Makaleler Bütün Yazılar Makale Politika Skila'dan Kaçarken Karibdis'e Yakalanmak: Foti Benlisoy'a Cevap
 

Skila'dan Kaçarken Karibdis'e Yakalanmak: Foti Benlisoy'a Cevap Popüler

Makale

Homer'in aynı adlı destanında Odise'nin, Truva zaferinden sonra eve dönüş yolunda atlatmak zorunda olduğu engellerden biri de, her iki yakasını Skila ve Karibdis adlı canavarların tuttuğu dar bir boğazdan geçmektir. Boğaz o kadar dardır ki, Skila'nın menzilinden çıkılmaya çalışıldığında Karibdis'in menziline girilir. Dolayısıyla akınıtının yönüne göre dönüşümlü olarak ikisine karşı da mücadeleye hazır olmak durumundadır. Bu efsanevi boğazdan çıkış yolu budur, Karibdis'i ihmal edip Skila'ya odaklanmak yetmez.Bu ünlü mit, batılı zihinlerde o kadar yer etmiştir ki, "between Scylla and Charybdis" şeklinde bir deyim haline bile gelmiştir. Kemalizm ile muhafazakarlar arasında kalan Türkiye sosyalistlerinin durumu da Skila ve Karibdis arasında kalan Odise'nin durumuna benziyor.

Foti Benlisoy da Birgün'deki "KEMALİZM, SOSYALİZM VE AŞAMACILIK" adlı yazısında maalesef Skila'ya karşı mücadeleye hazırlıklı olacağım derken Karibdis'e yakalanıyor.

http://www.birgun.net/sunday_index.php?news_code=1258295912&year=2009&month=11&day=15Yazısı

Üstelik yazısını şu mükkemmel pasajla bağlamışken;

Eğer emekçilerin kurtuluşu gerçekten kendi eserleri olacaksa, soldan bir geçmiş algısı, tarihin her anını ezilenlerin kendi hayatlarını kurma güçlerinde, eylem ve örgütlenme kapasitelerindeki artış ya da azalma zaviyesinden değerlendirmelidir. Soyut ve mekanik bir ‘ilerleme’ ya da ‘modernleşme’ terazisine vurarak değil.

Biz de defalarca, sosyalist solun yapay gündemlerin kuyruğuna takılmaktan vazgeçip kendi pozitif ajandasını takip etmesi gerektiğini,  başkalarının denizinde Benlisoy'un kendi deyimiyle "lodosçuluk" yapmaması gerektiğini söyledik. Ancak koşullar aktüel gündemden Odise gibi geçmek zorunda bıraktığında da, hem Skila'ya hem Karibdis'e vurmak gerekir. Ancak değerli yazarımız maalesef bunu yapmıyor, tehlikenin sadece Skila'dan geldiğini sanıyor, üstelik akıntı kendisini Karibdis'e doğru sürüklemekte iken. İşte bu yazının tezi, Skila'yla mücadeleye hazırlanırken Karibdis'i de ihmal etmememiz gerektiğidir.

Skila ve Karibdis arasında kalındığında mücadele nasıl olmalı?

Benlisoy'un çok güzel belirttiği gibi, sosyalistlerin sonal amacı bugünkü yapay gündemde taraf olmak değildir. Odise'nin amacı da canavarları alt etmek değil, onların kolladığı boğazdan geçerek evine dönmektir. Başka bir geçit olsa canavarlarla karşılaşmadan kaçınacaktır. Ama eve dönüş yolu o dar boğazdan geçmek zorundadır. Eğer geçilecekse, akıntının sürekli değişen yönüne göre "o anda" hangi canavara doğru sürükleniliyorsa  ona karşı dikkati yoğunlaştırmak gerekir. Ancak tek değil, iki canavar olduğunu bir an için bile olsa akıldan çıkarmadan, önün kadar arkanı da kollayarak. Zira göz açıp kapayıncaya kadar akıntı yön deşitirip, ötekine karşı sürüklemeye başlayabilir. Değerli yazarımız maalesef artık bir  alışıkanlık haline geldiği üzre Skila'ya karşı kendini  hazırlarken, akıntının yön değiştirdiğini ve Karibdis'e karşı sürüklenmekte olduğumuzu pek hissedemiyor gibi.

Şimdi soralım, akıntı bizi şu anda Kemalizm'e karşı mı yoksa yükselen muhafazakarlığa doğru mu sürüklüyor? Sosyalistlerin uyarılması gereken sürüklenme hangi "canavara" doğru? Benlisoy'un kendi yakıştırmasını kullanarak soralım; doğrudur sosyalistlerin bir kesimi "lodosçuluk" yapıyor. Hatta "lodosçuluk" sosyalist hareketin cılızlığından dolayı bu ülkede normdur. Peki ama şu anda sosyalistlerin bir kesimi muhafazakarların denizinde mi yoksa kemalistlerin denizinde mi lodosçuluk yapıyor daha çok? Benim gözlemleyebildiğim kadarıyla kemalizm denizlerinde yapılan lodosçuluk, muhafazakarlık denizinde yapılanın yanında son derece marjinal kalıyor. Kemalist lodosçuluk her zaman olagelmişti ama şu zamanlardaki muhafazakar lodosçuluk kadar etkili olmadı hiçbir zaman. Kemalizme en yakın duran malum "sosyalist" anlayışlar bile, Benlisoy'un haklı olarak eleştirdiği "aşamacılık" üzerinden de olsa, onunla dışsallığı, araçsal bir yaklaşımı her zaman korumuşlardı. Kemalizm, sosyalizme giden yolda geçici bir merhaleydi yalnızca. Hangi sosyalist anlayış Kemalizmi sonal amaç olarak sunmuştu?.

Buna karşın, muhafazakarlık denizinden "lodosçuluk" yapan bugünün post-modern solcuları, sosyalizmin temel öncüllerinin hilafına, toplumu sınıflara göre değil, kimliklere göre kesen kökten yeni bir toplumsal model ile karşımıza çıkıyorlar. Kemalizme yakın duran sosyalist akımların bütün "suçu" çok kolay hafifletici gerekçeler bulunabilecek aşamacılık iken, sosyalizmin kemalizmle iç içe geçmiş yeni bir türünü icat etmeye çalışmamışken, bugünün muhafazakar lodosçuları keşfettikleri Müslüman "sosyalist" "düşünürlerin" "öğretilerinden", Bekaroğlu gibi dincilerde "sosyalizan" bir  medet umup, "kul hakkı" gibi beylik ifadelere tav olup , onlardan 62'den tavşan yapmak kabilinden muhazakar sosyalist hikmetler yaratmaya kalkarak yeşil bir sosyalizm olanaklığını vaaz etmeye başladılar. Şimdi sormak lazım, hangisi daha kökten bir lodosçuluktur? Sosyalizm kendi ajandasından hangisi daha radikal bir uzaklaşmadır?.

Sadece Orta Sınıflar Mı Kemalisttir?

Benlisoy'un kemalist lodosculuk eleştirisi kanımca çok yaygın bir önkabule dayanıyor; kemalizm sadece tuzu kuru orta sınıfın, marxist terminolojiye göre küçük-burjuvazinin ideolojisidir. Bunlar farklı ölçülerde iktidar sahipleridirler ve Kemalist statükonun çeşitli ayrıcalıklarından nemalanmaktadırlar, o yüzden de değişime karşı çıkmaktadırlar. Bu kavrayışa göre, Kemalist nerdeyse sadece Ankara'da oturan bürokrata tekabül eder. Kemalizmde tecessüm eden kadim bir maddi süreç değil, tarihsel olmayan tepeden inen bir Jakobenizmdir sadece sözkonusu olan. Benlisoy, mekanik aşamacılığı eleştireceğim derken tarihsel materyalizmin diyalektik südurunu, Marxismin önemli kaynaklarından birini, Hegelci tarih anlayışını terk ediyor. Aşamacılığa karşı duracağım derken, işin tarihsellik boyutunun bu ihmaline kapı açmak, bu bir nevi yapısalcılık, bu bir çeşit paradigmatik sıçrama beklentisi sonucu olsa gerek,  Mustafa Kemal'i nerdeyse "komunist" olmadığı için eleştirmek gibi bir işi başarabiliyor;

Mustafa Kemal ve ekibinin, aşağıdakilerin kendi çıkarları doğrultusundaki bağımsız eylemlerine muazzam bir antipati beslediği bir sır değildir. Bu grubun sola karşı tepkisini tanımlayan da, kendi inisiyatifleri dışında gelişecek her hareketi tasfiye etmede gösterdikleri kararlılıktır. Öyle ya, Mustafa Kemal ve Çankaya sofrasının mutat zevatı, savaş sonrasında mülkiyet ve bölüşüm ilişkilerini aşağıdakilerin çıkarına etkileyen hangi adımı atmıştır?

Bu mantık sonucu, II.Mahmut ya da III.Selim'i de komunist olmadığı için eleştirmek gerekir sanırım.

Kemalizm denen bütünde halkın hiçbir rolünü bu görmeyiş ,tarihi büyük insanların yaptığı yönlü tarihsel materyalizm dışı yönünü geçelim, ideolojilerin yapılanışının da eksik bir kavrayışını akla getiriyor. Bütün ideolojilerin, bir "yokluk", bir "boşluk", Lacancı ifadeyle "Boş Gösteren" etrafında yapılandığını ihmal ediyor. Bu "boş gösteren" etrafında yapılanmış olmaları nedeniyle de, hiçbir ideoloji toplumu bütünüyle açıklayamaz, her zaman sembolize edilemeyen, kapanmayan sert bir çekirdek kalır. O yüzden bırakalım Kemalizmi, Marksizmden bile toplumu en ince ayrıntısına kadar "açımlamasını", bütün çelişkileri çözümleyen bütün zamanlarda geçerli, bütüncül statik bir teorisi olması beklenemez. Kanımca, Benlisoy'un "aşamacılık" diye eleştirdiği yaklaşım, toplumsal analizde genel hatalı yaklaşımın özel bir türevidir. O hatalı yaklaşım da bence, toplumsal yapıları ve aktörleri aşkın, zaman ötesi ve değişmeyen statik yapılar olarak görmektir. Bu kavrayışın en tipik örneğini, bütün zamanlarda aynı kalan devrimci özne olarak sınıf/proleterya kavramında görüyoruz. 2009'da sınıf ne idiyse, 1920'lerde, 30'larda da oydu. İşte bu statik toplumsal yapılar ve aktörler kavrayışı sonucu olsa gerek, Mustafa Kemal'i proleteryanın yanında yer almadığı için eleştirebiliyor, sanki o zamanlarda bir proleteryadan bahsetmek mümkünmüş gibi. Oysa, proleteryayı aşkın, statik bir aktör olarak değil de, farklı zamanlarda farklı şekillerde tecessüm eden kadim bir gücün tarihsel biçimlenişlerinden biri olarak kavramaya çalışsak, toplumsal gelişimi anlamada daha etkili analitik bir araca sahip olmaz mıyız? Böyle bir algılayış değil midir bizi Kapitalist olmayan bir dünyada yaşayan Spartaküs'e bağlayan.

Negri böyle bir kavrayışın araçlarını veriyor bize; toplumu sürekli devinen, çökelmeyen, kristalize olmayan bir "kurucu güç" ve statik, kurumsal, aşkın bir "kurulu güç" arasındaki kadim kavganın bir arenası olarak sunarak. Bu bakış açısıyla sorarsak, 1920'lerin Türkiyesinde hangi "kurulu güç"e karşı, hangi "kurucu güç" mücadele etmekteydi? Sermaye'ye karşı Proleterya mı? Başka bir ifadeyle bu dönemde devrimci özne/kurucu güç proleterya olarak mı tecessüm etmişti?

Eleştirilmesi gereken "aşamacı" kavrayışı farklı bir şekilde estetize etmeye çalışmıyorum. Anlatmaya çalıştığım, tarihin her evresinde toplumsal fail farklı tecessümleri içinde belli bir iktidar yapısına karşı kesintisiz mücadelede içindedir. Bu kavga farklı biçimler alır ama bitmez. Bu kadim kavganın faili tikel bireyler, bir takım Jakobenler değil, ezilendlerdir. Ezilenlerin kadim içkin mücadelesi üzerine konup, onu çökelten, kristalize eden, içkinlikten aşkınlığa, metafizik düzleme geçiren, başka bir ifadeyle kurucu gücü, kurulu güç haline getirenler Jakobenlerdir/Liderlerdir. Mustafa Kemal denen tikel bir şahsın kurduğu şahsi bir ideoloji değil, halkın kadim özgürleşme mücadelesinin tarihsel bir dönemde o şahsın adı altında donmasının, çökelmesinin adıdır Kemalizm. Onu sadece bir şahısa bağlamak, ezilenleri/halkı tarih sahnesinden atmak anlamına gelir. Feodal yapılara karşı halkın vermiş olduğu mücadelenin Kemalizm adı altında resmileşmesi, çökelmesi, halkın hiçbir tarihsel misyonu olmadığı, Kemalizmin sadece iktidar sahiplerinin statükosunu ifade ettiği anlamına gelmez.

Ancak maalesef sosyalist sol içinde Kemalizmin, oluşumunda halkın hiçbir etkisi olmayan bu tarih dışı kavranışı, Türkiye denen şu coğrafyanın ezilenlerinin, yoksullarının sadece muhafazakarlardan oluştuğu şeklinde bir kavrayışı doğurmuştur. O yüzden, muhafazakarlara karşı empati göstermenin envai çeşiti piyasaya sunulurken, onlar arasında da sınıfsal çelişkilerin olabileceği ve sosyalist propagandanın bir alanı olabileceği iddia edilirken, Kemalistler tuzu kuru, yekpare, homojen, başlıbaşına kendinde -in itself- bir sınıf bloğu olarak sunulur. Kemalistler arasında muhafazakarlar arasında olduğu gibi sınıfsal çelişkiler yoktur, bu yüzden sosyalist eklemlenmenin konusu olamazlar. Üstelik nerdeyse istisnasız bir norm olarak, ülkenin bütün sosyalistleri şu ya da bu şekilde, dolaylı ya da dolaysız Kemalist ailelerden çıkmışken.

Kemalistlerin homojen bir blok halinde orta sınıf olduğunu kabul etsek bile, post-modern zamanlara uygun yeni bir sosyalizm orta sınıfa sırtını dönebilir mi? Orta sınıfı eklemlemeyen sosyalist bir proje başarılı olabilir mi?

Kemalistlerle "Rabıtalanmak" Kemalizmle "Rabıtalanmak" mıdır?

İdeolojiler çökelir, dinamikliğinden kaybedip statikleşir, çökelir, reel hale gelir. Sosyalizm başına gelen de bu değil mi?

Peki toplumsal failler çökelir mi? Sorunun cevabı açık olsa gerek. Toplumsal fail çökelirse, tarihin sonu gelir. Dolayısıyla, ideolojilerin/toplumsal öğretilerin zamanı ile toplumsal failin zamanı arasında bir ritm farkı olduğunu söyleyemez miyiz? İdeolijik yapılar, en devrimci olanları bile çökelirken/kristalize olurken, bunun toplumsal failin bilincinde yer etmesi arasında bir zaman farkı vardır. Bu Lacancı teoride "iki ölüm" arasındaki araf olarak tanımlanır. Bir fiziksel olarak ölüm vardır, bir de simgesel ölüm. Zombiler öldüklerinin farkında değildir. Şimdilerde moda olan Kemalizm eleştirilerinde, bu iki ölüm arasındaki zaman, ezilenlerin lehine olmayan bir başka iktidar yapısı adına kapatılmak, hemen katedilmek isteniyor. Tarihsel failin yeni bir tecessüme geçmesine fırsat tanımadan, öldüğü ilan ediliyor.

Bugün İslam'da da Sosyalizan bir yön olabileceği iddiasını taşıyanlara, yeşil bir sosyalizm keşfetmeye çalışanlara sorun, muhafazakar yoksullarla bir etkileşime girmenin gerekliliği, sınıfsal bir zeminde buluşmanın olanaklığı üzerine bir ton analiz yapacaklardır.

Peki aynı yaklaşımın kemalist yoksullara karşı gösterilemeyeceğinin gerekçesi nedir? Bütün aydınlar, "yeni solcular" ağız birliği etmişcesine muhafazakar yoksullarla, onların değerlerini -arkaik bile olsa- dikkate alan empatik bir yaklaşım güzellemesi yaparlarken, benzer bir güzellemeye Kemalist yoksullar niye layık değildir? Yoksa hiç Kemalist yoksul yok mu? Bütün Kemalistler Nişantaşı, Çankaya ve İzmir'de mi yaşarlar? Hafta sonları bile sahip olduğu tek kravatını takıp, gazetesini okuyan Köy Enstitülü emekli öğretmen, emekli banka memuru tipolojisi, sadece bir takım romantiklerin hayal dünyasında mı vardır?

Yoksa bu ihmalin gerekçesi, Kemalistlerin "artık aşılmış" olan "modernist" kavrayışın etkisi altında olmaları mıdır? 1500 yıllık İslam hala aktüeldir ama topu topu 200 yıllık modernizm/aydınlanmacılık/ilericilik, sosyalizmin kaynaklarından biri olmasına rağmen artık aşılmıştır, hem de Evrim Kuramının hala bir şarlatanlık olarak kavrandığı, kız çocuklarının hala okula gönderilmediği, namus cinayetlerinin sıradan günlük 3.sayfa haberleri arasında yerini koruduğu, doktor kontrolü esnasında "En son ne zaman adet gördünüz?" sorusuna "ben bilmem beyim bilir" diyen, domuz haramsa domuz gribi aşısı da haram mıdır diye soran insanların olduğu bir ülkede.

Bütün bunları geçelim, bu ülkede şu anda eksikliği hissedilen Kemalizm eleştirisi midir? Kendini hocasına kanıtlamak isteyen çocuklar gibi, muhafazakar yapılara şirin görünmeye çalışan, bir anda mistisizmi, tasavvufu keşfeden bir sürü köşe yazarı, romancı, şair karşısında, biraz da toplumdaki artan muhafazakarlaşmaya karşı kim sesini yükseltiyor, modernizmi öyle bir kalemde defterini dürüp köşeye atmanın, post-modern kimlik politikalarına teslim olma riskini, Skila'dan kaçarken Karibdis'e yakalanmak riskini taşıdığından kim bahsediyor? Sadece bu dengesizlik bile, sosyalistler için, Kemalizm kadar biraz da muhafazakarlaşmayı eleştirmeleri için yeterli değil midir?

Kemalist denizlerde yapılan lodosçuluğa karşı, biraz da muhafazakar denizlerde yapılan lodosçuluğa karşı çıkmak gerekmez mi?

Taraf gibi Kemalizme karşı taarruza geçmiş bir yapı ve onlarca benzeri varken, benzer bir taarruzun da soldan başlatılması hangi sosyalist taktiğin ürünüdür?

Muhafazakarlar arasında  sınıfsal bir ayrışma var da, Kemalistler arasında yok mu?. Zira Kemalizm sadece tepeden bir hareket değil, belli bir toplumsal tabanı olan bir harekettir. Çökelmiş, resmileşmiş bir ideoloji olarak Kemalizmle rabıtalanmaya tabii ki hayır, ama muhafazakarlar gibi sınıfsal matris içinde yeralan somut bireyler olarak Kemalistlerle rabıtalanmaya evet.

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (6)
  • onder
    avatar

    Çok önemli soruna gelecek olursak Ahmet; hiçbir tek insanın tek bir cevap veremeyeceği hepimizin malumu olsa gerek. Zira sorunun kapsamı çok geniş, kanımca sadece Kemalistlerle eklemlenme ile de sınırlı değil. Soru bence daha genel olarak sosyalistler, kendi dışarısıyla artık niye eklemlenemiyor diye de sorulabilir.

    Herşeyin başı olan bu soruya cevap verebilmek için en yetkin perspektifi ben Negri'nin sunduğunu düşünüyorum. Onun bütün diğer kavramları gibi Türkiye'de son derece banal bir şekilde kavranan bir kavramı şahsen bana çok ipucu veriyor; "Çokluk". Ancak Negri ve "Çokluk" bir yorum içine sığmaz pek. Bu konuda pekçok ayrı tartışma başlığı açmak gerekiyor.

    Bu çok önemli ve aslında senin sorduğundan çok daha kapsamlı soruyu, tartışmanın kolay takibi için Kemalizmle daha doğrusu somut Kemalistlerle sınırlayalım.

    Soruya Metin Çulhaoğlu'nun verdiği cevapla başlayalım, zira çok önemli genel bir perspektif sunduğunu düşünüyorum;

    Alýntý:
    Bu ülkenin Marksistleri, popüler kültüre giriş-temas noktaları bulabilmelidir. Edebiyatta, sinemada, müzikte ve diğer dallarda. “Tıkanma noktasındaki aydının inzivada iç hesaplaşması” türü temalar artık bıkkınlık vermiştir; başkalarına bırakılmalıdır. Avamlaşma, sıradanlaşma veya bayağılaşma şeklinde değil, gerçek anlamıyla, “halklaşma” içeriğiyle değerlendirilmelidir; İngiltere’deki “Avam Kamarasının” (House of Commons) çağrıştırdığı gibi.



    Çulhaoğlu'nun cevabıyla senin sorunun eksenini biraz kaydırmış gibi görünüyorum; kemalizmden popüler kültüre doğru. Ancak çok da saptırıcı bir kaydırma değil bence, zira Kemalizme bir açıdan popüler kültür olarak da bakılabileceğini düşünüyorum.

    Çulhaoğlu'nun pasajının önemi bence şurda; Bu pasaj bence Sosyalistlerin kendi dışarısına "artık" ya da "şimdilik" ya da "sadece" doğrudan sosyalist bir retorikle yaklaşamayacağının kabulü anlamına geliyor. Aslında aynı şey kapitalistlerin kendileri için de söylenebilir. Kapitalistler de artık 90'larda tavan yaptığı şekliyle, doğrudan bir kapitalizm güzellemesiyle insanlara gidemiyor. O yüzden "insan hakları", "kimlik politikaları", "bireysel özgürlükler", "dinsel hoşgörü" vs gibi biçimsel taleplerı gündeme getiren retorikler üzerinden dolaylı olarak kendi idealojik çağrısını yapıyor. Önceki yorumumda belirttiğim gibi bir "McGuffin" kullanarak kaybetmekte olduğu kontrolü başka bir düzlemde yeniden eklemlemeye çalışıyor.

    Bu paralelde benim formülüm, sosyalistlerin de kendi McGuffin'lerini yaratabilmeleridir. "Haklıyız Kazanacağız", "Üreten biziz yöneten de biz olacağız", "Yaşasın Emekçilerin Onurlu Mücadelesi", "Devrim Şehitleri ölümsüzdür" türü hamasetlerin alıcısı pek kalmadı.

    Derdimi bir örnekle açayım;

    Geçen Yiğit Bulut'un Habertürk'teki bir programına denk geldim. Konu Evrim teorisiydi. Katılımcıların söyledikleri karşısında duyduğum isyanın boyutlarını anlatamam. Şöyle betimleyeyim; Önceden bildirilmiş olmasa, ettiği ilk bir iki cümleyle profesör olmasına en küçük ihtimal veremeyeceğiniz, daha çok köşedeki caminin imamı sanabileceğiniz iki tip, Adem ile Havva'dan girip evrim teorisini "çürütmeye" kalktılar. Hangi alanda profesör bu tipler tahmin edin? İlahiyat değil, biyoloji bölümü. Hatta yanlış hatırlamıyorsam bir tanesi, Biyoloji bölüm başkanıydı.

    Genetik alanında araştırma yapan doktora öğrencisi bir arkadaş, Evrim teorisine şiddetli bir şekilde karşı çıkan iki ülke olduğunu söylemişti: ABD ve Türkiye. Ancak onun atladığı bir konu var: ABD'de evrim teorisine yaratılış teorisiyle açıklama getiren birini bırakın bir üniversitede bölüm başkanlığı yapacak profesör ünvanı verilmesini, 2.sınıfa bile geçirmezler. Bu ülkede İmamlık yapması gereken birine biyoloji profesörü ünvanı verilirken, muhafazakarlara baskı yapıldığının söylenebilmesi neo-liberal propagandanın boyutlarını gösterir.

    Örneği vermemdeki amaç şu; bir imamın biyoloji profesörü ve bölüm başkanı yapıldığı bir ülkede, bu durum ciddi bir muhalif tepki yaratır. Zira insanlar bilirler ki, bilimsel zihnin berraklığından en ufak nasibini almamış tiplerin "bilim insanı" olarak onore edildiği bir ülkenin bütün yaşam damarları kurumuştur. Teknolojik rekabetin bu kadar yoğun olduğu, küreselleşmiş bir dünyada siz imamlardan bilim adamı yaratıyorsanız, varolma şansınız kalmamış demektir.

    Asıl konuya geliyorum şimdi; bu ve benzeri durumlara tepki duyan insanlarla, "sadece" sınıf politikaları ile ve doğrudan sosyalist ajitasyonla empatik bir ilişki kurulamaz. Konun sınıf çözümlemeleri ile ancak dolaylı bir ilişkisi vardır. Bu gibi meseleler bildik modernizm/Aydınlanma perspektifiyle ele alınabilir ancak.

    Çulhaoğlu'nun pasajına bir kez daha dönüp, ikinci bir çağrışımını ele almak istiyorum: "popüler kültüre giriş-temas noktaları bulabilmek"ten bahsetmek, bir anlamda bilinen örgütlenme modeli üzerine yeniden düşünmek anlamına gelir. Negri'nin düşünceleri ile de bağlayarak, insanlar arası kollektif ilişkinin bildik hiyerarşik, kurumsal parti/örgüt modelini aşan, çok yönlü, çok düzlemli, hepsinden önemlisi "aşkın" değil, "içkin", yani insanların doğal günlük hayat düzleminde spontan ilişkiler olması anlamında "içkin" bir ilişkiler ağı modeli üzerine düşünmek gerekiyor bence.

    Somut konumuza dönersek, somut tikel bireyler olarak kemalistlerle eklemlenme, sosyalizme kazanma, bildik adam kafalama ya da kadro çalışması ile olamaz. Yani ADD'ne üye olup alan çalışması yapmanın bir anlamı olamaz.

    Ben yapılması gereken en önemli şeyin, bir iletişim medyumu, ağ gibi yapılanmış bir interaktif iletişim platformu olduğunu düşünüyorum. E-Hayalet'te minik bir düzeyde yapmaya çalıştığımız da tam olarak bu. Değişen dünya koşullarında sosyalistlerin yapması gereken en önemli şey kanımca öncelikle kendilerini yeni bir dille, kapsayıcı bir retorikle yeniden anlatmalarıdır. Ama propaganda olarak bir anlatma değil, icra ederek, bizzat örnekleyerek anlatma. İnsanlarla kafalamak için, gizli sosyalist bir ajanda ile değil, dürüst, samimi, eşitlerin dostluk ilişkisi temelinde iletişimde/etkileşimde bulunmak. İlgi alanları üzerinden organik bir ilişkiler ağı kurmak. İşyerimde "apolitik" biriyle, sosyalist teori üzerinden bir iletişim kuramam ama roman, şiir, sinema, müzik üzerinden kurabilirim.

    Nasıl Çulhaoğlu gibi biri yukarıdaki pasajı elitisit, halktan kopuk bir politika savunusu yapmak için dile getirmiş olamazsa ben de bunları sadece "incelmiş" zevkleri olan, orta sınıf küçük burjuvalarla iletişim kuralım diye söylemiyorum. Ancak bir şekilde sosyalistlerin dar kadro anlayışını terkedip, şu ya da bu toplumsal aktörlerle eklemlenebilmesi gerekiyor, eğer marjinal bir grup olmaktan çıkıp, söz hakkı olan toplumsal bir fail olmak istiyorlarsa. Burda sözkonusu olan aslında keyfi ya da kolaycı bir tercih değildir; kişinin kapasitesi ve yetenekleriyle orantılı olarak, "bulunduğu" ortamda yapabilecekleri yapmasıdır daha çok. Bunu Spinoza "What A Body Can Do?" / Kişi neye müktedirdir sorusu ile gündeme getirir. Spinoza'nın bu basit sorunun arkasında koca bir felsefe olduğunu hatırlatmak isterim. Onun sorusu aslında senin arkadaşının tespitiyle örtüşüyor.

    Bugünün Türkiye'nde Spinoza'yla beraber, "şu anda" "Sosyalistler neye müktedirdir?" diye soracak olursak, camileri örgütlemenin ilk akla gelecekler arasında olmadığı açıktır. Sosyalistlerin kaabileyetlerini, etki güçlerini, ilgi alanlarını, yaşam biçimlerini vs.vs gözönüne alırsak, "şimdilik" doğal etki alanları arasına camilerden önce seküler alanların girdiği açıktır. Cemaatlerin boyunduruğu altındaki yoksullarla sınıf politikaları araçları ile iletişime geçmek sosyalistlerin etki alanları dışında. Herşeyi geçelim, bir kere o yoksullara bulgur, kömür dağıtacak, çocuklarını yurtlara yerleştircek bir sermayeleri yok. Sosyalistlerin yoksullara dek ulaşabilmesinin yolu, hatırı sayılır bir toplumsal güç, bir toplumsal hareket olmalarından geçer. Şu anda olmadıkları çok açık. Öyleyse sosyalistlerin etkili bir toplumsal güç olmalarına doğru, kendi dışındaki en yakın çevrelerine, kendi tarihsel akrabalarına doğru açılmaları gerekir..Bunu olası kılacak bir potansiyel var mı? Bence çok fazla var.

    Modernist bir perspektifle ilerleme iradesini terk etmiş, Aydınlanmacı bir zihniyetle sürdürülebilirlikten iyice uzaklaşmış "demokratik" kapitalizm bir çeşit post-modern feodalizme doğru regrasyon içindedir. Bu açıdan bakarsak, bir kere nüfusun yarısı, yani kadınlar, "potansiyel olarak" böyle bir regrasyona karşı doğal muhaliflerdir.

    Sosyalistler eğer, modernleşme projesini daha doğrusu post olmayan yeni bir modernleşme projesinin taşıyıcısının artık kapitalizm değil ancak yeni bir sosyalizm projesinin olabileceğini gösterirlerse, herşeyi geçelim kadınları arkasında bulacaktır. Bu bile tek başına yetmez mi?

  • onder
    avatar

    Tekrar Merhaba Ahmet,

    GİRİŞ:

    Galiba aynı şeyi önemsiyoruz. Benim de "Kemalizm" eksenli tartışmalarda dile getirmeye çalıştığım görüş bu;

    Alýntý:
    yoksa, kemalizmin “özünde nasıl bir ideolojik içerige sahip olduğu” gibi bir tartışmayı önümüzü açacak ideolojik-politik bir tartışma olarak görmüyorum ve önemsemiyorum, benim için önemli olan kitlelerin onu algılama biçimi ve bu kitlelerin sosyalist bir projeye eklemlenme potansiyeli…



    Ben bunu "töz olarak kemalizm" neye işaret eder, hangi toplumsal faili ifade eder diye sormuştum. Başka bir ifadeyle kemalizm denen "düşünce"nin "belli bir anda" ne olduğu ile değil, neyi gösterdiği, neyi temsil ettiği ile ilgilenmek lazım demiştim. Şöyle somut bir örnekle açayım; Sosyalizmin, ontolojik düzeyde neyi gösterdiği, neyi temsil ettiği ile değil de, "belli bir anda" ne olduğu ile ilgilenirsek, yani tözden ziyade görüngüye takılırsak Stalin'i, Pol Pot'u, Kim Jong-il'i "ortalama" hiçbir insana açıklayamayız. Sosyalizmin Stalinizm olmadığını biz biliyoruz ama bunu göstermek için, Stalin'i aklamak , rasyonalize etmek gibi bir yol izleyemeyeceğimiz gibi, Stalin'i afaroz etmek gibi bir yol da izleyemeyiz. Çok iyi biliyoruz ki, kapitalist propaganda Sosyalizmi Stalinizm ile eşitleyerek, Stalin eleştirisi üzerinden sosyalizme saldırır. Ancak Stalin'i bir kanser gibi kesip atarak, sosyalizmi kurtaramayız. Bütün günahlarına rağmen Stalinizm, sosyalizmde ters tepen, yanlış giden birşeyleri temsil eder, yapısal sorunlara göndermede bulunur. Bu yapısal sorunların üzerine gitmeden sosyalizm temize çıkarılamaz.

    Bu yaklaşım tarzını Melih Pekdemir çok iyi formule etmişti geçenlerde; "Eleştirinin eleştirisi" diyerek. Ben de Hegel'e başvurarak "olumsuzlamanın olumsuzlaması" demiştim.

    Nasıl 20.yüzyılın emperyalist kapitalizmi Stalin'e saldırarak toplumda sosyalizme tepkiyi yükselterek, Stalin üzerinden toplumdaki çok daha derin bir iradeyi, özgürlükçü "kurucu gücü" yoketmeye çalıştıysa, 21.yüzyılın post-modern neo-kapitalizmi de kimbilir hangi nedenlerle kadim "kurucu gücün" ters giden bir başka "konjuktürel tecessümü" olarak tikel "Kemalizm"i resmen bahane ederek, asli özgürlükçü, kadim evrensel kurucu gücün kendisini yoketmek istiyor.

    Maalesef bu propaganda o kadar etkili ki, sosyalist sol içinde bile karşılık buluyor. Nasıl bazı "güzel ruh"lu "sosyalistler", "eleştirinin eleştirisi" ile değil de doğrudan, yalın, tek kutuplu çıplak eleştiri ile Stalini bir kanser gibi kesip atarak sterilize, tümörsüz bir sosyalizm yaratacaklarını sandılarsa, şimdilerde de neo-liberal post-modern tanrılara "kemalizm"i kurban vererek özgürlükçü sosyalizmi kurtaracaklarını sanıyorlar. Aslında kurban verdiklerinin, kemalizmle sınırlı olmadığını, neo-liberal saldırının hedefinin çok daha büyük olduğunu, kemalizmi bahane ederek, toplumu kof bir biçimsel özgürlükler, kimlik politikaları üzerinden kapitalizme eklemlemlemeye çalıştıklarını göremiyorlar.

    Sinema teorisinde, özellikle Hitchcock ile anılan bir kurgu unsuru var; McGuffin.

    http://en.wikipedia.org/wiki/Mcguffin

    Filmin kurgusunda McGuffin, asli öğe, bütün olayların etrafında döndüğü temel eksen gibi sunulur. Ancak tam aksine son derece önemsiz, filmin akışı için çok da belirleyici olmayan bir öğedir. Yönetmenin temel derdi, izleyicinin ilgisini sıcak tutup filmi sonuna kadar seyretmelerini sağlamaktır. Filmin sonuna gelindiğinde kimsenin artık McGuffin'in umursadığı yoktur, yönetmen amacına ulaşmış ve izleyicinin soluk soluğa filmi sonuna kadar seyretmesini sağlamıştır.

    Türkiye sosyalistlerinin bir kısmının göremediği de, moda "kemalizm" saldırısının, arkadaki temel kapitalist saldırı için McGuffin olarak hizmet ettiğidir.

    Çok somut olarak tarihsel bir gerçeği de gözden kaçırıyorlar; Sovyetlerde sistem çökerken onu savunacak nerdeyse tek bir insan sokağa çıkmamıştı. Sistem halka o kadar yabancılaşmıştı. Koca sosyalizm 70 yılda kendisini sahiplenecek tek bir insan yaratamamıştı demek ki. Milyonlarca insanın canı pahasına alınan iktidar, nerdeyse muhalif tek bir kimsenin burnu kanamadan kuzu kuzu geri verildi. O dönemlerde sosyalizmi savunmak için yapılan mitingler falan hatırlıyor musunuz sovyetlerde? Bir sistem bu kadar mı yabancılaşır?

    Sovyetlerde durum böyle cereyan etmişken, şimdilerde köhneleştiği söylenen Kemalizmi savunmak için milyonlar sokağa döküldü. Sosyalistler kendi kapı önlerinde durum ne diye bakmazken, birlikte olacakları birkaç yüz kişi bile bulamazken, Cumhuriyet meydanlarında toplanan yüzbinlerce insanı, marjinal, küçük burjuva, ayrıcalıklarını kaybetmek istemeyen orta sınıf vs diye niteleyebiliyor.

    Neyse asıl cevaba bir sonraki yorumda geçeyim.

  • ahmety72
    avatar

    merhaba Önder,
    yanıtın için teşekkürler. yanıtından sonra yazını yeniden okudum ve bir cümleye takıldım, daha önceki okumamda nasıl kaçırdığıma da şaşırdım. çünkü bu cümle benim derdimi özetliyor:
    "Kemalistlerin homojen bir blok halinde orta sınıf olduğunu kabul etsek bile, post-modern zamanlara uygun yeni bir sosyalizm orta sınıfa sırtını dönebilir mi? Orta sınıfı eklemlemeyen sosyalist bir proje başarılı olabilir mi?"
    Bu tartışma bana cumhuriyet mitinglerinden sonra bir arkadaşın "bizim kısa vadade camilerdekileri örgütlememiz olanaklı değil ama bu mitinglere katılan kimi insanlara ulaşmamız/örgütlememiz mümkün".. tespitini anımsattı . bence de öyleydi ve hala öyle ..
    dolayısıyla benim önemsediğim şey senin sorunun bir adım ötesi, yani soruyu şöyle formule etmemiz gerekir, “nasıl eklemleyeceğiz?”
    yoksa, kemalizmin “özünde nasıl bir ideolojik içerige sahip olduğu” gibi bir tartışmayı önümüzü açacak ideolojik-politik bir tartışma olarak görmüyorum ve önemsemiyorum, benim için önemli olan kitlelerin onu algılama biçimi ve bu kitlelerin sosyalist bir projeye eklemlenme potansiyeli…
    gerçekten bu potansiyel var mı???? Ne dersiniz????

  • onder
    avatar

    Merhaba Ahmet,

    Hemen belirteyim korsan konuşmacı gibi algılamadım. Kimsenin de algıladığını sanmıyorum. Bilakis bu sitede en büyük hayal kırıklığımız kendi kendimize konuşuyormuş hissini yaşamak. Her türlü yorumların ve yazıların şahsen beni ancak içinde bulunduğum karamsarlıktan çıkarmaya bir nebze yardımcı olur.

    Sorularına gelirsek, aslında bu yazımın arkasındaki temel niyeti, analitik düşünceler ileri sürmekten çok daha önemli olan duygusal yönü çok iyi yakalamışsın;

    Alýntý:
    özellikle "bu ülkede şu anda eksikliği hissedilen Kemalizm eleştirisi midir?" biçimindeki sorun bence çok anlamlı... yakın dönemde kemalizm meselesinin köklü biçimde yeniden gündeme taşınması 80 sonrasında gerçekleşti. Oysa sol bu meseleyi 80 öncesinde halletmişti ve solun (en azından büyük bir çoğunluğunda)80 öncesindeki duruşunda bence pek bir sorun yoktu.



    İşte içinde bulunduğum durumu bu saptama çok iyi ortaya koyuyor. Benim aslında derdim Kemalizmi aklamak ya da ÖDP'nin efsanevi "Havet"çi konumu örneklemek değil.

    Ben fena halde kazıklandığımı hissediyorum. Hani ucuz bir üç kağıtla karşılaştığında insan, maddi kayıptan ziyade aptal yerine konmaktan dolayı rahatsız olur ya, bu Kemalizm eleştirilerinde de benim hissettiğim o..Sosyalizmin asli gündemiyle alakası olmayan konularla muhattap olmak, taraf olmak durumunda bırakılmak deli ediyor beni.

    Konumumu daha iyi açıklamak için, Metin Çulhaoğlu'nun siteye eklediğimiz son iki yazısına dikkat çekmek isterim. Bu iki yazı benim için şu açıdan önemli; bu yazılar sosyalizm açısında "temel", "pozitif" soruları soruyor. Yeni bir dünyada sosyalizmin olanaklılığı gibi temel sorunun sorunsallarını pozitif uslamlamayla ortaya koyuyor. Ama Kemalizm tartışmaları bizi negatif analizlerle alakasız konulara odaklıyor. Dolayısıyla benimkisi biraz bir tepkisel yaklaşım. Düşene bir tekme de biz atalım demektense, düşmanım bile olsa inadına "mazlum"un, daha az popüler olanın yanında yer almak. Kemalizmde bir sürü şeytani yön buluyorsan da kökeni çok daha kadim karşı konumun hiç mi günahı yok?

    Kemalizm eleştirisi, her türlü kariyer, rant, nema için çok popüler bir alan haline getirildi. Solun da "acaba ben de bu pastadan rantlanabilir miyim zübüklüğüne" tenezzül etmesine dayanamıyorum. Bunu Benlisoy için söylemiyorum. Zira kendisinin Taraf'a karşı yazmış olduğu bir yazısı vardır ki, en beğendiğim ilk 3-5 yazı arasına girer. Bizzat bu yazıda eleştirdiğim yazısında bile, aslında derdimizin çok aynı olduğunun bile ipucu var; yazıda ilk olarak alıntıladığım pasaj. İşte benim derdim de tam olarak bu.

    Anti-Kemalizm eleştirisini layıkıyla eleştirecek birikimim yok. Ben sadece yönteme uyuz oluyorum. Yani yapılacak, konuşulacak hiçbir mesele kalmadı da bunları mı konuşuyoruz. Bunları bırakalım Çulhaoğlu'nun gündeme getirdiği türden asli/öz meselelerimiz üzerine kafa yoralım: Sosyalizme bağlanan gençler niye kalıcı olamıyor, "avamlaşma" popüler kültüre sızma nasıl mümkün olur, "Marxismde ihtiyaç duyulan yeni siyasal kavramsallaştırmalar nelerdir", "küçük ölçekli emekçi etiği"nin muhtevası nedir, hangi praksis üzerinden kurulur, toplumsal faili "kurucu" pratikler ne olabilir?

    ÖDP'nin havetçi konumu ile benimkinin farkımnı Pekdemir'in alıntıladığım pasajı özetliyor sanıyorum; ben kafamızı kuma gömelim sorunu görmezden gelmeyelim demiyorum. Sorunu tek kutuplu olarak ele almaya karşıyım. Ne demişti Pekdemir; kemalizm eleştirisi eleştirinin eleştirisi olarak mümkündür.

    Kemalizm bütün kötülüklerin anasıdır diye izole etmek akla, izana sığacak bir yaklaşım olamaz. Herşeyden önce markistlerin sahip olması gereken tarihsel materyalist bakış açısından uzaklaşıp konuyu mistikleştirmek, idealize etmek, tek bir şahsın kişiliğiyle sınırlandırmaktır. Tarih/toplum bu kadar basit dinamiklerle mi kurulur? Toplumsal güçlerin, kültürün hiç mi etkisi yoktur.?

    Öyle bir saptırma yapılıyor ki, Kemalizme mal edilen her türlü musibet onun şhasiyetinden kaynaklanmış, gökten zembille inmiş..Sanki sanırsın Kemal öncesi bu toplum çok demokrat, çok özgür, çok eşitlikçi bir toplumdu da, bu "deccal" geldi herşeyi bozdu. sosyalistlerin bu yaklaşıma prim vermesi son derece üzüyor beni..

    Benzer bir kolaycılık Stalin'e karşı da yapılır bir takım "güzel ruh" sosyalistler tarafından. Sosyalist teoride hiçbir aksayan yön yoktu, herşey güllük gülistanlık olacaktı da, bu anti-christ geldi sosyalist ütopyayı zehirledi. Hiçbiri de çıkıp Stalin'i sosyalist teorideki yapısal bir sorunun yaratmış olabileceğini sorgulamadı. Stalin'in neden değil bir sonuç olabileceğini düşünmediler. Oysa Stalin, sevabıyla günahıyla, rus kültürü ile belli bir sosyalizm anlayışının konjuktürel bir alaşımının yarattığı bir toplumsal ürün değil midir?

    Umarım derdimi biraz açabilmişimdir.

  • ahmety72
    avatar

    Gerçekten beğenerek okudum. eline, zihnine sağlık! bende benzer şeyleri düşünüyorum. Bu anlamda bazı düşüncelerimi (ve sorularımı) paylaşmak isterim.
    özellikle "bu ülkede şu anda eksikliği hissedilen Kemalizm eleştirisi midir?" biçimindeki sorun bence çok anlamlı... yakın dönemde kemalizm meselesinin köklü biçimde yeniden gündeme taşınması 80 sonrasında gerçekleşti. Oysa sol bu meseleyi 80 öncesinde halletmişti ve solun (en azından büyük bir çoğunluğunda)80 öncesindeki duruşunda bence pek bir sorun yoktu. 80 sonrasında ise bir yandan yükselen kürt hareketinin, diğer yandan neoliberal rüzgarlarla birlikte serpilen postmodern görüşlerin etkisi ile kemalizm "bütün kötülüklerin anası" olarak görülmeye başlandı. Kürt hareketinin, siyasal İslamcıların, muhafazakarların (gerçi memlekette “muhafazakar” diye bir kategoriden bahsedilebilir mi emin değilim) liberallerin anti-kemalist konumlanışlarını anlamak mümkün ama sosyalist solun bu konuda savrulmasını anlamak çok zor. Örgütsel olarak olmasa bile teorik tartışmalar açısından solun ciddiye alınabilecek önemli çevrelerden biri olan “yeni yol” grubunda bile bu etkinin görülmesi gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken bir olgu…
    herneyse, kimi panellerde “korsan” konuşanlar olur, bende onlara benzedim galiba, aslında kısa birkaç şey söyleyecektim, ama merak etmeyin bitiriyorum.. yalnızca bir iki noktaya daha değinmek isterim…
    benim anladığım, bir ucunda Kemalizm, diğer ucunda muhafazakarlığın olduğu iki uçlu bir değnekten bahsediyorsun. Benlisoy’un Kemalizm eleştirisi ile muhafazakarlara prim verdiğinden bahsediyorsun, oysa solun her iki tarafada “mesafeli” durması gerektiğini anlatıyorsun.. evet, ama… tam da bu noktada bazı sorular sormak isterim:
    1-Bu her iki tarafa mesafeli duruş bana ODP’nin geleneksel “ne o ne bu” perspektifini çağrıştırıyor. Bu perspektifin bugün yeniden gözden geçirilmesi gerekli değimli?, ayrıca bu türden bir tutum bizi, akademizme, “steril bir siyaset anlayışına” götürmüyor mu?
    2-Bence yazının en önemli bölümü son paragrafı “Muhafazakarlar arasında sınıfsal bir ayrışma var da, Kemalistler arasında yok mu?. Zira Kemalizm sadece tepeden bir hareket değil, belli bir toplumsal tabanı olan bir harekettir. Çökelmiş, resmileşmiş bir ideoloji olarak Kemalizmle rabıtalanmaya tabii ki hayır, ama muhafazakarlar gibi sınıfsal matris içinde yeralan somut bireyler olarak Kemalistlerle rabıtalanmaya evet.” Bence burada yeni bir yazı başlıyor yada başlamalı. Çünkü bu noktada bazı sorular aklına geliyor insanın, birincisi nasıl? Yani muhafazakarlar gibi olmasa da yine de kemalizme “bir tehlike” olarak bakarak o kitle ile birlikte rabıtalanmak mümkün mü?
    Dostlukla…

  • onder
    avatar

    Türkiye sosyalist hareketinin önemli bir ismininin arkasına sığınıyormuşum gibi olmasın ama, yukarıdaki yazımda nerdeyse birebir Melih Pekdemir'in bugün Birgün'de yazdıklarını anlatmaya çalıştım;

    http://www.birgun.net/writer_index.php? category_code=1187090030&news_code=1258977197&day=23&month=11&year=2009



    Özellikle şu pasaj benim yazımın meramına çok yakın;

    Alýntý:
    Günümüzde, kendisini hâlâ mağdur gösterebilen muktedir zihniyet, kendisine bir şeytan yaratmış, sürekli onu taşlıyor. “Şeytan kimdir?” diye soranlara “Kemalizm’dir” diye cevap veriyor. Öte yandan, paradoksal şekilde yine günümüzde kendisini hâlâ muktedir sanan “mağrur” zihniyet ise, kendisine kurumsal bir nitelik vehmetmeyi sürdürüyor. “Devlet nedir?” diye soranlara “Devlet benim!” edasıyla hâlâ “Devlet Kemalist’tir” cevabını verebiliyor... Oysa farkında değiller… Müesses nizamdan hızla uzaklaştırılıyorlar, bu hegemonyada artık sadece itilafçı bir çizgiye oturtulmuş, yani neo-liberalizme bel bağlamış Atatürkçü Düşünce Sisteminden söz etmeye tahammül var.
    (Dolayısıyla bugün tutarlı bir Kemalizm eleştirisi, Kemalizm’i ve Kemalistleri siyasi İslam ve liberalizm zeminlerinden eleştirenlerin eleştirisiyle birlikte yapılabilir! Eleştirinin eleştirisi sayesinde…)



    "Eleştirinin eleştirisi" kavramına özel bir vurgu yapmak isterim. Arada kimi farklar olsa da ben de şu yazımda benzer bir öneriyi dile getirmiştim;

    http://www.e-hayalet.net/index.php?option=com_content&view=article&id=13156: sosyalizmin-kemalizmle-likisi-uezerine&catid=51:Politika&Itemid=636

    Alýntý:
    Bu anlamda, töz olarak Kemalizm, yani bir toplumun modernleşme/aydınlanma projesi olarak Kemalizm sosyalistlerin hiçbir şekilde olumsuzlayabileceği birşey olamaz. Ancak, yine Hegelci bir kavramı kullanırsak, , "olumsuzlamanın olumsuzlaması" ile sürekli negatif bir ilişki içinde kalarak kendini kuracağı bir nokta olabilir. Kemalizm feodal ilişkilerin bir olumsuzlaması ise Sosyalizm de o olumsuzlamanın olumsuzlaması olarak burjuvazinin karşısında olmak durumundadır. Tekrar vurgu: direk olumsuzlama olarak değil, "olumsuzlamanın olumsuzlaması" olarak. Kemalizme karşı çıkmak, "olumsuzlamanın olumsuzlanmasının" ilk ayağını pas geçmek ve Aydınlanma projesi açısından karşı-devrimci post-modern "neo-feodalizmin" yanında konumlanmak demektir
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #6 Önder Kurt 30-11-2009 00:55
Çok önemli soruna gelecek olursak Ahmet; hiçbir tek insanın tek bir cevap veremeyeceği hepimizin malumu olsa gerek. Zira sorunun kapsamı çok geniş, kanımca sadece Kemalistlerle eklemlenme ile de sınırlı değil. Soru bence daha genel olarak sosyalistler, kendi dışarısıyla artık niye eklemlenemiyor diye de sorulabilir.

Herşeyin başı olan bu soruya cevap verebilmek için en yetkin perspektifi ben Negri'nin sunduğunu düşünüyorum. Onun bütün diğer kavramları gibi Türkiye'de son derece banal bir şekilde kavranan bir kavramı şahsen bana çok ipucu veriyor; "Çokluk". Ancak Negri ve "Çokluk" bir yorum içine sığmaz pek. Bu konuda pekçok ayrı tartışma başlığı açmak gerekiyor.

Bu çok önemli ve aslında senin sorduğundan çok daha kapsamlı soruyu, tartışmanın kolay takibi için Kemalizmle daha doğrusu somut Kemalistlerle sınırlayalım.

Soruya Metin Çulhaoğlu'nun verdiği cevapla başlayalım, zira çok önemli genel bir perspektif sunduğunu düşünüyorum;

Alıntı:
Bu ülkenin Marksistleri, popüler kültüre giriş-temas noktaları bulabilmelidir. Edebiyatta, sinemada, müzikte ve diğer dallarda. “Tıkanma noktasındaki aydının inzivada iç hesaplaşması” türü temalar artık bıkkınlık vermiştir; başkalarına bırakılmalıdır. Avamlaşma, sıradanlaşma veya bayağılaşma şeklinde değil, gerçek anlamıyla, “halklaşma” içeriğiyle değerlendirilmelidir; İngiltere’deki “Avam Kamarasının” (House of Commons) çağrıştırdığı gibi.
Çulhaoğlu'nun cevabıyla senin sorunun eksenini biraz kaydırmış gibi görünüyorum; kemalizmden popüler kültüre doğru. Ancak çok da saptırıcı bir kaydırma değil bence, zira Kemalizme bir açıdan popüler kültür olarak da bakılabileceğin i düşünüyorum.

Çulhaoğlu'nun pasajının önemi bence şurda; Bu pasaj bence Sosyalistlerin kendi dışarısına "artık" ya da "şimdilik" ya da "sadece" doğrudan sosyalist bir retorikle yaklaşamayacağı nın kabulü anlamına geliyor. Aslında aynı şey kapitalistlerin kendileri için de söylenebilir. Kapitalistler de artık 90'larda tavan yaptığı şekliyle, doğrudan bir kapitalizm güzellemesiyle insanlara gidemiyor. O yüzden "insan hakları", "kimlik politikaları", "bireysel özgürlükler", "dinsel hoşgörü" vs gibi biçimsel taleplerı gündeme getiren retorikler üzerinden dolaylı olarak kendi idealojik çağrısını yapıyor. Önceki yorumumda belirttiğim gibi bir "McGuffin" kullanarak kaybetmekte olduğu kontrolü başka bir düzlemde yeniden eklemlemeye çalışıyor.

Bu paralelde benim formülüm, sosyalistlerin de kendi McGuffin'lerini yaratabilmeleri dir. "Haklıyız Kazanacağız", "Üreten biziz yöneten de biz olacağız", "Yaşasın Emekçilerin Onurlu Mücadelesi", "Devrim Şehitleri ölümsüzdür" türü hamasetlerin alıcısı pek kalmadı.

Derdimi bir örnekle açayım;

Geçen Yiğit Bulut'un Habertürk'teki bir programına denk geldim. Konu Evrim teorisiydi. Katılımcıların söyledikleri karşısında duyduğum isyanın boyutlarını anlatamam. Şöyle betimleyeyim; Önceden bildirilmiş olmasa, ettiği ilk bir iki cümleyle profesör olmasına en küçük ihtimal veremeyeceğiniz , daha çok köşedeki caminin imamı sanabileceğiniz iki tip, Adem ile Havva'dan girip evrim teorisini "çürütmeye" kalktılar. Hangi alanda profesör bu tipler tahmin edin? İlahiyat değil, biyoloji bölümü. Hatta yanlış hatırlamıyorsam bir tanesi, Biyoloji bölüm başkanıydı.

Genetik alanında araştırma yapan doktora öğrencisi bir arkadaş, Evrim teorisine şiddetli bir şekilde karşı çıkan iki ülke olduğunu söylemişti: ABD ve Türkiye. Ancak onun atladığı bir konu var: ABD'de evrim teorisine yaratılış teorisiyle açıklama getiren birini bırakın bir üniversitede bölüm başkanlığı yapacak profesör ünvanı verilmesini, 2.sınıfa bile geçirmezler. Bu ülkede İmamlık yapması gereken birine biyoloji profesörü ünvanı verilirken, muhafazakarlara baskı yapıldığının söylenebilmesi neo-liberal propagandanın boyutlarını gösterir.

Örneği vermemdeki amaç şu; bir imamın biyoloji profesörü ve bölüm başkanı yapıldığı bir ülkede, bu durum ciddi bir muhalif tepki yaratır. Zira insanlar bilirler ki, bilimsel zihnin berraklığından en ufak nasibini almamış tiplerin "bilim insanı" olarak onore edildiği bir ülkenin bütün yaşam damarları kurumuştur. Teknolojik rekabetin bu kadar yoğun olduğu, küreselleşmiş bir dünyada siz imamlardan bilim adamı yaratıyorsanız, varolma şansınız kalmamış demektir.

Asıl konuya geliyorum şimdi; bu ve benzeri durumlara tepki duyan insanlarla, "sadece" sınıf politikaları ile ve doğrudan sosyalist ajitasyonla empatik bir ilişki kurulamaz. Konun sınıf çözümlemeleri ile ancak dolaylı bir ilişkisi vardır. Bu gibi meseleler bildik modernizm/Aydın lanma perspektifiyle ele alınabilir ancak.

Çulhaoğlu'nun pasajına bir kez daha dönüp, ikinci bir çağrışımını ele almak istiyorum: "popüler kültüre giriş-temas noktaları bulabilmek"ten bahsetmek, bir anlamda bilinen örgütlenme modeli üzerine yeniden düşünmek anlamına gelir. Negri'nin düşünceleri ile de bağlayarak, insanlar arası kollektif ilişkinin bildik hiyerarşik, kurumsal parti/örgüt modelini aşan, çok yönlü, çok düzlemli, hepsinden önemlisi "aşkın" değil, "içkin", yani insanların doğal günlük hayat düzleminde spontan ilişkiler olması anlamında "içkin" bir ilişkiler ağı modeli üzerine düşünmek gerekiyor bence.

Somut konumuza dönersek, somut tikel bireyler olarak kemalistlerle eklemlenme, sosyalizme kazanma, bildik adam kafalama ya da kadro çalışması ile olamaz. Yani ADD'ne üye olup alan çalışması yapmanın bir anlamı olamaz.

Ben yapılması gereken en önemli şeyin, bir iletişim medyumu, ağ gibi yapılanmış bir interaktif iletişim platformu olduğunu düşünüyorum. E-Hayalet'te minik bir düzeyde yapmaya çalıştığımız da tam olarak bu. Değişen dünya koşullarında sosyalistlerin yapması gereken en önemli şey kanımca öncelikle kendilerini yeni bir dille, kapsayıcı bir retorikle yeniden anlatmalarıdır. Ama propaganda olarak bir anlatma değil, icra ederek, bizzat örnekleyerek anlatma. İnsanlarla kafalamak için, gizli sosyalist bir ajanda ile değil, dürüst, samimi, eşitlerin dostluk ilişkisi temelinde iletişimde/etki leşimde bulunmak. İlgi alanları üzerinden organik bir ilişkiler ağı kurmak. İşyerimde "apolitik" biriyle, sosyalist teori üzerinden bir iletişim kuramam ama roman, şiir, sinema, müzik üzerinden kurabilirim.

Nasıl Çulhaoğlu gibi biri yukarıdaki pasajı elitisit, halktan kopuk bir politika savunusu yapmak için dile getirmiş olamazsa ben de bunları sadece "incelmiş" zevkleri olan, orta sınıf küçük burjuvalarla iletişim kuralım diye söylemiyorum. Ancak bir şekilde sosyalistlerin dar kadro anlayışını terkedip, şu ya da bu toplumsal aktörlerle eklemlenebilmes i gerekiyor, eğer marjinal bir grup olmaktan çıkıp, söz hakkı olan toplumsal bir fail olmak istiyorlarsa. Burda sözkonusu olan aslında keyfi ya da kolaycı bir tercih değildir; kişinin kapasitesi ve yetenekleriyle orantılı olarak, "bulunduğu" ortamda yapabilecekleri yapmasıdır daha çok. Bunu Spinoza "What A Body Can Do?" / Kişi neye müktedirdir sorusu ile gündeme getirir. Spinoza'nın bu basit sorunun arkasında koca bir felsefe olduğunu hatırlatmak isterim. Onun sorusu aslında senin arkadaşının tespitiyle örtüşüyor.

Bugünün Türkiye'nde Spinoza'yla beraber, "şu anda" "Sosyalistler neye müktedirdir?" diye soracak olursak, camileri örgütlemenin ilk akla gelecekler arasında olmadığı açıktır. Sosyalistlerin kaabileyetlerin i, etki güçlerini, ilgi alanlarını, yaşam biçimlerini vs.vs gözönüne alırsak, "şimdilik" doğal etki alanları arasına camilerden önce seküler alanların girdiği açıktır. Cemaatlerin boyunduruğu altındaki yoksullarla sınıf politikaları araçları ile iletişime geçmek sosyalistlerin etki alanları dışında. Herşeyi geçelim, bir kere o yoksullara bulgur, kömür dağıtacak, çocuklarını yurtlara yerleştircek bir sermayeleri yok. Sosyalistlerin yoksullara dek ulaşabilmesinin yolu, hatırı sayılır bir toplumsal güç, bir toplumsal hareket olmalarından geçer. Şu anda olmadıkları çok açık. Öyleyse sosyalistlerin etkili bir toplumsal güç olmalarına doğru, kendi dışındaki en yakın çevrelerine, kendi tarihsel akrabalarına doğru açılmaları gerekir..Bunu olası kılacak bir potansiyel var mı? Bence çok fazla var.

Modernist bir perspektifle ilerleme iradesini terk etmiş, Aydınlanmacı bir zihniyetle sürdürülebilirl ikten iyice uzaklaşmış "demokratik" kapitalizm bir çeşit post-modern feodalizme doğru regrasyon içindedir. Bu açıdan bakarsak, bir kere nüfusun yarısı, yani kadınlar, "potansiyel olarak" böyle bir regrasyona karşı doğal muhaliflerdir.

Sosyalistler eğer, modernleşme projesini daha doğrusu post olmayan yeni bir modernleşme projesinin taşıyıcısının artık kapitalizm değil ancak yeni bir sosyalizm projesinin olabileceğini gösterirlerse, herşeyi geçelim kadınları arkasında bulacaktır. Bu bile tek başına yetmez mi?
Alıntı
 
 
0 #5 Önder Kurt 29-11-2009 23:01
Tekrar Merhaba Ahmet,

GİRİŞ:

Galiba aynı şeyi önemsiyoruz. Benim de "Kemalizm" eksenli tartışmalarda dile getirmeye çalıştığım görüş bu;

Alıntı:
yoksa, kemalizmin “özünde nasıl bir ideolojik içerige sahip olduğu” gibi bir tartışmayı önümüzü açacak ideolojik-politik bir tartışma olarak görmüyorum ve önemsemiyorum, benim için önemli olan kitlelerin onu algılama biçimi ve bu kitlelerin sosyalist bir projeye eklemlenme potansiyeli…


Ben bunu "töz olarak kemalizm" neye işaret eder, hangi toplumsal faili ifade eder diye sormuştum. Başka bir ifadeyle kemalizm denen "düşünce"nin "belli bir anda" ne olduğu ile değil, neyi gösterdiği, neyi temsil ettiği ile ilgilenmek lazım demiştim. Şöyle somut bir örnekle açayım; Sosyalizmin, ontolojik düzeyde neyi gösterdiği, neyi temsil ettiği ile değil de, "belli bir anda" ne olduğu ile ilgilenirsek, yani tözden ziyade görüngüye takılırsak Stalin'i, Pol Pot'u, Kim Jong-il'i "ortalama" hiçbir insana açıklayamayız. Sosyalizmin Stalinizm olmadığını biz biliyoruz ama bunu göstermek için, Stalin'i aklamak , rasyonalize etmek gibi bir yol izleyemeyeceğim iz gibi, Stalin'i afaroz etmek gibi bir yol da izleyemeyiz. Çok iyi biliyoruz ki, kapitalist propaganda Sosyalizmi Stalinizm ile eşitleyerek, Stalin eleştirisi üzerinden sosyalizme saldırır. Ancak Stalin'i bir kanser gibi kesip atarak, sosyalizmi kurtaramayız. Bütün günahlarına rağmen Stalinizm, sosyalizmde ters tepen, yanlış giden birşeyleri temsil eder, yapısal sorunlara göndermede bulunur. Bu yapısal sorunların üzerine gitmeden sosyalizm temize çıkarılamaz.

Bu yaklaşım tarzını Melih Pekdemir çok iyi formule etmişti geçenlerde; "Eleştirinin eleştirisi" diyerek. Ben de Hegel'e başvurarak "olumsuzlamanın olumsuzlaması" demiştim.

Nasıl 20.yüzyılın emperyalist kapitalizmi Stalin'e saldırarak toplumda sosyalizme tepkiyi yükselterek, Stalin üzerinden toplumdaki çok daha derin bir iradeyi, özgürlükçü "kurucu gücü" yoketmeye çalıştıysa, 21.yüzyılın post-modern neo-kapitalizmi de kimbilir hangi nedenlerle kadim "kurucu gücün" ters giden bir başka "konjuktürel tecessümü" olarak tikel "Kemalizm"i resmen bahane ederek, asli özgürlükçü, kadim evrensel kurucu gücün kendisini yoketmek istiyor.

Maalesef bu propaganda o kadar etkili ki, sosyalist sol içinde bile karşılık buluyor. Nasıl bazı "güzel ruh"lu "sosyalistler", "eleştirinin eleştirisi" ile değil de doğrudan, yalın, tek kutuplu çıplak eleştiri ile Stalini bir kanser gibi kesip atarak sterilize, tümörsüz bir sosyalizm yaratacaklarını sandılarsa, şimdilerde de neo-liberal post-modern tanrılara "kemalizm"i kurban vererek özgürlükçü sosyalizmi kurtaracakların ı sanıyorlar. Aslında kurban verdiklerinin, kemalizmle sınırlı olmadığını, neo-liberal saldırının hedefinin çok daha büyük olduğunu, kemalizmi bahane ederek, toplumu kof bir biçimsel özgürlükler, kimlik politikaları üzerinden kapitalizme eklemlemlemeye çalıştıklarını göremiyorlar.

Sinema teorisinde, özellikle Hitchcock ile anılan bir kurgu unsuru var; McGuffin.

en.wikipedia.org/wiki/Mcguffin

Filmin kurgusunda McGuffin, asli öğe, bütün olayların etrafında döndüğü temel eksen gibi sunulur. Ancak tam aksine son derece önemsiz, filmin akışı için çok da belirleyici olmayan bir öğedir. Yönetmenin temel derdi, izleyicinin ilgisini sıcak tutup filmi sonuna kadar seyretmelerini sağlamaktır. Filmin sonuna gelindiğinde kimsenin artık McGuffin'in umursadığı yoktur, yönetmen amacına ulaşmış ve izleyicinin soluk soluğa filmi sonuna kadar seyretmesini sağlamıştır.

Türkiye sosyalistlerini n bir kısmının göremediği de, moda "kemalizm" saldırısının, arkadaki temel kapitalist saldırı için McGuffin olarak hizmet ettiğidir.

Çok somut olarak tarihsel bir gerçeği de gözden kaçırıyorlar; Sovyetlerde sistem çökerken onu savunacak nerdeyse tek bir insan sokağa çıkmamıştı. Sistem halka o kadar yabancılaşmıştı . Koca sosyalizm 70 yılda kendisini sahiplenecek tek bir insan yaratamamıştı demek ki. Milyonlarca insanın canı pahasına alınan iktidar, nerdeyse muhalif tek bir kimsenin burnu kanamadan kuzu kuzu geri verildi. O dönemlerde sosyalizmi savunmak için yapılan mitingler falan hatırlıyor musunuz sovyetlerde? Bir sistem bu kadar mı yabancılaşır?

Sovyetlerde durum böyle cereyan etmişken, şimdilerde köhneleştiği söylenen Kemalizmi savunmak için milyonlar sokağa döküldü. Sosyalistler kendi kapı önlerinde durum ne diye bakmazken, birlikte olacakları birkaç yüz kişi bile bulamazken, Cumhuriyet meydanlarında toplanan yüzbinlerce insanı, marjinal, küçük burjuva, ayrıcalıklarını kaybetmek istemeyen orta sınıf vs diye niteleyebiliyor.

Neyse asıl cevaba bir sonraki yorumda geçeyim.
Alıntı
 
 
0 #4 ahmet 29-11-2009 19:59
merhaba Önder,
yanıtın için teşekkürler. yanıtından sonra yazını yeniden okudum ve bir cümleye takıldım, daha önceki okumamda nasıl kaçırdığıma da şaşırdım. çünkü bu cümle benim derdimi özetliyor:
"Kemalistlerin homojen bir blok halinde orta sınıf olduğunu kabul etsek bile, post-modern zamanlara uygun yeni bir sosyalizm orta sınıfa sırtını dönebilir mi? Orta sınıfı eklemlemeyen sosyalist bir proje başarılı olabilir mi?"
Bu tartışma bana cumhuriyet mitinglerinden sonra bir arkadaşın "bizim kısa vadade camilerdekileri örgütlememiz olanaklı değil ama bu mitinglere katılan kimi insanlara ulaşmamız/örgüt lememiz mümkün".. tespitini anımsattı . bence de öyleydi ve hala öyle ..
dolayısıyla benim önemsediğim şey senin sorunun bir adım ötesi, yani soruyu şöyle formule etmemiz gerekir, “nasıl eklemleyeceğiz?
yoksa, kemalizmin “özünde nasıl bir ideolojik içerige sahip olduğu” gibi bir tartışmayı önümüzü açacak ideolojik-polit ik bir tartışma olarak görmüyorum ve önemsemiyorum, benim için önemli olan kitlelerin onu algılama biçimi ve bu kitlelerin sosyalist bir projeye eklemlenme potansiyeli…
gerçekten bu potansiyel var mı???? Ne dersiniz????
Alıntı
 
 
0 #3 Önder Kurt 24-11-2009 02:48
Merhaba Ahmet,

Hemen belirteyim korsan konuşmacı gibi algılamadım. Kimsenin de algıladığını sanmıyorum. Bilakis bu sitede en büyük hayal kırıklığımız kendi kendimize konuşuyormuş hissini yaşamak. Her türlü yorumların ve yazıların şahsen beni ancak içinde bulunduğum karamsarlıktan çıkarmaya bir nebze yardımcı olur.

Sorularına gelirsek, aslında bu yazımın arkasındaki temel niyeti, analitik düşünceler ileri sürmekten çok daha önemli olan duygusal yönü çok iyi yakalamışsın;

Alıntı:
özellikle "bu ülkede şu anda eksikliği hissedilen Kemalizm eleştirisi midir?" biçimindeki sorun bence çok anlamlı... yakın dönemde kemalizm meselesinin köklü biçimde yeniden gündeme taşınması 80 sonrasında gerçekleşti. Oysa sol bu meseleyi 80 öncesinde halletmişti ve solun (en azından büyük bir çoğunluğunda)80 öncesindeki duruşunda bence pek bir sorun yoktu.
İşte içinde bulunduğum durumu bu saptama çok iyi ortaya koyuyor. Benim aslında derdim Kemalizmi aklamak ya da ÖDP'nin efsanevi "Havet"çi konumu örneklemek değil.

Ben fena halde kazıklandığımı hissediyorum. Hani ucuz bir üç kağıtla karşılaştığında insan, maddi kayıptan ziyade aptal yerine konmaktan dolayı rahatsız olur ya, bu Kemalizm eleştirilerinde de benim hissettiğim o..Sosyalizmin asli gündemiyle alakası olmayan konularla muhattap olmak, taraf olmak durumunda bırakılmak deli ediyor beni.

Konumumu daha iyi açıklamak için, Metin Çulhaoğlu'nun siteye eklediğimiz son iki yazısına dikkat çekmek isterim. Bu iki yazı benim için şu açıdan önemli; bu yazılar sosyalizm açısında "temel", "pozitif" soruları soruyor. Yeni bir dünyada sosyalizmin olanaklılığı gibi temel sorunun sorunsallarını pozitif uslamlamayla ortaya koyuyor. Ama Kemalizm tartışmaları bizi negatif analizlerle alakasız konulara odaklıyor. Dolayısıyla benimkisi biraz bir tepkisel yaklaşım. Düşene bir tekme de biz atalım demektense, düşmanım bile olsa inadına "mazlum"un, daha az popüler olanın yanında yer almak. Kemalizmde bir sürü şeytani yön buluyorsan da kökeni çok daha kadim karşı konumun hiç mi günahı yok?

Kemalizm eleştirisi, her türlü kariyer, rant, nema için çok popüler bir alan haline getirildi. Solun da "acaba ben de bu pastadan rantlanabilir miyim zübüklüğüne" tenezzül etmesine dayanamıyorum. Bunu Benlisoy için söylemiyorum. Zira kendisinin Taraf'a karşı yazmış olduğu bir yazısı vardır ki, en beğendiğim ilk 3-5 yazı arasına girer. Bizzat bu yazıda eleştirdiğim yazısında bile, aslında derdimizin çok aynı olduğunun bile ipucu var; yazıda ilk olarak alıntıladığım pasaj. İşte benim derdim de tam olarak bu.

Anti-Kemalizm eleştirisini layıkıyla eleştirecek birikimim yok. Ben sadece yönteme uyuz oluyorum. Yani yapılacak, konuşulacak hiçbir mesele kalmadı da bunları mı konuşuyoruz. Bunları bırakalım Çulhaoğlu'nun gündeme getirdiği türden asli/öz meselelerimiz üzerine kafa yoralım: Sosyalizme bağlanan gençler niye kalıcı olamıyor, "avamlaşma" popüler kültüre sızma nasıl mümkün olur, "Marxismde ihtiyaç duyulan yeni siyasal kavramsallaştır malar nelerdir", "küçük ölçekli emekçi etiği"nin muhtevası nedir, hangi praksis üzerinden kurulur, toplumsal faili "kurucu" pratikler ne olabilir?

ÖDP'nin havetçi konumu ile benimkinin farkımnı Pekdemir'in alıntıladığım pasajı özetliyor sanıyorum; ben kafamızı kuma gömelim sorunu görmezden gelmeyelim demiyorum. Sorunu tek kutuplu olarak ele almaya karşıyım. Ne demişti Pekdemir; kemalizm eleştirisi eleştirinin eleştirisi olarak mümkündür.

Kemalizm bütün kötülüklerin anasıdır diye izole etmek akla, izana sığacak bir yaklaşım olamaz. Herşeyden önce markistlerin sahip olması gereken tarihsel materyalist bakış açısından uzaklaşıp konuyu mistikleştirmek , idealize etmek, tek bir şahsın kişiliğiyle sınırlandırmakt ır. Tarih/toplum bu kadar basit dinamiklerle mi kurulur? Toplumsal güçlerin, kültürün hiç mi etkisi yoktur.?

Öyle bir saptırma yapılıyor ki, Kemalizme mal edilen her türlü musibet onun şhasiyetinden kaynaklanmış, gökten zembille inmiş..Sanki sanırsın Kemal öncesi bu toplum çok demokrat, çok özgür, çok eşitlikçi bir toplumdu da, bu "deccal" geldi herşeyi bozdu. sosyalistlerin bu yaklaşıma prim vermesi son derece üzüyor beni..

Benzer bir kolaycılık Stalin'e karşı da yapılır bir takım "güzel ruh" sosyalistler tarafından. Sosyalist teoride hiçbir aksayan yön yoktu, herşey güllük gülistanlık olacaktı da, bu anti-christ geldi sosyalist ütopyayı zehirledi. Hiçbiri de çıkıp Stalin'i sosyalist teorideki yapısal bir sorunun yaratmış olabileceğini sorgulamadı. Stalin'in neden değil bir sonuç olabileceğini düşünmediler. Oysa Stalin, sevabıyla günahıyla, rus kültürü ile belli bir sosyalizm anlayışının konjuktürel bir alaşımının yarattığı bir toplumsal ürün değil midir?

Umarım derdimi biraz açabilmişimdir.
Alıntı
 
 
0 #2 ahmet 24-11-2009 02:13
Gerçekten beğenerek okudum. eline, zihnine sağlık! bende benzer şeyleri düşünüyorum. Bu anlamda bazı düşüncelerimi (ve sorularımı) paylaşmak isterim.
özellikle "bu ülkede şu anda eksikliği hissedilen Kemalizm eleştirisi midir?" biçimindeki sorun bence çok anlamlı... yakın dönemde kemalizm meselesinin köklü biçimde yeniden gündeme taşınması 80 sonrasında gerçekleşti. Oysa sol bu meseleyi 80 öncesinde halletmişti ve solun (en azından büyük bir çoğunluğunda)80 öncesindeki duruşunda bence pek bir sorun yoktu. 80 sonrasında ise bir yandan yükselen kürt hareketinin, diğer yandan neoliberal rüzgarlarla birlikte serpilen postmodern görüşlerin etkisi ile kemalizm "bütün kötülüklerin anası" olarak görülmeye başlandı. Kürt hareketinin, siyasal İslamcıların, muhafazakarları n (gerçi memlekette “muhafazakar” diye bir kategoriden bahsedilebilir mi emin değilim) liberallerin anti-kemalist konumlanışların ı anlamak mümkün ama sosyalist solun bu konuda savrulmasını anlamak çok zor. Örgütsel olarak olmasa bile teorik tartışmalar açısından solun ciddiye alınabilecek önemli çevrelerden biri olan “yeni yol” grubunda bile bu etkinin görülmesi gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken bir olgu…
herneyse, kimi panellerde “korsan” konuşanlar olur, bende onlara benzedim galiba, aslında kısa birkaç şey söyleyecektim, ama merak etmeyin bitiriyorum.. yalnızca bir iki noktaya daha değinmek isterim…
benim anladığım, bir ucunda Kemalizm, diğer ucunda muhafazakarlığı n olduğu iki uçlu bir değnekten bahsediyorsun. Benlisoy’un Kemalizm eleştirisi ile muhafazakarlara prim verdiğinden bahsediyorsun, oysa solun her iki tarafada “mesafeli” durması gerektiğini anlatıyorsun.. evet, ama… tam da bu noktada bazı sorular sormak isterim:
1-Bu her iki tarafa mesafeli duruş bana ODP’nin geleneksel “ne o ne bu” perspektifini çağrıştırıyor. Bu perspektifin bugün yeniden gözden geçirilmesi gerekli değimli?, ayrıca bu türden bir tutum bizi, akademizme, “steril bir siyaset anlayışına” götürmüyor mu?
2-Bence yazının en önemli bölümü son paragrafı “Muhafazakarlar arasında sınıfsal bir ayrışma var da, Kemalistler arasında yok mu?. Zira Kemalizm sadece tepeden bir hareket değil, belli bir toplumsal tabanı olan bir harekettir. Çökelmiş, resmileşmiş bir ideoloji olarak Kemalizmle rabıtalanmaya tabii ki hayır, ama muhafazakarlar gibi sınıfsal matris içinde yeralan somut bireyler olarak Kemalistlerle rabıtalanmaya evet.” Bence burada yeni bir yazı başlıyor yada başlamalı. Çünkü bu noktada bazı sorular aklına geliyor insanın, birincisi nasıl? Yani muhafazakarlar gibi olmasa da yine de kemalizme “bir tehlike” olarak bakarak o kitle ile birlikte rabıtalanmak mümkün mü?
Dostlukla…
Alıntı
 
 
0 #1 Önder Kurt 23-11-2009 19:46
Türkiye sosyalist hareketinin önemli bir ismininin arkasına sığınıyormuşum gibi olmasın ama, yukarıdaki yazımda nerdeyse birebir Melih Pekdemir'in bugün Birgün'de yazdıklarını anlatmaya çalıştım;

www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1187090030&news_code=1258977197&day=23&month=11&year=2009



Özellikle şu pasaj benim yazımın meramına çok yakın;

Alıntı:
Günümüzde, kendisini hâlâ mağdur gösterebilen muktedir zihniyet, kendisine bir şeytan yaratmış, sürekli onu taşlıyor. “Şeytan kimdir?” diye soranlara “Kemalizm’dir” diye cevap veriyor. Öte yandan, paradoksal şekilde yine günümüzde kendisini hâlâ muktedir sanan “mağrur” zihniyet ise, kendisine kurumsal bir nitelik vehmetmeyi sürdürüyor. “Devlet nedir?” diye soranlara “Devlet benim!” edasıyla hâlâ “Devlet Kemalist’tir” cevabını verebiliyor... Oysa farkında değiller… Müesses nizamdan hızla uzaklaştırılıyorlar, bu hegemonyada artık sadece itilafçı bir çizgiye oturtulmuş, yani neo-liberalizme bel bağlamış Atatürkçü Düşünce Sisteminden söz etmeye tahammül var.
(Dolayısıyla bugün tutarlı bir Kemalizm eleştirisi, Kemalizm’i ve Kemalistleri siyasi İslam ve liberalizm zeminlerinden eleştirenlerin eleştirisiyle birlikte yapılabilir! Eleştirinin eleştirisi sayesinde…)
"Eleştirinin eleştirisi" kavramına özel bir vurgu yapmak isterim. Arada kimi farklar olsa da ben de şu yazımda benzer bir öneriyi dile getirmiştim;

http://www.e-hayalet.net/index.php?option=com_content&view=article&id=13156:sosyalizmin-kemalizmle-likisi-uezerine&catid=51:Politika&Itemid=636

Alıntı:
Bu anlamda, töz olarak Kemalizm, yani bir toplumun modernleşme/aydınlanma projesi olarak Kemalizm sosyalistlerin hiçbir şekilde olumsuzlayabileceği birşey olamaz. Ancak, yine Hegelci bir kavramı kullanırsak, , "olumsuzlamanın olumsuzlaması" ile sürekli negatif bir ilişki içinde kalarak kendini kuracağı bir nokta olabilir. Kemalizm feodal ilişkilerin bir olumsuzlaması ise Sosyalizm de o olumsuzlamanın olumsuzlaması olarak burjuvazinin karşısında olmak durumundadır. Tekrar vurgu: direk olumsuzlama olarak değil, "olumsuzlamanın olumsuzlaması" olarak. Kemalizme karşı çıkmak, "olumsuzlamanın olumsuzlanmasının" ilk ayağını pas geçmek ve Aydınlanma projesi açısından karşı-devrimci post-modern "neo-feodalizmin" yanında konumlanmak demektir
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile