Makaleler Bütün Yazılar Makale Politika Aleviler'le Oluyor Da Diğerleri İle Niye Olmuyor?
 

Aleviler'le Oluyor Da Diğerleri İle Niye Olmuyor? Popüler

Makale

"Sosyalistler halkımızın dinine, değerlerine vs saygılı olmalı, onlarla iletişim kurabilmek için empati göstermeli" vs yollu, şu içinde bulunduğumuz zamanların ruhuna uygun,  muhafazakarlarla iletişim talebi içinde olan arkadaşlara sormak lazım; Komünistler dünyanın neresinde, hangi dönemde,  bu meseleye gelene kadar zaten daha başka binlerce konuda olabildiğince eleştirdiğimiz, Pol Pot, Stalin vs gibi ucubeler ve Reel soyalist kimi uygulamalar dışında, insanları inanışlarına, kültürel/etnik vs kimliklerine göre değerlendirmiş ve gerektiğinde bu kimliklerin şu ya da bu olmasına göre şu ya da bu grupla iletişimini/etkileşimini koparmıştır?


Tarihin farklı dönemlerinde farklı kimlik gruplarına karşı Sosyalizm adına işlenmiş günahları lanetledikten sonra soralım; {sidebar id=10} kişisel/psikolojik/konjuktürel vs nedenli reel'deki bu sapmaları bir kenara alırsak, işin teorik/ideolojik boyutları açısından, Komünist/soyalist yapıda kimlik hareketlerine daha duyarlı hale getirilmesi gereken, bu yönde revize edilmesi,  eklenmesi ya da çıkarılması gereken "özsel" birşeyler var mı? Yani tikel reel görüngüler düzleminde değil, yapısal olarak Komünist/Sosyalist gelenekte şu ya da bu dinle, şu ya da bu kimlik hareketiyle olan iletişimini/etkileşimini düzenleyecek "özsel" değişiklikler yapma yönünde bir ihtiyaç var mı?

Bence yoktur, asla ve asla olamaz da. Bu bir sekterlik falan değil, basitçe şunun ilanıdır; Komünist teorinin ve dolayısıyla mücadelesinin konusu kimlik hareketleriyle aynı çatı altında olabilmenin, mücadelelerini aynı ortak mecraya akıtmanın yollarını aramak değildir. Kimlik hareketlerinin önemsiz olmasından vs değil, aksine çok önemli oldukları için Komünist teorinin bütün bu kimlik hareketlerini tutarlı mega bir anlatı içinde biraraya getirme beyhude çabasından imtina etmesi yönünde çağrıdır sözkonusu olan. Hiçbir tek toplumsal teori , herbir toplumsal muhalefet alanını tek bir bünye içinde toplayamaz; ortodoks solu tanımlayan hatalardan biri de bu meta anlatı, bir süper teori iddiasıydı ki artık çökmüştür.

Komünist  teorinin/mücadelenin sonal amacı bellidir; bir üretim sistemi olarak kapitalizmi aşmak ve bütün insanlık için daha adil bir dünya kurmaktır.Komünist ütopya bütün kimlik farklılıkların, bütün çelişkilerin giderildiği, gökten milyonlarca elmanın düşüp, herkesin mutluluğa erdiği, Komünistlerin de kerevetine çıktığı Alice'in Harikalar Diyarı değildir. Marxism insanlığı sonsuz sayıdaki antagonizmalarının hepsinden tek tek kurtarma, bütün çelişkilerinden arındırma iddiasında da değildir. Komünist ütopyada herkes hekesi sevmek durumunda da olmayacaktır. Komunist toplum sıradan günlük insan varoluşu açısından günümüzden radikal biçimde farklı da olmayacaktır; onu farklı kılan, sadece her bireyin yaşamını devam ettirebilmek için gerektiği kadar payı toplumsal toplam üründen alabilmesi ve kişisel gelişimine daha çok zaman ayırabilmesi olacaktır.

"Sadece" bu amaç için dünyanın dört bir yanında, binbir farklı kültür ile etkileşim içinde çalışmıştır komünistler. Kimin neye inandığı, derisinin renginin ne olduğu, hangi dili konuştuğu vs ile ilgilenmez.  Amazon ormanlarında kendi yaşam alanlarını yokeden,  petrol arayan alçak çok uluslu şirketlere karşı, totemlere inan "vahşi" yerlilerin hakları için mücadele ederken, Afrika ormanlarında da elmas madenlerinin peşindeki çokuluslu şirketlere karşı Voodoo'cu zenciler için de mücadele eder yeri geldiğinde.  Ezilenlerin neye inandığı komünistler için hiçbir zaman bir değişken olmamıştır, şimdi de değildir.{sidebar id=7}

Şu dönemin Türkiye'sinde bile, son tahlilde kapitalizme karşı şu ya da bu tikel reel görünüm altında bir direniş olmuş olsaydı, komünistler "bu direnişçiler çok muhafazakar, eşleri başörtülü" vs deyip destek vermeyecek miydi? Böyle bir embesile komünist sıfatını uygun görmüşsek daha işin başında hata işlemişiz demektir.

Sorun şu ki, bu ülkede Komünistlerin İslamcılarla eklemlenebileceği özgün anti-kapitalist mücadele/direniş alanları yoktur. Olduğunu iddia eden varsa buyursun göstersin; komünistlerden falanca ya da filanca muhalefet hareketiyle ya da bir belli bir kimlik grubuyla eklemlenmesi gerektiğini vaaz edenler, herşeyden önce o hareketin, birincisi "toplumsal",  ikincisi de -en azından dolayımlı olarak-  "anti-kapitalist" olduğunu göstermekle yükümlüdür.Komünistlerin kriterleri bunlardır sosyo-kültürel otantiklikler değil.

İşin "toplumsal olması gerektiği" boyutundan başlayalım;

Komünistler mücadelelerini toplumsal öznelere, yani sınıfsal öznelere dayanarak verirler; Yani "Ya benim bir dezzoğlu var, islamcı falan ama aslında bir dinlesen sosyalistten ayıramazsın, keza falancanın  emmoğlu, filancanın bacanağı da öyle!" türü şahsi "kanılar" ya da "gözlemler" bir komünist politika geliştirmek için somut veri değildir. Keza falanca İslamcı yazarın üç beş sosyalizan laf etmiş olmasına bakarak, ondan tek başına bizanslıların üstüne salacağın bir Cüneyt yaratamazsın. İşin toplumsal temellerini göstermek zorundasın; burda istisnai tikel bir durumun değil, genel bir eğilimin sözkonusu olduğunu kanıtlamak durumundasın.

Oysa bugün, İslamcılarla -ya da dindar halkımızla- şu ya da bu diyaloğu/etkileşimi savunanlar bunu ortada herhangi toplumsal/sınıfsal bir direniş potansiyeli yokken, sırf kimlik özelliklerinin kabulu temelinden yapmamızı istiyorlar; post-modern olan budur ve itiraz bu noktadır. Yoksa partiye/örgüte gelen bir sosyalistin Tanriya inanıyor olmasına ve namaza gidiyor olmasına saygılı olma talebine aklı başında, belli bir olgunluğa erişmiş hangi komünist karşı çıkar?

Hele kurtuluşu için mücadele edeceğin halkın inanışlarını bugün artık hangi embesil sorgulayabilir..Aslına bakarsanız, sosyalistlerin en ortodoks, en sekter olduğu anlarda bile ben böylesine hödüklüklerin istisna olduğuna inanıyorum..Eğer aksini iddia eden varsa, öyle 3-5 anektodla değil, yayın organlarında işfa ettikleri resmi politikaları ile halkın inanışlarını aşağıladıklarını, bunun türkiye komünistleri arasında bir norm olduğunu kanıtlamak zorundadırlar.{sidebar id=9}

Daha dün George Politzer okuyarak "Komünist" olmuş 3-5 gencin sağda solda ateistlikleriyle afra tafra yapmalarına bakarak sosyalistlerin inançlı insanları aşağıladığı yargısına varmak, emmoğlusuna, dezzoğlusuna, dünürüne, bacanağına bakarak İslamcılar arasında sosyalist bir damar olduğu sonucuna varmak kadar temelsizdir.

İnsan denen varlığın çocuğu, kendine sosyalist demekle bütün olgunlaşma aşamalarından muaf hale gelir mi?. Unutmayalım ki bu ülkede solculuk en aktif olarak hala kampuste icra ediliyor; yani 17-21 yaş arasındaki gençler tarafından. Bu yaştaki gençlerin sığ bir Aydınlanmacı despot Ateizme kaptırmış olabilmelerinde şaşılacak bir taraf olamaz. Sadece o da değil; bu yaştaki çocuklar cinsiyetçi de olabilir, kadınları da aşağılayabilir, şiddete de eğilimli olabilir vs.vs

Asıl şaşırtıcı olan bunlardan yola çıkarak sosyalistlerin terichleri hakkında genel yargılara varmaktır; bastiçe soralım, belli bir yaşa gelmiş belli bir olgunluğa ulaşmış hangi sosyalist,  dindar birine önyargıyla yaklaşır? Örneğin şu siteye,  varolduğu iddia edilen 'dindar bir sosyalist' ya da 'sosyalizan bir dindar' gelse aramızdan kim  "Yok senin yerin burası değil, burası ateistlerin yeri" der. Hangi sosyalist parti böyle bir vatandaş çıksa kapıdan geri çevirir.?

Bu gibi kişisel fantazmatik örneklere bakılarak genel komünist politikalar belirlenmez; bu tür kişisel hayatlarda karşılaşılacak tikel örneklerde nasıl tavır alıncağını Politbüro bir genelge ile karara bağlayamaz. Aslında bu tür talepler, ironik bir şekilde Komünist örgüt/iktidar modelinin çarpık ortodoks kavrayışının bir devamıdır, yeni bir açılım falan değil.

Parti/Örgüt,  daha doğrusu komünist teori,  kişinin eşiyle sevişirken hangi pozisyonu kullanması ya da  günlük hayatında karşılaştığı sıradışı durumlarda nasıl davranması gerektiği konusunda detaylı el kitapları yayınlayamaz, Komünist Teorinin değil, dinlerin işidir bunları dikte etmek. Bir Komünist'in günlük hayatında dindar bir sosyalistle karşılaştığında ne yapması gerektiği genel teorinin değil, kendi bireysel eğitimin konusudur. Eğer Komünist kadrolar dindar insanlara karşı nobran davranıyorsa, bu yeni bir teoriye/politikaya değil, parti/örgüt içinde en temelinden adab-ı muaşeret eğitimine gerek olduğunu gösterir, daha fazlasını değil.

