Makaleler Bütün Yazılar Makale Politika İslami Birlik ve İslami Kalvinizm Üzerine Eleştirel Bir Deneme
 

İslami Birlik ve İslami Kalvinizm Üzerine Eleştirel Bir Deneme Popüler

Aşağıda ekteki yazının[1] başladığında yer alan “ideolojik ezber” ifadesi, siyasi ve sosyal bilimin Osmanlı/Türkiye dinamiklerini açıklarken kullandığı ve herhalde mecburen genelleştirdiği kavramlaştırmaların bir klişeye dönüşmüş olmasına işaret ediyor, bence. Seçkin(ci) sivil-asker bürokrat bir sınıfın otoritesine bağlı/mahkûm geniş halk yığınları. Ya da iki parti (İttihatçılar ve İtilafçılar;ve bunların devamı) temelinde yürüyen ve günümüze dek süren bir siyasi mücadeleler tarihi. Bunlar ilk aklıma gelen tezler, belki daha da çoğaltılabilir. Örneğin, son moda varyasyonu, “şeytani bir devlete karşı meleklerden oluşan bir sivil toplum”.[1]



Ekteki yazıda verilen bilgiler belli kaynaklara (yazılara, kitaplara ve tez çalışmalarına) dayandırılmıştır. Ne var ki, yazıda kaynak olarak kullanılan başka bir yazı kendi kaynaklarını açıklamamıştır. Bunlar dikkate alınmalı ve ona göre değerlendirilmelidir. Kaynak belirtilmeden aktarılan bilgiler konusunda hassas davranılmalı ve çapraz kontrolden geçirmeden doğru olarak kabul edilmemelidir. Akademik çalışmanın gereği de herhalde budur.

Yazıya geçilmeden önce, bilim ve genelleme ilişkisi hakkında çok kısa bir şey söylemek isterim:

Ancak “genel” ya da “tipik” olanın biliminin yapılabileceği iddiası, çok eski bir iddiadır (Antik Yunan’dan bu yana). Pozitivist sosyolojinin ve siyaset “bilim”inin bilim yapmak için genellemelere yönelmesi ya da aggregate’lerle çalışması, örneğin pozitivist sosyolojiye getirilen “birey ne olacak?” sorusu ve bireyi temel alan sosyoloji önermesi (Tarde)  ile sorgulanmış; söz konusu bilimlere ait genellemelerin önyargılardan arınmış ve nesnel olduğu iddiası ise bilimin (sadece toplum bilimlerin değil, doğa bilimlerinin bile) tarafsız olup olamayacağı araştırması ve sonuçta taraflıdır yanıtıyla (Popper) ya da  tarafsız olmaması gerektiğini süren önerme (Frankfurt Okulu) ile eleştirilmiştir. Buraya aklıma ilk gelenleri yazdım, elbette daha pek çok eleştiri vardır –özellikle post-modern cenahta-.


Yukarıdaki teorik ahkâmdan sonra, İsmail Hoca’dan[1] duyduğum bir şeyi dile getireceğim ve buna karşı çıkmayı deneyeceğim (ekte sunulan yazı, başka pek çok yönden ele alınabileceği gibi, Hoca’nın iddiasını en azından pratik alanda çürütebilir yönde de ele alınabilir). Hoca, bu ülkedeki insanları bir araya getirebilecek ve aralarında birlik sağlayabilecek zeminin İslâm olduğunu
iddia ediyor. Çünkü, bu topraklarda bin yıllık geçmişi olan bu zemin ya da boyut, daha sonra gelen, daha doğrusu ilineksel kabul edilen tüm diğer boyutlara kıyasla daha eskiye ve köklere dayanıyor. Ancak, hepsinden “eski” olmak, birlik sağlamak için yeterli midir? Ya da zeminin birlik sağlayan özelliği, eski olmaklığından mı ileri gelir, yoksa başka şeyler de söz konusu mudur? Hoca’nın bu formülasyonundan sadece “eski”liği ileri sürdüğünü anladım ben. Belki, onun aklında başka özellikler de bulunabilir. Ama en azından bunu takdim etti şimdilik. İslâm, ülke birliğini sağlayabilecek yekpare bir zemin midir gerçekten? (Burada ilahi “yasa”yı sorgulamıyorum, yani teorinin birliğinden şüphe etmiyorum, çünkü ortada bir tane Kur’an var.[2])

İslâmi öğreti, diğer tüm öğretiler gibi, dışarıya, daha somut bir deyişle “düşman”a karşı tek ve bütün görünebilir, ama düşman ortadan kalktığında, yani kendi yayılmaya başladığında, içinde taşıdığı çatışmalar, ayrışmalar ortaya çıkmıştır ve çıkacaktır. Örneğin, İslâm, Ortadoğu’da birliği sağlayabilmiştir diyemeyiz. Türkiye gibi çok daha parçalı, çok kültürlü, imparatorluk
artığı bir ülkede birliği sağlaması, Ortadoğu gibi tek milletten (Farisileri bir kenara bırarak, Araplardan)[3] oluşan bir coğrafyaya kıyasla daha zor görünmektedir. Ortadoğu’da İslâm özellikle Araplar arasında bir birlik sağlayamamıştır –henüz diyelim-. Arap milleti, ülkeler arasındaki sınırları ortadan kaldıramamıştır. Bu sınırları onlar çizmedi denebilir. Onlar çizmediyse, onlar şimdi kaldırabilir. Ortadoğu’da “hangi İslâm?” sorusu yöneltildiğinde bu sefer de en göze çarpan fark olarak Farisi-Şii/Arap-Sünni ayrımı çıkar. Ki bunlar genel ayrımlardır. Tarikatlar ve cemaatlar açısından ele alındığında genel ayrımlar içinde daha da kılcallaşan farklılıklar gözlenebilir. Bunlar nüanslardır denebilirse de bu ayrım ve nüanslar, İslâm tarihi içinde büyük savaşların çıkmasına da neden olabilmiştir.  O kadar öyle ki, İslâm’ın erken tarihinde, eceliyle ölen tek halife Hz. Ebu Bekir’dir. Yakın zamanda ilk akla gelen ve büyük kitleleri etkileyen Irak-İran savaşını hatırlatmama gerek yok. Elbette, bu savaş -ve diğer Körfez savaşları için- için, siyasi, iktisadi, konjonktürel ve dış müdahaleler gibi nedenler sayılabilse de, söylemek istediğim, dışarıdan bakıldığında bunların birbiriyle savaşan iki Müslüman devlet olarak göründüğüdür. İslâmi bir barıştan henüz söz edemeyiz, Orta Doğu’da, bu açıdan gelecek de pek ümit vaat etmiyor. Ya da global olmasa bile enternasyonal bir İslâm. İslâm ülkeleri birliği, ülke çıkarları söz konusu olduğunda, örneğin Filistin konusunda yan çizebilmektedir.[4] Belirleyici olan, Filistin’in müslüman olması değildir. Bu bağlamda OPEC örneğin, İslâm Ülkeleri Birliği’nden çok daha sıkı, anlaşmış, birleşik, iç uyuma sahip bir birlik olarak görünmektedir, içindeki Hıristiyan unsurlara rağmen.


Tek boyutluluk: Yaşadığımız çağa damgasını vuran “kimlik” kavramı beraberinde çokkimlikliliği de getirmiştir. Örneğin kendi ülkemizi dikkate alırsak, bir Kürt önce Müslüman mıdır, yoksa Kürt müdür? Ya da bir Türk önce alevi midir, yoksa Sünni midir? Türk-İslâm sentezine karşılık bir Kürt-İslâm sentezi de geliştirilebilir ve bu da yine sentezler karşıtlığını doğurur. Dolayısıyla İslâm burada ancak birincilleştiğinde belki sentezler açısından işleyebilir. [5]

Marksizm, dil din, ırk, cinsiyet ayrımlarını masederek, bireyi yalnız kendi sınıfına ait görmesiyle eleştiriler almıştı. Kabaca, tek bir çelişkiye indirgenmiş hayat. Bu bağlamda, İslâm (ya da isterseniz din) insanı dil cins ırk milliyet ayrımı gözetmeksizin şemsiyesi altına alırken, aslında Marksizmle benzer bir özellik gösterir ve Liberalizmin, ya da neo-liberalizmin kutsadığı farklılıkları ihmal eder, hatta ortadan kaldırır. Ama bu tek “kimlik”le, gözlenen sorunlar ya da üst üste tabakalanmış kimlik karmaşası çözülebilir mi? Çünkü altta diğer kimlikler yaşamaya devam eder, imkân bulduğu ortam ve zamanda ortaya çıkmaya çalışır. Şizofrenik kimlik krizinin çözümü, ancak tek ve bir kimliğin, bizim bağlamımızda İslâmi kimliğin, diğerlerinin yok olması pahasına egemen kılınması ise bu ancak “bastırma” [repression] yoluyla mümkün olur. Bu da yine hem ruhta, hem de milletler arasında savaş demektir. Kimliklerin bir arada yaşayabileceği önermesi getirilebilir (çok kültürlülük) ama bunun Hoca’nın konu ettiğimiz iddiasıyla bir ilgisi yok.

Öyleyse, Hoca’ya gerçekten şu soruyu yöneltmek isterdim: Bin yıllık geçmiş, sonsuz bir barış sağlayabilir mi?[6]    

Aşağıdaki yazı, Yusuf Yavuz’un “Türkiye’nin İdeolojik Ezberi ve Ergenekon’dan Çıkış” adlı yazısından bir alıntı. Bu alıntıda sunulan tespitler Hoca’nın bir başka teziyle de çatışıyor. Hoca, “azla yetinme, kanaatkâr olma, tamahkâr olmama” gibi İslâmi erdemlerin kapitalist kültürle çatıştığını belirtiyor. Kanımca Hoca otantik olana yöneliyor, ama mevcut pratiği ıskalıyor.

Aşağıda tespit edilen İslâm’ın kalvinist yorumu, otantikle çelişiyor. Bu kalvinist yorumla İslâm modern’e eklemlenebilme imkânı buluyor. Bu bir “reform”dan ziyade eklemlenmeye benziyor. Bu eklemlenme sırasında “ahlaki olan”, kalvinizmin baskısı karşısında direnmeye çalışıyor, ancak ortaya post-modern çözümler çıkıyor. Modern’e eklemlenme, post-modern bir manzara arz ediyor.[7]

Yukarıdakine benzer bir çatışma ya da tartışma, ilk kez Ortaçağ’da “Hz. İsa zengin mi yoksa fakir mi?” sorusu etrafında şekillenerek Katoliklik içinde benedikten, fransisken vs. sektlere yol açtıktan sonra, nihayetinde Protestanlık ve onun kalvinist yorumuyla sona erdi; sonuncusunun analizi de hepimizin bildiği gibi Weber tarafından yapıldı. Ancak öncesinde gerçekleşen Reform, Protestan ahlâkını iki dünya arasında sıkışmışlık gibi bir sıkıntıya düşmekten alıkoymuş olabilir belki. (Modernleşme etkisiyle Batı’nın yaşadığı sıkıntı ve baskılar ile bu coğrafyalarda yaşananlar arasında görünürde benzerlikler aranıp da bulunsa bile onlarınkinin yine de kendilerine özgü olduğunu düşünüyorum. Batı’da gelenekten rasyonele geçiş, tam bir kopuş olmaktan
ziyade diyalektik yürüyen bir süreçti sanırım.)

O zaman İsmail Hoca’ya sormamız gereken ikinci soru, İslâm modernle ilişkisini nasıl kuracak ya da aşması gerekiyorsa onu nasıl aşacak, yanından dolaşıp mı geçecek? Kalvinist model eleştirilse de şimdilik işe yarar görünüyor, işlediğini gözlemleyebiliyoruz en azından, “mekanik” olarak.

Ancak ahlâk meselesi kendini hissettiriyor. Dahası kalvinist model özgün/yerli ya da otantik değil. Bu noktada, Nurettin Topçu’nun sistemi de eklektik dursa bile, isyan ahlâkı yanında önerdiği tarım toplumu, İslâm’ın kalvinist yorumuna kıyasla daha az sıkıntı yaratan bir seçenek gibi görünüyor. Yani en azından sistemi kendi içinde daha tutarlı görünüyor, özellikle insan-doğa
ilişki açısından. Tarım ayrıca daha otantik –ne var ki içe kapalılığa da prim veriyor-, ancak modernle ilişki meselesi sıkıntı yaratıyor.

İsmail Hoca, konuşmasında, Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te modernleş(tir)menin dini “dönüştürme” projesi olduğunu zikretmişti. Şimdi soruyorum: İslam’ın kalvinist yorumu, bir bakıma kapitalizmin ya da isterseniz liberalizmin, İslam’ı “dönüştürme” projesi değil mi, hem de içerden? Bu sefer dönüşmek için sanki boyun kendiliğinden uzatılıyor. Görünen manzarada, modernle karşılaşan, onun tarafından soğuruluyor ve içi boşalıyor, belki de ehlileşiyor.

Şimdi yazıya geçebiliriz:

EK      “Türkiye’nin İdeolojik Ezberi ve Ergenekon’dan Çıkış”


(Yusuf Yavuz, “Yeni Harman”, Temmuz 2008-07)

(…)

Hukukun ve demokrasinin iyice hırpalandığı bu dönemde, siyaset ve bürokrasi geleneğinden gelen ve topluma yön verme iddiasındaki aktörlerin kendi varlığı ve kimliğinin hiçbir kıymeti harbiyesi kalmadı. Eğer herhangi bir aşirete ya da tarikata bağlı değilseniz, vay halinize. Bağlıysanız, o zaman bir kez daha vay halinize!

(…)

Cumhuriyetin Cemaatleri

 

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e evrilen siyasi ve sosyal hayata bir şekilde damgasını vurmuş, dinsel gelenekten gelen aristokratik ailelerin; aşiret, tarikat ve şeyh-molla ilişkisi içinde şekillenerek bugünkü konumlarını “derinden” sürdürmeleriyle oluşan İslami kaymak tabakanın, bu gün “Beyaz Müslümanlar” diye adlandırabileceğimiz kesim olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu yanıyla da bugünkü iktidar kavgasında “koçbaşı” olarak kullanılan aktörlerin gelip geçici olduğunu unutmamak gerek. Bu kavganın derinlerinde yatan asıl nedenlerden biri de, henüz tam olarak su yüzüne çıkmayan tarikat-cemaat ve iktidar kavgası. Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinde ve söyleminde tarikat ve cemaatlerin varlığı yok sayılsa da, Mevlevilik ve Bektaşilik başta olmak üzere özellikle aşiret ve dinsel bağların çok güçlü olduğu Doğu ve Güneydoğu’da, Kadirilik, Halvetlik gibi tarikatlarla sürdürülen ilişkiler, üzerinde ‘derin’ incelemeler yapmayı bekliyor.

Cumhuriyet bürokrasisinin ve seçkinlerinin birçoğunun nüfuz alanlarının genişlemesinde dinsel bağların referans olarak kullanılması görünürde olmasa bile örtülü olarak sürmüştür. Bunun sonucu ortaya çıkan sınıfın dinle kurduğu ilişki yerini zamanla daha seküler bir alana bıraksa da bu ilişkilerin örtülü bir iletişim doğurduğunu söylemek abartılı olmaz. Bu uzun ve ayrı bir tartışmanın konusu olmakla birlikte, günümüzde yaşanan çatışmanın görünmeyen alanına ilişkin ipuçları vermesi bakımından önemlidir de.

Tarikat Kardeşliği


Bu uzun girizgâhtan sonra biz de meramımızı anlatmaya koyulabiliriz. Türkiye, modernleşme serüveninde bugün geldiği noktada, ideolojilerin ve inançların en ucuz olduğu ülkelerden biri, belki de birincisi haline geldi. Kim neyin uzantısı, kim kimin yardakçısı, hangi dini cemaat hangi seküler vakfın ‘kardeşi’, hangi milliyetçi kanaat önderi hangi komünistin çocuğu ya da tersi…Bu konuda net bir fotoğraf çekmek zor. Hatta imkânsız. İmkânsız, çünkü bu gün karşılıklı gerilimin tırmanmasıyla birlikte ortaya çıkan kirlilik, bir çok açıdan akıl sağlığımızı gözden geçirmemizi zorunlu kılıyor.

Önemli araştırmalara imza atan  Yeni Şafak yazarı Abdullah Muradoğlu, 13 Kasım 2007 tarihli yazısında, Türkiye ve Irak arasında ilginç bir “tarikat kardeşliği” ilişkisi kuruyordu. Bakın nasıl ezber bozucu ilişkiler ağı kuruluyor bu şaşılası coğrafyada:

“Amerikalıların Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani de Şeyh çocuğu. Büyük dedesi Abdurrahman Halis Kerküki, Kadiri Tarikatı’nın Halisiye Kolu’nun kurucusu…İsim tanıdık geldi mi? Kurtlar Vadisi Irak’tan hatırlarsınız. Gassan Mesud’un oynadığı, Irak’ta Amerikan karşıtı Kadiri şeyhinin adıydı… ‘Ne alaka’ diyorsunuz. Ona da geleceğim. Sabredin…Halisi kolu Haydar Baş’a, Tayyar Baba’ya kadar uzanır…Tayyar Baba kim? Kurtlar Vadisi’nin yapımcıları Şaşmaz’ların dedesi. Şimdi Dergâh’ın başında babaları var. Amcaları Tahir Şaşmaz MHP eski milletvekiliydi. Prof. Dr. Süleyman Ateş de Halisi Şeyhi Muharrem Hilmi Efendi’nin talebesidir.  Abdurrahman Halis Kerküki adının filmde kullanılması yerine oturdu mu? Şimdi ne olacak? Halisi-Kadiri torunlarını toplayıp, Şeyh Hüsamettin Halisi’nin oğlu Celal Talabani’ye gidip, ‘Yahu aramızda tarikat kardeşliği var.
Şu PKK’yı ortadan kaldıralım desenize’ mi diyeceğiz? Soner Yalçın, Kurtlar Vadisi dizisinin konsept danışmanıydı. Yemişliği içmişliği var Şaşmaz’larla…”

Abdullah Muradoğlu’nun işaret ettiği tarikat kardeşliği ve Soner Yalçın’a yaptığı gönderme çok çarpıcı. Zira, Soner Yalçın, “konjonktürel muhalif” olarak son kitabı ve yazılarında büyük bir gayretkeşlikle “Beyaz Müslümanlar”ın sırlarını ifşa ediyor. –Bu konjonktürel muhalif tanımını yabana atmayın. Soner Yalçın kitaplarını, bir de yazıldığı dönemin siyasi koşullarını ve güç dengelerini hesaba katarak okuyun- Yazar Tayfun Er ise, Ahmet Altan’ın Güner Hanım’dan doğan kızı Sanem Altan’ın; bir dönem Soner Yalçın’ın sevgilisi olarak yer aldığını ve şiddeti teşvik eden, mafyayı ve ve cinayetlerini kutsayan Deli Yürek dizisinin senaristlerinden olduğunu hatırlatarak, “Dede, baba liberalizm satarken Sanem Hanım da milliyetçilik satıyordu” diyor, Erguvaniler kitabında. Türkiye’de kendisini kanaat önderi olarak konumlandıranların ya da bu misyonu yerine getirmek üzere “atananların” ideolojik ve sınıfsal duruşlarından bir fikir edinmek ve bu fikrin üstüne bir ülke inşa etmek, hayal olarak bile zorlayıcı bir deneyim.

Türkiye’de üç kuşağın aynı evde ömrünü tamamladığını göremediğimizi yazmıştım daha önce. Kuşkusuz bu durumun ilkeler ve inançlar içinde geçerli bir gösterge olduğunu söylemek abartılı olmaz. Fikir olarak dedenin sattığıyla, torunun sattığı arasındaki uzaklığın ölçüsü, devletin cemaat ve tarikatlarla kurduğu ilişkinin ölçüsüyle paralel gidiyor.

Cumhuriyet seçkinleri ve bürokrasisinin büyük çoğunluğunun yaslandığı Bektaşilik ve Mevlevilik gibi geleneklerin yanında biraz önce değindiğimiz ve aşiret-tarikat-cemaat üçlemesinin Kadirilik, Nakşilik ve Halvetilik, tek parti döneminde “kısmen” rejimle uyumlu bir görüntü verse de çok partili döneme geçişle birlikte kendine yeni siyaset alanları yaratmaya çalışmış ve dönemin
konjonktürel etkileriyle de kendilerini Amerika’dan esen “demokrasi rüzgârları”na bırakmışlar. Kısacası, devletin kendisine yakın bulduğu tarikatlarla, “tehlikeli” bularak yasakladığı tarikatların görünmeyen çatışması olarak ikiye ayırabiliriz bu dönemi. Ancak dünün “tehlikeli” kabul edilen ve “görece” mesafeli durulan tarikatlarının AKP iktidarıyla birlikte ülkenin sosyal ve siyasi yapısı üzerinde önemli ölçüde denetim kurmaya başlaması, ülkedeki dengeleri altüst etmekle kalmadı, Batılı toplum mühendislerine de yeni çalışma alanları yarattı.

Allah Kazananı sever mi?



Vatan Gazetesi’nden Buket Aşçı, gazeteci İsmail Küçükkaya’nın, yeni çıkan Cumhuriyetimize Dair” kitabında yer alan Hilmi Yavuz söyleşisinden aktardığı bölüm çarpıcıydı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Çankaya sofrasında da ağırladığı Yavuz’un söyledikleri, açıkça dillendirilmese de Türkiye’nin uzunca bir süredir adına “takiyye” denilen örtülü niyet kavramının ne denli
belirleyici olduğunu ispat eder nitelikteydi. Kendisinin ortaya attığı “Nakşi Proje” kavramıyla ilgili soruyu yanıtlayan Hilmi Yavuz, projenin, “Türkiye’yi kalkındırmak, belli bir sermaye yapısı oluşturmak ve Türk insanını müreffeh kılmak” anlamına geldiğine işaret ediyor ve ekliyordu:

“Kapitalizmle uyuşmaktır bu. Dünyevileşme! Bir anlamda liberal bir siyaseti işaret ediyor. Kapitalist dünyanın, 21. yy.ın sorularıyla Nakşilik ‘Biz bu çağa nasıl uyduracağız?’ diye sorgulama yapıyor. Nakşilik bunu kendisine dert edinmiştir. Başka cemaat veya tarikatlarda bunu göremeyiz. Ayrıca bunun Kurani dayanakları da var. Mesela Carl Becker’in yaptığı 1930’larda bir
çalışma var. Kuran’da geçen kavramlardan bir çoğunun ekonomik ve ticari kavramlar olduğunu söylüyor. Mesela kisb. El kasibi habibullah! Allah kazananı sever. Buradaki ‘kisb’ hangi anlama geliyor? Edinmek! Evet ama bu edinme, tamamen dünya malı edinme midir? Gurur yapmayacak bir şekilde mal mülk edinme. Kuran’ın bize buyurduğu şey: Dünyevileşin, mal mülk edinin, ama bununla asla gururlanmayın! Nakşilik bunu savunuyor. Daha fazla zengin olun [[8]

Ak Parti’yi bu bağlamda görmeden anlamak imkânsızdır. Sermaye birikimine, mal ve mülk sahibi olmaya önem veriyorlar ve ne kadar çok kazanırlarsa Kuran’ın gereğini o kadar yerine getirdiklerini düşünüyorlar” 

İslami Kalvinistler


Hilmi Yavuz’un söylediklerinin Türkiye’nin aydın sorunuyla ilgili olarak ayrıca ele alınabilecek veriler içermesi bir yana, O bu süreçte üzerine düşen “sorumluluğun” ve oturduğu sofranın hakkını veriyor. Ancak Hilmi Yavuz’un konu bağlamında söyledikleri salt onun buluşu ya da öngörüsü değildir. European Stability Initiative (ESI) 2005 Eylül’ünde yayınladığı “-İslami Kalvinistler-
Orta Anadolu’da Değişim ve Muhafazakarlık” başlıklı rapor, Kayseri örneğinden yola çıkarak, Türkiye’de AKP ile birlikte toplumsal yapıya egemen olmaya başlayan ve Protestan Hıristiyanlıkla ilişkilendirilen “İslami Kalvinizm” kavramını ele alıyordu. Aslında Kalvinizm kavramı zorlama bir yakıştırma olsa da, her zaman Batılılar tarafından antropolojik bir malzeme olmayı ilginç ve yüceltici bir deneyim sayan zihniyetin varlığı sayesinde kolay kabul gördüğünü söylemek yanlış olmaz. AB sürecinde şovların yapıldığı dönemde yayınlanan raporda, Avrupa’da olumsuz bir imajı olan Türkiye’yi, Avrupalılar’a anlatmak ve İslâm’la modernitenin bağdaşabileceğini göstermekti.

Ne de olsa Batılı bir referansla kendini tanımlamaktan çok hoşlanan Türkiye’nin cemaat kültürünün hafızasında sayısız örnek vardı. Said-i Nursi’nin talebelerinden Zübeyir Gündüzalp 1947 yılında Ankara Üniversitesi’nde yaptığı konuşma bu bakımdan çok ilginçtir. Gündüzalp, konuşmasında kısaca, Amerika’da Kuran’ı Kerim’in yeşil ipekler içinde yüksekçe bir yerde muhafaza edildiğini ve değerinin çok iyi bilindiğini, İslâm feylozoflarının da orada el üstünde tutulduğunu dile getirir.

ESI’nin raporunda, kapatılan Refah Partisi’nin (RP) “dilini tutamayan” dönemin Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe ile ilgili bölüm de dikkat çekici:

“Önceki belediye başkanı Şükrü Karatepe, Kayserilileri çok çalışkan Protestanlarla karşılaştırıyor ve ‘Kayseri’yi anlamak için önce Max Weber’i okumak gerek’ diyor. MÜSİAD Kayseri Şubesi Başkanı Celal Hasnalcacı ise, Anadolu kapitalistlerinin yükselişi, sahip oldukları Protestan iş etiği sayesinde oldu açıklaması yapıyor…Önde gelen dini şahsiyetler bugün İslam toplumunun hizmetindeyken kâr arayışı içinde olmanın dini açıdan dua ve ibadetle eşdeğer olup olmadığını tartışıyorlar.”

Max Weber, 1905 yılında kaleme aldığı “Protestan Etiği ve Kapitalizmin Ruhu” başlıklı makalesinde, Kalvinizm’in fani dünyadaki sofuluğunun, modern kapitalizmin yükselişinde ilk kıvılcımı oluşturduğunu öne sürüyordu. Ancak Weber’in savlarından yola çıkarak Kayseri’den Kalvinist devşirmenin nasıl sonuçlanacağından haberdar olmayan AB yetkilileri, bugün AKP’nin AB konusunda attığı, daha doğrusu atamadığı adımlardan dolayı pek muzdarip görünüyorlar.

Bağdat’tan Bahçesaray’a Arvasiler


Biz yine konumuza dönelim. 1999-2001 yılları arasında Van’ın Bahçesaray ilçesinde kaymakam olarak görev yapan Mustafa Masatlı, görev yaptığı ilçe hakkında hazırladığı doktora tezinde bölgenin sosyal yapısı hakkında önemli detaylar aktarıyordu. Bahçesaray’daki başarılı çalışmalarını ve bölgeyle ilgili izlenimlerini kendisinden dinleme olanağı bulduğumuz Mustafa Masatlı’nın ÇEKÜL Vakfı tarafından yayınlanan, “Bahçesaray Adında Bir Gezegen” adlı kitabında bölgenin sosyal ve siyasi yapısı hakkında önemli detaylar içerir:

“Nakşibendi tarikatına mensup şeyhler, Moğol istilâları sırasında Bağdat’tan gelip Bahçesaray’ın yüksek bir köyü olan Arvas’a yerleşmişlerdir… Arvas’taki medresede din ilimlerinin öğretilmesi, halkın günlük yaşantısındaki dini sorunlarına cevap verilmesi ve seyyidlik gibi faktörler, söz konusu aileyi bölge sınırlarını da aşan sosyal ve siyasal bir nüfuza sahip kılmıştır… Hatta
Sultan Abdülhamit döneminde kurulan Hamidiye Alayları’nın paşalıklarından birinin başına Arvas şeyhlerinden Abdülhamit Paşa getirilmiştir. Nitekim bu zatın oğlu olan İbrahim Arvasi, ilk Van milletvekili olarak meclise girmiştir. Bu ailenin diğer bir kolu, Bitlis’in Hizan ilçesinin Gayda Köyü’ne yerleşmiştir… Nitekim 1950 yılından günümüze Bitlis’in siyasal yaşamında önemli ölçüde söz sahibi olan bu ailenin iki bireyi, Karman İnan ve Edip Safter Gaydalı, uzun yıllar milletvekili ve bakanlık yapmışlar…Bu ailenin bir başka kolu da Erciş ilçesine yerleşmiştir. Bu aileden Malik Ejder Arvas iki dönem milletvekili seçilmiştir…”

Masatlı’nın altını çizdiği sosyal ve siyasi yapının günümüze değin süren etkilerinin Osmanlı’nın Kürt politikası çözümlerden biri olan Hamidiye Alayları’na kadar uzanan bir tarihi vardır. II.Abdülhamit’in, bölgede açıkça Kadiriler’i desteklediği bilinmesine karşın Nakşiliği bir ideolojik çimento olarak Hamidiye Alayları’nın oluşumunda kullandığı da söylenir. En azından 1876 yılında tahta geldikten hemen sonra Kürt milislerden oluşturduğu Hamidiye Alayları’nın Kürt Paşalarının bir çoğunun Nakşi şeyhlere bağlı olduğu biliniyor. Nakşi şeylerinin bölgedeki siyasi güçleri azımsanmayacak ölçüdedir. Öyle ki, 1800’lerin sonlarından Cumhuriyet’in ilanına kadar geçen dönemde ortaya çıkan Kürt ayaklanmalarının hemen hepsi de Nakşi şeyhlerin öncülüğünde
gerçekleşmiştir. Bugün sistemi ele geçirdikleri konusunda ciddi endişeler bulunan Nurculuğun kurucusu, önceki adıyla Said-i Kurdi’nin İstanbul’a “Kürdistan’ın çorak yerlerinde maarifsizlikle öldürülmek istenilen kainat idrakinde yapamadığı kaşanelere bedel Yıldız siyaset mezbahanesini zelzelelere vermek azmiyle” geldiğini de ekleyelim. Yıllardır meclise gönderilen Doğu ve
Güneydoğu kökenli milletvekillerinin parti ayırt etmeksizin bu hiyerarşik aile yapılanması içinden gelen isimlerden seçilmesi, bu yapının köklerinin anlaşılması açısından önemlidir.

Arvasiler, Taşkesenliler, Norşinler ve Hazneliler gibi seyyidlik geleneğine yaslanan ailelerin oluşturduğu aristokrat örgütlenmesi hakkında yeterli yazılı kaynak olmamasından dolayı çok az şey bilmemize karşın, bu ailelerin yarattığı gerçekliğin Türkiye’nin siyasi ve sosyo-ekonomik yapısının kilit noktalarından biri olduğu gerçeğini göz ardı ederek bugünü anlamak mümkün değildir.   

(…)

[1] İsmail Kara, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslâm, Dergâh Yay., İstanbul, 2008.

(Şiddetle tavsiye ederim.)

[2] Bu konuda bile sapkın diye adlandırılabilecek tartışmaların yürümüş olduğunu her şeye rağmen belirtelim. Şii ve alevi tartışmaları kastediyorum, onların Kur’an’ı başkadır. Ayrıca, hadisler konusunda da, İslâm âlimleri, her ne kadar “sahih” hadisler konusunda anlaşmış görünseler bile, bir takım farklı görüşler gündeme gelebiliyor. Ama ben tüm bunları bir yana bırakıyorum. Konumuz bu değil. Ne var ki ve elbette, tek ve bir kutsal yasadan nasıl olup da farklı uygulamalar çıkıyor sorusu, dinsel olmayan öğretilere, örneğin Marksizm’e de yöneltilebilir. Lenin bir varyasyondur, Stalin başka bir. Şimdilik, işin içine “yorum” giriyor diyerek bu konuyu bu sefer gerçekten bir kenara bırakalım.

[3] Arap/Bedevi ve aşiret ayrımlarını ihmal ediyorum.

[4] Bu yazı yazıldığında, son İsrail-Suriye “Golan tepeleri” görüşmelerinde süreç öyle gösteriyor ki Suriye, İran’a olan desteğini geri çekecek. Türkiye’nin de bu görüşmelerde arabulucu rolüne soyunmuş olması manidar.

[5] Burada aktüel-siyasi bir takım yorumlara kalkışılabilir, örneğin global gücün Ortadoğu planıyla İslâm’ın birincilleşmesi önerisinin örtüşmesi gibi (akla hemen “yeşil hat” gelebilir).

Ancak bu örtüşme içinde, özellikle Ortadoğu’nun siyasal arenasında pek çok tutarsızlık ve çatışma da söz konusudur diyerek burada kesiyorum.

[6] Kaldı ki bin yıllık geçmişin de pek öyle huzur ve barış içinde geçirilmediğini ispatlayabilecek tarihsel örnekler de istenirse bulunabilir.

[7] Burada şu eklemeyi yapmalı: İran’ın modern’le hasmane ilişki kurması, İslâm’ın kendine özgü bir yorumunu yaşabilmesi ve kale gibi ayakta durmasının nedenleri, ikibin yıllık devlet geleneği ve insanlarının inançları yanında, belki de onlardan daha çok petrolden sağlanan “ekonomik özgürlüğü”dür diye bir önerme ortaya atıyorum. Zira İran, S. Arabistan vs. gibi ülkeler, hayatta
kalmak için modern üretime, en azından Türkiye kadar, geçmek zorunda değillerdi. Dolayısıyla, moderne rağmen modernle ilişki kurma lüksüne sahiptiler (petrodolarlar). Örneğin, İran’da devrimden sonra yapılan ilk iş petrol kuyularını kamulaştırılıp, Batılı devlerin dışarı kovulması olmuştu. Fakat bu avantaj (petrol), başkaları için iştah açıcı olmak anlamında bir dezavantaja da
dönüşebilir. Ortadoğu siyasetini basite indirgemek uğruna, en azından petrol açısından ele alırsak durum budur. Son olarak, örneğin İran’ın klonlama üzerine bilimsel çalışmalar yapması ve klon canlı üretme denemesini başarıyla sonuçlandırmış olması, modern’le ilişkilerini yine karmaşık bir hale sokuyor ve ahlâk meselesini yine gündeme getiriyor, kanımca.

[8] Ama şöyle bir şey var: Sistem gereği herkes aynı anda daha fazla zengin olamaz!

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile