizikcisi olarak neyi ifade ettiğini sorgulamadan, kahramanlar gibi karşılayıveriyorlar
Devam etmeden önce hemen vurgulayalım; Zizek'in defalarca vurguladığı gibi yeni icat edilen "Kültürel Çalışmalar" bölümü tamemen kapitalist mantığın bekası için yaratılmış bir displindir, tabii eğer en başta bir disiplin ise;
Bu yazıda derdim "Kültürel Çalışmalar" mentalitesini savunmak değildir; tam aksine bu liberalizmi besleyen disiplin içinde vuku bulmuş bir skandalı bahane ederek, balyozu "ad hominem" bir uslamlamayla, bütün çağdaş marxist düşünürlerin kafasına indirme çabasıdır eleştirilen.Yani pire için bırakın yorganı, koca Roma'yı yakma embesilce çabasıdır.
Devam edelim;
Peki "Social Text" dergisine Sokal'ın yaptığını, ben istesem hemen yarın -kaldıysa eğer- en baba "sosyalist" teori dergisine, üstelik Sokal olayı hala hafızalarda iken yapamam mı, hele de Prof vs sıfatım varsa? Bütün gereken Lacan şöyle satılmış bir adamdı, Deleuze böyle aşağılık bir herifti türü "argümanları" ileri sürmem; bu argümanlarımı destekleyen uslamlama zincirimde bir sakatlık olup olmadığını kontrol edebilecek düzeyde birikimli bir editör var mı herhangi bir sol yayın organında?Dünyanın en zeki, en birikimli düşünürünü alın, Türkiye'deki herhangi bir yayın organında eğer yayın politikasına uyuyorsa hemen "çürütüverirsiniz". Sağcı bir yayın organı ise "Türk milletine ya da İslama yönelik Yahudi komplosunun bir piyonudur", solcu bir yayın organı ise "Emperyalist odakların kadrolu adamıdır; marxist gibi görünse de aslında bütün söylediği liberalizmi farklı kavramlarla ifade etmektir" dersiniz olur biter.
Sanıyormusunuz ki, Sokal'ın güya "çürüttüğü" herhangi bir argümantasyonu Sokal'a karşı savunan üçüncü bir şahsın ileri süreceği karşı-argümantasyonlarına karşı ikinci bir tur çürütmeler yapabilecek kapasitedir bu zil takıp oynayan arkadaşlar? Sokal'a alternatif ufacık bir karşı-argümantasyon çıksın, dut yemiş bülbül gibi apışıp kalırlar. Bu yüzden bizzat kendileri hem Sokal'ın hem çürütülen düşünürün söylediklerini ele alıp, kendi analizleriyle neyin bir şarlatanlık olduğunu gösteremezler. Şu anki durumda bütün bildiğimiz, Sokal adında bir "dürüst fizikçi" çıkıp şarlatan post-modern düşünürleri bir bir madara etmiştir. Çoğu mezarda olduğu için cevap verme şansları da yok ya, hüküm karara bağlanmıştır; "Founding Fathers" ve onların sadık temsilcileri Georges Poltizer gibi olanlar dışındaki bütün düşünürler şarlatandır.
İşin komik tarafı, Sokal'ın çıkışından keyif alanlar, Engels'in "Doğanın Diyalektiği" karşısında ne düşündüğünü de pek merak etmezler. "Son Moda" saçmaların madara edilmesi bu kadar keyif veriyorsa, birileri de çıkıp "klasik saçmaları" yani mesala Koca Engels'in çocukca "Doğanın Diyalektiğini" ya da "Bilimsel ve Ütopik Sosyalizm"ini, Politzer'in anıtsal kepazeliği "Felsefenin Temel İlkeleri"ni ya da niyet iyi olsa da Lenin'in son derece naif "Materyalizm ve Ampiryo-kritisizm" adlı "büyük" "felsefi" çalışmasını madara ederse noolacak? Stalin'in aynı anda üstat-şair-büyük sinema eleştirmeni- en usta traktör tamircisi-diyalektik piri-ulusların büyük babası olduğu çalışmalarından bahsetmiyorum bile.
Lafı uzatmayalım, Sokal olayından çok daha önce Türkiye'de Sokal olayı mesala Bianet'e karşı defalarca yapılmıştır; Karıştırın, Bianet arşivinin çağdaş düşünürlere karşı ajitatif, temelsiz, hiçbir argümanının geçerliliği kontrol edilmemiş sığ, hamasi, güya "teorik" yazı çöplüğü olduğunu görürsünüz
Sokal zekasıyla ve muazzam birikimiyle "social Text" dergisini küçük düşürürken, bizim Türk Sokal'lar aptallıkları ve cahillikleri ile Bianet'i küçük düşürmektedir yıllardır. Şimdiye kadar bu zırvalıklarla dolu yazılardan bir tek Türk Sokal skandalı çıktı mı?
Bianet ya en hafif olasılıkla bunların farkına varmadı, ki bu onu Social Text ile aynı duruma sokar, ya da daha vahimi farkında olmasına rağmen politik nedenlerle gözardı etti. İkinci olasılığin daha güçlü olduğu detaylara girilince görülecek.
Bianet'te bundan 5-6 yıl önce doğrudan anasayfada linki verilen bir yazı yayınlandı; Derrida'nın "Marx'ın Hayaletleri" adlı kitabı üzerine rezil-i rüsvan, bir sürü tutarsız cümlelerin ard arda yığıldığı, hiçbir analitik düşünce kırıntısı göstermeyen,kuru hamset ile dolu son derece sığ bir yazıydı bu.
Bir arkadaş forwardlamıştı bana, bak ne güzel yazı diye. Ben yazıyı görünce deli oldum ve Bianet'e cevap yolladım; ya yayınlanmadı ya da aradan yıllar geçtikten sonra, artık kontrol etmekten bıktıktan sonra yayınlandı. Bizzat Kürkçü yazım çok uzun diye yayınlayamadıklarını, redakte etmekle uğraştıklarını söylemişti. Yıllarca bir türlü redakte edemediler.
Sözkonusu "Yazar", orjinali 1993'de yayınlanmış kitabın türkçe'de basıldığı tarih olan 2001'de -ki kendisinin de belirttiği gibi artık bir komunizm tehlikesinin kalmadığı yıldır- kaleme alınmış olduğunu varsayarak temellendirmişti üç kuruşluk tezlerini. Yani biri çıkıp nazikçe "arkadaşım bu kitap 1993'de yayınlandı, demek ki muhtemelen tam da komunizmlerin çöktüğü 1990-91-92 gibi kaleme alındı, ki o zamanda komunizmi savunan tek bir Allah'ın kulu yoktu. Herkes Mersine giderken bir tek o tersine gidiyordu " dese, varsa eğer birazcık utanç duygusu, adamın yüzü kızarıvercek. Üstelik zavallı şahsı tam bir ebleh durumuna düşüren başka bir pasaj var; bir yerlerde artık iyice istim almış verip veriştiriyor;
Yeni bir "burjuva komünizmi" mesihçiliğine soyunan 'hayalet komünist' J. Derrida'yı 'Marks'ın Hayaletleri'yle, yeni idealizmin pis düşünsel bataklığındaki "hortlak" ve "hayalet bilimi" saçmalıklarıyla ve sayıklamalarıyla başbaşa bırakıp, İmparatorluk'un kapısını açmak istiyoruz.
Eeh el insaf be!; bu arkadaş muhtemelen genç biriydi cahilliğine verelim; gerçi eskiden kapital okumadan Marxist olunurdu da şimdilerde artık "Komunist Manifesto"yu bile okutmadan biryerlere salınıyor demek ki gençler; sokağa salınmayı bıraktım, ülkenin saygın sol iletişim platformlarında yazı bile yazdırılıyorlar anlaşılan, hiçbirşey öğretilmeden üstelik...Bildiğin tetikçi işte. Ha bu "açtığı kapı"nın ardında da, Derrida'nın defterini bir güzel dürdükten sonra Negri'yi aradan çıkarıveriyor. Öyle muhteşem biri ki, tek bir makale ile koca Derrida ve Negri'yi kapitalizmin uşakları vs gibi bir jargonla deşifre ediveriyor.
Yazının linki;
İmparatorluk Manifestosu: Post-Modern Bir Kolaj
Eh be birader bir Allahın kulu çıkıp da Derrida'nın bahsettiği hayalet, Marx'ın manifestodaki komunizm hayaletine göndermedir, "hortlak bilimi" vs diyerek Derrida'yı değil Marx babayı harcıyorsun demez mi? {sidebar id=12}
Derrrida, onca yıl Marx ile ilgili tek kelime yazmamışken, efendi efendi kendi dar alanıyla uğraşmışken, kariyerinin belki de son ciddi metnini, oldukça manidar bir şekilde adeta bir vasiyet gibi,üstelik de komunizm daha yeni çökmüş iken, neo-liberalizm zafer nağraları atarken, Fukuyama tarihin sonunu ilan etmişken çıkıp "Çok heveslenmeyin Marx'ın hayaleti avrupayı 'haunt' etmeye daha uzun süre devam edecek" demek için yazmıştır, sözde komunistler bile komunizmi savunacak durumda değilken çıkıp komunist idealin hala gerekli olduğunu savunmuştur diye hatırlatmaz mı? Hatırlatamazlar çünkü hatırlatmak için öncesinde bilmek gerekir, bilmek için de okumak. Boş atıp dolu tutturmaya çalışmak varken kim uğraşacak; bu ülkede ne sallasan atlayan birileri oluyor nasıl olsa. Kendi ülkende dönek marxistler "beni tekbir nidalarıyla gömün" derken, post-modern dediğin adam komunistliğini ilan ederek bu dünyaya veda eder ama bu bile senin için gizli kişisel çıkarların bir göstergesidir; sanki öte dünyada post-modernliği ve gizli komunizm düşmanlığı yüzünden cennetle ödüllendirilecekmiş gibi. Eeh be birader! adam daha ne yapsın?, son nefesinde ben komunistim, komunizmin hayaleti geri dönecektir demiş. Sormazlar hiç, duvarın yıkıldığı o yıllarda kim çıkıp da son sözü olarak koca bir kitapla göğsünü gere gere ve bir ayağı mezardayken komunistliğini ilan etmiştir?
Bunları linki gönderen arkadaşa anlattığım zaman "Olsun ne önemi var, ben bu yazıyı post-modern yazarları mahkum ettiği için beğendim" demişti.
Buyrun mahkum ettikleri "post-modern" Derrida'nın "hortlaklarla, hayeletlerle uğraştığı", "Specters Of Marx" adlı eserinin minimal bir tanıtımı;
http://en.wikipedia.org/wiki/Specters_of_Marx
İşte bu ülkenin entellektüel kapasitesi, ahlakı ve vicdanı bu;
Okumadan, anlamadan, anlamak için boktan yerli dizileri seyrederken harcadığı kadar bir zaman ve minimal bir çaba ayırmadan George Politzer düzeyini aşan her "teorik" yeniliği mahkum etmek; Solculuktan anladıkları sadece bu.
Hal böyleyken, yani kendi donlarındaki bir karış yırtık cascavlak ortada dururken, bir de yüzleri kızarmadan, Sokal olayına koca bir felsefe geleneğini mahkum etmek için dört elle sarılırlar. İşte -insanın yapısal olarak taşıdıkları diyesi geliyor- vandalizmlerine Sokal gibi iflah olmaz bir pozitivist'ten daha uygun biri bulunabilir miydi?
Şimdi, bu Sokal olayına niye böyle heyacanla atladıklarının detaylarına girelim biraz da;
Sokal pozitivist bir fizikçi olarak, insanlığın genel entellektüel koordinatlarında nereye oturur, kültürel olarak ait olduğu anglo-sakson analitik felsefe , onun saldırdığı baş düşmanı "kıta avrupası felsefesi" karşısında neyi ifade eder, felsefenin bu iki temel okulundan kendilerini güya ait hissettikleri Marxism hangisine dahildir, kendine Marxist diyen birinin kıta avrupası felsefesi karşısında, analitik felsefe ve onun akrabaları olan positivism, pragmatizm gibi anglo-sakson felsefelere sempati duyabilir mi ? vs gibi ilginç sorulara cevap arayalım şimdi.
SOKAL KİMDİR ve SOKAL OLMAK yani ABD'de FİZİKÇİ OLMAK NE İFADE EDER?
Bu vatandaş -Sokal- muhtemelen aşağılık biri değil, bildiğin solcu bir fizikçi; onca yıl deliler gibi icra ettiği fizik/matematik çalışmalarına ve o muhteşem kariyerine rağmen bir Deleuze/Foucault kadar tanınmıyor olmasına fena halde içerlemiş olması hayli muhtemel. Ünlü "Sokal olayı" olduğunda 41 yaşında; kim tanıyordu bu zatı o ana dek? Oysa Deleuze 35 yaş civarında saygıdeğer bir felsefeci olma yolunda tanınmaya başlamıştı. Foucault 35 yaşında bugün artık kimsenin gözardı edemeyeceği dev bir eser olan "Deliliğin Tarihi"ni yayınlamıştı.
Ha bu adam çekememezlik sonucu böyle birşey yapmıştır demiyorum; ama bu yine de zil takıp oynamadan önce gözönünde bulundurulması gereken bir veridir.
Bir fizikçi ile muhabbeti olanlar, bu adamların felsefeden nasıl iğrendikleri hakkında bir fikir edinmişlerdir. Böyle bir fırsatı olmayanlar, fiziğin duayenlerinden sayılan efsanevi Richard Feynman'ın özel olarak felsefe, genel olarak bütün sosyal bilimler hakkında ne söylediklerine bakabilirler. Bunları bir araştırsınlar ve söylediklerinin kendisini Marxist olarak kodlayan biri için yenilir yutulur cinsten olup olmadığına kendileri karar versinler. Hadi kolaylık olsun diye bu zatın sözkonusu düşüncelerini ifşa ettiği bir röportajından da bahsedelim; BBC'ye 1983'te verdiği röportajdır bu. Internet'te kolayca ulaşılabilir bu röportaja. Özetlemek gerekirse bu zata göre bütün bir felsefe külliyatı saçmalıktan ibarettir, ve bütün sosyal bilimciler de şarlatandır. Tek gerçek bilim pozitif bilimdir. Aynen böyle. Kendi anladığı anlamda bilimin dahi felsefeden türemiş olduğunu bile aklına getirmez. İnanmayan buyursun indirsin röportajı.
Feynman'ı niye hatırlatıyorum? Çünkü Sokal yeni bir fenomen falan değildir, anglo-sakson kapitalist pozitivizmin kıta avrupası felsefesi karşında verdiği amansız savaşın uzun geleneği içinde yeralan sıradan bir vakadır. ABD'de bile ses getirmesi, söylediklerinden daha çok "Social Text" dergisinin aptallığı yüzündedir. Malum ABD'liler bu tür skandallara bayılır, çarkları tökezleyen kurumsal bir yapıdan daha çok haber değeri olan birşey yoktur . Pentagon bilgisayarlarına sızan velet bir hacker'in sansasyonundan daha farklı değildir. Olayın sansasyonel yönü budur, felsefi çağrışımları değil; zira Amerikan/anglo-sakson genel "mindset"inin yüzlerce yıllık, ana akım resmi duruşunu "soldan" yinelemiş olmaktan öte zerre birşey söylemiş değildir. Bizim İslam kültürümüzün zihinlerimiz üzerindeki belirleyiciliği gibi anglo-sakson zihinlerin temel koordinatlarını da pozitivizm ve pragmatizm türünden köklü liberal felsefe okulları belirler. Yani bu anlamda Sokal, ilgi doğurmak için bizde geçenlerde İsmet Özel'in yaptığı türden popüler fantazi kurgusuna göre şerbet vermekten öte birşey yapmış değildir; misyonerlerin gizli planlarını açığa çıkardığını ya da evrim teorisini çürüttüğünü düşünen Adnan Hocacıların ya da bir imam-hatiplinin ya da ilahiyatçı profesörün amerikan muadilidir. Üç beş yeni yetme felsefeciden başka, kalbur üstü bilinen hiçbir çağdaş düşünür de benim bildiğim ciddiye almamıştır.
Biraz da Pozitivist olmak neyi ifade eder ona bakalım
POZİTIVIZM NEYİ İFADE EDER, BİR ÖZGÜRLEŞME PROJESİ POZİTİVİST OLABİLİR Mİ?
Bir kere şunu bellememiz lazım; Anglo-Sakson analitik felsefe ve pragmatizm, pozitivizm vs gibi türevleri kapitalizmin ve liberalizmin resmi ideolojisidir. Bunun karşısında yeralan bir dolu özgürleşme düşüncesinin ait olduğu okulun adı da kıta avrupası felsefesi dir. Elbette biraz indirgemeci oldu ama 2500 yıllık felsefenin can düşmanı iki ana okulu budur. Söylemeye gerek yok ama yine de belirtelim; anarşizm, marksizm ve bir dolu marksist okul ikincisine dahildir, birincisine değil. Birincisinin çıkardığı liberal, yararcı, olgucu, ampirist, deneyci vs düşünce okullarıdır, spekülatif uslamlamaya asla yer yoktur. Spekülatif uslamlamayı çıkarırsanız da-en başta Marx olmak üzere- tek bir özgürlükçü düşünür kalmaz ortada
Beğensek de beğenmesek de, Marxism ve bütün türevleri ve anarşizm, şu ya da bu şekilde Deleuze, Foucault, Hegel, Lacan, Freud'un vs de dahil olduğu kıta avrupası felsefesi içinde yeralır, bütün bunlar düşünce soykütüğünün aynı ana kolundan dallanır, budaklanır, Sokal'ın dahil olduğu pozitivizm kolundan değil. Dolayısıyla bu adamları anlayamıyorum diye mahkum etmek, insanın kendi bindiği dalı kesmesinden, kendi düşünce okuluna ihanet etmesinden başka bir anlam ifade etmez. Siz anlayamıyorsunuz diye hiç kimsenin anlamadığı sonucunu ne hakla çıkarıyorsunuz? Lacan'a sizin kafanız basmıyor olabilir ama Zizek'in çatır çatır basıyor işte; ve yıllardır didinip duruyor Lacan felsefesini kitlelere ulaştırmak için. Benzer şekilde Deleuze'u çok az insan anlayabilir; ve Negri, Ulus Baker gibi düşünürler de bunlardan bazılarıdır. Sokal'ın kafası basmadı diye Negri ve Ulus Baker'den de mi vazgeçegiz? Negri, Zizek, Foucault, Badiou, Deleuze, Ulus Baker..Bunların hepsinden vaz mı geçelim? Hadi Deleuze, Negri matematikçi değildi? Ama Badiou ve Ulus Baker aynı zamanda çok yetkin matematikçilerdir..Deleuze, Sokal'ın iddia ettiği gibi matematiği çarpıtıyor idiyse bu insanlar niye Sokal'dan önce ifşa etmediler durumu? Bunların hepsi emekçi sınıfa karşı hain bir komplonun mu içindeydi? Bazı düşünürlere ancak başka düşünürler nüfüz edebilir; onlar da oturur bu zor, doktora seviyesi düşünürleri avama tercüme eder. Lacan/Hegel için Zizek'in, Spinoza/Bergson/Nietzsche için Deleuze'ün, Deleuze/Spinoza için Negri-Hardt-Holland-Massumi'nin yaptığı gibi. Advanced level düşünürleri illa ki anlayacaksınız diye bir zorunluluk mu var? Anlayamıyorsanız, uğraşacak vakit bulamıyorsanız bırakın vakti olanlar uğraşsın, siz ne takıyorsunuz? Herkes sizin seviyenize inmek zorunda mı? Herkes Georges Politzer kıvamında yazmakla mı yükümlü?
Neyse bu bölümdeki asli sorumuza dönelim; Sokal'ın ait olduğu pozitivizm neyi ifade eder? Anglo-Sakson pozitivizmi ve onların fizikçileri neleri yaratmıştır?; herşeyden önce nükleer bombaları yaratmışlardır. Peki Anglo-sakson pozitivistlerin biyolog türü neleri yaramıştır?; genetiğiyle oynanmış tohumları ve insanı ileride sıradan bir otomata indirgeyecek olan Genetik Mühendisliğini. Peki diğer mühendisleri? Dünyanın ırzına geçen otomobilleri, savaş uçaklarını..Sokal'ın anlayacağı bilim/düşünce bunları üretenlerdir.
Peki bir anglo-sakson pozitivist psikiyatrı için insan ruhu ne anlam ifade eder? Nöronlardaki belli kimyasal tepkimeleri, beyin hücrelerindeki bazı süreçleri. Onlar için insan ruhu, ve bedeni mikroskopla gözlemlenebilecek ve kontrol edilebilecek bir hücre yığınıdır sadece, davranışları da bu hücre yığının ölçülebilir tepkileri. Sokal'ın ve herhangi pozitivist bir anglo sakson'un zihinsel yapısı budur; herşey kesin neden sonuç ilişkisiyle açıklanmak ve ölçülmek zorundadır; kesin bilimsel gözlemlerle açıklanamayan herşey sadece spekülatif saçmalıktır. Etik adına varolan kendimi iyi hissetmemi sağlayan kolay günlük ilkeler bütünüdür; başarı için her yol mübahtır gibi. Estetik adına varolan, piyasada en büyük maddi geri dönüşü sağlayandır; bir filmin estetik değeri gişe hasılatı gibi kesin "pozitif" bir sonuçla doğru orantılıdır.
Marxismin geleceğine biçtiğimiz içerik bu mu ki Sokal'ın üç kağıdını çoşkuyla karşılıyoruz? Sokal eğer dediği gibi iflah olmaz eski bir solcu ise, yine de pozitvist bir solcudur ve emekçiler adına umabileceği yegane iyilik de -tipik bir amerikalı olarak- şişkin bir maaş çekidir. Havsalası ancak bu kadarını alır.
Geçen aktardığımız bir yazısında Zizek komünist projeyi hala gündemde tutan dört ana antagonizmadan bahsediyordu;
Böylesi dört antagonizma var: çevresel facianın belirmeye başlayan tehdidi, özel mülkiyetin sözde "entelektüel mülkiyet" için uygunsuzluğu, yeni tekno-bilimsel gelişmelerin (özellikle biyo-genetikde) sosyo-etik sonuçları ve son ama önemsiz olmayan ise ayrımcılığın yeni biçimleri, yeni Duvarlar ve gecekondular
Bu dört sonucun şu ya da bu şekilde, düz, mekanik pozitivist mantığa bağlanamayacak bir tanesi var mı? Başka bir ifadeyle, insanlığı bugün uçurumun eşiğinde anlamsız bir otomat varoluşuna ( o da şanslı olanlar için ) kadar getiren, kapitalizmin hizmetindeki yararcı, düz mantıkçı pozitivizm değil midir? İnsanlık durumu salt bir düz mantıkçılıkla, şaşmaz bir amprisizm ile açıklanabilir mi? Yani Sokal'ın umacağı gibi emekçilere şişkin çekler verilirse bu dört antagonizma ortadan kalkacak mıdır? Karşı karşıya kaldığımız sorunlar Sokal'ın beklediği gibi "sadece" yalın ve sarih akıl yürütmelerle çözümlenebilir mi? Düz ve sade akıl yürütmenin vardığı yer, mantıki sonucuna götürüldüğünde Auschwitz'dir, güya sosyalist olunduğunda ise Çernobil'dir, Stalker'in "Zone"udur.
Ya da Zizek'in betimlediği aynı derecede korkunç şu durumdur, tekrar kulak verelim;
Bizi birleştiren "zincirlerinden başka kaybedecek hiçbirşeyi" olmayan klasik proleter benzetmesinin aksine herşeyi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız: Bu tehdit soyut boş Kartezyen özneye indirgenebileceğimiz tehdididir, bütün elle tutulur içeriğimizden yoksun kalmış, simgesel özümüzden çıkarılmış, genetik temelimizle oynanmış, yaşanılmaz bir çevrede bitkisel yaşam süren özneye.
Zizek'in karşısında bizi uyardığı, bu herşeyi kaybetme tehlikesini hangi mantık doğurmuştur; dar bir entellektüel çevre dışında hiçbir etkisi olmayan, düştükleri yerden başkasını yakma ihtimali bulunmayan bir avuç Fransız düşünürü mü? Yoksa Sokal'ın ve Feynman'ın da aralarında bulunduğu Pentagon'un, Ivy League'den mezun parlak fizikçiler, biyologlar, genetikçiler, kimyagerlerden oluşan koca pozitivist bilim insanları ordusu mu? Deleuze'ün üç beş anlaşılmaz kitabından, kel Foucault'nun toplumdaki iktidar yapılarına yönelik bir kaç analizinden, Lacan'ın insan ruhunun derinliklerini analiz eden birkaç çözümlemesinden başka şu yukarıda tasvir edilen durumu doğuran hangi korkunç bilimsel gelişmeye imza atmışlardır?
Peki hal böyleyken insanlar niye kendi cellatlarına böyle dört elle sarılırlar? Niye aslında kendi cenahlarında yer alan insanlardan, sırf anlaşılmaz oldukları için bu kadar nefret ederler? Daha dolaylı bir yoldan girelim; çok ilginç çağrışımlar doğuracak.!
İnsanlar, özellikle kendini marxist sananlar, "anlaşılmaz" olanla başka medyumlarda karşılaşınca umursamazken, yazılı kitap halinde, politik alana yönelik olarak karşılarına çıkınca niye bu kadar paniklerler? Öyleyse soralım;
HERKES HERŞEYİ ANLAMAK ZORUNDA MIDIR?
Kuantum fiziğini anladığını düşünen var mı? Peki gerçekten anlayan varsa, kuantum fiziğini herkesin anlayabileceği şekilde aktarabileceğine inan var mı? Peki meraklı bir arkadaş kuantum fiziğini öğrenmeye kalksa bu amacına ne kadarlık bir sürede ulaşır? Amatörce yapması mümkün müdür mesala? Cevaplar çok açık olduğu için bir ilginçlikleri yok.
İlginç olan, kuantum fiziği veya çoğaltılacak birsürü başka son derece karmaşık disiplin örneği, solcular arasında bu kadar endişe ve açık nefret yaratmazken, felsefe niye yaratır? Başka bir ifadeyle, toplumsalı anlamaya yönelik disiplinlerin niye bir kuantum fiziği kadar karmaşık olmaya hakkı yoktur? Ele aladığı konunun, kuantum fiziğininki kadar karmaşık olmadığı mı varsayılıyor?
Lacan'ı ele alalım mesala. İnsan ruhunun derinliklerini anlamak için bütün ömrünü adamış biri.
İnsan sadece yiyip, içip, sonra da sıçan ve ara sıra, tepişerek çiftleşen herhangi bir organizma mıdır ki üç beş basit kavramla açıklanması bekleniyor? İşte Zizek'in devasa külliyatı ortada.!.Demek ki yok bunun kolay bir yöntemi.
Sokal'ın beklediği gibi kafalar basmıyor diye Lacan'ı atın, Zizek de ortadan kalkar, zira Lacan yoksa Zizek yüz kere yoktur.
Peki Zizek'in popüler kültür ürünlerini kullanarak Lacan'ı anlaşılır bir şekilde sunacağım diye bunca yıldır didinip durması, hatun götürmek, seksi görünmek için , öyle mi? Aynı şeyler Nietzsche-Deleuze-Negri çizgisi için de geçerli. Szi kıt aklınızla Nietzsche'yi okursanız sadece "eli kamçılı" bir kadın düşmanı bulursunuz, Deleuze okursanız tek bir kelimesini anlamazsınız; siz anlamıyorsunuz diye Negri de mi anlamamalı? Bu zor kaynakları alıp özgürleşme projesini yeni zamanlara uygun bir bütüne eklemlemek için kullanması sizi niye rahatsız eder? Deleuze'u Nietzsche'yi at ortada doğru dürüst marksist hiçbir düşünür kalmaz.
Şimdi benim anlamadığım şu; bir kitap Deleuze'ünkiler gibi çıldırtıcı ölçülerde zor bile olsa bir kültürel üründür..isterseniz Alır tüketir bir köşeye atarsınız. İstemiyorsanız sözünü etmezsiniz olur biter. Okuduğunuzda birşeyler bulursunuz ya da bulmazsınız. Bulduklarınızı kullanırsınız ya da kullanmazsınız. Bu anlamda Deleuze'ün bir kitabıyla girdiğiniz ilişki bir Bergman filmiyle girdiğiniz ilişkiden daha farklı değildir. Nasıl "Yedinci Mühürü" seyretmek sizi bir Bergmanist yapmazsa, "Bin Yayla"yı okumak da bir Deleuzecü yapmak zorunda değildir. Nasıl Yedinci Mühür sizde bir takım esinler yaratabilir ya da yaratamayabilirse Bin Yayla da yaratır ya da yaratamaz. Siz de yaratmaz ama tutar Zizek'de yaratır. Zizek'in bir Lacan esiniyle yaptığı sizin için daha anlaşılabilir bir film analizi de, "belki" ama "belki" , sizin kendi günlük varoluşunuzun devrimci bir yorumu için bir esin yaratır.
Kültürel/düşünsel etkileşim 2500 yıldır böyle işlemiştir. İnsanlığın genel düşünsel hazinesi hep böyle birikmiş iken, Sokal gibilerin vandalist çıkışından umulan medet nedir?
"Deleuze, Lacan gibi adamlar benim için anlaşılmaz, demek ki bütün insanlık için anlaşılmazdır, ben anlayamıyorsam bu tür adamlar asla dünyaya gelmesin, gelirlerse hemen kelleleri vurulsun" Bu mudur sevinçle karşılanan olasılık? Bu olasılık gerçekleşirse mi, yani Lacan, Deleuze gibi adamlar bir daha hiç gelmezse mi insanlık Zizek'in tasvir ettiği şu herşeyi kaybetme riskinden kurtulur? Böyle olmayacağı açık..Peki buna rağmen niye böylesi imkansız bir fantazi kurulur?
Deleuze, Lacan gibi adamlarda, tipik bir ortodoks için çıkıntı yapan şey nedir, hangi sarkma yapan "leke" bu adamlara karşı duyulan nefreti tetikler? Bu adamlar tipik bir ortodoks'un mevcut ataletini meşrulaştıran, bir memur varoluşunu sürdürürken aynı zamanda devrimci bir hayat sürdüyormuş sanısını besleyen fantazi evrenini darmadağan eder. Öyleyse nedir bu ortodoks fantazi ona bakalım biraz da.
ORTODOKSLARIN MEVCUT DURUMLARINI RASYONALİZE ETMEDE KULLANDIKLARI FANTAZİ KURGUSU
Ortodoks fantazinin ne olduğuna bir giriş yapabilmek için sağlam bir ortodoks'un, Metin Çulhaoğlu'nun şu itirafına bakalım önce;
"Burjuva devrimler döneminin kapandığı, yaşayan sosyalizm örneklerinin çöktüğü, dünyaya genel bir gericileşme dalgasının hakim olduğu günümüzün, siyasal kavramsallaştırma açısından pek çok kanalı kapattığı söylenemez mi? O halde, yeni siyasal kavramlar için sınıfsal-siyasal yeni bir yükseliş dönemini beklemek gerekmez mi?
Dünya ölçeğinde konuşulduğunda galiba böyle: beklemek gerekecek. Eğer “tarihin sonu”, “ideolojilerin sonu” türü kavramsallaştırmaların karşısına “sol” cenahtan çıka çıka “imparatorluk” çıkıyorsa, doğru da olsa bizim taraf “ya sosyalizm ya barbarlık” sloganından pek öteye geçemiyorsa, durum gerçekten böyledir."www.sol.org.tr sitesindeki şu yazısında geçiyor
Şimdi burda neyin kabulü vardır? Şunu demek istemez mi?; "gerçekten marxist olan yaklaşımlara göre şu anda yapılabilecek olan fazla birşey yoktur. Devrimci fail, yanlış bilinç içinde kötürümleşmiştir, o maddi koşulların zorlamasıyla uyanana kadar elden marxist kalınarak yapılabilecek birşey gelmez."
Bu aleni "oturup bekleme" çağrısına karşı, adeta Çulhaoğlu ile polemiğe girmişcesine bakın Zizek neler der;
Eski bir Hopi deyişi(nin dile getirdiği gibi): "Bizim beklediğimiz Biziz" Bizim işimizi yapması için başkasını beklememiz atıllığımızı rasyonelleştirmenin bir yoludur.
Slavoj Zizek - Önce Trajedi Sonra Komedi Ya Da 2008 Finansal Krizi, sh 80 Encore Yayınları 2009
Çok daha vurucu olan pasaj işe şu;
Bizi birleştiren "zincirlerinden başka kaybedecek hiçbirşeyi" olmayan klasik proleter benzetmesinin aksine herşeyi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız: Bu tehdit soyut boş Kartezyen özneye indirgenebileceğimiz tehdididir, bütün elle tutulur içeriğimizden yoksun kalmış, simgesel özümüzden çıkarılmış, genetik temelimizle oynanmış, yaşanılmaz bir çevrede bitkisel yaşam süren özneye. Bütün varlığımıza karşı bu üçlü tehlike bir şekilde hepimizi proleter yapar, Marx'ın Grundrisse'de belirtiği gibi "özsüz öznelliğe" indirgenmiş olarak.
Slavoj Zizek - Önce Trajedi Sonra Komedi Ya Da 2008 Finansal Krizi, sh 88 Encore Yayınları 2009
İşte ortodoksların yeni düşünürler karşısında dehşete kapılmasının nedeni bunlardır. Çünkü bu satırlar, bir devrimci fail beklentisini bahane göstererek kendi atıllığını rasyonalize eden, radikallikten taviz vermeyen, yaman ortodoksumuzu bizatihi devrimci fail olarak sahneye davet eder, yıllardır "keyifli bir uyuşukluk" içinde beklediğinin bizzat kendisi olduğunu hatırlatır, bir süperego komutu, bir vicdan buyruğu gibi haykırır durur;
Kendi kendini bekliyorsun ! Orda bir yerlerde uyanacak bir proleterya yok, proleterya sensin.
Bu öyle yenilir yutulur bir çağrı değildir; memur varoluşunun ritminden ve mentalitesinden radikal bir kopuşu gerektirir;
"Kendi küçük burjuva varoluşundan aldığın keyfi bozmama kaygısını, kamusal alanda herkes için tavizsiz radikal bir devrimcilik olarak sunma. Lost Highway'deki 'Gizemli Adam' gibi aslında neyi vaaz ettiğini biliyorum, benden hiçbirşeyi saklayamazsın" der bu satırlar. "Devrimden aşağısı için harekete geçmeye değmez demek aslında devrimi hiç istemiyorum demektir. Bu durum da Zizek'in o eşsiz dehasının gözünden kaçmaz;
Bugün, bu perspektiften tamamen vazgeçmek ve iktidarı ele geçirmek için kısa da olsa bir olanak yaratacak belirsiz bir toplumsal parçalanma fırsatını sabırla bekleme döngüsünü kırmak gerekir. Belki, ama sadece belki, bu umutsuz bekleyiş ve devrimci failin aranması onun tam karşıtının ortaya çıkma biçimidir, onu bulmanın, halihazırda onun kıpırdanmaya başladığı yerde onu görmenin korkusudur.
Slavoj Zizek - Önce Trajedi Sonra Komedi Ya Da 2008 Finansal Krizi, sh 80 Encore Yayınları 2009
Asli konumuz bağlamında bu korku nasıl tezahür eder? Yani Sokal'ın çağdaş düşünürleri mahkum etmesi hangi korkuları yatıştırır? Bir toplumsal fail olmanın yükümlülüğü nedeniyle, rutin küçük burjuva varoluşunun standart kalıplarını kırma ve onun alışıldık ritminin dışına çıkmanın muazzam yükü karşısındaki hissedilen dehşeti.
Bir takım Türkiye solcusu, özellikle koftirik küçük burjuva radikalizmi içinde olanları, ancak 250gr solculuk yaparlar.
(Başkalarının sorunları için hiçbir teoriye ihtiyaç duymadan, canıyla başıyla, büyük bir mütevazilik ve adanmışlık ve özveri ile Sisiphos gibi yılmadan çalışan, gerçek eylem insanlarını milyonlarca kez tenzih ediyorum, bu yazdıklarım onlardan birini en küçük şekilde rencide ediyorsa milyonlarca kez özürlerimi yolluyorum..Benim laflarımın mütevazi, özgeci, güzel eylem insanlarıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur..Sadece Poltizer okumuş olsalar bile) .
Eşi ve işi ancak bu kadarına yani 250 gram solculuk yapmasına müsaade eder. Biraz daha fazlasını talep eden mütevazi girişimleri, "devrim/iktidar perspektifi yok, yeterince radikal değil, ne söylendiği anlaşılmıyor, daha önce çicek çocukları falan denedi olmadı" türü sinizmi ile kolay yoldan mahkum eder. Kurucu ufak tefek girişimler onun için liselilerin duvar gazetesi çıkarmasından daha anlamlı değildir, kendi kendini oyaladığın kültür sanat faaliyetleridir ancak. Harbi devrimci kampüste "Jandarmayla göğüş göğüse çarpışandır", yetişkin hayatında ise yılda bir kez 1 Mayıs Mitinglerinde cengaverce Taksimi "fethedendir", boş zamanlarında haber başlıklarını okuyup onlara yönelik bol keseden sallayıp ahkam kesendir, ilginç görüşleri kankalarına forward'layıp durandır, sen, ben, bizim oğlan, eski arkadaşlarıyla 4-5 ayda bir toplanıp eski günlerin nostaljik bir romantizm ile yaad edendir. Şu anki konjüktürde gerçek devrimci varoluş, bilinen devrimci ortamın doğacağı ana dek bu rutinleri yineleyip duran ve Godot'yu bekleyendir.
Sokal'ın bütün yaptığı, bu tür sinik -hem ingilizce cynical'ın karşılığı hem de türkçe anlamıyla- bir varoluşun ötesinde yapılabilecek pek çok şey olduğunu bas bas bağirip duran tehlikeli adamları bu arkadaşlar adına susturmaktır. Huzur içinde yaşanılıp gidilmesini sağlayan fantazi kurgusunu allak bullak edecek "tehlikeli fikirlerin" yayılmasını önlemesidir.
Yanlış anlaşılmasın, bazı insanların iş ve ailevi nedenlerle kollektif faaliyetlere zaman ayıramamasını püriten bir ahlakçılıkla eleştirmek değildir derdim. Asla ve kata değildir. Hayatın bir takım zorunluluklarıyla muhattap olunmak zorunda kalınmasına değil benim, kimsenin edebileceği tek bir laf olamaz. Sosyalist proje bir görev etiğine değil gönüllülük bağlanımına dayanmak zorundadır. Sosyalizm için zorunlu olduğundan değil gerçekten istenildiği için mücadele edilmelidir. Sokal'ın mahkum ettiği düşünürlerin hiçbiri de görev etiğini vaaz etmez; onlar insanlarla mevcut varoluşları içinde buluşmanın yollarını ararlar; kusursuz, ideal, adanmış profesyonel militan beklentisi içinde olanlar kendileri kurucu hiçbirşey yapmayan ortodokslardır.
İnsanı kızdıran, kendileri böyle yaşıyor diye herkesin böyle yaşamasının örtük olarak talep edilmesidir. Farklı bir arayış içinde olanların, kollektif bir çalışmaya daha fazla vakit ayırabilenlerin, bir takım düşünürleri gündeme getirenlerin bütün dertlerinin "seksi görünmek" olduğunu iddia etmek gibi, iyi niyetli, mülayim, kendi kişisel sınırlarının farkında olarak mütevazi bir marksist tavıra değil "Eki Eki Ekii..laa! laa! entele bak nasıl götürüyor malı" diye kasıklarını kaşıyan bir maganda tepkiselliğine prim verilmesidir. Kendisi yapamıyor, kendisi anlayacak vakti bulamıyor diye, yapabilmek için en azından çaba gösterenlerin eylemleri arkasında paranoyak bir ruh haliyle kişisel komplolar aranmasıdır. Kaldı ki, sağduyu sahibi herkesin kolayca göreceği gibi, her yönüyle kokuşmuş şu dünyada, aklı başında, kafayı henüz tamamen yememiş birinin Deleuze'den, Lacan'dan bahsetmesi seksi görünmek için başvuracağı en son yöntemlerden biridir, ortada kıyaslanamaycak kadar çok daha kolay olan onca bilinen yöntemler varken, hangi salak Deleuze'u aktararak popüler olmayı umabilir? Bir kere Deleuze ve benzerlerini anlamaya çalışan biri, çok büyük olasılıkla çevresinde bunları satarak karizma yapabileceği kimseyi bulamaz. GS-FB muhabbeti varken kim Zizek, Deleuze olayına girsin ki?
Bunların prim yapması olası tek alan, akdemik çevredir ki oraya da dışarıdan dahil olamazsınız; yani "alaylı entellektüel" adayı eğer Cihangir Cumhuriyetine dahil değilse, dünyanın en yalnız insanıdır.
İnsanlığın durumu ve dünyada olup bitenleri az çok anlayabilen herkesin, sezgisel ya da gayet bilinçli olarak kavradığı bariz bir olgu var; insanlığın kapitalizmden özgürleşme mücadelesi birgün yeniden yükselecekse, bu ortodoksların bildiği ve beklediği bir tarzda olmayacaktır. Nasıl olacağını bilen yok. Herkes sorguluyor. Ancak nasıl olursa olsun, toplumsal muhalefet birgün yükseldiğinde, şu anda hiçbirşey yapmadan, susta bekleyen sosyalist "çavuşlara" hiçbir ihtiyaç olmayacaktır. Kitleleri istedikleri gibi güdemeyeceklerdir. Farklı bir toplumsallığın olanaklılığını sorgulayan düşünürlerin eserlerini, okumadan, anlamadan çok karmaşık diye mahkum edenlerin asıl kaygısı budur. Bu yüzden bir matematik profesörüyle, kendilerinde olmayan bir güce sahip olduğu için, bir aktarma, bir temsiliyet bağlanımı içine girerek akılları sıra herkesi birbir çürütüyorlar. Sokak dilinde bunun hangi özlü sözle ifade edildiğini çıkarsamayı okuyuculara bırakıyorum.
Sanki kendileri matematikçiymiş, fizikçiymiş de Sokal'ın "çürütmelerinin" gerçekten haklı olup olmadığını anlayabilirlermiş gibi, araştırmadan, alternatif görüşleri okumadan, sağda solda duydukları ile zaten dört gözle bekledikleri "kanıtı" sundu diye, marxismin can düşmanı anglo-sakson pozitivist gelenekten gelen birinin söylediklerine bile dört elle sarılabiliyorlar.Hadi diyelim Deleuze meydanı boş buldu diye matematik alanında atıp tutuyor diye okumayı redediyorsunuz -ki benim bildiğim Difference And Repetition adlı eserinde çok merkezi kavramı "fark"ı ele almak için difarensiyel denklemelere başvurur sadece-, peki çok sağlam bir eylem adamı, inançlı gerçek marxist'liğini sorgulamaya siz koftirik memur radikallerin hiçbirinin haddinin yetmeyeceği ve aynı zamanda yetkin bir matematikçi olan Badiou'nun yazdıklarını okuyacak mısınız, okumayı deneseniz bile anlayacak mısınız, zira Deleuze'den hiç de daha anlaşılır değildir yazdıkları? Siz anlayamadınız diye Badiou'yu da mı atalım?
Yeter ki kendi keyifli uyuşuklukları bozulmasın, isterse heba edilen, vandalize edilen, kara kuru, tavşan boku gibi yavan bir düzeye indirgenen bizzat Marxismin kendisi olsun. Daha önce de dedim ya, eğer sözkonusu olan Fransız entellektüelizminin yokedilmesi ise, bunlar pentagon'un pozitivist fizikçilerinden ya da solcu olduğunu söylese de dolaylı yoldan o pozitivist kültüre hizmet edenlerden bile medet umarlar. Ne diyelim Marx akıl fikir versin! Ya da en azından bir gıdım vicdan ve büyük marksist zihinlere karşı sevgiden vazgeçtik, minimal bir saygı, deha karşısında kadirşinaslık.
Deleuze, kendi deyimiyle bir köpek gibi acı çekerek, asla çıkmadığı Paris'inin köhne bir apartman dairesinde, bir özgürlük teorisi üzerine düşünmek için ömür tüketti, sonunda dayanamayıp bıraktı pencersinden aşağı kendini. Bu mu seksi hayat?
Seksi hayatlar arıyorsanız, Sokal gibilerin pozitivizmlerinin yarattığı plastik anglo-sakson dünyasına bakın, trajik kıta avrupasına değil.
Üye eleştirileri
Toplam 1 üyeden ortalama puan:
-
2010-01-09 17:53:05 |SAdministrator| onder
-
2010-01-09 17:50:22 |SAdministrator| onder

Eksi Sozluk'ten Pharmakon'un yorumu: (Yazımı yazdığımda bu yorumu okumamıştım)
Alýntý:
sokal'in yeni bir kitapla aciklamaya giristigi aldatmaca imis *. kendisi amerika'daki yeni muhafazakarligin koklerini nerede goruyordur bilmem, fakat fashionable nonsense'te saldirdigi dusunurler goz onune alinirsa kaynaklarini fransiz dusuncesinde buldugu kesin. bu konuda benim diyeceklerim de gayet acik : bu muhafazakar akimlari sokal ne kadar yanlis yorumluyorsa (eger ki yorumluyorsa), bu akimlar da o kadar yanlis yorumluyorlardir.
ote yandan sokal ile ilgili sorun, sokal'in tezlerini kanitlayip kanitlayamadigi degildir. eger ki yeni kitabindaki tezleri sokal hoax ile ilgili yazilari gibiyse, zaten degerlendirmeye gerek yok, ama belki de philosophy of science uzmani destekcilerinden konunun farkli yonlerine dair bazi dersler almis, kendisini gelistirmistir onu bilemeyiz. zaten bilim-pratik baglaminda verdigi en onemli orneklerden biri environmental issues ki belki dogal bilimlerin alanindan cikip sosyal bilimlere baksa, elestirdigi dusunurlerin onemli noktalara degindigini de gorebilir. ama kendisi bununla ilgilenmiyor gibi zaten. fakat sokal'in kendi argumanlari uzerine vaktinden once degerlendirme yapmak dogru olmaz, kitabi daha okumadim cunku.
sokal ile ilgili sorun, bir metni anlamaya dair bir sorundur. bugun radyo programlarinda birbirlerine fransiz dusunurlerin kitaplarindan cumleler okuyarak ilkokul cocugu gibi gulup eglenenleri veyahut akademideki en berbat cumle uretenleri odullendiren siteleri kendisine borclu olmamizin yaninda, felsefe tarihini hume'a, tas catlasa kant'a kadar getiren, sonrasinda ise bir anda analitik felsefeye atlayan, felsefeyi sadece mantiga indirgeyen, okumadigi dusunurler hakkinda ahkam kesen bir felsefe 'geleneginin' urunu oldugunu da aklimizdan cikarmamamiz gerekir (zaten sitesinde de ona en buyuk destegi verenler bu camiadan profesorler degil miydi?). sokal'in oyunu, kuskusuz bu cevre icin de bulunmaz nimettir. cunku anlamamanin, anlamaya calismamanin ve istememenin sembolu gibidir. eger mesele felsefi bir tartisma ortaya koymaksa, bunu hem kita avrupasinin kendisinde, hem de kisitli da olsa analitik cevrede, okuduklarini yanlis anlama riskini de goze alarak ve bazen yanlis da okuyarak, gercekten onemli itirazlar one surerek, uzerinde dusunulmesi gereken seyler soyleyerek yapanlar zaten var. foucault ile bilgi alisverisinde bulunan, derrida'yi anlamaya ve elestirmeye calisan searle var ornegin, her ne kadar kendisini bir 'terroriste obscurantiste' olarak gorse de, ya da foucault, derrida gibi isimleri bulunduklari gelenekleri uzerinden anlamaya calisan habermas var, deleuze'u anlamaya calisarak elestiren badiou var. birbirlerini anlamaya calisan bunca dusunurun icerisinde sokal'in, ama sadece sokal'in da degil, bir dolu baska dusunuru butunuyle anladigini iddia edenlerin, bir argumanla butun yapiyi yerlebir edebileceklerini zannedenlerin, yorumbilgisi prensiplerinden yoksun degerlendirmelerinin ne rolu olabilir, kamuoyunda bir aldatmacayla 'sansasyon' yaratmadan nasil unlu olabilir diye sormadan edemiyor insan.
Yorumlar
somethingcompletelydifferent.wordpress.com/2008/09/
Stanley Fish wrote an interesting article last week re-visiting the so-called Sokal Hoax. While Fish specifically related a contemporary issue within the culture of wine-review readers to how trust did or didn’t operate in the 1996 fart of a scandal, I had a thought about the very claim Alan Sokal made to perpetrating a hoax.
Why even let what Sokal did obtain the dignity of his self-proclaimed hoax? The guy waited until the article was accepted and published, but barely let any time pass for people to actually read it before, with infinite smugness, he flailed about frantically “admitting” his submission was a hoax. This claim here to a hoax is the biggest crock of the so-called “Sokal Hoax.”
If Sokal were serious with his hoax-attempt, he would have let it not only get accepted and published, but he would have waited to see if it received any (positive) attention. What he did was make sure that the readers of Social Text couldn’t falsify his essential thesis, that (postmodern) Leftists in the Humanities can’t tell the difference between bullshit and obtuse abstraction. If from Sokal’s perspective prior to his publishing the paper we could say it was all a bit of an experiment, it clearly was biased in order to achieve the bare minimum of a coherent point with the least potentially falsifying evidence possible. In other words, it was like carefully faking an unimpressive orgasm, and begs the question of who are you aiming to impress, if not precisely those impressed with the pathetic?
As an experiment in the strict sense, it was plagued by not just cock-surety, but an uncertainty apparently so unbearable that Sokal had to let the cat out of the bag as soon as he did. To the extent that he was trying to test academic standards, he may have made an extremely narrow point. Compare, however, the narrowness of this point—that a handful of academic editors, in part at least for the reasons Fish argues in his article, could (gasp) at best be fooled or at worst happily embrace the blur between bullshit and theory—to the stupendous breadth of the academic Left, or at least the usual audience for Social Text, and it is not hard to see a sampling bias.
It’s hard for me to believe that Sokal is simply so dumb that he oversaw that though, much in the same way that I have a hard time believing he thought the same of the Social Text audience. His “hoax” relied on sheer deception more than out-witting his targets, as well as a careful selection of his targets so as to maximize the limited power of sheer deception in the face of his situation. Sokal didn’t want to let the “hoax” get beyond the point of mere publishing, because that would mean its success as a hoax would depend on the duping of a much wider audience, which Sokal’s paper could not have done. The “hoax” was its own cover-up; Sokal’s official point against the academic Left existed only to cover-up a hoax that was not.
Alıntı:
sokal'in yeni bir kitapla aciklamaya giristigi aldatmaca imis *. kendisi amerika'daki yeni muhafazakarligin koklerini nerede goruyordur bilmem, fakat fashionable nonsense'te saldirdigi dusunurler goz onune alinirsa kaynaklarini fransiz dusuncesinde buldugu kesin. bu konuda benim diyeceklerim de gayet acik : bu muhafazakar akimlari sokal ne kadar yanlis yorumluyorsa (eger ki yorumluyorsa), bu akimlar da o kadar yanlis yorumluyorlardir.
ote yandan sokal ile ilgili sorun, sokal'in tezlerini kanitlayip kanitlayamadigi degildir. eger ki yeni kitabindaki tezleri sokal hoax ile ilgili yazilari gibiyse, zaten degerlendirmeye gerek yok, ama belki de philosophy of science uzmani destekcilerinden konunun farkli yonlerine dair bazi dersler almis, kendisini gelistirmistir onu bilemeyiz. zaten bilim-pratik baglaminda verdigi en onemli orneklerden biri environmental issues ki belki dogal bilimlerin alanindan cikip sosyal bilimlere baksa, elestirdigi dusunurlerin onemli noktalara degindigini de gorebilir. ama kendisi bununla ilgilenmiyor gibi zaten. fakat sokal'in kendi argumanlari uzerine vaktinden once degerlendirme yapmak dogru olmaz, kitabi daha okumadim cunku.
sokal ile ilgili sorun, bir metni anlamaya dair bir sorundur. bugun radyo programlarinda birbirlerine fransiz dusunurlerin kitaplarindan cumleler okuyarak ilkokul cocugu gibi gulup eglenenleri veyahut akademideki en berbat cumle uretenleri odullendiren siteleri kendisine borclu olmamizin yaninda, felsefe tarihini hume'a, tas catlasa kant'a kadar getiren, sonrasinda ise bir anda analitik felsefeye atlayan, felsefeyi sadece mantiga indirgeyen, okumadigi dusunurler hakkinda ahkam kesen bir felsefe 'geleneginin' urunu oldugunu da aklimizdan cikarmamamiz gerekir (zaten sitesinde de ona en buyuk destegi verenler bu camiadan profesorler degil miydi?). sokal'in oyunu, kuskusuz bu cevre icin de bulunmaz nimettir. cunku anlamamanin, anlamaya calismamanin ve istememenin sembolu gibidir. eger mesele felsefi bir tartisma ortaya koymaksa, bunu hem kita avrupasinin kendisinde, hem de kisitli da olsa analitik cevrede, okuduklarini yanlis anlama riskini de goze alarak ve bazen yanlis da okuyarak, gercekten onemli itirazlar one surerek, uzerinde dusunulmesi gereken seyler soyleyerek yapanlar zaten var. foucault ile bilgi alisverisinde bulunan, derrida'yi anlamaya ve elestirmeye calisan searle var ornegin, her ne kadar kendisini bir 'terroriste obscurantiste' olarak gorse de, ya da foucault, derrida gibi isimleri bulunduklari gelenekleri uzerinden anlamaya calisan habermas var, deleuze'u anlamaya calisarak elestiren badiou var. birbirlerini anlamaya calisan bunca dusunurun icerisinde sokal'in, ama sadece sokal'in da degil, bir dolu baska dusunuru butunuyle anladigini iddia edenlerin, bir argumanla butun yapiyi yerlebir edebileceklerini zannedenlerin, yorumbilgisi prensiplerinden yoksun degerlendirmelerinin ne rolu olabilir, kamuoyunda bir aldatmacayla 'sansasyon' yaratmadan nasil unlu olabilir diye sormadan edemiyor insan.

Sokal'ın ne mal olduğunu mükemmel şekilde gösteren bir başka yorum;
http://somethingcompletelydifferent.wordpress.com/2008/09/
Stanley Fish wrote an interesting article last week re-visiting the so-called Sokal Hoax. While Fish specifically related a contemporary issue within the culture of wine-review readers to how trust did or didn’t operate in the 1996 fart of a scandal, I had a thought about the very claim Alan Sokal made to perpetrating a hoax.
Why even let what Sokal did obtain the dignity of his self-proclaimed hoax? The guy waited until the article was accepted and published, but barely let any time pass for people to actually read it before, with infinite smugness, he flailed about frantically “admitting” his submission was a hoax. This claim here to a hoax is the biggest crock of the so-called “Sokal Hoax.”
If Sokal were serious with his hoax-attempt, he would have let it not only get accepted and published, but he would have waited to see if it received any (positive) attention. What he did was make sure that the readers of Social Text couldn’t falsify his essential thesis, that (postmodern) Leftists in the Humanities can’t tell the difference between bullshit and obtuse abstraction. If from Sokal’s perspective prior to his publishing the paper we could say it was all a bit of an experiment, it clearly was biased in order to achieve the bare minimum of a coherent point with the least potentially falsifying evidence possible. In other words, it was like carefully faking an unimpressive orgasm, and begs the question of who are you aiming to impress, if not precisely those impressed with the pathetic?
As an experiment in the strict sense, it was plagued by not just cock-surety, but an uncertainty apparently so unbearable that Sokal had to let the cat out of the bag as soon as he did. To the extent that he was trying to test academic standards, he may have made an extremely narrow point. Compare, however, the narrowness of this point—that a handful of academic editors, in part at least for the reasons Fish argues in his article, could (gasp) at best be fooled or at worst happily embrace the blur between bullshit and theory—to the stupendous breadth of the academic Left, or at least the usual audience for Social Text, and it is not hard to see a sampling bias.
It’s hard for me to believe that Sokal is simply so dumb that he oversaw that though, much in the same way that I have a hard time believing he thought the same of the Social Text audience. His “hoax” relied on sheer deception more than out-witting his targets, as well as a careful selection of his targets so as to maximize the limited power of sheer deception in the face of his situation. Sokal didn’t want to let the “hoax” get beyond the point of mere publishing, because that would mean its success as a hoax would depend on the duping of a much wider audience, which Sokal’s paper could not have done. The “hoax” was its own cover-up; Sokal’s official point against the academic Left existed only to cover-up a hoax that was not.