Paralel bir örnek olarak, parti kadroları eşcinsellere karşı kötü davranıyorlarsa bunu düzeltmek için yapılması gereken Komünist teorinin ilgili maddesine yeni bir "fıkra" eklemek değil, komünist yönetmenlerin "Örümcek Kadının Öpücüğü" gibi bir film yaparak, insanların eşcinsellerle ilişkilenebilmesinin ve empati duyabilmesinin sanatsal yollarını yaratmasıdır.

İşin toplumsal yönünü geçtim; sonuçta biz sosyalistlerin de bir toplumsal tabanı henüz yok.

Ya en azından bir hareket haline gelmiş, kapitalizm karşıtlığını merkezi bir argüman olarak ileri süren İslami bir oluşum gösterin? Başkasını bilmem, ama ben üç beş yazarın "sosyalizan"  tınılı demeçlerine, bir kaç politikacının utangaç kapitalizm eleştirilerine tav olmam; tıpkı minimal bir sosyalist hareketin yaptığı gibi, anti-kapitalist olmaklığı hareketinin belirleyici unsuru olarak koymuş, bu yönde yayın organı çıkaran, bu yönde eylemler düzenleyen, anti-kapitalist diğer oluşumlarla az çok bir araya gelen bir sosyalist-islami, ya da islami-sosyalist hareket var mı, hatta hiç oldu mu? Yok Ali Şeriati diye bir varmış da, yok sudanlı bir İslamcı düşünür çok sosyalizan şeyler yazmış da..
{sidebar id=8}
Politik jargonda malum "wishful thinking" diye bir kavram var; türkçeye nasıl çevrildi öğrenemedim henüz. Kısaca, olsa herkes için iyi olacak birşeyi istemeyi, "sevelim, sevilelim, birarada yaşayalım", "güneydoğu sorununu sevgi çözecek" vs gibi bir zihinsel durum içinde olmayı anlatıyor. Benzer bir şekilde Hegel'in Güzel Ruh kavramı vardır.

İslamın içinden doğrudan kapitalizme yönelmiş bir halk hareketi de çıksa ne güzel olur; kim istemez? Ama bu nasıl mümkün olur, daha da doğrusu hiç mümkün olur mu? Daha önce mümkün olmuş mudur? 400 yıllık kapitalizm tarihinde İslam kapitalizme herhangi bir coğrafyada karşı çıkmış mıdır yoksa otoriter yapısı sayesinde kapitalizmle kolayca entegre olarak onu dışlamayan yeni bir hiyararşi mi doğurmuştur? Yok Filistin hareketi varmış işte yok Suriye, Yemen zamanında Sovyet müttefikiymiş de vs..Yeterince aradıktan sonra her toplumsal olayda sosyalizan bir yön bulunabilir..Asıl sorulması gereken,  İslami hareketler dünya sosyalist hareketine bugün hala devam eden hangi katkıları yapmışlardır? Hadi ben tarih bilmiyorum diyelim, öyleyse buyrun bugünden örnek verin, bugün İslami hareketlerin hangi en küçük "toplumsal" talebi uzaktan yakından kapitalizm karşıtlığı ile ilişkilendirilebilir?

Şimdi yazının başlığına geleyim, sosyalistlerin bir kültürel/etnik/kimlik hareketiyle biraraya gelmesinin dinamiği üzerine düşünmek için;

Aleviler, ateist midir? yoksa İslam'ın bir mezhebi mi? Cevap malum..

Eh peki şimdiye kadar solcular Aleviler'e "Bunlar da Allah'a inanıyor" diye kapıları mı kapadılar? Soruyu akla getirmenin kendisi bile aptalca geliyor değil mi? Malum Aleviler bu ülkenin solunu besleyen en büyük toplumsal damardır.

Öyleyse daha makul bir soru soralım; sosyalistler Alevilerle böylesi organik bir bağlantı içinde olmak için hangi dahiyane politikayı izlediler? Bu sorunun da Alevilere yönelik haksız bir aşağılama icerdiği açık; Bugün Aleviler sosyal-demokrasiden komünistliğe Türkiye solunun kemikleşmiş en büyük tabanı ise bunda solcuların politikalarının değil, Alevilerin "toplumsal" durumları belirleyici olmuştur. Kapitalizmden/Markxismden çok daha önce gelen kadim bir "toplumsal" antagonizmanın kutuplarından birinin, -ezilen, horgörülen tarafın- yeni zamanlarda solculukla hegemonik eklemlenmesidir sözkonusu olan..Kadim bir maddi süreç, yeni beliren bir maddi süreçle eklemlenebilmiş ve o "yeni" antagonizmanın söylemine adapte olabilmiştir; bunda kimsenin bireysel tercihleri, uzgörüsü, dahiyane politikalari  vs değil sağlam maddi süreçler belirleyici olmuştur.

Egemen İslam için de sosyalizmle eklemlenebilmesine olanak taniyacak benzer bir "toplumsal" dinamik bulup çıkarabiliyor musunuz, "wishful thinking" dışında? Bugünün Türkiye'sinde İslami harketler sosyalistlerin eklemlenebilmesine olanak tanıyan hangi -minimal da olsa-  sistem karşıtı talebi yükseltiyorlar. Türbana özgürlük, İmam hatiplerin katsayı uygulmasını kaldırmak gibi taleplerle sosyalistler nasıl eklemlenecek? Kof bir post-modern demokrasi ve özgürlükler reotiriği dışında hangi veriyi sunuyorlar?

Alevilerin taraf olduğu kadim antagonizma sistem karşıtı olmalarını sağlayan maddi temelleri sunuyordu. Benzer maddi toplumsal temeller olmadan, bir güzel ruh sentimantalitesi ile yukarıdan, salt söylemsel çağrılar üzerinden İslamcılarla bir diyaloğu savunmak Komünist değil, olsa olsa post-modern kimlik politikaları yanında pozisyon almak olur.

Ha eğer dert gecekondularda emekçi sınıflarla onların inançlarını rencide etmeden bir etkileşim kurmaksa, sosyalistlerin böyle bir yarası hiç olmadı ki gocunsunlar. Halkın dinini, inançlarını aşağılayan, katıksız bir embesil değilse eğer, utanç verici ölçüde toy, olgunlaşamamış ham bir genç radikal olabilir ancak. Böylelerini Komünist kabul edip, bunlardan yola çıkarak Marxismin teorisini mahkum etmek Taraf yazarlarının bu ülkenin eleştirel ortamına enjekte ettiği zehirin etkisidir.

Marxism sürekli büyüyen gelişen canlı bir organizmadır; çökelip kalmaz. Tarihinin hiçbir döneminde yerel kimlikleri bir sorunsal ya da kendi icracısı olarak ele almamıştır; bütün kültürleri çapraz kesen evrensel kimlikler üzerinden toplumu ele almıştır. Nasıl sermayenin dini, dili, ırkı, ülkesi yoksa emeğin de yoktur. Ancak bu tez somut öznelerin somut kültürel özelliklerinin reddi anlamına değil, onların komünist teoride bu yerel kültürel özelliklerinden arındırılmış, evrensel soyut bir kategori olarak ele alındığı anlamına gelir. Marxism bu soyutlamalar üzerinden düşünür, tikel görüngüleri tek tek hesaba katmaya kalksa binlerce otantik yerel çelişkinin tutarsız, kakafonik bir yığınından başka birşey ifade etmez ve bütün toplumları çapraz kesen, Papua Yeni Gine'de neyse, Patagonya'da da o olan evrensel bir yöntem olamazdı.

Farklı kimlikler 20-30 yıl önce ortaya çıkmış değildir. Dünyada farklı kültürler, farklı toplumsal kimlikler hep var ve Marxism'de bunları hesaba katması gerektiğini gayet de iyi biliyordu..Kimliklerin, sanki yeni zamanların bir ürünüymüş gibi politikanın merkezine alınması post-modernizmin bir oyunundan başka birşey değildir. Ortada hiçbir maddi toplumsal koşul görünmezken , hangi zeminde, hangi öncüllerle olacağı hakkında tikel şahsi anektodlar dışında zerre nesnel/bilimsel veri yokken fantazmatik sosyalist-İslamcılarla bir birliğin koşullarını aramak, post-modern kimlik politikaları salgınına yakalanmış olmaktan daha fazla birşey ifade etmez.

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (14)
  • HayalET
    avatar

    dsfnşldskfnşasnf dsklflskdfkşsd sdkfkdsfşklsadfkl sdfklsdfkl

  • HayalET
    avatar

    dsfndsşlkfjşldsjflkjşsd sdklfldskfşlkdsfşlksdfklş

  • AliOsman
    avatar

    Önder, sokaklarda, mahallelerde şu ya da bu sebepten politika yapmamak/yapamamak, yapılmamasının doğru olduğu anlamına gelmiyor. Bugün yapılmadığı, yarın da yapılmayacağı anlamıyla yorumlanmamalı.

    Sanal ortamlardaki uğraşıyı/mücadeleyi gayet önemsiyorum ama tüm siyasi perspektifimiz bununla sınırlı olamaz. Geçmişteki parti ve halkevleri tecrübemle çok rahat şunu söyleyebilirim : Mahalleler, sokaklar, fabrikalar olmadan olmaz, olamaz...

  • onder
    avatar

    Ali Osman,

    Yanlış anlamışsın..Hem de bayaa bir yanlış anlamışsın. Sokakta, mahallede politika yapılmamasını savunabilir miyim? Böyle bir gaflet içinde bulunabilir miyim? Hele hele mahalle/sokak çalışmasının yerine sanal alemdeki oturma odası politikacılığını alternatif olarak sunacak kadar ebleh olabilir miyim?

    Özel sektörde başarılı bir yönetici olarak neyi kastettiğimi en iyi sen anlarsın aslında; benim politikaya yönelik söylediğim şeylerle iş hayatında proje yönetimi ve küçük girişimcilik arasında paralellik kurulabilir. Ben kısaca bütçen, ya da sermayenle orantılı "business plan" geliştirmelisin diyorum. Diyelim küçük bir girişimci olarak önce pazar araştırması yaparım; neye talep var ona bakarım, bu araştırmadan sonra elimdeki sermaye ile hangi kapasitede, nasıl bir üretim yapabileceğime bakarım. Daha yeni atıldığım iş hayatında kurduğum şirketin hisselerinin Borsa'da işlem göreceği hesabıyla eylemlerimi yönetmem..Karlı kalmaya, piyasada rekabet eder hale gelmeye bakarım sadece..

    Proje yöneticiliği analojisi de başka ipuçları veriyor; burda da bütçe kadar, kadro da belirleyici olur. Hangi işi kaç kişi ne kadar sürede yapılabilir vs.vs..

    Lafı uzatmaya gerek yok. Ne demek istediğim anlaşılmış olmalıdır..Benim anlamadığım, iş hayatında çok da iyi uyguladığımız, kaynak ve bütçe hesabına göre yapılacakları koordine etmeyi, politika sözkonusu olunca niye ihmal ederiz.

    Türkiye solunun mevcut sermaye/bütçe, insan kaynakları/kadro kapasitesine göre mahallede/sokakta politika yapmak, ya da genel anlamıyla prati/örgüt mücadelesi vermesi, Ziraat Bankasından aldığı KOBİ kredisiyle Microsoft'a rakip olacağım iddiasıyla piyasaya çıkmak kadar anlamsızdır..

    Türkiye solunun şu anda yapıp yapabileceği "dişinden tırnağından" arttırarak, piyasaya girişi yapabilmek için bir minumum sermaye biriktirmektir. Bu sitenin yapmaya çalıştığı da budur..Damlaya damlaya göl olmasını bekler..

    Benim söylediğim budur..Bütün mahalle ve sokağa yönelik örgütlü mücadele durdurulsun değil..Kafayı mı yedim de böyle birşey söyleyeyim ben..

    ben sadece mevcut gerçekliğimin, mevcut etki gücümün dışındadır bu tarz politika demek istedim..Ben kendim, mevcut kapasitemle neye muktedir olduğumu hesab eder, kendi gerçekliğimi değiştirme/donusturme yonunde çalışırım..Oturma odamda, bilgisayar karşısında oturuyorken, ya da sabah 8-akşam 6 modunda yaşayan izole bir kucuk burjuva hayatı yaşıyorken devrim hayalleri kurmam..Ait olduğum sınıfsal yapı içinde neleri değiştirebilirim, ufak ufak "kurucu" pratikler oluşturabilir miyim ona bakarım..

  • onder
    avatar

    Ali Osman,

    Benim politika yapma evrenim sadece ve sadece bu site ile sınırlı. Bu site olmazsa, alternatifim gidip örgütlü politika yapmak değildir. Bu site olmazsa bütün yapabileceğim bütün büyük çoğunluk gibi işime ve kariyerime odaklanmak olur.

    Benim menzilim bu kadar..Etki gücüm bu..Varoluşum bu..Solun mevcut yapıları gitsin, bizim site gelsin de demiyorum..Bu site eğer başarabilirse mevcut yapılarin pastasından pay almayacaktır, daha önce olmayan bir pay yaratacaktır, hiçlikten bir şey çıkaracaktır çıkarırsa.


    Senin sokakta, mahallede siyaset yapma olanağın oluyor mu? Benim yok..Bir kere herşeyden önce sokak politikası yapabilmek bir hareket olmayı gerektirir. Bireysel bir çaba olamaz..Eeeh sokak çalışmalarında faal olan mevcut hareketler arasında bana uyan da olmadığına göre yapabileceğim birşey yok..Hakkında hiçbir yargıda bulunmuyorum; sadece benim etki alanım içinde değil diyorum, üzerinde şu ya da bu etkide bulunmam mümkün değil..

    Ben yapmaya müktedir olduğum şeylerle sınırlarım kendimi..Malum insanoğlu fani..Büyük ideallerle, büyük hedeflerle oturup beklemektense, kendi başına bırakıldığında politika adına bir hiçlik olan, orta sınıf günlük varoluşundan kurucu bir irade çıkarmanın yollarını ararım..Seçim kümem sadece bu..Çünkü bu seçim kümesinde fiziki olarak yer alıyorum..

    İşte bu anlamda, yani kendi içkin faaliyet alanım içindeki kendi çalışmalarım açısından sokakta politika yapanların durumları beni bağlamaz dedim..Biz ne yaparsak yapalım, hangi eleştirileri getirirsek getirelim, onlar yıllardır bildiği türden solculuğu icra etmeye devam edeceklerdir..Bunların üzerinde etkide bulunabilmek için öncelikle toplumsal bir kimlik, kollektif bir oluşum olmayı başarabilmek gerekir ki söz söyleme gücün olsun..

  • onder
    avatar

    Ali Osman,

    Geçen de söylediğim gibi, dinle ilişkiler konusunda mevcut sol yapıların pratikleri bizi bağlamaz. Bu yapıların araları kendileri gibi olmayanlar dışında kimle iyi ki?

    Sinemaseverleri aşağılarlar (bkz Çulhaoğlu yazısı), her farklı sözü "liberallikle" suçlarlar, birkaç vaftiz edilmiş düşünür haricindeki bütün teorisyenlerden açık açık nefret ederler, caz/klasik dinleyen bunlar için sosyalist olamaz vs.vs

    Yani Türkiye'de baştan başa yeni bir sol kültür kurmak gerekiyor; dindarlar sözkonusu olsa da olmasa da bu böyle. Bugün dindarlarla ilişki gibi bir mesele olmasa dahi yeni bir sol kültüre ihtiyaç gerekli olurdu.

    Dindarların da dahil olabileceği yeni bir ortak muhalif kültür için solcuların, -arayış içindeki solcuları- yapısal herhangi bir eksiği olduğuna inanmıyorum. Eğer bu açıdan dindarların da yoksa, hayatın akışı biraraya gelmelerini sağlar zaten. Bu bir kendiliğindencilik değil, elimizden ancak bu kadarı gelir

    Şu siteyi kurduktan sonra, kemalistler bir şekilde dahil olabildi. Çünkü belli bir keşişim kümeleri var solcularla; edebiyat, sinema, müzik gibi kültürel alanlar üzerinden biraraya gelebiliyorsun; belli yakınlıklar var. Ama dindarlarla böyle bir yakınlık ufukta görünmüyor. Yani mahalleye gidip cemaatle iç içe olmadıkça çok zor. Yani dindarlar, biz solcular için ucundan kenarından tutabileceğimiz herhangi birşey sunmuyor -site aktiviteleri açısından söylüyorum-.

    Yani demek istediğim, solcu-dindar ayrımı yapmadan, inançlı bir insan bizim şu sitede yapmaya çalıştıklarımıza benzer amaçlarla gelsin, aramızdan hiç kimsenin inançlı diye zerre farklı davranacağını sanmıyorum. Bizim onları gelişini engelleyecek yayınlar yaptığımıza da inanmıyorum.

    Biz dindar, kemalist, ermeni, türkü kürt vs diye ayırarak belli bir gruba çağrı yapmıyoruz; insana çağrı yapıyoruz. Bu çağrı kemalistlere ulaşırken dindarlara ulaşamıyorsa, bunun için bizim yapabileceğimiz birşey var mı emin değilim doğrusu. Bu çağrının karşılık bulamamasının kökenlerini biraz da onlarda aramak lazım değil mi? (Bunları sadece site aktiviteleri açısından söylüyorum..Mahalla çalışmalarında vs durum farklıdır tabii ki..Orası beni aşar zaten.)

  • AliOsman
    avatar

    Maalesef bizi bağlamaz dediğimiz şeylerin, sokakta veya mahallede siyaset yapmaya çalıştığımızda, bizi ziyadesi ile bağladığını görüyoruz. İşte o zaman sol kategorik olarak reddetmez desek bile onların seni reddeddiğini acı bir şekilde şahit oluyoruz.

    Aslında temel olarak altını çizmeye çalıştığım konu 'dindarlar' değildi. O başka bir durum ve farklı tartışılması gerekli. Sorun ,yaşı kaç olursa olsun, yeni yeni sol değerler ile tanışan ya da tanışabilme potansiyeli olan kişiler ile yakınlaşma... Ve bu yakınlaşmanın sonunda neredeyse mutlaklık ile yaşanan ateist süreç. Bu süreç başarılı ile tamamlanmadığında 'defoludur' damgası yiyen, sözlerine sual olunan insanlar için başka bir yaklaşım. Bu yaklaşımın içinde Erdem bahsettiği tarzda 'sol nüveler', 'soldan yaklaşımlar' da olabilir, dile üsluba, yönteme dikkatte...

  • onder
    avatar

    Erdem,

    Ben bu tipleri, Zizek'ten aldığım -o da Hegel'den almış- "güzel ruh" kavramıyla tanımlıyorum. Can Dündar Duyarlılığı diye bir yazım var, vaktin olursa bakabilirsin.

    Bunlar romantik mi dersin, duygusal mı dersin belli bir sol duyarlılığa hitap ediyor; şirinleştirilmiş bir sol yaratmaya hizmet ediyorlar. Zizek'in aktardığı bir Lenin pasajı var; Lenin, -ki bizimkilerin düşündüğünün aksine hiç de ortodoks değildir bence- bu tür sevimli solcuların, -yanlış hatırlamıyorsam kendisini verdiği örnek yardımsever, "komunist" papazlardır- sistemi katlanılabilir kıldığı için, komunizmin militer düşmanlarından çok daha tehlikeli olduğunu söyler. Bir arkadaş yakın tarihte, "çılgın", "şok edici" bir eylem tarzı olarak "Can Dündar Cumhurbaşkanı olsun" diye bir kampanyanın hayalini kuruyordu.

    Bütün bunlar söylendikten sonra,ekleyebilirim; şu konjuktürde ben Ece Temelkuran'ı çok seviyorum; Nuray Mert'i takdir ediyorum, ve itiraf edeyim Mine Kırıkkanat'i bile çok tutuyorum.

    Türkiye'nin İslami kültüründe solla alakalı hatta, solumsu görünen birşeyi ben göremiyorum.

    Sen İslam'ın isyankar yönünden bahsettin; Ortadoğu hakkında yapılan bir seminer'de de konuşmacı, İslam'ın doğduğu andan itibaren devletçi olduğunu söylemişti. Hz.Muhammed aynı zamanda devlet başkanıdır, fatih'tir. Buna karşın Hz.İsa bir marangozdur, bir kurbandır.

    Yani demek istediğim, otoriterlik, hiyerarşi İslam'a çok içkin gibi geliyor bana. Ama bu elbette Vatikan usulu bir otorite ve hiyeraşi değil; tabanda bir otorite. Malum mahalle baskısı falan..

    Neyse uzatmayayım; ben şu anda en önemli işin Türkiye'nin yokuş aşağı muhafazakarlaşmasına karşı çıkmak olduğunu düşünüyorum. Daha dün Kuran'ın kodlarını çözen TV'deydi. Bütün kanallar bunlarla dolu; ülkenin kamusal tartışma alanlarını bunlar doldurdu; kıyameti, 2012'yi, mucizeleri, maneviyat tartışıp duruyorlar.

    Genel ruh halinin bu olduğu bir ortamda solcuların da değirmene bir kova su taşıması bana makul görünmüyor; solcuların muhfazakarlarla biraraya gelmesini sağlayacak en küçük maddi bir temel de göremiyorum.

    Anladığım kadarıyla sen bu konuda bayağı bilgilisin..Belki sen İslam kültürü içinde sol için ne gibi bir yakınlık var gösterebilirsin.

  • AliOsman
    avatar

    "Solcular ve dindarlar " gibi bir ifade bile iki ayrı kutup durumu yaratıyor. sol içinde inanan bir kesim varedilmeye çalışılacaksa bu tür ifadelere telafuz ederken daha bir dikkatli olmak gerekiyor diye düşünüyorum.

    E-Hayalet,bugünkü gücü ile, bu tarz insan yetişmesinde önemli bir rol oynamayabilir. Lakin bu da hiçbir şey yapılamayacağı anlamına gelmiyor. Bu tartışmalar belki de bu duruma ışık tutabilir.

    Hayatın içinde ya da sitede inanan bir solcu görmek belki de hemen herkesin istediği. Lakin böyle bir okul/ekol de yok ki eleman orada yetişsin buraya dahil olsun. Böyle bir açılım yapılması isteniyorsa bunu yapacak olan sensin, benim...

    Solun kategorik olarak dine karşı olmaması konusu ise doğru olmak ile beraber, en azından Türkiye'de yaşanan pratikler açısından bakıldığında nerdeyse küllüm reddeder nitelikte.... Solun bu konudaki algılanışı ise içler acısı nitelikte. Tüm söylenenleri, yapılanları çöpe attıracak kadar büyük bir önyargı oluşmuş.

    Sorunu karşıda görmek işin kolay yanı. Lakin Türkiye gerçeğinde siyaset yapma gibi bir derdin varsa kolaycı olmamak lazım.

  • erdem_ozcan
    avatar

    Sevgili Önder;

    E-hayalet için güncelliğini yitirmiş bir konu olsada, Milliyet Yazarı Ece Temelkuran'ın bugün tarihli yazısını ekliyorum.
    Şükürler olsun ki, Doğan medya yazarlarına başına taş düştü. b]Tekel işçilerinin eyleminden başlayıp, kehanette bulunuyor. Bakın bu ülkede 10 sene sonra neler olacak demeye getiriyor-[/b], Aha şimdiden buraya yazıyom ve not düşüyorum şekerim diyerek; Ebu Zerr ve Hülya Avşar, Venezüella, Cavez örneklerini birarada vererek, bulanık ve anlaşılmayacak şekilde, burunlarından kıl aldırmayacak kesinlikteki tahmin güçleriyle ve başları yıldızlara değen anlaşılamazlıkları ve züppelikleriyle çeşnisini lezzetlendirmeye çalışıyor. İşi Anarko-İslama kadar vardırabilecek kadar sulandırmaya çalışan Kahin Kraliçemiz o peltek üslubuyla bakınız ne diyor.


    İslam mı? O dediğin, sosyalizmdir!15 Ocak Cuma 2010

    Ogün Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Latin Amerika Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin düzenlediği bir toplantıya katıldım. Merkezin başkanı Doç. Dr. Mehmet Necati Kutlu’nun yönettiği oturumda diğer konuşmacı Venezuela Büyükelçisi Raul Jose Betancourt Seeland’dı. Latin Amerika ve Venezuela’daki Chavez sonrası değişim, dönüşüm konuşuldu.
    Konuşulurken efendim, nihayet sorulara geçildi ve ben son zamanlarda sıkça yazıp söylediğim bir meseleyi tekrar etmek gereği duydum. Çünkü Ankara soğuktu. Çünkü TEKEL işçileri Nuh diyor, peygamber demiyordu. Çünkü biz görmüyorduk bu ülkedeki imkânı. Çünkü genç arkadaşlardan biri “Nasıl olacak bu işler?” mealinde bir soru sormuştu.
    Anlattım ki, kalbin matematiği bize ezberletmeye çalıştıkları gibi değil. Tek başımıza mutlu olmuyoruz. “Ben” denen lanet yük yoruyor bizi. “Ben” ancak “biz” içinde eriyince mutlu oluyor. Ortadan kaybolunca olabilen bir acayip nesne “ben”. Feda etmek istiyor kendini kalp. Kalp böyle yapıyor sağlamasını. Ancak başkalarınınkiyle bir olunca bin oluyor. Bize yanlış öğretmişler yani; korundukça hastalanıyor kalp. Ancak başkalarınkiyle çarpışıp dağılınca toparlanıyor. Hiç, en ılık, en eyvallahsız kucağı varoluşun.

    Mesajlaşma
    Bunları söylerken aklıma geldi. Şöyle ki... Aynı sözleri televizyonda, Hülya Avşar’ın programında söylemiştim. O sırada Nihal telefonuma bir mesaj atmış:
    “Çok İslami söylemlerin var yahu!”
    Sonra açıklamış:
    “Biz’de erimek, kalbin ancak adanarak, feda ederek mutlu olması... Bunlar Kurani mesajlar.”
    Ben de cevap verdim:
    “Fena halde sosyalizmdir o!”
    Bol miktarda gülme işaretiyle gidip gelen sosyalizm ve Kuran mesajları (ki en çok kadınlar ciddiye alır gülme işini, sağlıklıdır bu) daha sonra konuyu etraflıca tartışma sözüyle son buldu.
    Venezuela ve Türkiye’nin değişim imkânları üzerine konuşmanın sonunda bunu anlattım genç arkadaşlara. Anlatacağım şey şuydu:
    “Bir halk ancak kendi sözcükleriyle konuşabilir. Unutulmuş bir lügati, kangren edilmiş muhalif bir dil damarı olmalı bu ülkenin de, mutlaka gizlediği bir yerlerinde. O lügati öğrenmek, o sözcükleri bu topraklara hatırlatmak bizim derdimizin çaresidir.”
    (Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita, Everest Yayınları, 2006)
    Hep böyle düşündüm. Yeni olan ise, Beyrut serüveninden sonra mesela, İslami başkaldırı geleneğini, yerli isyan tarihini sosyalizmin kalbiyle buluşturmak derdim, merakım. Yakında belki de bu konuları konuşmaya başlamalıyız. Neden?

    Kehanet
    Çünkü Ankara soğuk. Çünkü TEKEL işçileri Nuh diyor, peygamber demiyor. Çünkü biz görmüyoruz bu ülkedeki imkânı...
    Gözleme ve sezgiye dayalı bir kehanette bulunayım. Önümüzdeki on yıl Türkiye’de bir şey olacak. Tasarladığımız gibi olmayan bir şeyler. Kimsenin kılına dokunamadığı iktidara TEKEL işçilerinin, hem de soğukta hem de sırılsıklam olmuşken geri adım attırması bir şey demek. Bu, olacak olanların işareti. Tahminlerimi beklentilerimle karıştırmak gafletine düştüğümü sanmıyorum: İşçi hareketi, felç edilmiş, daha da felç edilmeye çalışılan sendika yapılarını aşacak. Değişim siyasi partilerle değil, bu kez sendikalarla başlayacak. Siyasetteki, parti siyasetindeki sayısız hayal kırıklığının yarattığı sarkastik ataleti yoksulluğun kanlı canlı pervasızlığı sonlandıracak. İşçiler ve yoksullar bu kez aydınları beklemeyecek. El yordamıyla, kıra döke belki, kendilerine gelecekler.

    Ebu Zerr ve Aybar
    Ebu Zerr’in hesap soruşu gibi olacak bu. Aybar’a ait olduğunu hatırlamadıkları, bilmedikleri sözleri söyleyecekler. “Bahçe sahiplerinden” başlayacaklar küfretmeye, lüks İslami hayattan devam edecekler. Orta sınıfın terbiyeli ve ürkek siyasetinden başlayacaklar saydırmaya takır takır, yeni siyasi elitin ikiyüzlülüğüyle bitirecekler sözlerini. Sadece eşitlik isteyecekler. İnsanca bir yaşam ve hastane kapılarında ölmemek. Evet, böyle olacak. Siz bu yazıyı hatırlamayacaksınız belki, ama böyle olacak. Göreceksiniz.

  • onder
    avatar

    Sevgili Erdem,

    Konuyu her yönüyle ele almışsın; ve içtenlikle söylüyorum bu konuda şimdiye kadar benim derdimi en iyi anlayan yorum bu oldu.

    Şöyle bir parellik kurarak açıklayayım; Sol cenahta, mevcut toplumsal güç itibariyle "devrim"i bir sorunsal olarak masaya yatırmak, kendi haddini bilmemek, neye muktedir olduğunu hesap edememektir. Bu anlamda pratikleri devrim perspektifine göre organize etmek, metafizikten öte birşey değildir. Solun bence şu konjüktürde en öncelikle yapması gereken bir toplumsal fail olarak kendini kurmasıdır. Yani icracı değil kurucu pratikler bir ilerleme sağlar ancak. solun şu anda toplumsal icra gücü yoktur.

    Şimdi bu örnek ışığında dindarla ilişki sorununa geçiyorum; yazımda anlatmaya çalıştığım gibi solcuların kategorik/yapısal olarak dinle bir alıp veremediği yoktur.

    Dindarla iletişime geçmek isteyenler, bunu kategorik başka bir ifadeyle teorik/ideolojik düzlemde yapmayı kastediyorlarsa, Zizek'in alıntıladığım pasajında eleştirdiği duruma düşerler; Taraf'ın konumu yinelemiş olurlar.

    Dindar insanlarla bir iletişim etkileşim olacaksa bu somut hayat pratikleri üzerinden olur; bu iletişimin solun öncüllerinden uzaklaşmadan olabilmesi için de, denk güçlerin, eşitlerin bir iletişimi olması gerekir. Mevcut güç dengeleri gözönüne alındığında, böylesi olası bir iletişimde hegemonize olacak dindarlar değil, sol olacaktır.

    Eğer dindarların sistem karşıtı, anti-kapitalist bir tepkileri varsa, böyle bir toplumsal kimlik varsa, pratik içinde birbirlerini bulmamaları zaten mümkün değildir.

    Benim itiraz noktam, somut pratikler içinde değil de, zübük bir polika ışığında, yani senin geçen aktardığın fıkrada olduğu gibi, halka şirin görünmek adına, solun ideolojik çağrısında revizyona gidilmesi, başkaldırı ruhunu, kültürel çağrılara tabii kılmaktır.

    Bundan birkaç yıl önce hatırlıyorum bir ÖDP belediye başkan adayı, "Solculuk milliyetçiliği dışlamaz" bile diyebilmişti..

    Bir ikinci çekince de "zeitgeist" denen şeyle ilgilidir. Yaşadığımız çağda, sadece islam açısından değil, bütün dinler açısından bir yükseliş sözkonusudur. Bu çağın "zeitgesit"ı, baskı ruh hali dindarlıktır. Böyle bir dindar zeitgeist ortamında, sol dini değil din solu kendine hegemonize eder.

    Sol her durumda her zaman çatlak ses olmak durumundadır; çağın moda ruhuna teslim olursa onun tarafından zararsız bir şekilde entegre edilir. Zizek'in 1968 kitabı, bırakalım dindar bir hareketi, genellikle son derece radikal sol olduğu düşünülen bir hareketin bile nasıl sisteme eklemlendiğini anlatır.

    Neyse uzatmayayım, demek istediğimi sen zaten çok iyi belirtmişsin; dindarlar sistem karşıtı bir ruh içinde biraraya gelmek mümkünse bu e-Hayalet gibi platformlarda somut pratikler üzerinden mümkün olacaktır ancak.

    Yani bir bakıma solcular ve dindarlar karşılıklı olarak, somut bir pratik içinde birbirlerine katlanabiliyor mı? Bunu görmenin yolu, ideoloji, teori alanında yeni perspektifler geliştirmek değil -6 oku imanın 6 şartı gibi yansıtmak değil- somut bir platform içinde biraraya gelmektir. Böyle bir birlikteliğe solun kategorik olarak karşı olduğunu hiç düşünmüyorum; böyle bir birliktelik olmuyorsa, bu solculardan değil dindarlardan kaynaklanıyor bence.

  • erdem_ozcan
    avatar

    Ne yazık ki, tarihte hiçbir toplum salt akıl ve bilginin esas alındığı bir temel üzerine kurulamamış görünüyor. Ve kurulmayacaktır da.

    Büyük şair, Nazım Hikmet’in ölümsüzleştirdiği Şeyh Bedrettin’in, Yıldırım Bayezid’in küçük oğlu Musa Çelebinin ayrıca Kazaskeri de olduğunu biliyoruz.

    Tarihe göz attığımızda sunu da söyleyebiliyoruz, iktidar kavgalarının kızıştığı ihtilal dönemlerinde, ordu ve halk desteğini almayan bir klik başarılı olamıyor.
    Bu sebeple bir Osmanlı Kazaskeri, bir Kadı ve bir Şeyh “Nikahlı eşlerimiz hariç, her şey ortaktır” diyerek, çağını aşan bir düşünceyle kıyama kalkışabiliyor.

    Hiçbir fani yazara nasip olmayacak şekilde Doğan medyasının bedava reklamını yaptığı reformist Yaşar Nuri Hoca’nın, popüler bir kitabıyla ileriye sürdüğü “Allah'la Kandırmak” kavramının cilalanıp medyada bir süre gündemde tutulması hangi ihtiyaçtan kaynaklanıyor?

    Dr. Şeriati söylemi, bilerek ileriye götürenlerden. Öğrencilerine "Müslüman olamıyorsanız bari Marksist olun" diyebilecek kadar şair ve romantik ruhlu bir adam.

    İsyan ahlakını ve sorumluluk ahlakını kışkırtıcı bir metaforla öneriyor.

    Sevgili Güçlü Kuvvetli’nin bildirdiği üzere, Doktor Kıvılcımlı "Eyüp Konuşması"na niçin ihtiyaç duymuş? Kendi ifadesiyle "legaliteyi suistimal" edip, söylemin salt oya tahvil edilmesi için yalanın binini utanmadan bir paraya söyleyen günümüz bir politikacılarına mı benziyor?

    Kıvılcımlı, Yaşar Nuri, Seyh Bedrettin, Dr. Şeriati ve Eliaçık’ın aynı düşünce kategorisindeki insanlar olmadığını biliyoruz. Hepsi ayrı ayrı şekilde ama aynı dava için hizmet ediyorlar.

    Ortak noktaları var, yanlış ya da doğru, bir şeyi aşma ve ileriye götürme çabasındalar. Farklı bir düşünce sistematiğinin içinden değiştirici ve dönüştürücü özü çıkarmayı başararak, kendi halkına birşeyler öğretmenin belki de tek yöntemiyle, benzerlikler ve farklılıkları ortaya koyarak, gerçeğin kendine yakışan parıltısıyla tezlerini ortaya koyarak siyaset yapmaya çalışıyorlar.

    “Hakkınızı arayın, keza dininiz bile bunu emrediyor” bildiriminde bulunuyorlar.

    Birinin inanmayan, diğerlerinin ise inanan tarafta bulunması bizi hiç mi hiç ilgilendirmiyor.

    Kıvılcımlı’nın da dediği üzere “bir şeyi lafta anlamayarak, özde kavrayarak” hepsi halkının aklına hitap etmekle kalmıyor, yüreklerine de seslenmeye çalışıyor.

    Sevgili Önder hem yazısında hem de yorumunda;

    400 yıllık kapitalizm tarihinde, İslami düşüncenin sınıfsal temelli kapitalizme bir karşı duruş pratiği var mı? Benim de bir çok şey öğrendiğim ve kendimi geliştirme ihtiyacı hissettiren E-Hayalet portalına inanan kesimlerden de katılımın sağlanması için imsakiye ya da Elmalı tefsirimi dağıtmalıyız? meyanında sorular soruyor?


    Bu sorulara dağınık cevaplar veriyorum.

    Evet bir program dahilinde yok, kaldı ki Sevgili Önder’in soruları, sadece beklentileri tatmin edecek veya belki de edemeyecek ölçüde bir çok cevabı içinde barındıran nitelikteki sorular olması nedeniyle, bazen de sorularla cevap vermenin faydalı olacağını düşünüyorum.

    Ne beklediğinize bağlı olarak da var? Çünkü İslamın tafsilatlı bir külliyatı yok ama çok basit Manifesto niteliğinde kapitalizmi yerden yere vuran mesajları var, "Allah" sözcüğünü bu mesajlardan çıkarırlarsa işimiz daha fazla kolaylaşır.

    “Allahtan başka kimseye kulluk etmeyin”
    “Allahın huzurunda herkes eşittir”

    Kapitalizmden çok eski bir düşünce. Ancak servet sahiplerini ve mal biriktirenleri lanetliyor. Faizi haram hükmünde yasaklıyor. Sermayenin yoğunlaşmasını önlemek için, mal ve gelirler üzerinden herkese kırkta-bir oranı üzerinden zekat vereceksin ve ortalama ömrü kırksene olan bir insan öbür dünyaya göçtüğünde, bu yolla zenginliğin sürekli kamuya aktarılmasının amaçlandığı yönünde açıklamalar mevcut. Çok orijinal bir özel mülkiyet eleştirisi var.

    Miskin Yunus’un “Mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi” sorusu kafalarda bir işaret fişeği yaratmıyor mu?

    Bir programı olanlar, sınıf temelli bir diktatörlük kurduklarını ve her şeyi hallettiklerini iddia ederek devrimi gerçekleştirdiler de ne oldu? Şimdi diz çökmüş halde Moskova patriğinin elini ve eteğini öpmüyorlar mı? Kimisi de Konfüçyüz tapınaklarını turizme açarak para kazanma derdinde değil mi?

    Abdülhamid’in hal ediliş yazısını kaleme alacak kadar cesur bir İttihadçı olan Elmalı Hamdi’nin “Hak dili ve Kuran Dili” tefsiri tüm İslam dünyasında aşılamamış bir referans kaynak ve tefsir olarak duruyor. Bu memlekette bu tefsiri okuyacak bin tane müslüman bulamazsınız.

    İslam’da ve Alevilikte de şunu görüyoruz, yıkıcı ve dönüştürücü potansiyele sahip bir başkaldırı ruhu var. Bununla yakinen ilgileniyoruz. Anlamaya çalışıyoruz. Rahatsız edici olmakla birlikte, mümkün olmayacak bir biçimde kendi geçmişinin ruhuna dönüp, geçmişin formüllerini tekrar etmek isteyen bir başkaldırıyı, daha ilerici bir adımda yürütebilecek nitelikte bir enstrüman olarak kullanalabilir miyiz sorularına cevap arıyoruz.
    Bir şartla; “Allahla kandırmamak” şartıyla.

    Benim yoğunlaştığım husus Başkaldırı ruhudur. Bırakın komünistleri, bu ülkenin sol cenahta yer alan laik dangalakları bile, hiçbir bir şey bilmedikleri ve anlamadıkları halde, inancı ve insanı 163 gibi bir kanunun güçlü kolları arasına hapsettiğini sanarak veya zor beğenen tembellikleriyle baştan reddederek, yükü ileriye taşıyamadılar. Köy ve kasaba islamına, postmodernist özgürlük ve varoluşun açılımlarıyla teslim olup cami kapılarında karınları ağrıyarak ve kıvranarak boy göstermeye çalışıp sırıtıyorlar….

    Aklımız şunlar gelebilir?
    Ağaç kendi içinden kendi kurduyla kemirilerek yıkılır. Bırakın kendileri yapsın canım. Bizim işimiz başımızdan aşkın ve ihtiyacımız da yok. Din üzerine konuşmak bize düşmez veya hem metafizik bizi aşar diyebiliriz. Öyle ya niçin bir komunist dinle uğraşsın. Marks demiş ya “Halkların afyonu” iş bitti. Kestir et. Sizin de dediğiniz üzere, baba otoritesine karşı çıkan ergenlerin daha ileri adımda ateist olmaları ve biraz politzer okudukları zaman komunist olduklarını iddia eden zibidilerin ortak tavrıdır bu.

    İslamın tarihine bakıldığında, daha ilk günlerinden başlayarak hükmünün sürdüğü her yerde ve yayıldığı her alanda didişme, devinim (huzursuzluk, kan ve göz yaşı), hareketlilik ve dönüşümü görüyoruz. Huzurdan başka her şey İslam’da olduğunu bize tarih gösteriyor.

    Sizce sebebi nedir? İnananların çoğunluğu hep ezilenler sınıfını oluşturduğunu ve bu gerçekle göklerden medet umdukları gerçeğini bilmiyor muyuz?

    Dikkat ediniz Ezilenler, yoksunlar ve yoksullar sınıfı … Salt emeği ile geçinen ameliye sınıfı bir alt kümeyi oluşturuyor.

    Hıristiyanlık “sana bir tokat atana diğer yüzünü de dön” ve “itaatkar kuzular olacaksınız” diye emrederken. İslam, Allah’tan başka kimseye kulluk etme, Kassas suresinde “kısasta hayat vardır der” hükmü bile reaksiyonu ve dinamizmi ileriye sürmüyor mu?

    Ne kadar hazindir ki, ettikleri duanın hayatlarında bir kere olsun kendi dillerinde anlamını bilmeden öbür dünyaya göç edeceklerin sayısı bu ülkede, bir ilk okul diplomasına sahip olamayan 7 milyon insanla, sadece ilk okul diploması sahibi toplam 35 milyondur.

    Bu çoğunluğa, bu açgözlü cahillere neyi anlatacaksınız?

    Artistik bir şekilde Hobbema’nın “Middelharnis Yolu” tablosunu mu?
    Yoksa, şiddetle ve inatla, büyük çoğunluğun esriklikle, kabul görmüş değerlerle yaşadığı, bilim ve yaşam biçimi haline getirdiği dinin eleştirisini, onların anlayacağı dille mi önlerine mi koyacaksınız.

    Bunu politika, salt oy çoğunluğuna dayalı sahtekarlıkla iktidarı ele geçirme madrabazlığına soyunan çoğulcu demokrasiler de yapamayacaktır.

    Kimbilir belki de bu “E-Hayalet” gibi portallar yapacaktır..

    Sorun bu portala inanan insanların niçin katılamadığı sorunu değildir, sorun, farklı düşüncelerle illiyet bağını koparan, farklı düşünceleri bir araya getirememe geleneğine sımsıkı bağlı kalan Türk solunun klasik sorunudur; kendi geleneklerimizden gelen ve anne sütüyle beslendiğimiz ortak düşüncelerle ilerici düşüncelerimizin birlikte reaksiyona sokulup yakınlaştırılamaması sorunudur. Tersi yapıldığı takdirde mesajınız herkesime ulaşacaktır.
    Benim izlediğim gibi sizleri de ilgiyle takip edeceklerdir.

    İslamın zenginlere hep şükürü, fakirlere hep sabrı tavsiye ettiğini hatırlatarak selam ve sevgilerimi sunuyorum.

  • AliOsman
    avatar

    Önder, buradaki sorunun anlaşıldığını düşünmüyorum. Sorun,, Stalin ve Pol Pot'a götürülmeden önce, hemen hepimizin şöyle ya da böyle şahit /dahil olduğu bir dönüşüm süreci aslında.

    Çoğumuzun kişisel tercihlerini etkileyen olaylar, kişiler, rol modeller, ailevi durumlar...vs. mutlaka vardır. Özellikle ailevi kökenden radikal farklılıklar yaratan durumlar zaman zaman görülmek ile beraber genel itibari ile bakıldığında bireyler kendi ailelerinin çizgilerini takip ederler. Bu durum için Türkiye tarihinde iki büyük kırılma vardır. İlki Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yarattığı, devrimler ile bezeli büyük kırılım, diğeri de 1960'larda TİP ile başlayan 68 kuşağı ile taçlanan, toplumda farklılaşmalar yaratan büyük dönüşüm. Bu iki dönüşüm ile toplumunda % 3-5'ini geçmeyen modernist-sol eğilimli düşünce, yüzde otuzbeşlere yaklaşmış oldu. 1980 sonrasında alınan yaralar ve solun açılım yapmadaki basiretsizliği bu oranı yüzde yirmibeşlere kadar geriletti.

    Kendi hayatımda, Solun, dini tercihlerinden dolayı her hangi bir insana zulm ettiğini, fiziki şiddet uyguladığını ya da tehtitler savurduğuna şahit olmadım. Burada zaten bir sıkıntı yok. Sorun 'kişinin solculaşma sürecinde' nerdeyse genelleme yapabilicek kadar fazla sayıda, artık bir yöntem haline gelen sol değerler ile tanışmadan önce kurulan, ateist tezgah ! Bu solun kendi içinde farklı konularda da uyguladığı bir yöntemdir aslında. Eleman Dev-Solcu olmadan önce itinayla antiDev-Yolcu yapılır. Daha sosyalizm nedir gibi temel bir soruya dahi cevap veremezken, Dev-Yol'un ne kadar lanet, solun başına bela bir siyaset olduğunu konusunda en küçük bir şüphesi dahi kalmayacak şekilde 'ikna' sürecine dahil edilir.

    Bahsettiğim atesist tezgaha girmeyen ya da giren birilerini tanımayan insan neredeyse yok gibidir. Konu bu anlamda Stalin ve Pol Pot ile herhangi bir benzerlik içermiyor.

    İnanan bir kişinin ücretsiz eğitim ve sağlık hizmetleri talep etmemesi, sömürüye karşı olmaması, eşitlikçi olmaması ...vs gibi bir düşünceye sahip olmaması gerekmiyor. Hal böyle olunca, sosyalizmi temel alan, dini inanca sahip kişilerin olması veya yaratılması için gerekli çabanın gösterilmesi, Türkiye gibi bir ülkede nerdeyse kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.

    Dünyada solun en güçlü olduğu, günlük yaşamı etkileyecek güce sahip ülkelerden biri komşumuz Yunanistan. Ve Yunanistan'da ortodoks kilise, özellikle sağ ama sol kesim içinde de hatırı sayılır bir güce sahip. Latin Amerikadaki din-sol ilişkisi ise hepimizin bildiği bir konu olduğu için hiç girmek istemem.

    Müslümanlık ile Hıristiyanlık arasında direk bir ilişki kurmak niyetinde değilim ama Engizisyon dönemi hatırlanırsa, hıristiyanının da müslümanının da benzer noktalarının olduğu aşikar.

    Özet olarak -en azında benim- düşüncem, ateizim olgusunun altını sürekli çizmeden ama bilimsel düşünceyi de ön planda tutarak, din-dindarlara yönelik bir açılım yaratmaya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuzu düşüyorum.

    Dönüşümü Amerkikalıların kurduğu ODTÜ'nün zaman içerisinde anti-amerikancı bir çizgiye çekilmesine benzetebiliriz. İnanan insanlar, standart olarak karşımızda olması gerekmiyor. Bu durum için toplumu, tarihi suçlamak yerine sol da çözüm için bir şeyler yapmak durumunda/zorunda.



  • onder
    avatar

    Ali Osman,

    Öncelikle Stalin, Pol Pot konusunu düzelteyim, zira çok yanlış yorumlamışsın gibi geldi. Bu iki örneği, "Evet doğrudur soyalistler dine karşı kabul edilemez yaklaşımlar içinde olmuştur ama bu sosyalizmin teorisinde/ideolojisinde olan yapısal birşey değil, liderlere bağlı olan kişisel bir problemdir" demek için verdim. Sen nasıl yorumladın pek anlayamadım. Neyse asıl konu bu değil, uzatmayayım.

    Şimdi benim derdi sağolsun Zizek mükemmel özetlemiş, ordan gireyim;

    Alýntý:
    başarılı neo-liberal ideolojik saldırı sömürülüyor olma gibi ekonomik bir konuma doğrudan göndermeyi savunulması imkansız, yetersiz kılmıştı: politik olanın kültürelleştirildiği bu "post-politika" çağımızda, insanın şikayetini dile getirmesinin tek yolu kültürel ve/veya etnik talepler düzeyinde olmaktadır: sömürülen işçiler "ötekilikleri" bastırılan göçmenler haline gelir.



    Benim yegane derdim budur. Bundan başka ne dindarlara bir gıcığım vardır, ne de sosyalistler din ile ilişkisini düzeltmesin demiyorum.

    Zizek'in lafına eklenecek birşey var mı?

    Aslında ben Zizek'in bu lafı ışığında Din ve Kürt meselesini aynı sorunsalın iki yüzü olarak görüyorum.

    Yaw birader çeyrek asırdır şu ülkede sınıfsal temelli aktüel politikaya tanık olamıyoruz. Benim ifrit olduğum budur. Sana karşı söylemiyorum yanlış anlama ama artık söylemek istiyorum; Zizek'in belirttiği anlamda bu ülkede kürt hareketinin de almış olduğu biçin artık son derece gericidir, katıksız kimlik ve etnik politikadır, sosyalist mücadele ile uzaktan yakısı ilgisi bence yoktur. Neyse başka bir konuya girmiş olmayayım, din konusuna hangi perspektiften yaklaştığım ortaya çıksın diye koydum.

    Zizek'in yeni tanıttığım "1968" kitabı çok ilginçtir; iddia şu;

    1968'de devrimci olan bugün sisteme entegre olmuştur. Kapitalizm son derece çakal, sözkonusu hegemonya olduğunda..

    İşin ilginç tarafı, sağa sola postmodern diye saldıranlar, yukarıdaki Zizek alıntısının gösterdiği gibi postmodern politikanın alası olan kültürel kimlik politikasını savunuyor..

    Bahsettiğin hareketlere gelelim; o adamların genel olarak sola ve halkla ilişkileri beni zerre ilgilendirmiyor; deveye hörgücü eğri denince nerem doğru ki demiş ya, bu adamların da neresi doğru ki? Yani bu adamların hangi tavırları doğru ki dinle ilişkilerini düzeltmeyi umalım.

    Yazımda anlatmaya çalıştığım, sosyalistler sınıfsal mücadelenin maddi süreçleri dayattığında dindarlarla ilişkilerinde kültürel kimlikleri dikkate almaz. Bunlar tek tek sosyalist politika yapanların bireysel doğaçlaması ile ilgili olan birşeydir. Bu bir karakter sorunudur, bir ahlaki, etik meseledir, kollektif olarak bir hareketin genel politkasında bir takım formulasyonlara tabii tutulacak birşey değil..Çünkü teorisi formulasyonu yapılacak kadar ortada veri yok..Yani şu şu olduğunda böyle böyle davranmak gerekir diyecek veriler yok..

    tam olarak senin bakış açısından dindarlarla iletişim içinde olmak neyi ifade eder? Emin ol tasavvur edemiyorum; çok soyut kaçıyor. Olmayan bir durum hakkında soyut spekülasyon yapmak gibi geliyor

    Şunu demek istiyorum; örneğin şu site bağlamında dindar insanlarla biraraya gelmek için ne yapmalıyız? Alay etmek gibi algılama cidden soruyorum; Ramazan'da İftar Saatlerini mi yayınlayalım, elmalı tefsiri'ni yayınlayalım?

    Benim aklıma birşey gelmiyor. Şu siteye, varsa dindar bir sosyalist gelsin, aktif olarak paylaşımda bulunsun, zil takıp oynamazsam şerefsizim.

    Biz sadece dindarlara değil, şu ülkenin bütün insanlarına açık bir çağrı yapıyoruz, gelenlere kapıda kimlik sormuyoruz.

    Şu site bizim varoluşumuzu ifade ediyor; biz buyuz. Dindar arkadaşım biz hoşuna gittik mi, öyleyse gel öpüşelim, koklaşalım..

    Bunun ötesinde ne yapabiliriz?

    Bu sitenin çağrısı birilerine ulaşıyor, birilerine ulaşmıyor.

    Hiç özel bir çağrı yapmamış olmamıza rağmen pekçok atatürkçü insan katılmışken, tek bir dindar katılmadı. Bu ülkenin maddi süreçlerinin de bir özeti..

    Bizim bu siteyle sergilediğimiz kendi varoluşumuz demek ki bu dindar insanlara uymuyor, ya da böyle birileri yok..

    Ben Spinoza'dan öğrendiğim düstur uyarınca gücüm neyse onunla orantılı pratikleri düşünürüm..Etkide bulunma gücüm artarsa yeni olasılıkları değerlendiririm..Şu anki etki gücüm dindarlarla bir iletişime geçme şansı tanımıyor..

    Siteyi abartmıyorum; ama parti/örgüt düzeyinde de durumun farklı olduğuna inanmıyorum..

    İşi soyut düzeyde değil, somut hemen şimdi, şu iyi kötü kollektif etki gücüyle ne yapılabilir, istersen onları bir dile getir de ona göre konuşalım.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #14 Önder Kurt 18-01-2010 13:37
Ali Osman,

Yanlış anlamışsın..Hem de bayaa bir yanlış anlamışsın. Sokakta, mahallede politika yapılmamasını savunabilir miyim? Böyle bir gaflet içinde bulunabilir miyim? Hele hele mahalle/sokak çalışmasının yerine sanal alemdeki oturma odası politikacılığın ı alternatif olarak sunacak kadar ebleh olabilir miyim?

Özel sektörde başarılı bir yönetici olarak neyi kastettiğimi en iyi sen anlarsın aslında; benim politikaya yönelik söylediğim şeylerle iş hayatında proje yönetimi ve küçük girişimcilik arasında paralellik kurulabilir. Ben kısaca bütçen, ya da sermayenle orantılı "business plan" geliştirmelisin diyorum. Diyelim küçük bir girişimci olarak önce pazar araştırması yaparım; neye talep var ona bakarım, bu araştırmadan sonra elimdeki sermaye ile hangi kapasitede, nasıl bir üretim yapabileceğime bakarım. Daha yeni atıldığım iş hayatında kurduğum şirketin hisselerinin Borsa'da işlem göreceği hesabıyla eylemlerimi yönetmem..Karlı kalmaya, piyasada rekabet eder hale gelmeye bakarım sadece..

Proje yöneticiliği analojisi de başka ipuçları veriyor; burda da bütçe kadar, kadro da belirleyici olur. Hangi işi kaç kişi ne kadar sürede yapılabilir vs.vs..

Lafı uzatmaya gerek yok. Ne demek istediğim anlaşılmış olmalıdır..Beni m anlamadığım, iş hayatında çok da iyi uyguladığımız, kaynak ve bütçe hesabına göre yapılacakları koordine etmeyi, politika sözkonusu olunca niye ihmal ederiz.

Türkiye solunun mevcut sermaye/bütçe, insan kaynakları/kadr o kapasitesine göre mahallede/sokak ta politika yapmak, ya da genel anlamıyla prati/örgüt mücadelesi vermesi, Ziraat Bankasından aldığı KOBİ kredisiyle Microsoft'a rakip olacağım iddiasıyla piyasaya çıkmak kadar anlamsızdır..

Türkiye solunun şu anda yapıp yapabileceği "dişinden tırnağından" arttırarak, piyasaya girişi yapabilmek için bir minumum sermaye biriktirmektir. Bu sitenin yapmaya çalıştığı da budur..Damlaya damlaya göl olmasını bekler..

Benim söylediğim budur..Bütün mahalle ve sokağa yönelik örgütlü mücadele durdurulsun değil..Kafayı mı yedim de böyle birşey söyleyeyim ben..

ben sadece mevcut gerçekliğimin, mevcut etki gücümün dışındadır bu tarz politika demek istedim..Ben kendim, mevcut kapasitemle neye muktedir olduğumu hesab eder, kendi gerçekliğimi değiştirme/donu sturme yonunde çalışırım..Otur ma odamda, bilgisayar karşısında oturuyorken, ya da sabah 8-akşam 6 modunda yaşayan izole bir kucuk burjuva hayatı yaşıyorken devrim hayalleri kurmam..Ait olduğum sınıfsal yapı içinde neleri değiştirebiliri m, ufak ufak "kurucu" pratikler oluşturabilir miyim ona bakarım..
Alıntı
 
 
0 #13 AliOsman KOCAK 18-01-2010 12:55
Önder, sokaklarda, mahallelerde şu ya da bu sebepten politika yapmamak/yapama mak, yapılmamasının doğru olduğu anlamına gelmiyor. Bugün yapılmadığı, yarın da yapılmayacağı anlamıyla yorumlanmamalı.

Sanal ortamlardaki uğraşıyı/mücade leyi gayet önemsiyorum ama tüm siyasi perspektifimiz bununla sınırlı olamaz. Geçmişteki parti ve halkevleri tecrübemle çok rahat şunu söyleyebilirim : Mahalleler, sokaklar, fabrikalar olmadan olmaz, olamaz...
Alıntı
 
 
0 #12 HayalET 18-01-2010 01:51
dsfndsşlkfjşlds jflkjşsd sdklfldskfşlkds fşlksdfklş
Alıntı
 
 
0 #11 HayalET 18-01-2010 01:49
dsfnşldskfnşasn f dsklflskdfkşsd sdkfkdsfşklsadf kl sdfklsdfkl
Alıntı
 
 
0 #10 Önder Kurt 15-01-2010 16:50
Ali Osman,

Benim politika yapma evrenim sadece ve sadece bu site ile sınırlı. Bu site olmazsa, alternatifim gidip örgütlü politika yapmak değildir. Bu site olmazsa bütün yapabileceğim bütün büyük çoğunluk gibi işime ve kariyerime odaklanmak olur.

Benim menzilim bu kadar..Etki gücüm bu..Varoluşum bu..Solun mevcut yapıları gitsin, bizim site gelsin de demiyorum..Bu site eğer başarabilirse mevcut yapılarin pastasından pay almayacaktır, daha önce olmayan bir pay yaratacaktır, hiçlikten bir şey çıkaracaktır çıkarırsa.


Senin sokakta, mahallede siyaset yapma olanağın oluyor mu? Benim yok..Bir kere herşeyden önce sokak politikası yapabilmek bir hareket olmayı gerektirir. Bireysel bir çaba olamaz..Eeeh sokak çalışmalarında faal olan mevcut hareketler arasında bana uyan da olmadığına göre yapabileceğim birşey yok..Hakkında hiçbir yargıda bulunmuyorum; sadece benim etki alanım içinde değil diyorum, üzerinde şu ya da bu etkide bulunmam mümkün değil..

Ben yapmaya müktedir olduğum şeylerle sınırlarım kendimi..Malum insanoğlu fani..Büyük ideallerle, büyük hedeflerle oturup beklemektense, kendi başına bırakıldığında politika adına bir hiçlik olan, orta sınıf günlük varoluşundan kurucu bir irade çıkarmanın yollarını ararım..Seçim kümem sadece bu..Çünkü bu seçim kümesinde fiziki olarak yer alıyorum..

İşte bu anlamda, yani kendi içkin faaliyet alanım içindeki kendi çalışmalarım açısından sokakta politika yapanların durumları beni bağlamaz dedim..Biz ne yaparsak yapalım, hangi eleştirileri getirirsek getirelim, onlar yıllardır bildiği türden solculuğu icra etmeye devam edeceklerdir..B unların üzerinde etkide bulunabilmek için öncelikle toplumsal bir kimlik, kollektif bir oluşum olmayı başarabilmek gerekir ki söz söyleme gücün olsun..
Alıntı
 
 
0 #9 AliOsman KOCAK 15-01-2010 16:35
Maalesef bizi bağlamaz dediğimiz şeylerin, sokakta veya mahallede siyaset yapmaya çalıştığımızda, bizi ziyadesi ile bağladığını görüyoruz. İşte o zaman sol kategorik olarak reddetmez desek bile onların seni reddeddiğini acı bir şekilde şahit oluyoruz.

Aslında temel olarak altını çizmeye çalıştığım konu 'dindarlar' değildi. O başka bir durum ve farklı tartışılması gerekli. Sorun ,yaşı kaç olursa olsun, yeni yeni sol değerler ile tanışan ya da tanışabilme potansiyeli olan kişiler ile yakınlaşma... Ve bu yakınlaşmanın sonunda neredeyse mutlaklık ile yaşanan ateist süreç. Bu süreç başarılı ile tamamlanmadığın da 'defoludur' damgası yiyen, sözlerine sual olunan insanlar için başka bir yaklaşım. Bu yaklaşımın içinde Erdem bahsettiği tarzda 'sol nüveler', 'soldan yaklaşımlar' da olabilir, dile üsluba, yönteme dikkatte...
Alıntı
 
 
0 #8 Önder Kurt 15-01-2010 15:29
Ali Osman,

Geçen de söylediğim gibi, dinle ilişkiler konusunda mevcut sol yapıların pratikleri bizi bağlamaz. Bu yapıların araları kendileri gibi olmayanlar dışında kimle iyi ki?

Sinemaseverleri aşağılarlar (bkz Çulhaoğlu yazısı), her farklı sözü "liberallikle" suçlarlar, birkaç vaftiz edilmiş düşünür haricindeki bütün teorisyenlerden açık açık nefret ederler, caz/klasik dinleyen bunlar için sosyalist olamaz vs.vs

Yani Türkiye'de baştan başa yeni bir sol kültür kurmak gerekiyor; dindarlar sözkonusu olsa da olmasa da bu böyle. Bugün dindarlarla ilişki gibi bir mesele olmasa dahi yeni bir sol kültüre ihtiyaç gerekli olurdu.

Dindarların da dahil olabileceği yeni bir ortak muhalif kültür için solcuların, -arayış içindeki solcuları- yapısal herhangi bir eksiği olduğuna inanmıyorum. Eğer bu açıdan dindarların da yoksa, hayatın akışı biraraya gelmelerini sağlar zaten. Bu bir kendiliğindenci lik değil, elimizden ancak bu kadarı gelir

Şu siteyi kurduktan sonra, kemalistler bir şekilde dahil olabildi. Çünkü belli bir keşişim kümeleri var solcularla; edebiyat, sinema, müzik gibi kültürel alanlar üzerinden biraraya gelebiliyorsun; belli yakınlıklar var. Ama dindarlarla böyle bir yakınlık ufukta görünmüyor. Yani mahalleye gidip cemaatle iç içe olmadıkça çok zor. Yani dindarlar, biz solcular için ucundan kenarından tutabileceğimiz herhangi birşey sunmuyor -site aktiviteleri açısından söylüyorum-.

Yani demek istediğim, solcu-dindar ayrımı yapmadan, inançlı bir insan bizim şu sitede yapmaya çalıştıklarımız a benzer amaçlarla gelsin, aramızdan hiç kimsenin inançlı diye zerre farklı davranacağını sanmıyorum. Bizim onları gelişini engelleyecek yayınlar yaptığımıza da inanmıyorum.

Biz dindar, kemalist, ermeni, türkü kürt vs diye ayırarak belli bir gruba çağrı yapmıyoruz; insana çağrı yapıyoruz. Bu çağrı kemalistlere ulaşırken dindarlara ulaşamıyorsa, bunun için bizim yapabileceğimiz birşey var mı emin değilim doğrusu. Bu çağrının karşılık bulamamasının kökenlerini biraz da onlarda aramak lazım değil mi? (Bunları sadece site aktiviteleri açısından söylüyorum..Mah alla çalışmalarında vs durum farklıdır tabii ki..Orası beni aşar zaten.)
Alıntı
 
 
0 #7 Önder Kurt 15-01-2010 14:40
Erdem,

Ben bu tipleri, Zizek'ten aldığım -o da Hegel'den almış- "güzel ruh" kavramıyla tanımlıyorum. Can Dündar Duyarlılığı diye bir yazım var, vaktin olursa bakabilirsin.

Bunlar romantik mi dersin, duygusal mı dersin belli bir sol duyarlılığa hitap ediyor; şirinleştirilmi ş bir sol yaratmaya hizmet ediyorlar. Zizek'in aktardığı bir Lenin pasajı var; Lenin, -ki bizimkilerin düşündüğünün aksine hiç de ortodoks değildir bence- bu tür sevimli solcuların, -yanlış hatırlamıyorsam kendisini verdiği örnek yardımsever, "komunist" papazlardır- sistemi katlanılabilir kıldığı için, komunizmin militer düşmanlarından çok daha tehlikeli olduğunu söyler. Bir arkadaş yakın tarihte, "çılgın", "şok edici" bir eylem tarzı olarak "Can Dündar Cumhurbaşkanı olsun" diye bir kampanyanın hayalini kuruyordu.

Bütün bunlar söylendikten sonra,ekleyebil irim; şu konjuktürde ben Ece Temelkuran'ı çok seviyorum; Nuray Mert'i takdir ediyorum, ve itiraf edeyim Mine Kırıkkanat'i bile çok tutuyorum.

Türkiye'nin İslami kültüründe solla alakalı hatta, solumsu görünen birşeyi ben göremiyorum.

Sen İslam'ın isyankar yönünden bahsettin; Ortadoğu hakkında yapılan bir seminer'de de konuşmacı, İslam'ın doğduğu andan itibaren devletçi olduğunu söylemişti. Hz.Muhammed aynı zamanda devlet başkanıdır, fatih'tir. Buna karşın Hz.İsa bir marangozdur, bir kurbandır.

Yani demek istediğim, otoriterlik, hiyerarşi İslam'a çok içkin gibi geliyor bana. Ama bu elbette Vatikan usulu bir otorite ve hiyeraşi değil; tabanda bir otorite. Malum mahalle baskısı falan..

Neyse uzatmayayım; ben şu anda en önemli işin Türkiye'nin yokuş aşağı muhafazakarlaşm asına karşı çıkmak olduğunu düşünüyorum. Daha dün Kuran'ın kodlarını çözen TV'deydi. Bütün kanallar bunlarla dolu; ülkenin kamusal tartışma alanlarını bunlar doldurdu; kıyameti, 2012'yi, mucizeleri, maneviyat tartışıp duruyorlar.

Genel ruh halinin bu olduğu bir ortamda solcuların da değirmene bir kova su taşıması bana makul görünmüyor; solcuların muhfazakarlarla biraraya gelmesini sağlayacak en küçük maddi bir temel de göremiyorum.

Anladığım kadarıyla sen bu konuda bayağı bilgilisin..Bel ki sen İslam kültürü içinde sol için ne gibi bir yakınlık var gösterebilirsin .
Alıntı
 
 
0 #6 AliOsman KOCAK 15-01-2010 14:36
"Solcular ve dindarlar " gibi bir ifade bile iki ayrı kutup durumu yaratıyor. sol içinde inanan bir kesim varedilmeye çalışılacaksa bu tür ifadelere telafuz ederken daha bir dikkatli olmak gerekiyor diye düşünüyorum.

E-Hayalet,bugün kü gücü ile, bu tarz insan yetişmesinde önemli bir rol oynamayabilir. Lakin bu da hiçbir şey yapılamayacağı anlamına gelmiyor. Bu tartışmalar belki de bu duruma ışık tutabilir.

Hayatın içinde ya da sitede inanan bir solcu görmek belki de hemen herkesin istediği. Lakin böyle bir okul/ekol de yok ki eleman orada yetişsin buraya dahil olsun. Böyle bir açılım yapılması isteniyorsa bunu yapacak olan sensin, benim...

Solun kategorik olarak dine karşı olmaması konusu ise doğru olmak ile beraber, en azından Türkiye'de yaşanan pratikler açısından bakıldığında nerdeyse küllüm reddeder nitelikte.... Solun bu konudaki algılanışı ise içler acısı nitelikte. Tüm söylenenleri, yapılanları çöpe attıracak kadar büyük bir önyargı oluşmuş.

Sorunu karşıda görmek işin kolay yanı. Lakin Türkiye gerçeğinde siyaset yapma gibi bir derdin varsa kolaycı olmamak lazım.
Alıntı
 
 
0 #5 YEWANDE 15-01-2010 14:13
Sevgili Önder;

E-hayalet için güncelliğini yitirmiş bir konu olsada, Milliyet Yazarı Ece Temelkuran'ın bugün tarihli yazısını ekliyorum.
Şükürler olsun ki, Doğan medya yazarlarına başına taş düştü. b]Tekel işçilerinin eyleminden başlayıp, kehanette bulunuyor. Bakın bu ülkede 10 sene sonra neler olacak demeye getiriyor-, Aha şimdiden buraya yazıyom ve not düşüyorum şekerim diyerek; Ebu Zerr ve Hülya Avşar, Venezüella, Cavez örneklerini birarada vererek, bulanık ve anlaşılmayacak şekilde, burunlarından kıl aldırmayacak kesinlikteki tahmin güçleriyle ve başları yıldızlara değen anlaşılamazlıkl arı ve züppelikleriyle çeşnisini lezzetlendirmey e çalışıyor. İşi Anarko-İslama kadar vardırabilecek kadar sulandırmaya çalışan Kahin Kraliçemiz o peltek üslubuyla bakınız ne diyor.


İslam mı? O dediğin, sosyalizmdir!15 Ocak Cuma 2010

Ogün Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Latin Amerika Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin düzenlediği bir toplantıya katıldım. Merkezin başkanı Doç. Dr. Mehmet Necati Kutlu’nun yönettiği oturumda diğer konuşmacı Venezuela Büyükelçisi Raul Jose Betancourt Seeland’dı. Latin Amerika ve Venezuela’daki Chavez sonrası değişim, dönüşüm konuşuldu.
Konuşulurken efendim, nihayet sorulara geçildi ve ben son zamanlarda sıkça yazıp söylediğim bir meseleyi tekrar etmek gereği duydum. Çünkü Ankara soğuktu. Çünkü TEKEL işçileri Nuh diyor, peygamber demiyordu. Çünkü biz görmüyorduk bu ülkedeki imkânı. Çünkü genç arkadaşlardan biri “Nasıl olacak bu işler?” mealinde bir soru sormuştu.
Anlattım ki, kalbin matematiği bize ezberletmeye çalıştıkları gibi değil. Tek başımıza mutlu olmuyoruz. “Ben” denen lanet yük yoruyor bizi. “Ben” ancak “biz” içinde eriyince mutlu oluyor. Ortadan kaybolunca olabilen bir acayip nesne “ben”. Feda etmek istiyor kendini kalp. Kalp böyle yapıyor sağlamasını. Ancak başkalarınınkiy le bir olunca bin oluyor. Bize yanlış öğretmişler yani; korundukça hastalanıyor kalp. Ancak başkalarınkiyle çarpışıp dağılınca toparlanıyor. Hiç, en ılık, en eyvallahsız kucağı varoluşun.

Mesajlaşma
Bunları söylerken aklıma geldi. Şöyle ki... Aynı sözleri televizyonda, Hülya Avşar’ın programında söylemiştim. O sırada Nihal telefonuma bir mesaj atmış:
“Çok İslami söylemlerin var yahu!”
Sonra açıklamış:
“Biz’de erimek, kalbin ancak adanarak, feda ederek mutlu olması... Bunlar Kurani mesajlar.”
Ben de cevap verdim:
“Fena halde sosyalizmdir o!”
Bol miktarda gülme işaretiyle gidip gelen sosyalizm ve Kuran mesajları (ki en çok kadınlar ciddiye alır gülme işini, sağlıklıdır bu) daha sonra konuyu etraflıca tartışma sözüyle son buldu.
Venezuela ve Türkiye’nin değişim imkânları üzerine konuşmanın sonunda bunu anlattım genç arkadaşlara. Anlatacağım şey şuydu:
“Bir halk ancak kendi sözcükleriyle konuşabilir. Unutulmuş bir lügati, kangren edilmiş muhalif bir dil damarı olmalı bu ülkenin de, mutlaka gizlediği bir yerlerinde. O lügati öğrenmek, o sözcükleri bu topraklara hatırlatmak bizim derdimizin çaresidir.”
(Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita, Everest Yayınları, 2006)
Hep böyle düşündüm. Yeni olan ise, Beyrut serüveninden sonra mesela, İslami başkaldırı geleneğini, yerli isyan tarihini sosyalizmin kalbiyle buluşturmak derdim, merakım. Yakında belki de bu konuları konuşmaya başlamalıyız. Neden?

Kehanet
Çünkü Ankara soğuk. Çünkü TEKEL işçileri Nuh diyor, peygamber demiyor. Çünkü biz görmüyoruz bu ülkedeki imkânı...
Gözleme ve sezgiye dayalı bir kehanette bulunayım. Önümüzdeki on yıl Türkiye’de bir şey olacak. Tasarladığımız gibi olmayan bir şeyler. Kimsenin kılına dokunamadığı iktidara TEKEL işçilerinin, hem de soğukta hem de sırılsıklam olmuşken geri adım attırması bir şey demek. Bu, olacak olanların işareti. Tahminlerimi beklentilerimle karıştırmak gafletine düştüğümü sanmıyorum: İşçi hareketi, felç edilmiş, daha da felç edilmeye çalışılan sendika yapılarını aşacak. Değişim siyasi partilerle değil, bu kez sendikalarla başlayacak. Siyasetteki, parti siyasetindeki sayısız hayal kırıklığının yarattığı sarkastik ataleti yoksulluğun kanlı canlı pervasızlığı sonlandıracak. İşçiler ve yoksullar bu kez aydınları beklemeyecek. El yordamıyla, kıra döke belki, kendilerine gelecekler.

Ebu Zerr ve Aybar
Ebu Zerr’in hesap soruşu gibi olacak bu. Aybar’a ait olduğunu hatırlamadıklar ı, bilmedikleri sözleri söyleyecekler. “Bahçe sahiplerinden” başlayacaklar küfretmeye, lüks İslami hayattan devam edecekler. Orta sınıfın terbiyeli ve ürkek siyasetinden başlayacaklar saydırmaya takır takır, yeni siyasi elitin ikiyüzlülüğüyle bitirecekler sözlerini. Sadece eşitlik isteyecekler. İnsanca bir yaşam ve hastane kapılarında ölmemek. Evet, böyle olacak. Siz bu yazıyı hatırlamayacaks ınız belki, ama böyle olacak. Göreceksiniz.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile