"Kurucu Politikalar" Mı, "İcracı Politikalar" Mı? Popüler
Makale
Türkiye solunun karşı karşıya olduğu açmazları, bir de başlıktaki bu ayrımla kendimce yorumlamak istiyorum. Temel iddiam şu olacak: Türkiye solu "kurucu" değil, "icracı" politikaları uygulamaya çalışmaktadır, ve bence temel sorunun -yani toplumsal bir güç haline gelinemeyişinin- temel kaynaklarından biri de budur.
Benzer bir ayrım daha önce yapıldı mı, ya da herhangi bir şekilde böyle bir ayrım yapmak yöntemsel açıdan doğru olur mu bilmiyorum ama yapay bile olsa ben böyle bir ayrım tanımlayarak, şu ya da bu hareketin değil, genel olarak solun -sosyal demokrasi dışındaki solun- içinde bulunduğu çıkmaza yönelik düşüncelerimi dile getirmek istiyorum.
Bu iki politika tarzı arasında nasıl bir ayrım var?
"İcracı" politikaları tanımlamaya sanırım gerek yok; zira sıfatın kendisi yeteri kadar açıklayıcı. Ancak şunu eklemek isterim; icracı politikaları uygulayabilmek için bence, öncesinde bir toplumsal güç ya da bir başka ifadeyle toplumsal bir hareket olunmalıdır. Bizde, bir toplumsal güç olunmadan icracı politikalar uygulamaya konulmaya çalışılmaktadır. Bunun en bariz örneğini, ÖDP'nin bütün enerjisini seçimlere girip bir iki beldenin yönetimini ele geçirmeye çalışmasında görebiliriz. Ancak bu saplantı, kendini sadece bu kadar bariz örneklerde göstermiyor. Kanımca sol adına yapılan her girişimin arka planında bu saplantı var. Yazının ilerleyen bölümlerinde bu detaydaki örnekleri de vermeye çalışacağım ama önce bu saplantının kaynağının ne olduğu konusunda fikirlerimi paylaşmak isterim.
"Sadece" icracı politikalara odaklanılması solun klasik teorisinin bence yanlış olan bir algılanışına dayanıyor: sol doğal ve zorunlu olarak zaten bir toplumsal güçtür. İşte kapitalist toplumda sömürü vardır ve bu sömürünün mağduru olan insanlar zorunlu olarak kendiliğinden bir toplumsal gücü -en azından potansiyel olarak- teşkil ederler. Doğru sol politikalar icra edildikçe bu zorunlu potansiyel açığa çıkacaktır. Tarihte bu potansiyelin zorunlu olarak başka coğrafyalarda çıkıp çıkmadığı tartışılır; Her iki durum için de örnekler bulunabilir. Biz kendi ülkemize odaklanalım:
Türkiye'de solu besleyecek, -zorunlu olarak ortaya çıkacak olan- bir toplumsal güçten, bir devrimci failden bahsetmek mümkün müdür? Şimdi şöyle bir algılayış var; post-modern zamanlarda solun kafası iyice karıştı ve sınıf politikalarından, yani doğru politikalardan uzaklaşıldı. Mevcut çözümsüzlüğün kaynağı budur. Eğer solcular, sınıf politikalarının sosyalist perspektifini kaybetmemiş olsalardı bu durumda olmazdık. Eğer klasik sosyalist tarzı siyasete dönülürse, solun bir toplumsal güç olduğu ortaya çıkacaktır.
Ancak bu yaklaşım kendi kendisiyle çelişir; solun bir toplumsal güç olup olmaması, -yani maddi süreçlerle, yani bir anlamda altyapısal süreçlerle bağlantılı olan birşey-, solcu öznelerin doğru politikaları uygulayıp uygulamadığı gibi üstyapısal bir duruma endekslenir. Oysa, toplumsal güç dediğimiz şey birilerinin siyasi tavır alışlarından bağımsız olan, maddi somut bir güç, her durumda bir şekilde akacağı mecrasını bulacak, kişilerinin öznel tercihlerinden bağımsız nesnel bir güç olmak durumunda değil midir?
İşin bu gibi karmaşık teorik detaylarında boğulmamak için konuyu basitleştirelim, yöntemsel olarak iyi bir yaklaşım olmasa da bir soyutlama yapıp şu soruyu soralım:
Bugün, Türkiye denen şu ülkede, uygulanabilecek en doğru, en marxist çözümlemenin formülünü ulvi güçler, mucivezi bir şekilde elimize verseler ve mevcut bütün sosyalistler de bunun en doğru sınıf politikası olduğu konusunda tam bir mutabakat içinde olsalar, sorunlarımız çözülür müydü? Türkiye'yi sosyalist bir topluma varacak yörünge içine oturtabilir miydik? Bence hayır. Hem de mutlak bir şekilde hayır. Zira "doğru" sosyalist politikaları uygulayacak bir özneden bahsetmemiz pek mümkün görünmüyor bu ülkede. Maddi toplumsal güçlerin kendilerine tekabül eden özneyi yaratma sürecinde yaşanan bir kısa devre var. Sömürü ne kadar vahşileşirse vahşileşsin, zorunlu olarak bir toplumsal fail ortaya çıkarmıyor. O yüzden içinde bulunduğumuz koşullarda doğru politikaların bilgisine sahip olmak tek başına yeterli değildir.
Çulhaoğlu'nun şu yazısındaki,
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/metin-culhaoglu/saga-kayisin-diyalektigi-16917
şu satırlara bakalım
Sosyalizm “yarının işi” olmaktan çıkmış, bugünü kurtarmanın tek yolu ve aracı haline gelmiştir.
“Sağa kayışın diyalektiği” budur.
Başka bir anlatımla bugün sol, “restorasyona” (bir şeyin eski haline getirilmesi anlamında) razı olmamalı, daha ötesine bakmalıdır.
soL’da yazıldığı gibi: “AKP’nin kapitalizm içi eleştirisi çöküyorsa, çare sosyalist eleştirinin yükseltilmesinden başka ne olabilir? Demokratlık veya Kemalistlik bile yapılamazken sosyalizm propagandası da nereden çıktı, yaklaşımının Marksizm’le ve devrimcilikle ilintisinin çok zayıf olduğu görülmelidir (...) Sol günün tablosu karşısında bir toplumsal alternatif olarak sosyalizmi öne çıkarmalıdır. Üzerimize gelen sele, yeni bir baraj kurmaya elverecek ölçüde direnmenin başka yolu yok. Sol, o ölçüde derinleşmelidir.” (Aydemir Güler, “Politik Cesaret”, soL 9 Ağustos 2009).
Öyle ya, dünya için “ya barbarlık ya sosyalizm” denebilirken, Türkiye’nin nesi var da bu slogan “fazla gelsin”?
İyi, güzel !. Teorik olarak gerçekten hiç itrazım yok. Yalnız çok basit ama kaya gibi dikilen bir soru ortada duruyor: Kim Yapacak Bunu? ( "Yükseltilmesi gereken" sosyalist eleştirinin ne oduğu, yani şimdiye kadar yapılmayıp da, şimdi bu taleple kendini belli eden aydınlanma sonucunda ortaya çıkıp, alternatif olabilecek sosyalist politikalar tam olarak nelerdir? gibi bir başka açık soruya hiç girmiyorum bile). Sosyalist eleştiriyi yükseltecek olanlar kimlerdir? Bu ülkede bir şekilde kendini sosyalist olarak tanımlayan insanlar zaten sosyalist eleştiriden farklı birşey mi yapıyorlar? Eğer çözüm buysa şimdiye kadar neden hiçbir işe yaramadı? Az bir süre değil ki konuştuğumuz. TKP, selefi STP ve bilumum diğer taviz vermez sosyalist hareketlerin yaptıkları neden şimdiye kadar bir alternatif yaratamadı? Eeeh ama bazı solcular liberalleşti..Ya iyi de sözkonusu sosyalist iken liberalleşen insanlar topu topu kaç kişidir? Bir yazısında Çulhaoğlu'nun kendisi, Türkiye sosyalistlerinin "birinci halkası"nı 60 bin kadar hesaplamıştı. Bu hesaba ben de, sosyalistlerin şimdiye kadar sosyalist politika yapmasını engellemiş olan liberallemiş solcuların sayısını kabaca hesaplayarak katkıda bulunayım: bugün sapmış, savrulmuş solcuların sayısı da ancak bir kaç binler seviyesinde olabilir. Tipik verilere bakalım; bütün üyeleri liberalleşmiş solcuların hanesine bile yazılsa Özgürlükçü Sol grubunun üye sayısı 3500 civarıdır. Post-modern, neo-liberal ideolojileri yayan "moda" yazarların -Derrida, Deleuze, Baudrillard,, Negri gibi- kitaplarını alıp düzenli olarak okuyanlar da 1000-2000 kişi falandır herhalde. Turkiye'de kitap baskilari ancak bu kadar oldğuna göre.
Kendimizi kandırmaya gerek yok; liberalleşmiş bile olsa bu ülkede poltikayla aktif olarak ilgilenen sosyalistlerin sayısı, ülke nüfüsuna kıyasla bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır. Çok daha rahatsız edici olan, çok daha vahim bir "inconvenient truth"u daha dile getirelim. Bu ülkede sosyalizm kendini yeniden üretecek bir alt kültür olmaktan bile hızla uzaklaşmaktadır, sosyalistlerin soyu kurumak üzeredir. Bazı somut verileri şöyle bir hatırlayalım; bu ülkenin ezici bir oranda sosyalist kültürünü yaşatmış olanlar 78'liler denen kuşaktır. Mesala Çulhaoğlu'un birinci halkasındaki 60 bin sosyalistin büyük bir oranını bu kuşak teşkil eder. Ve bu insanlar bugün 60'lı yaşlarını sürmektedirler. 78'lilerden sonra, onların anısının sıcaklığını hala hissettikleri, belli bir organik ilişki hala devam etmekte olduğu için sayıları sonraki kuşaklara göre hala tatmin edici , 88'liler denebilecek bizim kuşak gelir. Sonraki kuşaklara göre daha iyi durumda oldukları söylenebilse dahi, 78'lilere kıyasla 88'lilerde bile post-modern yozlaşma, devrimci etikten uzaklaşma, sinikleşme, bireycileşme denebilecek özellikleri gözlemlemek mümkündür. 98'lilere geldiğimizde ise hem nicel hem nitel olarak ciddi bir düşüşün olduğu sanırım söylenebilir. Her yeni kuşakta sosyalist dayanışma, arkadaşlık/yoldaşlık etiği yavaş yavaş kaybolmaktadır. 15-20 yıl içinde, şimdiye kadar Türkiye solunu tek sağlam kaynağı olmuş olan 78'liler tarih sahnesinden maalesef çekileceklerdir. Onların yerini alabilecek, onlar kadar güçlü yeni bir kuşaktan bahsetmek de mümkün görünmüyor. Biz 88'lerin içler acısı durumunu bizzat biliyoruz. 98'liler de bizden daha iyi durumda olamaz. Eeh peki durum buysa, hangi sosyalist politikalardan bahsediyoruz?
Kurucu politikalara yönelik üşüncelerime geçmeden önce, bir parantez açıp, sosyalistler olarak ahval ve şeraitimiz böyleyken, bugünlerin modası olan, muhafazakarlarla diyalog konusunda fikirlerimi belirtmek isterim;
Bir dünya görüşü kanımca, bir hareket, bir toplumsal güç olmayı başarıp artık kendi sınırlarından taşmaya başladıktan sonra kendi dışarısını da teorik olarak hegemonize etme yollarını aramaya başlar. Kendisi, bir dünya görüşü olarak varoluş savaşı, hayatta kalma mücadelesi verirken, çok güçlü bir ideolojiyi hegemonize etmeye kalkarsa, fethedenin fethi denilen şey başına gelir. Bugünün dünyasında Moğollar'dan bahsedebiliyor muyuz? Hayır. Ancak bu topluluk bir zamanlar bilinen dünyanın büyük bir kısmını "fethetmişti". Ancak zayıf bir göçebe kültürünün, derin yerleşik kültürleri salt askeri olarak fethetmesi yeterli değildi. Nitekim egemenlikleri çok kısa sürdü ve fethettikleri topluluklar içinde asimile oldular. Sosyalistlerin muhafazakarlar karşısında durumu da işte, büyük Çin uygarlığını fethetmeye kalkan Moğolların durumuna benzer. Bugün sosyalistler muhafazakarları değil, muhafazakarlar sosyalitleri kendilerine hegemonize eder edecekse. Şu günlerde yaşananı adı da tam olarak budur.
Sosyalist kültür can çekişirken, muhafazakarla bir çeşit diyalog aramak sosyalistlerin işi olamaz. Kaldı ki bu pozisyonun taliplisi de zaten çoktur. Bir yenisine de kimse ihtiyaç duymamaktadır.
Şimdiye kadar anlattıklarımız ışığında "kurucu" politikalar konusuna gelecek olursak, öncelikle şunu soralım; Nedir Kurucu Politikalar? Her ne kadar "icracı" sıfatından daha karmaşık çağrışımları olsa da -en azından Negri gibi düşünürlerin bu kategoriye merkezi bir önem verdiklerini biliyorum- "kurucu" sıfatı da tanımı gereği bir takım somut çağrışımları akla getiriyor. Negri'nin ne anlamda kullandığına çok vakıf olmadığımdan, bu ilk akla gelen somut çağrışımları ile kullanacağım.
Kurucu politikalardan ben, koca koca toplumsal sorunlara somut çözümler getirmeyi hedefleyen değil, bir toplumsal öznenin oluşturulmasını, alternatif bir toplumsal alt-kültürün yaratılmasını ve o alt kültürün kendi kendini devam ettirmesini garantiye alacak - kültürel- yeniden üretim kanallarının kurulmasını anlıyorum. Bu bakış açısının realist uzak hedefi bile, ancak mevcut sosyalistlerin kollektif bir özne olarak tek bir yapı altında biraraya gelmesidir. Dolayısıyla benim hedefim, bir muhafazakarla diyalog kurmaya çalışmakla vakit kaybetmek değil, çok farklı mekanlarda yeraldığımız kendi düşünsel yakınım ile biraraya gelmektir. Bugün sosyalistler olarak biraraya gelip ortak bir iş üretme mekanizması kuramıyorken, tutup muhafazakarı ile diyalog arayışı içinde olmak ham hayalden başka birşey değildir. Bugün bu ülkede kaç tane sosyalist varsa, nerdeyse o kadar da sosyalist görüş vardır. Toplumsal düzeyi geçelim, bireysel ikili ilişkiler düzeyinde bile iki sosyalist bir araya gelip bir piknik bile düzenleyemezken, Bunuel'in "Burjuvazinin Dayanılmaz Çekiciliği" filminde bir türlü biraraya gelip bir akşam yemeği yiyemeyen çiftlerin durumunda olduğu gibi ortak en küçük bir faaliyeti organize edemezken, tutup muhafazakarlarla diyalog arayışı içinde olmak, hiçbirşey yapmamayı meşrulaştıracak bir fantazi evreni kurmaktan başka birşey değildir. Toplum günlük varoluşlar itibariyle derin çatlaklarla ortadan yarılmış, mekanlar, zamanlar bölünmüş, kendi sosyalist arkadaşınla dahi yılda ancak 1-2 kere görüşebiliyorken, hangi günlük varoluş pratikleri içinde muhafazakarı ile biraraya geleceksin? Namaz kılmaya başlayıp, camileri mi örgütleyeceksin? İşyerinde karşılaştığın oruç tutan vatandaşa, sosyalizmi mi vaaz edeceksin? Hadi bu iş arkadaşınla şöyle ya da böyle insani bir ilişki kurdu diyelim; hangi daha geniş sosyalist ilişkiler ağına, sosyalist yapı içine çekip organik bir ağa dahil edeceksin? Muhafazakarla kurduğun ilişkinin herhangi somut bir toplumsal gönderimi olmayan, sadece seni bağlayacak kişisel bir ilişki olarak kalmaya mahkum olduğu çok açık değil mi?
Şu sitenin somut örneği üzerinden düşünelim; İki yıl boyunca bırakalım muhafazakarını, kendi en yakın çevremizdeki sosyalist arkadaşları kollektif bir varoluş içine çekemiyoruz. Herkes aile hayatının, özel hayatının dar sınırları içine çekilmiş, çocuklarının eğitimi için hazırlıklara bütün enerjisini vakfeder hale gelmişken gözünü bir de muhafazakarlara dikmek, kendi oturma odasını bok götürürken, sokağı temiz tutmaya çalışmak kabilinden birşey değil midir? Kurduğumuz bu siteye ilgi göstermeyen kendi dostlarımız, bakın Facebook solculuğu yapmaya gelince, bu siteye ayırmadıkları zamanı çok kolay bulabiliyorlar. Girin Facebook'a, sadece listenizdeki arkadaşlarınız bağlantılarına bakın, bir sürü "sol" grup olduğunu görürsünüz. Ne işe yarar bütün bu gruplar, birilerine moderator olma zevkini yaşatmak dışında? Neden bir toplumsal hareket olarak sol bu ülkede çok zayıfken, tikel girişimler olarak bu kadar sol grupçuk vardır? Neden onca farklı sol grup tek bir yapı altında biraraya gelip ortak bir hareket olma iradesi gösteremez?
Bütün bu sorular ortada dururken, kendi birinci halkamız içinde yapılacak tonlarca iş varken, daha kendi aramızda biraraya gelmeyi başaramazken, muhafazakarlarla bir diyalog arayışı içinde olmak, hiçbir somut pratik gönderimi olmayan, boş bir retorikten öte birşey değildir.
Bugün bir muhafazakar bir sosyalist ile ilişkiye girse, muhafazakarın onu alıp sokacağı devasa bir ilişkiler ağı, muazzam bir organik yapı mutlaka olacakırtır. Aynısını sosyalist için söylemek mümkün mü? Nereye götüreceksin, Toplumsal Araştırmalar Vakfına mı, ÖDP ilçe örgütüne mi, Mimarlar Lokaline mi, Mülkiyeliler lokantasına mı? Bir muhafazakar ile sosyalistin ilişkisi, radikal biçimde sosyalistin aleyhine olan, radikal düzeyde dengesiz bir ilişki olacaktır. Bu ilişkiden etkilenip hegemonize olacak olan muhafazakar değil, sosyalisttir. Hidayete erip dindar olan pekçok sosyalist bilmemize rağmen, daha henüz muhafazakarken sosyalist olan birine tek bir örnek bilmiyoruz. Muhafakar olursan, geniş bir ilişkiler ağı sayesinde bütün kapılar açılır, büyük kariyer fırsatları önüne serilir. Ancak bir sosyalist olursan senin bekleyen şey yalnızlık, izolasyon, tatminsizlik türünden şeylerdir. Kimin kimi kafa kola alacağı açık olsa gerek.
Sosyalistlerin kendi aralarındaki dağınıklık, ego çatışmaları, bireyselleşme, savrulmuşluk vs gibi bir dolu maraz ortadayken, bireysel ilişkilerle, sosyalizm ve muhafazakarlık arasında organik bir ilişki kurulabalcieğini sanmak ham bir "Güzel Ruh" wishful thinking'i olma dışında bir anlam ifade etmez.
Sosyalistlerin bugünkü en acil görevi, kendi birinci halkaları içindeki iletişimsizliği, dağınıklığı, savrulmuşluğu aşacak kurucu pratikler arayışı içinde olmaktır. Bir sosyalistin muhafazakar vatandaşa gelene kadar, kafa kola alması gereken, dar özel hayatlar içine kapanmış kendi arkadaşları vardır. Sosyalizm bugün kendi doğal tabanı için bile inandırıcılığını kaybetmiş, onlar için bile bir günlük hayat etiği kurmayı zorlayan bir maddi dayatma olmaktan çıkmıştır. Sosyalizm bugün sosyalistler için bile bir hayat amentüsü olamıyor, sosyalistler bile sosyalizmi herhangi somut bir günlük hayat izdüşümü olmayan salt bir söylem olarak yaşıyor. Hal böyle iken, muhafazakarla diyalog demek bir fars olmanın ötesine haliyle geçemiyor.
Üye eleştirileri
-
2009-09-08 16:40:14 |Administrator| AliOsman
-
2009-09-08 12:05:44 |SAdministrator| onder

Birader bela mısın nesin ya..siktir git cehenneme kadar yolun var..Git AKP'de demokrasi mücadelesimi verceksin, genç sivillere mi katılacaksın ne bok yersen ye, ama bir daha bana bulaşma..Bulasırsan alacağın cevap bu minvalde olacaktır..
millete hezayan içinde, ya da ızansız olmak gibi aşağılık hakaretlerde bulunmaktan çekinmiyor bir de utanmadan mazlumları oynuyor..
defol git sülük müsün nesin birader..
-
2009-09-08 12:12:07 |SAdministrator| onder
-
2009-09-08 12:01:32 |Administrator| guclu

Önder,
Öncelikle böyle bir dil ve üsluba hakkın yok. İstediğim yere istediğim şekilde yorum yazarım. Bunu kısıtlayamazsın. Görüşlerine katılmıyorum ve tarışmaya çalışıyorum, hakaret edemezsin. Ayrıca şu puanlamalara da kafayı çok takıyorsun gördüğüm kadarıyla. Bu uygulamayı sen koymuştun, sadece senin hoşuna giden görüşlere mi oy verilsin istiyorsun yoksa? İnsanlar seninle aynı görüşte olmak zorunda değiller.
Ben sosyalistim, Kemalistlere de yobazlara da yaklaşımım bellidir. Ama senin ne düşündüğünü hakikaten şu an bilemiyorum. Neden ADD'ye kayıt yaptırmıyorsun mesela? Spinoza'dan, Zizek'ten anlayan ama Kemalizm'e gönül vermiş birisi muhakkak işlerine yarayacaktır. "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" sözünün Lacancı açıklamasını yaparsınız belki, ne bileyim.
Bu da sana son mesajım olsun o zaman. Sana "Ahmet Paşa"yı savunma görevinde başarılar dilerim ki eğer bulabilirsen öyle bir paşayı benim için de savun; Mustafa Reşit Paşa'yı kastetmiş olduğunu zannediyorum. Bu da son kıyağım olsun.
-
2009-09-08 11:34:12 |SAdministrator| onder

Ali Osman,
Kısa yazmasını bir türlü öğrenememiş olmam, yazdıklarımın okunmaması olarak bana geri dönüyor sanırım. Şu lafını ele alalım:Alýntý:1923 ve sonrasını analiz edip, kırılımın ana nedenlerinden biri olarak görürken; 2. Mahmut ile başlayan, Tanzimat ile devam eden batıya benzeme (reform) çabalarını da atlamamak lazım.
Ben "Sosyalizmin Kemalizmle İlişkisi Üzerine" adlı yazımda Kemalizmi töz olarak kavramak diye birşeyden bahsetmiştim. Bunu tam da senin burda dile getirdiğin düşünceyi aktarmak için gündeme getirmiştim. Kolaylık olsun diye aktarıyorum:Alýntý:Peki bir "töz"olarak Kemalizm nedir? Bir toplumun modernleşme/aydınlanma projesidir. Bu anlamda Kemalizm dediğimiz bütün, bırakalım sonraki kuşak takipçilerinin icraatlarını, kendi "kurucusu"nu -ki aslında bir töz olarak modernleşme projesinin kurucusu yoktur- yani Mustafa Kemal diye adlandırılan somut tikel bireyi dahi aşar, onun bile ötesindedir. Mustafa Kemal denen somut birey, Hegelci tarih yaklaşımına göre "Aklın Kurnazlığının" kullandığı, pekala başkası tarafından da doldurulmuş olabilecek tali, boş bir yeri doldurmuştur
Zizek'in çok kullandığı, anlamın geri dönüşlü olarak üretilmesi, ya da tarihin geri-dünüşlü (retroactive/retrospective) olarak yazılması dediği birşey var. Popüler tahayyüle görü anlamı kronolojik olarak ya da çizgisel olarak kurulan bir sabitlik olarak anlarız. Yani birşeyin anlamı bugün neyse, hep öyleydi gibi kavrarız..Ama anlam bir sabitlik değildir..Geriye dönüşlü olarak kurulur. Bunu en iyi tarihin galiplerin tarihi olduğu saptamasında görürürüz en açık olarak.
Senin dediğin gibi Tanzimat'tan II.Mahmut'a kadar ıslah projelerinin Türkiye modernleşmesinin unsurları olarak kodlanması, Türkiye modernizminin Kemalizm sayesinde iktidarı ele geçirmesi ile oluşturulmuştur. Eğer Kemalizm iktidarı alarak bir ölçüde başarılı olmasaydı, bugün Tanzimat, II.Mahmut, III.Selim, Meşrutiyet bir iki uzman tarihçi dışında kimsenin hatırlamadığı, sonuçlanmamış modernizm çabaları olarak kayedilecekti.
Bir deAlýntý:Mustafa Kemal Suudilerde olsa bile bugünün Türkiyesini yaratması mümkün değildi diye düşünüyorum.
demişsin..Ben bir adım daha ileri gideyim; Bırak Suudi Arabistan'ı, 1.Dünya Savaşının yarattığı koşullar olmasaydı, yani büyük devletlerin güçler dinamiği daha farklı bir dengede otursaydı, Atatürk Türkiye'de bile başarıya ulaşamazdı bence.
Zira Türkiye Modernist devrimi denen şey, asli öznesi yani devrimci sınıfı olmadan gerçekleşmiş yapay bir modernist devrimdir bir anlamda.
Türkiye Modernizm devrimi başından beri, bu yapaylığın baskısını hep üzerinde hissetmiştir. Yalçın Hoca, Aydın Üzerine Tezlerinde Tanzimat Paşalarının içinde bulunduğu inanılmaz baskıyı, adeta bir roman kurgusuyla mükemmel bir şekilde dile getirir. Ahmet Paşa'nın Gulhane Hattı Humayununu okumaya nasıl kefenini giyip gittiğini anlatır.
Ahmet Paşa'nın dramı bu ülkede hep yaşandı. Peki bu drama neden olanlar kimlerdi? Neler Ahmet Paşayı kefenini giymeye zorladı.?
Ahmet Paşaya kefenini giydiren şey bugün hala devam etmektedir.
Bugün Kemalizmi savunmak, orta-sınıf milliyetçiliğinin, ya da İlhan Selçuk'un yanında saf tutmak değil, Ahmet Paşanın kararlılığını göstermekle aynı şeydir.
Neyse bu konu beni aşırı baydı..Söyleceklerimi söyledim..Düşüncelerimde milim değişiklik yapmamı gerektirecek herhangi bir yoruma da henüz denk gelmedim..
Şu isyanımı dile getirerek bitiyorum;
Bugün muhafazkar insanları anlamaktan bahsediyoruz değil mi? Bütün muhafazkarları Sivas'ın ağzı köpüklü katilleriyle aynı kefeye koymamalıyız diyoruz değil mi?
Peki aynı duyarlılığı Kemalistler sözkonusu olduğunda niye göstermiyoruz? Yobazların hoşgörü, demokrasi, farklılıklara tahammül sicili Kemalistlerden çok daha mı parlak?
Vakit gazetesinin iğrenç yayın politikası, resmen hedef gösteren yayın politikası bütün muhafazakarlara maledilemez diyebiliyorken, Cumhuriyet'in temsil ettiği dünya görüşünü bütün Kemalistlere mal etmeyi nasıl başarabiliyoruz?
Muhafazkarlar Sivas katilleriyle özdeşleştirilmemeli derken, bir iki işyeri ilişkisinden yola çıkıp, orta-sınıf milliyetçiliği diye bir kategori tanımlayıp onu bütün Kemalistlere maletmeyi nasıl başarabiliyoruz?
AKP'nin tabanı Sivas katilleriyle bir tutulmamalı derken, CHP tabanını orta-sınıf milliyetçiliği ile nasıl bir tutuyoruz?
İşi öyle bir noktaya vardırdılar ki, bu hesaba göre Nişantaşı ve Kadıköy'ün nüfusu 15-20 milyon kadar olmak durumunda. Zira düşük gelirli halk arasından Kemalist çıkması nerdeyse artık imkansız. Bütün Kemalistler tuzu kuru, eski düzenden nemalanan, yeni özgür düzende ayrıcalıklarını kaybedecek olanlardır..
Olay böylesine embesilce bir varsayıma kadar vardırıldı.
Bu yaratılan moda Kemalizm düşmanlığının sonucudur.
Bir de Kemalizmi savunmak moda oldu demiyorlar mı, deli oluyorum.
Ülkenin bütün yazar çizer takımı ağız birliği etmişcesine bir yobaz güzellemesine kendini kaptırmış durumda, ortamda Ahmet Altan acaba beni de keşfeder mi diye yatağına girecek rejisör arayan köyden kaçmış kızlar gibi yeni bir Rasim Ozan Kütahyalı olma hevesinde olanlarla kaynıyor, bir de utanmadan Kemalizmi savunmak moda oldu diyorlar.
-
2009-09-07 22:57:48 |SAdministrator| onder

Yapilan, `hezeyan` icinde olmak, `izansiz` olmak gibi, agir hakaretler sonucunda oto kontrolumu kaybedip yazdigim ilk yorumu siliyorum..Ama ben silene kadar okumus arkadaslardan da, beni sinirlendiren kavgaci, agir hakaret unsurlari iceren bir dili kendim de kullandigim icin ozur diliyorum.
Bak birader, efendi efendi bir kez daha rica ediyorum: Bir daha hicbir sekilde benim yazdiklarima yorumda bulunma tamam mi? Burasi moderatorsuz bir platform. Herkes herkesle direk muhattap olmak durumunda degil, bir e-mail grubu da degil cunku, her yazi herkese hitaben yazilmiyor. Goruslerini dile getirebilecegin bir suru farkli yer var. Benim yazilarimdan baska yer mi kalmadi da hala hakaret iceren yorumlarinla ustume ustume geliyorsun.
Bu arada tutup beni hezeyan icinde olmakla suclayan bu yorumunu begenen arkadaslari da protesto ediyorum..Yorumlar yukaridadir..Saldirgan bir uslup kullanan kimdir gorulsun..Izansiz olmak, hezayan icinde bulunmak gibi yorumlari kullanan kim lutfen biraz dikkat edilsin. Ben birazcik kontrolu kaybettigimde eksi puanlari basmakda tereddut etmeyenler, hezeyan gibi cok ama cok agir bir hakaret unsuru iceren bir yorumu begenmeleri anlasilir gibi degil.
-
2009-09-06 21:35:50 |Publisher| mehmet özgür

osmanlı, modernleşme, hangi islam ülkesi gibi konu başlıklarında unuttuğumuz, kolonyalizm/sömürgeleşme süreçleri. zira bu açıyla bakıldığında kuzey avrupa, amerika dışında zaten modernleşme süreçlerinden beklenen kazanımı sağlayan bir coğrafya bulabilmek çok zor. latin amerika, uzakdoğu, koca afrika kıtası da islamla tanışmamış olmasına rağmen(kuzeyi dışında), islam ülkelerinden daha ileri bir uygarlık seviyesinde değil.
mustafa kemal'i üreten süreci de kayıt altına almazsak, demokratik ilerlemenin önsürecini görmediğimizden hatalı sonuçlara varabilirz gibi. osmanlı dönemi sosyal hareketleri yeni yeni çalışılmakla beraber, kemalizmin köklendiği entelektüel tabanı ortaya çıkarmak açısından çok önemli bence.
-
2009-09-06 13:06:17 |Administrator| AliOsman

1923 ve sonrasını analiz edip, kırılımın ana nedenlerinden biri olarak görürken; 2. Mahmut ile başlayan, Tanzimat ile devam eden batıya benzeme (reform) çabalarını da atlamamak lazım. Bir de Osmanlı şeriatı ile Suudi ve İran şeriatının da başından beri pek benzemediği aşikar. Daha 'light' bir şeriat, farklı din ve milletlerin beraber yaşadığı (sıkıntılarına rağmen) bir devletti Osmanlı. İçki içmek çoğu zaman serbestti. Hatta esrar bile serbestti (gerçi bu durum biraz farklı) . Salt şeriat hukuku değil karma bir hukuk vardı desek yalan olmaz herhalde. Uzatmayayım özetle , Mustafa Kemal Suudilerde olsa bile bugünün Türkiyesini yaratması mümkün değildi diye düşünüyorum.
-
2009-09-07 13:36:50 |Administrator| guclu

Neden şunu göremiyoruz bir türlü: AKP bir yandan kendi anlayışına uygun bir toplumsal ortam yaratırken, bir yandan da uzun yıllardır bu ülkenin sırtında kambur olmuş, üstelik solun da önünü tıkayan önemli konularda belli bir çözüme ulaşmaya çalışıyor. Yani madeni paranın iki yüzü var. Adamlar ister istemez solun da yararlanabileceği nesnel bir ortam yaratıyorlar. Bundan yararlanıp yararlanamamak tamamen gücümüze, aklımıza ve ne yapmak istediğimize bağlı. Şu andaki halleriyle bizimle uzaktan yakından bir alakası kalmamış Kemalistlerle beraber "Yüce Önder Atatürk'ün bizi nasıl araplaşmaktan kurtardığı" türü hezeyanlara da kapılıp bunu da "modernizmin hakkını vermek" olarak da sunabiliriz; ya da oluşan nesnelliği nasıl emekçilerin, ezilenlerin ve solun yararına çevirebileceğimiz hakkında kafa yormaya başlarız.
Eski toplumsal yapının ciddi bir değişimden geçtiği bir dönemdeyiz. Başta sermaye, tüm sınıfsal ilişkiler yeniden şekilleniyor. Orta düzey bir kapitalist ülkeden orta-üst seviyeye dönüşme hamlesi yaşanıyor Türkiye'de. İster kabul edelim ister etmeyelim, geçmiş parametrelerle yola devam edilemeyecek. Hele önümüzdeki onyıllarda büyük olasılıkla başta Kemalizm olmak üzere şu an tartıştığımız birçok konu anlamını yitirmiş hale gelecek. Merkez sol denen politik kanat başta gelişmiş batı da olmak üzere yavaş yavaş sona ermekte. Sosyal demokrat partiler sağcı partilerin bir nüansı haline geldikten sonra tarih sahnesindeki yerlerini terketmeye başlayacaklar. Dolan boşluğu da daha solcu ve çok üzücü ama resmen faşist partiler dolduracak.
Bu süreç belli ölçülerde burada da yaşanmakta. AKP'nin neoliberalizmden gayrı bir ekonomik düşüncesi yok. Siyasal süreçleri de muhafazakarlık ve liberalliğin tuhaf ve uyumsuz bir bileşimine dayanıyor. Bu adamların karşısına dikilmek için uygun politik araçlar, görüşler ve daha da ötesi berrak bir zihin gerekiyor. Kemalizm buna uygun değil; belli değil mi neden uygun olmadığı ayrıca. Türk Ulus-devletinin resmi ideolojisi olarak, ulus-devleti koruma güdüsünden gayrı bir şey yok ki artık bu zihinsel kalıbın içinde. 1930'larda modernleşmeci olan bir görüşün seksen sene sonra da aynı çizgyi mümkün olmayabileceğini kabul edelim. Çok mu zor?
Bırakalım herşeyi bir tarafa. Sosyalizmin teorisi, Marksizm hakkında bu kadar açık fikirli ve eleştirel olacağız; ama iş dönüp dolaşıp resmi ideolojiye gelince kaplan kesilip sayfalarca yazı döşeneceğiz: Yok mu bir tuhaflık?
-
2009-09-05 16:57:31 |SAdministrator| onder

Adeta bile bile, sırf zıt bir görüş dile getirmiş olmak, anlamaya çalışmaktan ziyade, lafı dönüp dolaştırıp, ileri sürülen iddiaları "çürütecek" birşeyler bulmak için resmen verilen örnekleri kör gözüm parmağıma çarpıtmaya kadar varan, olayı bir anlama çabasından çıkarıp ego savaşına çeviren yorumlara oturup cevap vermeye değmez, harcanan tek birdakikaya bile yazık olur, zira ne kadar kendini ifade etmeye çalışırsan çalış karşındaki seni baştan anlamamak ve söylediklerini "çürütmek" için şartlanmışsa, söyleceğin herşeyi daha okumadan yanlış olması gerektiğine koşullanmışsa boşver diyorum kendime ama işte olay verilen örnekleri göz göre göre kıçından anlayıp, tam da senin vermeye çalıştığın mesajı, tutup sana karşı çevirince cevap vermek kaçınılmaz oluyor.
İnsan biraz "izan" sahibi olsa, "En geri şehrimizi, en uzak bölgemizi bile Libya çölleriyle (olumlu anlamda) karşılaştırmayacak" duruma nasıl gelebildiğimizi sorar. O "izandan" birazcık nasiplenilmiş olsa, verilen örneklerin "Libya çölleri ile hiçbir farkımız olmadığını" iddia etmek için değil, tam aksine Arap/İslam ülkelerinden bugün çok daha ileride olduğumuzu ve bu ileriliği de Türkiye'nin iyi kötü bir Aydınlanma projesinden geçmiş olmasına borçlu olduğumuzu göstermek için verildiği anlaşılırdı. Zira verdiğim örnekleri şöyle bağlamışım;Alýntý:Beğenseniz de beğenmesiniz de, bugün ait olduğumuz Arap/İslam liginde iyi kötü yegane demokrasiye sahip olan Türkiye'dir ve bu kadarcık da olsa bir demokrasiye sahip olmamızı sağlayan da Atatürk'tür.
Ha demek ki, "Arap çölleriyle bir farkımız var, ve bu farkı yaratan da Kemalist Aydınlanmadır" mesajı vermeye çalışmışım. Bu bariz mesajı anlamamayı başarabilmek için insan nasıl bir zihinsel şartlanmışlık içinde olabilir çok merak ediyorum doğrusu.
Türkiye bir İslam ülkesi olarak kültürel anlamda hangi lige bağlıdır? Musevi-Hristiyan batı kültürüne mi, İslam kültürüne mi? Herhalde bu soru tartışılmaya değmez. Peki, 1.5 milyarlık Arap/İslam dünyasında Türkiye'nin geri kalanlardan çok ama çok farklı olduğu bariz bir gerçek değil midir? Küresel sermayenin zorlamasıyla, Malezya ve Endonezya'ta yaratılan teknoloji altyapısını ve petro-dolarlar sayesinde yaratılan rüküşlükleri çıkarın, herhangi bir alanda Türkiye'den daha iyi olan bir İslam ülkesi var mıdır? Osmanlı yönetimi altında olup da, sonradan bağımsız olan ülkelerin iyi durumda olanlarına bakın hepsi şu ya da bu modernleşme/Aydınlanma süreçinde geçmiş olanlardır. Türkiye kendi Aydınlanma sürecinden iyi kötü geçtiği için de bugün Libya çölleriyle kıyaslanamayacak tek İslam ülkesidir. Verilen örnekler, Türkiye'nin Libya çölleri ile benzerliğini değil, tabana tabana zıt bir anlam iletmek, nerden çıkıp geldiğimizi, ne kadar bir aşama kaydettiğimizi göstermek için verilmiştir. Yani Libya çölleri, Kemalist Aydınlanmanın katettiği yolu açığa çıkarmak için alınmış kerteriz noktasıdır. Kemalist Aydınlanma olmasa muhtemelen hala nerde otluyor olacağımızı anlatmak için verilmiştir.
Eleştirilmek istenen, çıktığı çevreyi, maddi koşulları düşünmeden, sınıf atlama hevesinde olan genç bir züppenin, kendi ailesini beğenmemesi, aşağılamasına benzer bir tavırla, Batı demokrasilerinin ulaştığı noktadan bakarak Türkiye'nin Aydınlanma kazanımlarını aşağılayan, küçümseyen hatta bütün tarihsel olguların hilafına bu kazanımları büyük bir yüzsüzlükle zaten olan ve Osmanlı'dan kaynaklanan şeyler olarak gösteren Taraf gazetesi yaklaşımıdır.
Bilmem ki, nasıl tam da benim anlatmak istediğim şey, yani Türkiye'nin diğer İslam ülkelerinden çok daha ileri oluşu, inanılmaz bir hokkabazlıkla ters çevrilip bana karşı kullanılıyor gösterebildim mi?
Ha yaklaşımlar arasında bir fark var gibi; cevap vermekte olduğum yaklaşım, Türkiye'nin bu ileride oluşunu 600 yıllık Osmanlı mirasına bağlıyor görünürken, ben Kemalist Aydınlanmaya bağlıyorum. Bu farkın kaynağının ne olduğuna birazdan bakalım, ama geçerken benim bariz bir şekilde çarpıtılan konumumun altını bir kez daha çizeyim; Türkiye'nin diğer İslam ülkeleri ile aynı ligde olduğunu söylerken ben onlarla "bugün", "şu anda" aynı ligde olduğumuzu dile getirmek istemedim; tarihsel ve kültürel olarak ait olduğumuz çoğrafya budur ve Türkiye'nin modernleşme süreci de bu Arap/İslam liginden çıkıp batıya bağlanmaktır demek istedim. Şimdi bir ortaokul çocuğunun bile görebileceği farkın ortaya çıkmış olması da, Taraf gibilerin çarpıtmalarının tersine, bu Aydınlanma yolunda küçümsenemeyecek mesafelerin alındığının kanıtıdır.
Bu farkın 600 yıllık Osmanlı mirasından mı yoksa Kemalist Aydınlanmadan mı kaynaklandığı sorusuna gelelim;
Osmanlı'nın "görkemli" tarihi Kanuni'nin 1566'ta ölümünden sonra, bir iki istisna dışında, 350 yıllık sürekli bir gerilemenin tarihidir. Kanuni'nin ölüm tarihi 1566'ya özel bir dikkat; Avrupa Rönesans'ın tavan yaptığı bir tarihtir aşağı yukarı. Yani Avrupa yükselmeye başlarken, Osmanlı inişe geçiyor. 350 yıl süren bir iniş bu.
Bugün diğer İslam ülkeleriyle kıyaslandığında ortaya çıkan bariz farkın 350 yıldır gerilemekte olan bir "mirasa" bağlanamayacağı açık olsa gerektir.
Bir de şöyle bakalım; bugün diğer İslam ülkeleri ile kıyaslandığında "fark" dediğimiz şeyin bileşenleri nelerdir bir soralım. Bu bileşenlerin hangisi Osmanlı saray erkanı dışında Osmanlı "toplumunda" vardı? En başta saray erkanında da olmayan demokrasi gelir. Osmanlı'da demokrasi var mıydı gibi aptalca bir soruyu geçelim, "bugün" Hangi İslam ülkesinde bütün kurumlarıyla işleyen, farklılıklara saygılı, azınlıkların haklarını gözeten, kültürel farklılıklara toleranslı bir demokrasi vardır?
Sonra o "farkın" diğer bileşenlerine bakalım; edebiyat, sinema, tiyatro, müzik, bilim, felsefe vs.vs. Modern bir toplumu tanımlayan bu temel bileşenlerin hangisinin, dar saray eliti dışında esamesi okunuyordu Osmanlı'da?
Neyse daha fazla konuşmaya değmez.
-
2009-09-04 19:58:09 |Administrator| AliOsman

Yok zaten hazmedilmiş bir demokratlıktan bahsetmedim. Bahsettiğini de düşünmüyorum. Hani derler ya 'alışmamış .ötte don durmazmış'. O hesap, böyle çıkıntılı yaklaşımlar kaçınılmaz zaten. Bir de halkın bu tarzı sevdiği ve anladığı yönündeki yargının da mevcudiyetini atlamamak lazım. Ama tekrar etmekte fayda var. Öyle ya da böyle hazmetmiş, etmemiş, efendi ya da külhanbeyi, nasıl yaparsa yapsın, teknik ve politik anlamda ne tür handikaplar içerirse içersin Sivas Katliamı katilleri ile AKP'nin politikalarını benzer kefeye koymak doğru olmayacağı kanısındayım. Bu dediklerimden yola çıkarak, taktir edersin ki, 'Bu politikaları sonsuz destekliyorum' romantizminde de olmadığım açık. Lakin analiz yapıyorsak az kırık ile çok kırık yumurtaları aynı kefeye koymamak lazım diye düşünüyorum. Hatta şu soruyu bile kendime sormuyor değilim : Uygun koşullar altında bunların bir çoğu Sivas Katillerine dönüşebilir mi ? Cevabım : Mümkün... Lakin nasıl ki sonu ne olursa olsun Kürt ve Ermeni sorunu masaya yatırılmalı deniliyorsa, benzer bir şekilde, sonu oralar bile varsa AKP= Katiller yaklaşımına pek sıcak bakmıyorum.
-
2009-09-04 19:41:56 |Administrator| AliOsman

CHP tabanını sola yakın olması, hem tarihsel hem de aklen doğru olduğu, sanırım ortak noktamızdır. Lakin sol, potansiyel olarak, bence sadece bu tabana hitap etmiyor. Özellikle tabular (Kürt-Ermeni-Kıbrıs) yıkıldıktan sonraki AKP tabanı da farklı bir yaklaşım ama benzer bir şekilde sol için potansiyel taban oluşturabileceği kanaatindeyim. Bunu söyledim diye hemen Taraf göndermesi yapmayın lütfen :-))
-
2009-09-04 19:39:14 |Administrator| guclu

Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı'nın politik mirasçısı olması bağlamında, asla ve kat'a sadece bir Orta Doğu devleti değildir. Bu ülkenin batıdaki yarısı Avrupa'ya paralel şartlarda yaşarken ne Hüsnü Mübarek'i ne Kaddafi'si yahu! 600 yıllık imparatorluğun devamcısı bir ülkedeyiz. Bunu ne herhangi bir sağcı ne de milliyetçi tınıyla söylemediğimi tahmin edersiniz. En geri şehrimizi, en uzak bölgemizi bile Libya çölleriyle karşılaştırmamak gerekir. Azıcık gerçekçi olalım. Kendisi dışındaki dünya ile en ufak bir ilgisi bulunmayan batılıların sahip olduğu "deveye binen insanların yaşadığı, çöller ülkesi Türkiye" geyiğini birbirimize tekrarlamamız ayıp olmuyor mu? Türbanlılar arttı diye, milletin mutaassıplığı arttı diye aniden Mısır olmuyoruz yani.Azıcık izan...
-
2009-09-04 19:38:48 |SAdministrator| onder

Ali Osman,
AKP konusundaki yorumuna şöyle bir anımla katkı yapayım;
2003 yılında AKP ilk kez iktidar geldiğinde, Özgürlükçü Sol listesinde duygumu şöyle belirtmiştim;
"Deniz Baykal ve CHP'ye oy vermektense bu adamlara gönül rahatlığıyla oy veririm. Ülke için daha hayırlı olmuştur" minvalinde birşeyler söylemiştim.
AKP, bizim kadim tutucu liberal DP-AP-DYP-ANAP çizigisinden farklıymış izlenimi veriyordu. Ancak bu tavrın öğrenilmiş bir tavır olduğu ortaya çıktı. Gerçekten benimsenen değil öğrenilmiş bir tavrın sözkonusu olduğu da bugün defalarca düşen tekkenin altından çıkan kel ile kendini göstermiştir.
Bak, derin ülke tahlilleri, AKP politikalarını falan eleştirmeye gerek yok. Başbakanın ne kadar otoriter bir kişilik olduğu sıradan günlük demeçlerinde ortaya çıkıyor. Bu konu sadece benim dikkatimi çekiyor sanıyordum zira hiçbir köşe yazısında denk gelmemiştim, bu ayrıntıya. Ancak geçen Sedat ergin bu konuda bir yazı yazdı. Sözünü ettiğim başbakanın kişiliğini ele veren normal konuşması. Hani ananı da al git demesi falan gibi bariz çıkışları değil kastettiğim.
Dikkat edin koca koca bakanlardan, bürokratlardan, valilerden "Benim bakanım, benim valim, benim müşteşarım" şeklinde bahsediyor. Sonra nerde genç bir aile görse, en az 3 çocuk yapın demesi falan..Bu tür ufak ayrıntılar, başbakanın ne denli otoriter, kendini gerçekten de son osmanlı sultanı gibi gördüğünün göstergeleridir. Bu tür detaylar, bize karşımızda gerçekten demokrasiyi özümsemiş bir kişilik yapısının değil, son derece otoriter bir kişiliğin sözkonusu olduğunu gösteriyor. Dünyanın en doğru açılımları dahi, kendini bu tür ikincil göstergelerle belli eden bir kişilikten çıkınca inandırıcı olamıyor. Karşımızda, özümsenmiş değil, öğretilmiş bir tavrın olduğunu düşündürtüyor..Ders iyi çalışılmadığı için de, kişiliğin asli yapısı, söylemde, dil sürçmelerinde ortaya çıkıyor. Ki bu çok önemli bir veridir. Freud'un bu gibi ikincil, istem dışı göstergeleri analiz ettiği "Günlük Hayatın Psikopatalojisi" diye bir kitabı bile vardır.
Dolayısıyla ben, ortada samimi, özümsenmiş bir demokratik zihniyetin olduğuna bir türlü inanamıyorum..Bilemeyeceğimiz nedenlerle dışarıdan birilerinin demokrasi söylemi ile birşeyleri, bir şekilde yeniden yapılandırmaya çalıştıkları fikri bana çok daha makul görünüyor..Çünkü biçilen elbise başbakanın beden ölçülerine uymuyor, sırıtıyor, eğreti duruyor..
-
2009-09-04 19:27:03 |Administrator| guclu

Bence sorun şurada: Kemalistler şu andaki ruh halleri ve politik duruşlarıyla herhangi bir demokrasi ve hak arama mücadelesinin ne öznesi ne de ortağı olabilirler. Çok önemli bir bölümünde çok ciddi bir milliyetçileşme var ve laiklik anlayışları da sıradan halkın sıradan dinsel alışkanlıklarına bile sırt çevirmekten ibaret; ha arada "En büyük dindar Atatürk'tü, Kuran'ı Türkçeye çevirmişti" dedikleri de oluyor.
İster beğenelim ister nefret edelim, içinden geçtiğimiz tarihsel koşullarda AKP, şu ana kadar taşlaşmış hale gelip ülkenin önünü tıkayan belli başlı sorunlarda geleneksel devlet politikalarının dışında hamle yapmaya karar verdi ve bu hamleleri de yapıyor. Kürt meselesi, Kıbrıs meselesi, Ermeni meselesi gibi üç önemli sorunda ve eski kontrgerilla yapısının da tasfiyesinde normal koşullarsa sosyal demokrat-liberal partilerin yapması gereken tavırları sergiliyorlar.
Bu hamleleri yapmalarının nedeni ABD'nin çizdiği yol haritası olabilir, üzerinde durdukları cemaatlerin uzantısı olan sermaye grubunun çıkarları olabilir, TSK ile hala tam olarak ne üzerine olduğu anlaşılamayan uzlaşma da olabilir. Bunların hepsi ya da bir kısmı da olabilir. Bu da tamam. Bu hamleleri yapmaları ülkeyi adım adım daha tutucu ve dindar bir hale sokmalarına engel de olmuyor üstelik. Bir de bunun üstüne hiçbir hükümetin olamayacağı kadar pervasız bir şekilde neoliberal olmalarını da ekleyince manzara ortaya çıkıyor: Gittikçe dindarlaşıp tutuculaşan ama bir önceki tarihsel dönemdeki sorunlarını da çözmek için ciddi bir irade gösteren bir ülke yönetimi. Herhangi bir CHP iktidarında ne bu üç meselenin ne de kontrgerillanın üzerine gidilemeyeceğini muhtemelen kabul edeceğinizi düşünüyorum.
Peki ama nasıl oluyor bu durum? Bir zamanların embryo halindeki tutucu Anadolu sermayesinin devamcıları nasıl oldular da TSK'ya dahi mevzi savaşı verebilecek bir duruma gelebildiler? Kesin bir yanıtım yok ama kabaca şunu öne sürebilirim: şu an artık 1923'de değil 1980'de kurulan bir devlette yaşıyoruz.1980'de askerler ve ABD 1923'de kurulan devleti yeniden baştan kurdular ve son otuz senede de buna uygun bir toplum ve toplumsal yapı oluştu. Yeni rejimin eskiden kalan tüm aktörleri 2002 seçimlerinde tasfiye olup CHP bünyesinde toplandılar ve yeni rejimin yeni aktörlerinin karşı kutbunu oluşturdular. Şu an CHP'de, yeni döneme ayak uyduramayan ve eskisine dönmeyi isteyen şehirli kitlelerin çizgisi temsil ediliyor. Bu çizgiye göre Kürt falan yoktur, varsa da pis bir şeydir, en büyük Türk Atatürk'tür, türban takmak "çağdaşlığa" aykırıdır, TSK en kıymetli hazinemizdir, Kıbrıs Türk'tür Türk kalacaktır ve "Madem ki Ermenisin, herkese vermelisindir" Kabalaştırıyorum ama ortalama şehirli CHP zihniyeti malesef budur. Bu zihniyet aşırı reaksiyoner olması bağlamında her türlü "açılıma" karşıdır. O nedenle hala bir askeri darbeyi özlemle beklemektedir, o nedenle her yere kalpaklı Mustafa Kemal'li Türk bayrağı asmaktadır. Bu kitle'nin otuz sene önceki CHP kitlesiyle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Çünkü ülkenin otuz sene öncesiyle ilgisi yoktur. CHP'nin bugünkü haliyle herhangi bi demokratik reforma öncülük etmesi bir tarafa, böyle bir talepte bulunması dahi imkansızdır.
Gelelim karşı kutba, yani AKP ve dayandığı geniş kitlelere. Bu partinin azımsanmayacak bölümü MHP ile ortak tabana sahiptir, yani milliyetçi ve dindarlık bakımından militan olmasa dahi kafa o kafadır. Ama AKP sadece bundan ibaret değildir. Hem az önceki kitleyi de belli ölçüde içeren hem de bunun dışına çıkan cemaat örgütlenmeleri vardır. Bunları da az çok biliyoruz, F tipi falan deyip duruyoruz işte. Ama bence asıl daha başka bir dinamik daha var işleyen ve işte sosyalistlerin de tam olarak dikkatlerini yöneltmelerini gerektiren insan topluluğu budur. Şehirlere geleli en fazla bir kuşak olmuş, çoğunlukla bordrosuz çalışan veya asgari ücrete talim eden, iyi yaşam koşullarını özleyen, bok gibi yaşayan, cemaatler tarafından muhtaç olarak kalmalarında büyük yarar görülen, inançlarına son derece bağlı bir insan topluluğunun var olduğunu düşünüyorum. Bu insanlar, aynen 1950'lerin eski Türkiyesinin ilk varoşlarının, ilk gecekondu ahalisinin günümüzdeki simetriği gibiler.
Sosyalistler ya bu insanlar başta olmak üzere tüm kent yoksullarıyla birlikte yeni bir hayatı kurmayı en azından merak edecekler ve Kürtlerle aralarındaki açıyı daraltamının yollarını araştıracaklar ya da önümüzdeki birkaç on yıl için şu anki sürüngen pozisyonlarını devam ettireceklermiş gibime geliyor. Halkevlerinin çabasını, çeşitli dayanışma faaliyetlerini bu çerçevede değerlendiriyorum açıkçası.
CHP ve Kemalistler hakkında ham hayaller kurmak yerine, AKP'nin etki alanındaki sıradan insanlara nasıl ulaşılabileceği konusunda enerji harcamak olabilecek en politik faaliyet gibi duruyor kanımca.
-
2009-09-04 19:14:15 |SAdministrator| Murat
-
2009-09-04 19:15:48 |SAdministrator| onder

O zaman bir yanlış anlama var demektir.. pardon..
Ancak son yazdıklarımın, dönüp dolaşıp son noktada bir Kemalizm güzellemesi olarak algılanması bu yanlış anlamayı doğurmuştur. Bir ikincisi de verdiğin karşılatırmalı örneklerde, Kemalistleri despot, farklı görüşleri, eleştirileri kabul etmeyen tipler olarak çizerken, muhafazakarları da peygamber hakkında şakaları bile kaldırabilecek olgunluktaki insanlar olarak göstermendir. Ben de bunun hiç ama hiç makul olmayan sahra topu menzilinde bir "genelleme" olduğunu gösterir karşı örnekler vermeye çalıştım.
-
2009-09-04 19:08:10 |SAdministrator| Murat

Yav Önder hala niye anlaşamadığımızı, tüm samimiyetimle söylüyorum anlayamadım. Verdiğin tahlil, analiz vb. her türlü bilginin altına imzamı atıyorum diyorum sen hala bana itirazımın olmadığını söylediğim şeyleri yazmaya devam ediyorsun. Peki ben nerede despotluğu, orta sınıf milliyetçiliğini ve otoriterliği Kemalizme maletmişim yahu? Bahsettiğim Kemalistlerin yaklaşık son on yıldır içinde bulundukları faşizan tavır ve buna karşın içinde bulunduğumuz ortamda bu arkadaşlara yakınlaşırken biraz daha dikkatli davranmamız gerektiği, hepsi bu.
-
2009-09-04 19:11:39 |Administrator| AliOsman

Yorumların tamamını okuyamadım ama kısaca bir meram gidereyim.
Ben Kemalizmin bu versiyonunu hiç sevemedim. Ama bu durum, Ortadoğu (Hatta Japoya'ya kadar bile denilebilir)coğrafyasındaki tek demokrasiye benzer sistemin de Türkiye'de olduğu ve bu ayrışmanın da sebebinin 1923 ve sonrası (günümüze kadar) Kemalizm gölgesinde ( ve/veya kılıcı altındaki) demokrasi denemeleri olduğu gerçeğini de görmemi engellemiyor. Nasıl ki Kemalizm'e yaklaşımım seviyeli ise aynı şekilde de demokrasi havarisi kesilmiş AKP ve yandaşlarına da seviyeli yaklaşıyorum. Ancak bunu yaparken, sanırım Önder'den farklı olarak, Sivas Katliamını yapan zihniyet ile AKP'yi aynı kefeye koymuyorum. Nasıl ki Köy Enstitülerini kuran zihniyet ile 12 Eylül Darbesini yapan zihniyeti aynı kefeye koymadığım gibi....
-
2009-09-04 19:05:31 |SAdministrator| onder

Bir konuda haklı olduğunu kabul ediyorum;
Alýntý:yükselen muhafazakarlık sayesinde oluşan yakınlığın dozunun bana göre biraz arttığını belirtmektir.
Çok değil 5-6 yıl öncesine kadar radikal Kemalizm eleştirmeni Yalçın Küçük'ün birdenbire Kemalist kesilmesi bunun çok iyi örneğidir.
Şahsen kendim de ömrü hayatımda Kemalizme asla bu kadar yakın olmamıştım.
Lakin bu bence son derece doğal, biyolojik bir reflekstir. Tehdit altında olduğunu hisseden her yaşam formu kendini korumaya alır. Ortada bir komplo teorisi kurbanı olduğu için paranoyakça kendini tehdit altında hisseden insanlar değil, son derece somut, son derece gerçek bir tehditi hisseden insanlar vardır.
Farklılıklara saygılı, tahammüllü, hoşgörülü ve kendinden olmayanlarla birlikte yaşayabilme kaabiliyeti olduğunu göstermesi gereken solcular değil muhafazakarlardır. Zira tarihte herhangi bir coğrafyada herhangi bir ülkede İslam ve demokrasi yanyana gelememiştir. Türkiye'de gelebileceğini iddia etmek de ham hayaldan başka birşey değil. Balığın kavağa çıkmasından daha zor olsa da, birgün İslamcı basın bu ülkede "Kim yapmış olursa olsun Sivas, Maraş, Çorum katliamlarını, Mumcu, Üçok, Aksoy, Kışlalı, Dursun, Emeç suikastlarını lanetliyoruz" diye yıldönümlerinde başlık atar, anma toplantılarına çiçek yollarlarsa, ne zaman 1 mayıs mitinglerinde başörtülü, çember sakallı insanları görmeye başlarsak ben ancak o zaman herkes için mutlak demokrasi şiarıyla muhafazakarla birlikte yürünebileceğine inanırım. O zamana dek muhafazakarla "toplumsal düzlemde" uzlaşı arayışı içinde olmak benim için ılımlı bir islam toplumu yaratma projesinin değirmenine su taşımaktan başka bir şey ifade etmez. Denize düştüğüm bu koşullarda da elbetteki yılana sarılırım.
-
2009-09-04 18:04:29 |SAdministrator| Murat

Önder,
Muhafazakarlara yapılan ölçüsüz güzellemelere itirazımın olmadığını nereden çıkardığını sorabilir miyim? Bu sitede Taraf ve cemiyetine yapılan eleştirilerde, bu güzellemelere de hep birlikte itirazımızı dile getirdiğimizi düşünüyorum. Hiç bir zaman muhafazakarla diyaloğu övmedim, desteklemedim. Benim itirazım, özellikle son on yıldır karşılaştığım faşizan tavır ve yükselen muhafazakarlık sayesinde oluşan yakınlığın dozunun bana göre biraz arttığını belirtmektir. Kabaca anlatmak istediğim bu. Derin analitik yorumlar yaptığımı da iddia etmedim. Senin Türkiye gerçeği hakkında yaptığın "genellemelere" de bir itirazım yok. Kemalistlerle tamamen yakınlaşmayalım da demiyorum, hatta bazı platformlarda birlik olmayalım da demiyorum. Hatırladığım kadarıyla geçen seçimlerde hayatımda ilk defa CHP'ye oy bile verdim. Daha ne diyeyim?
-
2009-09-04 18:39:57 |SAdministrator| onder

O zaman soruna soruyla karşılık vereyim Murat;
Peki sen benim yazdıklarımın Kemalizme ölçüsüz güzellemeler yapmak olduğu sonucuna nasıl vardın?
Bu site üzerinden yaklaşık 2 yıldır süren iletişimimiz esnasında dile getirdiğim fikirlerime bakarak benim, senin Kemalizme malettiğin despotluğa, orta sınıf milliyetçiliğine, otoriterliğe güzelleme yaptığım düşünülebilir mi? "Sıradan Faşizm"e herhangi bir şekilde sempati duyduğum iddia edilebilir mi?
Benim şu 3-4 yazımda yapmaya çalıştığım, bu ülkenin damarlarında yer alan otoriterliği, şiddeti, hoşgörüsüzlüğü Kemalizme bağlamanın dünyanın en yüzsüz yalanlarından biri olduğunu göstermektir. Bu otoriter toplumu kemalizm yaratmamıştır, Kemalizm bu otoriter toplum üzerine kurulmuştur. Başkaya Kemalizm eski toplumun özünü hiç değiştirmeden sadece adını değiştirdi diyordu..Öyleyse bütün o despotik özellikleri de eski düzenden aldığını göstermez mi bu?
Yok efendim Osmanlı çok barışçıl bir toplummuş, bütün farklı etnik kimlikler barış içinde yüzlerce yıl yaşamış vs..iste inanmamızı istedikleri bu..Peki Yavuz, Mısır seferine çıkarken yol üstünde 40 bin kadar aleviyi niye kesti? Mevcut balkan toplulukları niye Türklerden derin bir şekilde nefret eder? Hani gören de Osmanlı'yı dünyanın gerçek anlamda ilk demokrasisi olduğunu sanır.
İkinci yorumumda şunu söylemiştim:Alýntý:
Şunu çoğunlukla görmezden geliyoruz; toplumların uzun tarihiyle belirlenen ve bütün ideolojik konumları çapraz kesen, genel bir kültürleri, ulusal karakterleri vardır. Dolayısıyla, sadece Kemalistlere maledilen şeyler, örneğin sertlik, otoriterlik, hoşgörüsüzlük, farklılıklara kuşkuyla bakma bu ülkenin genel kişilik trendleridir. Ki sosyalistler de bunlardan muaf değildir.
Bunda hiç mi doğruluk payı yok? Bir de şunu sorayım:
Arap-İslam coğrafyasında tek bir demokrasi olmaması, bütün Arap ülkelerinin onlarca yıldır işbirlikçi despotlar, diktatörler tarafından yönetiliyor olması bir tesadüf müdür?
Son derece yanlış bir yöntemle Kemalizme mal edilen şey, Kemalizmi fersah fersah aşan kadim bir kültürün bugüne kadar yansımasıdır. Öylesine sapık noktalara varıldı ki, bu ülke birden bire 1923 miladıyla despot, otoriter, milliyetçi bir ülke oluverdi..
Kemalizmin otoriterliğini Fransız, İngiliz hoşgörüsünü, liberalizmini kerteriz alarak değerlendirseniz varacağınız yer burasadır. Oysa Kemalizmi kıyaslayacağınız referans noktaları Voltaire, Rousseu, Goethe, Willy Brandt, John Locke, David Hume vs gibi batı liberalizmin kurucuları değil, Husnu Mubarek'tir, Suud ailesidir, Saddam'dır, Kral Huseyin'dir, Hafız Esad'tır, Kaddafi'dir, Humeyni'dir..zira ait olduğumuz lig budur..Bunlarla kıyaslandığında Kemalistler otoriter, milliyetçi vs demek de olguları bağlamından koparıp yorumlamaktan başka birşey değildir. Beğenseniz de beğenmesiniz de, bugün ait olduğumuz Arap/İslam liginde iyi kötü yegane demokrasiye sahip olan Türkiye'dir ve bu kadarcık da olsa bir demokrasiye sahip olmamızı sağlayan da Atatürk'tür.
Hristiyanlığa geçti diye iki kadını idam sırasında bekletip, 5 vakit kırbaçlatan, oy kullananların parmaklarını kesen, kız çocukları okula gitmesin diye okulları bombalayan, put diye insanlığın kültürel mirasını yerle bir edebilen çok kadim bir kültürdür bu..Onun bu 1500 yıllık kadimliğini yoksayıp, herşeyi topu topu 80 yıllık Kemalizme bağlamak en hafif tabirler ayıptır.
-
2009-09-04 17:07:27 |SAdministrator| onder

Murat,
Öbür tarafa hizmet ettiğin eleştirisi gelmeyecek ama gönül isterdi ki, muhafazakarlara yapılan ölçüsüz güzellemelere de itirazın olsaydı keşke. Zira özellikle ölçüsü kaçmış güzellemeler sözkonusu olduğunda Kemalist güzellemelerin, muhafazakar güzellemelerin eline su dökebileceğini hiç sanmıyorum.
Sormak isterim, sol adına "muhafazakarlarla diyalog" diyenler, kendi adlarına farklarını, muhafazakar güzellemesinin yakın tarihteki arketipi sayılabilecek şu Altan yazısından farklarını nasıl koyuyorlar:
http://www.taraf.com.tr/makale/1002.htm
Gelelim ben kendi söylediklerimle bildik Kemalist kült tapınımı arasındaki farkı nasıl koyuyorum? Eğer bunlar güzelleme ise, analitik yorumlamanın nasıl olduğunu görmek isterim..Zira ben muhazakarla diyalogun gerekli olduğu fikrinin, senin şu son yorumunda da yaptığın gibi bireysel, öznel gözlemlerden çıkılarak yapılan genellemeler dışında herhangi nesnel bir savunusu görmedim. Bireysel gözlem alanı tek veri alınırsa, isteyen herkes istediği herhangi sonuca varabilir. Şimdi otursam bir çırpıda sayısız karşı örnek veriririm.
Bireysel ilişkiler bazında, tek tek muhafazakar insanlarla diyaloğa girmeye itirazım olmadığını, bu yazıya yazdığım ilk yorumda kendim de belirttim. Hatta ufacık bir ortak nokta bulunsa muhafazakar arkadaşlarımla sosyalistlerden çok daha etkin ortak iş yaparız dedim. Muhafazakarlar belli bir etik koda bağlı oldukları içim daha güvenilir, daha çalışkan, dostluklara daha önem veren insanlardır dedim.
Bir kez daha kendi konumumun senin verdiğin örneklerdeki gibi bireysel ilişkilere yönelik olmadığını belirttim. Bireysel günlük hayatında muhafazakarla nasıl bir etkileşime girdiğin sadece seni bağlar. Yani kendin nasıl tavır aldığını formulleştirip bana bir "teori" olarak sunamazsın. Çünkü o bireysel tavır alışın kendi somut hayatının sadece senin bileceğin sayısız öznel değişkeni ile belirlenir. Bu tavır alışın temel insanı değerlerle, en temel vicdanla, izanla, temel görgü kurallarıyla, temel toplumsal davranış kodları ile falan belirlenir. Eğer sözkonusu bu temel bireysel yargı gücü kaynaklarına sahipsen, muhafazakar insanlarla insani bir ilişkiyi zaten kurarsın. Nasıl çok otantik bir tip ile, diyelim vejeteryan olmayan eşcinsel bir Hindu ile ya da radikal komunist bir Polonyalı ile karşılaştığında alacağın tavrın ne olması gerektiğinin teorisi olmazsa, bir müslüman muhafazakar ile karşılaştığında alacağın tavrın da olmaz. Bu tür bireysel tavır alışların ne olması gerektiğini sınırları kesin olarak çizilmiş teori, ince ince düşünülmüş politikalar belirlemez. Çünkü bu tikel spesifik durumların teoriye sığmayacak bir çoğulluğu, farklılığı vardır.
Benim itirazlarım kamusal düzlemde, makro politikalar düzleminde, yani nesnel dinamikler düzleminde muhafazakarlarla diyalog adına istenen toplumsal tavizlerdir.
Toplumsal düzlemde son 5-6 yılda neler yaşandı bu ülkede: imam hatipler için katsayı uygulaması kaldırıldı, solcular Özgürlükçü Sol sitesinde olduğu gibi Kuran Kurslarının halkımıza aslında ücretsiz temel eğitimi sundukları tartışılmaya başlandı, devlet sektörlerini geçtim özel sektörlerde bile muazzam bir dinci kadrolaşması yaşandı, muhafazakar görünmek, oruç tutmak kariyer ve yükselme için bir veri haline geldi, tıpkı önceleri rotary kuluplere üye olmak, tenis oynamak, AliMcBeal seyretmek beyaz türklerin "hip" olduklarının göstergesi sayılmasında olduğu gibi bunlar da artık kendi anlamlarından çıkıp, gösterge haline geldi, Kırmızı Çizgi uygulaması ile İstanbul gibi bir dünya şehrinde, koca bir turizm bölgesinde alkollü eğlence yerlerini şehir dışına taşımak gibi embesilce birşeye bile cüret edildi, Çankırı'da topluma açık yerlerde alkol içilmesi yasaklandı, Ordu'da camilerden pisuvarlar kaldırıldı, dini bayramlarda bütün kamusal hayat dinsel ritmlere göre düzenlendi, özel sektörde bile mesai saatleri iftar vakitlerine göre ayarlandı, askerliğimde bile -yani en baba kemalist kurumda bile- ramazanda zorla sahura kaldırılıp sabaha kadar yemekhanede bekletildik (kışla kuralları iki farklı ritme göre düzenlenemezmiş, o yüzden herşey ramazan ritmine göre düzenlenmeliymiş), turizm bölgelerinde bile muhafazakar halkın duyarlılıklarına saygı gösterilmesi istendi, bikini ile çarşıya inildiği için esnaf ayaklandı (şaka gibi resmen), halkımızın değerlerine saygısızlık ediyor diye "müstehcen" heykeller kaldırıldı, sitelerde hoparlor ile kuran yayını yapıldı, Tubitak gibi bilimsel bir kuruma hacı hoca dolduruldu, Evrim teorisini gündeme alan araştırma yayından kaldırıldı, AŞTİ saymanlığına bir imam getirildi, Sapanca'da şort giyiyor diye ODTÜ'lü milli kürekçiler dövüldü, sen sahil bölgeleri hariç Anadolunun nerdeyse tamamında alkol falan içemezken, adamlar geliyor senin gibi insanların ezici çoğunlukta olduğu Kadıköy gibi yerde içkili lokantanı kapadı, her 50m'de bir camii dikildi (mesleğim itibariyle gecekonduları çok gezdim, çatılara çok çıktım..Çatılardan Türkiye şehirlerini görmek ilginçtir..Nerdeyse baz istasyonlarında bile çok sayıda camii olduğunu görüyorsunuz..Kiralamacı arkadaşların söylediğine göre, cami yapmak büyük bir rant kapısı, çünkü yönetmeliklere göre yapılan kaçak camiler bile yıkılamıyormuş..Bir dernek kur, camii yapacağım diye bağış topla, sonra caminin altına bir sürü dükkan aç) vs.vs. Daha sayayım mı?
Dikkat et bu örneklerin hiçbirinde tek bir tane bireysel olan yoktur. Bütün bunlar ülkenin kamusal alanında olup biten şeylerdir. Ortada böyle bir manzara varken, hangi diyalogtan bahsediyorsunuz? Soldan muhafazakarlara doğru daha hangi hoşgörü gösterilecekmiş?
dikkat seninki gibi bireysel ilişkiler alanında değil, Taraf'ın yaptığı gibi ülkenin genel kamusal düzleminde muhafazakarlık güzellemesi yapılarak, bu ülkenin modernleşmesinin tek tek bütün kazanımları yokedilmek isteniyor.Alýntý:Ben zamanında Nadir Nadi'yi, İlhan Selçuk'u, Asım Aslan'ı, Nutuk'u okumuşum, Atatürk'ün okuduğu kitapları ve yazdığı notları okumuşum, buna rağmen Atatürk'ü eleştirme hakkım olmuyor. Onlara göre AKP'nin oyu benim gibiler yüzünden artıyormuş. Ama hiç bir muhafazakar ile, peygamber konusunda yaptığım dokundurma ve şakalar yüzünden bile bu duruma düşmedim.
demişsin..İşte yine bireysel düzlemde düşünüyorsun..Burdan bir genelleme yapıyorsun. Bunun nasıl yanıltıcı bir sonuca götürdüğünü göstermenin çok kolay bir yolu var:
Aynı cesareti, bırakalım yaygın bir medya organını bu sitede bile yapabilir misin? Siteyi sadece sen ben bizim oğlan okuduğu için tabii ki yaparım diyebilirsin..Ancak diyelim bir Hürriyet yazarı olsan peygamber hakkında şaka yapmayı yine göze alabilir misin? Hiç sanmıyorum..Ertesi gün Vakit'te "İşte dinimize küfreden adam " diye vahşi batının "Wanted: Dead Or Alive" afişleri gibi boy boy resimlerin açık adresinle birlikte yayınlanır. Ha tamam bu ülkede Atatürk'e saygısızlık diye bir suç tanımı bile var, YouTube bile Atatürk'e saygısızlık yapılıyor diye bloklandı..Ama ben Atatürk ile ilgili şaka yaptı, milli kuratarıcımızla dalga geçti diye suikasta kurban giden birini hatırlamıyorum. Ama buna karşın bu ülkede işlenen nerdeyse bütün yazar suikastları dinci örgütler tarafından yapılmıştır: Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Turan Dursun, Ahmet Taner Kışlalı, sivas katliamı..Bunların hepsini karanlık derin devlet güçleri mi yaptı? Derler ki kemalist tepkiyi yükseltmek için bizzat kemalist derin devlet yapılanması öldürdü. Peki aynı mantık muhafazakarlara niye uygulanmıyor..Mesala niye dinci tepkiyi yükseltmek için de dinci örgütler bir dinci yazara suikast düzenlemez?
Bugün geleneği keşfetmek edebiyat dünyasında da moda oldu..Mevlana, tasavvuf, sufilik falan yeniden keşfedildi..Böyle bir ortamda muhafazakarları eleştiren bir roman yazmayı göze alan çıkar mı?
Neyse söylenecek çok şey var da uzun oluyor yazı..
Son olarak Büşra'ya da bir cevap vermek isterim:
Büşra, "İnsanların inançlarıyla -hangi inanış olursa olsun- dalga geçilmeli" diye vermedim çizgi dizi örneklerini..Bunlarda hakikaten acayip abartılmış bir dalga geçme sözkonusu olabiliyor..Bunu biraz show'un ratingleri için falan yapıyorlar tabii..benim örneği vermemdeki amaç, açık açık alay etme düzeyinde inanç eleştirileri yapıldığında bile kimse çıkıp da diri diri kesecek, diri diri yakacak insan aramıyor ortalıkta..Bir TV tartışmasında Dilipak ve karşısındaki aslında güzel bir saptama yapmışlardı: "hoşgörü beklentisi içinde olmak yanlış, ben karşımdaki insana hoşgörü göstermek zorunda değilim..hoşgörü bir üst konumunda gösterilir..Demokrasi karşındakine hoşgörü değil tahammül gösterebilmektir" demişlerdi..Katılıyorum..Karşınızdakinin yaptıklarından nefret bile ediyor olsanız tahammül edebilmek gerekir..İşte Türkiye muhafazkarlarında olmayan da tam budur..Kendileri gibi olmayanlara tahammül etmektense, linç kültürünü yeğliyorlar..
Gitmek zorundayım..Görüşmek üzere..
-
2009-09-04 14:23:43 |Publisher| büşra

Bir de South Park, Family Guy, Simpsons takip ettiğim diziler arasında. Özellikle South Park'ın ne denli iğneleyici olduğunu söylememek mümkün değil.
Ben inanç konusunda insanların baskıcı zihniyette oluşundan rahatsızlık duyuyorum. Bu baskılardan biri, kendince dini inançlarını yaşamlarına uygulayan kesime yapılan, alay yollu göndermelerle dolu bir baskı ve bir diğeri de tam tersi yönünde; örneğin ramazan ayında bira içenlere yapılan toplum baskısı. Bu ikisi de aşılabilir boyutta. Ama karşılık bulması gerekiyor tabi. Hoşgörü, İslama veya bir başka dine mal edilebilecek kavram değil, bütün insanlığa yöneliktir.
İnsanların inançlarıyla -hangi inanış olursa olsun- dalga geçerek bir yere ulaşılabileceğini de düşünüyorum. Aslında bunu daha küçük bir alana yaydığımda birebir insan ilişkilerinde de alay yollu göndermelerden rahatsızlık duyuyorum. Çünkü bu tür davranışlar karşıt tepkiyi oluşturur. İnsanın doğası gereği savunma mekanizmasını harekete geçirir. Biri dalga geçtiğiyle, diğeri ona beslediği hırsla yerinde sayar durur. Eleştirinin alay boyutu yoktur, eleştirici yapıcı olmalı; ne yıkıcı, ne geriletici ne de yerinde saydıracak bir nitelikte olmamalı.
Üzerimize başkaları tarafından yapıştırılan etiketlerden sıyrılmanın zamanı geldi belki de. Kimliğimiz ne nüfus cüzdanıyla tanımlanabilecek kadar keskin ne de başkalarının üzerimize yapıştırdığı etiketlere uygun davranmaya çalışacak kadar değersiz olamaz, olmamalı. İnsan, düşünceleri, söyledikleri ve yaptıklarıyla bir tartıya konulmalı. Başkalarının onun hakkındaki düşünceleri, konuşmaları ve yapmasını istedikleriyle değil.
-
2009-09-04 13:30:53 |SAdministrator| Murat

Kendi adıma konuşayım, bugüne kadar empati ve hoşgörü konusunda kimseye ayrım yapmadım. Davranışlarımız ve tepkilerimiz Kemalistlere niye batıyor diye soran olursa da bunu şu şekilde açıklıyorum kendime: sırf bir insan muhafazakar ve dinci diye ona tepki göstermeyip, dediklerini külliyen reddetmiyorsam veya yine bir insan sadece Kemalist diye desteklemiyorsam diğer tarafa hizmet ettiğim düşünülüyor. Yahu benim gibileri saysan bu ülkede binde beşten daha azız, sen ise yüzde yirmilerde geziyorsun. Ben tepki versem ne olur vermesem ne olur? Ali Osman'ın aynı konuyu daha önce yazdığını hatırlıyorum. Bir Atatürkçü ile Kürt sorununu konuşurken kendinizi bir anda PKK'lı olarak bulabilirsiniz(karşınızdakini de sanki Bahçeli'nin sağ kolu). Ama şimdiye kadar hiçbir muhafazakarla bu mesele yüzünden birbirimize girmedik. Sadece Atatürk'ü eleştirdik diye ailecek görüştüğümüz bir aile ile artık görüşemez duruma geldik. Ben zamanında Nadir Nadi'yi, İlhan Selçuk'u, Asım Aslan'ı, Nutuk'u okumuşum, Atatürk'ün okuduğu kitapları ve yazdığı notları okumuşum, buna rağmen Atatürk'ü eleştirme hakkım olmuyor. Onlara göre AKP'nin oyu benim gibiler yüzünden artıyormuş. Ama hiç bir muhafazakar ile, peygamber konusunda yaptığım dokundurma ve şakalar yüzünden bile bu duruma düşmedim. Takdir edersiniz ki Gölcük gibi bir yerde muhafazakardan bol insan yok. Ha kendi halinde vatanını milletini seven bir Kemalist ile ne gibi bir problemimiz olabilir ki? Ama bir İlhan Selçuk'la herhangi bir ortak paydamızın olduğunu söyleyebilir misiniz? İtiraz noktam Kemalizme veya Kemalistlere yapılan, bence biraz ölçüsü kaçmış bu tip güzellemeler. Şimdi bunu dedim diye yine diğer tarafa hizmet ettiğim eleştirisi gelebilir ama böyle.
-
2009-09-03 22:06:36 |Publisher| büşra

"Bugüne kadar gökdelenlerden, doruklardan bakmak isteyen Selami Bey, yükseklerden bakınca çok şey göreceğini sandığı için aldandığını anlıyordu artık, yine anlıyordu ki aşağılardan, yukarılara bakanlar da çok şey görebilirlerdi. Elverir ki insanın nereden baktığınıiyi bilmesi gerekirdi. Yükseklerden bakanların çoğunun gerçekleri göremediği de bir başka gerçekti."
Bu satırları yazan ben değilim. Rıfat Ilgaz'ın ta kendisi. "Şeker Kutusu" isimli kitabındaki, son öykünün son paragrajları. Usta yazarın, edebiyatımızın koca çınarının bu öyküyü ve bu cümleleri sona saklamakla vermek istediği bir mesaj vardır diye düşünüyorum. Gerçekten de birbirinden aydın, çağdaş, bilgi dolu, olan bitenin farkında insanların sırf bu iyi özelliklerinden dolayı bir araya gelemeyişlerinin, örgütlenemeyişlerinin bir fısıltısı bence. İnsanların kişilikleri ve karakterleri birbirinden farklıdır haliyle. Kimi çabuk öfkelenirken, kimi umursamaz davranmayı kendine adet edinmiş olabilir. Kişilik ve karakter toplumun hangi kesiminde olunurs aolunsun insan ilişkilerini çeşitli yönlerden etkileyen bir yapıya sahiptir. Bu aydın insanlar da etrafını aydınlatmak yerine zaten ışıklı olan kendi sokaklarında gezinmeye devam ettiklerinde bu tür uçurumlar var olmaya devam edecektir. İlk adımın Kemalisteler veya muhafazkarlar tarafından, kim tarafından atıldığının önemi ne kadar? Bu önemi tartışırken akıp geçen zamandan ve kaybolan nesillerden habersiz yaşamak ne kadar doğru? Öğrenmek bencilce bir eylem değildir bence. Bilgi ister okuyarak, ister yaşayarak alınsın eğer diğerlerine yol gösterecek bir tutum içinde şekillenmiyorsa toprağın altında çürüyen veya tozları denize savrulmuş bir aydın olmanın pek bir faydasının olmayacağı kanısındayım. Hani malı mülkü olan pintiler için derler ya "Mezara mı götüreceksin be adam!" diye, bence bilgi, yaşantı, deneyim ve bunların toplamında oluşan zihniyet de insanlara avuç avuç dağıtılmalı. Hatta yapılabiliyorsa tomar tomar yapılmalı.
-
2009-09-03 21:30:50 |SAdministrator| onder

Ha bir de şu itiraz noktamı ekleyeyim;
Anlayamadığım şöyle bir nokta var;
Muhafazakar insanlarımızı için talep edilen empatinin küçücük bir kısmı da niye Kemalistler için gösterilmez?
Kemalistlerden bir canavar, bir umacı yaratılırken, muhafazakarlar neden bu kadar yüceltilir?
Şöyle bir varsayım var; Kemalistler artık sadece üst sınıftan, beyaz türklerden, Nişantaşı ahalisinden çıkar. Sanki yoksul halkın arasında artık hiç kemalist yoktur, halkımız sadece muhafazkardır.
Bu büyük post-modern yalana mı inanayım kendi hayatımın somut gözlemlerine mi? 80 yaşına gelmesine rağmen, kravatını takmaktan vageçmeyen yoksul beyfendi, emekli öğretmen, emekli banka müdürü gibi tipler hiç mi denk gelmeyiz?
Kemalistlerin çoğu milliyetçileşti de muhafazakarların çok hoşgörülü bir yaşam felsefeleri mi var?
Hani gören de muhazakar dediğimiz sadece inançlı, hoşgörülü, farklılıklara saygılı insandır.
Muhafazakarda görmezlikten geldiğimiz özellikleri, Kemalistlerde niye bu kadar öne çıkarıyoruz?
Benim bir tepkim de işte bunadır.
Şunu çoğunlukla görmezden geliyoruz; toplumların uzun tarihiyle belirlenen ve bütün ideolojik konumları çapraz kesen, genel bir kültürleri, ulusal karakterleri vardır. Dolayısıyla, sadece Kemalistlere maledilen şeyler, örneğin sertlik, otoriterlik, hoşgörüsüzlük, farklılıklara kuşkuyla bakma bu ülkenin genel kişilik trendleridir. Ki sosyalistler de bunlardan muaf değildir.
Geçen Dubai'deki iyi maaşlı bir işi sırf ramazan ayına denk geliyor diye redettim. Bu benim paranoyaklığımdan mı kaynaklanıyor.? Keza Suudi Arabistan'da çalışan bir arkadaş da muazzam para alıyor olmasına rağmen Türkiye'ye dönmek için can atıyor.
Bir de basitçe şunu soralım; bu ülkenin muhafakarları istedikleri gibi eleştirip saldırgan olabilirken (Vakit'in yayın politikassı, Bulaç'ın eşsincel düşmanlığı), herhangi bir yayın organında İslam'a yönelik en küçük bir eleştiri getirmeyi göze alabilir misiniz? İnanın ben çok az kişinin takip ettiği şu sitede bile, bu tür meseleler açıldığında paranoyak oluyorum..İtiraf ediyorum resmen korkuyorum. İslam'a yönelik herhagi direk bir eleştiri getirmemeye çok dikkat ediyorum.
Buna karşın South Park, Simpsons, Family Guy gibi cizgi dizilerde, batılıların din ile ne kadar rahat bir iletişim içinde olduğu görülür. İslam'ın yarattığı korku bırakın bizi, taa Amerika'ya kadar ulaşmış durumda. Muhammed'i resmediyor diye South Park'ın bir bölümü iptal edildi diye biliyorum. Sonra karikatür krizi hatırlanacaktır. Sonra Salman Rüşdi denen bir adam vardı..Kaç yıl geçmesine rağmen adam hala bir koruma ordusuyla yaşıyor. Bugün bir yayın organında kim İslam'a karşı laf edebilir? Beşiktaş gibi bir semtte bile ramazanda bira içerken kendimi aşırı radikal ve cesur gibi hissediyorum.
Eeeh şimdi bunların hiç mi temeli yok? Bütün bunlar biraz kuşkuyla yaklaşmak için ufacık olsun bir gerekçe temsil etmiyor mu? Bazı sapkın Kemalistlerin milliyetçi despotluğu var da, muhafazakarların kültürel despotluğu yok mu?
Benim itirazım biraz da empatinin hep sadece muhafazkarlara yönelik olmasınadır.
-
2009-09-03 20:38:48 |SAdministrator| onder

Aslında bir yanlış anlama yok. Ben yazı yazma süreci içinde ve sonra tekrar okuduğumda, tam da aydınlar arasındaki diyalog arayışını eleştiriyordum.
Zira, "muhafazakarla diyalog" diye birşey tartışılıyorsa, bu kaçınılmaz olarak aydınlar arasındaki bir uzlaşı olarak algılanmak durmundadır. Genel kavrayış budur, aslında bunun dışında bir kavranışı da olamaz. Neden mi? "İçinde balık olunacak suyu anlama" konusunda ortada zaten bir problem yoktur. Zira burda kastedilen şey, kadim ML tezleri içinde "somut koşulların somut tahlili" denen şey içinde içerilir. Kitle çalışması içinde muhafazakarla iletişim içinde olmak denen şey, bildik özgün maddi koşulları anlamak ve ona göre politika geliştirmektir..Bu açıdan "muhafazakarla diyalog geliştirme" denen şeyin herhangi bir şekilde yeni bir açılım olarak algılanacak bir tarafı yoktur. Ait olduğunuz toplum 1000 yıldır müslüman olan, ve bunun ötesinde İslam'ın 3 ana merkezinden -Arap, İran, Türk- biridir. İslamı Avrupaya doğru yaymış olan toplumdur. İslamın kökenlerinin ne kadar derin olduğunu görmek için alim olmaya gere yok. Bu ülkedeki kökeni 50-60 yıl olan marxismim 1500 yıllık İslamı karşısına alacak hali yoktur. Bunu ancak ne kadar radikal olduğunu göstermeye çalışan yeni yetmeler savunur.
Kitle çalışması bazında, Muhafazakarlık halkınızın genel eğilimidir. Bu yüzden burda teorize edilecek, politika belirlenecek birşey yoktur.
Ben günlük hayatımda karşılaştığım insanları, neye inandıkları, namaz kılıp kılmadıkları, oruç tutup tutmadıkları gibi değişkenlerle değerlendirmiyorum..Hatta bütün içtenliğimle söylüyorum, gerçekten iyi niyetli, mümin dindar arkadaşlarıma sosyalist arakadaşlarıma kıyasla çok daha fazla güvenmişimdir. Bizim kuşaktan sterotip bir sosyalist benim için sinik, güvenilmez, birlikte yola çıkılmaz, tutarsız, ortak bir iş üretilemeyecek, ruh hali salıncak gibi sallanan, egosu büyük biridir..Dürüst bir müslümanla birazcık bir ortak bir nokta bulunsa birlikte çok daha fazla şey yapabileceğimize yürekten inanıyorum. Bir kez bir hedef belirlerseniz, sonuna kadar yanınızda olacağından emin olursunuz. Bir müslüman etik duyarlılığı olan bir öznedir. Genel eğilimlere, sinizme ve nihilizme çok daha açık bir sosyalist için etik bir özne olduğunu söylemek çok daha zordur.
Geldik dünyaya göçüp gideceğiz, o yüzden keyfime bakayım, biraz da ben lüküs hayatın zevkini çıkarayım demeye çok müsaittir. Dostoyevski "Tanrı yoksa herşey mübahtır" demiştir. İşte tipik bir sosyalist de her zaman bu şiar ile yaşar. Ama etik bir özne olan muhafazakar için böyle bir nihilizm sözkonusu değildir.
O yüzden sanıldığından çok daha fazla kitle içindeki muhafazakarla diyaloğa yakınım.
Benim itirazım, marxist sorunsallar kümesi içine, kültürel, etnik vs meselelerin sokulması ve bu tür sorunların somut günlük hayat etkileşimi içinde değil "teorik" olarak çözülmeye çalışılmasıdır. Yani marxismin 3 saç ayağına, İngiliz Ekonomisi, Fransız Siyaseti ve Alman İdeolojisi arasında bir de Türk İslamı eklenmesidir.
Günlük hayat ve ilişkileri teorizasyona sığmaz taşar. Herkesi bağlayacak bir günlük hayat teorisi çıkarılamaz. Lacancı teorinin The Real dediği şeyde, yani sembolize edilemeycek bir artığın her zaman kalacağı dediği şey tam da bunu ifade eder. Bundan çok daha belirli bir şekilde Nietzsche'nin Hegel vs gibi klasik felsefecilere saldırdığı nokta da tam budur. Hayat formulasyona gelmez. Bu açıdan az bilinen ilk kitabı "Tarih Nedir"i öneririm. Burda Apolloncu ve Dionysos'cu yaklaşımları karşı karşıya getirir. Apollon herşeyi statikö büyük yapılar içinde açıklamanın tanrısıdır. Appolncu sanat mimaridir. Dıonysos ise analitik düşünceyi değil emprovizasyonu, kendinden geçmeyi, esrikliği, düşünce il değil deneyim ile anlamayı öne çıkarır. Dionysos'cu sanat müziktir.
Nietzsche'nin Deleuze üzerindeki etkisi bilinir. Deleuze'ün bütün felsefesi de, donmuş kavramlarla bütün hayatı açıklamaya değil, oluşla, dneyimle anlamaya çalışır. İşte günlük hayatta Apolloncu statik bir teori ile anlaşılamaz.
IETISIM
Iletişim konusuna gelince de, "içsel ve soyut bir hedef olarak solcular içi diyalog kanalı oluşturmak" ya da "sadece konuşmak/iletişmek için toplanmak" benim anlatmaya çalıştığım şeyle en küçük bir benzerlik taşımıyorç
Eger senin algilamış olduğun noktadan konuşuyor olsaydım, kusursuz bir iletişim beklentisi içinde olan bir Habermas'çı olurdum, ki değilim.
Ben bir iletişim fetişizmi içinde değilim. İletişimi de popüler tahayyüldeki gibi bir fikir alış-verişi olarak algılamıyorum. İletişimi pratik ve etkileşimsel boyutları içinde düşünüyorum. Bundan daha önemlisi, Deleuze'ün rhizomatik saçılma ile kollektif bir öznenin, rhizomatik bir öznenin kuruluşuna benze birşeyi algılıyorum.
Somut örneklerle gidersek, bu siteyi ele almak durumundayım.
Bu siteyi taa en başından beri, sadece politika tartışması, diğer benzer sol siteler, indymedia vsç gibi atışıp tutuşmak için düşünmedik.
Buranın bir kurucu faaliyet alanı olmasını düşledik. Kadronun cılızlığı yüzünden bunu gerekleştiremiyoruz. Ama öykü yarışması, foto yarışması düzenlemek, etkinlik takvimi ile birbirini haberdar etmek, 1 Umut girişimi gibi bir dayanışma ağı kurmak vs gibi son derece somut pratikler, bir kollektif öznenin kurucu pratiklerini geliştirmekti amaç.
Yazılan bir öyküye, gönderilen bir fotoya eleştiri yazmak, uygulayabilsek farklı başka kanalları hayata sokmak üzerinden, bilinen politik kanallarla biraraya gelinmesi mümkün olmayan insanlarla ortak mekanlar içinde buluşmak anlamına gelir. Aslında işin sadece politik tartışma boyutuyla politika yaptığını sananların yanılgısıdır, iletişimi, daha doğrusu tek yönlü iletişimi abartmak. Birgün'de mesala bundan daha farklı birşey yapılıyor mu? Bütün yapılan aslında sadece şekilsel iletişimdir, bu sitenin yapmaya çalıştığı ya da benim bu yazıda anlattığım şey değil.
Spinoza'nın etkilenebilme kapasitesi -affection- dediği şeye referansla bitireyim. Her tikel insan gerçekliğin ancak küçücük bir kısmını görür. Diğerleriyle etkileşimi sayesinde, dış dünyadan etkienebilme kapasitesini arttırır. Bu etkileşim ile duyargaları çoğalır. Rhizomatik çoğalma da böyle birşey benim anladığım kadarıyla.
İşte sosyalistlerin bir araya gelmesi gibi şeyleri dile getirirken benim anlatmaya çalıştığım da bu tür birşey..Sonu gelmez, şekilsel tartışmalara girmek değil..
-
2009-09-03 20:25:54 |Administrator| guclu

yani muhafazakarlar deyince benim aklımda ali bulaç, dilipak, dumanlı v.b. yok, isimsiz kalabalıklar var.
İşte tam olarak benim kastettiğim şey buydu Mehmet. Melih Pekdemir'den aşırayım hadi, "Sıradan ve sahici" insanlar var. Hatta cemaat mensupları da yok yani aklımda, cemaatlerin doğrudan etki alanlarında yer alan, elde bir diye gördükleri insanlar var. "Bu insanlara ulaşıp politik olarak çalışma yapalım, onları örgütleyelim" de demiyorum üstelik. Beraber dönüşüp değişebilebileceğimiz, ortaklaşa yeniden "kurulabileceğimiz" bir şeyler anlatmak istiyordum.
Sosyalistlerin kendi aralarında konuşmalarına bir itirazım yok ama buradan bir şey çıkmaz, çıkmıyor. Çünkü ya "sınıf politikası" deyip aslında hiçbir şey önermiyorlar (ÖDP, TKP vs) ya da "kimlik politikaları" ve "alan siyasetleri" üzerinden şekillenen ve aslında varolan çıkışsızlığı tekrar üretecek bir şeyler söylüyorlar (Özgürlükçü Sol Hareket vs).
Sosyalistler sıradan ve normal insanlarla temas kurabilecekleri bütün kanalları açarak onlarla tepkimeye girmek zorundalar. Hem kendilerini dönüştürmek hem de insanları değiştirmek için. Bunun yolu da ulaşacakları insanların yaşayışına, inanç ve düşüncelerine yönelik asgari bir anlayış ve merak geliştirmelerinden geçiyor. Bunun için ille de dindar olmaya gerek yok. Sadece o acayip "Aydınlanmacı" ve "Oryantalist" kafalarımızı azıcık değişmeye zorlasak en azından iyi bir başlangıç adımı olabilir. Allah'a kitaba küfretmenin, insanları dinsizliğe çağırmanın solculuk olmadığını anlasak mesela. Ya da çok büyük bir önem verdikleri dinsel inançlarına, sadece bir gerilik kaynağı olarak bakmaktan vazgeçerek başlasak işe.
-
2009-09-03 19:18:26 |Publisher| mehmet özgür

Muhafazakarken sosyalist olana zaten egemen medya içerisinde rastgelemeyiz gibi, ama mahallelerde çalışma yapan pek çok insandan bu hikayeleri duyabiliriz, duydum. en fazla başörtüsüyle kızılbayrak satan kız, "ilginçlik" olsun diye ilgi çekici olabilir medyada.
muhafazakarlarla diyalog da zaten bence -bu yazıda da olduğu gibi- yanlış anlaşılıyor. bunun en büyük hatasını aslında medine vesikaları tartışmaları esnasında birikim yaptı, bugünden bakınca. bu diyalog diye kodlanan şeyin temeli aslında, en düz haliyle düzgün bir kitle çalışmasının merkezi derdi; kitleyi veya içinde balık olunacak suyu anlamak. ama dönemin kültüralist havasının da etkisiyle farklı yaşam tarzları arasında bir yanyana yaşama kültürü olarak, "aydınlararası diyalog" şekline büründü. yani muhafazakarlar deyince benim aklımda ali bulaç, dilipak, dumanlı v.b. yok, isimsiz kalabalıklar var. dolayısıyla amacı bir tür ernst bloch tarzı din içi sosyalizan eğilimleri açığa çıkarmak, belirginleştirmek olan bir araştırma programı; gittikçe temsiliyetleri meçhul düzen içi islamcı "aydın"ların alan içi pozisyon kazanmasına vesile oldu.
yazının tamamına sinen solcuların "hiç" birşey yapmadıklarındansa, "az" birşey yaptıklarını düşünüyorum. en azından takip ettiğim, gördüğüm, okuduğum, duyduğum şeyin hatrına...
ek olarak sosyalpsikolojiden hatırladığım birşey vardı (bir gençlik kampı temelli bir araştırma üzerine temellenen), hedefi dışsal olmayan bir grup içi işleyiş fragmanlara ayrılır. bu bakımdan içsel ve soyut bir hedef olarak solcular içi diyalog kanalı oluşturmak, bana bunu hatırlatıyor. sadece konuşmak/iletişmek için toplandığımızda ayrışmadan başka bir şey çıkmaz; çünkü spinoza'nın da hatırlattığı gibi ne kadar deneyim varsa, o kadar fikir olacaktır. dolayısıyla ideal anlaşılırlık ve konuşma ortamına hiç bir zaman ulaşamayız zaten, ortak deneyim olmadıkça da varolan ortak kavramlar da ortadan kalkacaktır.
deneyimin bir türevi olan iletişim denklemini tersinden kurarsak çıkacak olan pek tabii kişisel çatışmalar, yalnızlık ve kapanmışlık olacakmış gibi geliyor.
ama iletişim/iletişmek ortak bir deneyim midir, onu düşünmek gerekiyor bence.
Yorumlar
hele şükür..kıyağını da al sok bir tarafına..
millete hezayan içinde, ya da ızansız olmak gibi aşağılık hakaretlerde bulunmaktan çekinmiyor bir de utanmadan mazlumları oynuyor..
defol git sülük müsün nesin birader..
Öncelikle böyle bir dil ve üsluba hakkın yok. İstediğim yere istediğim şekilde yorum yazarım. Bunu kısıtlayamazsın . Görüşlerine katılmıyorum ve tarışmaya çalışıyorum, hakaret edemezsin. Ayrıca şu puanlamalara da kafayı çok takıyorsun gördüğüm kadarıyla. Bu uygulamayı sen koymuştun, sadece senin hoşuna giden görüşlere mi oy verilsin istiyorsun yoksa? İnsanlar seninle aynı görüşte olmak zorunda değiller.
Ben sosyalistim, Kemalistlere de yobazlara da yaklaşımım bellidir. Ama senin ne düşündüğünü hakikaten şu an bilemiyorum. Neden ADD'ye kayıt yaptırmıyorsun mesela? Spinoza'dan, Zizek'ten anlayan ama Kemalizm'e gönül vermiş birisi muhakkak işlerine yarayacaktır. "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" sözünün Lacancı açıklamasını yaparsınız belki, ne bileyim.
Bu da sana son mesajım olsun o zaman. Sana "Ahmet Paşa"yı savunma görevinde başarılar dilerim ki eğer bulabilirsen öyle bir paşayı benim için de savun; Mustafa Reşit Paşa'yı kastetmiş olduğunu zannediyorum. Bu da son kıyağım olsun.
Kısa yazmasını bir türlü öğrenememiş olmam, yazdıklarımın okunmaması olarak bana geri dönüyor sanırım. Şu lafını ele alalım:
Alıntı:
Ben "Sosyalizmin Kemalizmle İlişkisi Üzerine" adlı yazımda Kemalizmi töz olarak kavramak diye birşeyden bahsetmiştim. Bunu tam da senin burda dile getirdiğin düşünceyi aktarmak için gündeme getirmiştim. Kolaylık olsun diye aktarıyorum:1923 ve sonrasını analiz edip, kırılımın ana nedenlerinden biri olarak görürken; 2. Mahmut ile başlayan, Tanzimat ile devam eden batıya benzeme (reform) çabalarını da atlamamak lazım.
Alıntı:
Zizek'in çok kullandığı, anlamın geri dönüşlü olarak üretilmesi, ya da tarihin geri-dünüşlü (retroactive/retrospective) olarak yazılması dediği birşey var. Popüler tahayyüle görü anlamı kronolojik olarak ya da çizgisel olarak kurulan bir sabitlik olarak anlarız. Yani birşeyin anlamı bugün neyse, hep öyleydi gibi kavrarız..Ama anlam bir sabitlik değildir..Geriye dönüşlü olarak kurulur. Bunu en iyi tarihin galiplerin tarihi olduğu saptamasında görürürüz en açık olarak.Peki bir "töz"olarak Kemalizm nedir? Bir toplumun modernleşme/aydınlanma projesidir. Bu anlamda Kemalizm dediğimiz bütün, bırakalım sonraki kuşak takipçilerinin icraatlarını, kendi "kurucusu"nu -ki aslında bir töz olarak modernleşme projesinin kurucusu yoktur- yani Mustafa Kemal diye adlandırılan somut tikel bireyi dahi aşar, onun bile ötesindedir. Mustafa Kemal denen somut birey, Hegelci tarih yaklaşımına göre "Aklın Kurnazlığının" kullandığı, pekala başkası tarafından da doldurulmuş olabilecek tali, boş bir yeri doldurmuştur
Senin dediğin gibi Tanzimat'tan II.Mahmut'a kadar ıslah projelerinin Türkiye modernleşmesinin unsurları olarak kodlanması, Türkiye modernizminin Kemalizm sayesinde iktidarı ele geçirmesi ile oluşturulmuştur. Eğer Kemalizm iktidarı alarak bir ölçüde başarılı olmasaydı, bugün Tanzimat, II.Mahmut, III.Selim, Meşrutiyet bir iki uzman tarihçi dışında kimsenin hatırlamadığı, sonuçlanmamış modernizm çabaları olarak kayedilecekti.
Bir de
Alıntı:
demişsin..Ben bir adım daha ileri gideyim; Bırak Suudi Arabistan'ı, 1.Dünya Savaşının yarattığı koşullar olmasaydı, yani büyük devletlerin güçler dinamiği daha farklı bir dengede otursaydı, Atatürk Türkiye'de bile başarıya ulaşamazdı bence.Mustafa Kemal Suudilerde olsa bile bugünün Türkiyesini yaratması mümkün değildi diye düşünüyorum.
Zira Türkiye Modernist devrimi denen şey, asli öznesi yani devrimci sınıfı olmadan gerçekleşmiş yapay bir modernist devrimdir bir anlamda.
Türkiye Modernizm devrimi başından beri, bu yapaylığın baskısını hep üzerinde hissetmiştir. Yalçın Hoca, Aydın Üzerine Tezlerinde Tanzimat Paşalarının içinde bulunduğu inanılmaz baskıyı, adeta bir roman kurgusuyla mükemmel bir şekilde dile getirir. Ahmet Paşa'nın Gulhane Hattı Humayununu okumaya nasıl kefenini giyip gittiğini anlatır.
Ahmet Paşa'nın dramı bu ülkede hep yaşandı. Peki bu drama neden olanlar kimlerdi? Neler Ahmet Paşayı kefenini giymeye zorladı.?
Ahmet Paşaya kefenini giydiren şey bugün hala devam etmektedir.
Bugün Kemalizmi savunmak, orta-sınıf milliyetçiliğin in, ya da İlhan Selçuk'un yanında saf tutmak değil, Ahmet Paşanın kararlılığını göstermekle aynı şeydir.
Neyse bu konu beni aşırı baydı..Söylecek lerimi söyledim..Düşün celerimde milim değişiklik yapmamı gerektirecek herhangi bir yoruma da henüz denk gelmedim..
Şu isyanımı dile getirerek bitiyorum;
Bugün muhafazkar insanları anlamaktan bahsediyoruz değil mi? Bütün muhafazkarları Sivas'ın ağzı köpüklü katilleriyle aynı kefeye koymamalıyız diyoruz değil mi?
Peki aynı duyarlılığı Kemalistler sözkonusu olduğunda niye göstermiyoruz? Yobazların hoşgörü, demokrasi, farklılıklara tahammül sicili Kemalistlerden çok daha mı parlak?
Vakit gazetesinin iğrenç yayın politikası, resmen hedef gösteren yayın politikası bütün muhafazakarlara maledilemez diyebiliyorken, Cumhuriyet'in temsil ettiği dünya görüşünü bütün Kemalistlere mal etmeyi nasıl başarabiliyoruz?
Muhafazkarlar Sivas katilleriyle özdeşleştirilme meli derken, bir iki işyeri ilişkisinden yola çıkıp, orta-sınıf milliyetçiliği diye bir kategori tanımlayıp onu bütün Kemalistlere maletmeyi nasıl başarabiliyoruz?
AKP'nin tabanı Sivas katilleriyle bir tutulmamalı derken, CHP tabanını orta-sınıf milliyetçiliği ile nasıl bir tutuyoruz?
İşi öyle bir noktaya vardırdılar ki, bu hesaba göre Nişantaşı ve Kadıköy'ün nüfusu 15-20 milyon kadar olmak durumunda. Zira düşük gelirli halk arasından Kemalist çıkması nerdeyse artık imkansız. Bütün Kemalistler tuzu kuru, eski düzenden nemalanan, yeni özgür düzende ayrıcalıklarını kaybedecek olanlardır..
Olay böylesine embesilce bir varsayıma kadar vardırıldı.
Bu yaratılan moda Kemalizm düşmanlığının sonucudur.
Bir de Kemalizmi savunmak moda oldu demiyorlar mı, deli oluyorum.
Ülkenin bütün yazar çizer takımı ağız birliği etmişcesine bir yobaz güzellemesine kendini kaptırmış durumda, ortamda Ahmet Altan acaba beni de keşfeder mi diye yatağına girecek rejisör arayan köyden kaçmış kızlar gibi yeni bir Rasim Ozan Kütahyalı olma hevesinde olanlarla kaynıyor, bir de utanmadan Kemalizmi savunmak moda oldu diyorlar.
Bak birader, efendi efendi bir kez daha rica ediyorum: Bir daha hicbir sekilde benim yazdiklarima yorumda bulunma tamam mi? Burasi moderatorsuz bir platform. Herkes herkesle direk muhattap olmak durumunda degil, bir e-mail grubu da degil cunku, her yazi herkese hitaben yazilmiyor. Goruslerini dile getirebilecegin bir suru farkli yer var. Benim yazilarimdan baska yer mi kalmadi da hala hakaret iceren yorumlarinla ustume ustume geliyorsun.
Bu arada tutup beni hezeyan icinde olmakla suclayan bu yorumunu begenen arkadaslari da protesto ediyorum..Yorum lar yukaridadir..Sa ldirgan bir uslup kullanan kimdir gorulsun..Izans iz olmak, hezayan icinde bulunmak gibi yorumlari kullanan kim lutfen biraz dikkat edilsin. Ben birazcik kontrolu kaybettigimde eksi puanlari basmakda tereddut etmeyenler, hezeyan gibi cok ama cok agir bir hakaret unsuru iceren bir yorumu begenmeleri anlasilir gibi degil.
Eski toplumsal yapının ciddi bir değişimden geçtiği bir dönemdeyiz. Başta sermaye, tüm sınıfsal ilişkiler yeniden şekilleniyor. Orta düzey bir kapitalist ülkeden orta-üst seviyeye dönüşme hamlesi yaşanıyor Türkiye'de. İster kabul edelim ister etmeyelim, geçmiş parametrelerle yola devam edilemeyecek. Hele önümüzdeki onyıllarda büyük olasılıkla başta Kemalizm olmak üzere şu an tartıştığımız birçok konu anlamını yitirmiş hale gelecek. Merkez sol denen politik kanat başta gelişmiş batı da olmak üzere yavaş yavaş sona ermekte. Sosyal demokrat partiler sağcı partilerin bir nüansı haline geldikten sonra tarih sahnesindeki yerlerini terketmeye başlayacaklar. Dolan boşluğu da daha solcu ve çok üzücü ama resmen faşist partiler dolduracak.
Bu süreç belli ölçülerde burada da yaşanmakta. AKP'nin neoliberalizmde n gayrı bir ekonomik düşüncesi yok. Siyasal süreçleri de muhafazakarlık ve liberalliğin tuhaf ve uyumsuz bir bileşimine dayanıyor. Bu adamların karşısına dikilmek için uygun politik araçlar, görüşler ve daha da ötesi berrak bir zihin gerekiyor. Kemalizm buna uygun değil; belli değil mi neden uygun olmadığı ayrıca. Türk Ulus-devletinin resmi ideolojisi olarak, ulus-devleti koruma güdüsünden gayrı bir şey yok ki artık bu zihinsel kalıbın içinde. 1930'larda modernleşmeci olan bir görüşün seksen sene sonra da aynı çizgyi mümkün olmayabileceğin i kabul edelim. Çok mu zor?
Bırakalım herşeyi bir tarafa. Sosyalizmin teorisi, Marksizm hakkında bu kadar açık fikirli ve eleştirel olacağız; ama iş dönüp dolaşıp resmi ideolojiye gelince kaplan kesilip sayfalarca yazı döşeneceğiz: Yok mu bir tuhaflık?
mustafa kemal'i üreten süreci de kayıt altına almazsak, demokratik ilerlemenin önsürecini görmediğimizden hatalı sonuçlara varabilirz gibi. osmanlı dönemi sosyal hareketleri yeni yeni çalışılmakla beraber, kemalizmin köklendiği entelektüel tabanı ortaya çıkarmak açısından çok önemli bence.
İnsan biraz "izan" sahibi olsa, "En geri şehrimizi, en uzak bölgemizi bile Libya çölleriyle (olumlu anlamda) karşılaştırmaya cak" duruma nasıl gelebildiğimizi sorar. O "izandan" birazcık nasiplenilmiş olsa, verilen örneklerin "Libya çölleri ile hiçbir farkımız olmadığını" iddia etmek için değil, tam aksine Arap/İslam ülkelerinden bugün çok daha ileride olduğumuzu ve bu ileriliği de Türkiye'nin iyi kötü bir Aydınlanma projesinden geçmiş olmasına borçlu olduğumuzu göstermek için verildiği anlaşılırdı. Zira verdiğim örnekleri şöyle bağlamışım;
Alıntı:
Ha demek ki, "Arap çölleriyle bir farkımız var, ve bu farkı yaratan da Kemalist Aydınlanmadır" mesajı vermeye çalışmışım. Bu bariz mesajı anlamamayı başarabilmek için insan nasıl bir zihinsel şartlanmışlık içinde olabilir çok merak ediyorum doğrusu.Beğenseniz de beğenmesiniz de, bugün ait olduğumuz Arap/İslam liginde iyi kötü yegane demokrasiye sahip olan Türkiye'dir ve bu kadarcık da olsa bir demokrasiye sahip olmamızı sağlayan da Atatürk'tür.
Türkiye bir İslam ülkesi olarak kültürel anlamda hangi lige bağlıdır? Musevi-Hristiya n batı kültürüne mi, İslam kültürüne mi? Herhalde bu soru tartışılmaya değmez. Peki, 1.5 milyarlık Arap/İslam dünyasında Türkiye'nin geri kalanlardan çok ama çok farklı olduğu bariz bir gerçek değil midir? Küresel sermayenin zorlamasıyla, Malezya ve Endonezya'ta yaratılan teknoloji altyapısını ve petro-dolarlar sayesinde yaratılan rüküşlükleri çıkarın, herhangi bir alanda Türkiye'den daha iyi olan bir İslam ülkesi var mıdır? Osmanlı yönetimi altında olup da, sonradan bağımsız olan ülkelerin iyi durumda olanlarına bakın hepsi şu ya da bu modernleşme/Ayd ınlanma süreçinde geçmiş olanlardır. Türkiye kendi Aydınlanma sürecinden iyi kötü geçtiği için de bugün Libya çölleriyle kıyaslanamayaca k tek İslam ülkesidir. Verilen örnekler, Türkiye'nin Libya çölleri ile benzerliğini değil, tabana tabana zıt bir anlam iletmek, nerden çıkıp geldiğimizi, ne kadar bir aşama kaydettiğimizi göstermek için verilmiştir. Yani Libya çölleri, Kemalist Aydınlanmanın katettiği yolu açığa çıkarmak için alınmış kerteriz noktasıdır. Kemalist Aydınlanma olmasa muhtemelen hala nerde otluyor olacağımızı anlatmak için verilmiştir.
Eleştirilmek istenen, çıktığı çevreyi, maddi koşulları düşünmeden, sınıf atlama hevesinde olan genç bir züppenin, kendi ailesini beğenmemesi, aşağılamasına benzer bir tavırla, Batı demokrasilerini n ulaştığı noktadan bakarak Türkiye'nin Aydınlanma kazanımlarını aşağılayan, küçümseyen hatta bütün tarihsel olguların hilafına bu kazanımları büyük bir yüzsüzlükle zaten olan ve Osmanlı'dan kaynaklanan şeyler olarak gösteren Taraf gazetesi yaklaşımıdır.
Bilmem ki, nasıl tam da benim anlatmak istediğim şey, yani Türkiye'nin diğer İslam ülkelerinden çok daha ileri oluşu, inanılmaz bir hokkabazlıkla ters çevrilip bana karşı kullanılıyor gösterebildim mi?
Ha yaklaşımlar arasında bir fark var gibi; cevap vermekte olduğum yaklaşım, Türkiye'nin bu ileride oluşunu 600 yıllık Osmanlı mirasına bağlıyor görünürken, ben Kemalist Aydınlanmaya bağlıyorum. Bu farkın kaynağının ne olduğuna birazdan bakalım, ama geçerken benim bariz bir şekilde çarpıtılan konumumun altını bir kez daha çizeyim; Türkiye'nin diğer İslam ülkeleri ile aynı ligde olduğunu söylerken ben onlarla "bugün", "şu anda" aynı ligde olduğumuzu dile getirmek istemedim; tarihsel ve kültürel olarak ait olduğumuz çoğrafya budur ve Türkiye'nin modernleşme süreci de bu Arap/İslam liginden çıkıp batıya bağlanmaktır demek istedim. Şimdi bir ortaokul çocuğunun bile görebileceği farkın ortaya çıkmış olması da, Taraf gibilerin çarpıtmalarının tersine, bu Aydınlanma yolunda küçümsenemeyece k mesafelerin alındığının kanıtıdır.
Bu farkın 600 yıllık Osmanlı mirasından mı yoksa Kemalist Aydınlanmadan mı kaynaklandığı sorusuna gelelim;
Osmanlı'nın "görkemli" tarihi Kanuni'nin 1566'ta ölümünden sonra, bir iki istisna dışında, 350 yıllık sürekli bir gerilemenin tarihidir. Kanuni'nin ölüm tarihi 1566'ya özel bir dikkat; Avrupa Rönesans'ın tavan yaptığı bir tarihtir aşağı yukarı. Yani Avrupa yükselmeye başlarken, Osmanlı inişe geçiyor. 350 yıl süren bir iniş bu.
Bugün diğer İslam ülkeleriyle kıyaslandığında ortaya çıkan bariz farkın 350 yıldır gerilemekte olan bir "mirasa" bağlanamayacağı açık olsa gerektir.
Bir de şöyle bakalım; bugün diğer İslam ülkeleri ile kıyaslandığında "fark" dediğimiz şeyin bileşenleri nelerdir bir soralım. Bu bileşenlerin hangisi Osmanlı saray erkanı dışında Osmanlı "toplumunda" vardı? En başta saray erkanında da olmayan demokrasi gelir. Osmanlı'da demokrasi var mıydı gibi aptalca bir soruyu geçelim, "bugün" Hangi İslam ülkesinde bütün kurumlarıyla işleyen, farklılıklara saygılı, azınlıkların haklarını gözeten, kültürel farklılıklara toleranslı bir demokrasi vardır?
Sonra o "farkın" diğer bileşenlerine bakalım; edebiyat, sinema, tiyatro, müzik, bilim, felsefe vs.vs. Modern bir toplumu tanımlayan bu temel bileşenlerin hangisinin, dar saray eliti dışında esamesi okunuyordu Osmanlı'da?
Neyse daha fazla konuşmaya değmez.

Bu durum genel bir okumama durumu değil. Şu aralar vaktim olmuyor ve sadece göz atabiliyorum. Muhabbetten de geri kalmamak için iki satır yorum yazıyorum. Atlanılmışlıklar olabilir, pardon. Lakin aynı noktanın altını çizmekde de bir sakınca yok sanırım :-))