Makaleler Bütün Yazılar Makale Politika "Bir Ülkede (Galiba Türkiye'de) Ortodoks Sol Ne Zaman Can Sıkıcı Olmaya Başlar?
 

"Bir Ülkede (Galiba Türkiye'de) Ortodoks Sol Ne Zaman Can Sıkıcı Olmaya Başlar? Popüler

Makale

Güncel meselelerin ötesinde, sosyalist solun özüne, temel kavrayışının, etiğinin, estetiğin vb ne olması gerektiğine yönelik yazan, en azından benim bildiğim birkaç yazardan biri olduğu için, yine Metin Çulhaoğlu'nun düşünceleriyle polemiğe girmek kaçınılmaz oldu bir kez daha. Ne yapalım, aktüel politikanın laf kalabalığı dışında, solun  asli önemdeki yapısal meseleleri üzerine düşünen pek fazla yazar yok. Bu sefer ele alacağım siteye de aktardığımız yazısı,  "Sinemaseverleri Kızdırma Pahasına" başlığını taşıyor.

Öncelikle belirteyim, sözkonusu yazıda yapılan eleştirilerin, belli bir gerçekliğe tekabül ettiğini kabul ediyorum. Ancak ben sıralanan maddelerin geçerliliğinden ziyade, böyle bir yazı yazmaya iten zihindeki politik yapılanmayla ilgileniyorum. Zira bu yapılanmada, politik faaliyetin üstelik bir hayli indirgenmiş türünün fetişleştirilmesini görüyorum. Bu bakış açısına göre tek bir saygı değer faaliyet alanı vardır, o da politik olandır. Geri kalanlar aşağılanmayı hak eder. Diğer faaliyet alanları ancak politik faaliyetin asli işini kolaylaştırmaya yarıyorsa mazur görülebilir.

Böyle bir yazı, Serdar Turgut ya da  Selahattin Duman gibi herkesle ve herşeyle alay etmeyi meslek edinmiş egemen medyanın muzip "yaramaz çocukları"na yakışır;  söyledikleri bir toplumsal hareketin "teorisi" haline gelebilecek sosyalist bir lidere değil. Çulhaoğlu bu yazısıyla, sosyalist sol içinde zaten yıllardır norm haline gelmiş, o yüzden bırakalım güçlendirilmesini, aşılması yönünde çabalanması gereken kültürel vandalizmi körüklüyor.  Başka bir ifadeyle, kültürel faaliyetleri aşağılarken politik faaliyeti sadece iktidarı alma yönünde, aşırı rasyonalist, araçsal bir etkinlik olarak fetişleştiriyor. Bu araçsallaştırılmış ve fetişleştirilmiş politik faaliyet tercihi, politik aktör olarak da tek bir kutsal amaca -devlet iktidarını ele geçirmek-  kilitlenmiş, günlük varoluşunda aylaklığa yer olmayan, görev bilinciyle hareket eden, zamanını maksimum rasyonalite ile organize edebilen -Mogol sinemasının bir örneğini seyretmek yerine "önemli bir toplantıya" katılır-, gereksiz fantezilerle vakit kaybetmeyen, sorumlu, ciddi, fani sıradan insanların müzdarip olduğu kıskançlık, kendini beğenmişlik, hırs, özellikle karşı cins tarafından onaylanma, beğenilme ihtiyacı vs gibi insani zaaflardan muaf, Nietzsche'nin "übermensch"inin vulgar "sosyalist" bir versiyonunu idealleştirmek zorunda kalır. Bu meselenin çağrışımları burda da durmaz;  Politik aktör olarak, kusursuz bir devrimci özneyi idealleştirirseniz, yönetim biçiminiz de sınıfın kendi iktidarı değil, işte bu kusursuz, zaafsız ideal devrimcilerden oluşan bir meritokrasi olur. Bu übermensch sosyalist öncüleri de analar öyle çok sık doğurmadığından, koskoca sosyalist devletiniz bu üstün ırkın soyunun devam etmesine bağlı hale gelir. Koca toplumu güdecek üstün liderler herhangi bir kuşakta çıkmazsa, ne yapacağını bilemeyen toplum da bir süre sonra yoldan çıkacaktır. Bu anlayışa göre, Stalin gidip Kruşçev gelince, uğrunda milyonlarca insanın telef olduğu sistem de çöküvermiştir.

Sinemaseverlikle ilgili 15 maddeden oluşan satirik kısa bir yazıdan bütün bu örtük anlamları nasıl çıkarabildim? Çünkü karşımızda,  asli derdi sinemaya yönelik  popüler ilişkilenme tarzının sıradan bir eleştirisi olan bir yazı değil ; insanı, toplumu, politikayı ilgilendiren herhangi bir konuda ortodoks solun uyguladığı genel yöntemi örnekleyen tipik bir analiz var. Bu yöntemin bence en önemli öğesi, ideal, gerçek anlamda devrimci, "aşkın" bir düzleme göre, mevcut gerçekliği teraziye vurmaktır. Bu anlamda ortodoks sol, sandığının tam aksine materyalist değil, olabilecek en saf anlamda idealisttir. Daha spesifik söyleyelim; ortodoks sol Marxist olmaktan hatta Leninist olmaktan daha çok Platoncudur; karanlık bir mağarada zincirlenmiş bir halde önümüzdeki duvara arkadan gelen ışıkla düşen "gölgeleri" görürüz sadece. Asli kusursuz devrimci faaliyet, mağara dışında, İde'ler dünyasında vuku bulur. Bu İde'ler dünyasında özneler, mağaradakiler gibi "Dostoyevski okumamış ve okumayacak (ken) belirli bir filmdeki Dostoyevski esinli karakterler hakkında saatler süren tartışmalara gömülmezler", onlar ancak  Dostoyevski'yi sonuna kadar analiz etmişlerse onun hakkında konuşurlar, yoksa susarlar.

Bu İdealist bakış açısına göre, tek tek her somut bireyin sinemayla ilişkilenmesini, somut/nesnel ölçütlere göre teraziye vurmak mümkündür. Ve bu değerlendirme, bir doktorun bilinen bir hastalığı teshiş etmesi kadar mutlak ölçüde rasyoneldir. Ortodoks solun materyalizm sandığı, her tikel duruma uygulanabilecek evrensel bir mantıkçılıktır, batı düşüncesini Plato ve Sokrates'ten bu yana 2500 yıldır hükmü altına almış olan aşkın rasyonalizmdir. Plato, kendi ütopik "Devlet"ine ressamları almayı düşünmüyordu, resimin, mutlak  İde'lerin kopyası/gölgesi olan somut gerçekliğin de kopyası olduğunu düşünüyordu. Yani resim onun için kopyanın da kopyası, dolayısıyla aşkın İde'ler dünyasından daha da uzaklaşma anlamına geliyordu. Metin Çulhaoğlu da, ideal/aşkın hedeften uzaklaştırdığı için, kendi sosyalist "Devlet"inden ya da sosyalist mücadelesinden sinemayı ya da en azından sinemayla belli bir ideal-olmayan ilişkilenme tarzını defediyor. Böyle bir "Devlet"in de tıpkı Plato'nun istediği gibi, görüngülerin değil aşkın İde'lerin bilgisine sahip, dolayısıyla bir taraftan köylülere traktörlerini nasıl tamir etmeleri gerektiğini öğretikten sonra dönüp öte tarafta Eisenstein'a nasıl sosyalist film çekilmesi gerektiği hakkında dersler verebilecek kadir-i mutlak Stalin gibi liderlere ihtiyaç duyacağı aşikar.

Peki somut maddi gerçeklik , herhangi bir alandaki her tekillik için evrensel/aşkın kuralları uygulamaya izin verecek kadar dar mıdır, bütün hayat birkaç rasyonel ilkeye sığdırılabilir mi? Soruyu bir de sosyalist mücadele özelinde, farklı bir açıdan soralım; örneğin herhangi tıfıl bir lise öğrencisinin, ya da genç bir üniversitelinin sinemayla nasıl ilişkilendiği sosyalist sorgulamanın, daha da vahimi, sosyalist eleştirinin konusu mudur? Böylesi bir tikel durum bir devrimci ideale göre teraziye vurulabilir mi?  Sevgilisine kendini beğendirmek için, ya da çevresinde derin biri izlenimi vermek için soyut felsefi meseleleri anlıyormuş gibi yapması, sosyalist eleştirinin konusu mudur?  Mekanik materyalizmi, aşkıncı rasyonalizmi eleştireceğim diye, tam bir bilinemezciliğe de savrulmak istemem.  Elbette ki örnekteki gencin, sinemadan Recep İvedik'i değil de, toplumsal içerik taşıyan filmleri anlaması istenilen ve öyle olması için sosyalistlerin çalışması gereken birşeydir. Ama dikkat edin, Çulhaoğlu'nun eleştirmeye soyunduğu böylesi bariz bir durum değil. Yani o, -indirgeyerek koyalım-  banallik karşısında "yüksek sanatı" savunmak gibi bildik bir sol entellektüel pozisyondan konuşmuyor. Tam aksine, bu "yüksek sanat" fetişleştirmesine cepheden saldırıya geçiyor. Diğer maddelerde de için için hissedilmesine rağmen buyrun açık açık deklare ettiği 12. madde:

12. Hollywood filmlerinin küçümsenmesi sinemaseverler arasında radikalliğin ve sofistike olmanın tek ölçütü haline geldiğinde

Ortodoks solun en nefret ettiği kültür hangisidir? Amerikan kültürü mü? Bence ilk akla gelecek bu cevap doğru olan değil. Kedinin fareden nefret ettiği kadar, ortodoks solcu Fransız kültüründen nefret eder, ortodoks solun temel amentülerini en çok sorgulayanlar ordan çıktığı için. Bu öylesine Pavlov refleksi haline gelmiştir ki, sosyalist solun mantıki zorunlu birincil düşmanı bile, gerektiğinde Fransız kültürü ve onun temsil ettiği entellektüelizmin karşısına çıkarılır opportunist bir tavırla. Metin Çulhaoğlu ile aynı anlayış içinde yeralan biri de bana Donald Rumsfeld'in şu lafını aktarmıştı büyük bir hayranlık içinde; "Fransızlar felsefe yaparken, biz doğrudan eyleme geçeriz.". Keza benzer şekilde Sinan Çetin gibi kapitalizmin yılmaz savunucusunun, Nuri Bilge Ceylan'dan çok daha iyi bir yönetmen olduğunu iddia edebilmişlerdi.

Yazı, Türkiye ortodoks solunun temel saplantıları açısından, satır aralarında o kadar çok ipucu sunuyor ki, hangisine cevap verceğime karar veremiyorum. Çok bariz görüneni ele alayım bari:

 

"ÖTEKİNİN ARZUSUNU ARZULAMAMAK MÜMKÜN MÜ?

Öğrencilik yıllarından beri, şu ya da bu şekilde politikayla haşır neşir olanlar sanırım katılacaklardır bana; Türkiye solunda politik faaliyet denilince, her türlü kişisel/özel faaliyetin "de facto" dışlandığı, hemen üç vakte kadar devrim olacakmış gibi ordan oraya telaşla koşulduğu, oturup teoriyle vakit kaybetmeye zamanın olmadığı, bir parti/örgüt/dernek toplantısından çıkıp diğerine gidildiği, belirli tarihi günlerde eylem adına hamasi nutukların atıldığı belli bir günlük varoluş tarzı anlaşılır. Bu bilinen tarzın dışındaki her türlü günlük varoluş, vakit kaybıdır, özentidir, bireysel getiriler peşinde koşmaktır. Asıl maddeye -Politik faaliyetin fetişleştirildiği 13.maddeye- geçmeden önce, bu aslında çok iyi bilinen tabloyu daha da netleştirmek için laf arasında şu maddeye bakalım;

7. Belirli filmlerin melankolik havalarda, yalnız ve koltuk altına sıkıştırılmış bir kitapla izlenmesi özel yaşamda birtakım “getiriler” sağladığında

Ah bu maddeyi Zizek'in okuyup yorumlamasını ne kadar isterdim. Gerekli alıntıları bulup çıkarmam zor, o yüzden şimdiye kadar okuduklarımı aklımda kaldığı şekliyle aktarmaya çalışayım. Ancak ondan önce, Metin Çulhaoğlu gibi genelde saygı duyduğum bir düşünürün, böylesi ancak yeni yetmeler arasında görülebilecek türden anıştırmalara tenezzül edecek bir düzeye inmesi karşısında gerçekten üzüldüğümü belirtmek isterim. Solun temel yapısal meseleleri üzerine düşünen ender yazarlardan biri olarak böyle ucuz bir imaya gerek duymamalıydı. Bu saptama vulgar konuşma diline çevrildiğinde, karşımıza Recep İvedik'e yakışır nasıl bir ifade çıkacağını, "getiri"nin neye gönderme yaptığını bu yazıyı okuyanların kendi yargılarına bırakıyorum. Ama şu kadarını belirteyim; Hegel'in ünlü efendi-köle diyalektiğini çağrıştırıyor bu.  Efendinin zevke ulaşabiliyor olması karşısında, zevkten yoksun köle bir hınç psikolojisi içinde yeralır. Bu hınç negatif, yani kendisi birşey ortaya koymadan, sadece olanı olumsuzlayan ezik bir varoluş yaratır. Irkcılıkta da benzer bir psikoloji görmez miyiz? Ah şu azgın zenci, dizginsiz cinsel enerisi ile kadınlarımızı baştan çıkarıyor. Ah şu cin Yahudi ! Nasıl da gerçek yüzünü, asıl niyetini saklayıp sınırsız çıkarlar elde ediyor!

Zizek'in analizleri ile bu maddedeki hatayı saptamaya çalışalım. Ama önce şunu soralım; film seyretmenin belli bir biçiminin bu olumsuzlanması karşısında, sosyalist püriten ahlaka yakışır pozitif bir film seyretme tarzı tanımlayabiliyor muyuz? Yani film seyretmenin, bir tür kişisel "getiri" beklentisi olmadan, tamamen nötr, -önceki söylediklerim ışığında-, aşkın ve ideal, bir başka ifadeyle "sosyalist" bir tarzı olabilir mi?

Zizek'in analizleri çok karmaşık olduğundan düzgün bir şekilde aktarmam imkansız. Ancak şunu belirtebilirim, Çulhaoğlu'nun burda patalojik bir durum diye eleştirdiği şey, insan denen canlı türünün psikolojinin kurulmasında kaçınılmaz olan birşeydir. Ötekinin arzusunun nesnesi olmak, yani ötekinin arzusunu arzulamak ve bu arzuyu toplumsal olarak kabul edilebilir formlara sokmak, samiyetsizlik, kumpasçılık vs değil insan varoluşunun yapıtaşıdır. Sadece şunu vurgulamak bile yeterli olur; Zizek "İdeolojinin Yüce Nesnesi" adlı kitabında, Lacan'cı "arzu grafiğini" meslekten psikanalist olmayan okuyucunun anlayabileceği bir basitlikle uzun uzun anlatır. "Arzu Grafiği" insanın psikolojik yapısının nasıl kurulduğunu, bir şekil vasıtasıyla anlatır. Arzu Grafiğinin, ikin önemli kutbu, Ego-Ideali ve İdeal-Ego'dur.

Ego-Ideal'in şu tanımına bakalım;

"Ego-Ideal is symbolic, the point of my symbolic identification, the point in the big Other from which I observe (and judge) myself" (http://www.lacan.com/zizraphael.htm)

Burdaki sembolik denen şey, Lacan'cı felsefenin üç düzleminden biridir; Sembolik, İmgesel ve Gerçek. Konuyu fazla dağıtmamak için, şunu söylemekle yetinelim;  sembolik düzen, toplumsal olandır, dildir, bir toplumun genel geçer yargılarıdır, beğenileridir, etiğidir, ahlakıdır  vs. Yukarıdaki Çulhaoğlu pasajı bağlamında, Ego-Ideali şu açıdan önemli; Her insanın bir Ego-İdeal'i olmak zorundadır, sosyalistler bile bundan muaf değildir. Eğer bir insan bir psikoza yenik düşmemiş ve sembolik düzene, yani dile, yani topluma dahil olmuş ise, şu ya da bu şekilde kendine bir Ego-İdeali kurmuş demektir.  Sorun şu ki, Ego-Ideali, Çulhaoğlu'nun sandığı gibi bütün toplumsal belirlenimlerden, yani Büyük Öteki'nden (Big Other) yani sembolik düzenden bağımsız olarak, aşkın bir noktadan en başında sosyalist bir özgecilikle de kurulabilecek birşey değildir. Yukarıdaki tanımdan da çıkarılabileceği gibi, ben kendi kendime nasıl göründüğümle kendimi kuramam, ötekinin gözünde nasıl göründüğümle kurarım. Kişiliğin anal aşamasında, bebek kakasını annesine bir hediye olarak sunar. Yani insanın bu ilk aşamalarında bile sözkonusu olan, ötekinin arzusunu arzulamak, onun arzusunun nesnesi olabilmektir. Bu kadar yarım yamalak psikoloji arasında kaybolmayayım; özet olarak eleştirmek istediğim şu: Yukarıdaki 7.maddede Çulhaoğlu, insanın yapıtaşı olan, muaf olunması imkansız, son derece doğal, hepimizin paylaştığı normal psikolojik bir süreci, eleştirilmesi, suçlanması gereken birşey olarak sunuyor. Sosyalist bir etiği değil, püriten protestan bir etiği savunuyor. Hiçbir kişisel psikolojik "getiri" beklentisi içinde olmayan kusursuz devrimci özneler tarafından kurulacak, Sterilize, Platonik, aşkın bir politik alan adına, insanlığın psikolojik yapısını, ontolojik varoluşunu, yaşamın dokusunu bile mahkum edebiliyor.

Şimdi de Ortodoks Sol'un daha kolay görünebilecek bir başka yönüne geçelim;

FETİŞLEŞTİRİLEN POLİTİK FAALİYET

Sovyetlerin neden çöktüğünü herhalde insanlık daha çok uzun yıllar tartışacak, binlerce farklı neden ileri sürülecek. Ancak şu ana kadar bu soruya,  iktisadi, politik vs gibi ilk akla gelen gerekçeler dışında pek az kişinin dikkat ettiği bir alana odaklanarak,  benim bildiğim en iyi cevabı veren Yalçın Küçük'tür. Yalnızca Türkiye içinde değil, dünyada da soruna bu farklı açıdan yaklaşan birini en azından ben bilmiyorum. Hoca'nın formülü şuydu:

"Sovyetler boş zamanı hoş zamana çeviremediği için çöktü"

Kuşkusuz çok sağlam iktisadi nedenler de vardır, ancak bu cevabın özgünlüğü, sorunu çok daha yapısal,  çok daha dokusal bir düzeye, yani sorunun ilk çıktığı asıl kökene yerleştirmesidir. Çok akla yatkın iktisadi nedenler bile bu daha temel sorun ışığında açıklanabilir belki; Eğer "Sovyetler boş zamanı hoş zamana çevirebilseydi" iktisadi tıkanma da olmayacaktı. Konuy dağıtmayalım, asıl dikkat çekmek istediğim şu; Hoca sorunu görüngülerde değil özde arıyor.

Sovyet sosyalistleri, ezilenlerin iktisadi sorunlarını çözmenin, temel ihtiyaç maddelerinin ücretsiz sağlanmasının, herkese konut, sağlık hizmetleri götürülmesinin, işsizlik sorunun çözülmesinin sosyalist bir toplum kurmak için yeterli olacağını sandı. İnsan denen yaratığın bir "homo economicus" olarak kavranması sözkonusuydu belki; bu kavrayış insanı iki delik,  ağız ve makat arasındakı bir sindirim borusu olarak görüyordu belki. Bütün destansı başarılarına, en büyük sorunları çözmesine rağmen,  kapitalizm gibi son derece adeletsiz bir sistem karşısında sosyalizmin çöküşü, insan denen canlının bir "homo economicus" olarak kavranamayacağını gösterdi belki de.

Buraya nerden geldim? Çulhaoğlu'nun şu 13.maddesine bir bakalım;

13. Burunlarının dibindeki önemli bir toplantıya işlerinin yoğunluğu nedeniyle katılamayanlar, çağdaş Moğol sinemasının bir örneğini görmek için saatlerce yol gittiklerinde

Bu madde bağlamında benim iddiam, nasıl Sovyet sosyalistleri insanı bir "homo economicus" olarak gördüyse, Metin Çulhaoğlu da burda insanı bir "homo politicus" olarak görüyor. Yani kurtuluş için, kendilerinin kavradığı dar anlamıyla, yani toplantı, gösteri vs yapmak anlamında politik faaliyeti, karşısında herşeyin ikinci plana itilmesi gereken bir etkinlik olarak görüyor.

Bu maddenin arkasındaki örtük serzenişi, ve onun ima ettiği göndermelere dikkat etmemiz lazım. Herşeyden önce ben burda, materyalist tavrının hilafına, -yukarıda söylediklerim ışığında-, idealist bir konumlanış görüyorum. Şöyle ki; materyalist tavır, içinde bulunduğu maddi koşullara yönelik ahlaki bir tavır alış, bir yargılama içine giremez, onu aşkın/ideal bir duruma göre ölçeğe vuramaz. Mevcut koşulların neden istenildiği gibi olmadığı üzerine düşünür, ve istenilen yönde dönüştürülmesi için çalışır. Analizimizi daha ileri götürmek için, "önemli bir toplantı"nın neyi sembolize ettiğini anlamamız gerekir. "Önemli bir toplantı" derken burda kastedilen bence "politik faaliyet"in bir türü, fetişleştirilmiş bir türüdür. Bu açıdan bakarsak Metin Çulhaoğlu, sol içindeki mevcut tıkanıklığı, varsayılan ideal bir politik faaliyet'in gereklerinin yerine getirilmemesine -burada önemli bir toplantıya katılmamak şeklinde sembolize edilen- bağlıyor. Yalçın Hoca, vakti zamanında Türkiye ortodoksları için şöyle bir saptama yapmıştı; "Bunlar ellerindeki teori mevcut koşullara uymayınca, dönüp o teoriyi sorgulayacaklarına, ellerindeki teoriye uymadığı için maddi koşulları suçluyorlar". Metin Çulhaoğlu'nun yaptığı da tam olarak bu.

İnsanların "önemli bir toplantıya katılmak" varken, çağdaş Mogol sinemasının bir örneğini görmeye gitmelerine serzenişte bulunacağına, bu konuda ahlaki bir yargı verceğine, durumun neden böyle olduğunu sorgulaması, "önemli bir toplantıya katılmak"la sembolize edilen "politik faaliyet" rituellerinde bir sorun olup olmadığı üzerine düşünmesi gerekmez miydi?

Metin Çulhaoğlu'nun sözkonusu yazısının tamamına işlemiş bir ruh var; o ruh da somut insanlarla mevcut gerçeklikleri içinde bir etkileşime girmenin yollarını armaktansa, kendi kavrayışlarına uymadıkları, onu tercih etmedikleri için suçlamaya neden oluyor. O genel ortodoks ruh, mevcut gerçeklikleri içinde somut bireyleri poltikanın içine çekmenin yolunu aramaktansa, ideal, özgeci, fedakar, kusursuz, kül yutmaz, insanı zaaflardan muaf mitik bir militan beklentisi içinde olmayı tercih ediyor.

Sol politikanın belli bir özveri gerektirdiğini, ancak belli bir "görev anlayışı" içinde, minimal bile olsa belli bir sorumluluk bilinci içinde yapılabileceğini kabul ediyorum. Ancak bütün insanların böyle bir sorumluluk alması beklentisi üzerine bir sosyalist politika yapılandırılamaz. Sosyalist politikanın mevcut faaliyet türleri, insanları bir Mogul filmi kadar kendine çekemiyorsa burda suçlanacak olan insanlar değildir.

Herhangi bir şekilde duygusal/psikolojik olarak ilişkilenmeleri zor olan sıkıcı bir toplantıdan ziyade, şu ya da bu şekilde biraz kendilerini bulabilecekleri, hatta olası kendi yaratıcı faaliyetleri için esin alabilecekleri bir Mogol filmini tercih etmelerinde şaşılacak olan ne var? Yapılması gereken bu doğal tercihi sol püriten bir zihniyetle yargılamaktansa, politik mücadele alanını da insanların bir şekilde , özel yaşamda bir takım "getiri" beklentisi içinde ilişkilenebilecekleri bir alan haline getirmek gerekmez mi?

Son olarak Çulhaoğlu'nun kesif idealist rasyonalizminin öğrenim süreçlerindeki  yansımasını ele almak istiyorum;

DOĞRU DÜŞÜNME DOĞUŞTAN GELEN BİR MEZİYET MİDİR?

Çulhaoğlu'nun idealist rasyonalizmi bir başka aşkın durumu daha varsayıyor; insanların bir  filmi, soyut bir felsefeyi anlamasının, mutlak olarak doğru, aşkın, ideal bir biçimi vardır. Ve bu biçime bir paket halinde sahip olunur ya da olunmaz. Bir diploma gibi. Şu maddeye bakalım;

5. Felsefe veya toplumbilim alanında okuduğu derinlikli bir metni soyut bulan ve anlayamayanlar, özellikle “soyut olsun” diye çekilen bir filmi derinlikli sayıp “anladıklarında”

Bu pasaja yönelik eleştirilerim için yine Zizek'ten yardım alayım. İnanç konusunda sık sık yaptığı bir Pascal pajası vardır. Pascal burda sanıyorum, inanmayı güç bulan birine, kendini bırakmasını, ritüelleri düşünmeden, inanmadan icra etmesini, inancının eninde sonunda arkadan geleceğini anlatır.  Özetle "Kneel down and you will believe that you knelt down because you believed!"  der. Anonim bir söze benzer kastettiği; "Fake it until you make it"/ gerçekten yapana dek yapıyormuş gibi yap". Merak edenler şu sayfada örneğin detaylı bir analizini bulabilir;

http://www.lacan.com/zizpassion.htm

Örneği vermemdeki amaç Zizek'in kullanışından çok farklı olabilir. Ben şunun için veriyorum; Çulhaoğlu'nun 5.maddede bir sahtekarlık olarak mahkum ettiği şey, aslında gayet de insani, herkesin geçtiği doğal öğrenme sürecidir. Bir çocuk, kişisel uslubuyla, beğenileriyle vs. bir insanı tam anlamıyla yetişkin bir insan yapan özellikleri nasıl edinir? Eğitimle mi yoksa spontan günlük hayat ilişkileri içinde  "fake it until you make it" ilkesiyle mi?  Farklı ilgi alanlarıyla, farklı yetenekleriyle tam bir insan olmanın büyük bir kısmı ötekileri taklit etme, yapıyor gibi görünme süreci değil midir? Herhangi bir insanın sıradan gelişimini geçelim, büyük bir sanatçı, büyük bir düşünür nasıl olunur? Bir sabah kalkıldığında ilham perisinin sihirli dokunuşuyla üstün yeteneklerle donatılmış olarak mı?

Aynı örnekle bağlantılı olarak bir de şunu soralım; şu malum Türkiye koşullarında;

"Felsefe veya toplumbilim alanında okuduğu derinlikli bir metni soyut  bulup ve anlayamamışken,  özellikle “soyut olsun” diye çekilen bir filmi (hiç olmazsa merak edip seyretmeye gitmiş) ve derinlikli sayıp “anladığını sanmış olanlar mı, yoksa Recep İvedik'i, Kurtlar Vadisini seyredenler mi sosyalizmle bir etkileşime girmeye daha açıktır. Tabii buna da Recep İvediği seyredenler diye cevap verilecektir, çünkü onlar yoksul halk çocuklarıdır ama Metin Çulhaoğlu'nun eleştirdikleri özenti, züppe orta sınıf çocuklarıdır.

 

Bu bariz noktaları Metin Çulhaoğlu gibi birinin düşünmemil olması mümkün değil. Sanıyorum burda, belli bir politik perspektifin propagandası daha doğrusu kurtarılması  uğruna, insanlığın doğal ilişkilerinin, kaçınılmaz psikolojik yapılanmasının bile mahkum edilmesi sözkonusu. Dolayısıyla bu sol adına bir açılımın değil, çaresizliğin adıdır. Mevcut insanlık durumunu bütün yönleriyle kavrayabilecek bir meta teorinin imkansızlığı karşısında, politik çağrı içi boş bir ahlaki ödev/görev hissine  ve sorumluluklarının farkında olan ideal bir devrimci militan beklentisine dayandırılmış. Bu ahlaki beklenti sonuç olarak, birşeyleri yapıyormuş gibi görünenleri gerçekten yapıyor durumuna getirmenin yollarını aramak yerine, onları sahtekar, güvenilmez, özel "getiriler" peşinde koşan zayıf kişiler olarak algılamayı yeğliyor. Egemen tavır bu oldukça da, sosyalist sol,  bir takım püriten ahlakçı seçkinlerin masonik kulubü olmanın ötesine geçemez.

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (21)
  • aferim

    zar zor okudum ama, çok beğendim.

  • emrahpolat
    avatar

    "...Bu sorulara cevap vermemiz gerekiyor? Veya romanınızda bu çelişik durumların dile getirilmesinin faydalı olacağını düşünüyorum."

    Erdem, dediklerin çok önenmli.
    Ben ikinci yolun daha uygun olacağını ve becerebilirsem o yolu izlemem gerektiğini düşünüyorum. Yoksa birinci yolu izlersem ahlakçılık tehlikesiyle karşı karşıya kalırım ve sonunda ortaya çıkacak roman kesinlikle didaktik bir anlatıya sahip olur. Biliyorsun Bahtin, romanları temel olarak ikiye ayırır; monolojik ve dialojik. Dostoyeski romanlarını, ondaki çoksesliliği gözeterek ikinci kategoriye koyar. Bence roman yazarken -en azından niyet düzeyinde- böyle çalışılmalı; tek bir ses üzerinden değil de, farklı sesler üzerinden anlatıyı kurabilmek önemli.

    Husserl okuması yapmadım; "paranteze alma" meselesini okuldayken görmüştük ama Husserl'ın çalışmama faydalı olabileceğini düşünmedim doğrusu. Fakat sen söyledikten sonra not aldım, bir bakmakta fayda var; teşekkürler.

  • erdem_ozcan
    avatar

    Son zamanlarda üzerine düşündüğüm bir konu iki ya da daha çok yüzlülük. Bence herkes, hepimiz ikiyüzlüyüz ve ikiyüzlülük bir yaşam stratejisi. Bu, kesinlikle bir yüceltme de değil, yalnızca bir tespit: İki yüzlü olmayan kişi yaşayamaz. Yeni romanım ikiyüzlülük üzerine; her karakteri kazıyıp yeni (asıl değil ama) bir yüz bulmaya çalışıyorum.... Bakalım, çalışmak lazım.
    Sanırım, "her karakteri kazıyıp yeni (asıl değil ama) bir yüz bulmaya çalışıyorum" cümlemdeki "asıl" sözcüğü sana yeni yorum yazma zorunluluğu doğurdu. Bu cümlenin söylediği tam olarak şudur: Sürekli olarak kazımak. Kuşkusuz, bu bir yöntem olarak benimsenince "asıl" denilen yüzün belirli durumlara/koşullara bağlı olduğu (yani mutlak olarak olmadığı) muhakkaktır.
    Anlamını bildiğimiz ama -şimdilik- ikiyüzlülük'le ifade edebildiğimiz "o" kavramı üretsek ne güzel olacak diyorum yeniden. Doğrusu benim çok işime yarar.


    Emrah’ın ikiyüzlülük ve/çokyüzlülük tespiti oldukça ilginç……

    Bu “ikiyüzlülük” olgusunu bir roman ölçeğinde çalışıyor olmasını sevindirici ve heyecan verici buluyorum..
    Bir başlangıç olarak fikir verme düşünceyi genişletme adına ben de birkaç söz etmek istiyorum.
    İkiyüzlülük olgusunu hem kabul edilebilir doğal ve hem de doğal olmayan yapay nedenlerle irdelemek gerekir diye düşünüyorum. Bir başlangıç noktası tespit etmek zorundayız. Bir paradoksal durum var ortada.
    Kropotkinden anladığım kadarıyla; özetleyerek verdiğim ve kendimden de bazı şeyleri eklediğim “sıralamayı” aşağıda aktarmayı yarar görüyorum.

    En saf ve en doğal olan içgüdü olarak eş seçimi (her şeyin başlangıcı-genellikle erkeğin türlü çekicilik şaklabanlıklarıyla dişiyi cezbetmesindeki ikiyüzlülük-bu en doğal ve kabul edilebilir ikiyüzlülüktür değilmi-hepimiz biliriz, aşk adına ilk eylemi yapan ve cennetten kovulma pahasına yasak elmayı yiyen ikiyüzlü Hava anamızdır, Havva anamız yanında silik ve zayıf olan ve bu şuça ortak olan adem babamız sayesinde varız )-diğer canlı türlerinde erkek daha çekici, çok renkli ve çok sesli iken-İnsan türünde dişilerin çok süslü, erkekten daha fazla çekicilik enstrümanlarını kullanıyor olması diğer türlerle karşılaştırdığımızda bir tezat yaratıyor)- sonra daha kalabalık türlerin devamı ve yaşamın sürdürülmesi için karşılıklı yardımlaşma dayanışma-böylece ilk ahlaki tutumun ortaya çıkış noktası – sürünün bireyleri arasında hangi sebepten olursa olsun ahlaka rağmen rekabet - taklit-benzeme-benzetme-farklıklar şeklinde öğrenme ve alışkanlıkların tekrarı-bu tekrarların bireyden bireye nesilden nesile aktarılması- v.s. vs. doğrultusunda gitmekte.
    Doğal bir olgu olarak ikiyüzlülük hem doğada ve hem de toplumda var; öyle ki hayatın devam ettirilmesi kadar nazik bir olgu. Peki bizim itiraz edeceğimiz, tiksinerek reddedeceğimiz ve alışkanlık haline getirerek ve yaşam biçime olarak kabul ettiğimiz ikiyüzlülüğün başlangıç noktası sizce bu çizelgenin hangi noktasında başladı? Sorun yaşamı devam ettirmek gibi kritik bir konuysa ve yerleşik kural ve değerlere göre ikiyüzlülüğü küfür mü sayacağız? Demek ki ikiyüzlülüğün de hem iyi hem de kötü görünümlü ikiyüzlü bir tarafı olduğu kesin. Sanki genel bir kural halini almış örfi bir yasa.
    Bu sorulara cevap vermemiz gerekiyor? Veya romanınızda bu çelişik durumların dile getirilmesinin faydalı olacağını düşünüyorum.
    Kazıyıp içindeki özü bulma konusunda Husserl okumak faydalıdır.Soyup- ayıklama yöntemi.
    Selamlar

  • karasu
    avatar

    Ne yalan söyleyeyim, Çulhaoğlu'yu bu siteyle tanıdım. Önyargılı olmak ya da okumadığı konularda ahkam kesen ahmakların durumuna düşmek istemem ama sizin de "vandalizm" diye adlandırmaktan çekinmediğiniz tavırdan yanaymış gibi görünen bir adamın "düşünür"lükle ne ilgisi olabilir?
    Yazınızın başına Çulhaoğlu'nu savunmak için oturmuşsunuz ancak sizin "patoloji" dediğiniz, benimse muhafazakarlığın ve cahilliğin farklı bir yüzü olduğunu düşündüğüm entellektüelizm düşmanlığı karşısında sakin kalmak çok zor. O yüzden savunma yazınız çok beğendiğim eleştirinizin devamına dönüşmüş. bu, gülümsetti beni doğrusu.
    Çulhaoğlu'nun düşünceleri yalnızca kampuslerin radikal solcusu arkadaşlar tarafından değil, anlaşılmayan ve karmaşık olan her şeye entel dantel yaftasını yapıştıran ayaktakımına da oldukça yakın gelecektir bence. Vahim olan da bu değil mi? Radikal solcuların dünya,yaşam,insanın varoluş sorunu hakkında kafa yormayı aşağılayan, küçümseyen, en küçük farklılığa bile tahammülü olmayan, sürünün parçası olmayı marifet sayanlarla alttan alta aynı safta olmaları. Son cümlemi kurarken şöyle düşünüyorum: Önder benim yarışamayacağım literatür ve söz söyleme yeteneğiyle bu düşünceme kesinkes karşı çıkacak. ben yine de peşinen söyleyeyim. Taraf olmam gerektiğinde şüphe duymadan çok kızdığım "vandal entellektüel düşmanları"nın yanında yer alsam da içim acıyarak kabul etmek zorunda olduğum bir şey var, yanında olduğum bu insanlar zamanı geldiğinde akıntıya karşı koyan ya da çatlak bir ses çıkarma ihtimali bulunanları, kendilerinden de olsa "onlar"dan farklı düşünenleri susturmaktan çekinmeyecekler. Düşünen sorgulayan ya da kalıbının dışına çıkanları hoşgörmeyecekler. Ve hoşgörmeyip susturdukları içinde ben de yer alabilirim.
    bence mesele tabana oynamak değil, tabanı ileri götürmek olmalı. "Düşünür" dediğimiz insanlar bari bu mentaliteye sahip oldukları zaman karamsar ve umutsuz olmaktan kurtulabilir, bir harekete korkusuzca dahil olabiliriz. "Dünyayı özgürleştirme" adına yola çıktıklarımız benim küçük dünyamı, iç evrenimi dar edecekse neye yarar? Çok mu basit düşünüyorum? Anlamadığım bir şeyler mi var? Yoksa küçük burjuva olmak tam da böyle düşünüp hissetmek mi? Ne dersiniz?

  • onder
    avatar

    Melike,

    Bu yazdıklarına kesinkes karşı çıkacağım sonucuna nerden vardın? Bilakis yazdıklarından son derece memnun oldum, seni temin ederim tam da senin dikkat çektiğin tehlikeler aklımda olduğu için, Çulhaoğlu'nun yazısına karşı çıktım.

    Yazmayı düşündüğüm başlıklardan biri de "solu bekleyen tehlike" türünden birşey olacaktı. Söz konusu tehlike de, bir muhalefet patlaması olduğunda solun alacağı, Çulhaoğlu'nun sinyallerini verdiği, biçimsel radikalizmidir. Benim sürekli yenilediğim bir tezim var; Türkiye solcusu ancak kriz dönemlerinde politika yapmasını bilir. Toplumsal muhalefetin durgun olduğu zamanlarda uygulayabileceği kurucu politikaları yoktur. Adım gibi emin son 10-15 yıldır hiçbir şey yapmamış, toplumsal alanı tamamen terk etmiş olanlar, birazcık bir toplumsal yükseliş olduğunda 80'lerin ikinci yarısı ve 90'larda olduğu gibi radikal "sosyalist" çavuşlar olarak sahnedeki yerlerini alacak ve insanlardan güdülecek "kitle" olmalarını bekleyeceklerdir. Ve endişem odur ki, 80'ler 90'lar nasıl bu kof radikalizm yüzünden heba edildiyse, olası yeni bir yükseliş de heba edilecektir.

    Ben Çulhaoğlu'nu savunmuyordum. Savunmak gibi bir derdim olsa böyle bir yazı kaleme alır mıydım? Senin savunmak olarak algıladığın şey, aslında kaçınılmaz bir gerçeği kabul etmektir. Ne kadar eleştirirsek eleştirelim, Çulhaoğlu ve temsil ettiği algılayış şu ya da bu şekilde olmaya devam edecek. Onların yüzde yüz kendileri gibi olmayanları dışlaması nasıl hiçbir sonuç vermeyen indirgemeci bir tavır ise, farklı bir açılım arayanların da onlarınki türünden anlayışları yoksayması indirgemeci, dışlayıcı bir tavırdır. Farklı bir dünya isteyenlerin bütün renklerini topladığında bile ortaya kayda değer bir yekün çıkmıyor. Dolayısıyla, niyet içten olduktan sonra, dile dökülen düşüncelerin farklı olmasını bir ayrım nedeni olarak kabul etmenin kimseye getireceği bir yarar yok. Çok klişe olacak ama ne kadar farklı olursak olalım, herkes için adil bir dünya isteyen insanlar olarak birlikte yaşamasını ve birlikte davranmasını öğrenmek gerekiyor. Hiçbir muhalif düşünce tek başına yeterince güçlü değil. Tüm farklı muhalifler adaletsiz kapitalist sisteme karşı birlikte davranmasını öğrenmek durumundalar. Roma'ya saldıran farklı barbar kavimler gibi, çok farklı cenahlardan topyekün taarruza geçmeleri gerekir. Homojen tek tip bir muhalefet olmayacak hiçbir zaman. Çulhaoğlu gibi ortodokslar istedikleri kadar, tek bir merkezden yönetilen yekpare bir hareket özlemi içinde olsunlar, bu gerçekleşmeyecek. Kurtuluş "çokluk"un hareketi sonucu olacak, Negri'nin dediği gibi.

    Çulhaoğlu ve temsil ettiği ortodoks sol'a çok fazla elştirim var..Ama kaygılarını, kurşkularını da anlayabiliyorum. Tarih onların kuşkularını doğrulayabilecek örneklerle dolu. Mesala Çulhaoğlu'nun yaptığı kültürel vandalizm, tamamen boş bir paranoya mıdır? Frankfurt Okulu düşünürlerinden beri, sanatın, felsefenin sisteme nasıl angaje edildiğini, bir kültür endüstrisi kurulduğunu, sanat ürünlerinin nasıl herhangi kapitalist bir meta haline getirildiğini biliyoruz. Baudrillard gibi adamlarda bu kültürel endüstri, viral bir şekilde yayılan kopya ve kopyanın kopyası, salt biçime indirgenen sanat yüzünden muazzam bir karamsarlık ve sonucundaki nihilizm boşuna çıkmadı. Çulhaoğlu'na hiç katılmıyorum ama endişelerini de yersiz bulmuyorum. Ancak tavrı yanlışın eleştirisinin bir başka yanlışı doğruması şeklinde, pire için yorganı yakmak türünden..Onların algıladığı gibi, toplum artık, sarih bir kaç değişkenle yorumlanıp, anlaşılabilecek gibi değil..Çulhaoğlu'nu tanımadığını söylemişsin, o yüzden izin ver, az biraz tanıyan biri olarak şu yorumu yapayım: Emin ol, bu durumun, yani eldeki teorinin yetersizliğinin ve daha önce denenmemiş farklı birşeyler yapılması gerektiğinin aslında kendisi de çok iyi farkında. Sosyalistlerin yeni bir kavrayışa, daha doğrusu geliştirilmiş bir perspektife sahip olmaları gerektiğini biliyor. Daha birkaç hafta önce bu konuda yazdı..Yazı sitede duruyor..Marx Ne Derdi, Biz Ne Diyeceğiz başlığını taşıyor..O yazısı ile bu yazısının inanılmaz kontrastı, Çulhaoğlu'nun içinde bulunduğu biraz trajik ambivalant ruh halini çok iyi yansıtıyor..Bir kaç hafta arayla taban tabana zıt şeyler söylüyor..Bu düşünen, sorgulayan bir zihnin göstergeleridir..Kendi hareketi ona ihtiyacı duyduğu eleştiriyi veremez, onlar sadece iman tazelemk ister, her hareket için biraz böyledir; işte bu noktada bizim gibi "dışarıdakilere" gerek duyulur. Her hareketin, bu yüzden bir dışarısı olması gerekir. Dolayısıyla özgürleşmeci bir hareket değil, hareketler beklentisi içinde olmak gerekir..benim takip edebildiğim kadarıyla, dünyanın bütün parlak sol beyinlerinin harıl harıl kafa patlattığı temel mesele de bu hareketler çoğulluğunun harmonisinin nasıl olup da sağlanacağı üzerinedir. Toplumsal muhalefet, sorgulayacağım diye mehteran bölüğü gibi, iki adım ileri bir adım geri yürüyenler kadar, gerektiğinde, uygun zamanda hiç düşünmeden Allah Allah nidalarıyla koşacak Akıncılara da ihtiyaç duyar.

    Sevgiler.

  • karasu
    avatar

    kutluyorum Önder. diğerleri gibi yerinde ve kapsamlı bir eleştiri yazmışsınız yine. umarım yazınızı eleştirinin muhatabı da okur. yanıtlayabileceğini sanmıyorum ama...
    yeni yazılarınızı okumak dileğiyle...

  • onder
    avatar

    Destekleyici yorumun için teşekkür ederim Melike. İtiraf etmem gerekirse ihtiyacım da vardı.

    Yalnız şöyle bir yanlış anlamaya yol açmak istemem; Metin Çulhaoğlu genelde beğendiğim bir düşünürdür. 100 yazısını okusam, bu şekilde taban tabana karşı çıkacağım 5-10 yazısı çıkar ancak. Reel politik alan dışında pek az sol düşünürün ele aldığı bence son derece temel, solu direk ilgilendiren son derece önemli felsefi, psikolojik hatta varoluşsal diyebileceğim meseleleri ele alıyor. Bunu yapan gerçekten çok az sol düşünür var.

    Dolayısıyla, yazımı okumuş olsa ve gerek görse gayet de iyi yanıtlayabilir. Muhtemelen ben kısa pantalonla oynarken, sol mücadele içinde düşünen bir insandı..Sosyalist düşünce alanında derin birikimine saygı duymamazlık edemem.

    Mesele bence şurda; Sn. Çulhaoğlu, belli bir politik geleneğin içinde politika yaptığından, ikili bir varoluş sürdürmek zorunda kalıyor. "Bağlantısız" ve "önyargısız" Marxist bir düşünür olarak yazdığı zaman çok önemli konulara değiniyor; ama politik kişiliği ön plana çıkmak "zorunda kaldığında" tabanın nabzına göre şerbet verme baskılanımı hissediyor galiba. Hani Türkiye halkı aşırı dindar olduğu için, hemen tüm partiler halkın muhafazakar hislerini okşamak zorunda kalırlar ya, sözkonusu sinema yazısı da sol hareketlerin malum tabanına "da" böyle ara ara gaz vermenin bir örneği bence. Başka bir ifadeyle Sn. Çulhaoğlu bu yazısıyla "kampüs politikası" yapıyor. Nasıl mı? Açayım;

    Çulhaoğlu'nunki de dahil olmak üzere Türkiye sol hareketlerinin taban profili nasıldır? Bence 3 halkadan oluşur; En merkezdeki 1. halka, 80 öncesinden gelen meslekten devrimci lider kadrosudur; ikinci halka hareketin ilkelerine gerçekten inanan, görece istikrarlı, orta yaş civarı, insanlığın çoğunluğu gibi mesai rutininde çalışmak zorunda olmayan, serbest meslek sahibi, akademisyen, gazeteci türü insanlardır. 5-6 yıllık periyotlarla sürekli rotasyona tabii 3. halkayı ise üniversite/kampus gençliği oluşturur. Hareketin en geniş tabanı 3.halka olmasına rağmen, aynı zamanda en istikrarsız olanıdır. Gençliğin hevesiyle gelirler, heveslerini alırlar, iş hayatının zorunlulukları devreye girince çekip giderler. Bizzat Çulhaoğlu'nun kendisibu fenomeni ele alan bir yazı yazmıştır.

    Her ne kadar istikrarsız olursa olsun, bütün sol hareketler öğrencilerden oluşan bu 3.halkanın gönlünü hoş tutmak zorundadır. Kampüs gençliğinden oluşan bu üçüncü halkayı da devrimde aşağı politikalar kesmez. Geleceklerini kurgulamak durumunda olan gençler, doğal olarak büyük hayallere sahip olacak apolitik iseler kendilerini CEO, büyük bilim adamı vs, yok eğer politize olmuşlarsa, militan devrimci İdeal-Ego imgeleriyle özdeşleşecek, kendini devrimi yapan kadronun arasında görmekten, geleceğin politbüro üyesi gibi hayal etmekten aşağısını kabul etmeyecektir. Her türlü uzun soluklu mücadeleyi, çok sabır ve zaman gerektiren kurucu ilişkilerin oluşturulması yönündeki çabaları aşağılayacaktır. Devrim yapan kadro imgesinden daha az bir İdeal-Ego'dan tatmin olmayacaktır.

    Bir süre sonra çekip gidecek olsalar bile hiçbir sol hareket, bu öğrenci radikalizmiyle arayı bozmayı göze alamaz. Giden gider ama arkadan yenileri gelir. Öğrenci mentalitesine göre davranılmazsa, bu hareketler varlıklarını sürdürümez.

    İşte Çulhaoğlu'nun sinema yazısı da bu öğrenci mentalitesine yönelik bir "kampüs politikası" olarak kaleme alınmıştır. Kanıt mı?

    Şöyle sorayım; Çulhaoğlu'nun ele aldığı türden sinemayla kurulan ilişki, bu toplumun bağrındaki belirleyici süreçlerden biri midir? Başka açıdan yine sorayım; Çulhaoğlu'nun ele aldığı türden ilişkiler nerde yaşanır? İşinde gücünde, geçim derdinde "çalışan, emekçi" kesimin günlük hayatında, Çulhaoğlu'nun ele aldığı türden bir aktivite var mıdır? Nerdedir bu tür ilişkiler; sadece ve sadece kampüste.

    Spinoza "Üçgenler düşünebilseydi, bütün evrenin üçgenlerden oluştuğunu sanırlardı" der. Benzer şekilde, öğrenciler de dünyanın da kampüs gibi yapılanmış olduğunu sanırlar. Tipik solcu öğrenci için, kampüsün kötü adamı, vatanı, insanlığı kurtarmak varken bireysel getiriler için keyfine bakan, entel, dantel tiplerdir. Solcu öğrencinin "üçgenlerden oluşan evreni" işte budur. Jandarmayla, polisle göğüs göğüse çarpışmayan, korsan koymayan, kuşlama yapmayan herkes bu evrende bireysel "getiri"ler peşinde koşan küçük burjuvalardır -burda kastedilen şeye paradoksal olarak öğrenci dilinde "götürü" denir- . Yine Paradoksal olarak bu aşağılanan bireysel getiri peşinde koşanların politik istikrarı çok daha uzun olurken, hızlı tefrimciler hayatı çok çabuk "katettiklerinden", sonunda hızlı tefrimcilikten, yorgun demokratlığa geçip, politikadan iyice uzaklaşırlar.

    Yazımın başında da belirttiğim gibi Culhaoğlu'nun 15 maddede eleştirdiği özellikler elbette var. Böyle yaşayan pekçok insan vardır. Özellikle kampüste..Ya da Cihangir'de, Mis sokakta..Benim eleştirdiğim, tikel örneklerden çok tehlikeli bir genellemeye varılarak, 90'larda at kuyruğuyla karikatürize edilen birkaç tipi eleştireceğim diye, insanın kültürel/düşünsel olgunlaşmasının sağa sola yalpalayarak ilerlemesi kaçınılmaz olan son derece doğal gelişiminin bizzat kendisinin mahkum edilmesidir. O 15 maddeye çok uyan tipleri kampus gençliği çevresinde görmeyecek mi? Tabii ki görecek..Peki bu "somut olguları" değerlendirmesini, Çulhaoğlu'nu da arkasına almış olarak nasıl bir sonuca vardıracak? Taklit ederek, öykünerek de olsa Sanatsal etkilenme yetisini geliştirme, duyarlılığını arttırma, entellektüel yetilerini geliştirme yönündeki her türlü bireysel hedefi nasıl kodlayacak? Bu yüzeysel genelleme sosyalist düşünceyi, kuru hamasi bir retoriğe, tatsız tutsuz bir varoluşa indirgeyen vandalizmden başka ne sonuç doğurur? Sinemayı, tiyatroyu, edebiyatı, müziği çıkarıp sosyalist teoriyi sadece sıkıcı bir politik jargona ya da görev etiğine indirgerseniz kimi kendinize çekeceksiniz?

    Radikal öğrenci gençliği dışında, bu 15 madde kimi heyacanlandırır? İşinde gücünde çoluk çocuk sahibi geçim derdi pek olmayan ve solcu olmayan orta yaş insanlara, böyle bir vandalizm çekici gelir mi? Sosyalistler böyle dışlayıcı bir retorikle bir öğrenci radikalizmi olmanın ötesine geçebilir mi?

    Üstelik olay sadece burda da bitmez..Emin olun bu radikal kampüs politikası aslında kendini sınırlıyor, zor tutuyor..Toplumsal muhalefet biraz yükselir gibi olsun bakın o zaman kimbilir daha neler "can sıkıcı" bulmaya başlayacaklar. "Lost" dizisini sevenleri, "Caz" müziğinden hoşlananları falan da bireysel getiri peşinde koşmakla suçlayacaklardır..

    Bir de benim en çok merak ettiğim, Türkiye gibi kültür-sanat faaliyetlerinin yerlerde süründüğü, nitelikli sanat ve düşün ürünlerinin pek az üretildiği ve tüketildiği, buna karşın TV ekranlarının Kuran Mucizlerini anlatanlarla, üfürükçülerle, şıhlarla, hacı hocalarla, UFO uzmanları ile vs dolduğu bir ülkede kültür eleştirisi adına hiç bir şey kalmadı da bir tek sırf soyut olsun diye çekilen filmleri seyredenlere mi sıra geldi? Ortodoks sol en çok fransız entellektüelizmden nefret eder diye bu yüzden söyledim. Naziler'in Yahudilerden nefret ettiği kadar ortodoks solcu da Fransız entellektüelizmden nefret eder..Herpsinden önce gelen asli düşmanı budur. O yüzden, Fransız entellektüelizminin ekmeğine yağ sürmektense, yeri geldiğinde Hollywood sinemasını bile, Nuri Bilge Ceylan karşısında Sinan Çetin'i bile savunmakta bir abes görmez. Onca yükselmiş muhafazakarlık ortamında bile, sanki millet paso soyut film seyrdiyormuş gibi çevrelerindeki at kuyruklululara saldırır sadece. Onca Kuran Kursu, Çarşaf, New Age spirutalismi, UFO uzmanları arasında bile gözü sadece at kuyruklu fransızları arar.

    Sayıları bu kadar az olmasına rağmen, türkiye sosyalisti niye nereye baksa at kuyruklu özenti tipler görür onu da anlamam bir türlü..Nerden kaynaklanır bu patoloji? Kampüs politkacılığı işte.

  • Müfettişoğlu

    Rica ederim Önder.

  • Murat
    avatar

    Çulhaoğlu'nun burada cevap verme ihtimali Zizek'den daha fazla. O yüzden ben de yanıtlarını merak ediyorum aslında. Yazısına tartışmaya açık on beş gösterge diye başlamış zaten.

  • emrahpolat
    avatar

    "Taklit etmeden, çevremizdeki abilerimizden, ablalarımızdan bir Ego-İdeali yaratmadan hangi insan evladı yetişkin olmuştur? Annesinin yüksek ökçeli ayakkabılarını giymeye çalışan bir kız çocuğundan hangi açıdan farklıdır, hangi açıdan daha iki yüzlüdür, koltuğunun altına bir kitap sıkıştırıp tek başında sinemaya gidip mistik ve anlaşılmaz biri imajı yaratmak isteyen bir genç? Kara takım elbiseleri giyip Polat Alemdarlığa soyunanlardan hangi açılardan daha fazla nefreti hakediyor? Ya da birden bire tasavvufu, manevi değerlerimizi keşfeden birinden. "

    Çok yerinde bir tespit Önder; etkileyici doğrusu.

    Son zamanlarda üzerine düşündüğüm bir konu iki ya da daha çok yüzlülük. Bence herkes, hepimiz ikiyüzlüyüz ve ikiyüzlülük bir yaşam stratejisi. Bu, kesinlikle bir yüceltme de değil, yalnızca bir tespit: İki yüzlü olmayan kişi yaşayamaz. Yeni romanım ikiyüzlülük üzerine; her karakteri kazıyıp yeni (asıl değil ama) bir yüz bulmaya çalışıyorum.... Bakalım, çalışmak lazım.

  • onder
    avatar

    Merhaba Emrah,

    İkiyüzlülük nitelemesinde rahatsız edici bir yön var bence. Gerçek, asli ve değişmeyen saklı bir öze örtük bir gönderme var. Bu asli özün saklanmasını ifade eden ikinci bir yüz tanımında da ahlaki bir yargı tonu var. Oysa insan öznelliği sabit, olmuş bitmiş kesin bir "varlık" gibi değildir bence, daha çok "oluş" gibidir. İlişkiseldir. Dolayısıyla bir ya da birkaç sabit yüzünden ziyade, farklı durumlara uygun farklı tepkilerin tutulduğu alet çantasından duruma göre birkaçının alıp eklektik ve emprovize bir bütünde biraraya getirilmesi vardır. Sıradan insanların hayatında da ancak belli bazı bir iki durum olduğundan, -aile, iş vs gibi- sadece bir iki yüz varmış gibi görürüz. Ama çok iyi "tanıdığımız" birinin bile savaş durumunda, işkence karşısında, vahşi bir hayatta kalma mücadelesinde nasıl bir yüze sahip olacağını bilebilir miyiz? Ben kendimin bile hergün karşılaşmadığım sıradışı bir durumda nasıl bir yüze sahip olacağımı bilemiyorum..

    İkinci romanında da başarılar bu arada..

  • emrahpolat
    avatar

    Bütünüyle aynı düşünüyoruz. Senin anlattığın ve benim kastettiğim kavram, aslında ikiyüzlülüğün gündelik dilde kullanılışından başka bir kavram.
    Sözünü ettiğimiz "rol yaparak yaşamı sürdürme hali"ni sen de anlıyorsun, ben de. Ama bunun kavramsal düzeyde bir karşılığı yok; en azından Türkçe'de yok. Belki başka dillerde vardır. Bulsak ne güzel olur aslında.

    Sanırım, "her karakteri kazıyıp yeni (asıl değil ama) bir yüz bulmaya çalışıyorum" cümlemdeki "asıl" sözcüğü sana yeni yorum yazma zorunluluğu doğurdu. Bu cümlenin söylediği tam olarak şudur: Sürekli olarak kazımak. Kuşkusuz, bu bir yöntem olarak benimsenince "asıl" denilen yüzün belirli durumlara/koşullara bağlı olduğu (yani mutlak olarak olmadığı) muhakkaktır.

    Anlamını bildiğimiz ama -şimdilik- ikiyüzlülük'le ifade edebildiğimiz "o" kavramı üretsek ne güzel olacak diyorum yeniden. Doğrusu benim çok işime yarar.

    Başarı dileklerin için teşekkürler.

  • emrahpolat
    avatar

    Aklıma başlangıç için bir şey geldi: Çok yüzlülük. Üzerine düşünülebilir gibi.

  • onder
    avatar

    Evet Emrah doğru tahmin etmişsin; "kazıyınca ortaya çıkacak, asıl olan, öz olan" fikri bana ters geliyor. Platoncu dediğim yaklaşım da bu zaten; günlük materyal dünyanın ötesinde, yüzeyin altında derinlerde yatan, asli öz dünyası.

    "İki yüzlülük"le geçici olarak ifade ettiğimzi şeyin aslında oturan bir karşılığı var gibi geliyor bana; Lacancı Arzu ve -bağlantılı olarak- arzuyu katetmeye yarayan fantezi. Bana insanlar bir arzu dolayısıyla fantezi çoğulluğu gibi geliyor. Geçerken belirteyim burda kullanılan arzu ve fantezi, cinsel çağrışımlı bilinen anlamıyla değildir, cinsel arzu ve fantezi daha genel arzu ve fantezi çerçevesinin içinde yeralır bence.

    Lacancı arzu imkansızın arzudur. Konudan bir hayli uzak kaldığım için unutmuşum ama hatırladığım kadarıyla, arzunun simule bir tatminini fantezi kurgusuyla yaşarız. Arzu, öznelliğin temel bileşenidir. Yani sanırım özne=arzu diyebiliriz. Ancak tek bir mutlak arzu olamayacağına göre özne bir arzu ve onlara yönelik bir fantezi çoğulludur. Bizim birinci yüz, ikinci yüz dediğimiz aynı öznel/psikolojik süreç içindeki baskın biri iki arzuya tekabül eden, kristalize olmuş bir iki egemen fantezi kurgusudur.

    Başka bir çağrışım yaratması için, bir de Deleuze & Guattari'nin Anti-Ödip'te yaratıcı özneden "desiring machine" diye bahsettiğini vurgulayayım..

    Çok ilginç ve ufuk açıcı konular ama maalesef insanı bıkıtıracak kadar çetrefil yazıyor adamlar..Geçen bir daha denedim gene olmadı..Ama malum değerli olana ulaşmak zordur..İnşallah uygun bir fırsatta bir kez daha kasmayı deneyeceğim bu adamları anlamak için

  • emrahpolat
    avatar

    Özcü (essentialist) olmadığımı belirtmek isterim.

    Lacan; biraz derin ve karışık, boğulmak olası... Dediğin gibi daha daha okumak falan lazım... başka tartışmalara artık hocam.


  • Müfettişoğlu

    Haftasonu kitap okurken aklıma şöyle bir cümlecik geldi: “hepimiz birbirimize göre eksiğiz” Hemen sayfanın kenarına yazdım.
    Bu lafımdan, ‘bir araya geldiğimizde birbirimizi tamamlarız’ gibi bir anlam çıkarılırsa sonuç hayalkırıklığı olur, zira bir araya gelirsek, ‘absürd mental bir varlık’ yaratma olasılığımız çok yüksek. Hele ki, eksiklik olarak algıladığımız şey başlıbaşına ontolojik bir farka tekabül ediyorsa; ‘olan sol bakışla’ ‘olması gereken’ sol bakış arasındaki fark gibi. Aslında sol da dememek lazım; çünkü mesele, sağın ya da solun bakışı meselesi değil, birden fazla vektörün bileşkesi olan tarihsel insanın kendi varoluşu temelinde ait olduğu toplumun varoluşu meselesidir. Bu bir yok oluş süreciyse, onun muhalif araçlarını varoluş ekseninden kopmadan yaratma meselesidir. Genel eylemini itekleyen/belirleyen biraz ‘ego-ideal’ biraz toplumsal kaygısıdır(kuşkusuz başka boyutları da vardır). Kişiliği ve tavrı dogmalarla tanımlanıp idealize edilirse, onu yaratan gerçeklikten kopma riski vardır -ki gelecekte arzuladığı sosyal yapının ideolojik altyapısına yabancılaşma tam da bu noktada filizlenir. Ve ‘devrimci bünyesinde’ idealist temalar barındıran bir sol söylem ne kadar işlevselse, o söylemi şiar edinmiş bir devrimci olarak o kadar işlevseldir.
    Önder’ in yazısı, en genel anlamıyla ‘ortadoks/püriten sol’ bakış açısına sahip olduğuna dair net doneler sunan Metin Çulhaoğlu özelinde -gene en genel anlamıyla- ‘reel sol kişiliğin’ eksikliğine ilişkin sağlam neden-sonuç ilişkileri sunuyor.
    Başarılı bir yorum/eleştiri.
    Selamlar, MuratM.

  • onder
    avatar

    Konu hakkında şaşırtıcı derecede benzer düşündüğümüzü görmek gerçekten çok güzel Murat. İçtenlikle teşekkürlerimi yollarım burdan.

    Özellikle şu satırlar benim derdimi çok ama çok iyi ifade ediyor;

    Alýntý:
    sağın ya da solun bakışı meselesi değil, birden fazla vektörün bileşkesi olan tarihsel insanın kendi varoluşu temelinde ait olduğu toplumun varoluşu meselesidir. Bu bir yok oluş süreciyse, onun muhalif araçlarını varoluş ekseninden kopmadan yaratma meselesidir.



    Burdaki çok önemli saptama insanın birden fazla vektörün -Nietzsche'ci anlamda gücün- bileşkesi olan "tarihsel" bir ürün olduğu. Sonuç da bu saptamayla bağlantılı olarak çok yerinde konmuş; eğer gerçek anlamda materyalist bir muhalefet olacaksa, bu tarihsel insanın "varoluş ekseninden" kopmadan olmalıdır. Sorun şu ki, bu "varoluş ekseni" ortodoksların idealize ettikleri gibi yüzde yüz saf, masum olmayabilir. Püriten sahte mitik özneler beklemektense, mevcut maddi gerçekliği içinde, bütün zaafları, yapmacıklığı ve tabii aynı zamanda toplumsallığı, dayanışmacı dürtüleriyle vs somut ve varolan insanlarla birlikte ne yapılabileceğini düşünmek gerekiyor, Platonik ideal görev adamları ve meslekten "devrimcilerle" değil.

  • onder
    avatar

    Murat Y.,(ortamda iki Murat olduğu için karışıklık olmasın diye)

    Bir noktaya değinmeyi unutmuşum; Çulhaoğlu'nun ikiyüzlülüğe karşı yazmış olduğunu anladığını söylüyorsun. Benim 1'e 10 satırla karşı çıkmak istediğim en önemli şeylerden biri de tam olarak buydu. Onun ikiyüzlülük olarak eleştirdiği, alay ettiği şeyler bir iki yüzlülük değil, son derece doğal bir insanlık durumudur, insan gelişmin kaçınılmaz süreçleridir.

    Kendi gelişimimizi düşünelim yahu, nasıl solcu olduk, nasıl şu düşünürü değil de bunu beğendik vs.vs. Hangimiz tamamen kendi özgün entellektüel faaliyetiyle birşeyleri keşfemiştir; taklit, öykünme, yapıyor gibi görünme olmasaydı hangi edebiyattan, hangi felsefeden bahsetmek mümkün olurdu? Taklit etmeden, çevremizdeki abilerimizden, ablalarımızdan bir Ego-İdeali yaratmadan hangi insan evladı yetişkin olmuştur? Annesinin yüksek ökçeli ayakkabılarını giymeye çalışan bir kız çocuğundan hangi açıdan farklıdır, hangi açıdan daha iki yüzlüdür, koltuğunun altına bir kitap sıkıştırıp tek başında sinemaya gidip mistik ve anlaşılmaz biri imajı yaratmak isteyen bir genç? Kara takım elbiseleri giyip Polat Alemdarlığa soyunanlardan hangi açılardan daha fazla nefreti hakediyor? Ya da birden bire tasavvufu, manevi değerlerimizi keşfeden birinden.

    Kendimden bir örnek vereyim; Üniversite yıllarında akıl almaz ölçülerde Hollywood filmlerine karşıydım. Seyreden yakın arkadaşlarıma çok kızıyordum..Tamamen bir özenti ile Tarkovsky'di, Kıeslowski'ydi seyrederim sadece diyordum. 20'li yaşlarına bile gelmemiş bir çocuk Tarkovski'nin yoğun varoluşsal hatta teolojik meselelerinden ne anlayabilirdi ki? Ama bu yapmacıklık, bu özenti sonuçta kendi "doğru" mecrasını bulacak bir süreç yarattı. aynı şeyleri müzik için de söyleyebilirim. Lise yıllarında C.C.Catch, Madonna, Modern Talking dinlemekten Pink Floyd dinlemeye abilerimizin koltuk altlarında gördüğümüz LP'ler sayesinde başladık. Herkesin dinlemediğini dinliyor olma özentisi, farklı olduğun yanılsaması içinde olmak iki yüzlü bir şahsiyet mi yarattı bende? Benim gördüğüm daha kaliteli ürünlerle ilgilenme gibi son derece istenilen bir sonucu doğurdu..

    Metin Çuhaoğlu, ancak Cihangir ya da Mis sokakta görebileceği bir kaç kaşarlanmış tipe bakarak, bireyin olgunlaşma, beğenilerini, ilgi alanlarını arttırma son derece doğal sürecinin kendisini mahkum ediyor. Pire için yorgan yakmanın ideal örneği yani..

  • Murat
    avatar

    Önder ne yaptın yahu? Girmediğin, dokunmadığın mevzu kalmamış. Adam otuz satır yazı yazmış, sen cevap olarak üçyüz satır yazıyorsun. Bire on. Cevap hakkını geçtim, adam sana dava bile açabilir:-)

    Eleştirilerinde katılmadığım yerler olmasına karşın (örneğin Çulhaoğlu'nun yazısındaki onikinci madde ile ilgili yazdıkların) anlatmak istediklerinde katıldığım yerler de var. Çulhaoğlu'ndan küçük burjuvalara karşı göstermesini beklediğin anlayışı biraz da onun için gösterebiliriz sanırım. Aslında yaptığın anlayışsızlık değil, yanlış anlamanı istemem. Sadece bu kadar sert olmana şaşırdım diyebilirim. Haklısın insan evladı korkar, şaşırır, kızar, ağlar, tatmin olmak ister vesaire. Klasik sol da bunları görmezden gelmiştir. Ama Çulhaoğlu'ndan benim anladığım iki yüzlülüğe karşı bir yazı yazmış olduğu. Onda da bir kızgınlık var. Yoksa ulan ben o kadar külliyat deviriyorum bunlar kadar rağbet görmüyorum durumu yaşadığını düşünmüyorum.

  • Murat
    avatar

    Yahu ben yorumumu küçük harfle yazdım, büyük çıkmış. İnternet ortamında büyük harfle yazmanın kızgınlık, bağırmak falan olduğunu duymuştum. Benim ki öyle değil. Bütün kabahat Önder'in yazsının formatında;-)

  • onder
    avatar

    Murat,

    Bu yazı bence basitçe bir sinema ve onun sevenlerin yapmacık tavırlarının eleştirisi değil. Dediğim gibi bu tür bir uslup herhangi bir toplumsal hedefi, beklentisi olmayan, sırf geyik yapan Serdar Turgut gibi New York'lulara yakışır. Onun köşesinde okumuş olsam hoşuma bile giderdi. Ama söyledikleri genel tahayyülde "sosyalist bakış açısı" olarak kodlanabilecek sosyalist bir düşünürün böyle bir yazı kaleme almaya hakkı yok. Neden mi?

    Çünkü bu yazı sosyalistleri yalnız bırakan, sosyalist düşünceyi marjinal bir hareket haline getiren artık terk edilmesi gereken dışlayıcı, tepeden bakan zihniyetin bir örneğidir. Ve üstelik dışlayıcılığın uygulandığı alan da sadece sinema değil. Bu "otuz satırlık" yazıda felsefe, soyut düşünme, kısacası genel olarak kültürel etkinlik toptan mahkum ediliyor.

    Bu yazıda mahkum edilip dışlananlar düşülünce, sosyalizm adına geriye ne kalır? Kuru bir iktisadi kurtuluştan başka insanlara sunulacak ne kalır? Sosyalist/komunist ütopya da, karnı doyurulmuş, altı temizlenip bağlanmış, sonra da alnına bir öpücük kondurulup sosyalist fabrikadaki işine gönderilen otomatların toplumu olmaktan öte ne ifade eder?

    Kısacası bu yazı, görmezden gelip geçiştirilecek sıradan bir eleştiri değil, bir zihniyetin ifşası.

    Bir de zamanlamaya dikkat edelim; nasıl bir konjüktürde dile getiriliyor bu zihniyet? Muhafazakarlığın yani her türlü düşünsel, sanatsal, bilimsel etkinliğin batı değerleri diye dışlandığı, tutucu, geleneksel yaşam tarzı dışında her türlü varoluş şeklinin batı özentisi diye mahkum edildiği bir konjuktürde. Hani Çulhaoğlu kültürel faaliyet yapmacıklığının çok yaygın olması muhtemel batılı bir toplum için bunları söylüyor olsa anlarım..Ama eleştirdiği şeyler son derece haklı bile olsa, genel toplamdaki yeri nedir ki? Mesala "sırf soyut olsun diye" kaç film çekilir bu ülkede, bu tür filmleri kaç kişi seyreder? Bir "filmdeki Dostoyevski esinli karakterler hakkında saatler süren tartışmalara (üstelik bira içerek)" kaç kişi gömülür bu ülkede?

    Taraf gibilerin muhafakarlık güzellemesiyle zaten büyük bir saldırı altında olan geleneksel olmayan yaşam biçimlerine, egemenler için oh ne güzel bir de sosyalistlerden saldırı geliyor..Ehh sosyalistler kimlere hitap ederek yeniden bir toplumsal güç haline gelecek? Bu ülkenin kültürel yaşantısında eleştirilecek hiçbirşey kalmadı da, diyelim sevgilisini etkilemek için koltuğunu altına bir kitap sıkıştırıp entellektüel görünmek için anlayamayacağı "sırf soyut olsun" diye çekilmiş bir filme giden bir üniversiteliye mi sıra geldi?

    Bir de daha birkaç hafta önce aynı Metin Çulhaoğlu şu satırları etmemiş miydi:

    Alýntý:
    Bu ülkenin Marksistleri, popüler kültüre giriş-temas noktaları bulabilmelidir. Edebiyatta, sinemada, müzikte ve diğer dallarda. “Tıkanma noktasındaki aydının inzivada iç hesaplaşması” türü temalar artık bıkkınlık vermiştir; başkalarına bırakılmalıdır. Avamlaşma, sıradanlaşma veya bayağılaşma şeklinde değil, gerçek anlamıyla, “halklaşma” içeriğiyle değerlendirilmelidir; İngiltere’deki “Avam Kamarasının” (House of Commons) çağrıştırdığı gibi.



    Sosyalistlerin genel yaklaşımı bu sinema yazısındaki 15 madde gibi olacaksa, "popüler kültüre (hangi) giriş-temas noktaları"nı bulacağız.?
    Yoksa sinema ve onunla ilişkilenmenin yapmacık türleri popüler kültür alanına girmiyor mu? Popüler kültüre giriş-temas noktaları bulmak denirken yoksa sadece kasap havası ya da kolbastı öğrenmek mi kastediliyor.?

    Konun çağrışımlarının ne kadar geniş olduğunu belki biraz daha ortaya koyabildim..Dolayısıyla yazı aslında gereğince uzun bile değil..Ancak çok daha iyi, çok daha derli toplu yazılabilirdi..Uzunluk gereklilikten ziyade biraz da özensizlikten, çabuk yazmaktan kaynaklanıyor maalesef..Ama böyle bir konu üzerine kitap yazmayı bile gerektirir..Böyle bir konuda kitap yazılmaya kalkılsa ne kadar büyük bir çalışma gerekeceği açık..Konu hakkında bir makale kaleme almak da daha az kolay değil..Sitede de uzun uzun düşünülmüş, konu hakkında gerekli materyaller, alıntılar derlenip toplandıktan sonra kaleme alınmış yazılar yazmayı gerekli kılacak bir ortam da maalesef pek yok..O yüzden sırf dikkat çekmek için çala kalem yazıyoruz işte, belki birilerinin ilgisini çeker diye.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #21 aferim 20-12-2009 21:18
zar zor okudum ama, çok beğendim.
Alıntı
 
 
0 #20 emrah polat 17-12-2009 22:23
"...Bu sorulara cevap vermemiz gerekiyor? Veya romanınızda bu çelişik durumların dile getirilmesinin faydalı olacağını düşünüyorum."

Erdem, dediklerin çok önenmli.
Ben ikinci yolun daha uygun olacağını ve becerebilirsem o yolu izlemem gerektiğini düşünüyorum. Yoksa birinci yolu izlersem ahlakçılık tehlikesiyle karşı karşıya kalırım ve sonunda ortaya çıkacak roman kesinlikle didaktik bir anlatıya sahip olur. Biliyorsun Bahtin, romanları temel olarak ikiye ayırır; monolojik ve dialojik. Dostoyeski romanlarını, ondaki çoksesliliği gözeterek ikinci kategoriye koyar. Bence roman yazarken -en azından niyet düzeyinde- böyle çalışılmalı; tek bir ses üzerinden değil de, farklı sesler üzerinden anlatıyı kurabilmek önemli.

Husserl okuması yapmadım; "paranteze alma" meselesini okuldayken görmüştük ama Husserl'ın çalışmama faydalı olabileceğini düşünmedim doğrusu. Fakat sen söyledikten sonra not aldım, bir bakmakta fayda var; teşekkürler.
Alıntı
 
 
0 #19 YEWANDE 17-12-2009 20:16
Son zamanlarda üzerine düşündüğüm bir konu iki ya da daha çok yüzlülük. Bence herkes, hepimiz ikiyüzlüyüz ve ikiyüzlülük bir yaşam stratejisi. Bu, kesinlikle bir yüceltme de değil, yalnızca bir tespit: İki yüzlü olmayan kişi yaşayamaz. Yeni romanım ikiyüzlülük üzerine; her karakteri kazıyıp yeni (asıl değil ama) bir yüz bulmaya çalışıyorum.... Bakalım, çalışmak lazım.
Sanırım, "her karakteri kazıyıp yeni (asıl değil ama) bir yüz bulmaya çalışıyorum" cümlemdeki "asıl" sözcüğü sana yeni yorum yazma zorunluluğu doğurdu. Bu cümlenin söylediği tam olarak şudur: Sürekli olarak kazımak. Kuşkusuz, bu bir yöntem olarak benimsenince "asıl" denilen yüzün belirli durumlara/koşul lara bağlı olduğu (yani mutlak olarak olmadığı) muhakkaktır.
Anlamını bildiğimiz ama -şimdilik- ikiyüzlülük'le ifade edebildiğimiz "o" kavramı üretsek ne güzel olacak diyorum yeniden. Doğrusu benim çok işime yarar.


Emrah’ın ikiyüzlülük ve/çokyüzlülük tespiti oldukça ilginç……

Bu “ikiyüzlülük” olgusunu bir roman ölçeğinde çalışıyor olmasını sevindirici ve heyecan verici buluyorum..
Bir başlangıç olarak fikir verme düşünceyi genişletme adına ben de birkaç söz etmek istiyorum.
İkiyüzlülük olgusunu hem kabul edilebilir doğal ve hem de doğal olmayan yapay nedenlerle irdelemek gerekir diye düşünüyorum. Bir başlangıç noktası tespit etmek zorundayız. Bir paradoksal durum var ortada.
Kropotkinden anladığım kadarıyla; özetleyerek verdiğim ve kendimden de bazı şeyleri eklediğim “sıralamayı” aşağıda aktarmayı yarar görüyorum.

En saf ve en doğal olan içgüdü olarak eş seçimi (her şeyin başlangıcı-gene llikle erkeğin türlü çekicilik şaklabanlıkları yla dişiyi cezbetmesindeki ikiyüzlülük-bu en doğal ve kabul edilebilir ikiyüzlülüktür değilmi-hepimiz biliriz, aşk adına ilk eylemi yapan ve cennetten kovulma pahasına yasak elmayı yiyen ikiyüzlü Hava anamızdır, Havva anamız yanında silik ve zayıf olan ve bu şuça ortak olan adem babamız sayesinde varız )-diğer canlı türlerinde erkek daha çekici, çok renkli ve çok sesli iken-İnsan türünde dişilerin çok süslü, erkekten daha fazla çekicilik enstrümanlarını kullanıyor olması diğer türlerle karşılaştırdığı mızda bir tezat yaratıyor)- sonra daha kalabalık türlerin devamı ve yaşamın sürdürülmesi için karşılıklı yardımlaşma dayanışma-böyle ce ilk ahlaki tutumun ortaya çıkış noktası – sürünün bireyleri arasında hangi sebepten olursa olsun ahlaka rağmen rekabet - taklit-benzeme- benzetme-farklı klar şeklinde öğrenme ve alışkanlıkların tekrarı-bu tekrarların bireyden bireye nesilden nesile aktarılması- v.s. vs. doğrultusunda gitmekte.
Doğal bir olgu olarak ikiyüzlülük hem doğada ve hem de toplumda var; öyle ki hayatın devam ettirilmesi kadar nazik bir olgu. Peki bizim itiraz edeceğimiz, tiksinerek reddedeceğimiz ve alışkanlık haline getirerek ve yaşam biçime olarak kabul ettiğimiz ikiyüzlülüğün başlangıç noktası sizce bu çizelgenin hangi noktasında başladı? Sorun yaşamı devam ettirmek gibi kritik bir konuysa ve yerleşik kural ve değerlere göre ikiyüzlülüğü küfür mü sayacağız? Demek ki ikiyüzlülüğün de hem iyi hem de kötü görünümlü ikiyüzlü bir tarafı olduğu kesin. Sanki genel bir kural halini almış örfi bir yasa.
Bu sorulara cevap vermemiz gerekiyor? Veya romanınızda bu çelişik durumların dile getirilmesinin faydalı olacağını düşünüyorum.
Kazıyıp içindeki özü bulma konusunda Husserl okumak faydalıdır.Soyu p- ayıklama yöntemi.
Selamlar
Alıntı
 
 
0 #18 Önder Kurt 17-12-2009 04:55
Melike,

Bu yazdıklarına kesinkes karşı çıkacağım sonucuna nerden vardın? Bilakis yazdıklarından son derece memnun oldum, seni temin ederim tam da senin dikkat çektiğin tehlikeler aklımda olduğu için, Çulhaoğlu'nun yazısına karşı çıktım.

Yazmayı düşündüğüm başlıklardan biri de "solu bekleyen tehlike" türünden birşey olacaktı. Söz konusu tehlike de, bir muhalefet patlaması olduğunda solun alacağı, Çulhaoğlu'nun sinyallerini verdiği, biçimsel radikalizmidir. Benim sürekli yenilediğim bir tezim var; Türkiye solcusu ancak kriz dönemlerinde politika yapmasını bilir. Toplumsal muhalefetin durgun olduğu zamanlarda uygulayabileceğ i kurucu politikaları yoktur. Adım gibi emin son 10-15 yıldır hiçbir şey yapmamış, toplumsal alanı tamamen terk etmiş olanlar, birazcık bir toplumsal yükseliş olduğunda 80'lerin ikinci yarısı ve 90'larda olduğu gibi radikal "sosyalist" çavuşlar olarak sahnedeki yerlerini alacak ve insanlardan güdülecek "kitle" olmalarını bekleyeceklerdi r. Ve endişem odur ki, 80'ler 90'lar nasıl bu kof radikalizm yüzünden heba edildiyse, olası yeni bir yükseliş de heba edilecektir.

Ben Çulhaoğlu'nu savunmuyordum. Savunmak gibi bir derdim olsa böyle bir yazı kaleme alır mıydım? Senin savunmak olarak algıladığın şey, aslında kaçınılmaz bir gerçeği kabul etmektir. Ne kadar eleştirirsek eleştirelim, Çulhaoğlu ve temsil ettiği algılayış şu ya da bu şekilde olmaya devam edecek. Onların yüzde yüz kendileri gibi olmayanları dışlaması nasıl hiçbir sonuç vermeyen indirgemeci bir tavır ise, farklı bir açılım arayanların da onlarınki türünden anlayışları yoksayması indirgemeci, dışlayıcı bir tavırdır. Farklı bir dünya isteyenlerin bütün renklerini topladığında bile ortaya kayda değer bir yekün çıkmıyor. Dolayısıyla, niyet içten olduktan sonra, dile dökülen düşüncelerin farklı olmasını bir ayrım nedeni olarak kabul etmenin kimseye getireceği bir yarar yok. Çok klişe olacak ama ne kadar farklı olursak olalım, herkes için adil bir dünya isteyen insanlar olarak birlikte yaşamasını ve birlikte davranmasını öğrenmek gerekiyor. Hiçbir muhalif düşünce tek başına yeterince güçlü değil. Tüm farklı muhalifler adaletsiz kapitalist sisteme karşı birlikte davranmasını öğrenmek durumundalar. Roma'ya saldıran farklı barbar kavimler gibi, çok farklı cenahlardan topyekün taarruza geçmeleri gerekir. Homojen tek tip bir muhalefet olmayacak hiçbir zaman. Çulhaoğlu gibi ortodokslar istedikleri kadar, tek bir merkezden yönetilen yekpare bir hareket özlemi içinde olsunlar, bu gerçekleşmeyece k. Kurtuluş "çokluk"un hareketi sonucu olacak, Negri'nin dediği gibi.

Çulhaoğlu ve temsil ettiği ortodoks sol'a çok fazla elştirim var..Ama kaygılarını, kurşkularını da anlayabiliyorum . Tarih onların kuşkularını doğrulayabilece k örneklerle dolu. Mesala Çulhaoğlu'nun yaptığı kültürel vandalizm, tamamen boş bir paranoya mıdır? Frankfurt Okulu düşünürlerinden beri, sanatın, felsefenin sisteme nasıl angaje edildiğini, bir kültür endüstrisi kurulduğunu, sanat ürünlerinin nasıl herhangi kapitalist bir meta haline getirildiğini biliyoruz. Baudrillard gibi adamlarda bu kültürel endüstri, viral bir şekilde yayılan kopya ve kopyanın kopyası, salt biçime indirgenen sanat yüzünden muazzam bir karamsarlık ve sonucundaki nihilizm boşuna çıkmadı. Çulhaoğlu'na hiç katılmıyorum ama endişelerini de yersiz bulmuyorum. Ancak tavrı yanlışın eleştirisinin bir başka yanlışı doğruması şeklinde, pire için yorganı yakmak türünden..Onlar ın algıladığı gibi, toplum artık, sarih bir kaç değişkenle yorumlanıp, anlaşılabilecek gibi değil..Çulhaoğl u'nu tanımadığını söylemişsin, o yüzden izin ver, az biraz tanıyan biri olarak şu yorumu yapayım: Emin ol, bu durumun, yani eldeki teorinin yetersizliğinin ve daha önce denenmemiş farklı birşeyler yapılması gerektiğinin aslında kendisi de çok iyi farkında. Sosyalistlerin yeni bir kavrayışa, daha doğrusu geliştirilmiş bir perspektife sahip olmaları gerektiğini biliyor. Daha birkaç hafta önce bu konuda yazdı..Yazı sitede duruyor..Marx Ne Derdi, Biz Ne Diyeceğiz başlığını taşıyor..O yazısı ile bu yazısının inanılmaz kontrastı, Çulhaoğlu'nun içinde bulunduğu biraz trajik ambivalant ruh halini çok iyi yansıtıyor..Bir kaç hafta arayla taban tabana zıt şeyler söylüyor..Bu düşünen, sorgulayan bir zihnin göstergeleridir ..Kendi hareketi ona ihtiyacı duyduğu eleştiriyi veremez, onlar sadece iman tazelemk ister, her hareket için biraz böyledir; işte bu noktada bizim gibi "dışarıdakilere " gerek duyulur. Her hareketin, bu yüzden bir dışarısı olması gerekir. Dolayısıyla özgürleşmeci bir hareket değil, hareketler beklentisi içinde olmak gerekir..benim takip edebildiğim kadarıyla, dünyanın bütün parlak sol beyinlerinin harıl harıl kafa patlattığı temel mesele de bu hareketler çoğulluğunun harmonisinin nasıl olup da sağlanacağı üzerinedir. Toplumsal muhalefet, sorgulayacağım diye mehteran bölüğü gibi, iki adım ileri bir adım geri yürüyenler kadar, gerektiğinde, uygun zamanda hiç düşünmeden Allah Allah nidalarıyla koşacak Akıncılara da ihtiyaç duyar.

Sevgiler.
Alıntı
 
 
0 #17 melike 17-12-2009 03:59
Ne yalan söyleyeyim, Çulhaoğlu'yu bu siteyle tanıdım. Önyargılı olmak ya da okumadığı konularda ahkam kesen ahmakların durumuna düşmek istemem ama sizin de "vandalizm" diye adlandırmaktan çekinmediğiniz tavırdan yanaymış gibi görünen bir adamın "düşünür"lükle ne ilgisi olabilir?
Yazınızın başına Çulhaoğlu'nu savunmak için oturmuşsunuz ancak sizin "patoloji" dediğiniz, benimse muhafazakarlığı n ve cahilliğin farklı bir yüzü olduğunu düşündüğüm entellektüelizm düşmanlığı karşısında sakin kalmak çok zor. O yüzden savunma yazınız çok beğendiğim eleştirinizin devamına dönüşmüş. bu, gülümsetti beni doğrusu.
Çulhaoğlu'nun düşünceleri yalnızca kampuslerin radikal solcusu arkadaşlar tarafından değil, anlaşılmayan ve karmaşık olan her şeye entel dantel yaftasını yapıştıran ayaktakımına da oldukça yakın gelecektir bence. Vahim olan da bu değil mi? Radikal solcuların dünya,yaşam,ins anın varoluş sorunu hakkında kafa yormayı aşağılayan, küçümseyen, en küçük farklılığa bile tahammülü olmayan, sürünün parçası olmayı marifet sayanlarla alttan alta aynı safta olmaları. Son cümlemi kurarken şöyle düşünüyorum: Önder benim yarışamayacağım literatür ve söz söyleme yeteneğiyle bu düşünceme kesinkes karşı çıkacak. ben yine de peşinen söyleyeyim. Taraf olmam gerektiğinde şüphe duymadan çok kızdığım "vandal entellektüel düşmanları"nın yanında yer alsam da içim acıyarak kabul etmek zorunda olduğum bir şey var, yanında olduğum bu insanlar zamanı geldiğinde akıntıya karşı koyan ya da çatlak bir ses çıkarma ihtimali bulunanları, kendilerinden de olsa "onlar"dan farklı düşünenleri susturmaktan çekinmeyecekler . Düşünen sorgulayan ya da kalıbının dışına çıkanları hoşgörmeyecekle r. Ve hoşgörmeyip susturdukları içinde ben de yer alabilirim.
bence mesele tabana oynamak değil, tabanı ileri götürmek olmalı. "Düşünür" dediğimiz insanlar bari bu mentaliteye sahip oldukları zaman karamsar ve umutsuz olmaktan kurtulabilir, bir harekete korkusuzca dahil olabiliriz. "Dünyayı özgürleştirme" adına yola çıktıklarımız benim küçük dünyamı, iç evrenimi dar edecekse neye yarar? Çok mu basit düşünüyorum? Anlamadığım bir şeyler mi var? Yoksa küçük burjuva olmak tam da böyle düşünüp hissetmek mi? Ne dersiniz?
Alıntı
 
 
0 #16 Önder Kurt 15-12-2009 22:02
Destekleyici yorumun için teşekkür ederim Melike. İtiraf etmem gerekirse ihtiyacım da vardı.

Yalnız şöyle bir yanlış anlamaya yol açmak istemem; Metin Çulhaoğlu genelde beğendiğim bir düşünürdür. 100 yazısını okusam, bu şekilde taban tabana karşı çıkacağım 5-10 yazısı çıkar ancak. Reel politik alan dışında pek az sol düşünürün ele aldığı bence son derece temel, solu direk ilgilendiren son derece önemli felsefi, psikolojik hatta varoluşsal diyebileceğim meseleleri ele alıyor. Bunu yapan gerçekten çok az sol düşünür var.

Dolayısıyla, yazımı okumuş olsa ve gerek görse gayet de iyi yanıtlayabilir. Muhtemelen ben kısa pantalonla oynarken, sol mücadele içinde düşünen bir insandı..Sosyal ist düşünce alanında derin birikimine saygı duymamazlık edemem.

Mesele bence şurda; Sn. Çulhaoğlu, belli bir politik geleneğin içinde politika yaptığından, ikili bir varoluş sürdürmek zorunda kalıyor. "Bağlantısız" ve "önyargısız" Marxist bir düşünür olarak yazdığı zaman çok önemli konulara değiniyor; ama politik kişiliği ön plana çıkmak "zorunda kaldığında" tabanın nabzına göre şerbet verme baskılanımı hissediyor galiba. Hani Türkiye halkı aşırı dindar olduğu için, hemen tüm partiler halkın muhafazakar hislerini okşamak zorunda kalırlar ya, sözkonusu sinema yazısı da sol hareketlerin malum tabanına "da" böyle ara ara gaz vermenin bir örneği bence. Başka bir ifadeyle Sn. Çulhaoğlu bu yazısıyla "kampüs politikası" yapıyor. Nasıl mı? Açayım;

Çulhaoğlu'nunki de dahil olmak üzere Türkiye sol hareketlerinin taban profili nasıldır? Bence 3 halkadan oluşur; En merkezdeki 1. halka, 80 öncesinden gelen meslekten devrimci lider kadrosudur; ikinci halka hareketin ilkelerine gerçekten inanan, görece istikrarlı, orta yaş civarı, insanlığın çoğunluğu gibi mesai rutininde çalışmak zorunda olmayan, serbest meslek sahibi, akademisyen, gazeteci türü insanlardır. 5-6 yıllık periyotlarla sürekli rotasyona tabii 3. halkayı ise üniversite/kamp us gençliği oluşturur. Hareketin en geniş tabanı 3.halka olmasına rağmen, aynı zamanda en istikrarsız olanıdır. Gençliğin hevesiyle gelirler, heveslerini alırlar, iş hayatının zorunlulukları devreye girince çekip giderler. Bizzat Çulhaoğlu'nun kendisibu fenomeni ele alan bir yazı yazmıştır.

Her ne kadar istikrarsız olursa olsun, bütün sol hareketler öğrencilerden oluşan bu 3.halkanın gönlünü hoş tutmak zorundadır. Kampüs gençliğinden oluşan bu üçüncü halkayı da devrimde aşağı politikalar kesmez. Geleceklerini kurgulamak durumunda olan gençler, doğal olarak büyük hayallere sahip olacak apolitik iseler kendilerini CEO, büyük bilim adamı vs, yok eğer politize olmuşlarsa, militan devrimci İdeal-Ego imgeleriyle özdeşleşecek, kendini devrimi yapan kadronun arasında görmekten, geleceğin politbüro üyesi gibi hayal etmekten aşağısını kabul etmeyecektir. Her türlü uzun soluklu mücadeleyi, çok sabır ve zaman gerektiren kurucu ilişkilerin oluşturulması yönündeki çabaları aşağılayacaktır . Devrim yapan kadro imgesinden daha az bir İdeal-Ego'dan tatmin olmayacaktır.

Bir süre sonra çekip gidecek olsalar bile hiçbir sol hareket, bu öğrenci radikalizmiyle arayı bozmayı göze alamaz. Giden gider ama arkadan yenileri gelir. Öğrenci mentalitesine göre davranılmazsa, bu hareketler varlıklarını sürdürümez.

İşte Çulhaoğlu'nun sinema yazısı da bu öğrenci mentalitesine yönelik bir "kampüs politikası" olarak kaleme alınmıştır. Kanıt mı?

Şöyle sorayım; Çulhaoğlu'nun ele aldığı türden sinemayla kurulan ilişki, bu toplumun bağrındaki belirleyici süreçlerden biri midir? Başka açıdan yine sorayım; Çulhaoğlu'nun ele aldığı türden ilişkiler nerde yaşanır? İşinde gücünde, geçim derdinde "çalışan, emekçi" kesimin günlük hayatında, Çulhaoğlu'nun ele aldığı türden bir aktivite var mıdır? Nerdedir bu tür ilişkiler; sadece ve sadece kampüste.

Spinoza "Üçgenler düşünebilseydi, bütün evrenin üçgenlerden oluştuğunu sanırlardı" der. Benzer şekilde, öğrenciler de dünyanın da kampüs gibi yapılanmış olduğunu sanırlar. Tipik solcu öğrenci için, kampüsün kötü adamı, vatanı, insanlığı kurtarmak varken bireysel getiriler için keyfine bakan, entel, dantel tiplerdir. Solcu öğrencinin "üçgenlerden oluşan evreni" işte budur. Jandarmayla, polisle göğüs göğüse çarpışmayan, korsan koymayan, kuşlama yapmayan herkes bu evrende bireysel "getiri"ler peşinde koşan küçük burjuvalardır -burda kastedilen şeye paradoksal olarak öğrenci dilinde "götürü" denir- . Yine Paradoksal olarak bu aşağılanan bireysel getiri peşinde koşanların politik istikrarı çok daha uzun olurken, hızlı tefrimciler hayatı çok çabuk "katettiklerind en", sonunda hızlı tefrimcilikten, yorgun demokratlığa geçip, politikadan iyice uzaklaşırlar.

Yazımın başında da belirttiğim gibi Culhaoğlu'nun 15 maddede eleştirdiği özellikler elbette var. Böyle yaşayan pekçok insan vardır. Özellikle kampüste..Ya da Cihangir'de, Mis sokakta..Benim eleştirdiğim, tikel örneklerden çok tehlikeli bir genellemeye varılarak, 90'larda at kuyruğuyla karikatürize edilen birkaç tipi eleştireceğim diye, insanın kültürel/düşüns el olgunlaşmasının sağa sola yalpalayarak ilerlemesi kaçınılmaz olan son derece doğal gelişiminin bizzat kendisinin mahkum edilmesidir. O 15 maddeye çok uyan tipleri kampus gençliği çevresinde görmeyecek mi? Tabii ki görecek..Peki bu "somut olguları" değerlendirmesi ni, Çulhaoğlu'nu da arkasına almış olarak nasıl bir sonuca vardıracak? Taklit ederek, öykünerek de olsa Sanatsal etkilenme yetisini geliştirme, duyarlılığını arttırma, entellektüel yetilerini geliştirme yönündeki her türlü bireysel hedefi nasıl kodlayacak? Bu yüzeysel genelleme sosyalist düşünceyi, kuru hamasi bir retoriğe, tatsız tutsuz bir varoluşa indirgeyen vandalizmden başka ne sonuç doğurur? Sinemayı, tiyatroyu, edebiyatı, müziği çıkarıp sosyalist teoriyi sadece sıkıcı bir politik jargona ya da görev etiğine indirgerseniz kimi kendinize çekeceksiniz?

Radikal öğrenci gençliği dışında, bu 15 madde kimi heyacanlandırır ? İşinde gücünde çoluk çocuk sahibi geçim derdi pek olmayan ve solcu olmayan orta yaş insanlara, böyle bir vandalizm çekici gelir mi? Sosyalistler böyle dışlayıcı bir retorikle bir öğrenci radikalizmi olmanın ötesine geçebilir mi?

Üstelik olay sadece burda da bitmez..Emin olun bu radikal kampüs politikası aslında kendini sınırlıyor, zor tutuyor..Toplum sal muhalefet biraz yükselir gibi olsun bakın o zaman kimbilir daha neler "can sıkıcı" bulmaya başlayacaklar. "Lost" dizisini sevenleri, "Caz" müziğinden hoşlananları falan da bireysel getiri peşinde koşmakla suçlayacaklardır..

Bir de benim en çok merak ettiğim, Türkiye gibi kültür-sanat faaliyetlerinin yerlerde süründüğü, nitelikli sanat ve düşün ürünlerinin pek az üretildiği ve tüketildiği, buna karşın TV ekranlarının Kuran Mucizlerini anlatanlarla, üfürükçülerle, şıhlarla, hacı hocalarla, UFO uzmanları ile vs dolduğu bir ülkede kültür eleştirisi adına hiç bir şey kalmadı da bir tek sırf soyut olsun diye çekilen filmleri seyredenlere mi sıra geldi? Ortodoks sol en çok fransız entellektüelizm den nefret eder diye bu yüzden söyledim. Naziler'in Yahudilerden nefret ettiği kadar ortodoks solcu da Fransız entellektüelizm den nefret eder..Herpsinde n önce gelen asli düşmanı budur. O yüzden, Fransız entellektüelizm inin ekmeğine yağ sürmektense, yeri geldiğinde Hollywood sinemasını bile, Nuri Bilge Ceylan karşısında Sinan Çetin'i bile savunmakta bir abes görmez. Onca yükselmiş muhafazakarlık ortamında bile, sanki millet paso soyut film seyrdiyormuş gibi çevrelerindeki at kuyruklululara saldırır sadece. Onca Kuran Kursu, Çarşaf, New Age spirutalismi, UFO uzmanları arasında bile gözü sadece at kuyruklu fransızları arar.

Sayıları bu kadar az olmasına rağmen, türkiye sosyalisti niye nereye baksa at kuyruklu özenti tipler görür onu da anlamam bir türlü..Nerden kaynaklanır bu patoloji? Kampüs politkacılığı işte.
Alıntı
 
 
0 #15 melike 15-12-2009 20:25
kutluyorum Önder. diğerleri gibi yerinde ve kapsamlı bir eleştiri yazmışsınız yine. umarım yazınızı eleştirinin muhatabı da okur. yanıtlayabilece ğini sanmıyorum ama...
yeni yazılarınızı okumak dileğiyle...
Alıntı
 
 
0 #14 emrah polat 14-12-2009 22:16
Özcü (essentialist) olmadığımı belirtmek isterim.

Lacan; biraz derin ve karışık, boğulmak olası... Dediğin gibi daha daha okumak falan lazım... başka tartışmalara artık hocam.


Alıntı
 
 
0 #13 Önder Kurt 14-12-2009 22:04
Evet Emrah doğru tahmin etmişsin; "kazıyınca ortaya çıkacak, asıl olan, öz olan" fikri bana ters geliyor. Platoncu dediğim yaklaşım da bu zaten; günlük materyal dünyanın ötesinde, yüzeyin altında derinlerde yatan, asli öz dünyası.

"İki yüzlülük"le geçici olarak ifade ettiğimzi şeyin aslında oturan bir karşılığı var gibi geliyor bana; Lacancı Arzu ve -bağlantılı olarak- arzuyu katetmeye yarayan fantezi. Bana insanlar bir arzu dolayısıyla fantezi çoğulluğu gibi geliyor. Geçerken belirteyim burda kullanılan arzu ve fantezi, cinsel çağrışımlı bilinen anlamıyla değildir, cinsel arzu ve fantezi daha genel arzu ve fantezi çerçevesinin içinde yeralır bence.

Lacancı arzu imkansızın arzudur. Konudan bir hayli uzak kaldığım için unutmuşum ama hatırladığım kadarıyla, arzunun simule bir tatminini fantezi kurgusuyla yaşarız. Arzu, öznelliğin temel bileşenidir. Yani sanırım özne=arzu diyebiliriz. Ancak tek bir mutlak arzu olamayacağına göre özne bir arzu ve onlara yönelik bir fantezi çoğulludur. Bizim birinci yüz, ikinci yüz dediğimiz aynı öznel/psikoloji k süreç içindeki baskın biri iki arzuya tekabül eden, kristalize olmuş bir iki egemen fantezi kurgusudur.

Başka bir çağrışım yaratması için, bir de Deleuze & Guattari'nin Anti-Ödip'te yaratıcı özneden "desiring machine" diye bahsettiğini vurgulayayım..

Çok ilginç ve ufuk açıcı konular ama maalesef insanı bıkıtıracak kadar çetrefil yazıyor adamlar..Geçen bir daha denedim gene olmadı..Ama malum değerli olana ulaşmak zordur..İnşalla h uygun bir fırsatta bir kez daha kasmayı deneyeceğim bu adamları anlamak için
Alıntı
 
 
0 #12 emrah polat 14-12-2009 21:57
Aklıma başlangıç için bir şey geldi: Çok yüzlülük. Üzerine düşünülebilir gibi.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile