İhsan Eliaçık diye bir yazar Popüler
Makale
İhsan Eliaçık'ın adını Ahmet Hakan'ın bir yazısından öğrendim. Sonra da dün akşam Skytürk'te yayınlanan bir programda konuşmasını dinledim. Eliaçık tip olarak Eser Karakaş'a çok benzemekle birlikte, bırakın liberal olmayı; dinlediğim, okuduğum herhangi bir islamcıya dahi hiç benzemiyordu.
Son zamanlarda İslami kesimden görüş ifade eden insanlar ya İsmet Özel, Cüppeli Ahmet türünden "freak" şahsiyetler ya da Star, Zaman, Yeni Şafak gibi cemaate bağlı "reel politikerler" oldukları için ve Türkiye'de islamcı kesimin bire bir sağcılıkla özdeşleşmiş bir kimliği olageldiği için, İhsan Eliaçık bütün bunların dışında durmasıyla, yalan yok, ilgimi uyandırdı.
Eliaçık, İslam tarihinde eşitliğin peşinde koşup yoksulluğun yok edilmesinin savunucusu olan Ebuzer adlı şahsiyetin düşünsel takibini yaptığını söylüyor. Bununla da kalmayıp, sosyalizmin İslami düşünceye yakın olduğu ekleyip “İslam abdestli kapitalizm üretmek için var değildir" diyor.
Bana açıkçası çok ilginç geldi. İlginç geldi, çünkü uzunca bir süredir İslami kesimin içinden nasıl olur da "sol bir damarın" çıkmadığını merak ederdim. Eliaçık kendisine solcu demiyor, "sadece müslüman" olduğunu söylüyor kuşkusuz ama tıka basa yemekten secdeye varamayan bir İslamcı zengin kuşağının ve bir yanıyla her zaman ırkçılığa varan bir milliyetçiliğe kapılabilen bir çizginin dışında Müslüman olarak varolma gayretini sürdürmesini, bu sağcılık çağında dikkate değer buluyorum.
Bu ülkede ve dünyanın genelinde dindarlar hep yoksul insanlar içinden çıktı. Dindarların isyankarlaşmaması ise yine dinin eliyle sağlandı. Eliaçık bunu sorunsallaştıran bir düşünür. Dayanaklarımız birbirinden farklı olsa da benzer bir dünyanın hayalini kurduğumuz his ve düşüncesine kapıldım açıkçası.
Başta İslamiyet olmak üzere bütün dinleri düşman gören “militan ateist” arkadaşlarımız da dahil, bu yazarın ilgi uyandıracağını düşündüğüm için bir yazısını paylaşıyorum.
“BİR MİLYAR İNSAN HANGİ SUÇUNDAN DOLAYI AÇ?”
16 Ekim Dünya Gıda Günü nedeniyle BM haberi:
“Birleşmiş Milletler (BM) dünyada açlık sorunu yaşayan insan sayısının 1 milyarı geçtiğini açıkladı. BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile Dünya Gıda Programı’na (WFP) yayınladıkları ortak raporda, dünyada açlıkla mücadele eden insan sayısının, 2009 yılında 100 milyon artarak, 1 milyar 20 milyona ulaştığını bildirdi. Raporda, bu sayının son 40 yıldaki en yüksek aç sayısı olduğu ifade edildi. FAO Genel Sekreteri Jacques Diouf rapor açıklanırken, ‘Aç insanların sayısındaki artış tahammül edilemez noktada’ dedi. Diouf, ‘Açlık sorunun yok edilmesi için ekonomik ve teknik olanaklarımız var, ancak açlığı sonsuza kadar yok etmek için eksik olan siyasi iradedir’ diye konuştu…”
Görüldüğü gibi 1 milyar 20 milyon insan “yeryüzünün” sokaklarında aç dolaşıyor.
Oysa kıssaların anasında ne deniyordu: “Orada (yeryüzünde) aç kalmazsınız, çıplak olmazsınız, susuzluk çekmezsiniz, güneşin sıcağında yanmazsınız.” (Taha; 118-119)
Yani “yasak ağaçlardan” (adam öldürmek, hırsızlık, yolsuzluk, fuhuş, zulüm, işgal, şiddet, sömürü vb.) yediğiniz takdirde açlık, çıplaklık, susuzluk, yanma; ateş, kaos ve krizden kurtulamazsınız…
Bunlar olmadığı takdirde yeryüzü sizin için “cennet” aksi halde “cehennem” olur…
Yeryüzünün cennete veya cehenneme çevrilmesi bizim kendi ellerimizle yaptıklarımızdan dolayıdır…
Her kim her sabah üzerine güneşin yeniden doğduğu, çiçeklerin açtığı, nehirlerin aktığı, kuzuların melediği, kuşların uçuştuğu, insanların cıvıldadığı bu yeryüzü cennetini “yasak ağaçlara” dokunarak “cehenneme” çevirirse ettiğini bulacaktır. Her kim de cehenneme çevrilmiş yeryüzünü tekrar cennete dönüştürmek için çalışırsa karşılığını eksiksiz bulacaktır…
***
İşte dünyaya böylesi bir bakışa Ali Şeriati “Tevhidî Dünya Görüşü” diyor.
Yani kozmosu bir ve bütün halinde kavrama, yeryüzünü bir ve bütün halinde kavrama, insanlığın bir ve bütün olduğuna; renk, ırk, kavmiyet, milliyet, cinsiyet, mülkiyet bakımından Allah’ın önünde eşit ve özgür olduğuna inanma…
Tüm insanlığı Ehlullah (Allah’ın ailesi) gibi görme…
Buradan bakılınca tevhid ve şirk bu birlik ve bütünlükle ilgili olur.
İnsanları renk, ırk, kavmiyet, milliyet, cinsiyet ve mülkiyet bakımından ayıran ve parçalayanlar Allah’a (bire/bütüne) şirk koşmuş olurlar.
Burada “Allah” teolojik bir kavram değil; bilakis sosyolojik ve antropolojik bir kavrayıştır. Hasan Hanefi’nin dediği gibi Kur’an’a baktığımızda Allah’ın kendisini teorik değil; “pratik” bir düzeye yerleştirdiğini görürüz. Allah bir logos değil; fakat daima bir fiil halindedir. Allah, akılla kavranabilen bir obje, bir fikir, bir kategori değil; fakat bir “davranış” ve “vaziyet alış”tır. Allah, tanımlamadan uzak fakat varlığın yanında olup epistemolojiye değil ontolojiye dahildir.
Bu durumda diyebiliriz ki “Allah” insanların dünyasında ihtiyaç, umut ve arayışlarda ortaya çıkmaktadır. Muhammed’in Allah’tan aldığı okyanustan kabına dolan kadardır. İhtiyacınız, umudunuz ve arayışınız oranında kabınızı doldurabilmektesiniz. Siz ihtiyaç hissetmez, umut bağlamaz ve aramazsanız kabınız bomboş olacaktır. Yani dışınızda değil; içinizde Allah yok demektir. Kör açısından güneş neyse ihtiyaçsız, dertsiz, umutsuz ve arayışsız biri için de Allah odur…
Madem Allah ihtiyaç, dert, umut ve arayış oranında insanların dünyasında tecelli ediyor, şu halde, Allah insanın en temel ihtiyacı neyse onun arayışında görünür (müzahir) oluyor. Bu ise, kıssaların anasında değinilen açın, çıplağın, susuzun ve yanan adamın arayışında ortaya çıkıyor. Demek ki Allah açın, çıplağın, (maddi ve manevi) susuzun ve yanan adamın ruhu ve umudu olarak inkışaf ediyor; yani keşf ve müşahade olunuyor. (‘Fakirin neyi var Allah’tan başka’ veya ‘Umut fakirin ekmeğidir’)…
Kanımca bunun böyle olmasını Allah istemiş görünmektedir. Sanki insanların dünyasında dipten gelen bir arayış dalgası halinde müzahir (kural, ilke ve değerleriyle görünür hale gelen) olmak istemektedir…
Bu nedenle tarih boyunca peygamberlerin hep yoksulun, “açın, çıplağın, susuzun ve güneşin sıcağında yanan” adamın sesi ve soluğu olarak ortaya çıktığını görüyoruz.
Ne garip bir cilvedir ki yoksulların ve açların sesi olmak tarihte ilk defa modern çağda materyalist ve ‘Allah’sız’ bir ideolojiye kalmıştır. Bu nedenle de tutmuyor. Çünkü eşitlik söylemi biraz “irrasyonel’ ve fakat imkansız değildir. İnsanoğlunu, dünyanın acımasız dönen çarkı karşısında, ancak bitmek tükenmek bilmeyen derin bir maneviyatla beslenen adalet özlemi ve eşitlik arayışı ayakta tutabilir. Aksi halde teker teker yıkılır ve teslim olur. Kuşaklar boyu süremez. ‘Mümkün gerçekten daha fazla gerçektir.’
***
Bu nedenlerledir ki “yeryüzünde 1 milyar aç” meselesi her şeyden önce “Allah” davası ile ilgilidir. Kur’an perspektifinden bakarsak bu tevhid-şirk konusuna girer. Çünkü Kur’an’da şirk kavramının geçtiği ilk yer “Bahçe sahipleri” kıssasıdır. “Keşke Rabbime şirk koşmasıydım” diyen Bahçe sahibi zengin dindarlık iddiasında ve fakat bahçesine (sermayesine/tarlasına/parasına/mülküne) tapmaktaydı.
Demek ki bugün peygamber gelse, 14 asır önce “Bu kız çocukları hangi suçundan dolayı öldürüldü?” diye çağa seslendiği gibi, bugün olsa “1 milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” diye soracaktı. Gelen ilk ayetler buradan başlayacaktı. Allah ilk buradan çağa seslenecek, yoksulların ve açların lehine, mülk sahiplerinin ise aleyhine olarak tarihin akışına müdahil olacaktı.
İlk 23 surede o günün 9 büyük mülk sahibi kabile ağasını; Velid bin Muğire, Umeyye bin Halef, Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Ebu Leheb, Utbe bin Rabia, Ebu Amr es-Sakafi vb. eleştirerek işe başladığı gibi başlayacaktı. Çünkü bunlar bir tanrıya inanan, namazında niyazında insanlardı. Kabe’nin yeniden yapımında Velid bin Muğire ‘haram para getirilmemesini’ istemişti… Ebu Cehil beş vakit (evet beş vakit) namaz kılıyordu. ‘Vay o namaz kılanların haline’ ayetinin yer aldığı Maun suresi onun hakkında nazil olmuştu…Bunların çoğu Kabe’yi yedi defa tavaf eder, cünüp olunca boy abdesti alır, Ramazan ayında oruç tutarlardı… (İbn Habib’in el-Muhabber adlı eseri cahile dönemi Araplarının dini hayatına dair çok kıymetli bilgilerle doludur. Oradan anlaşılıyor ki İslam’da dini ibadetlerin (nusuk) hiç birisi yeni değildi; hepsini başta yukarıdaki elebaşılar olmak üzere cahiliye Arapları yapıyordu.)
Demek ki bugün olsa, örneğin, Türkiye’nin en zengin 9 büyük ailesini; Koç ailesi (6 milyar dolar üzeri), Sabancı ailesi (6 milyar dolar üzeri), Şahenk ailesi (5-6 milyar dolar), Ülker ailesi (5-6 milyar dolar), Doğan ailesi (4-5 milyar dolar), Tara ailesi (4-5 milyar dolar), Eczacıbaşı ailesi (3-4 milyar dolar), Yazıcı ailesi (3-4 milyar dolar), Dinçkök ailesi (3-4 milyar dolar) gibi büyük mülk sahiplerini aynı onları eleştirdiği gibi eleştirerek “ilk mesajlar” başlayacaktı…
Aynı şekilde yeryüzünün 9 büyük mülk sahibini; Warren Buffett (Yatırımcı/62 milyar dolar), Carlos Slim Helu (Telekom/ 60 milyar dolar), Bill Gates (Microsoft/58 milyar dolar), Lakshmi Mittal (Çelik/ 45 milyar dolar), Ingvar Kamprad (Ikea/31 milyar dolar), KP Singh (Gayrimenkul/ 30 milyar dolar), Oleg Deripaska (Aluminyum/28 milyar dolar) eleştirerek küresel çapta “ilk mesajlar” başlayacaktı…
Çünkü çağımızın yerel ve küresel çapta “Bahçe sahipleri” bunlar ve bunların “zuhruf”una (altına, paraya, lükse, şatafata) özenen daha yüzlercesidir…
Bunlara sorsan önceki çağlarda olduğu gibi “Mallarımız üzerinde dilediğimiz gibi hareket edemeyeceğimizi sana namazın mı emrediyor ey Şuayb?” (Hud; 87) diyecekler, “İsterse Allah’ın doyuracağı kimseleri mi biz mi doyuracağız?” (Yasin; 47) diye mustağnileşecekler, “Yanlarındaki ile eşit hale gelmekten” (Nahl;71) ödleri kopacak ve “Zenginliği kendi aralarında dönüp dolanan bir devlete” (Haşr; 4) dönüştürdükleri için onu korumak için her yola başvuracaklardır.
Bunun böyle olacağını görmemek için Kur’an’ı teberrürken ve ölülerin arkasından okuyup durmak lazımdır (!).
***
İşte çağın peygamberâne misyonu bunların karşısına dikilip “Lehu’l-mülk” diyen söylemdir.Yani Mülk Allah’ın (herkesin/kamunun) dur. Allah’ın toprağı, suyu, merası, otlağı, bağı, bahçesi, doğalgazı, petrolü, alimunyumu insanlığın ortak mülküdür. Bunlar üzerinde tekel oluşturulamaz, adilce paylaşılmalıdır. Hiç kimse tek başına bunların baronu ve ağası olamamalıdır.
BM raporlarına göre Afrika kıtasındaki açlık sorununu çözmek için 40 milyar dolara ihtiyaç var. Yukarıdaki listeye bakın, örneğin ilk sıradaki Warren Buffett’in tek başına serveti 62 milyar dolar!
Ee mesele gayet açık değil mi?
Yeryüzünde 1 milyar insan aç dolaşıyor, öte yandan bir adam tek başına bir kıtanın açlık sorununu çözecek servete sahip!
Bugün peygamber olsa işe “1 milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” diye sorarak başlardı ne demek anlaşılıyor olmalı…
Çünkü Kur’an’dan okuduğuma göre söylüyorum, Allah’ı en çok rahatsız eden şey kendi yarattığı dünyası üzerinde “aç, çıplak, susuz ve güneşin sıcağında yanan” insanların bulunmasıdır. Tevhid açısından birinci ve ilk mesele budur. Yeryüzünde dikili putlar bile sonraki meseledir. Çünkü “put” dediğiniz açların ve yoksulların emeği ve alınteri üzerine dikilen şeydir.
Allah’ı en çok hoşnut eden şey ise, zenginler ve yoksullar arasındaki uçurumun giderildiğinin görülmesidir. Yeryüzünün bütün tapınaklarından yükselen ayinler, okunan dualar, kesilen kurbanlar bile bundan daha önemli değildir.
Madem Allah insanların ihtiyacı, umudu ve arayışında müzahir oluyor, kurtarıcı beklemeye ne gerek var? Umudu ve arayışı diri tutmak, canlandırmak, yaymak ve örgütlemek Allah’ın gören gözü, işiten kulağı ve yürüyen ayağa olmak demek değil mi?
Ve bu hemen yanı başımızdan başlamalı değil mi?
“1 milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” sorusu, bu nedenle çağın insanî ve ilahî sorusudur. “Bu kız çocukları hangi suçundan dolayı diri diri gömüldü?” sorusunun çağa tercümesidir.
“Yaşayan Kur’an” çağa bu soruyu sorar, peşine düşer, dava eder.
Ta ki son aç doyuruluna, son çıplak giydirilene, son susuz suya kavuşana, son yangın söndürülene kadar… Ve bunlara neden olanlar alaşağı edilene kadar…
Üye eleştirileri
-
2010-01-08 14:34:45 |Publisher| erdem_ozcan
-
2010-01-08 20:28:59 |Administrator| guclu

Çok güzel bir fıkra.
Doktor Hikmet Kıvılcımlı'nın İslami terminolojiyi dahil ettiği tarihi bir konuşması vardır. Mazrufa değil de zarfa bir bakın öncelikle:
http://www.onergurcan.org/hikmet kivilcimli/eyup.html
Bu da Mihri Belli'den:
http://yenisafak.com.tr/arsiv/2000/Ocak/02/g3.html
" Biz dindar değiliz ama din düşmanlığı da yapmayız. Başından beri şunu söylemekteyiz: Bu ülkede namaz kılanla kılmayan omuz omuza vermedikçe bir yere varılamaz."
Hiçkimse ne Doktor'a ne de Belli'ye dindar diyemez sanırım. Dini kullanmak gibi bir niyetlerinin olabileceğini de düşünen olmayacaktır. Amaç dert anlatmaksa, örnekleri çeşitli şekillerde ve farklı tarzlarda verebilirsiniz.
-
2010-01-07 20:22:44 |Administrator| AliOsman

Konu islam ve sol olunca, sol tarafından genel anlayış 'Yeşil Sosyalizm' temayüllü oluyor. Birileri yeşil bir sosyalizm derdinde ise bu benim ancak ilgi ile takip edeceğim ama kendimi içinde hissedemeyeceğim bir hareket olabilir. Lakin mevzu, sosyalist birinin aynı zamannda inanan hatta dindar olması olunca işin rengi bayağı bir değişiyor. Yani temel referans islam değil, sosyalizm olunca... Ha denilebilir ki 'elinden alan mı var, adam/kadın sosyalistken camiye gitmek istedi de engel olan mı çıktı ? Lakin sol adına durumun bu kadar mahsum olduğunu düşünmüyorum. Bu konuda hepimizin muhtelif tecrübeleri olmuştur. Vatandaş sola bir şekilde sempati duyar ve sol çevresi tarafından neredeyse ilk tanıştırıldığı kavram ateizmdir. Solcu olmadan önce sağlam bir ateist tezgahtan geçilmemesi nerdeyse mümkün değildir. İstisnalar vardır ama ismi üstünde istisnadır işte... Bu anlamda agnostik düşüncenin sorunu bir parça olsun çözebileceği, en azından 'akan kanın' miktarını azaltabileceğini düşünüyorum. Yoksul/zengin, sınıfsal çelişkiler, ücretsiz sağlık ve eğitim gibi temel olabilecek konuların inanan ve inanmayan olarak farklı algılanması gibi bir şey olmayacağına göre bu meselenein temel bir mesele gibi her daim ısıtılması, bence solu yaşadığı toplumdan uzaklaştırıyor hatta kopma noktası getiren temel unsurlardan biri haline geliyor.
-
2010-01-07 20:06:04 |Administrator| guclu

Sevgili Erdem,
Çok güzel bir yorum yazmışsın.
Benim genel yaklaşımım İslamiyet içinde sol bir damar bulmak değil, buna ne gücüm yeter ne de buna yetecek bir fikri donanıma on sene uğraşsam ulaşabilirim. Derdim, müslümanların DA, İslami duyarlılığı yüksek olan insanların DA kendilerini içinde kabul edebilecekleri sosyalist bir varoluş, bir formasyon oluştulabilir Mİ? Yani bir istekten öte bir merak. Çünkü toplumumuzun çok önemli bir kısmı en azından kültürel olarak müslüman insanlardan oluşuyor, islamiyete ait değerleri bir biçimde gündelik yaşam pratiklerine girmiş vaziyette ve politika yapacaksanız, toplumu ve dünyayı dönüştürecekseniz bunu kaale almak zorundasınız. Bunun, İslamiyetten bir medet ummakla uzaktan yakından ilgisi yok. Toplumun solculaşması için ön koşulun ateistleşme veya en azından dinsizleşmek olduğunu falan düşünmüyorsanız, bu toplumdaki geleneksel değerlerle en azından bir muhabbete girmeyi istemeniz gerekiyor. Bu geleneksel değerlerin ille de sizi durdurması gerekmediğini düşünüyorum. Bundan kırk sene önce tüm Anadolu'daki her köye en az bir tane Dev-Gençli girmişti ve köylülük gibi nispeten tutucu ve geri bir toplumsal tabakadan dahi çoğunlukla nötr ve pozitif bir reaksiyon alınmıştı. Çünkü nasıl davranılması gerektiğine, insanların neye inandıklarına dikkat edilmişti.
Eliaçık solcu olmamakla birlikte, kendimizi topluma anlatmaya çalıştığımızda bizi diğerlerine göre daha can kulağıyla dinleyecek biri. Çünkü sınıfsal farklılık, toplumsal eşitsizlik adamın da derdi. Bunu çok farklı bir gerekçeyle istediğini tabi ki farkedelim ama bu tür bir derdi olmayan Kemalistlere gösterdiğimiz sabır ve iyiniyeti de ondan ve benzer niyet taşıyanlardan da esirgemeyelim diyorum sadece. Yoksa, İslami düşünceden takviye yapalım gibi bir düşünce aklımdan geçmiyor. "Velev ki" geçtiğini farzedelim, bunu kendi içinde tutarlı bir düşünce sistematiği içinde yapabiliyorsak, neden olmasın? Melezleşmeye kafadan negatif bir değer atfetmeyen sol düşüncenin İslam'ı "inferior" olarak görmesine şahsen anlam veremiyorum.
-
2010-01-07 18:42:22 |Publisher| erdem_ozcan

Sevgili Güçlü Kuvvetli;
Uzun yıllardan beri İslami düşünceye sahip bir çok yazar, mal bulmuş mağribinin heyecanıyla,temsil ettiği düşüncenin doğruluğunu sağlamlaştırmak ve bunu yeni bir buluş olarak bunları sunmayı maharet sayarak, en baştan reddettiği farklı düşünce dizgesinden alıntılar yaparak düşüncelerindeki boş alanları doldurmaya çalışmaktadırlar. Buna biz de amenna diyoruz. Ancak, bu dizgenin işlerine gelmeyen yönlerini gözlerden kaçırarak, kırparak, kısaltarak ve hakkını teslim etmeden itibarsızlaştırarak yapmaktadırlar. Benzerliklerini ise kendi düşünceleriyle birleştirme eğiliminde olmalarını, yine de kendi adlarına bir ilerleme sayıyoruz. Çağımız öyle bir çağ ki, bu çağ “akıl ve bilimi” yarım yamalak olsa bile kendi çıkarları doğrultusunda keyfi ve aptalca kullanma zorunluluğunu her kesime şart koşuyor; böylece bilim büyücüleri itibarlı alim, şartlatanlar akil adamlar ve meczuplar saygın birer mecnun olabiliyor. Yeter ki saçma sapan her şeyin içine bir kıdım akıl koyun, hemen kendinizi dikkat çekici, ciddi ve vakur bir inandırıcılığa büründürebilirsiniz.
Kastettiğim; belirli kesimce “İslamın ve sosyalizm”e ne kadar benzediği yönünde ilgi uyandıran akıl yürütmelerdir. Bunu hem sağdan ve hem de soldan her iki kesim çoklukla şimdi moda halinde yapıyorlar. Tezahürleri “müslüman solculuk” isminde kavramlar ortaya çıkıyor. Bir ABD’li gazetecinin veciz sözünü değiştirerek söyle veriyorum, “Müslümanlıkla ile sosyalizm arasındaki fark Pepsi ile Coca Cola arasındaki fark kadar yakındır artık.”
Bu doğrultuda söylem ve çabalar, hani şu ezik, kişiliksiz, söylem hastalığına tutulmuş ama yine de düşünceleri kendi içinde tutarlı ve içten olan besleme aydın “Baba Trofimoviç” tipinin ağzından haykırılan “kırkyıllık CİNAS!” benzetmesiyle anlatılmak istenilenleri bana hatırlatıyor. Veya bizim, onların daha iyi anlayacağı şekilde “bir asırlık TEVİL” deyip, lafı dolandırmadan, yorumlamadan başka anlamlara götüremeyeceğimiz gibi.
Tarihe şöyle kısa bir göz atmamız ve kafası karışıklara aşağıdakileri hatırlatmak artık bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor.
Çünkü onlara göre “Tarih” bir anılar bütünüdür. Sadece utkun ve güzel hatıraların nostaljisi olarak tarihe bakıyorlar, içlerini titreten, onlara buruk keyfler yaşatan tarih nostaljisi!
Halbuki, tarihin bir yasası olduğunu ve bu yasanın tamamen maddi koşullara bağlı olarak tarihin ilerlediğini hep unutuyorlar. Veya kasten unutmak istiyorlar.
Yaygınca bilindiği üzere Kuran’da;
“Mülkün gerçek sahibi Allah’tır” hükmü amirdir.
Mealen; “İnsanlar fayda üretme adına bu mülkün geçici bekçileridir, daha doğrusu Allah adına kullanılmadığı takdirde bu tasarruf ellerinden alınacaktır” şeklinde Sn. Eliaçık’giller bu hükmünün anlamını teville daha da ileriye götürebilmektedirler.
İslam dünyasında Allahın yeryüzündeki iradesinin temsilcisi olan halife, emir kral ve padişahlar bu mülkün tasarrufunu Allah adına sadece kendi ellerinde bulundurduğu inancını Kuranı delil göstererek savlarlar.
Mülk eğer topraksa-gerçekte de öyledir, ilahi emre uyarak, iktidarı sadece kendi elinde toplayan hanedanın dışında hiçbir sınıfın mülkiyet hakkına sahip olmasına izin verilmemiştir.
Ve bu sebeple İslam topraklarında hanedanın altında, batıda olduğu gibi, kendi mülkiyet büyüklüklerinden güç alan ve kendi yönetimleri içinde otonom, imtiyazlı bürokratik hiyeraşiler şeklinde hanedana bağlı sınıflar ortaya çıkamıyor. Tarih, farklı düşünce iklimlerinde, birbirinden farklı süreçlerde ve farklı doğrultularda ilerliyor.
Gerisini artık biliyoruz. Özetle yine devam ediyorum.
Mülk dünyevi olarak sahiplenmeyince işletilemiyor. İşletilemediği için sınıflar ortaya çıkamıyor, sınıflarlar ortaya çıkamayınca, çelişkiler yaratılamıyor, çelişme ve gelişmenin birbirini var eden bütünlüğü bu hükümle koparılıyor, ilerlemenin (kültürel ve ekonomik gelişim) bir yasası olarak da bir işlevi kalmıyor, güdükleşiyor ve kendi tarihlerini bir türlü ileriye götürmenin en büyük aracından kendi kendilerini yoksun bırakan ve kendini yenileyemeyen bir İslam pratiği ve tarihi karşımıza çıkıyor. İktidar mücadelesi sadece, hanedan mensupları arasında güç kavgası olarak, saray mensupları ve onların ordudaki taraftarlarının kavgası şeklinde, bir klikler dövüşü olarak yüzyıllardan beri yinelenerek devam ediyor.
Ve böylece Allahın yeryüzündeki temsilcisinin KULU ve TEBASI olan kimliksiz, ünvansız, rüştünü ispatlayamayan, sırtlarında efendisinin kırbacı eksik olmayan Müslümanlar yetkin ve donanımlı bir bireye dönüşemiyorlar.
Ama yine de;
“Mülkün gerçek sahibidir Allahtır” hükmü cazibesini yüzyıllarca yıkıcı bir şekilde devam ettiriyor.
İnsanlığı zulüm altında inim inip inleten çok tanrılı imparatorlukların (Mısır ve Roma) çıkar, değer ve kültür gelenekleri doğrultusunda oluşturulan mülkiyet, miras ve veraset hukuk anlayışının getirdiği uygulamaları yıkan bir düşünce değil mi? İnsanlığın o güne kadar duymadığı, aklına bile getirmekten korktuğu en sarsıcı ve dönüştürücü sese dönüşen bir düşünce.
İnsanlık tarihinde belki de ilk kez bir mesajda, imtiyazlı ve despot ademlerin elindeki mülkiyet hakkı sorgulanıyor ve iddia ettiği üzere göklerdeki daha güçlü sahibinin inayet ve vesayetine mülkiyet hakkı bırakılıyor. Yalnız ayrıcalıklı bir farkla, daha doğrusu büyük ve cazip bir bonusla bu hak sahibine terk ediliyor. Biliyoruz ki, ticarette sürüm “bir alana bir bedava stratejisi”yle artırılabiliyor. İslamın başlangıçta bizleri hayrete düşüren ve düşündüren yayılma hızı ve genişleme stratejisinin bedava kısmını, her din de olduğu gibi, daha büyük bir ödülle ödüllendirileceğiniz eşsiz ve benzersiz hazların yaşanacağı cennet tasvirleri oluşturuyor.
Peki, insanlığın 7 yüzyıldaki durumu nedir? Batıda batmış ve genişlemesinin en son sınırına dayanmış bir Roma, güneyde Romanın iliklerine kadar sömürdüğü ve posasını çıkardığı sönmüş bir uygarlık olarak Mısır, Ön Asya’da Roma artığı can çekişmekte olan bir Bizans, kölelik düzeni, kavim göçleri, istilalar, savaşlar, habire yıkılan ve yerine kurulan devletler, v.s v.s.
Bu yüzyıla kadar, insanlığa, yine umutsuz ve çaresizce gözlerini yukarıya kaldırmaktan başka bir seçenek bırakılmıyor. Tıpkı Scivinşki’nin “QUA VADİS” romanında betimlendiği üzere, kolezyumda manyak Neron tarafından aslanlara parçalatılan ilk Hıristiyanların başı göklere çevrilmiş bir halde, sessiz bir kuzu masumiyetini anıştıran huzurlu kurbanlar olarak, kanları fışkırırken bile kurtarıcılarını bekliyorlar.
Ve İslamın sesi duyuluyor daha doğrusu imdada yetişiyor…..
İslam düşüncesinin, hem de 200 sene gibi kısa bir süre içerisinde, kılıç kullanmadan (bu tartıma konusudur) Mekke gibi fakir bir çöl diyarlarından başlayıp, tüm Arap yarımadası, tüm Afrika, Granada uç Avrupa, Mezopotamya, Kafkaslar, Önasya ve Hint illerine kadar ışık hızıyla yayılıp, kabul görmesi ve taraftar bulması başka hiç birşeyle açıklanamıyor. İnsanlık tarihinde bu kadar kısa bir sürede bu hızlı yayılan bir düşünce yok. Kadim dinler ve tüm inanışlar, tüm maddi hayat bir çırpıda ters yüz oluyor… İslamın büyük dönüştürücü devrimine yol açıyor.
Diğer taraftan İslam dini, diğer dinlere göre çok basit, anlaşılabilir, karmaşasız ve ritüelleri kolay ve ekonomik olduğu ölçüde bir o kadar da rasyonel bir dindir. Kendini anlatmak için ruhbana, papaya, metropolite, kardinale, piskoposa, rahibe, papaza ve haham gibi hiyeraşik adamlara ihtiyaç duymaz, bunların hepsini tasfiye eder, sadece bir imamı vardır (çoğu yerde ona bile ihtiyaç duyulmaz). Ancak İslam dünyasındaki büyük kırılmalar imamın kim olacağı ve kimin soyundan geleceği konusundaki kavgalar nedeniyle olmuştur.
Roma ve Ordodoks kiliseleri gibi dünyevi gücü tek elde toplamış organizasyonel merkezleri yoktur, orijinal düşünce zaten buna da izin verilmez, ancak bayraktarlık yapacak hilafet makamı gibi bu tip merkezleri inşaa çalışmaları da hep başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Dağınıklık hat safhadadır. Akaid ve iman, tekrar birleşmemek üzere bin fırkaya bölünmüştür .
Günümüzde bir merkez kurma ve inşası çabaları yok değil. Düşünsel planda, ipleri hep elinde tutan, dünya İslam hareketini izleyen ve yönlendiren, işbirlikçilerini yaratan merkezler zaten vardı, ilk önceleri İngiltere’de, şimdi ise bu merkez Atlantik ötesindedir.
İslam şu an yabancı eller tarafından tekrar kodifiye ediliyor. Kodifikasyona karşı, özelikle orta- üst aydın sınıfın temsilcisi, orijinal Medine ruhunun hayalci militan kadroları var gücüyle, bu merkezlere karşı ölümüne direniyorlar.
Son söz; yanlış hatırlamıyorsam Volterin dediği gibi “İsa’nın imparatorluğu en kanlı imparatorluk” olmaya uzun yıllar daha devam edecek gibi görünüyor.
Selamlar ve sevgiler
-
2010-01-05 12:23:18 |Administrator| guclu

Sevgili Erdem,
Konu hakkında bilgili bir arkadaşa rastlamaktan çok mutlu oldum. Uygun bir zamanda, eğer istersen tabi ki, İslamiyet, İslamcı hareket AKP vs hakkında yazabilirsen ya da daha önceki tartışmalara katkıda bulunabilirsen hepimiz açısından yararlı olacaktır diye düşünüyorum.
İslamcı kesimin yekpare olmadığını biliyorum ama neredeyse tamamının "sağcı" olduğu hakkında bir önkabulüm var; aslında Eliaçık'ın yazıları bu önkabulü sarsabilecek niteliğe de sahip ama bu görüşler söz konusu grubun yüzde kaçını bağlar, asıl mesele bu.Eliaçık'ın yazılarının altında çıkan bazı okuyucu yorumları da aslında benzer görüşlerin belki de "alttan alta" dile getirildiğini de gösteriyor olabilir.
Türkiye'deki İslamcı hareket oldukça milliyetçi ve hatta ırkçı tonlara sahip. Yabancı düşmanlığı, gayrımüslimlere duyulan tepki ve antikomünizm bakımından faşistlerle ortak paydada buluşabiliyorlar. Yorumum politik bazlı kuşkusuz. İdeolojik ve fikri bazda çeşitli ekoller mevcuttur mutlaka. Ama bu konu beni aşar, ben sosyalist hareketin kendi tarihi ve iç nüansları konusunda yıllardır okuduğum, bu meseleyi öğrenmeye çalıştığım halde yeterli görmüyorum kendimi, İslamcılar büsbütün aşar.
İhsan Eliaçık oldukça politik içerikli yazıyor ve bana ilginç gelen de bu durum. Adam başka bir duruş sergilemeye çalışıyor. Kendisini izlemeye çalışacağım bundan sonra.
-
2010-01-04 21:31:53 |Publisher| erdem_ozcan

İhsan Eliaçık'ın bir çok yazısını okumuştum. www.haber10.com'da halen yazılarına devam ediyor. İslamda mutezile-akılcılık ekolünün temsilcisidir. Muhammed İkbal ve İran islam devriminin baş ideologlarından Dr. Ali Şeriati'nin (mollalar tarafından suikastla katledilmiştir. ifadesi yanlıştır. DÜZELTİYORUM ŞAHIN GİZLİ SERVİSİ SAVAK TARAFINDAN) çizgisindedir. Herşeyden önce anti-emparyalisttir. Namusludur. Gençlik dönemlerinde İran devriminin ateşli savunucusu ve darkafalı bir militanı olduğunu ve sistemi beğenmeyip İran'da yaşadığını kendisi söyler. Dönmüştür. Ancak yumuşak bir kavisle ve göze batmayacak şekilde şia imamet ideolojisinden evrensel sünni anlayışa yönenelmiştir. Her yönüyle islam kaynaklarını ve eserlerini okur. Özetle islamcı ütopik, bilgili ve reaksiyonerdir. Şunu unutur; asrı-saadet devrinin peygamberiyle birlikte aynı havası soluyanlarının seleflerinin üçünün cinayetle katledildiğini....
Katolikler "salvation is under catholic church" derler ya, bizimkilerin de misyonu ve sloganları farklı değildir. İdraki kıt safdil avam "huzurun islamda" olduğunu sıklıkla ifadererek şükrederler.
ve Sn. Eliaçık gibi havaslar ise söylemini bir üst basamağa çıkararak "kurtuluş islamdadır" deyip huzursuzluk teorileri geliştirirler.
Necm suresi 39.ayetten cevap vermek daha doğru olacaktır. Tek cümlelik bir ayet. "Bilsinki insan için kendi yaptığından başka bir şey yoktur"Feylosof Rıza Tevik'in sözüyle bitiriyorum. "Avamın bilimi din, havasın dini ise bilimdir"
selamlar ve saygılar
Yorumlar
Doktor Hikmet Kıvılcımlı'nın İslami terminolojiyi dahil ettiği tarihi bir konuşması vardır. Mazrufa değil de zarfa bir bakın öncelikle:
http://www.onergurcan.org/hikmet kivilcimli/eyup.html
Bu da Mihri Belli'den:
http://yenisafak.com.tr/arsiv/2000/Ocak/02/g3.html
" Biz dindar değiliz ama din düşmanlığı da yapmayız. Başından beri şunu söylemekteyiz: Bu ülkede namaz kılanla kılmayan omuz omuza vermedikçe bir yere varılamaz."
Hiçkimse ne Doktor'a ne de Belli'ye dindar diyemez sanırım. Dini kullanmak gibi bir niyetlerinin olabileceğini de düşünen olmayacaktır. Amaç dert anlatmaksa, örnekleri çeşitli şekillerde ve farklı tarzlarda verebilirsiniz.
Yaşar Nuri Öztürk Hocadan duyduğum, yukarıdaki argümanı olumlayıcı mahiyette bir fıkrayı aktarıyorum.
Rize’nin küçük bir köyünde AP ve CHP dönemindeki seçim zamanı…Her iki tarafın kanaat önderleri oy miktarlarının eşit olduğu sonucuna varıyorlar.
Kahve yerinde, hesaplar tekrar yapılıyor.Bir akıl danesi zıpçıktı “seksenlik Fadime ninenin yanına gidilmediğini” ileri sürüyor.
Akşam gizlice her iki taraf Fadime nineyi ikna etmek için evine gidiyorlar.
AP tarafı nine mührü bizim partiye bas ve oyunu bize ver ki seçimi biz kazanalım.
“Uşağım siz hangi tarafsınız”,
“AP”’yiz.
“AP nedir uşağum”
“Allahın Partisi”yiz.
“Çok iyi uşağım” Demek Allah yolunda uğraşıyorsunuz”
“Yalnız ben okuma yazma bilmem”,
“Nine amblemimiz Kırat “Kırata mührünü bas”
“ Kırat nedür”
“Hz. Hamzanın heybetli atudur.”
Sonra CHP’liler. Nine biz geldik. Ula hangi partiden geldiniz.
CHP’den
“CHP nedür”
“Cenabı Hakkın Partisi”
“Ben okuma yazma bilmem”
“O zaman sen altı oka mührü bas”
“Altı ok nedür”
“İmanın şartudur”
Selamlar ve sevgiler.
Çok güzel bir yorum yazmışsın.
Benim genel yaklaşımım İslamiyet içinde sol bir damar bulmak değil, buna ne gücüm yeter ne de buna yetecek bir fikri donanıma on sene uğraşsam ulaşabilirim. Derdim, müslümanların DA, İslami duyarlılığı yüksek olan insanların DA kendilerini içinde kabul edebilecekleri sosyalist bir varoluş, bir formasyon oluştulabilir Mİ? Yani bir istekten öte bir merak. Çünkü toplumumuzun çok önemli bir kısmı en azından kültürel olarak müslüman insanlardan oluşuyor, islamiyete ait değerleri bir biçimde gündelik yaşam pratiklerine girmiş vaziyette ve politika yapacaksanız, toplumu ve dünyayı dönüştüreceksen iz bunu kaale almak zorundasınız. Bunun, İslamiyetten bir medet ummakla uzaktan yakından ilgisi yok. Toplumun solculaşması için ön koşulun ateistleşme veya en azından dinsizleşmek olduğunu falan düşünmüyorsanız , bu toplumdaki geleneksel değerlerle en azından bir muhabbete girmeyi istemeniz gerekiyor. Bu geleneksel değerlerin ille de sizi durdurması gerekmediğini düşünüyorum. Bundan kırk sene önce tüm Anadolu'daki her köye en az bir tane Dev-Gençli girmişti ve köylülük gibi nispeten tutucu ve geri bir toplumsal tabakadan dahi çoğunlukla nötr ve pozitif bir reaksiyon alınmıştı. Çünkü nasıl davranılması gerektiğine, insanların neye inandıklarına dikkat edilmişti.
Eliaçık solcu olmamakla birlikte, kendimizi topluma anlatmaya çalıştığımızda bizi diğerlerine göre daha can kulağıyla dinleyecek biri. Çünkü sınıfsal farklılık, toplumsal eşitsizlik adamın da derdi. Bunu çok farklı bir gerekçeyle istediğini tabi ki farkedelim ama bu tür bir derdi olmayan Kemalistlere gösterdiğimiz sabır ve iyiniyeti de ondan ve benzer niyet taşıyanlardan da esirgemeyelim diyorum sadece. Yoksa, İslami düşünceden takviye yapalım gibi bir düşünce aklımdan geçmiyor. "Velev ki" geçtiğini farzedelim, bunu kendi içinde tutarlı bir düşünce sistematiği içinde yapabiliyorsak, neden olmasın? Melezleşmeye kafadan negatif bir değer atfetmeyen sol düşüncenin İslam'ı "inferior" olarak görmesine şahsen anlam veremiyorum.
Uzun yıllardan beri İslami düşünceye sahip bir çok yazar, mal bulmuş mağribinin heyecanıyla,tem sil ettiği düşüncenin doğruluğunu sağlamlaştırmak ve bunu yeni bir buluş olarak bunları sunmayı maharet sayarak, en baştan reddettiği farklı düşünce dizgesinden alıntılar yaparak düşüncelerindek i boş alanları doldurmaya çalışmaktadırla r. Buna biz de amenna diyoruz. Ancak, bu dizgenin işlerine gelmeyen yönlerini gözlerden kaçırarak, kırparak, kısaltarak ve hakkını teslim etmeden itibarsızlaştır arak yapmaktadırlar. Benzerliklerini ise kendi düşünceleriyle birleştirme eğiliminde olmalarını, yine de kendi adlarına bir ilerleme sayıyoruz. Çağımız öyle bir çağ ki, bu çağ “akıl ve bilimi” yarım yamalak olsa bile kendi çıkarları doğrultusunda keyfi ve aptalca kullanma zorunluluğunu her kesime şart koşuyor; böylece bilim büyücüleri itibarlı alim, şartlatanlar akil adamlar ve meczuplar saygın birer mecnun olabiliyor. Yeter ki saçma sapan her şeyin içine bir kıdım akıl koyun, hemen kendinizi dikkat çekici, ciddi ve vakur bir inandırıcılığa büründürebilirs iniz.
Kastettiğim; belirli kesimce “İslamın ve sosyalizm”e ne kadar benzediği yönünde ilgi uyandıran akıl yürütmelerdir. Bunu hem sağdan ve hem de soldan her iki kesim çoklukla şimdi moda halinde yapıyorlar. Tezahürleri “müslüman solculuk” isminde kavramlar ortaya çıkıyor. Bir ABD’li gazetecinin veciz sözünü değiştirerek söyle veriyorum, “Müslümanlıkla ile sosyalizm arasındaki fark Pepsi ile Coca Cola arasındaki fark kadar yakındır artık.”
Bu doğrultuda söylem ve çabalar, hani şu ezik, kişiliksiz, söylem hastalığına tutulmuş ama yine de düşünceleri kendi içinde tutarlı ve içten olan besleme aydın “Baba Trofimoviç” tipinin ağzından haykırılan “kırkyıllık CİNAS!” benzetmesiyle anlatılmak istenilenleri bana hatırlatıyor. Veya bizim, onların daha iyi anlayacağı şekilde “bir asırlık TEVİL” deyip, lafı dolandırmadan, yorumlamadan başka anlamlara götüremeyeceğim iz gibi.
Tarihe şöyle kısa bir göz atmamız ve kafası karışıklara aşağıdakileri hatırlatmak artık bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor.
Çünkü onlara göre “Tarih” bir anılar bütünüdür. Sadece utkun ve güzel hatıraların nostaljisi olarak tarihe bakıyorlar, içlerini titreten, onlara buruk keyfler yaşatan tarih nostaljisi!
Halbuki, tarihin bir yasası olduğunu ve bu yasanın tamamen maddi koşullara bağlı olarak tarihin ilerlediğini hep unutuyorlar. Veya kasten unutmak istiyorlar.
Yaygınca bilindiği üzere Kuran’da;
“Mülkün gerçek sahibi Allah’tır” hükmü amirdir.
Mealen; “İnsanlar fayda üretme adına bu mülkün geçici bekçileridir, daha doğrusu Allah adına kullanılmadığı takdirde bu tasarruf ellerinden alınacaktır” şeklinde Sn. Eliaçık’giller bu hükmünün anlamını teville daha da ileriye götürebilmekted irler.
İslam dünyasında Allahın yeryüzündeki iradesinin temsilcisi olan halife, emir kral ve padişahlar bu mülkün tasarrufunu Allah adına sadece kendi ellerinde bulundurduğu inancını Kuranı delil göstererek savlarlar.
Mülk eğer topraksa-gerçek te de öyledir, ilahi emre uyarak, iktidarı sadece kendi elinde toplayan hanedanın dışında hiçbir sınıfın mülkiyet hakkına sahip olmasına izin verilmemiştir.
Ve bu sebeple İslam topraklarında hanedanın altında, batıda olduğu gibi, kendi mülkiyet büyüklüklerinde n güç alan ve kendi yönetimleri içinde otonom, imtiyazlı bürokratik hiyeraşiler şeklinde hanedana bağlı sınıflar ortaya çıkamıyor. Tarih, farklı düşünce iklimlerinde, birbirinden farklı süreçlerde ve farklı doğrultularda ilerliyor.
Gerisini artık biliyoruz. Özetle yine devam ediyorum.
Mülk dünyevi olarak sahiplenmeyince işletilemiyor. İşletilemediği için sınıflar ortaya çıkamıyor, sınıflarlar ortaya çıkamayınca, çelişkiler yaratılamıyor, çelişme ve gelişmenin birbirini var eden bütünlüğü bu hükümle koparılıyor, ilerlemenin (kültürel ve ekonomik gelişim) bir yasası olarak da bir işlevi kalmıyor, güdükleşiyor ve kendi tarihlerini bir türlü ileriye götürmenin en büyük aracından kendi kendilerini yoksun bırakan ve kendini yenileyemeyen bir İslam pratiği ve tarihi karşımıza çıkıyor. İktidar mücadelesi sadece, hanedan mensupları arasında güç kavgası olarak, saray mensupları ve onların ordudaki taraftarlarının kavgası şeklinde, bir klikler dövüşü olarak yüzyıllardan beri yinelenerek devam ediyor.
Ve böylece Allahın yeryüzündeki temsilcisinin KULU ve TEBASI olan kimliksiz, ünvansız, rüştünü ispatlayamayan, sırtlarında efendisinin kırbacı eksik olmayan Müslümanlar yetkin ve donanımlı bir bireye dönüşemiyorlar.
Ama yine de;
“Mülkün gerçek sahibidir Allahtır” hükmü cazibesini yüzyıllarca yıkıcı bir şekilde devam ettiriyor.
İnsanlığı zulüm altında inim inip inleten çok tanrılı imparatorluklar ın (Mısır ve Roma) çıkar, değer ve kültür gelenekleri doğrultusunda oluşturulan mülkiyet, miras ve veraset hukuk anlayışının getirdiği uygulamaları yıkan bir düşünce değil mi? İnsanlığın o güne kadar duymadığı, aklına bile getirmekten korktuğu en sarsıcı ve dönüştürücü sese dönüşen bir düşünce.
İnsanlık tarihinde belki de ilk kez bir mesajda, imtiyazlı ve despot ademlerin elindeki mülkiyet hakkı sorgulanıyor ve iddia ettiği üzere göklerdeki daha güçlü sahibinin inayet ve vesayetine mülkiyet hakkı bırakılıyor. Yalnız ayrıcalıklı bir farkla, daha doğrusu büyük ve cazip bir bonusla bu hak sahibine terk ediliyor. Biliyoruz ki, ticarette sürüm “bir alana bir bedava stratejisi”yle artırılabiliyor . İslamın başlangıçta bizleri hayrete düşüren ve düşündüren yayılma hızı ve genişleme stratejisinin bedava kısmını, her din de olduğu gibi, daha büyük bir ödülle ödüllendirilece ğiniz eşsiz ve benzersiz hazların yaşanacağı cennet tasvirleri oluşturuyor.
Peki, insanlığın 7 yüzyıldaki durumu nedir? Batıda batmış ve genişlemesinin en son sınırına dayanmış bir Roma, güneyde Romanın iliklerine kadar sömürdüğü ve posasını çıkardığı sönmüş bir uygarlık olarak Mısır, Ön Asya’da Roma artığı can çekişmekte olan bir Bizans, kölelik düzeni, kavim göçleri, istilalar, savaşlar, habire yıkılan ve yerine kurulan devletler, v.s v.s.
Bu yüzyıla kadar, insanlığa, yine umutsuz ve çaresizce gözlerini yukarıya kaldırmaktan başka bir seçenek bırakılmıyor. Tıpkı Scivinşki’nin “QUA VADİS” romanında betimlendiği üzere, kolezyumda manyak Neron tarafından aslanlara parçalatılan ilk Hıristiyanların başı göklere çevrilmiş bir halde, sessiz bir kuzu masumiyetini anıştıran huzurlu kurbanlar olarak, kanları fışkırırken bile kurtarıcılarını bekliyorlar.
Ve İslamın sesi duyuluyor daha doğrusu imdada yetişiyor…..
İslam düşüncesinin, hem de 200 sene gibi kısa bir süre içerisinde, kılıç kullanmadan (bu tartıma konusudur) Mekke gibi fakir bir çöl diyarlarından başlayıp, tüm Arap yarımadası, tüm Afrika, Granada uç Avrupa, Mezopotamya, Kafkaslar, Önasya ve Hint illerine kadar ışık hızıyla yayılıp, kabul görmesi ve taraftar bulması başka hiç birşeyle açıklanamıyor. İnsanlık tarihinde bu kadar kısa bir sürede bu hızlı yayılan bir düşünce yok. Kadim dinler ve tüm inanışlar, tüm maddi hayat bir çırpıda ters yüz oluyor… İslamın büyük dönüştürücü devrimine yol açıyor.
Diğer taraftan İslam dini, diğer dinlere göre çok basit, anlaşılabilir, karmaşasız ve ritüelleri kolay ve ekonomik olduğu ölçüde bir o kadar da rasyonel bir dindir. Kendini anlatmak için ruhbana, papaya, metropolite, kardinale, piskoposa, rahibe, papaza ve haham gibi hiyeraşik adamlara ihtiyaç duymaz, bunların hepsini tasfiye eder, sadece bir imamı vardır (çoğu yerde ona bile ihtiyaç duyulmaz). Ancak İslam dünyasındaki büyük kırılmalar imamın kim olacağı ve kimin soyundan geleceği konusundaki kavgalar nedeniyle olmuştur.
Roma ve Ordodoks kiliseleri gibi dünyevi gücü tek elde toplamış organizasyonel merkezleri yoktur, orijinal düşünce zaten buna da izin verilmez, ancak bayraktarlık yapacak hilafet makamı gibi bu tip merkezleri inşaa çalışmaları da hep başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Dağınıklık hat safhadadır. Akaid ve iman, tekrar birleşmemek üzere bin fırkaya bölünmüştür .
Günümüzde bir merkez kurma ve inşası çabaları yok değil. Düşünsel planda, ipleri hep elinde tutan, dünya İslam hareketini izleyen ve yönlendiren, işbirlikçilerin i yaratan merkezler zaten vardı, ilk önceleri İngiltere’de, şimdi ise bu merkez Atlantik ötesindedir.
İslam şu an yabancı eller tarafından tekrar kodifiye ediliyor. Kodifikasyona karşı, özelikle orta- üst aydın sınıfın temsilcisi, orijinal Medine ruhunun hayalci militan kadroları var gücüyle, bu merkezlere karşı ölümüne direniyorlar.
Son söz; yanlış hatırlamıyorsam Volterin dediği gibi “İsa’nın imparatorluğu en kanlı imparatorluk” olmaya uzun yıllar daha devam edecek gibi görünüyor.
Selamlar ve sevgiler
Konu hakkında bilgili bir arkadaşa rastlamaktan çok mutlu oldum. Uygun bir zamanda, eğer istersen tabi ki, İslamiyet, İslamcı hareket AKP vs hakkında yazabilirsen ya da daha önceki tartışmalara katkıda bulunabilirsen hepimiz açısından yararlı olacaktır diye düşünüyorum.
İslamcı kesimin yekpare olmadığını biliyorum ama neredeyse tamamının "sağcı" olduğu hakkında bir önkabulüm var; aslında Eliaçık'ın yazıları bu önkabulü sarsabilecek niteliğe de sahip ama bu görüşler söz konusu grubun yüzde kaçını bağlar, asıl mesele bu.Eliaçık'ın yazılarının altında çıkan bazı okuyucu yorumları da aslında benzer görüşlerin belki de "alttan alta" dile getirildiğini de gösteriyor olabilir.
Türkiye'deki İslamcı hareket oldukça milliyetçi ve hatta ırkçı tonlara sahip. Yabancı düşmanlığı, gayrımüslimlere duyulan tepki ve antikomünizm bakımından faşistlerle ortak paydada buluşabiliyorla r. Yorumum politik bazlı kuşkusuz. İdeolojik ve fikri bazda çeşitli ekoller mevcuttur mutlaka. Ama bu konu beni aşar, ben sosyalist hareketin kendi tarihi ve iç nüansları konusunda yıllardır okuduğum, bu meseleyi öğrenmeye çalıştığım halde yeterli görmüyorum kendimi, İslamcılar büsbütün aşar.
İhsan Eliaçık oldukça politik içerikli yazıyor ve bana ilginç gelen de bu durum. Adam başka bir duruş sergilemeye çalışıyor. Kendisini izlemeye çalışacağım bundan sonra.
Katolikler "salvation is under catholic church" derler ya, bizimkilerin de misyonu ve sloganları farklı değildir. İdraki kıt safdil avam "huzurun islamda" olduğunu sıklıkla ifadererek şükrederler.
ve Sn. Eliaçık gibi havaslar ise söylemini bir üst basamağa çıkararak "kurtuluş islamdadır" deyip huzursuzluk teorileri geliştirirler.
Necm suresi 39.ayetten cevap vermek daha doğru olacaktır. Tek cümlelik bir ayet. "Bilsinki insan için kendi yaptığından başka bir şey yoktur"Feylosof Rıza Tevik'in sözüyle bitiriyorum. "Avamın bilimi din, havasın dini ise bilimdir"
selamlar ve saygılar

İslamiyete ait değerleri bir biçimde gündelik yaşam pratiklerine girmiş vaziyette ve politika yapacaksanız, toplumu ve dünyayı dönüştürecekseniz bunu kaale almak zorundasınız. Bunun, İslamiyetten bir medet ummakla uzaktan yakından ilgisi yok.
Yaşar Nuri Öztürk Hocadan duyduğum, yukarıdaki argümanı olumlayıcı mahiyette bir fıkrayı aktarıyorum.
Rize’nin küçük bir köyünde AP ve CHP dönemindeki seçim zamanı…Her iki tarafın kanaat önderleri oy miktarlarının eşit olduğu sonucuna varıyorlar.
Kahve yerinde, hesaplar tekrar yapılıyor.Bir akıl danesi zıpçıktı “seksenlik Fadime ninenin yanına gidilmediğini” ileri sürüyor.
Akşam gizlice her iki taraf Fadime nineyi ikna etmek için evine gidiyorlar.
AP tarafı nine mührü bizim partiye bas ve oyunu bize ver ki seçimi biz kazanalım.
“Uşağım siz hangi tarafsınız”,
“AP”’yiz.
“AP nedir uşağum”
“Allahın Partisi”yiz.
“Çok iyi uşağım” Demek Allah yolunda uğraşıyorsunuz”
“Yalnız ben okuma yazma bilmem”,
“Nine amblemimiz Kırat “Kırata mührünü bas”
“ Kırat nedür”
“Hz. Hamzanın heybetli atudur.”
Sonra CHP’liler. Nine biz geldik. Ula hangi partiden geldiniz.
CHP’den
“CHP nedür”
“Cenabı Hakkın Partisi”
“Ben okuma yazma bilmem”
“O zaman sen altı oka mührü bas”
“Altı ok nedür”
“İmanın şartudur”
Selamlar ve sevgiler.