Çabuk Tükenen Kuşaklar Popüler
Makale
12-13 yıl kadar önceydi.
“Gençlik” konusunda söyleşi için Ankara’da bir yüksek okula çağırmışlardı. Konuşmam bittiğinde sorular faslına geçildi. Söz alan öğrencilerden biri, gençlik konusunda “ustaların ne getirdiğini” sordu.
“Ustalar” dediği Marx ve Engels’di.
Kendisine, bu konuda bilgim olmadığını, ancak Marx’la Engels’in gençlikle ilgili özel bir görüşü veya yorumu olabileceğini pek sanmadığımı söyledim. Gerekçesini de anlatmaya çalıştım: Marx’ın yaşadığı dönemde insanların ortalama yaşam beklentisi 30 yılın altındaydı (sanayi devrimi sırasında ise 20 yıl civarında!). Bu durumda kim çocuk, kim ergen, kim genç, kim orta yaşlı, kim yaşlı sayılacaktı?
Günümüzde ise, “doğumda yaşam beklentisi” örneğin Türkiye’de 70 yılın üzerindedir.
Büyük ölçüde halk sağlığı alanındaki gelişmeler sayesinde, ortalama yaşam beklentisi bütün ülkelerde artmıştır. Bu nedenle, “çocukluk”, “gençlik” “yetişkinlik” dönemleri gibi aralıklardan söz etmenin artık belirli bir anlamı vardır.
Küçük bir ek daha: “Doğumda yaşam beklentisi”, salt demografik analizlerin ötesinde, aynı zamanda ülkelerin sosyoekonomik refah düzeyine ilişkin göstergelerden biri sayılır.
* * *
Şimdi, biraz “serbest” bir çağrışımla akla gelen soru şu: “Sosyalist mücadeleye katılımın başında (doğumda) ortalama kalıcılık (yaşam) beklentisi” gibi bir göstergeden söz edilebilir mi? Bu göstergeye, ülkedeki sosyalist hareketin “sosyopolitik refah düzeyini” belirlemek için başvurulabilir mi?
Kuşkusuz karmaşık ve riskli bir iştir ve fazla zorlamamak gerekir.
Ancak, kimi gerçekler ortadadır ve üzerine gidilmesinde sakınca yoktur.
Ortadaki gerçeklerden biri şudur: Türkiye’de doğumda yaşam beklentisi artarken, sosyalist mücadeleye katılımın başında kalıcılık beklentisi bir süredir azalmaktadır. Başka bir deyişle, yaklaşık 20-25 yıldır, sosyalizme kazanılan yeni kuşaklar çabuk tükenmekte veya tüketilmektedir.
Kuşkusuz, burada sözü edilen, her yeni kuşağın kısa bir süre sonra ileriye hiç bakiye bırakmadan olduğu gibi tükenmesi değildir. Elbette, her kuşak ileriye kalıcı ve soluklu bir “öz” bırakmaktadır. Ancak, sirkülâsyon normal ölçülerin ötesindedir ve insana endüstri mühendisliğindeki fifo-filo-lifo-lilo (ilk giren ilk çıkar- ilk giren son çıkar-son giren ilk çıkar-son giren son çıkar) türü stok analizlerini hatırlatacak boyutlara ulaşmıştır.
Biraz daha ilerleyip 12 Eylül 1980’den günümüze uzanan zaman dilimine bakalım.
Bugün görülebildiği kadarıyla, solda son dönemin görece en “kalıcı” kuşağı, siyasete ilk kez 1980’lerin ikinci yarısında başlayanlardan oluşmaktadır. Doğum yılları aşağı yukarı 1967-1971 aralığına denk düşen 12 Eylül sonrasının bu “ilk” sol kuşağı, “siyaseti sevme”, örgütlenme-örgütçülük ve özellikle teorik aranışçılık ve merak gibi öğelerin hepsini makul ölçülerde içselleştirme bakımından aynı zamanda “son” kuşak olmuştur. Sıralanan bu özellikler daha sonra gelenlerde de görülse bile “kuşaksal” olmaktan çok “kişisel” bazda kalmıştır.
* * *
Doğumda ortalama yaşam beklentisinin 20. yüzyılda ciddi bir sıçrama göstermesinde pek çok etmen rol oynamıştır. Konuya vakıf olanların çoğu, halk sağlığı alanındaki gelişmelerin (temiz içme suyu, sanitasyon, bebek bakımı, daha iyi beslenme, çalışma koşullarının iyileştirilmesi vb.), bu sıçramada örneğin antibiyotiklere göre daha büyük pay sahibi olduğu görüşündedir.
Buradan bir “mesaj” çıkar mı?
“Ne geçmiş tükendi, ne yarınlar” deniyorsa, sosyalizm mücadelesine önümüzdeki dönemlerde yeni kuşakların katılacağı açıktır. Bu ülkedeki sosyalistlerin hepsi bir araya gelip “sakın gelmeyin” diye gazetelere ilan verseler bile geleceklerdir. Önemli olan, bu insanların “sosyalizmdeki yaşam beklentisini” yükseltmenin yollarını aramaktır.
Bu yollardan biri de, genç kuşakların “siyaseti sevme”, “örgütçülük” ve “teorik merak” olarak sıralanan asli öğeleri buluşturup harmanlamalarını sağlamaktır. Özellikle gereklidir; çünkü bunlardan tek başına herhangi biri yaşam beklentisini artırmaya yetmemektedir. Üçü birlikte, mücadelede uzun soluk kazandıracak “halk sağlığı” müdahaleleri gibidir.
Bu arada, haksızlık yapmayıp antibiyotiklerin önemini teslim edelim.
Gene de, “küskünlük antibiyotiklerinin” ancak kişi bazında tedavi sağlayabildiğini, ayrıca antibiyotiklere giderek artan direncin günümüzün önemli tıp sorunlarından biri olduğunu da unutmayalım
Üye eleştirileri
-
2009-12-04 02:35:39 |SAdministrator| onder
-
2009-12-04 02:28:51 |SAdministrator| onder

Evet Murat ayni şeyi ben de hissettim. Yalnız üstüne bir de biraz kızgınlık hissettim. Şimdi şu pasaj ortada duruyor:
Alýntý:Bu ülkenin Marksistleri, popüler kültüre giriş-temas noktaları bulabilmelidir. Edebiyatta, sinemada, müzikte ve diğer dallarda. “Tıkanma noktasındaki aydının inzivada iç hesaplaşması” türü temalar artık bıkkınlık vermiştir; başkalarına bırakılmalıdır. Avamlaşma, sıradanlaşma veya bayağılaşma şeklinde değil, gerçek anlamıyla, “halklaşma” içeriğiyle değerlendirilmelidir; İngiltere’deki “Avam Kamarasının” (House of Commons) çağrıştırdığı gibi.
Buna itiraz edecek olan sanırım pek çıkmaz. İyi de doğru bir saptama yapmak yeterli mi? Bu konan hedef hangi araçlarla, hangi kanallarla gerçekleştirilecek?
Alim olmaya gerek var mı cevap vermek için? Hemen akla kendini hissettirmen, varolduğunu diğerlerine duyurman gerekir cevabı geliyor. Yani bir şekilde bir iletişim ve aynı zamanda etkileşim, kanalı, medyumu, mecrası gerekmez mi?
Peki solun hala inatla sürdürmekte olduğu iletişim paradigması, yani yazardan okura doğru tek yönlü, pasif, hiyerarşik bir iletişim anlayışı işe yarıyor mu? Yaramadığı ortada. Dikkat edelim, içeriğe yönelik değil eleştirim. Şu konjuktürde uygulanabilecek en doğru politika her ne ise, onu bile uygulasan doğru iletişim formatı üzerinden yapmıyorsan bir işe yaramaz. Doğruyu söylüyor olsan bile kimsenin umrunda değil.
Hal böyleyken arkaik iletişim formatlarında ısrar edilmesine akıl sır erdiremiyorum. Düşün bizim etimiz ne, budumuz ne? Adı sanı olmayan, kimsenin sözünü kaale almayacağı 3-5 kişi olarak, teknolojik olanakları kullanarak çağın ruhuna uygun interaktif bir iletişim platformunun olanaklı olduğunu gösterdik. Bu sitede uygulamaya koymaya çalıştığımız türden bir iletişim platformunun solun etkili isimlerinin insiyatifi ile kurulduğunu bir düşünelim? Ülkenin gündeminde Birgün'den falan çok daha etkili bir organ olmaz mıydı?
Bizimkiler hala 5000 basmasına rağmen arkaik basılı yayın anlayışını, ya da aynı kadroların farklı kombinasyonları ile "yeni bir sol" parti arayışını sürdürsünler ancak. Sanki millet bir sabah uyanacak, birden hidayete erecek "Ah işte beklediğimiz sol parti buydu" diyecek.
Bilmem ki ne zaman anlayacaklar bu ülkede solun tabanı alışılageldik yöntemler ile sittin sene zerre artmayacak, yeni bir parti kurmak yeni bir hareket yeni bir ruh yeni bir heyacan oluşturmayacak. Öncelikli yapılması gereken solun taban içinde, zaten kafadan solcu olmayan insanların gözünde inandırıcılığını yeniden kazanmasını sağlamak değil midir?
-
2009-12-03 18:36:29 |SAdministrator| Murat
-
2009-11-23 21:45:29 |SAdministrator| onder

Metin Çulhaoğlu bende çok yalnız, hüzünlü ya da şansız bir düşünür izlenimi bırakıyor; eli kulağında devrim beklentisi içinde olan bir kuşakta sosyalist bilincini kurmuş, ama devrimden iyice uzaklaşmış bir dönemde düşüncelerini geliştirmek zorunda kalmış.
Çulhaoğlu'nun "hüzünlü" durumunun bence en iyi göstergesi soL sitesindeki yazılarına yapılan yorumlar. Yorumcuların daha çok kendi hareketinden insanlar olduğunu varsayarsak, Çulhaoğlu'nun kendi hareketinde bile ne kadar yalnız olduğu ortaya çıkar. Bir örnek vereyim;
Yukarıdaki yazıda Çulhaoğlu benim çok önemsediğim birşeyi yapıyor; reel politikanın ötesinde, sosyalizmin yapısal benim dokusal da dediğim açmazları ile ilgileniyor, türkiye marxistlerinin asli meseleleri olması gerektiğini düşündüğüm konuları sorunsallaştırıyor. İncelikli bir merakla yeni bir gösterge tanımlıyor:Alýntý:Şimdi, biraz “serbest” bir çağrışımla akla gelen soru şu: “Sosyalist mücadeleye katılımın başında (doğumda) ortalama kalıcılık (yaşam) beklentisi” gibi bir göstergeden söz edilebilir mi? Bu göstergeye, ülkedeki sosyalist hareketin “sosyopolitik refah düzeyini” belirlemek için başvurulabilir mi?
Göstergeyi tanımladıktan sonra, onla bağlantılı şu saptamayı yapıyor;Alýntý:Ortadaki gerçeklerden biri şudur: Türkiye’de doğumda yaşam beklentisi artarken, sosyalist mücadeleye katılımın başında kalıcılık beklentisi bir süredir azalmaktadır. Başka bir deyişle, yaklaşık 20-25 yıldır, sosyalizme kazanılan yeni kuşaklar çabuk tükenmekte veya tüketilmektedir.
Bilmiyorum Çulhaoğlu'nun, reel politikanın -kürt açılımı, ermeni meselesi vs.vs- hay huyunun ötesinde, asli meseleye, yani sorunun/sorunlarının dokusal düzeydeki nedeniyle ilgilendiğini yeterince vurgulayabiliyor muyum? Çulhaoğlu, çoğunluğun yaptığı gibi semptomlar üzerinden değil, semptomları doğuran kökendeki nedenlerle ilgileniyor.
"sosyalist mücadeleye katılımın başında kalıcılık beklentisi" diye bir gösterge tanımlayıp, bu göstergenin son 20-25 yıldır düşmekte olduğu saptamasını yapmak, bu ülkenin genel sosyalist düşünüşünde büyük bir sıçramadır. Ancak burda yöntemsel bir sıçramadan bahsediyorum tikel bir saptamadan değil, zira Çulhaoğlu'nun tanımladığı göstergeyi biz de tanımlayabilirdik.
Çulhaoğlu, yeni kuşakların sosyalizme kazanılmasında çok ciddi bir sorun yok diyor. Siz istemesiniz de geleceklerdir diyor. Geliyorlar ama niye kalmıyorlar diye soruyor. İşte geleneksel sol açısından Pandora'nın kutusunu açtıran bu sorudur. Burdan bir ton başka sorunsallaştırmalar çıkar.
Şimdi işin asıl ilginç tarafına geliyorum; bu çok önemli yazıya, taban bakın nasıl "katkıda" bulunuyor, onun başlattığı sorgulamayı ne kadar ileri taşıyorlar? Birkaç örnek;
1.Alýntý:Yahu af buyurun da ben bu yazının "gençlikle" ne ilgisi var onu anlamadım.
Yani gençler kalıcı oluyor da ihtiyarlar geçici oluyor, ya da ihtiyarlar kalıcı oluyor da gençler geçici oluyor? Bu mu deniyor. Bir kere bunlar denilemez ki. Bildiğin paradoks olur bu! (Yaşlanmak için de genç olmak lazım ve tersi her genç bir gün yaşlanır)
2.Alýntý:Tabi 90'lı yıllar hem Türkiye siyaseti açısından hem de özel olarak devrimci sosyalist siyaset açısından biraz patolojik bir dönemdi. Haliyle ilaçlı ya da ilaçsız biraz tedavi gerektiriyordu. Ben kendi adıma 6 mayıs 1972 doğumlu bir "yitik kuşak" olarak o yıllarda siyasetle neler yapılabileceğini "bir ihtimal" de olsa gördüm. lakin yitik olmayan kuşaklar bir türlü derin analizlerden başlarını kaldırıp ihtimal dahilinde olanı muhtemel hale getirmeye yönelmediler. Onlar o sıra bizi terbiye etmekle meşguldüler.
3.Alýntý:Bugüne kadar bütün ülkelerin deneyimleri göstermiştir ki, işçi sınıfı kendiliğinden sosyalist olamaz. İşçiler, hiç bir ülkede felsefe, tarih ve ekonomi politik gibi teorik ve bilimsel düşüncelerden oluşan sosyalist bilinçe doğal olarak, günlük yaşamsal deneyimleriyle kendi kendilerine ulaşamazlar. Bu bilinç, bu kuramsal bilgiler kendilerine "dışardan" aydın, bilgili, bilinçli kişi ve örgütler tarafından taşınmıştır ve gelecekte de taşınacaktır. İşte geleceğine hazırlanan, toplumu kendi iradesi doğrultusunda biçimlendirmeye en çok ilgi duyan, toplumsal gelişimin biçimi ve yönüne en fazla duyarlı olan yeni kuşaklar, gençlik işçi sınıfına dışardan "sosyalist bilinçi" taşımaya en yatkın, en önemli bir toplum kesimidir.
Bu minvalde uzayıp gidiyor yorumlar. Bilmiyorum Çulhaoğlu bu yorumları okuyor mu? Okuyorsa "Alıp başımı gideceğim lan bu diyarlardan" diyor mudur?
Şimdi bu yorumları yazanlar bir "sosyalist". Yani Çulhaoğlu'nun göstergesinin bir zayıf yönünü de ortaya koyuyor; "sosyalist mücadeleye katılımın başında kalıcı" olmanın tek başına yeterli bir gösterge olmadığı da ortaya çıkıyor. "Sosyalist mücadelede kalıcı olanlar" bile Çulhaoğlu'nun neyi sorunsallaştırdığı hakkında en küçük bir fikre sahip değiller. "Hüzünlü" Metin Çulhaoğlu boşluğa konuşuyor sanki, kendi tabanı bile neyi sorunsallaştırdığını anlamaktan çok uzak.
Yorumları bir analiz edin, çoğunun Çulhaoğlu'nun yapısal/dokusal düzeyde bir sorunsallaştırma yaptığını anlamaktan çok uzak olduğu görülür. Hepsi, reel politik düzlemin kavramları ile anlamaya çalışmış. Hangi "yanlış politikalar", "hangi propaganda eksikliği" bu sonucu doğurmuştur diye bir sorgulama yapıldığını sanıyorlar. Çulhaoğlu'nun bambaşka bir telden çaldığını anlamaktan çok uzaklar, zerre kadar bir fikirleri varmış gibi görünmüyor.
Çulhaoğlu'nun bir sonraki yazısı bu durumu çok daha iyi açığa çıkaracak;
"Marx Ne Derdi, Biz Ne Diyeceğiz?" yazısından bahsediyorum.
Yorumlar
Alıntı:
Buna itiraz edecek olan sanırım pek çıkmaz. İyi de doğru bir saptama yapmak yeterli mi? Bu konan hedef hangi araçlarla, hangi kanallarla gerçekleştirilecek?Bu ülkenin Marksistleri, popüler kültüre giriş-temas noktaları bulabilmelidir. Edebiyatta, sinemada, müzikte ve diğer dallarda. “Tıkanma noktasındaki aydının inzivada iç hesaplaşması” türü temalar artık bıkkınlık vermiştir; başkalarına bırakılmalıdır. Avamlaşma, sıradanlaşma veya bayağılaşma şeklinde değil, gerçek anlamıyla, “halklaşma” içeriğiyle değerlendirilmelidir; İngiltere’deki “Avam Kamarasının” (House of Commons) çağrıştırdığı gibi.
Alim olmaya gerek var mı cevap vermek için? Hemen akla kendini hissettirmen, varolduğunu diğerlerine duyurman gerekir cevabı geliyor. Yani bir şekilde bir iletişim ve aynı zamanda etkileşim, kanalı, medyumu, mecrası gerekmez mi?
Peki solun hala inatla sürdürmekte olduğu iletişim paradigması, yani yazardan okura doğru tek yönlü, pasif, hiyerarşik bir iletişim anlayışı işe yarıyor mu? Yaramadığı ortada. Dikkat edelim, içeriğe yönelik değil eleştirim. Şu konjuktürde uygulanabilecek en doğru politika her ne ise, onu bile uygulasan doğru iletişim formatı üzerinden yapmıyorsan bir işe yaramaz. Doğruyu söylüyor olsan bile kimsenin umrunda değil.
Hal böyleyken arkaik iletişim formatlarında ısrar edilmesine akıl sır erdiremiyorum. Düşün bizim etimiz ne, budumuz ne? Adı sanı olmayan, kimsenin sözünü kaale almayacağı 3-5 kişi olarak, teknolojik olanakları kullanarak çağın ruhuna uygun interaktif bir iletişim platformunun olanaklı olduğunu gösterdik. Bu sitede uygulamaya koymaya çalıştığımız türden bir iletişim platformunun solun etkili isimlerinin insiyatifi ile kurulduğunu bir düşünelim? Ülkenin gündeminde Birgün'den falan çok daha etkili bir organ olmaz mıydı?
Bizimkiler hala 5000 basmasına rağmen arkaik basılı yayın anlayışını, ya da aynı kadroların farklı kombinasyonları ile "yeni bir sol" parti arayışını sürdürsünler ancak. Sanki millet bir sabah uyanacak, birden hidayete erecek "Ah işte beklediğimiz sol parti buydu" diyecek.
Bilmem ki ne zaman anlayacaklar bu ülkede solun tabanı alışılageldik yöntemler ile sittin sene zerre artmayacak, yeni bir parti kurmak yeni bir hareket yeni bir ruh yeni bir heyacan oluşturmayacak. Öncelikli yapılması gereken solun taban içinde, zaten kafadan solcu olmayan insanların gözünde inandırıcılığın ı yeniden kazanmasını sağlamak değil midir?
Çulhaoğlu'nun "hüzünlü" durumunun bence en iyi göstergesi soL sitesindeki yazılarına yapılan yorumlar. Yorumcuların daha çok kendi hareketinden insanlar olduğunu varsayarsak, Çulhaoğlu'nun kendi hareketinde bile ne kadar yalnız olduğu ortaya çıkar. Bir örnek vereyim;
Yukarıdaki yazıda Çulhaoğlu benim çok önemsediğim birşeyi yapıyor; reel politikanın ötesinde, sosyalizmin yapısal benim dokusal da dediğim açmazları ile ilgileniyor, türkiye marxistlerinin asli meseleleri olması gerektiğini düşündüğüm konuları sorunsallaştırı yor. İncelikli bir merakla yeni bir gösterge tanımlıyor:
Alıntı:
Göstergeyi tanımladıktan sonra, onla bağlantılı şu saptamayı yapıyor;Şimdi, biraz “serbest” bir çağrışımla akla gelen soru şu: “Sosyalist mücadeleye katılımın başında (doğumda) ortalama kalıcılık (yaşam) beklentisi” gibi bir göstergeden söz edilebilir mi? Bu göstergeye, ülkedeki sosyalist hareketin “sosyopolitik refah düzeyini” belirlemek için başvurulabilir mi?
Alıntı:
Bilmiyorum Çulhaoğlu'nun, reel politikanın -kürt açılımı, ermeni meselesi vs.vs- hay huyunun ötesinde, asli meseleye, yani sorunun/sorunlarının dokusal düzeydeki nedeniyle ilgilendiğini yeterince vurgulayabiliyor muyum? Çulhaoğlu, çoğunluğun yaptığı gibi semptomlar üzerinden değil, semptomları doğuran kökendeki nedenlerle ilgileniyor.Ortadaki gerçeklerden biri şudur: Türkiye’de doğumda yaşam beklentisi artarken, sosyalist mücadeleye katılımın başında kalıcılık beklentisi bir süredir azalmaktadır. Başka bir deyişle, yaklaşık 20-25 yıldır, sosyalizme kazanılan yeni kuşaklar çabuk tükenmekte veya tüketilmektedir.
"sosyalist mücadeleye katılımın başında kalıcılık beklentisi" diye bir gösterge tanımlayıp, bu göstergenin son 20-25 yıldır düşmekte olduğu saptamasını yapmak, bu ülkenin genel sosyalist düşünüşünde büyük bir sıçramadır. Ancak burda yöntemsel bir sıçramadan bahsediyorum tikel bir saptamadan değil, zira Çulhaoğlu'nun tanımladığı göstergeyi biz de tanımlayabilirdik.
Çulhaoğlu, yeni kuşakların sosyalizme kazanılmasında çok ciddi bir sorun yok diyor. Siz istemesiniz de geleceklerdir diyor. Geliyorlar ama niye kalmıyorlar diye soruyor. İşte geleneksel sol açısından Pandora'nın kutusunu açtıran bu sorudur. Burdan bir ton başka sorunsallaştırm alar çıkar.
Şimdi işin asıl ilginç tarafına geliyorum; bu çok önemli yazıya, taban bakın nasıl "katkıda" bulunuyor, onun başlattığı sorgulamayı ne kadar ileri taşıyorlar? Birkaç örnek;
1.
Alıntı:
2.Yahu af buyurun da ben bu yazının "gençlikle" ne ilgisi var onu anlamadım.
Yani gençler kalıcı oluyor da ihtiyarlar geçici oluyor, ya da ihtiyarlar kalıcı oluyor da gençler geçici oluyor? Bu mu deniyor. Bir kere bunlar denilemez ki. Bildiğin paradoks olur bu! (Yaşlanmak için de genç olmak lazım ve tersi her genç bir gün yaşlanır)
Alıntı:
3.Tabi 90'lı yıllar hem Türkiye siyaseti açısından hem de özel olarak devrimci sosyalist siyaset açısından biraz patolojik bir dönemdi. Haliyle ilaçlı ya da ilaçsız biraz tedavi gerektiriyordu. Ben kendi adıma 6 mayıs 1972 doğumlu bir "yitik kuşak" olarak o yıllarda siyasetle neler yapılabileceğini "bir ihtimal" de olsa gördüm. lakin yitik olmayan kuşaklar bir türlü derin analizlerden başlarını kaldırıp ihtimal dahilinde olanı muhtemel hale getirmeye yönelmediler. Onlar o sıra bizi terbiye etmekle meşguldüler.
Alıntı:
Bu minvalde uzayıp gidiyor yorumlar. Bilmiyorum Çulhaoğlu bu yorumları okuyor mu? Okuyorsa "Alıp başımı gideceğim lan bu diyarlardan" diyor mudur?Bugüne kadar bütün ülkelerin deneyimleri göstermiştir ki, işçi sınıfı kendiliğinden sosyalist olamaz. İşçiler, hiç bir ülkede felsefe, tarih ve ekonomi politik gibi teorik ve bilimsel düşüncelerden oluşan sosyalist bilinçe doğal olarak, günlük yaşamsal deneyimleriyle kendi kendilerine ulaşamazlar. Bu bilinç, bu kuramsal bilgiler kendilerine "dışardan" aydın, bilgili, bilinçli kişi ve örgütler tarafından taşınmıştır ve gelecekte de taşınacaktır. İşte geleceğine hazırlanan, toplumu kendi iradesi doğrultusunda biçimlendirmeye en çok ilgi duyan, toplumsal gelişimin biçimi ve yönüne en fazla duyarlı olan yeni kuşaklar, gençlik işçi sınıfına dışardan "sosyalist bilinçi" taşımaya en yatkın, en önemli bir toplum kesimidir.
Şimdi bu yorumları yazanlar bir "sosyalist". Yani Çulhaoğlu'nun göstergesinin bir zayıf yönünü de ortaya koyuyor; "sosyalist mücadeleye katılımın başında kalıcı" olmanın tek başına yeterli bir gösterge olmadığı da ortaya çıkıyor. "Sosyalist mücadelede kalıcı olanlar" bile Çulhaoğlu'nun neyi sorunsallaştırd ığı hakkında en küçük bir fikre sahip değiller. "Hüzünlü" Metin Çulhaoğlu boşluğa konuşuyor sanki, kendi tabanı bile neyi sorunsallaştırd ığını anlamaktan çok uzak.
Yorumları bir analiz edin, çoğunun Çulhaoğlu'nun yapısal/dokusal düzeyde bir sorunsallaştırm a yaptığını anlamaktan çok uzak olduğu görülür. Hepsi, reel politik düzlemin kavramları ile anlamaya çalışmış. Hangi "yanlış politikalar", "hangi propaganda eksikliği" bu sonucu doğurmuştur diye bir sorgulama yapıldığını sanıyorlar. Çulhaoğlu'nun bambaşka bir telden çaldığını anlamaktan çok uzaklar, zerre kadar bir fikirleri varmış gibi görünmüyor.
Çulhaoğlu'nun bir sonraki yazısı bu durumu çok daha iyi açığa çıkaracak;
"Marx Ne Derdi, Biz Ne Diyeceğiz?" yazısından bahsediyorum.

Bir süre önce 5N 1K'da bir internet gazetecisine denk geldim. Adı sanı duyulmamış, profesyonel bir gazeteciymiş anladığım kadarıyla. Muhtemelen plaza medyasının eski gazetecilerinden biri. Adam bildik gazeteciliği bırakmış internet gazeteciliğine başlamış. Yanlış hatırlamıyorsam İnternetHaber sitesini çıkarıyormuş. Bu amiral gemilerinin yanında 7-8 tane daha farklı sitesi varmış. Bütün sitelerinin günlük toplam ziyaretçi sayısı, -sıkı durun-, 4 milyon imiş. Dikkat sayfa gösterimi değil, ziyaretçi sayısı yani bir anlamda okur sayısı bu. Ve adam hiç de tanınan biri değil.