Makaleler Bütün Yazılar Makale Politika Şu Kadim Teori /Pratik Meselesi
 

Şu Kadim Teori /Pratik Meselesi Popüler

Makale

İsmet'in “Ne olacak bu dünyanın hali?” (Gecikmis Bir "Siyaset Meydani" Kritigi) başlıklı yazısına Ali Osman'ın yaptığı bir yorum üzerine bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı duydum. Türkiye solundaki egemen, ilkesel olarak haklı ama çarpık sonuçlara vardırılan bir refleksini; abartılmış "pratik"çiliğini, "somut"çuluğunu eleştirmek istiyorum bu yazıda.

Öncelikle belirteyim; "pratik",  sol politikanın kaçınılmaz mutlak ufkudur. Kendine marxist/sosyalist sıfatlarını yakıştıran herhangi biri, fantezi olsun diye politik teoriyle ilgilenmez. Teorik faaliyet kendinde bağımsız bir alan değildir, hobi olsun diye de teori ile ilgilenilmez. Marxistler 11.Tezin dile getirdiği gibi burjuva felsefesiyle aralarındaki farkı "pratik" boyutuyla kurarlar. Sosyalistler "dünyayı değiştirmek" için teorik faaliyet içinde bulunurlar. Bu açıdan tartışılacak bir mesele yok aslında, Marxist tavır bellidir ve kendine Marxist diyen herkes için bağlayıcıdır. Salon Marxistliği, Akademi Marxistliği ya da hobi olarak icra edilen bir Marxistlik olamaz. Sorun şu ki, her Marxist için bir şiar olması gereken, önsel  kesin bir kabul ediş olan "pratik" boyut yani 11.Tez, teori ile organik/diyalektik ilişkisinden koparılıp, tek kutuplu, donmuş, statik bir fetiş haline getirilmiştir. Ve bu fetiş; dinamizmini, yaratıcılığını epeydir kaybetmiş, tarihsel misyonunu çoktan tamamlamış politik hareketleri yapay olarak yaşatmak için bir rasyonalizasyon öğesi olarak kullanılmaktadır.

Düşüncelerimi dile getirmeden önce bir yanlış anlamanın önüne  geçmek için şu vurguyu yapayım; burda söyleceklerimi birebir Ali Osman'ın yaptığı yoruma karşı dile getiriyor değilim. Onun yorumu sadece bir çağrışım zincirini başlatmıştır bende, hepsi o. Zira konumlarımız aslında çok da farklı değil, çünkü kendisi bu sitede yapılmaya çalışılanları "pratik", "somut" bir açılım olarak nitelemiştir. Benim eleştirilerim, burdaki faaliyetleri "pratik"/"somut" olarak değil, "teorik" gevezelikler olarak niteleyen genel kavrayışa yöneliktir. Ali Osman'ın yazdıklarında sözkonusu olan, aynı somut durumları tasvir etmek için kavramlara farklı içerik yüklemekle tanımlanacak bir fark aslında, ya da aynı durumu ifade etmek için farklı kavramlar kullanmak olarak.

Türkiye'nin Egemen Tarzı Politikası "Siyaset Meydanı" Kültürüdür.

Pratik "fetişizminin",  artık insanları dünyayı değiştirmek için mobilize edemeyen, tarihsel politik hareketleri yapay olarak yaşatmada nasıl kullanıldığı hakkında görüşlerimi açmak için, işin diğer kutbunun, "teori"nin nasıl algılandığına bakalım. Türkiye solunun genel popüler tahayyülünde eleştirilen "teorik faaliyetin" spesifik, dolayısıyla birşeyler ifade eden dar bir anlamı yoktur. Beğenilmeyen her türlü faaliyetin içine atıldığı çingene bohçası gibi bir kavramdır. "Sokaktaki Adam"ın anlayamayacağı, ya da ilgi göstermeyeceği her türlü faaliyet, gerçek anlamıyla herhangi teorik bir yön içermese bile, Türkiye solcusu için "teorik"tir. Böyle bir teori algılayışı, negatif olarak, yani redederek, kabul edilebilir olan "pratik" alanın sınırlarını çizer. Normları bu şekilde belirlenmiş "pratik" alan, kendini sadece "aktüel" ya da  reel politikle herkes tarafından ilişkisi kolayca kurulabilecek olanla tanımlar. Bu sınırların dışına çıkan her türlü girişim "teoriktir".

Bu yaklaşımın bir diğer kaçınılmaz sonucu da, iddiası "dünyayı değiştirmek", farklı bir insanlık kültürü kurmak olan son derece zengin bir geleneğin, bir iktisat teorisine, bir "ekmek" , bir insan hakları mücadelesine indirgenmesidir. Zira aktüel olan, reel olan "ekmek" ve insan hakları mücadelesi ile ilgilidir daha çok. Oysa Marxist teori, sadece bir iktisadi kurtuluş mücadelesine indirgenebilir mi? Marxism insanlığın bütün bir yapılanışını yeniden tanımlamaya kadar giden, olabilecek en köktenci toplumsal teori değil midir? Peki Sovyetlerde çöken bir iktisadi kurtuluş hedefiyle sınırlanmış Marxism değil miydi? Marxism bir açıdan Nietzsche'ci bir "yeni insan", "yeni bir uygarlık", mutlak biçimde "yeni bir etik" yaratma tutkulu iddiasına sahip değil midir aynı zamanda? Eğer bu doğruysa, Marxismin mücadelesi sadece toplumsal düzlemde kapitalizme karşı değil,  her bireyin özel düzlemde  kendisine karşı da verdiği bir mücadele değil midir? Peki bütün bu "sıradışı" meseleler, yukarıdaki anlamıyla reel politikanın "pratik" faaliyet alanı içinde ele alınabilir mi?

İşte Türkiye solcusunun kendini aktüel reel politik ile sınırlamasına yolaçan "pratik" fetişizminin dışladığı "teorik" meselelerin birkaçı. Bence çok daha önemli olanlarına daha sonra döneceğim. Şimdilik şu "Siyaset Meydanı" kültürüne ve o kültür içinde Türkiye solcusunun konumlanışına dönelim.

İsmet'in Yazısının başlığında "Bir Siyaset Meydanı Kritiği" ifadesini görünce heyacanlanmıştım. Benim için çok önemli bir konuyu ele alan bir yazı diye düşünmüştüm. Benim beklediğim gibi "Siyaset Meydanı" kültürünü doğrudan eleştiren bir yazı olmasa da, spesifik eleştirilerde birebir okunamasa da, aslında yazının arkaplanında bütününe sinmiş olan aynı eleştiriydi; bu ülkede solcusuyla, liberaliyle politik tartışma tarzının, içerikler farklı olsa bile biçimsel olarak aynı, konuşmacının içinden geldiği grubun malumlarını yineleyip duran, belli ölçülerde iman tazelemeye yarayan replikler olduğu eleştirisiydi. Bir Marxist olarak Sönmez'in söylediklerinde bizim için yeni olan birşey bulunmasa da, "bizden birinin" bir kitle iletişim kanalında bu malumları dile getirmiş olmasıyla yetinir ve memnun oluruz, bu malumların bizden olmayanların zihinlerinde bir ışık çakacak olmasını umarız. Bence bu sadece Mustafa Sönmez'e yöneltilecek bir eleştiri değildir, bütün bir kültür eleştirisidir bu.

Türkiye toplumun şaşırtıcı ölçülerde aşırı ama tuhaf bir şekilde politize olduğunu düşünüyorum. Almanya'da havalanında beklerken, sabah haberlerine denk geldim birgün. Son derece sıradan, üstelik yaralanın da olmadığı basit bir trafik kazası haber olabilmişti resmen. Almanların gündem fakirliğine acıdım, bizim saati saatine değişen yoğun gündemimizi düşününce. Aynı gözlem ABD için de yapılabilir. Fark sadece batılı toplumların tuzu kuru olması, bizim yoksul bir ülke olarak binbir mesele ile uğraşıyor olmamızdan kaynaklanmıyor bence. Diğer yoksul ülkelerde de bizimkisi gibi yoğun bir gündem olması beklenirdi, ama öyle olduğunu pek sanmıyorum. Böyle bir farkın, eğer gerçekten varsa, nerden kaynaklandığı bilemem, zaten konu da bu değil. Böylesi bir politik kültürün sol için ne ifade ettiğine bakalım.

Bu "Siyaset Meydanı" tarzı politize-olmuşluk, solu nasıl etkiliyor? Bu tarz politik kültür, kaçınılmaz olarak sadece aktüel olanla belirlendiği için, solu sol yapan temel bir özelliğin, futurist -ya da daha kabul edilen bir ifadeyle ütopist- yönünün hilafına çalışıyor. Ütopist yönü burda Engels gibi eleştirel bir anlamda kullanmıyor, olumluyorum. Sol teori, aktüel ile bağını koparmadan, onun ötesine geçmek durumundadır. Sosyalizm tanımı gereği, henüz varolmayan bir gelecek toplumunun kurgusudur. Bu açıdan ütopizm/futurizm sosyalist teoriye içkindir.

İşte fetişleştirilmiş "pratik" vurgusunun, sol teoriye ödettiği bedel budur. Öyle bir genel kavrayış yerleştirilmesine neden olmuştur ki, sol politika alanın kapsamı,  kendi dışımızda  birilerinin belirlemiş olduğu gündem hakkında "sosyalist tavır" almakla sınırlanır hale gelmiştir. Oysa bu tavır temel bir gerçeği gözden kaçırır; nasıl "(baştan) yanlış bir hayat doğru yaşanamaz" ise, "yanlış bir alanda da doğru sosyalist tavır" alınamaz.

Futbol kritikleriyle kuracağım analoji, bu "yanlış bir alanda sosyalist tavır alınmayacağı" diye ifade ettiğim meramımı daha iyi dile getirebilir.

Türkiye'de futbol kültürü ile, daha doğrusu futbol konusunda yorum yapma kültürü ile politik kültür arasında çok büyük benzerlikler olduğunu düşünüyorum. Malumdur, bizde herkes teknik direktörlük seviyesinde futboldan anlar. Her hafta sonu o haftanın maçlarının kritiğini, bu doğuştan futbol uzmanı arkadaşlar yapar. Futbol konusunda gerekli teknik eğitimi almış olmaları da gerekmez. Sözkonusu olan üç beş basit kural ile belirlenmiş bir oyundur. Herkesin söylecek bir sözü olabilir. Son zamanlarda, alışıldık banal yorumcuların bir kaç kalıp cümleden ibaret analizlerinin ötesine geçen, zeki yorumlar yapabilen "entellektüel" futbol eleştirmenleri de çıktı. Bu gelişme, futbolun öyle basit bir oyun olmadığını rasyonalize etmek için gerekli verileri bize sunmuş oldu. Ancak ne kadar entellektüzelize edilirse edilsin, futbolun ulaşabileceği derinliğin bir sınırı vardır; sonuçta 22 adamın tek bir topu, karşı direkler arasından geçirmek için koşuşturup durduğu bir oyun. Burdan bir hayat felsefesi çıkmaz.

İçinde yer almak zorunda olduğumuz reel politik alan da tıpkı futbol oyunu gibi; belli bazı "basit" kuralları olan bir oyun. Bu oyun içinde yeralmak için o kurallara riayet etmek gerekir. Belirli bazı kurallara riayet etmek durumunda olmak da, katedilebilecek mesafenin ölçüsünü belirler. Nasıl futbol konusunda yapılacak entellektüel yorumlar belirli bir sınıra gelip dayanmak zorunda ise, nasıl en fazla Uğur Meleke, Mehmet Demirkol gibi biraz daha kaliteli yorumcuların çıkmasını umabilirsek, reel poltika içinde kalınarak sosyalizm adına elde edilebilecek kazanımların da yapısal bir sınır vardır. O sınırın ötesine geçmek, oyunun kurallarını değiştirmeyi gerektirir.

Tıpkı futbol gibi reel politika da profesyonel starları gerektiren pahallı bir oyundur. Star sisteminin sosyalizmle en küçük bir alakası olamayacakken, örneğin Birgün'ün zamanında Yavuz Bingöl, Tuna Kiremitçi vs gibi medya starlarına köşe vermesi, içinde yeralınmak istenen oyunun kurallarının kişilerin iradelerine rağmen, nasıl belirleyici olduğunu gösterir.

Futbol gibi reel politikada da istikrar ya da tutarlı bir üslup yoktur. Üsluplar ve istikrar olabilse de ancak dönemseldir, herşey sezonluktur. Bu sezon çok iyi futbol oynayan bir takım, gelecek sezon yerlerde sürünebilir.

Örnekler çoğaltılabilir ama sanırım mesaj iletildi.

"Pratikçilik" fetişizminin, teori düşmanlığının sosyalist politikayı, futbol kültürüne benzer, dönemsel, tutarsız, reel politik alana hapsederek, artık unutmaya başladığı gerçek anlamda marxist sorunsallara birkaç örnek vereyim şimdi kendimce:

Gerçek Marxist Sorunsallar Nelerdir?

Bu başlığı neden açtığımı dile getireyim öncelikle; elbetteki bir otorite konumundan gerçek problemlerin neler olduğunu ilan etmek için değil. Bütün derdim, Marxist külliyatla çok temel düzeyde bile olsa az çok haşır neşir olmuş birinin aklına gelebilecek sorunsalları "sadece" dile getirerek, reel politika karşısında ne kadar öksüz duruma düşürüldüklerine dikkat çekmek. Bu tür en temel marxist sorunsalları ele almanın, nasıl genelde kabul edilen formulasyonuyla, teori/pratik yapay ikililiğini aşmayı gerektirdiğini kendimce dile getirmek.

Hafızamzıı şu iki konuda tazeleyerek başlayalım; birincisi Marxist projenin asli sonal amacı nedir? Hangi son hedef için eylemlerini, pratiğini, günlük politikasını organize eder?

Bu ilk soruya vereceğimiz cevabın ışığında, ikinci soruya cevap arayalım; Şu son 20-25 yılda, yani bizim gibi 40'lı yaşlarına gelmiş 88'liler kuşağının politik bilincinin aşağı yukarı ilk oluştuğu andan itibaren, şu ülkenin düşünsel üretiminde, ilk soruya verdiğimiz cevaplara uygun hangi faaliyetler yapılmış, bu yönde ne gibi tartışmalar yaşanmış, eğer yapılmışsa bu tartışmalar günümüze teorik bir birikim olarak ne kadar aktarılmıştır?

Hemen hissedilmiş olması lazım, bunlar yüklü sorulardı..Yani kendimce  zaten sahip olduğum belli cevapları dile getirmek için kullanıldı. Şimdi o kendi cevaplarıma geçeyim lafı fazla uzatmadan.

Birinci soruya verdiğim cevapla herhangi bir marxistten ayrıldığımı sanmıyorum; Marxism uzak bir hedefe, kapitalizmi aşma hedefine göre bugünkü varoluşunu "günlük hay huydan bağımsız" olarak organize eder. Marxismin asli politik alanı budur. Marxismi marxism yapan, -bir dışarısına referansta bulunmak durumunda olmaması anlamında-  kendi "pozitif" ajandasını, yani mutlak özgürlük ajandasını takip etmektir. Ha bu reel politikayı yoksaymak anlamına gelmez. Zaten reel politik alan kapıdan kovsanız bacadan girecektir. İstediğiniz kadar yoksayın, o varlığını size dayatacaktır.

Şimdi ikinci soruya verdiğim cevaba geçelim; bu konuda pekçok insandan sanırım ayrılıyorum ve söyleceklerim, pekçoklarında sert tepkilere yolaçacaktır; Bizim kuşağın politik varoluşunun geçtiği bütün bu 20-25 yıl boyunca, Marxismin sonal amacı açısından, toplumsal/kollektif anlamda en küçük teorik bir faaliyet yaşanmamıştır. Peki ne yapılmıştır? Bütün bu süre boyunca yapılan sadece ve sadece reel politiğin/aktüel politik gündemin kuyruğuna takılmak olmuştur.İlk bakışta teorik faaliyet gibi algılanan şey,  geçici aktüel kritiklerdir. Ben bildim bileli, toplumsal düzeyde bu ülkede tartışılan, insan hakları mücadelesi ile , kürt sorunuyla, ermeni soykırım iddialarıyla, batılı anlamda bir demokrasinin kurumsallaştırılmasıyla vs ilgili olmuştur. Yeni zamanlara uygun tutarlı ve detaylı bir kapitalizm eleştirisi yapıldığından en azından ben haberdar değilim. Eğer yapılmış olsaydı herhalde karşımızda teorisini az çok bildiğimiz diğerlerinden farklı, değişen dünyayı güçlü bir kapitalizm eleştirisiyle analiz edebilen sosyalist bir parti bulurduk karşımızda. Bu tanıma en çok yaklaşan ÖDP'nin de bütün iyi niyetli çabalara rağmen, nasıl sadece aktüel politik alanla sınırlı kaldığını biliyoruz.

 

Radikal biçimde farklı bir dünyada sosyalizmin hala geçerli bir alternatif olarak nasıl sürdürülebileceği üzerine şimdi hemen aklımıza geliverecek, kalıcı hiçbir birikim oluşturulamamıştır. Bu noktada, çok bildik, pratiğe karşı teori tarafında yeralmak gibi bildik konumlanışı savunuyormuşum durumuna düştüm belki. Ancak kesinlikle savunmaya çalıştığım pozisyon bu değil.

Şu şıralar gündemim en önemli maddesi "Kürt Açılımı" karşısında solun olası yaklaşımını örnekleyerek derdimi açayım; solun büyük bir çoğunluğu için bu konuda bir politika üretmek en öncelikli, en marxist görev, en "pratik", en "somut" açılım değil midir? İşte solumuzun en önemli politik, hatta yegane politik mesele olarak, başka bir ifade ile pratik, somut bir açılım geliştirmek olarak gördüğü şey, gündemde öne çıkan bu gibi "makro" meseleler hakkında kelam üretmek ve bir takım standart eylemler organize etmektir.

Ancak ben bu gibi meseleler üzerinden politika üretmenin sosyalizmin asli hedefiyle herhangi bir bağlantısını göremiyorum. Kurulabilecek bir alaka son derece dolayımlı, son derece zorlama olacaktır. Lakin genel sol tahayyülde politika işte bu gibi gündemde öne çıkanlar üzerine fikir üretmektir. Son 20-25 yılda yapılan da hep bu tür faaliyetler olagelmiştir. Haftalık futbol kritikleri gibi, dönemlik politik kritikler yapılagelmiştir. Yeni bir sol kültür oluşturulmasına yönelik "kurucu" bir politik faaliyetin varlığından en azından ben haberdar değilim

Etnik bir soruna bütün enerjinin yatırlmasının, kapitalizm eleştirisiyle bağlantısını ben kuramıyorum. Kurabilen varsa buyursun aydınlatsın bizleri..Diyelim kürt meselesi konusunda en demokratik en adil çözüme ulaşıldı. Sosyalizm hedefi açısından ne gibi bir kazanım getirecek bu? Diyelim Hindistan, Belçika, İspanya gibi etnik farklılıkların birarada görece barış içinde yaşaması sağlandı, bu sosyalizm hedefi açısından ileri bir adım mı olacaktır?

Bir kez daha vurgulayayım: "Kürt açılımı" gibi meseleleri asla küçümsemiyorum. Ne haddime! Aslında tam aksini savunuyorum; bu tür meseleler aksine çok önemlidir. Ancak sosyalistlerin öncelikli gündemi değildir. Daha da önemlisi en azında tarihin şu aşamasında etki alanı dışındadır. Kürt açılımı konusunda sosyalistler hangi politikayı geliştirirse geliştirsinler, hangi pratik faaliyet içinde bulunursa bulunsunlar, sonuç üzerinde en küçük etkileri olmayacaktır. Köşelerde konuyu ele almak, Sıhhıye'de, Kadıköy'de mitingler düzenlemek, sadece birilerine muhalif olarak üzerine düşeni yapıyor olma duygusu verecektir.

Yukarıda kurduğum analojide belirttiğim gibi reel politikada etkili olabilmek, tıpkı futbolda olduğu gibi büyük bütçeler, geniş bir taraftar kitlesi gerektirir. Sosyalistlerin bence beyhude bir şekilde kendilerini reel poltikada var etmeye, kendini sadece bu alan üzerinden kurmaya çalışması, Çemişkezek İdman Yurdu kadrosu ile Fenerbahçe karşısına çıkmak kabilinden birşeydir.

Peki bunlar değilse gerçek marxist sorunsallar nelerdir? Çok temel bir tanesi ile başlayalım; toplumsal failin kuruluşu konusu.

Şu anki sosyalist hareketler açısından böyle bir sorunsal tanımlamaya bile gerek yoktur. Zira toplumsal fail zaten kuruludur: sınıf yani proleterya.

Marx'tan bu yana toplumsal üretimin geçirdiği dönüşümler, farklılaşmış ve çok daha gelişkin, yeni toplumsal tahakküm biçimleri, kültürel hegemonya vs gibi kavramlar bu arkadaşların semtine bile uğramaz. Onlar için devrimin toplumsal faili olarak proleterya koç gibi olduğu yerde durmaktadır. Sadece uyumaktadır. Bütün yapılması gereken, uyuyan devi uyandırmaya yönelik dürtme eylemleridir. Somut ve pratik açılımdan anlaşılan da sadece budur.

Bu egemen sosyalizm kavrayışında, "kurucu" faaliyet diye bir kategori yoktur. Herşey yerli yerinde kurulu vaziyettedir zaten. Bu anlayışın özne modeli, olmuş, bitmiş, oluşum sürecini tamamlamış, statik bir yapıdır. Her toplumsal aktörün rolü önceden yazılmıştır ve pek az değişir. Post-yapısalcılardan herhangi birşey öğrenmeyi redetsek bile, birazcık sağduyuyla, birazcık kendimizin bile bir özne olarak geçirdiği dönüşümleri, kurulmaları ve yeniden kurulmaları hatırlayarak kavrayabileceğimiz bu dersi öğrenelim hiç olmazsa; herhangi bir özne kurulmaya, yeniden ve yeniden oluşturulmaya son vermez. Geçerken Lacan'ın embesil kişi tanımı hatırlatalım: "Aptal, kendi kendisiyle özdeş olduğunu düşünendir".

Klasik marxist teorinin oluştuğu dönemlerde dünya, hiçbir başka açıdan farklı olmasa bile en azında tek bir açıdan radikal bir biçimde farklı bir dünyaydı; şimdiki gibi çok çeşitli tahakküm biçimleri, bu kadar etkili kültürel hegemonya kanalları yoktu. Burjuvazi iktidarını salt kaba güç sayesinde koruyabiliyordu. Kitle iletişim araçları zihinleri böylesine iğfal etmiyordu. Radikal bir teori olarak sosyalizm, sadece militarist kaba güce karşı mücadele etmek zorundaydı ki, kanımca bugünle kıyaslandığında görece çok daha kolay bir mücadeleydi.Salt kaba güce dayanan bir iktidarın kendini uzun süre sürdüremeyeceği tarihin en açık derslerinden biridir, en acımasız bir tiran bile eninde sonunda yenilmeye mahkumdur.

Oysa bugün kaba militarist güç burjuvazinin iktidarını korumak için sıradışı kriz durumları ve bir avuç radikal haric pek de öyle başvurmak zorunda kaldığı bir araç değil, zira iktidarını çok daha etkili tahakküm biçimleri ve idealojik hegemonya ile kuruyor. Kapitalist iktidar bugün belki de tarihte hiç olmadığı kadar toplumsal rıza üzerinde yükseliyor.

Bu yazıda amaç bu meseleyi tartışmak değil. Bu yazıda ortada  cevap bekleyen böylesi devasa problemler varken, solun bunları anlaşılmaz bir güvenle yoksaymasını tartışıyorum.

Konu hakkında pekçok görüş dile getirilebilir ama en azından yakın tarihe kadar devrimin şaşmaz faili olarak kabül edilen proleteryanın hiç de öyle çantada keklik bir kesinlik olarak alınmayacağı açık değil mi? Öyleyse  bu yazıyı yazdıran o ilk soruyu soralım o zaman; bu gibi cevap bekleyen kocaman, kocaman bariz soruları cevaplamaya yönelik kim nerde, hangi teorik faaliyeti yapıyor da, sanki teoriye öncelik veriliyormuş gibi stem ediyoruz?

Bu tür sorular heyula gibi önümüzde dikiliyor. Bunlara cevap bulmadan kim, hangi sosyalist politikadan, nasıl bahsedebilir? Toplumsal tabanını kaybetmişsin, yeniden kazanmak için elinde yöntem ve araçlar mevcut değil? Bunları yoksayarak nasıl poltika daha doğrusu pratik üreteceksin?

Temel marxist sorunsallara bu ilk örneğe bir yardımcı örnek daha ekleyelim; daha doğrusu aynı sorunsalın makro düzeydeki analizinden mikro düzeydekine geçelim;

Toplumsal/makro düzeyde bir kollektif failin eksikliğini yaşıyoruz da birebir ikili ilişkilerde durum farklı mı? Yani bırakalım toplumsal düzeyi, 3-5 arkadaş olarak "ben" demekten "biz" deme noktasına varabiliyor muyuz? Bireysel emeklerimizi, potansiyellerimizi, yaratıcılıklarımızı küçük çaplı olsun bir kollektif sinerji yaratma yönünde birleştirebiliyor muyuz? Bu kadarcık primitif bir kollektivite yaratamayan bizlerin, farklı bir dünya yaratma iddiası ile çıkması -sosyalistim demek bu iddiayı önsel olarak içerir- bir yaman çelişki olmuyor mu?

Tekrar vurguluyorum; bu yazıdaki derdim bu sorunsalları tartışmak değil. Bu yazıda konu, ortada bu gibi açık meseleler varken, pratiğe vurgunun nasıl içeriksiz olduğunu göstermek. Devam edelim; bana çok ama çok ilginç gelen acayip bir fenomenle; facebook faaliyetiyle.

Şimdi dikkat ediyorum, sosyalistliğinden zerre kuşku duymadığım bazı arkadaşlar Facebook'u acayip sevmiş görünüyorlar. Burda kesinlikle ahlaki bir yargılama yok, cidden dehşetli merak ediyor, anlayıp dersler almaya çalışıyorum.

Bizim siteye kendilerince haklı sebeblerden ilgi göstermeyen arkadaşlar, büyük bir hevesle Facebook'ta Farmville oynayıp, kaz, eşek, tavuk falan buluyorlar. Ya da ne bileyim, hangi "Sex and City" karakteri olduklarını anlamak için testler falan alıp duruyorlar ya da sevdikleri müzik videolarını paylaşıyorlar. Bu sitede de benzer iletişim tarzlarını dışlamadık. Elden geldiğince böyle aformel, bireysel paylaşımların olmasını gerektiğini söyleyip durduk. Şimdi soru şu; herhangi bir misyonu olmayan Facebook'ta yaptıklarından daha fazlasını yapmadan, daha fazla zaman ayırmadan, benzer şeyleri yapabilecekleri ancak en azından bir niyeti, kendince bir derdi olan böyle bir siteye niye katkıda bulunulmaz.? Facebook'ta icra ediyor oldukları kadar bir faaliyeti bizim sitede gösterseler en azından başkalarının ilgisini sürekli kılmak için siteye bir hareketlilik görünümü vercektir o faaliyetler. Çok değil; basit bir video ekleme, bir slide gösterisi yollamak, bir şiir koymak türünden vs şeyler.

Facebook için bu kadar hevesli olunabiliyorsa, demek ki birileriyle çok sıradan da olsa birşeyleri paylaşma yönünde bir ihtiyaç ve bir dert var. Peki böylesi bir ihtiyaç neden aynı zamanda iyi kötü toplumsal bir alan oluşturma iddiasının hizmetine sokulmaz? Böyle anlaşılması son derece güç ve insanı derin bir karamsarlığa sevk absürd bir sonucu doğuran nedir?  Dediğim gibi bu yazıda derdim bu sorulara cevap aramak değil, sadece bu tür soruların varolduğuna dikkat çekmek istiyorum.

Devam edelim; bu sefer gittikçe özelleşen hayatlardan kurulu bir dünyada dayanışma ve kollektiviteye dayalı sosyalizmin geçerli bir alternatif olma şanşı var mı yok mu sorusunu soralım. Özel hayatlar ile sosyalist kollektif varoluş arasında yapısal ve kaçınılmaz bir çelişki var bence. Peki bu çelişki herhangi bir tarafın zararına olmadan nasıl çözüme kavuşturulur?

Eminim benim gibi pekçok arkadaş da şu aynı gözlemi kendi hayatlarında, kendi dar çevrelerinde yapmışlardır:

Öğrencilik yıllarında kurulmuş olan sosyalist ilişkiler, aynı yaygınlık ve derinlikte sürdürülemedi. Kimileri için ilişkiler ya tamamen yokoldu, ya da çok yüzeysel ve sınırlı bir düzeye indi. Üniversite yıllarında "hızlı devrimci" olarak bildiğimiz pekçok arkadaşın, bırakalım sosyalistlikle, en primitif düzeyde bile politikayla herhangi bir alakaları kalmadı.Hatta aktif olarak çabalayıp,  herhangi bir solcu görmekten köşe bucak kaçan arkadaşlar biliyorum. Bir insanı hızlı devrimcilikten, solculardan nefret ettirmeye götüren süreç nedir?

Homer Simpson gibi TV karşısında, ya da benzer anlamsız faaliyetlerle geçirilen günlük yaşamlara teslim olundu. Bırakalım yeni katılımlarla büyümeyi, sosyalizm bir dönem kazandığı insanların bağlılığını bile koruyamadı. Böylesi bir prestij kaybının nedenleri nelerdir? Ki sosyalist varoluşa tercih edilen varoluş tarzlarının, öyle çok anlamlı, imrenilecek varoluşlar olduğunu da pek göremedik. Hani insan politikadan uzaklaşmıştır da kendini resime, müziğe, sanata ya da aç afrika için yardım faaliyetlerinde bulunmaya başlamıştır da anlarım. Sosyalist varoluş karşısında tercih edilen, en kötüsünden küçük-burjuva hayatlar.

Yine vurgulayayım, kimseyi yargılamıyorum; kendi günlük varoluşumu da yukarıda dile getirdiklerimden en küçük bir oranda daha iyi olduğunu düşünmüyorum. Sadece soruyorum; öğrencilik yıllarındaki kollektif ruhu kaybettiren neydi?

Takdir edileceği üzere, bunun gibi cevapsız muammaları arka arkaya sırlamak mümkün. Bunlar var ve ortada duruyor. Bunlar sosyalizmin prestij kaybetmesinde rol oynamış,  -tıptan bir terimi ödünç alacak olursak- dokusal düzeydeki, yani semptomların arkasındaki asli nedenler bence. Hastalığa neden olan virüsü dokusal düzeyde tanımlamak varken, bizler politika adına semptomlarla ilgileniyoruz sadece. Yani sömürü var, yoksulluk var, adeletsizlik var diyoruz ama bütün bunların olmasına rağmen, kitlesel bir muhalefetin oluşmasını engelleyen asıl sorumlu virüsü tanımlamaya ve ona karşı aşı geliştirmeye çalışmıyoruz. Bütün yaptığımız, her türlü semptoma karşı nane-limon içmekten ibaret. "Geçen aynı semptomları yaşadığımda nane-limon işe yaramıştı, muhtemelen bu sefer de yarayacaktır".  Medet umduğumuz mantık bu.

Sonuç Niyetine: Pratik Olan Ne Teorik Olan Ne?

Bitirirken birkez daha vurgulamak istiyorum; bu yazıda "pratik" karşısında "teori"nin önemine vurgu yapmak değildi amacım. Aslına bakarsanız böyle bir ayrım yapmayı başlı başına sorunlu buluyorum. Bence ortada tek bir "irade", tek bir kadim "kurucu güç" iradesi vardır. Bu "kurucu gücün" ne zaman "pratik", ne zaman "teorik" olduğu saptanamaz ve diğeri karşısında herhangi birine öncelik verilemez. Teori, bir ve aynı iradi gücün, yeraldığı ortamı anlama çabası içindeyken bulunduğu modun adıdır, pratik ise o anlama ışığında çevresinin değiştirme modunun.

Adil olmayan, son derece irrasyonel, değişen ölçülerde de olsa bir avuç ayrıcalıklının dışında herkes için kölelik olan ve yaşamı zehirleyen bir düzende yaşıyoruz. Ve yaşamı, bu zehirden temizlemek istiyoruz. Teori/pratik ayrımı değil, aslolan işte bu iradedir.

Benim itirazım, ortada dile getirdiğim türden pekçok açık soru varken, çok farklı geçmiş bir dünyada ortaya atılmış sorulara verilmiş cevapların önkabulüyle belirlenen belli bir ritualler bütününü, belli bir ahlaki kodu "ulu pratik" diye sunmaya yöneliktir. Bu içeriksiz ve rituelistik pratik vurgusu, zamanımızın gerektirdiği yeni sorular sorma ve o sorulara verilecek  ve yeni pratikler geliştirmede kullanılacak yeni cevaplar bulma yolundaki en büyük engeldir.

Başka bir ifadeyle benim itirazım, pratiğin sosyalist politikada taşıdığı merkezi öneme yönelik, teori lehine ilkesel bir itiraz değildi. Pratik vurgusunun yaygın kavranışının, doğal anlamından saptırıldığını ve toplumu dönüştürme yaratıcı enerjisini kaybetmiş,  belli arkaik politika yapma tarzlarını sürdürmek adına, bir rasyonalizasyon gerekçesi olarak kullanıldığını düşünüyorum. Yeni bir pratik tanımına ihtiyacımız var.

İşte bu noktada, yani yeni bir pratik tanımına ihtiyacımız olduğu noktasında,  Ali Osman'la aslında benzer şeylere farklı yönlerden yaklaştığımız söyleyebilirim;

Bizim bu sitede yaptığımız ya da yapmaya çalıştığımızdan öte pratik veya somut proje üretenlerin sayısı elin parmaklarını geçmez.

İşte bu pasaj aslında Ali Osman'la benzer şeyler düşündüğümüzü gösteriyor bana. İlginç olan şu; Türkiye solcularının ezici bir çoğunluğu Ali Osman'ın bu fikrine katılmayacaktır. Türkiye solcuları arasında E-Hayalet "teorik" mi "pratik" mi diye bir anket yapsak, nerdeyse adım gibi eminim ki "teori" şıkkı uzak ara seçilecektir.

Evet bende onun gibi düşünüyorum. Bu site son derece "pratik ve somut", benim tercih ettiğim bir ifadeyle, "kurucu" bir faaliyettir. Lakin Türkiye solcusunun sözlüğündeki pratik kavramına bu site asla ve asla girmez. Çünkü o pratikten yılda belli birkaç gün pankartları alıp Sıhhıye'de ya da Kadıköy'de miting yapmayı, sendikal faaliyeti, belli günlerde geçmişi anmayı, öğrenciyse kampüste Jandarmayla çarpışmayı, ya da adam kafalamayı anlar.

Oysa, her ne kadar başarılı olamıyorsa da, bu sitede yapılmaya çalışılan farklı birşey var; doğrudan bir politik anlayışla angaje olmamış "sıradan" insanlar, doğal günlük varoluşları içinde belli bir kollektif irade ve ortak bir faaliyet geliştirme konusunda bir takım deneyler yapıyorlar. Sorunlarını çözmek için, Robin Hood gibi birilerinin vekilliğine soyunmuyorlar. Kendi öz bir takım dertleri ve rahatsızlıkları var. Tatmin etmek istedikleri ihtiyaçları var. Bu anlamda E-Hayalet, "gerçek",  "somut" insanların, kendi "gerçek", "somut" ihtiyaçlarından yola çıkıyor. Başarısız olunuyor, nedenleri sorgulanıyor. "Neden yeterli ilgiyi yaratamıyoruz, arkadaşlarımız niye bu kollektiviteye çekemiyoruz" diye düşünülüyor. İşte bence teori/pratik ikilisinin gerçek Marxist diyalektiği de böyle işler; ortada somut ve gerçek bir ihtiyaç çevresinde biraraya gelmiş insanlar var; karşılarında sürekli amaçlarını gerçekleştirmede dikilen sorunlar çıkıyor, nedenler iyi kötü sorgulanıyor -ki teori bence budur, yani somut bir problemin kaynağını sorgulamak-  o sorgulama ışığında ya amaçlar revize ediliyor ya da yeni araçlar deneniyor -ki bence de yabanclaşmamış, birilerinin vekilliği üstelenilmemiş, gerçek devrimci pratik de budur-. Bu faaliyetin son derece minyatür bir alanda icra ediliyor olması, yaklaşımın doğruluğundan birşey kaybettirmez. Ama keşke mümkün olsaydı da, toplumsal etkisi çok daha büyük olanlar, reel politikanın kuyruğuna takılacaklarına böyle bir alanı yaratmaya çalışsalardı.

Şahsen ben, büyük ama yabancılaşmış ve miadı dolmuş bir politik oluşum içinde yeralmaktansa, ne kadar mini minnacık olsa da kurucu olma özelliği taşıyan bir yapı içinde bulunmayı tercih ederim.

Üye eleştirileri

Bu tanıtım için henüz üye eleştirisi yok

Puanlar (daha yüksek daha iyi)
İçerik/Fikir  
Yazıda Dile Getirilen Fikirlere Katılıyorum
Üslup  
Yazının kullandığı üslubu beğendim
Yorum
    Please enter the security code.
 
 
Powered by JReviews
Yorumlar (6)
  • onder
    avatar

    Hoşgeldin Gürhan. Umarım yorumların devam eder.

    Yazımda anlatmaya çalıştığım temel derdimi yakalamışsın. Bu özenli okuma için teşekkür ederim. Konuya bir de Zizek'ten mükemmel bir alıntıyla katkıda bulnayım:

    "(...) uzun süredir özlenen radikal sosyal değişimi uygulayacak yeni devrimci faili çaresizce bekleyen Solcu entellektüellere verilecek tek bir cevap var o da, özden özneye varan mükemmel Hagelci diyalektik değişiklik içindeki eski bir Hopi deyişi: "Bizim beklediğimiz biziz." Bizim işimizi yapması için başkasını beklememiz atıllığımızı rasyonelleştirmenin bir yoludur."

    İşte sorunun kusursuz tanımı değil midir bu? Solun bütün ritulleri, adeta bir mesih beklentisi içinde büyük kurtarıcı geldiğinde hazır olmaya yöneliktir. Daha sinik olan zazıları içinse mesihin/proleteryanın ortalarda göründüğü yoktur, öyleyse mevcut küçük-burjuva hayatlarımızı Pink Floyd'un bir şarkısındaki gibi "Comfortably Numb"/keyifli bir uyuşukluk içinde geçirebiliriz; bütün yapılacaklar son tahlılde kendimizi oyalamaktan başka bir anlam ifade etmez, devrimi ancak proleterya yapar. Ama bilmezler ki proleterya bir soyutlamadır; yaşadığımız kouşllarda sen, ben, biz kısacası sermaye sahibi olmayan herkes proleteryadır.

  • GÜRHAN UYSAL

    Yeni üyeniz olarak ,konuya biraz geç iştirak etsem de ben de tartışılan konunun çok hassas ve can alıcı bir mesele olduğunu düşünüyorum.90'ların tüm 'devrimci'süreçlerinde ;üni.,parti,mahalle vb alanlarda aktif olarak yer alan birisi olarak,kendi öznel pratik deneyimlerimden çıkardığım dersler ve geçmişin topyekün bir eleştri ve değerlendirmesini yaptığımda ben de benzer sonuçlar çıkartıyorum.Oluşturmaya çalıştığımız politik-pratik alanların yaratıcılık ve üretimden ne kadar uzak olduğunu,ve bu pratiklerin ritüeller şeklinde kendini nasıl tekrar ettiğini gördük,yaşadık.Vurgulamaya çalıştığım;tabi ki her süreç kendi deneyimini yaşamak zorunda ve fakat her sürecin belirli aşamalarında geriye dönüp bir değerlendirme yapmak elzemdir.aksi taktirde bir süre sonra dini ritüellerin ayinlerine dönüşüverirsiniz.İşte tam da solun kendi gündemine bi'türlü sokamadığı problemin ana yatağı burasıdır.Karşılığı olmayan,bıkkınlık getiren pratik eylem tarzları siyasal yaşamımızı kaplayageldi.kimse de çıkıp biryerde bir yanlışlık var diye akıl yürütmeden,olanı,ona sunulanı aynen kabul etti,uyguladı.Bir tür Akıl tutulması hakim oldu.Evet makalede de işaret ettiğiniz gibi toplumsal faili kendi dışında gören,belirlenmiş,hazır sunulmuş zihinsel dünyamızdan çıkmadan bir arpa boyu yol alamıyacağımızı artık idrak etmemiz gerekiyor.gerçek ve sahici sorular sormadan yola devam edemeyiz.bu platformu bu açıdan önemli buldum ve size katılmak istedim.SEVGİLER.

  • onder
    avatar

    Bence daha çok cevaplamaya korkuyoruz Kenan.

    Zira bu soruları sorup cevap aramaya kalktığımızda, toplumsal fail, yani toplumsal dönüşümün aktif öznesi olarak kendimizi tarih sahnesinde buluveriz.

    Oysa geleneksel bakış açısını sürdürdüğümüzde, retorik olarak ne kadar "sosyalist" olursak olalım, pratik varoluş açısından mücadeleye dışsallığımızı koruruz. Sahada değilizdir. Daha çok kenardan taktikler veren teknik direktör gibiyizdir. Zira sahada olan proleteryadır.

    Kendi küçük-burjuva varoluşlarımız sürdürmek için bahane hazırdır; "ne yapalım maddi koşullar yeterince olgunlaşmış değil. Proleteryanın sınıf bilinci yeterince gelişmiş olmadığı için kenarda oturup beklemekten başka çare yok"

    Kendini tarihin bizatihi aktörü, toplumsal failin teknik direktörü değil bizzat failin kendisi olarak bulmak tabii ki oldukça ürkütücü.

  • KenanKenan
    avatar

    Gerçekçi sorular sormuşsun Önder.
    Bu soruların ya cevaplarını bilmiyoruz ya da cevaplamaya korkuyoruz.

  • onder
    avatar

    Ali Osman,

    Söz konusu sitenin nasıl anlamlandırılması olduğunda tamamen aynı düşünüyoruz.

    Lakin sorun şu ki, sen Birikim'e, Necmi Erdoğan'ın yazısına nasıl bakıyorsan, emin ol başkaları da bizim siteye aynı şekilde bakıyordur. Yani insanların büyük bir çoğunluğu, hatta bizzat kendi dar çevremizdeki yakın arkadaşlar, siteyi amatör düzeyde Birikim'i taklit eden bir yapı olarak görüyor. Yaklaşım bu olunca, Birikim vs varken, bunca değerli akademisyen varken niye sizin yazdıklarınızı okuyalım diyorlardır..Adım gibi eminim ki yaklaşım budur. Biz bu insanlar için, kendilerini birşey sanan, teorisyenliğe özenen tipleriz. O yüzden kimse haklı olarak iplemiyor.

    Benim itirazım, senin sadece teori yapmaya haklı eleştirinin, "senin niyetinin ötesinde ve ona rağmen", egemen kavrayışı yeniden üretebilecek olmasına. Bu egemen kavrayışın ne olduğuna dair görüşlerimi yukarıdaki makalemde dile getirdim.

    Senin yaklaşımın, -vurgulayarak söylüyorum- senin iradene rağmen, beklediğinin tam tersi bir etki yapabilir.

    Bu egemen yaklaşım kendimizi bildik bileli ne diyor? Birader kalemşörlük yapmayın, halkın anlamayacağı şeyler söyleyip durmayın, solcuysanız emekçilerle, yoksullarla biraraya gelin, somut eylemlere katılın vs.

    Aslında benim yukarıdaki yazımda ve bu yorumdaki temel konumum, pratik karşısında teoriyi savunmak değil. Tam aksine pratiği savunuyorum ancak egemen "pratik" anlayışı bence çok ama çok sorunlu. Bir kere bu "pratik" anlayışı son derece eksik bir toplumsal özne varsayımına dayanıyor. Mesala bu anlayış için sen, ben daha doğrusu ait olduğumuz kesim bu "toplumsal fail"in unsuru değildir. O toplumsal fail, yoksullardır, işçilerdir vs. Yani eğitilmesi, bilinçlendirilmesi gereken klasik devrimci özne. İşte egemen pratik anlayışı, bu toplumsal fail tanımına göre tanımlanmıştır. Bizler toplumsal failin eğiticileriyizdir.

    Şimdi bu yaklaşımın tartışılması apayrı bir konu..Ama kendi varsayımımı yinelemem gerekirse, değişen dünyada kimin toplumsal fail olduğunu saptamak eskisi kadar kolay değildir. Kapitalizme karşı mücadelede çok farklı kesimler toplumsal fail, yani devrimci özne adayıdır. Eğer bunu kabul ediyorsak, "pratik" tanımımız da kökten değişmek zorundadır. Yeni toplumsal faile göre yeni bir pratik tanımı yapmak durumundayız. Sadece sendikal mücadeleyi, gecekondu çalışmasını, parti/sivil toplum örgütü üyeliğini öne çıkaran pratik algılayışını aşmak durumundayız. Bununla beraber, bilinen sabit devrimci toplumsal fail anlayışına uygun teori-pratik ayrımını da aşmak durumundayız. Yeni zamanlarda teori/pratik ayrımının yapılabileceğine inanmıyorum.

    Mesala öykü yarışması düzenlemek, yazılan öykülere eleştiri yazmak, bilinen algılayışa göre, "pratik" olarak klasifiye edilebilir mi? Bildik klasik sol algılayış bunu kabul eder mi?

    Ama sen ben biliyoruz ki, bu tür faaliyetler alakasız bir teori/eleştiri faaliyeti olarak sınırlandırılamaz. Bu bir toplumsal etkileşimdir. Bu tür kanallar üzerinden toplumsal bir pratik icra edilmektedir. Normal kouşllarda biraraya gelemiyecek insanlar arası bir etkileşim kurulmaktadır.

    Ha bunun etkisini göremiyoruz, çok da başarılı olamıyoruz. Ama bu yaklaşımın yerinde olup olmamasıyla değil, bu tür bir pratiği icra edebilecek insanların katılımı seviyesiyle ilgili daha çok. Katılım seviyesi az, çünkü bu tür faaliyetlerin, post-modern zamanların parçalanmış, merkezsiz toplumsal failine uygun olabilecek bir toplumsal pratik olabileceğini anlatamıyoruz. Çünkü solcu öznenin pratik tanımı hala teoriye karşı kendini konumlandırılıyor.

    İşte senin sadece teori yapılmasına eleştirin, pratiği eski zamanlara uygun dar bir kapsamda ele alan anlayışı yeniden üretiyor bence. Benim de hiç hoşlanmadığım ve defalarca eleştirdiğim sadece teori yapmayı vuracağım derken, aslında pratiğin olası yeni algılayışını vuruyorsun. Çünkü yeni pratik anlayışı teoriyi kendisine dışsal ayrı bir faaliyet alanı olarak ele almamalı bence. Öykü yarışması örneğinde olduğu gibi. Egemen anlayışın teorik faaliyet olarak damgaladığı şey, insanları biraraya getiren bir toplumsal pratik de olabilir aynı zamanda. Belki de ısrarla bunu anlatmaya ve insanları ikna etmeye çalışmalıyız.

  • AliOsman
    avatar

    Bu yorumu, bu yazıyı okumadan, İsmet'in yazısına yapmıştım. Aynen aktarıyorum.

    Teori Yapmak' kavramı senin de altını çizdiğin gibi harıl harıl teori tartışmak anlamında kullanmadım. Derdim tasam böyle yapanlara karşı da tavır almak değil. Teori, pratikten bağımsız bir şekilde de yapılmalı elbette. Lakin Birikim çevresinin öncülük ettiği herşeyi ve kavramı tartışalım yaklaşımı, sol içinde ziyadesi ile kabul gördü. Eldeki 3-5 kişi, 5-10 yıllık 'aktivisliğin' ardından, bilen adam pozisyonlarında olmayan kitleye yönelik 'teoriler' üretiyor. Peki bu teroilerin kimle yapılacağı konusu muhallakta. Geçenlerde, iyi niyetinden şüphe duymadığım Necmi Erdoğan'ın Birikim Dergisinde kaleme aldığı Yoksulluk Halleri başlıklı yazısında bile bu handikabı gözlemliyorsun. Güzel tahliller, çok iyi gözlemler, lakin nasıl ve kimle yapılacak sorunun yanıtı yok. Sitede tanıtımını yaptığımız Mesele Dergisi, keza Murat Belge, Ömer Laçiner bunca zamandır hangi pratiklerin içinde yer aldılar ? İçlerinde en aktifi Ahmet İnsel...

    Sitede yapmaya çalıştığımız, yaşadıklarımızın ve düşündüklerimizin mütevazi paylaşımı bile bir çok pratiğin üzerinde. Ve bu konuda kararlılıkla yürümek lazım. Öykü ve Fotoğraf yarışması düzenledik. Ve jüri yok. Yani yarışma katılımcıları dahil herkes, herkesi değerlendirebiliyor. Bu kadar basit bir farklılığı bile hayata geçiren ve başarılı olan bir organizasyon duydunuz mu ? Yoktur demiyorum ama ilklerden biri olduğunu tahmin ediyorum. Pratik derken demeye çalıştığım sadece mahalle örgütlenmeleri ya da alanlarda taleplerini haykırmak değil. Böylesi ortaklıklar yaratmak. Bu tarz ortaklıklar, hayatı kendi ölçeğinde değiştirme iddası taşır. Ve sahip çıkılması lazım.

Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
[b] [i] [u] [s] [url] [quote] [code] [img]   
:D:angry::angry-red::evil::idea::love::x:no-comments::ooo::pirate::?::(
:sleep::););)):0

Yorumlar   

 
0 #6 Önder Kurt 11-12-2009 19:58
Hoşgeldin Gürhan. Umarım yorumların devam eder.

Yazımda anlatmaya çalıştığım temel derdimi yakalamışsın. Bu özenli okuma için teşekkür ederim. Konuya bir de Zizek'ten mükemmel bir alıntıyla katkıda bulnayım:

"(...) uzun süredir özlenen radikal sosyal değişimi uygulayacak yeni devrimci faili çaresizce bekleyen Solcu entellektüeller e verilecek tek bir cevap var o da, özden özneye varan mükemmel Hagelci diyalektik değişiklik içindeki eski bir Hopi deyişi: "Bizim beklediğimiz biziz." Bizim işimizi yapması için başkasını beklememiz atıllığımızı rasyonelleştirm enin bir yoludur."

İşte sorunun kusursuz tanımı değil midir bu? Solun bütün ritulleri, adeta bir mesih beklentisi içinde büyük kurtarıcı geldiğinde hazır olmaya yöneliktir. Daha sinik olan zazıları içinse mesihin/prolete ryanın ortalarda göründüğü yoktur, öyleyse mevcut küçük-burjuva hayatlarımızı Pink Floyd'un bir şarkısındaki gibi "Comfortably Numb"/keyifli bir uyuşukluk içinde geçirebiliriz; bütün yapılacaklar son tahlılde kendimizi oyalamaktan başka bir anlam ifade etmez, devrimi ancak proleterya yapar. Ama bilmezler ki proleterya bir soyutlamadır; yaşadığımız kouşllarda sen, ben, biz kısacası sermaye sahibi olmayan herkes proleteryadır.
Alıntı
 
 
0 #5 GÜRHAN UYSAL 11-12-2009 19:41
Yeni üyeniz olarak ,konuya biraz geç iştirak etsem de ben de tartışılan konunun çok hassas ve can alıcı bir mesele olduğunu düşünüyorum.90' ların tüm 'devrimci'süreç lerinde ;üni.,parti,mah alle vb alanlarda aktif olarak yer alan birisi olarak,kendi öznel pratik deneyimlerimden çıkardığım dersler ve geçmişin topyekün bir eleştri ve değerlendirmesi ni yaptığımda ben de benzer sonuçlar çıkartıyorum.Ol uşturmaya çalıştığımız politik-pratik alanların yaratıcılık ve üretimden ne kadar uzak olduğunu,ve bu pratiklerin ritüeller şeklinde kendini nasıl tekrar ettiğini gördük,yaşadık. Vurgulamaya çalıştığım;tabi ki her süreç kendi deneyimini yaşamak zorunda ve fakat her sürecin belirli aşamalarında geriye dönüp bir değerlendirme yapmak elzemdir.aksi taktirde bir süre sonra dini ritüellerin ayinlerine dönüşüverirsini z.İşte tam da solun kendi gündemine bi'türlü sokamadığı problemin ana yatağı burasıdır.Karşı lığı olmayan,bıkkınl ık getiren pratik eylem tarzları siyasal yaşamımızı kaplayageldi.ki mse de çıkıp biryerde bir yanlışlık var diye akıl yürütmeden,olan ı,ona sunulanı aynen kabul etti,uyguladı.B ir tür Akıl tutulması hakim oldu.Evet makalede de işaret ettiğiniz gibi toplumsal faili kendi dışında gören,belirlenm iş,hazır sunulmuş zihinsel dünyamızdan çıkmadan bir arpa boyu yol alamıyacağımızı artık idrak etmemiz gerekiyor.gerçe k ve sahici sorular sormadan yola devam edemeyiz.bu platformu bu açıdan önemli buldum ve size katılmak istedim.SEVGİLE R.
Alıntı
 
 
0 #4 Önder Kurt 23-11-2009 20:17
Bence daha çok cevaplamaya korkuyoruz Kenan.

Zira bu soruları sorup cevap aramaya kalktığımızda, toplumsal fail, yani toplumsal dönüşümün aktif öznesi olarak kendimizi tarih sahnesinde buluveriz.

Oysa geleneksel bakış açısını sürdürdüğümüzde , retorik olarak ne kadar "sosyalist" olursak olalım, pratik varoluş açısından mücadeleye dışsallığımızı koruruz. Sahada değilizdir. Daha çok kenardan taktikler veren teknik direktör gibiyizdir. Zira sahada olan proleteryadır.

Kendi küçük-burjuva varoluşlarımız sürdürmek için bahane hazırdır; "ne yapalım maddi koşullar yeterince olgunlaşmış değil. Proleteryanın sınıf bilinci yeterince gelişmiş olmadığı için kenarda oturup beklemekten başka çare yok"

Kendini tarihin bizatihi aktörü, toplumsal failin teknik direktörü değil bizzat failin kendisi olarak bulmak tabii ki oldukça ürkütücü.
Alıntı
 
 
0 #3 KenanCelik 22-11-2009 05:57
Gerçekçi sorular sormuşsun Önder.
Bu soruların ya cevaplarını bilmiyoruz ya da cevaplamaya korkuyoruz.
Alıntı
 
 
0 #2 Önder Kurt 05-11-2009 17:57
Ali Osman,

Söz konusu sitenin nasıl anlamlandırılma sı olduğunda tamamen aynı düşünüyoruz.

Lakin sorun şu ki, sen Birikim'e, Necmi Erdoğan'ın yazısına nasıl bakıyorsan, emin ol başkaları da bizim siteye aynı şekilde bakıyordur. Yani insanların büyük bir çoğunluğu, hatta bizzat kendi dar çevremizdeki yakın arkadaşlar, siteyi amatör düzeyde Birikim'i taklit eden bir yapı olarak görüyor. Yaklaşım bu olunca, Birikim vs varken, bunca değerli akademisyen varken niye sizin yazdıklarınızı okuyalım diyorlardır..Ad ım gibi eminim ki yaklaşım budur. Biz bu insanlar için, kendilerini birşey sanan, teorisyenliğe özenen tipleriz. O yüzden kimse haklı olarak iplemiyor.

Benim itirazım, senin sadece teori yapmaya haklı eleştirinin, "senin niyetinin ötesinde ve ona rağmen", egemen kavrayışı yeniden üretebilecek olmasına. Bu egemen kavrayışın ne olduğuna dair görüşlerimi yukarıdaki makalemde dile getirdim.

Senin yaklaşımın, -vurgulayarak söylüyorum- senin iradene rağmen, beklediğinin tam tersi bir etki yapabilir.

Bu egemen yaklaşım kendimizi bildik bileli ne diyor? Birader kalemşörlük yapmayın, halkın anlamayacağı şeyler söyleyip durmayın, solcuysanız emekçilerle, yoksullarla biraraya gelin, somut eylemlere katılın vs.

Aslında benim yukarıdaki yazımda ve bu yorumdaki temel konumum, pratik karşısında teoriyi savunmak değil. Tam aksine pratiği savunuyorum ancak egemen "pratik" anlayışı bence çok ama çok sorunlu. Bir kere bu "pratik" anlayışı son derece eksik bir toplumsal özne varsayımına dayanıyor. Mesala bu anlayış için sen, ben daha doğrusu ait olduğumuz kesim bu "toplumsal fail"in unsuru değildir. O toplumsal fail, yoksullardır, işçilerdir vs. Yani eğitilmesi, bilinçlendirilm esi gereken klasik devrimci özne. İşte egemen pratik anlayışı, bu toplumsal fail tanımına göre tanımlanmıştır. Bizler toplumsal failin eğiticileriyizdir.

Şimdi bu yaklaşımın tartışılması apayrı bir konu..Ama kendi varsayımımı yinelemem gerekirse, değişen dünyada kimin toplumsal fail olduğunu saptamak eskisi kadar kolay değildir. Kapitalizme karşı mücadelede çok farklı kesimler toplumsal fail, yani devrimci özne adayıdır. Eğer bunu kabul ediyorsak, "pratik" tanımımız da kökten değişmek zorundadır. Yeni toplumsal faile göre yeni bir pratik tanımı yapmak durumundayız. Sadece sendikal mücadeleyi, gecekondu çalışmasını, parti/sivil toplum örgütü üyeliğini öne çıkaran pratik algılayışını aşmak durumundayız. Bununla beraber, bilinen sabit devrimci toplumsal fail anlayışına uygun teori-pratik ayrımını da aşmak durumundayız. Yeni zamanlarda teori/pratik ayrımının yapılabileceğin e inanmıyorum.

Mesala öykü yarışması düzenlemek, yazılan öykülere eleştiri yazmak, bilinen algılayışa göre, "pratik" olarak klasifiye edilebilir mi? Bildik klasik sol algılayış bunu kabul eder mi?

Ama sen ben biliyoruz ki, bu tür faaliyetler alakasız bir teori/eleştiri faaliyeti olarak sınırlandırılam az. Bu bir toplumsal etkileşimdir. Bu tür kanallar üzerinden toplumsal bir pratik icra edilmektedir. Normal kouşllarda biraraya gelemiyecek insanlar arası bir etkileşim kurulmaktadır.

Ha bunun etkisini göremiyoruz, çok da başarılı olamıyoruz. Ama bu yaklaşımın yerinde olup olmamasıyla değil, bu tür bir pratiği icra edebilecek insanların katılımı seviyesiyle ilgili daha çok. Katılım seviyesi az, çünkü bu tür faaliyetlerin, post-modern zamanların parçalanmış, merkezsiz toplumsal failine uygun olabilecek bir toplumsal pratik olabileceğini anlatamıyoruz. Çünkü solcu öznenin pratik tanımı hala teoriye karşı kendini konumlandırılıyor.

İşte senin sadece teori yapılmasına eleştirin, pratiği eski zamanlara uygun dar bir kapsamda ele alan anlayışı yeniden üretiyor bence. Benim de hiç hoşlanmadığım ve defalarca eleştirdiğim sadece teori yapmayı vuracağım derken, aslında pratiğin olası yeni algılayışını vuruyorsun. Çünkü yeni pratik anlayışı teoriyi kendisine dışsal ayrı bir faaliyet alanı olarak ele almamalı bence. Öykü yarışması örneğinde olduğu gibi. Egemen anlayışın teorik faaliyet olarak damgaladığı şey, insanları biraraya getiren bir toplumsal pratik de olabilir aynı zamanda. Belki de ısrarla bunu anlatmaya ve insanları ikna etmeye çalışmalıyız.
Alıntı
 
 
0 #1 AliOsman KOCAK 04-11-2009 13:15
Bu yorumu, bu yazıyı okumadan, İsmet'in yazısına yapmıştım. Aynen aktarıyorum.

Teori Yapmak' kavramı senin de altını çizdiğin gibi harıl harıl teori tartışmak anlamında kullanmadım. Derdim tasam böyle yapanlara karşı da tavır almak değil. Teori, pratikten bağımsız bir şekilde de yapılmalı elbette. Lakin Birikim çevresinin öncülük ettiği herşeyi ve kavramı tartışalım yaklaşımı, sol içinde ziyadesi ile kabul gördü. Eldeki 3-5 kişi, 5-10 yıllık 'aktivisliğin' ardından, bilen adam pozisyonlarında olmayan kitleye yönelik 'teoriler' üretiyor. Peki bu teroilerin kimle yapılacağı konusu muhallakta. Geçenlerde, iyi niyetinden şüphe duymadığım Necmi Erdoğan'ın Birikim Dergisinde kaleme aldığı Yoksulluk Halleri başlıklı yazısında bile bu handikabı gözlemliyorsun. Güzel tahliller, çok iyi gözlemler, lakin nasıl ve kimle yapılacak sorunun yanıtı yok. Sitede tanıtımını yaptığımız Mesele Dergisi, keza Murat Belge, Ömer Laçiner bunca zamandır hangi pratiklerin içinde yer aldılar ? İçlerinde en aktifi Ahmet İnsel...

Sitede yapmaya çalıştığımız, yaşadıklarımızı n ve düşündüklerimiz in mütevazi paylaşımı bile bir çok pratiğin üzerinde. Ve bu konuda kararlılıkla yürümek lazım. Öykü ve Fotoğraf yarışması düzenledik. Ve jüri yok. Yani yarışma katılımcıları dahil herkes, herkesi değerlendirebil iyor. Bu kadar basit bir farklılığı bile hayata geçiren ve başarılı olan bir organizasyon duydunuz mu ? Yoktur demiyorum ama ilklerden biri olduğunu tahmin ediyorum. Pratik derken demeye çalıştığım sadece mahalle örgütlenmeleri ya da alanlarda taleplerini haykırmak değil. Böylesi ortaklıklar yaratmak. Bu tarz ortaklıklar, hayatı kendi ölçeğinde değiştirme iddası taşır. Ve sahip çıkılması lazım.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile